30 Nisan 2007 Pazartesi

[WASHINGTON] 27 Nisan sürecinin dış uzantıları . Kısaca Amc?k Ağızlılar

Önceki hafta bir grup Türk meslektaşla Amerikan Yahudi Komitesi'nin (AJC) organizesiyle İsrail'i ziyaret ettik. Büyük misafirperverlik gördük, çok şey öğrendik ( Misafirperverlik gördük devamı güzel ve anlamlı çok şey öğrendik. Kısaca Biz ne yaraklıyız görün de korkun ona göre yazın , uyarın birbirinizi . Ulan Giden Hödükler. Uyarınızı düzgün yapın. Deyin Bu amcıklara bu amcıklar gibi cevap vermek gerek . - yalan , korkutma , baskı , tehdit , şantaj dahil - ). Dünya Yahudi 'network'ünün en hayati 'proje'si olan İsrail'i yerinde gözlemledik. ( Can Damarlarından da sikmek lazım bi ibneleri , varmı yürekli milliyetçi , var mı yürekli türk-islamcı , varmı yarrak ?)

Türkiye'ye ve Türklere gösterilen yakın alaka bizi hassaten mutlu etti. ( Hadi canım Sende , skerim onların göstereceği yakınlığı da , o yakınlıktan mutlu olanları da)Ancak özellikle Türkiye'yi takip eden İsrail elitindeki Türk sevgisinin daha çok 'laikçi'lere endeksli olduğunu hissettim ( Biliyosunuz yahudiler domuz , bahsettiğin laikçiler de onların bir varyanti zaten ). Bizdeki bir kısım İslamofobik elitle güçlü bağları olduğu ve onlar gibi aşırı laikçi reflekslerle hareket ettikleri anlaşılıyordu. ( Biz de bizi tehdit eden her harekete karşı tedbirimiz var , isterseniz buna aşırı milliyetçi deyin , isterseniz aşırı zeki deyin , isterseniz anımızın amını görücez deyin; size kalmış )

İç işlerimizi iyi bilen İsrailli uzmanlarla da görüştük. Mesela bir emekli İsrailli büyükelçi ile akşam yemeğindeyken Abdullah Gül'e sıcak bakmadığını açıkça ifade edenler oldu. ( Biz de kendisine iyi bakmıyoruz o zaman ) Şaşırmadım; çünkü Amerikan Musevi cemaatinin bir ayağı İsrail'deki bazı etkili liderlerinin AK Parti yönetimini 'özde laik' görmediğini ve Filistin meselesine yaklaşımlarını beğenmediğini biliyordum (delirten var , Deliler de filistin yönetimine hiç iyi bakmıyorlardı). Başbakan Erdoğan'ın işi İsrail'e terörist demeye kadar götüren beyanlarından zaten yaka silkiyorlardı. ( Siktiğimin ibneleri) Gül'ü ise sinsi bir 'İslamcı' buluyor, cumhurbaşkanlığı makamında çok daha etkili bir dış siyaset aktörü haline gelmesinden çekiniyorlardı.( Sinsi diyen yılanlara bak, Kafanızı keseriz pis maymunlar )

Haddizatında Yahudi milliyetçiliğine dayalı Siyonizm ile aşırı Amerikan milliyetçiliğinin bileşkesinden oluşan neocon ideolojisi de aynı çizgide. Dindar Müslümanlara öteden beri potansiyel stratejik tehdit nazarıyla bakıyorlardı ( Onların bildiklerinden ve dile getirdiklerinden değilim öyleyse ben bu ibnelere dostmuyum. Yok öyle görüyorlarsa bilelim . Çok amerikalı da bize dostuz stratejik dostuz , dedi dedi gerekeni becerdiler. Ben de güzel amerikalı beceririm. Çok klasik ama tesbih gibi dizip dizip Clinton u da imame diye başlarına koymak lazım diye düşünüyorum, Chirac ibnesini de püskül etmeyi canı gönülden istiyorum ) . 11 Eylül saldırılarından sonra tehdit algılaması akutlaştı. Sözde laikliği koruma adı altında yapılan İslam karşıtı toplum ve siyaset mühendisliği projelerini destekliyorlar. ( Çok sıkıcı yazacak birşey bulamıyorum )

27 Nisan postmodern darbe süreci, aynen 28 Şubat süreci gibi, en büyük uluslararası dayanağını güçlü Siyonist-neocon 'network'ünden (şebeke) alıyor. Her iki süreçteki resmi ve gayri resmi aktörlerinin temas trafiğine şöyle bir bakılması bu kanaate varmak için yeterli. Hele bir profesyonel darbe kotarıcısı var ki, sırf onun koordinatlarından bu 'network'ün nasıl çalıştığı, hangi karanlıklar prenslerinin müdahil olduğu ayan beyan görülür. ( Ne güzel listeye yazın puştların isimlerini , tüm dünyayı kana bulayan bu ibnelerin yaptıkları yanına mı kalır . Amerikayı da karanlıklaştırıcaz tabi , Etme bulma dünyası :)) alırız ifadelerini de ölçeriz ciğerlerini de, Bırakmayız yanlarına ) Türkiye-İsrail-Amerika üçgeninde faaliyet gösteren bu bayan provokatör, 28 Şubat sürecinde oynadığı kilit rolün benzerini 27 Nisan sürecinde de oynuyor. Washington'da bazı düşünce kuruluşlarında ona yardım ve yataklık eden Türkiye uzmanları da, finansörleri de belli. Ama her seferinde Türkiye'yi onlarca yıl geriye götüren, ülkemizin âlî menfaatlerine büyük zarar veren anti-demokratik müdahalelere dış destek zeminini hazırlayan bu tipler, muayyen güç odaklarınca el üstünde tutuluyor. ( tutsunlar tutsunlar aman kendi ecelleriyle ölmesinler )

Bu işi nasıl mı kotarıyorlar? Çok basit. Washington'a gelip etkili kontakları aracılığıyla ulaştıklarına Türkiye'nin şeriat rejimine kaydığını anlatıyorlar. Bu martavallara inanmaya dünden razı birçok adam buluyorlar. Sonra Ankara'ya dönüp, Washington'da da aynı kaygıların paylaşıldığı, askerî müdahaleye yeşil ışık yakıldığı yolunda dezenformasyon yapıyorlar. Tabii Ankara, duymak istediğini dinleyen adam kaynıyor. ( Çok sıkıcı , Bu adamlar tam anlamıyla gerizekalı , zekalarını sikeyim hepsinin ayrı ayrı )

Peki bütün bu oyunlar oynanırken, Amerikan yönetimi uyuyor mu? Yönetimin bir kanadı zaten o kafada. Mesela Başkan Yardımcısı Richard Cheney'nin orkestra şefliğini yaptığı Siyonist-neocon çizginin Amerikan devletindeki ve entelijansiyasındaki uzantıları eminim ki 27 Nisan sürecinden çok mutlu. Çünkü onlar için Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde demokrasi öncelik taşımıyor. Hatta neo-faşist idare taktiklerine bakılırsa, Amerika'ya bile demokrasiyi lüks gördükleri söylenebilir. İslam dininin motivasyon kabiliyetini, neo-koloniyalist emellerinin önündeki en büyük engel görüyorlar. Dolayısıyla İslam ülkelerine reva gördükleri ideal rejim, totaliter laiklik. İran ve Suriye'yle savaşa ve yeni savunma ihalelerine imza atabilecek laikçi Müslüman diktatörler hoşlarına gider.

Amerikan devletinde başını Dışişleri bürokrasisi ve kısmen CIA'in çektiği makul kanat ise bu 'network'ün oldukça organize çalışmaları karşısında aciz. 27 Nisan muhtırasına karşı Brüksel'in sağlam demokratik duruşuna rağmen Amerikalı yetkililerden gelen ürkek açıklamalar bu tablonun sonucu. Muhtıra gecesi Bush yönetiminin resmi görüşünü almaya çalışırken yaşadıklarım çok ilginçti. Aradığım Dışişleri basın sözcüsü, ilk olarak bana 'Türkiye'de demokratik süreci destekliyoruz' dedi. Daha sonra telefon ederek açıklamasını 'laik demokrasiyi destekliyoruz' diye değiştirdi. Bir süre sonra tekrar düzeltme yaparak açıklamayı şu hale getirdi: 'ABD, Türkiye'deki laik demokrasinin anayasal süreçlerini tam olarak desteklemektedir.'

Belli ki farklı mercilerden gelen beslemelerle ABD'nin resmi görüşü muhtıracıları fazla rahatsız etmeyecek şekle tekamül ettirilmiş, Dışişleri Bakanlığı'ndaki ilk demokratik refleks bastırılmıştı. Ne de olsa Türkiye'den beklentilerinin büyük kısmı hâlâ askeri nitelik taşıdığından orduyu kızdırmaya gelmezdi. Belki iç işlerimizde taraf seçiyor görüntüsü vermemek de istemişlerdi. Ama böylesine kritik bir eşikte ABD'nin demokrasiye daha net taraf olması gerekirdi.

27 Nisan postmodern askerî müdahale süreci de benzerleri gibi tarihe tüm vatanperver güdülere rağmen neticede Türkiye'ye değil, bir kısım iç ve dış çıkar gruplarına yarayan bir eylem olarak geçecek. Çok yazık.





Kısaca Sinsi amerikanın Sinsi yılanları , Oyunlarınız devam edemiyecek fazla. Kına yakın.


2003'den sonra yargıtay hakimi bana 'biz bunlara göz açtırmayız' dedi

Siyaset Bilimci Prof. Metin Heper, 2003 seçimlerinden sonra Yargıtay üyesi eski bir hakimin kendisine 'Biz bunlara göz açtırmayacağız' dediğini söyledi,

İlgili Haberler

Cumhurbaşkanı Sezer CHP'li

Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi hukukçu ve siyaset bilimci Prof. Metin Heper, 2003 seçimlerinden sonra Yargıtay üyesi bir hâkimin kendisine, 'Biz bunlara göz açtırmayacağız' dediğini söyledi.

Bir hâkimin insanlara ne göz açtırma ne de açtırmama yetkisine sahip olmadığını ifade eden Heper, 'O, önündeki dosyaya bakacak. ( Olmaz öyle şey! Onlar Derin , Laik , komünist , ve tabibi ki kalın kafalılar . İlimden, Bilimden , gerçeklerden , halktan uzaktırlar ) Bakın... Türkiye'de ilk kez, İslamcı olarak bilinen bir parti tek başına iktidara geldi. ( AB diye bağırınmaktan başka bir lüksleri yok. Türk Özgürdür. Ben AB yi de Mahkemelerini de sokarım AB ye. Y?raklı hakim olsunda yorsunlar dünyayı , yorsunlar olanı biteni . Sağlasınlar Adaleti de , Avrupalı bize başvursun . Var mı Yürekli Atatürkçü , Var mı Laik. Kıçımızın Laikleri bunlar, Bi yaraktanda anlamazlar ) 1923'ten beri bürokrasi hiç böyle bir partiyle çalışmadı. İş yapabilmek için bürokraside değişiklikler yapmanız gerekir. ( Sezer var , laiklik var neyine gerek değişiklik ) AB sürecine , ekonomiye, yabancı sermaye girişine, dış politikaya baktığınızda, bu yeni atananlar başarılılar. İşler iyi gidiyor. Demek ki, dindar da olsalar bu insanlar ehliyetliler.' dedi.

Metin Heper, kendisinin ve bazı başka sosyal bilimcilerin de AK Parti'nin zannedildiği gibi İslamcı olmadığını düşündüğünü söyledi. ( Bence de her ne kadar islami geçmişleri de olsa Düzen partisi olduklarını kanıtlayacak cok adımları var. Gerci onlarda birtakım zorunluluklardan belki )

AK Parti'lilerin yollarına devam ederek cumhurbaşkanını seçtirmeye çalışacaklarını da sözlerine ekleyep Heper, şimdiye kadar laiklik konusunda yanlış bir adım atılmadığını bundan sonra da atmayacaklarını ifade etti.

Sezer'in CHP'li olduğunu belirten Heper, Cumhurbaşkanının övüldüğü gibi bütün toplumu kucaklamadığını da sözlerine ekledi. ( Skerim ...)

28 Nisan 2007 Cumartesi

Emekli Orgeneral Tolon: Nush ile uslanmayana tekdir verilmiştir

Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Genelkurmay Başkanlığı'nın dün gece yaptığı açıklamayı çok önemli ( orospu çocuğu önem vereceği şeyleri biliyor ) bulduğunu belirterek, “Nush ile uslanmayana tekdir verilmiştir” dedi. ( Bu onun bunu çocuğu geçmişte görev yaptığı sürelerde başka hangi önemli gördüğü olaylarda tekdir yapılmasını istemiştir . Açıklasa da bilsek )

Türkiye Gençlik Birliği'nin (TGB) Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Cğrafya Fakültesi bahçesinde düzenlediği ‘Atatürk Gençliği Buluşması' eylemine katılan Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamayı değerlendirdi. ( Türklerin atası 100 yıllara dayanır . Türklerin atasını 80 yıla görenlerin anasını sikicem, demek lazım, dediğini de yapmak lazım. Nerde o gençlik çıkarsınlar da görelim. Pislik dinazorlar )

Hurriyet

"Büyükanıt istifa edecekti!" Öyleyse S?ktirsin Gitsin

Genulkarmay Başkanlığından dün gece yapılan laiklik çıkışı farklı iddiaları da gündeme getirdi. Vatan gazetesi yazarı Mehmet Tezkan'a göre Gül Cumhurbaşkanı seçilseydi Büyükanıt istifa edecekti.

Mehmet Tezkan'ın köşe yazısı

Söylenen şu: Abdullah Gül seçilirse Genelkurmay Başkanı Büyükanıt istifa edecekti

Bunu beklemiyordum..
Neyi?

Gece yarısı gelen Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasını..

İçeriği kadar yayınlanış tarzı da önemli!

Bildiriyi Genelkurmay sitesine koymuş..

Okuyan, okusun mu?

Hayır.. El altından gazeteciler uyarılıyor..

Beş dakika sonra sitemize bakın diye uyarı notları geçiyorlar..

Bildirinin altında imza da yok..

Niye?

Bilmem..

Yanlış mı?

Evet..

En azından altında imza olsaydı..

Ankara’da söylenen şuydu: Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, Erdoğan veya Abdullah Gül veya Bülent Arınç Cumhurbaşkanı olursa istifa edecekler diye..

Peşinden Kara Kuvetleri Komutanı..

Olur mu?

Olmaz dedim..

Ama gece gelen bildiriden sonra inandım..

Askerler çok sert..

Son kale olarak görüyorlar..

Son kale düşemez diyorlar..

Peki, buna.. Yani bu açıklamaya gerek var mıydı?

Hayır..

Niye?

Olay yargıda..

En yüksek makamda..

Anayasa Mahkemesi’nde..

Sonuç beklenmeliydi..

Sonra yapsınlar anlamında söylemiyorum.. Keşke hiç yapmasalardı.. Tavır alsalardı, istifa mekanizmasını çalıştırsalardı.. Bu demokratik bir tavır olurdu.. Türkiye anlardı..

Hata yaptılar..

Ne yazık ki demokrasiye yine müdahale oldu.


***

Gelelim gündüze..

Aslında yine tiyatro oynadık..

Neden mi?

Çünkü..

367 gerekli mi, gereksiz mi iddialarını değil.. Genel Kurul’da 367 vekil var mıydı, yok muydu?

Bunu tartışıyoruz.. Yeni konumuz bu..

Vardı.. Yoktu..

Nasıl olur demeyin..

Oldu..

Bunu da başardık..

Nasıl mı?

Şöyle: 361 milletvekili oy kullandı.. Demek ki salonda 361 vekil vardı..

Hayır..

Tutanaklara göre 368 vardı.. 6 CHP’li milletvekili herhalde yolunu şaşırmış olacaklar ki salona daldı..

Veya bilerek girdiler..

Veya bilgisizlikten..

Her neyse..

Meclis Başkanı Arınç durur mu?

Balık gibi avladı..

Sobeledi..

Gördüm sizi dedi tutanaklara isim isim geçirdi..

361 artı 7 eder: 368..

Peki ne olacak?

Kararı Anayasa Mahkemesi verecek..

Artık çifte karar verecek.. Mahkeme üyelerinin işi gerçekten zor.. Oylama öncesi bir konuda karar vereceklerdi.. 367 gerekli mi, değil mi?.

Şimdi iki konuda karar verecekler..

Hem 367 için..

Hem de ilk turda 367 var mıydı, yok muydu..

Tutanaklara geçen 368’i mi dikkate alacak.. Oy kullanma sayısı olan 361 mi?


***

Sizin de kafanız karıştı değil mi?

Anlatayım..

Önümüzde üç olasılık var..

Bir: Anayasa Mahkemesi 367 gerekli değil derse.. AKP güle oynaya turlara devam edecek.. Gül Cumhurbaşkanı olacak..

İki: 367 gerekli.. İlk turda da 367 değil, 361 oy kullanılmıştır, esas olan budur.. İlk tur geçersizdir derse Türkiye seçime gidecek..

Üç: 367 gerekli.. İlk turda 368 kişinin olduğu tutanaklarla saptanmıştır, oylama geçerlidir kararı verirse döneceğiz başa..

Yine pazarlıklar başlayacak..

Adam adama markaj..

AKP ikinci turda da 367’yi bulmak zorunda..

Yoksa yine seçim..

Vatan



Orospu çocukları , yaşamayı bilmezler , Millete musallat olmaya çalışıyorlar hala. Adamın aklını alırız biz. Adam olanın bundan da haberi olur.

15 Nisan 2007 Pazar

Türk Okçuluk Tarihi

Osmanlı Türklerinde okçuluk, eski Türklerdeki okçuluk anlayış ve uygulayışının bir uzantısıdır. Ancak Osmanlı Türklerinde okçuluk daha büyük önem kazanmış, amaç ve uygulayışa yenilik ve genişlik kazandırmıştır.
Eski Türklerde olduğu gibi Osmanlılarda da okçuluk, ordunun etkinliğini ortaya koyan bir araçtı. Bu nedenle bu aracı en iyi biçimde kullanabilmek için eğitim ön planda tutulmuştur. Eğitim, doğal olarak yarışmayı da bünyesinde barındırıyordu. Okçuların birbirlerinden üstün olduklarını gösterme amaçları onları günümüzün insanını şaşkınlık içerisinde bırakan başarılara itmiştir.

İncelenen Türk oklarının ortaları kalın, baş ve sonlara doğru incelen, çok düz, esnek ve kozalaklı ağaçlardan yapıldığı saptanmıştır. Batılı araştırmacıların yaptıkları saptamalara göre "Türklerde okun uzunluğu, öncelikle oku atacak kişinin boyuna ve yayın niteliklerine bağlı" idi.

Evliya Çelebi Seyahatnamesine göre yaycıların piri, ilk halife Ebubekir'in oğlu, Mehmet kabul edilir.

Ok yapımcıları Istanbul'daki 200 dükkanda 300 kişi idiler. Ok yapımcılarının piri olarak Kavvasoğlu, Ömerinoğlu Ebumuhammed gösterilir. Okçuların piri olarak bazı kaynaklarda II. Halife Hz. Ömer'în adı da geçmektedir.

Türklere Anadolu'nun kapılarını açmış olan Osmanoğulları, ok ve okçuluğa çok büyük önem ve değer verdiler. Orhan Bey Bursa'da yaptırdığı "Atıcılar Alanı" ile bu konuda ilk girişimi yapan hükümdar oldu. Yıldırım Beyazıt da Gelibolu'daki Okmeydanını yaptırdı. Daha sonraki dönemlerde ülkedeki önemli ok meydanlarının sayısı 34'ü buldu. Bu arada şunu da belirtmek gerekir; Geçici hatta devamlı ok atılan her yere "Okmeydanı" denilmemiştir. Düzenlenen alanların bu adı alabilmesi için, sınırları taşlarla çevrili, gerekli tesisleri olan, usta kemankeşlerin menzil taşlarının yer aldığı yönetici ve eğitici kadroları bulunması zorunluydu.

Bölgelerdeki okçuluk çalışmasının topluca yapılması amacıyla okçuluk tekkeleri kurulmuştur. Bu kuruluşlara "Kemankeş Tekkesi, Tirendazlar Zaviyesi ve Atıcılar Dergahı" gibi adlar verilmiştir. Okçular tekkesi, günümüzün değerlendirilişi ile bir kulüp idi. Bu tekkenin başında bulunan kişiye, "Şeyh" denirdi. Bu kişi devlet tarafından görevlendirilmiş bir kulüp başkanı durumundaydı. Şeyh'e aynı zamanda "Binyüzcü Şeyh" adı da verilirdi. Şeyhler usta kemankeşlerin en olgun ve en akıllılarından seçilirdi.

Kemankeşler usta atıcılar tarafından hazırlanan program doğrultusunda çalışmalarını sürdürürlerdi. Usta atıcılar arasında "İdmanı bir gün bırakanı, kemankeşlik on gün bırakır" denilirdi.

Okçular tekkelerinin her birinde bir sicil defteri tutulur, kemankeşler ve sağladıkları dereceler günü gününe bu deftere yazılırdı. Bu defterde yer alabilmek için en az 900 gez (594 m.) uzaklığa ok atabilmek şarttı. Bu barajı aşan okçu günümüzde lisans olarak kabul edilen, " Kabza" alma onuruna erişirdi. Okçular kanunnamesinde ençok özen gösterilen konulardan biri bu kanunname ile biçimlendirilmişti.

Okçular tekkesinin bünyesinde, disiplin dışı hareketlerde bulunan kemankeşleri yargılayan ve cezalandıran bir Divan ile bu meydanın güvenliğini sağlayan bir güvenlik örgütübulunurdu. Kemankeş Mustafa, Kavisname adlı yapıtında ok atışlarıyla ilgili çalışmaları yöneten ve günümüzde antrenör denilen kişilere duyulan sınırsız saygıyı şu cümle ile nakleder: "Üstadsız bir nesne kemal ile idrak olunmak muhaldir."

Kemankeşlikle ilgili tüm çalışmalar da bir programa bağlanmıştır. Hatta büyük yarışlardan önce kemankeşlerin hazırlanması için birkaç hafta önce kampa alındıkları ve bu kamplarda gıda, çalışma ve dinlenme yanı sıra uykularına da özen gösterildiği, uyku sırasında sol kolları ve kalp üzerine yatmalarını önlemek için nöbette bekleyen kişilerin görevlendirildiği kaydedilmektedir.

Okçulara, "Tirendaz, Tirzen, Kemankeş, Kavvas, Tirkeş" denilirdi. Kemankeşler hergün "Alalade idman" yaparlardı. Önemli yarışmalardan önce "Muhkem İdman" ağır ve zorlu çalışma dönemine girerlerdi. Okçuluk yapmak isteyen kişiler önce tekke şeyhinden izin alırlar ve namaz kılarak çalışmalara başlarlardı. "Şakirt" denilen acemi okçular önce tekkede yapılan ilk bölüm çalışmalarına katılırlardı. Bu acemi okçulara önce yayla idman yaptırılırdı. Bu idmanda ustasından "Kepaze kabzası" nın nasıl tutulacağını öğrenen okçu adayı, bu çalışmada vücüdun kepaze ile uyum kazanmasını sağlardı.İlk dönemlerde 66 kez kepaze çekilirdi. Bu çalışma ustaların yönetiminde günde bine kadar çıkarılabilirdi. Bu arada " Şakirt"ler her sabah on kezden başlayarak her defasında arttırmak üzere avuçlarını bir mermere vurulardı. Okçuluk hem kuvvet hem de yetenek gerektiren bir beden sporu olduğu için uzun bir hazırlık dönemini zorunlu kılardı. Bu çalışmalar toplam dört ya da beş ay sürerdi.

Okçulukta meydan çalışmaları, uzun süreli olurdu. Ustasının yönetiminde gerekli düzeye erişen okçu, "Kemankeş" sıfatını kazanabilmek için en az 900 geze ok atabilmesi zorunluydu. Bu gelişimi gerçekleştiren okçu, "Kabza", yani izin alabilmek için tekke şeyhinin, bazı durumlarda da padişahın onayını alması gerekirdi.

Ok atışlarında başlıca iki tür atış vardı: Menzil (mesafe) ve puta (hedef) atışları. Bu iki atış türüne de katılabilmek için okçunun kabza almış olması gerekirdi.

Okmeydanlarında "Menzil atmak" ya da, "Menzil dikmek" (rekor kırmak) için yarışılan günlere, "Meydan günü" denirdi. Okun düştüğü uzaklık "Gez" ile ölçülürdü. Orta boylu bir kişinin normal olarak attığı bir adım boyu "bir gez" olarak kabul edilirdi, bunun uzaklığı yaklaşık 66 cm'dir.

Hedefe ok atışları ise kuvvet, teknik, beceri ve görüşün birleşiminde noktalanıyordu. Hedefe atışlara, "Nişan atışları", "Puta atışı" ya da "Puta koşulları" denilirdi.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde, Fatih Sultan Mehmet'in fetihten sonra putların, Ayasofya Camii içinde ve İstanbul'un diğer yerlerinden toplattırarak Okmeydanı'nda "Nişangah" (hedef) olarak kullanılmasını emrettiği anlatılır. Bu nedenle bu atışlara "Puta atış" denmiştir. Hedefe atış yerlerinde nişangah olarak kullanılan put ya da sepetler 300 gez uzaklığa konurdu. Ayrıca nişangahların üzerinde bir de çıngırak vardı. Bu çıngırak, atışlarda hedefe isabeti haber veriyordu.

Hedefe atış yarışlarının değişik türleri vardı: İp altından yapılan atışlarda kemankeşin boyunun altında ip gerilirdi. Zarp atışlarında kalın demir ya da tunç levhaları okla delmek gerekirdi. Makbul İbrahim Paşa, Atmeydanı'ndaki sarayını yaptırması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman'a bir ziyafet vermiştir. Bu ziyafet eğlenceleri sırasında, Türk Okçuluk Tarihinin önemli kişilerinden biri olan Tozkoparan İskender, at üstünden attığı okla birbirinin içine yerleşmiş 5 kalkanı delmiştir. Bu usta kemankeşin başarıları efsanelere konu olacak kadar büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Tozkoparan İskender'in Gündoğusundaki 1281,5 gez menzilinden daha uzağa ok atışı hiçbir dönemde gerçekleşememiştir. Tozkoparan başarılı okçuluk yaşamında sadece Lodos menzilinde Bursalı Şüca'yı geçememiş ve "Ah! Lodos menzili..." diyerek ölmüştür.

Ok'a "Tir" ya da "Sehem" de denilirdi. En iyi ok çam ağacından yapılırdı. Bir metre uzunluğunda, üç parmak kalınlığında ve budaksız olan dallar bir takım işlemlerden geçirildikten sonra 3 yıl dinlenmeye bırakılırdı. En iyi ok yapımı için 20 yıl, "Timarlı" denilen daha dayanıklı oklar için 50 yıl beklenirdi. Okların maden ya da kemikten sivri ucun geçirildiği yere "Temren", "Demren", ya da "Soya" denirdi. Oku hedefe dik götüren tüye "Yele" adı verilirdi. Bu yeleler kuğu, kerkenez, kartal, tavşancıl gibi kuşların kanat tüylerinden yapılırdı.

Güçlü kolların çektiği yaylardan fırlayan oklar mermi gibi giderek hedefi adeta sabun kalıbı gibi delerlerdi. Yarım metre kalınlığındaki kütükleri delip geçen oklar bulunduğu gibi, deve çanları, su bardakları ve demir kahve havanlarını delen oklar da görülmüştür.

Ok uçları da farklı olabilirdi; Düdüklü oklar, havada ıslık çalarak giderdi. Uçları testere gibi olan saplandıkları yerleri paramparça etmeden çıkmazlardı. Geniş uçlu temrenler av ve savaşta, uçları meşinli oklar eğitimde kullanılırdı. Parlayıcı fitilli (Dum Dumlu) oklar tüm okların en önemlisiydi. Bunlar deniz savaşlarında düşman yelkenlilerini ateşe vermek için kullanılırdı. Ayrıca uçları zehirli oklar da vardı.

Okların kondukları torbalara "Kandil, kubur, tirkeş, sadak, ok kesesi, okluk" denirdi. Bunlar en güzel şekilde işlenirdi.

Yaya "Kavs" ya da "Keman" denirdi. En iyi yaylar akağaçtan yapılırdı. Yay yapımında kullanılan sinirler öküzlerin bileklerinin üst tarafından diz kapaklarına kadar olan bölümden sağlanırdı. Yaydan çıkan okun düzgün gitmesini sağlayan tüy üzerindeki yere "Siper" ya da "Ok yatağı" denirdi. Yayların sürekli olarak rüzgara karşı gölgede asılması gerekirdi.

Türk yayları geniş ve ortası içeriye doğru basık, İran yayları bir daire biçiminde, Tatar yayları ise, her iki yaydan daha geniş görünümdedir. Bunların içinde etkili olanı Türk yaylarıdır.

KADEK TERÖR ÖRGÜTÜ KRONOLOJİSİ


17 Ağustos 1984
Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan bir açıklamada, '15 Ağustos 1984 gecesi bir grup teröristin Siirt’in Eruh ilçesindeki Jandarma Karakol binasına karşı bombalı ve silahlı saldırıda bulundukları ve saldırı sonucunda 1 jandarma erinin şehit olduğu 6 er ve 3 sivilin yaralandığı, Hakkari ili Şemdinli ilçesinde de bir başka grup tarafından Jandarma subay açık hava gazinosu, subay lojmanları ve ilçe jandarma Karakolu’na silahlı saldırı düzenlendiği ve 1 subay, 1 astsubay ve 1 erin yaralandığı' bildirildi.

22 Ocak 1987
Hakkari, Uludere ilçesi, Ortabağ köyü katliamı.

23 Ocak 1987
Midyat, Bayburt köyleri, Efeler mezrası katliamı.
26 Ocak 1987 Seri katliamlara dönüşen yeni PKK stratejisi.

7 Mart 1987
Nusaybin ilçesi, Açıkyol köyü katliamı. (6 Çocuk, 2 Kadın, Toplam 8 kişi)

20 Haziran 1987
Ömerli ilçesi, Pınarcık köyü katliamı. (16 Çocuk, 6 Kadın, 8 Erkek, Toplam 30 Kişi)

9 Temmuz 1987
Hani ilçesi, Kırım köyü katliamı.
11 Temmuz 1987 Yine baskın, yine 5 ölü.

22 Temmuz 1987
Hakkari, Şemdilli İlçesi'na başlı Umur köyü katliamı.

20 Ağustos 1987
Siirt, Kılıçkaya köyü katliamı. (14 Çocuk, 10 Erkek, Toplam 24 kişi)

20 Ağustos 1987
Midyat ilçesi, Dargeçit Bahçebaşı mahallesi katliamı. (3 Çocuk, 1 Kadın, 1 Erkek Toplam 5 kişi)

8 Eylül 1987
Pervari ilçesi, Sığırkaya köyünde öldürme olayı.

21 Eylül 1987
Güneyce köyü katliamı.

21 Eylül 1987
PKK'lı teröristler, Bingöl ve Siirt'in 2 köyüne düzenledikleri baskınlarda 12 kişiyi katletti.
22 Eylül 1987 PKK'ya çifte operasyon

12 Ekim 1987
Şırnak'ta kanlı baskın, 13 ölü.

12 Ekim 1987
Rezzuk mezrasında saldırı ve öldürme (Toplam 13 kişi)

12 Kasım 1987
Öğretmen'i telle boğdular.

28 Mart 1988
Eruh ilçesi, Fındıkbucağı Yağızoymak köyü katliamı.

1 Nisan 1988
Nusaybin, Bahmimi mezrası katliamı.

7 Mayıs 1988
Dereler Köyü, Taraklı mezrası katliamı.

8 Mayıs 1988
Siirt’in Şırnak ilçesine bağlı Taraklı ve Üçkardeşler mezralarını basan PKK’lı teröristler, 4’ü kadın 11 kişiyi katlettiler, 3 kişiyi ise kaçırdılar.

9 Mayıs 1988
Mardin’in Nusaybin ilçesi Taşköyü’nün Behmenin mezrasını basan PKK’lı teröristler, bir aileden 8’i çocuk, 2’si kadın 11 kişiyi katlettiler, 2 çocuk ağır yaralandı. PKK’lı teröristlerin Şırnak baskınında kaçırdıkları 3 kişi de ölü bulundu.

5 Kasım 1988
Mardin Dargeçit yazıörün köyü (3 Öğretmenin öldürülmesi)

25 Ocak 1989
Kömür ocakları baskını

14 Ağustos 1989
Yine PKK, yine kan: 6 ölü

21 Ağustos 1989
Aktaş köyü öldürme olayı

14 Eylül 1989
PKK, kaçırdığı öğretmenleri kurşuna dizdi.

16 Eylül 1989
3 öğretmeni şehit eden 2 PKK'lı güvenlik görevlileri tarafından ölü olarak ele geçirildi.

2 Kasım 1989
Pervari ilçesinde tahrib ve öldürme olayı.

9 Kasım 1989
Lice ilçesi, Duru köyü Gomabekan mezrası katliamı.

24 Kasım 1989
Hakkari, Yüksekova ilçesi, ikiyaka köyü katliamı

26 Kasım 1989
Hakkari’nin Yüksekova ilçesine bağlı İkiyaka köyünde 21 kişinin öldürülmesi ile ilgili olarak Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nden yapılan açıklamada, 'Bir grup teröristin, saldırıyı düzenledikten sonra komşu bir ülkeye kaçtıkları, kaçarken 9 çoban ile 700 koyunu beraberlerinde götürdükleri' bildirildi.

14 Nisan 2007 Cumartesi

Osmanlı - Bazı Osmanlı Padişah'larının Hobileri..

Osmanlı’da devlet erkanının işlerinin yanı sıra özel olarak ilgilendikleri hobiler vardı. Komutanlıkları ve devlet yöneticiliği kimliğiyle tanıdığımız birçok padişahın ilginç hobileri vardı.

İşte Mustafa Armağan’ın kaleminden Osmanlı padişahlarının hobileri:

Hemen her Osmanlı padişahı, el sanatları veya güzel sanatların bir (ya da birkaç) dalına hakim olacak şekilde yetiştirilmiştir. Tabii bir de hobileri olması doğaldı. Zira her insan gibi, rutin meşguliyetlerinin yanında gönlünün arzuladığı işleri yapmak, padişahları psikolojik olarak içinde bulundukları sıkıntılardan uzaklaştırır, aynı zamanda bu durum, mevcut koşuşturmacanın dışında farklı bir düşünme pratiğine imkân tanırdı.

Fatih Sultan Mehmed’in bahçıvanlığa özel bir merakı vardı.

Bu meslekte iddialıydı ve bu yüzden boş vakitlerinin çoğunu bahçıvanlığa ayırır, bundan da büyük bir haz duyardı. Seferler arasında kalan zamanlarında Topkapı Sarayı ve diğer sarayların bahçelerinde çalışmaktan zevk alırdı. Ayrıca ok için parmağa takılan yüzükler, kemer tokaları ve kılıç kınları imalatı da elinden gelirdi.

Yavuz Sultan Selim’in hobisi kuyumculuktu.

Şiire meraklıydı. Nitekim bazı Türkçe şiirlerinin yanında Farsça bir divanı da vardır ve Almanya’da basılmıştır. Ayrıca Osmanlı padişahları içerisinde çok okumaktan dolayı gözlerinin bozulduğunu ve bu yüzden gözlük taktığını bildiğimiz ilk padişah, Yavuz’dur.

Kanuni Sultan Süleyman iyi giyinmeyi severdi.

Babası gibi kuyumculuğa meraklıydı; ama şiir alanında, komutanlığı ve yöneticiliği kadar iddialı bir padişahtı. ‘Muhibbî’ mahlasını kullandığı Divan’ında tam 2.779 gazel bulunmaktadır ki, Divan şairleri arasında en fazla gazel yazmış olan Zâtî’nin bile ulaştığı gazel sayısı ancak 1.825 adette kalmaktadır. Kanuni böylece Divan edebiyatının gazel rekorunu kırmıştır. Ayrıca kavaf (kunduracı) olduğuna dair kayıt da vardır.

I. Mahmud hilalci, mühür kazıcısı ve kuyumcuydu.

Eserlerini çarşıda sattırır, eline geçen paralarla sadakalarını dağıtır, ufak tefek ihtiyaçlarını karşılar, bundan da büyük bir haz alırdı. Bir gün kendisine vezirlerinden birisi, “Şevketlüm, milletin hazinesi sizin demektir. Niçin böyle uğraşıp zahmet edersiniz?” deyince, “Milletin hazinesini millete sarf etmek gerek. Saniyen, insanın çalışıp alın teri dökerek kazandığı paranın zevki başkadır.” cevabını almıştır.

II. Abdülhamid’in at binme, yüzme, atıcılık gibi merakları vardı.

Silah kullanmakta pek mahirdi. Nişan alarak ismini yazar, madalyaları ortasından delerdi. Kakma ve süsleme işlerinde mahir olmasının yanında usta bir marangozdu da. Sarayında özel marangozluk aletleri vardı. İş tulumunu giyer ve atölyesinde saatlerce kendini kaybederdi. Bir başka merakı da polisiye roman okumak, daha doğrusu okutmaktı. Ünlü polisiye roman dizisi Sherlock Holmes’un yazarı Sir Conan Doyle’un hayranlarındandı.

Kansere karşı doğal besinleri tüketin

Şişmanlarda kanser riski normal kilolulara göre iki kat daha fazla.

Şişmanlarda kanser riski normal kilolulara göre iki kat daha fazla. Şişmanlığın, özellikle kadınlarda meme kanseri riskini ikiye katladığını vurgulayan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Dalı Uzmanı Yasemin Bölükbaşı, kanserden korunmak için şu önerilerde bulunuyor:

* Doğal besinleri tercih edin, sebze ve meyveyi mevsiminde yiyin. Dengesiz beslenme kanser riskini yüzde 35 artırır; bu nedenle sofranızda, çeşitli besinlere yer vererek bir gökkuşağı oluşturun. Günde 5 öğün meyve-sebze tüketmek, kanser riskini yüzde 20 azaltır. Düzenli beslenme; kalın bağırsak ve mide kanseri riskini yüzde 90 azaltır.

* Sigara; kanser riskini yüzde 30, enfeksiyon hastalıklarını yüzde 10 artırır. Sigara içmemek sizi kanserden yüzde 30 oranında korur.

* Düzenli egzersiz yapın; egzersiz, insanı kanserden yüzde 30-40, kadınları meme kanserinden yüzde 60 oranında korur.

* Antioksidan içeren ürünler fizyolojik etki yapar. Bol bol brokoli, çay, fındık, ceviz, badem, domates, lahana, keten tohumu, karnabahar, brüksel lahanası, balık, soya, süt ve süt ürünleri tüketin. Fındık, ceviz ve badem kolesterolün yükselmesini önler, kemik gelişimini destekler. Havuç; C ve B vitamini içerir, kanser riskini azaltıcı antioksidan içerir.

* Yeşil çay içmek sağlık için iyidir ancak 5 dakikadan fazla demlemeyin.

Düzenli seks vücudu güzelleştiriyor

Belfast Queens Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre düzenli seksin kalp sağlığından koku alma duygusuna, kas geliştirmekten kemik güçlendirmeye kadar birçok faydası var.

Belfast Queens Üniversitesi’nde 1000 orta yaşlı erkek üzerinde yapılan araştırmaya göre seksin fizyolojik olarak birçok faydası olduğu kanıtlandı.

1000 erkeğin 10 sene boyunca takip edildiği araştırmada, benzer sağlık durumunda ve yaşta olan erkeklerin ölüm oranları karşılaştırıldı.

1997’de British Medical Journal’da sonuçları yayınlanan araştırmaya göre, daha fazla orgazm yaşayan erkeklerin ölüm oranı diğerlerine göre daha düşük oluyor.

DÜZENLİ SEKSİN FAYDALARI
Araştırmada varılan diğer sonuçlara göre düzenli seksin insan sağlığına faydalı olduğu noktalar şöyle:

Koku alma duyusu: Orgazm sonrası salgılanan prolaktin hormonu beynin koku alma merkezini uyarıyor. Düzenli bir seks bu merkezin düzenli uyarılmasını sağlayarak koku duyusunu geliştiriyor.

Kalp krizi riski: Seks kardiovasküler sağlığı da güçlendiriyor. Araştırma sonuçlarına göre haftada 3 ya da daha fazla kere seks yapan erkeklerin kalp krizi geçirme oranları daha düşük.

Güçlü kemikler, düzgün vücut: Düzenli seks vücuttaki testosteron oranını da artırıyor. Bu hormon kemiklerin güçlenmesini sağlıyor. Seks yapmak aynı zamanda karın, bacak, boyun, ve kalça kaslarını harekete geçiren bir egzersiz olduğu için vücut şekli de forma giriyor. Bir kere seks yapmak ortalama 200 kalori yakıyor. Bu da koşu bandında 15 dakika koşmaya denk.

Ağrı kesici: Orgazm öncesi oksitosin hormonu 5 kat artıyor. Oksitosin de endorfin hormonunu harekete geçirerek migrenden arterit ağrılarına kadar bir çok şikayeti hafifletiyor.

Osmanlı torunu Bill Gates'i zorluyor

Osmanlı torunu Meksikalı Carlos Slim, servetini bu yıl 4 milyar dolar artırarak dünyanın en zengin 2'nci kişisi oldu.

Meksikalı milyarder Carlos Slim'in Forbes'un her yıl düzenlediği milyarderler sıralamasındaki yükselişi devam ediyor. Geçen yıl servetini 19 milyar dolar birden artırarak dolar milyarderleri sıralamasında üçüncü sıraya yerleşen Slim'in gözü artık liderlikte. Gelen bilgilere göre Forbes'un son olarak geçen ay yayımlanan listesinin ardından geçen süre içerisinde servetini 4 milyar dolar daha artıran Slim, ikinci sırada bulunan ünlü yatırımcı Warren Buffett'ı da geride bıraktı. Slim böylece Forbes'un zenginler listesine 3.5 milyar dolarla en zengin Türk olarak giren Hüsnü Özyeğin'in toplam servetini bir ayda kazandı. Bu arada 53 milyar dolarlık serveti bulunan Slim'in bu yıl 13'üncü defa dünyanın en zengin insanı seçilen Bill Gates ile arasında 'yalnızca' 3 milyar dolar kaldığı bildirildi. Bill Gates'in serveti ise 56 milyar dolar seviyesinde bulunuyor. Slim'in servetindeki hızlı artışa gerekçe olarak gelişen Meksika ekonomisiyle Slim'in sahibi olduğu şirketlerin piyasa değerlerindeki hızlı artışı gösteriliyor.

BABASI OSMANLI'YDI
Oldukça ilginç bir başarı hikâyesine sahip olan Slim'in babası Yusef Selim Haddad Lübnan'da doğdu. O dönemler Osmanlı toprağı olan Lübnan'da yaşayan Haddad 1902 yılında Lübnan'dan ayrılarak iki kardeşiyle birlikte Meksika'ya göç etti. Burada emlak işine giren Haddad kısa sürede büyük başarıya ulaştı. Zengin bir Meksikalının kızı Linda Helu ile evlenen Haddad'ın altı çocuğu oldu. Forbes'un listesinde üçüncü sırada bulunan Carlos Slim Helu çiftin beşinci çocuğuydu. Meksikalılar, Haddad'ın Selim olan soyadını tam telaffuz edemedikleri için ailenin soyadı zaman içerisinde Slim olarak değişti.

TELMEX'LE YÜKSELDİ
Oldukça iyi bir eğitim alan Carlos Slim inşaat mühendisi oldu ve baba mesleği olan inşaatçılığı bir süre daha devam ettirdi. Slim'in asıl başarısı ise 1990 yılında Meksika'da özelleştirilen telekom şirketi Telmex'i satın almasıyla birlikte başladı. 1996 yılında Meksika Borsası'nın başkan yardımcılığını da yürüten Slim 1998 yılına kadar New York Borsası Latin Amerika Komitesi'nin başkanlığını yürüttü. Sonraki yıllarda bu görevlerinden ayrılan Slim, telekom devi MCI'da bulunan hisselerini satarak elde ettiği geliri kendine ait sabit telefon operatörü Telmex ve mobil telefon şirketi America Movil'e yatırdı. Özellikle America Movil'in hisse değerleri hızla gelişen pazar nedeniyle kısa sürede üçe katlayınca Slim'in servetine servet katıldı. Slim'in telekom sektörünün yanı sıra Volaris adlı bir de havacılık şirketi bulunuyor. 67 yaşındaki Slim geçen sene de servetini 6 milyar dolar birden artırarak üçüncü sıradaki yerini korumuştu.

SABAH

13 Nisan 2007 Cuma

Konuşma ses getirdi: PKK sorununu çözebiliriz!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın dünkü basın toplantısında Kuzey Irak ile ilgili "girelim" çağrısında bulunması Kuzey Irak bölgesel yönetimini tedirgin etti. Neçirvan Barzani "sorunları çözebiliriz" dedi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyakanıt'ın, ''Kuzey Irak'a operasyon yapılmalı'' açıklamasının öncesinde, Kuzey Irak'taki federal Kürt yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Ankara'ya diyalog çağrısında bulundu. Barzani, ''PKK, Kerkük, ticaret, yatırım, petrol gibi sorunları konuşarak çözebiliriz'' dedi.

BBC'nin Türkçe servisine konuşan Barzani, Türkiye'nin Kürtler için çok önemli bir komşu olduğunu, geçmişteki yardımlarının ardından bugün ilişkilerin gerginleşmesinin ise "rahatsız edici" olduğunu vurguladı.

"Türkiye bizim Avrupa'ya açılan kapımız. Ortak yanlarımız, farklılıklarımızdan çok daha fazla" diyen Barzani, "Türkiye'nin içişlerine geçmişte hiç karışmadık. Gelecekte de, asla karışmak niyetinde değiliz" dedi.

PKK'nın sadece Türkiye için değil, bölge ülkeleri için de sorun olduğunu belirten Barzani, sorunun siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini yineledi.

Kerkük sorununa da değinen Barzani, "Kerkük'te sadece Kürtlerin yaşamadığının farkındayız. Şehirde yaşayan Türkmenler ve diğer gruplarla, şehrin yönetimini, iktidarı paylaşmaya hazırız" dedi.

Büyükanıt neler dedi?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, PKK'ya karşı Kuzey Irak'a askeri operasyon yapılması gerektiğini söyledi. Büyükanıt, ''Bunun için siyasi kararın çıkması lazım'' dedi.

Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda dün bir basın toplantısı düzenleyen Orgeneral Büyükanıt, "Kuzey Irak'a operasyon yapılmalı mı? Evet, yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Bir hudut ötesi operasyon için siyasi kararın çıkması lazım" diye konuştu.

Kuzey Irak'taki yerel Kürt yönetiminin lideri Mesud Barzani'nin Türkiye'ye yönelik sözlerini değerlendiren Genelkurmay Başkanı, "Asker olarak bakınca, o söylediklerini kabul etmek mümkün değil... Geldiğimiz noktaya ibretle bakıyorum. Gerçekten, sarfettiği sözler çok seviyesiz sözler. Ben, ona söylettirenlere bakıyorum" ifadesini kullandı.

Bu tip konuların kendilerini üzdüğünü ve Türk insanını rencide ettiğini söyleyen Büyükanıt, "Onları şımartanların kimler olduğunu sizler benden daha iyi biliyorsunuz... Türkiye'nin başından bu belayı defetmek zorundayız" dedi.

CNNTurk

Sezer’den "genç subaylar”a irtica mesajı!

Sezer’den "genç subaylar”a irtica mesajı! , ( Nesli Tükenecek tür bir hayvandan Mesajlar )
Büyükanıt Paşa’nın dünkü konuşması toplumda olumlu bir hava yaratırken, Cumhurbaşkanı Sezer Harp Akademilerinde “irtica” uyarısı yaptı. Büyükanıt’ın söylemediği ancak Sezer’in ısrarla vurguladığı o sözler!

Cumhurbaşkanı Sezer Harp Akademilerindeki konuşmasında irtica uyarısı yaptı. Sezer’in konuşmasından bazı bölümler:

Cumhurbaşkanının siyasal tarafsızlığı anayasa gereğidir.
Dış güçler Türkiye’nin ılımlı İslam Cumhuriyeti olmasını istiyor. Ilımlı İslam’ın çok kısa sürede radikal İslam’a evrilmesi kaçınılmaz.
Cumhuriyetin temel değerleri ilk kez tartışma konusu yapıldı.
Siyasal rejim büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.
Devletin temel değerleri kırmızı çizgilerdir, herkes buna uymalıdır.

iyibilgi.com



Keşke Bilgi üretmek , Teknoloji üretmek , Tarihine sahip çıkmak , Büyük düşünmek , Akıl'a ve Bilime Önem vermek ve akılcık, bilimsel özgürlüğü sağlamak Temel Değerlerin Olsaydı

12 Nisan 2007 Perşembe

"ABD teröristlere kimlik dağıtıyor"

Şırnak'ın Silopi ilçesinde, terör örgütü PKK'dan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan bir kadın terörist, kampa gelen ABD'liler hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.

Kadın terörist, ayrıca örgütte anlatıldığının aksine Türkiye'de çok iyi karşılandıklarını ifade ederek, arkadaşlarına gönül rahatlığıyla teslim olmaları çağrısında bulundu.

Terör örgütü PKK mensubu bir kadın, dün Şırnak'ın Silopi ilçesi yakınlarında silahsız ve teçhizatsız olarak güvenlik güçlerine teslim olmuştu. Gözaltına alınan kadın terörist, çarpıcı itiraflarda bulundu. Örgüte henüz 14 yaşındayken katıldığını ve o zamanlar çocuk olduğu için bir şey anlamadığını ve kandırıldığını söyledi.

Örgüt yaşamının çok zor olduğunu kaydeden kadın terörist, "Örgüt yaşamı ağır şartlarla doluydu ve herkes mutlaka bu şartların gerektirdiklerini yapmak zorundaydı. Bu nedenle herkes çok çabuk yıpranıyordu. Bizim ihtiyaçlarımız genelde dış devletlerden geliyordu; ama bazen de köylere inip zorla yiyecek alıyorduk. Silahlar ise genelde Irak tarafından geliyordu.

Örgütün içinde bir süre komutanlık yaptığım için özellikle Amerikan komutanlarının ziyaretlerini duyuyorduk. En son Mahmur Kampı'na geldiler; orada sayım yaptılar ve herkese Birleşmiş Milletler kimliği verdiler. Örgütte özellikle bahar aylarında yoğun bir çalışma dönemi oluyor. Yeni mevziler kazılıyor, cephaneler tamamlanıyor ve özellikle sınır taraflarına büyük yığılmalar yapılıyor" diye konuştu. /aptal , ahmaklar , Marifet Yapıyorsunuz ! /

Abdullah Öcalan ile örgütün gönül bağı olduğunu ifade eden kadın terörist, terörist başının zehirlendiği iddialarıyla ilgili olarak şunları söyledi:
"Avrupa'dan doktorlar gelip bakmazsa eğer, örgüt, sağlığı konusunda kesin yargıya varamaz. Eğer Abdullah Öcalan'ın zehirlendiği doğrulanırsa ateşkes sona erer ve saldırılar devam eder fakat bu sefer saldırılar şehir merkezlerinde yapılır". / Hemende hazırlar cevaba , Kürt bölgelerinde kerkük musulda Bizim şapşal devlet sizi karıştırmadı simdiye kadar konusun tabi , Bakalım nereye kadar devam edeceksiniz /


Örgüt içinde bayan olmanın ayrı bir zorluk olduğunu dile getiren kadın terörist, "Örgütün içinde hayat koşulları çok zor. Özellikle bayanlar için daha da zor oluyor; çünkü kadın-erkek ayrımı yoktu. Erkek, hangi görevi yapsa mutlaka kadın da o görevi yapmak zorundaydı. Kadın olarak örgütte yaşamak çok zor; çoğu zaman tecavüze uğrayan oluyor, elle tacize uğrayan oluyor. /elle taciz oluyor, senin de cok umrundadır eminim ,amc?k ağızlı gerizekalı /

Ben bunları yaşamadım ama yaşayan çok arkadaşım vardı. Kadınlara tecavüz eden ve taciz edenlere ceza veriliyordu; fakat bu çok az bir cezaydı. Eskiden örgüt içinde duygusal ilişkiler yaşandığı zaman hemen infaz kararı çıkıyordu fakat son dönemlerde sayının azalmasıyla infazdan vazgeçtiler. Ancak, bu kez de psikolojik baskı yapmaya başladılar" şeklinde konuştu.

Haber7

Ancak hainlere öldüğünde kınarlar!

Ancak hainlere öldüğünde kınarlar! ( Bu Tür Gerçekler , ve varyasyonu gerçekleri Askerlerimizden Daha Çok Duymak istiyoruz ! )
Şehit cenazesine katılan Tuğgeneral Karaduman, ABD, Fransa, İngiltere ve AB Parlamentosu'na ağır eleştirilerde bulundu... Karaduman "Onlar, ancak hainler öldüğü zaman kınarlar" dedi. İşte o konuşma!


Şehit cenazesinde konuşan Tuğgeneral Karaduman, "Bugün ABD Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lordlar Kamarası, Brüksel AB Parlamentosu, Ermenistan seni katledenleri kınamadı. Onlar, ancak hainler öldüğü zaman kınar" dedi.

BİTLİS’te şehit olan Jandarma Uzman Çavuş Kaşif Arslan’ın (31) Samsun Havza’daki cenaze töreninde Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Dursun Ali Karaduman, ABD ve AB ülkeleri ile Ermenistan’a sert çıktı. Arslan’ın cenazesi, evinde helallik alındıktan sonra Türk bayrağı ile donatılan cadde ve sokaklardan geçirilerek Mehmetçik Meydanı’na getirildi.

Yol boyunca 5 bin kişi, ’Apo’ya idam’, ’Kahrolsun PKK’, ’Şehitler ölmez, vatan bölünmez" sloganları attı. Şehidin eşi Hale Arslan, 1.5 yaşındaki oğlu Efe’yi şehit eşinin tabutunun üzerine koyup, "Kaşif, oğlun da senin gibi kahraman olacak" dedi. Şehidin İstanbul’da Jandarma Üsteğmen olarak görev yapan ağabeyi Erhan Arslan da kardeşinin kanının yerde kalmayacağını söyledi. Törende İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun başsağlığı telgrafı okununca yuhalandı.

Törende konuşan Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Dursun Ali Karaduman, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde, dış mihraklar ve onların içerideki uzantıları tarafından oynanan oyunun herkes tarafından bilindiğini söyledi ve şöyle devam etti: "Bu oyunu planlayanlar ve onların maşaları iyi bilmelidirler ki; Türkiye Cumhuriyeti devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Mücadelemiz tek bir terörist bile kalmayana kadar sürecek. Bugün ABD Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lordlar Kamarası, Brüksel AB Parlamentosu, Ermenistan seni katledenleri kınamadı. Olmadı, olmasın. Onlar, ancak hainler öldüğü zaman kınar, seslerini yükseltirler. Kutsal kanlarıyla sulayarak, yaşadığımız coğrafyayı vatan yapan ve bize emanet eden ölümsüz kahramanlar; ben buradan sizin adınıza tüm hainleri ve destekleyicilerini kınıyorum."

Kılınan namazından sonra şehit Kaşif Arslan, Havza Mezarlığı’ndaki Şehitlik’te toprağa verildi.

Bingöl’de şehit olan piyade onbaşılar Ramazan Özen Adıyaman’da 10 bin kişinin katıldığı törenle, Miktat Sümer ise Gölbaşı İlçesi’nde Merkez Camisi’nde kılınan namazdan sonra Gedikli köyünde toprağa verildi.

Sabah

"Emekli askerler demokrasiyi sindirmeli"

Türkiye Emekli Subaylar Derneği Başkanı Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu'nun dün yapıtığı "Üniformamız, kılıcımız sandıkta; gerekirse geri çıkarırız" açıklaması üzerine iyibilgi'ye konuşan Hasan Celal Güzel önemli açıklamalarda bulundu... iyibilgi özel

TESUD (Türkiye Emekli Subaylar Derneği) başkanı Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu'nun dün yaptığı açıklamada çok iddialı cümleler vardı. "Üniformamız, kılıcımız sandıkta gerekirse çıkarırız" -Sizden mi Korkacaz lan , kaypaklıktan başka işiniz yok , tanınmıyonuz bilinmiyonuz sanki -, "Bu mesleğe 14 yaşında girenler var, 50 yaşlarında ayrılmış. Artık askerlik onun bi yaşam biçimi haline gelmiş"- öküzlükten bahsetmiyorsun umarım - , "YAŞ kararlarını onaylayacak Cumhurbaşkanı istiyorum." - başka derdin varmı senin elini şaplat biz 3-5 tane hizmetci gönderiyoruz zaten - , "Silahlı Kuvvetlerin yapısını değiştirmeye kalkan bir Cumhurbaşkanı olursa, kesinlikle bu yaşanan krizden çok daha büyük krizler yaşanır. Bu riski karşılayacak bir sosyal yapımız yok" - Çok ta anlarsız sosyal yapılardan , birşeyler kaldırılamazsa belki daha iyisi gelir, boşluklar her zaman doldurulur, kalın kafalılıktan kurtulunda yapınızdasiz birşeyler değiştirin - Küçükoğlu'nun iddialı cümlelerinden bir kaçı. Yine Küçükoğlu açıklamalarında, Erdoğan'ı kastederek YAŞ kararlarına şerh koymuş bir başbakanın, Cumhurbaşkanı olmasının bir tehdit oluşturabileceğinin altını da çizmeyi ihmal etmiyor.... - Onun bi tarafları çizilmeden gelebilmiş ondan konuşabiliyor. Yazık gerçekten Türk Milletine -

Türkiye militarist bir ülke değil

"Küçükoğlu'nun bu açıklamalarını iyibilgi'ye yorumlayan Hasan Celal Güzel şunları ifade ediyor: " Rıza Küçük ve arkadaşlarının üniformaları ve kılıçları sandıkta duruyorsa, ve onları ülkenin menfaati için çıkarmak istiyorlarsa şimdi bu eylemi yapmak için doğru bir vakit. Kılıçlarını demokrasiyi korumak için kullansınlar. İşte Kuzey Irak karşılarında. Sıkıysa gidip, Kuzey Irak'ta ABD ve PKK'lılara karşı kabadayılık yapsınlar. Küçükoğlu, askerliğin kendileri için yaşam biçimi olduğunu ifade ediyor. Türkiye militarist bir ülke değil. Askerlik vazifesi sonra erdi ise, hayatın içinde asker gibi yaşamayamaz. Küçükoğlu ve arkadaşlarının artık demokrasiyi sindirerek sivil halka karşı direnmemesi gerekiyor.

Güzel, Erdoğan hükümetini neden kınadı?

Rıza Küçükoğlu, YAŞ kararlarına şerh koyan Erdoğan'ın, Cumhurbaşkanı olmasını tehlike olarak görüyor. Oysa YAŞ kararlarının olması bile yaşadığımız yüzyılda son derece yanlış. Anayasa'da gerekli değişimler yapılarak acilen İdari Kararlar, yargıya açılmalı. YAŞ kararlarına Milli Savunma Bakanlığı Şerhi konulması da çok uygun bir karardır. Şerh, YAŞ kararlarının hukuki inceleme ile desteklenmesi gerektiğini ifade eden bir eylemdir. Hatta ben Erdoğan hükümetinin ordudan ihraç edilen askerler için daha fazla direnmeleri gerektiğini düşünüyorum. Hatta az direnç gösterdikleri için onları kınıyorum. TSK hiçkimseye bağlı olmayan hesapvermez bir kurum değildir. Hem devlete hem de millete karşı sorumludur. Küçükoğlu ve Küçükoğlu gibi düşünenler, halkın seçimlerine saygıyı, sivil hayatı ve çağa ayak uydurmayı acilen öğrenmeliler. Umuyoruz ki 'demokrasiye inanmış' ana muhalefet partisi CHP'lilerin de şura kararları ve demokrasiye yapılan tehditler konusunda söylecek sözleri vardır. ( Bok yemeyi sever onlar CHP Demokrasi isteyen bir partimi ki , CHP nin geçmişi neymiş , halktan uzak danalar ! )

www.iyibilgi.com

"Türkiye’ye karşı PKK ve İran’ı destekliyorlar"

"CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir ( Ne Demek istiyor lam bu ). Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır." Bu sözler usta gazeteci Scott Sullivan'a ait. Dahası mı?

CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. ( Yaraamı yesinler )

Sorun şu ki Cumhuriyetçilerin yönetiminde ABD, İran’ın bir eyaleti konumuna düşmüştür. CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. Gates ve Edelman, ABD’nin İran Devrim Muhafızları ile bağından da sorumludurlar. Devrim Muhafızları, İran’ın tek bir komuta altında toplanmış SA ve SS subaylarıdır. Irak’ın yeni ordusunda ve polis gücünde de komuta zincirini ele geçirmişlerdir. Suudi Arabistan üzerine altı ay önce hazırlanan ve Gates tarafından reddedilen bir Beyaz Kitapta İran, Devrim Muhafızları’nı Irak’ta devlet içinde devlet kurmak için kullanmakla suçlanıyor. Bu esnada Gates başka türlü düşünüyor.

Gates, Rice ve Halilzad, bir yandan İran’ı korurken Türkiye’ye de savaş ilan etmiş bulunuyorlar. Son üç haftada üçü de, Irak Kürtlerinin bölgesinden, alenen Kürtlerin yeni mega-devletlerini tanımlamak için kullandıkları “Kürdistan” adıyla söz etti. ( Mega devlet miş tanımıyom lan ben bu yazarı kasıtlı mı kullanıyor diyor insan, Petrolle Mega devlet olunmaz , Devlet kurmak ve yönetmek ayrı bir karakterdir. Türk Geçmişini iyi öğrensinler devletler nasıl kurulur nasıl yok edilir öğrenirler de anlarlar belki ) Üçü de Türkiye’yi, Irak’taki üslerinden topraklarına sürekli saldırılar düzenleyen PKK’yı yok etmek için Kürt bölgesine girmemesi için uyardı.

Türkiye kendini savunmak zorundadır ( Bu makale ne diyor Tam anlaşılmıyor , ama Türklerin kendini savunması kerküke girme yüzeysel bakışıyla olmaz . Amerika PKK yı destekliyor da eksik ve yanıltıcı. Amerika- Yahudiler - PKK nın kendisi daha aydınlatıcı bir cümle. Türkiye kendini savunacaksa öncelikle yahudiler ve Amerikaya karşı aynı silahla ve aynı en az aynı derinlikte bu piç kurularına karşılık verebilmelidir. Sonra gerekenler elbet sıraya gelir ). İki ay önce Türkiye’nin Irak’ta Kerkük’ü (Iraklı Kürtler burayı, İran’la birlikte Irak’ı bölmenin bir girizgahı olarak ilhak etmek istiyorlar) almalarını tavsiye etmiştim. (Bkz: Turkish Weekly, “Turkey Must Strike İmmediately in Kirkuk/ Türkiye Bir An Önce Kerkük’e Girmelidir”)

Türkiye Irak’ta ABD güçlerinin ana çıkış güzergahını kontrol eden Basra Limanı’nı da almalıdır. Şu anda Basra, İran yanlısı milis gruplarının elindedir. Basra’yı kontrol eden, Irak’ın petrol sanayisini de, İran Körfezine çıkışını da kontrol eder.

Daha da önemlisi şu ki Basra’yı kontrol eden Bağdat’a da hakimdir. Gates ve Edelman, Basra’nın İranlıların eline geçmesini yeğler. İranlılar, yerel İngiliz komutanların BBC’den aktarılan ifadelerine göre Basra’da İngiliz askerlerini taciz ederek ve onlara saldırarak Basra’yı almanın yollarını zorlamaktadır. Geçen hafta da İranlılar İngiliz güçlerini bölgeyi terk etmeye zorlamak için şu on beş İngiliz askerini rehin aldı. Gates ve Edelman, Kürtleri ve İranlıları, Irak’ı mini devletlere bölmekten vazgeçirecek bir hamlede bulunmayacaktır. Çoğu Sünni Iraklı direnişçi bunu biliyor ve bu yüzden Irak’ı yıkacak olan Kürtlerle İranlılara boyun eğmektense savaşa devam etmeyi yeğliyor. ABD, Sünni direnişçileri dizginlemek istiyorsa Türk güçlerinin Suriye ve kısmen de İranlıların desteğiyle Kerkük ve Basra’ya girmelerine yeşil ışık yakmalıdır. İşte bu olduğu gün İran kesin yenilgi alacak ve Ahmedinejad da yeni bir iş aramaya koyulacaktır.

Scott Sullivan
(The Conservative Voice - 30 Mart 2007)
Dünya Gündemi

Emekli paşalardan Çankaya harekâtı

Başbakan Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasına karşı çıkan ve aralarında emekli generallerin de bulunduğu 20 eski subay, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'a mektup yazdı. İşte o mektup!

Başbakan Tayip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan emekli generaller, "Çankaya Harekâtı" başlattı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a mektup yazan emekli generallerin de aralarında bulunduğu 20 eski subay, "Genelkurmay Başkanlığınız döneminde Çankaya'da anti laik bir kişinin oturuyor olmasını ve böyle bir talihsizliğin tarihte yer almasını içinize sindiremeyeceğinizi olan inancımız sonsuzdur" dedi.

'Girişimde bulunun'
Başkent'te Merkez Orduevi'nde her perşembe toplanarak "memleket meselelerini" ele alan ve "gidişatı değerlendiren" eski subayların Orgeneral Büyükanıt'a göndermek üzere hazırladığı mektubu SABAH ele geçirdi. Emekli bir tümgeneral tarafından imzaya açılan mektubu kaleme alan 20 eski subayın arasında emekli generaller çoğunlukta. Mektupta imzası bulunan eski paşalar isimlerinin açıklanmasını istemezken sadece biri adının açıklanmasına izin verdi. Emekli subay ve eski Manisa Milletvekili olan Tevfik Diker imzaladığı mektupla ilgili olarak "Biz sadece demokratik teamüllerin işlemesini istiyoruz. Askerlerin adının darbeyle birlikte anıldığı bir dönemde bu konudaki sorumluluğumuzu ve hassasiyetimizi Genelkurmay Başkanımıza iletmekten başka bir amacımız yok" dedi. Ankara Merkez Orduevi'nde 7 Aralık günü son olarak ele alınarak Orgeneral Büyükanıt'a gönderilecek olan mektupta, açıkça cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine ilişkin sessiz kalınmayarak girişimde bulunulması isteniyor.

Tarif var, isim yok!
"Kişiye özel" ibaresiyle kaleme alınan mektup "Mayıs 2007'de Türkiye Cumhuriyeti'nin 11'inci Cumhurbaşkanlığı makamına oturacak kişinin cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ilke ve devrimlerini ve cumhuriyetin kuruluş gerekçelerini samimi olarak içine sindirmiş birisinin olması Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası için son derece önemlidir" diye başlıyor. Seçilecek cumhurbaşkanının devletin laik yapısıyla sorunu olmaması gereğinin altı çizilen mektupta, "Devletin laik yapısına ters tutum ve davranışlarından dolayı bağımsız yüce mahkemelerce hakkında hüküm verilmiş ve hapse mahkum olmuş kişilerin sonradan çıkarılan aflardan faydalanması söz konusu olsa bile siyasi etik değerler açısından cumhurbaşkanlığına seçilmesi sakıncalıdır" deniliyor ancak isim verilmiyor.

'Ülke zarar görür'
Türkiye'nin 5 yıllık sürede hemen her alanda büyük değişikliklere uğradığı ve bu değişimin süreceği belirtilen mektupta, "Türkiye'de eskiyi temsil eden milli iradeye dayalı olarak uzlaşmasız yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçimi hukuki olabilir ama gerçek temsili demokrasiye ve güncelliğe aykırı olur. Bu sadece gerginlik yaratır. Bundan ülke fayda değil zarar görür" görüşleri dile getirildi.

Sabah


Şimdiye kadar ne yapmış bu dallamalar , Vatana Millete Hangi hayırlı işlerin icraatçısıymışlar ... Bankalar Hortumlanırken hangisi kimle buluşmuş da ne yazısı kime göndermişler , böyle haber olmak hoşlarına gider Hesap vermeye gelince kıpkırmızı olurlar. yediniz içtiniz eğlendiniz beyler Hesapları alalım ! Yiyememekten mi ürküyorsunuz ..

"Derin süslü" sahte Genelkurmaycılar

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi hareketlenen iktidar karşıtı odaklar, sanki Genelkurmay karargahından örgütleniyor gibi bir izlenim yaratıyor. Bu güçlerin "derin süslü" görünmesini kimler istiyor?

Şamil Tayyar yazıyor...

Ankara’yı karıştıran kabzımallar

Askerlerin emekli olduktan sonra da ülkeye hizmet etmek istiyorlarsa siyasete girmeleri gerektiğini hep savundum. Bir süredir izliyorum, emekli paşalar geçmiş dönemlerde olmadığından belki daha fazla, meydanları doldurmaya başladı.

Buraya kadar hiçbir itirazım yok. Eğer demokrasiye inanıyorsak, Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin onların da görüşlerini söylemesi ve sürece anayasal zeminde kalmak şartıyla müdahalelerinin yanlış olmadığını düşünüyorum.

Ne var ki, bir süredir çok tehlikeli bir süreç yaşanıyor. İktidar karşıtlığında yoğunlaşan hareketler, sanki Genelkurmay karargahından örgütleniyormuş gibi izlenim yaratılıyor.
Böyle bir izlenimin doğmasına yol açmak veya buna sebebiyet vermek, her şeyden önce ömür verdikleri TSK’ne büyük haksızlıktır.

Bir süredir Ankara hareketli. Bazı emekli paşalar siyasi dehlizlerde, yemek masalarında, özel çalışma ofislerinde ‘ahkam’ kesiyorlar. Kimileri, sert mimiklerle, ‘Geçenlerde bazı generallerle birlikteydim, asker çok rahatsız’ gibi mesajlar veriyorlar. Hatta, bu derin bilgilerini (!) holdinglere pazarlayanlar bile var: ‘Dikkat edin, şu şahıs Cumhurbaşkanı olamayacak, meclise en az 4 parti girecek, artık yeni hükümetlere hazırlıklı olun. Asker bu konuda kararlı.’
Üzülerek yazıyorum, iş o kadar ayağa düştü ki, kabzımallar bile durumdan vazife çıkarıp kendilerine ‘derin süsler’ vermeye başladılar. Hadi diyelim, emekli paşaların aktif görevde arkadaşları var, siz nereden çıktınız?

Askeri konulardaki yazılarıyla dikkat çeken Sabah yazarı Metehan Demir’den dinledim. Bir işadamı, Genelkurmay’da görevli bir komutanla karşılaşınca soruyor: ‘Paşam asker rahatsızmış, müdahale için hazırlık varmış.’ Komutan kızıyor: ‘Nerden çıkardınız, tatilden dün döndüm. Ne hazırlığı, ne müdahalesi? Bunlar çok ayıp şeyler.’
Sohbetten sonra konu araştırılınca görülüyor ki, bu şehir efsanesinin kaynağı, Genelkurmay’a sebze-meyve getiren bir kabzımal. Karargaha girip çıkarken ayaküstü er ve çavuşlarla sohbet eder, ayrıldıktan sonra etrafına, ‘Bugün Genelkurmay’daydım’ diyerek poz verirmiş.

Şimdi uydurma haberler çıkınca, komutanlar birbirlerine takılıyormuş: ‘Kabzımaldır, kabzımal...’

Star

Sezer ADD'ye çok para verdi

Darbe girişiminde bulunduğu iddiasıyla hakkında inceleme başlatılan emekli orgeneral Şener Eruygur başkanlığındaki ADD'ye Çankaya'dan binlerce YTL aktarıldığı ortaya çıktı. İşte o para...

Derneğe 2000'den bu yana 221.811 YTL ödeme yapılmış

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, adı 'darbe hazırlığı' iddialarına karışmış emekli generallerin ablukası altındaki Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) 14 Nisan'daki protesto mitingi için Ankara'ya 'ideolojik kıtalar' toplamaya çalışırken, bu derneğin mali kaynaklarıyla ilgili ilginç bilgiler ortaya çıkmaya başladı. Cumhurbaşkanlığı'nın kendi bütçesinden bankalar aracılığı ile ADD'ye aktardığı para, ADD'nin 'gelir defteri' kayıtlarına göre, toplam 221 bin 811 YTL. ADD'ye en büyük yardımın Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı döneminde olması dikkat çekiyor.
ADD'YE ÇANKAYA YARDIMI

'Atatürk' ismini korsan bir şekilde kullanan Atatürkçü Düşünce Derneği, Cumhurbaşkanı Sezer döneminde mali yardımlar konusunda Cumhurbaşkanlığı'nın taktirlerine mahzar olmuş bir dernek. ADD'nin Gelir Defteri kayıtlarına göre, Cumhurbaşkanlığı'ndan 2006'da iki ayrı tarihte derneğe 50'şer bin YTL'den toplam 100 bin YTL aktarılmış.

Kayıtlara göre, 50 bin YTL'lik ödemelerden ilki 17.08.2006, ikincisi ise 25.12.2006'da yapıldı.

ADD'ye aktarılan paralar sadece bu kadarla sınırlı değil. ADD'nin 'Gelir Defteri' kayıtlarına göre, Cumhurbaşkanlığı'ndan Atatürkçü Düşünce Derneği'ne 2000, 2002, 2004 ve 2005 yıllarında da toplam 121 milyar 811 milyon lira para aktarılmış. ADD'nin 'Gelir Defteri'nde Cumhurbaşkanlığı'ndan aktarılan paraların dökümü şöyle:

1- 21.05.2000'de 20 bin YTL.

2- 22.08.2000'de 35 bin YTL.

3- 10.10.2002'de 15 bin YTL.

4- 18.05.2004'te 10 bin YTL.

5- 16.03.2005'te Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu'ndan 750 YTL.

6- 23.042005'te Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri'nden 6 bin 500 YTL.

7- 19.12.2005'te Cumhurbaşkanlığı'ndan 34 milyar 561 YTL.

SEZER'İN ADD'YE İLGİSİ ARTTI

Cumhurbaşkanı Sezer, Çankaya'ya çıktığı günden bu yana 'ideolojik duruşu'na paralel olarak, teröre bulaşmış ve mahkum olmuş değişik sol örgüt üyelerini affetti ve eleştirilere rağmen de bu tavrından asla taviz vermedi. Sezer 'ideolojik yakınlığı' dolayısıyla, Atatürkçü Düşünce Derneği ile de son günlerde sıkı bir ilişki sürdürüyor. ADD'nin 14 Nisan'daki mitingi öncesinde Türkiye'nin değişik illerinden gelen bütün ADD temsilcilerini kabul ediyor ve onların sorunlarını dinliyor.

Oysa Cumhurbaşkanı Sezer, Anadolu'da Türkiye'nin kalkınmasına önemli katkılarda bulunan üretime dayalı derneklere, özgürlükleri ve insan haklarını savunan sivil toplum örgütlerine aynı yakın ilgili pek göstermedi. 7 yıllık Cumhurbaşkanlığı süresi boyunca 'yanlı' bir politika izlediğini belirten sivil toplum örgütleri ve siyasi çevreler Sezer'in, görevde bulunduğu süre içinde 'darbe hazırlığı' içinde olduğu iddiaları ortaya çıkan Jandarma eski Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur'un ADD'nin başkanı olduktan sonra bu derneğe olan ilgisinin özellikle artmasına dikkat çekiyorlar.

GEÇEN YIL: 875 BİN YTL AKTARILDI

Cumhurbaşkanlığı bütçesinden başta ADD olmak üzere çeşitli dernek, kurum ve kuruluşlara aktarılan paralar, "Kar amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler" başlığı altında toplanıyor. Cumhurbaşkanlığı bütçesinden ADD başta olmak üzere diğer kuruluşlara toplam 830 bin 60 YTL ödeme yapıldı. 2006 yılında ise 875 bin YTL ödeme yapıldı.

ADD'yi de kışla gibi yönetmekle suçlandı

Hukukçular, bir bakıma darbeci bir yöntemle ADD'nin başına geçen emekli Orgeneral Şener Eruygur'un derneğin kendi tüzüğüne göre üyeliğinin geçersiz olduğunu belirtiyorlar. Çünkü, toplantı yeter sayısı olmadan genel kurul yapıldı ve başkan seçildi. Eruygur'un 27-28 Ocak 2007 tarihinde yapılan olağanüstü genel kurula da katılmaması gerekiyordu ama katıldı ve darbeci yöntemlerle başkan seçildi. Şener Eruygur'un geçtiğimiz yaz aylarında ADD'ye başkan olmasından sonra dernek içinde yaşanan tartışmalar bir türlü bitmemiş, Isparta Şube Başkanı Mahmut Özyürek, seçimde Eruygur'u destekleyen Nur Serter'in İstanbul üniversitesindeki "ikna odası" uygulamasını ADD'ye taşıdığını söylemişti. Eruygur yönetimi, ADD'yi kışla disiplini ile yönetmekle ve çeşitli idari usulsüzlüklerle suçlanmıştı.

YeniŞafak

"Askerin sırtından politika yapmayın!"

Türk siyaseti başında demoklesin kılıcı gibi sallanan "darbe" tartışmalarından bir türlü kurtulamıyor. Zira eski Cumhurbaşkanı'ndan köşeyazarına sürekli bir "asker hatırlatması" almış başını gidiyor ( Piç Kurusu onlar da , güvendikleri az kalın kafalı generallerde ) .Türker Alkan ise bu isimlere sesleniyor: Ortalığı boş yere telaşa vermeyin!

Radikal'den Türker Alkan'ın yazısı:

Darbe politikası

Çocukluğumda dağlarda dolaşırken ödümü koparan küçük bir vadi vardı. Tepeler, çam ağaçları, çalılar arasında küçük bir pınar, zakkumlar ve sessizlik. Arkadaşlarımla oradan geçerken el ele tutuşur ve bağırarak türkü söylerdik. İnancımıza göre o küçük vadi şeytanların ve ayıların uğrak yeriydi. Bir taraftan bağıra çağıra türkü söyler, bir taraftan da adımlarımızı hızlandırır, sonra da bütün gücümüzle koşmaya başlar ve önümüzdeki tepeciği aşana kadar durmazdık.
Şimdilerde yaygınlaşan 'asker' ve 'müdahale' tartışmaları o küçük vadiden geçişimizi anımsattı. Bu tartışmalar birden o kadar yaygınlaştı ki, kendi başına bir sorun olmaya başladı. Hepimiz bağıra çağıra türkü söyleyerek vadiyi geçmeye çalışan çocuklar gibiyiz.

Doğrusu ben bu kadar gürültüye ve telaşa gerek olduğuna inanmıyorum. Bu tartışmaları başlatan ve sürdürenlerin bir kısmı, 'şaşıp yanılıp darbeye kalkışanlar olacaksa onların gözünü korkutup yıldırarak' kendilerince önlem almaya çalışanlar olabilir. Bir kısmı da yaratılan bu ortamdan yararlanarak politik çıkar sağlamak isteyenlerdir.
Ama ortalığı boş yere telaşa verdikleri kanısındayım.

Dünya da, Türkiye de çok değişti. 1960'ların, 70'lerin koşullarında yaşamıyoruz. Bundan 30-40 yıl önce Orta ve Güney Amerika ülkelerinin hemen hepsi askeri yönetim altındayken şimdi hemen hepsi demokrasiyle yönetiliyor. Doğu Bloku ülkelerinin hepsi demokrasiye geçti. Asya'da askeri diktatörlüklerde büyük bir azalma oldu. İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi faşist diktatörlüklerle yönetilen Avrupa ülkeleri demokratikleşti. Afrika ülkelerinin pek çoğu da demokratik yönetim uygulamalarına başladı.

Şunu anımsamakta yarar var ki demokrasi yolunda ilerlemekte en fazla zorlananlar, Müslüman ülkeler oldu. Suudi Arabistan gibi bazı Müslüman ülkelerde hâlâ halk tarafından seçilmiş bir meclisin ve siyasal partilerin bulunmadığını görüyoruz. Bu ülkede kölelik 1962 yılına kadar yasal bir uygulamaydı!

Dünya değişirken Türkiye de yerinde durmadı, değişti. Her şeyden önce askeri darbelerin hiçbir sorunu çözmediğini ve ordunun saygınlığına darbe vurduğunu gördü. Bir darbenin getirdiği anayasal düzenlemelerin diğer bir darbeyle bozulduğuna tanık oldu. Laik ve Atatürkçü olduğunu söyleyen generallerin meydanlarda ayet okuduğuna, din derslerini okullarda zorunlu ders yaptığın tanık oldu. Askeri darbelerin ülke saygınlığına da darbe vurduğunu anladı.
Daha da önemlisi, son 30-40 yılda ülkenin sosyoekonomik yapısı değişti. Sermaye birikimi, sanayileşme, kentleşme arttı, çoğulculuk yaygınlaştı, eğitim düzeyi yükseldi. 1960'ta Ankara Radyoevi'ne el koyarak iletişim denetlenebilirdi, şimdi bu mümkün müdür?

Samuel Huntington yaptığı bir araştırmada şu sonuca varmıştı: Ekonomik gelişmeyle askeri darbeler arasında doğrudan bir ilişki vardı. Kişi başına düşen gelir 500 doların altındaysa askeri yönetim kader gibi bir şeydi. Bu gelir düzeyinin 3 bin doları aştığı ülkelerde ise askeri darbelerin başarılı olma şansı pek yoktu.

Huntington, 1974'te başlayan son demokratikleşme dalgasını da dünya ekonomisindeki olumlu gelişmeye bağlamaktadır.
Kısacası, Türkiye'de şu ortamda bir askeri darbe korkusu yaymanın hiçbir mantıklı nedeni olamaz.
Bana daha çok askerin sırtından politika yapıyorlarmış gibi geliyor. Yanlış bir iş yapıyorlar derim.

Radikal

"Batık” işadamı generallerin tam listesi!

28 Şubat döneminde, batan bankaların yönetim kurullarında emekli generaller vardı. Ama hiçbiri yargılanmadı! Durum böyle olunca Faruk Arslan soruyor: 28 Şubat'ta kurtarılmak istenen acaba özel şirketlerin çıkarları mıydı? iyibilgi zoom

Faruk Arslan’ın yazısının özeti:

28 Şubat ve bankalarda batan paşalar istemiyoruz!

28 Şubat döneminde, batan bankaların önemli bir kısmında yönetim kurullarında emekli generaller vardı. Banka yöneticileri yargılanırken, askerler davadan muaf tutuldular. Bu anlaşılamayan dokunulmazlık zırhı şu soruyu doğuruyor: 28 Şubat'da kurtarılmak istenen acaba gerçekten vatan mıydı, yoksa bankalarda paşalarımızın adıyla birlikte battığı ortaya çıkan özel şirketlerin çıkarları mı?

1990-93 yılları arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapan Muhittin Fisunoğlu Genelkurmay başkanlığı sırasını beklerken Doğan Güreş'in görev süresinin uzatılmasıyla emekliye ayrıldı. Fisünoğlu, Genelkurmay Başkanı olamayınca Sümerbank'ın Yönetim Kurulu üyesi oldu! Mafya babası, 15 yıl yeni hüküm yiyen Sedat Peker'in kurduğu Öztürkler ve Ergenekon yapılanması içinde 'farkında olmadan' göründü. Sümerbank CEO Başkanı Ömer Hayyam Garipoğlu yargılandı, hapislerde süründü, ceza aldı, ama savcılarımız Fisunoğlu'nun ifadesini bile almadı. Fisunoğlu, Sümerbank'ta ne yaptığını soranlara, "Bankacılık alt kadroda teknik bir konu. Yönetim kadrosunda ise teknik bilgi gerektirmiyor (!)" diye kendini savundu. Çünkü Garipoğlu, onu bankacılık bilgisi için değil başka "birikim"leri, "ilişki"leri için yönetimine almıştı. Garipoğlu'nun yediği haltları yazmaya bir köşe yazısı yetmez, kitap yazmak lazım, tabi Fisunoğlu kızmazsa...

Fisunoğlu'nun Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Teoman Koman'ın MİT Müsteşarlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı yaptığı dönemde Diyarbakır-Batman bölgesinde örgütlendirilen Hizbullah konusu halen aydınlatılmamış ve devlet sırrı olarak korunan, tozlu raflara kaldırılmış bir konudur. O yıllarda Fisünoğlu ve Koman Hizbullah'ın "PKK'nın baskınlarına karşı kendini koruyan, dini inançları kuvvetli vatandaşlar"dan oluştuğunu açıklamışlardı. Daha sonra 'Domuz bağı' ile öldürülen Zehra Vakfı mensupları gibi dindar Müslümanlar ortaya çıktı. 28 Şubat'ın aktörlerinden Hizbullah'ın derin devletin bir ürünü olduğu o kadar sırıtıyordu ki, pislikleriyle birlikte basına yansıyınca örtbas edildi. Fisunoğlu ve Koman'ın derin ilişkileri Garipoğlu ve Cavit Çağlar'a lazım olmuş olacak ki, emekli olunca transfer edildiler.

Batık bankaların sivil yöneticilerinin içerde veya ceza almış olması, ancak tüm asker üyelerinin toz kondurulmadan dışarıda dolaşması ilginç bir görüntü ortaya çıkarıyor. Yöneticileri arasında "paşa" bulunan Etibank, İnterbank ve Sümerbank'ın, sadece patronlarının hapsedilmesi ve cezalandırılması ilginç bir yaklaşımdı. Oysa yönetiminde paşa bulunmayan Yurtbank ve Egebank'ın ise hem patronları hem de tüm yöneticileri hapsedildi. 28 Şubat'ın ünlü generallerinden Güven Erkaya, daha önce el konulan Bank Ekspres'in ve sürekli el değiştiren Kanal-6'nın patronu Korkmaz Yiğit'in danışmanlığını yaptı. Yiğit'in kimyasını değiştiren, hükümetler deviren Türkbank skandalı yaşanırken, kimse danışmanına soru soramadı. Daha sonra neden başbakanın başdanışmanı yapıldığını sorgulamaya kimse cesaret edemedi.

Çevik Bir ise, doğrudan bir şirkette yer almak yerine ordunun birçok ihalesinde ABD, İsrail ve Almanya şirketleri lehine lobi yapmayı yeğledi. Etibank'ın paşası Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli Orgeneral Vural Beyazıt, Dinç Bilgin cezalandırılırken, diğer yönetim kurulu üyeleri cezalandırılmadığı için sorgulanmadan serbest kalan talihlilerdendi. Yine Sümerbank yönetim kurulunda Kara Kuvvetleri eski Komutanı emekli orgeneral Muhittin Fisunoğlu, İnterbank yönetim kurulunda da, Jandarma eski Genel Komutanı emekli orgeneral Teoman Koman, aynı gerekçelerde ne sorgulandı, ne de yargılandı. 28 Şubat sürecinde yargıda bağımsızlığın yok olduğunu simgeleyen çifte standart bir uygulamaya gidildi. Ordu, askeri mahkemede yargılasaydı ve işi sivillere bırakmasaydı bile razıydık. Ülkemizde bırakın darbecileri, batak darbeciler bile cezalandırılamayacak kadar dokunulmaz 'vatansever'lerden oluşuyor. 'Darbe ikliminden neden uzaklaşamıyoruz, ordumuz yıpranıyor' diyenler, önce neşteri bu paradoksa vurmalı.

Bu durumda Can Ataklı, eski patronu Bilgin için "O tek kişilik çetemi ki, sadece o içerde, onun dışında herkes dışarıda" diye soruyordu. Ataklı, "eski komutanların bir de hapse girerek ordunun haysiyetinin daha fazla zedelenmemesini sağlamaya çalışıyorlar. Savcılar da ordunun bu hassasiyeti nedeniyle şimdilik eski komutanlara dokunmuyor" diye yazmıştı. Peki asıl hortumcuları korumak Ordu'nun haysiyetini zedelemiyor mu? Hortumcuları kurtarmaya çalışmak ne zamandan beri haysiyeti kurtarmak oldu? Bu tenakuzu eminim Genelkurmay görüyordur ve kimsenin ordunun adını lekelemeye hakkı olmadığı konusunda ordu içinde gerekli bilgilendirmeyi yaparak 28 Şubat'dan ders çıkarmıştır.

Nitekim Kıvrıkoğlu ve Özkök, Genelkurmay başkanlığı dönemlerinde adı batıklara karışmışları yavaş yavaş tasfiye ettiler. Hiç olmazsa darbeciler terfi yerine emekli edilerek tekdir görmüş oldular ki, bu bile darbecilere iyi bir ders, büyük bir gelişmedir. Ordumuzdaki sağduyu, 28 Şubat acılarıyla epey gelişti.
Bankalara ve özel şirket yönetim kurullarına üyelik veya başkanlık konusunda gelen ısrarlı talepleri, üst düzey bazı komutanımızın geri çevirememe gibi bir zafiyetleri olduğunu biliyoruz. Bu işin geleneksel bir uygulama haline geldiği için fazla kanıksanmadığını belirtmiştim. Yolsuzluklara ve hortumculara engel oldukları sürece dürüstlüğünden şüphe etmediğimiz emekli askerlerimizin yüksek maaşlarla bu makamları işgal etmelerine itiraz edemeyiz. Endişemizin nedeni, tamamen vatansever düşüncelerden kaynaklanıyor. Ordumuzun yıpratılmasına yol açacak biçimde şeytana külahını ters giydiren iş adamlarımız tarafından kullanılmalarından ve dolduruşlarına gelerek sık sık darbe tezgahına gelmelerinden tedirgin oluyoruz.

En iyisi küçük bir kısmının listesini vereyim de ne demek istediğimi anlayın: ( Bir kısmı rahmetli oldu)

Eski Genelkurmay Başkanlarından Orgeneral Semih Sancar (Akbank YK), Org. Muhittin Fisünoğlu (Sümerbank), Org. Teoman Koman (İnterbank), Oramiral Vural Beyazıt (Etibank), 12 Eylül'ün Orgenerallerinden Turgut Sunalp (Netaş ve Garanti Bankası Yön. Kur. Üyesi); Org. Adnan Ersöz (İşbankası Yönetim Kurulu Üyesi); 12 Mart'ın ünlü darbecilerinden Org. Faik Türün (Umumi Mağazalar Yönetim Kur. Üyesi); Org. Süreyya Yüksel (Yaşar Holding Danışmanı); Org. İbrahim Şenocak (Etibank Yönetim Kurulu Başkanı); Org. İsmail Hakkı Akansel (PETKİM Danışma Kurulu Üyesi); Org. Vecihi Akın (AKSİGORTA Yönetim Kurulu Üyesi); Org. Doğan Özgöçmen (Yapı Kredi Bankası Yönetim Kur. Üyesi); Org. Suat Aktulga (LASSA); Org. Şeref Akıncı (Doğuş Holding Yönetim Kurulu Üyesi); Org. Kemalettin Eken (Şekerbank Turizm Yönetim Kur. Üyesi); Org. Sabri Deliç (Profilo Holding Başkan Yardımcısı); Oramiral Bülent Ulusu (AKSA Yönetim Kurulu Üyesi); TİKKO gerillası oğlu Cemil Oka'yı ihbar ederek öldürten Org. Nazif Oka (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi); Org. Halil Sözer (Borusan Yönetim Kur. Üyesi); Korg. Fevzi Aysun (Derborsa Yönetim Kur. Üyesi); Korg. Hikmet Kesim (Türk/ABD Havacılık San. (TAİ) Yön.K.Ü.); Korg. Tevfik Alpaslan (Altay şirketler Grubu); Tümg. Cemil Mete (Minex Savunma Sanayi Yön. Kur. Üyesi); Tümg. Hayri Sözen (Borusan Danışmanı); Tümg. Servet Bilgi (Bekoteknik Yönetim Kur. Üyesi); Tuğg. Tanju Erdem (Yaşar Holding Danışmanı); Tuğg. Fikri Topsever (AKSA Personel Müdürü); Tuğg. Sezer Bilgili (Pamukbank Denetçisi); Tuğg. Şahap Ar (Alarko Holding Yönetim Kur. Üyesi); Tuğg. Sıtkı Sunday (Otomarsan Başkan Vekili); Tuğg. Orhan Köker (Profilo Holding Müşaviri); Tuğg. Yılmaz Oral (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi); Tuğg. Kamuran Gümüşsoy (GİMA Yönetim Kur. Üyesi.)

Askerlerimizin emekli olduktan sonra ilgi duyduğu tek iş mekanı elbette sadece bankalar ve kalbur üstü özel şirketler değildi. 19 Mart 2006 tarihli Zaman gazetesinin 'Turkuaz ekinde eski çalışma arkadaşım Emine Dolmacı'nın ' Siviller askerî vesayet peşinde!: Emret danışmanım' başlıklı haberinde şu ayrıntılara rastladım:

“Cumhurbaşkanlığı makamını işgal planları yapılıyor. Buna izin vermeyeceğiz.” ifadelerini Ankara’da yapılan ‘Cumhuriyet İçin Halk Yürüyüşü’nde kullanan eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) başkanlığını yapıyor. Ülker’e ‘yeşil sermaye’ etiketi vuran ve askeri garnizonlarda satışını yasaklayan Genelkurmay’ın istihbarat biriminin başında bulunan, emekli Koramiral Turhan Özer, 2005 yılı sonunda Ülker’in 10 kişilik İstişare Konseyi’ne getirildi. Tümgeneral Armağan Kuloğlu, PKK koordinatörü olarak atanan Orgeneral Edip Başer ve Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASAM) yönetiminde, Kıdemli Kurmay Albay Atilla Sandıklı Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) Genel Müdürlüğü görevinde, Tuğgeneral Süleyman Canpolat Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yönetim Kurulu’nda, Tuğgeneral Nejat Eslen ise Global Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürlüğü’nde bulunuyor.
Think tank kuruluşlarında adına sıkça rastlanan askerler, siyasete de heves ediyor. İçişleri eski Bakanı Meral Akşener, Sabah Gazetesi’ne verdiği röportajda, 28 Şubatın paşalarından orgeneral Çevik Bir’in AK Parti’ye danışmanlık yaptığını belirtiyor. (28.11.2005) “Bölgeye gelen askerlerin işlerini ciddiye alıp hizaya gelmeleri için bu kişilerin evlerinin yakınlarına birkaç bomba atardık.” itirafında bulunan Korgeneral Altay Tokat, MHP Merkez Yönetim Kurulu’nda yer alıyor. Kıbrıs Barış Harekatı’nda ismini duyuran Kurmay Albay Oğuz Kalelioğlu ise, emekli olduktan sonra yaptığı Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’nın ardından geçtiğimiz ay DYP’de basın ve propaganda başkan yardımcısı olarak siyasete girdi. Tümgeneral Osman Özbek, kuruluşunda yer aldığı Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi’ne artık uğramıyor. Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Oramiral Orhan Karabulut ve Orgeneral Teoman Koman’ın medya gruplarına danışmanlık yaptığı biliniyor. İhlas Ankara Medya Grup başkanı olarak da yine bir emekli asker Nuri Elibol görev yapıyor. Koramiral Atilla Kıyat, Fenerbahçe Kulübü Yönetim Kurulu’nda, Tümgeneral Çetin Uğural, Oramiral Halis Burhan ve Korgeneral Hasan Kundakçı isimleri de Türkiye Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) Yüksek İstişare Konseyi’nde yer alıyor.

En fazla asker yönetici yoğunluğu üniversitelerde gözleniyor. Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Haliç Üniversitesi mütevelli heyeti üyeliği görevini sürdürüyor. Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Bahçeşehir Üniversitesi Global Hukuk Programları Direktörlüğü genel sekreterliğinde bulunuyor. Tuğamiral Mehmet Celayir Koç Üniversitesi genel sekreteri, Orgeneral Edip Başer Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü müdürü, TOBB Ekonomi ve Ticaret Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi, Tümgeneral Mehmet Tiryaki Anadolu Bil Meslek Yüksek Okulu Yönetim Kurulu üyesi olarak görevini sürdürüyor.
Elbette, iyi eğitim almış askerlerimizin emekli olduktan sonra atıl kalmalarından yana değilim. Sadece 'militer demokrasi' yapımızın sona ermesini; hukuki temellere ve insan hakları beyannamesi kurallarına dayanan gerçek demokratik ve sosyal devletimizi, bölgesel veya süper güç olarak görmek istiyoruz. Askerlerimizin, ülkemizi askeri darbeler ve vesayet altında yaşayan 3. sınıf bir Afrika veya Latin Amerika ülkesi imajından kurtarmak için bir kere daha 'modern veya post modern' darbe oyununa geleceğini sanmıyorum. 21. yüzyılda, yeni bir 28 Şubat ve batık bankalarda batan paşalar görmek istemiyoruz.

sonsaniye.net

11 Nisan 2007 Çarşamba

KGB'nin beyin okuma timleri

Eski bir KGB generalinin itirafları şok etti: Dünya liderlerinin zihnini okuyabiliyorduk. Psikolojik harbin çalışmalarından olan Beyin okumanın işte gerçek ispatı.


Sovyetler döneminin en korkulan istihbarat birimi KGB'nin bu ünü hak ettiği bir kez daha ortaya çıktı... Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in de eski bir üyesi olduğu KGB'nin, dünya liderlerinin bilinçaltını okuyarak akıllarından ne geçirdiklerini dahi öğrenebildiği iddia edildi.

Eski KGB generali Boris Ratkinov, Rus Rossikaya gazetesine yaptığı açıklamada dünya liderlerinin bilinçaltını okuduklarını itiraf etti.

"Kendi Başkanımızın bilinçaltını da diğer devletlerin ajanlarının
saldırısından koruyorduk" dedi. Liderlerin bilinçaltını istedikleri gibi yönlendirdikleri iddialarına karşılık da "Biz sadece korumakla görevliydik. Yönlendirmemiz yasaktı" dedi.

'YELTSİN'İ KURTARDIK'

Soğuk Savaş öncesi ve sonrasında bilinçaltını okuyabilen 50'ye yakın özel birimler oluşturduklarını söyledi. Eski ajan aynı zamanda bu konuda daha da ilerleme sağlandığını ve pek çok gizli servis tarafından halen kullanıldığını iddia etti. Kendisinin de 1991'den itibaren 6 yıl boyunca Başkan'ın bilinçaltını koruyan bir ekipte görev yaptığını söyledi.

Bir iddiaya göre, Yeltsin'in bilinçaltına hükmeden ajanlar, Japonya gezisini iptal ettirerek muhtemel bir savaşı engelledi. Katıldığı operasyonlara da değinen eski KGB ajanı "Avrupalı ve ABD'li üst düzey bürokratların bilinçaltını okuyorduk" Ancak bu son derece tehlikeli de olabilirdi. Komutu gönderen kişi aniden ölümcül bir hastalığa yakalanabilir" dedi.

SUYUN HAFIZASI VAR!

Fransız bilim adamı ( Fransız bilim adamları ve tarihçilerin üzerine ibnelik az bulunur ) Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980′lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

suyun.JPGBenvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda'dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış. Yapılan tüm deneyler Benveniste'nin sonuçlarını desteklemiş. Benveniste buna karşılık "12 sene önceye, bizim başladığımız noktaya gittiler" demiş. Benveniste ayrıca "Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyip değişim yaratır" demiş.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85′i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz oluştururuz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı.

suyun2.JPGMasaru Emoto:

"İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR."

Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto'nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.
Bay Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymakta. Bay Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ile su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile kesin olarak şekilsel bozukluk ve rast gele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor.

su.JPG

Bu fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.

Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş. (Bu yüzden sizlere bu tarz filmleri hiç seyretmemenizi veya mümkünse hiç olmazsa hemen uykudan önce seyretmemenizi tavsiye ederim. Uykudan hemen önce yapılan şeyler bilinçaltına daha çabuk yerleşir ve etkiler.)

Su hücreler arası bilgi alış-verişini sağlar. Bu şekilde var olabiliyoruz. Sizin gün içinde düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey tüm hücrelerinizi etkiler, çünkü bedeninizdeki su bunların enerjisini kopyalayıp hücrelere dağıtır. Dolayısı ile siz bir bakıma düşündüğünüz ve konuştuğunuz şeyler olursunuz, bedeninizi de etkilersiniz. "Ben hep hasta olurum." dediğinizde içinizde dolaşan su o kaliteye bürünüp bunu hücrelere iletir. "Beni hasta ediyorsun, seni öldüreceğim" cümlesi yüklenilmiş olan suyun fotoğrafına bakınız. Düşündüklerinizin ve konuştuklarınızın kalitesinde yaşarsınız. Tüm hayatınız ve sağlığınız hücrelerinizde var olan, atalarınızdan aktarılan ve kendi geçmişinizden gelen bedeninizdeki sudaki bilgilerin kaydıdır.

su2.JPGBir başka örnek var:

Solda "Teşekkür ederim!", sağda "Seni aptal!"

Yandaki resimde Japonya'da iki ilkokul talebesinin, okul için yaptığı bir deneyin sonucunu görüyorsunuz. İki farklı şişeye pişmiş pirinç koyup şişenin birine "Teşekkür ederim!" diğerine ise "Seni Aptal!" diye yazmışlar. Bir ayın sonunda "Teşekkür ederim!" yazılan pirincin renginin sarı ve kokusunun helmelenmiş pirinç gibi olduğunu ve "Seni Aptal!" yazılan pirincin ise simsiyah ve kötü kokulu olduğunu, pirincin bile kelimelerden etkilendiğini görmüşler. Bu deney yayılmış ve dünyada birçok değişik insan aynı deneyi tekrarladığında aynı neticenin elde edildiğini görmüşler. Siz de deneyebilir, farklı kelime veya cümlelerle ne tür netice elde ettiğinizi görebilir, söz ve düşüncenin etkisini bizzat gözlemleyerek yaşayabilirsiniz.


Masaru Emoto'yla ilgili ayrıntılı İngilizce bilgi için:

http://www.masaru-emoto.net ve http://www.hado.net/index2.html sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.
Masaru Emoto'nun bilimsel çalışmaları, fotoğrafları ile yayınlanmış olan "The Message from Water" isimli kitabında bulunuyor. www.amazon.com'da DVD olarak da bulabilirsiniz.

Eşine Başını Açtırıp Tümgenerale Göster ( Akıllı Bir Orospu Çocuğu Demiş )

1998'de re'sen emekli edilen Kurmay Binbaşı Mehmet Şahin, ordudan ayrılışını anlattığı kitabında, bir daire başkanının kendisine, “Eşinin başını açtır ve tümgenerale göster” diyerek baskı yaptığını anlattı


Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) Ankara Şube Başkanı Kemal Şahin, “Bağımsız Türk Mahkemelerinde Yargılanmak İstiyorum” adlı bir kitap yazdı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nden re'sen emekli Jandarma Kurmay Binbaşı olan Şahin, kitabında, evine ziyarete gelen Asayiş Daire Başkanı Albay tarafından hazırlanan “eşinin başörtülü olduğu görülmüştür” yazılı “belge” üzerine, 20 yıllık askerlik hayatına son verildiğini belirttti. Şahin kitabında kendisi ve ailesinin hayatını kökten değiştirecek olan YAŞ kararı öncesi ve sonrası yaşadıklarına yer verdi. Şahin, kitabında 1998 genel atamalarında Jandarma Eğitim Komutanlığı'nda şube müdürlüğü görevine atandıktan kısa süre sonra, 16 Haziran 1998'de olağanüstü toplanan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında T.S.K. Personel Kanununun 94/b “Disiplinsizlik ve ahlaki durum sebebiyle ayırma” maddesi ile Subay Sicil Yönetmeliğinin 50/c “tutum ve davranışları ile yasa dışı siyasi, yıkıcı, bölücü, irticai ve ideolojik görüşleri benimsediği, bu gibi faaliyetlerde bulunduğu veya karıştığı anlaşılanlar” fıkrası gereğince T.C. Emekli Sandığı Kanununun 39/e maddesine göre ihraç edildiğini belirtti.

BAŞÖRTÜLÜ KARŞILADI

Eşine dosyasının Yüksek Askeri Şura'ya gittiğini söyleyerek onu da henüz karar verilmediği için yavaştan alıştırmaya çalıştığını belirten Şahin, kitapta gelişmeleri şu şekilde aktarıyor: “Eşim ben istersem başını açabileceğini de defalarca söyledi. Ancak ben bunu kabul edemezdim. 16 Haziran 1998 tarihinde YAŞ olağanüstü toplandı ve 'Disiplinsizlik ve Ahlaki Durumum' nedeniyle ihraç edildiğimi öğrendim. Ayrılmamdan altı yedi ay önceydi. İlk sicil amirim olan daire başkanı kurmay albay evimize çocuklarımızın geçirmiş olduğu bir hastalık yüzünden geçmiş olsuna gelmek istediklerini söyledi. Bir akşam eşiyle geldiler. Sohbet ettik ikramlarda bulunduk ve gittiler. Eşim tabiî ki her zamanki kıyafeti ile karşılamıştı, yani başörtülüydü. Bir süre sora Daire Başkanı başka bir daire başkanının da bulunduğu odasında bu konuyu açtı.”

SOKAKTAKİLER DE AÇACAK

Daire başkanının “eşinin başını açması gerektiği” yönünde kendisine epey baskı yaptığını anlatan Şahin, “Daire başkanı; son söz veya nasihat olarak, inat etmememi, eşimin başını açarak alıp harekat başkanı tümgenerale göstermemi ve bu konuyu böylece halletmemi söyledi. Bu teklif bana çok ağır geldi. Hatta inat etmemem konusunda son sözleri, 'Bak bu konu Türkiye'de halledilecek, sokaktaki kadınlar bile başlarını açacak. Gel sen inat etme, mesleğinden de olma' dedi. Ben de çok şaşırdım. Tepki gösterdim. 'Hangi ülkeden bahsediyorsunuz' dedim. 'Bu ülkede kadınlar başlarını açacaklar öyle miı' diye sordum. 'Evet dedi Açacak. 'Buna imkan yok komutanım' dedim. 'Görürsün' dedi. 'görürüz 'dedim ve odasından gergin bir şekilde ayrıldım” diyerek yaşadıklarını anlattı.

EŞ VE ÇOCUĞA İSPİYON

“Emirle; amir ve komutanların dışında bunların eş ve çocuklarına da görev verilerek başlatılan ihbar ve ispiyon mekanizması, çirkinliğin ötesine geçip bunu başlatanların bile midesini bulandırdı” diyen Şahin, “Hanımlar arasındaki rekabet daha dehşetli daha çirkin yaşandı. Çocuklar bile bu çirkinliğin içine çekildi. Eşin başörtülü olması atılmak için tek başına yeter de artar bile. Eşiniz başörtülü değilse kurtulamadınız. Anne babanız, kardeşleriniz veya yakın akrabalarınız veya aile dostlarınız arasında sakallı veya başörtülü olanlar varsa çıranız yandı. Arkanıza takılan meslektaş rakipleriniz gönüllü ihbar sistemini çok kısa bir zamanda oluşturdu” diyerek gözlemlerini okuyucusuyla paylaştı.

Örnek bir askerdi ödülleri de vardı

YAŞ emeklisi Kemal Şahin ordu içerisinde “örnek teşkil eden tutum ve davranışları” nedeniyle takdir toplayan bir asker olması nedeniyle ödüllendirilmişti. Şahin'in 5 adet takdirnamesi bulunuyor. Onlardan birisi de ihracından henüz bir yıl önce verilmişti: “2'nci Jandarma Er Eğitim Tugay Komutanlığı; Sizi emsallerinize örnek teşkil eden olumlu tutum ve davranışlarınızdan dolayı takdir eder, başarılarınızın devamını dilerim. 4 Nisan 1997. Mehmet Volkan, Tuğgeneral, Tugay Komutanı.”

Yazmış imzalamış al sana işte belge

Şahin kitapta sicil belgesine neler eklendiğini de şöyle anlatıyor: “Evime geçmiş olsun ziyaretine gelen Asayiş Daire Başkanı Kur. Alb. H.H. bir kağıdın üst ortasına 'BELGEDİR' yazmış ve altına da 'Evine yapmış olduğum ziyarette eşinin başörtülü olduğu görülmüştür' diye yazmış imzalamış. İşte sana belge. 'Hukuk Devleti' olduğunu ilan etmiş bir ülkenin ordusunun daire başkanlığına atanmış kurmay albayın hazırladığı bir suçlama için yeterli ve geçerli belge. Ve bunu belge olarak kabul eden sıralı sicil amirleri, yani bir tümgeneral, bir torgeneral ve Jandarma Genel Komutanı olan bir orgeneral. Ve YAŞ'ın bilge, yanılmaz üyeleri olan on beş tane daha orgeneral veya oramiral, bu belgeyi belge olarak kabul edip dünya aleme benim eşimin başörtüsü yüzünden irticacı olduğuma karar verdiler.”



Kaynak:YeniŞafak Gazetesi

ABD'nin Derdi İran Değil, Petrol

Washington'un İran'a karşı gerilimi tırmandırması, bölgenin enerji kaynaklarını kontrol altına alma kararlılığı tarafından yönlendirilmektedir. Enerji zengini Ortadoğu'da, sadece iki ülke Washington'un temel taleplerine kendilerini adamadı: İran ve Suriye. Her iki ülkenin de düşman görüldüğü şu ortamda İran daha fazla önem taşıyor. ( Neden Bizde Atatürkçülük var diye mi ABD İçin Sorun yok, Biz Adadık mı kendimizi ABD emperyalizmine? Bizimkiler ne iş yapar? Daha doğrusu biz ne yapıyoruz ? Uluslar arası kimliğimiz , kişiliğimiz , karakterimiz , Ağırlığımız var mı politikalarımızda... Uyanmamız ve silkinmemiz lazım ! )


Soğuk Savaş'tan bu yana kural, şiddet uygulamak için ana düşmanı kötülemek meşru bir tepki haline dönüşürken,
genelde en çürük gerekçeler sıralanagelmiştir. Bush, Irak'a daha fazla asker gönderirken, İran'ın -dış müdahaleden tümüyle özgür bir ülke- Irak'ın iç işlerine karıştığı öykülerinin ortaya atılması hiç de şaşırtıcı değil.
Bu, Washington'un dünyayı yönettiği algılamasının zımni bir ifadesidir.

Washington'un Soğuk Savaş mantalitesi çerçevesinde, Tahran, Lübnan'daki Hizbullah'tan, Irak'ın güneyindeki ve Suriye'deki Şia yarımay olarak nitelenen şeyin zirvesini oluşturuyor. Yine, Irak'taki 'asker artırma' ve İran'a karşı suçlama ve tehditlerin kızıştırılmasının, İran'ın Irak'la sınırlandırılan bir gündem çerçevesinde bölgesel güçlerin konferansına katılımı ile aynı dönemde olması hiç de şaşırtıcı değil. Görünen o ki, diplomasiye doğru atılan bu küçük adım, artan korkuları ve Washington'un artan saldırganlığının azdırdığı öfkeyi yatıştırma niyeti taşıyor. Bu kaygılara, Peter Bergen ve Paul Cruickshank'ın, Irak savaşının dünya çapında terörizmi yedi misli artırdığını ortaya koyan detaylı çalışmasında gayet yerinde işaret ediliyor. Ve, 'İran etkisi' bu durumu daha da vahimleştirebilir.

ABD için, Ortadoğu'daki öncelikli mesele birbirine paralel olmayan enerji kaynaklarının etkin bir şekilde kontrol edilmesinin sürdürülmesidir. Erişim ikinci önemdedir. Petrol yüzeyde oldu mu her yere götürülebilir. Kontrol, küresel hakimiyetin bir unsuru olarak anlaşılmaktadır. Bu "hilal" içindeki İran nüfuzu ABD'nin kontrolüne meydan okuyor. Bir coğrafya kazasıyla, dünyanın en önemli petrol kaynakları büyük ölçüde Ortadoğu'nun Şii bölgesinde bulunuyor, Suudi Arabistan ve İran'a bitişik bölgeler aynı zamanda en önemli doğalgaz rezervlerini de barındırıyor. Washington'un en büyük kâbusu, dünyanın petrol zenginliğini kontrol eden müttefik Şia'nın ve bağımsız bir ABD'nin kaybedilmesi. Böyle bir blokun ortaya çıkması, Çin merkezli Asya Enerji Güvenlik Ağını da içine alabilir. Eğer Bush plancıları bunun gerçekleşmesine izin verirse, bu ülkeler ciddi bir biçimde ABD'nin dünyadaki güç konumunun altını oyacaktır. Washington'a göre, Tahran'ın temel kabahati onun meydan okuması, 1979'da Şah rejimini devirmesi ve ABD büyükelçiliğindeki rehine krizi. İntikam olarak Washington, Saddam Hüseyin'in İran'a karşı saldırganlığını destekledi ve binlerce kişinin ölümüne neden oldu. Sonrasında, İran'ın diplomatik çabalarını reddeden Bush yönetimi altında ölüm saçan yaptırımlar geldi.

Geçen temmuzda, İsrail 1978'den bu yana beşinci kez Lübnan'a saldırmış oldu. Daha önce de olduğu gibi, ABD desteği bu süreçte kritik bir unsurdu. Kısa bir araştırmayla saldırı bahaneleri çürütülürken, Lübnan halkı için saldırının sonuçları ağır oldu. ABD-İsrail'in Lübnan müdahalesinin sebepleri arasında, Hizbullah'ın ABD-İsrail'in İran'a saldırıda caydırıcı olabileceği de vardı. Ancak, savaş tehditlerine rağmen ben Bush yönetiminin İran'a saldıracağını sanmıyorum. ABD'de ve dünyadaki kamuoyu bu müdahaleye büyük ölçüde karşı. ABD ordusu ve istihbaratı da bu savaşa karşı görünüyor. İran, bir ABD saldırısına karşı kendini savunamaz; ancak başka yollarla cevap verebilir. Washington içten içe İran'ı istikrarsızlaştırmanın yollarını arıyor olabilir. İran'daki etnik yapı hayli karışık, nüfusun çoğu Farsi değil. Ayrıca, ayrılıkçı eğilimler de var ve Washington onları kışkırtmaya çalışıyor. İstenen şey, reformların altı oyulurken bir yandan da bir ayaklanmayı kışkırtmak. (The Guardian, 10 Mart 2007)

NOAM CHOMSKY


Kaynak:Zaman Gazetesi

10 Nisan 2007 Salı

Mustafa Kemal'in müstear ismi neydi?

Mustafa Kemal Atatürk'ün de bir müstear ismi vardı. Bu isimle 1937'de Kurun Gazetesi'nde 5 gün baş yazı olarak kalacak bir yazı kaleme alan Atatürk, bir siyasiyi hedef almıştı. O siyasi kimdi?

Mustafa Kemal Atatürk, 1937’de, Hatay meselesi ile ilgili olarak, başında İsmet İnönü’nün bulunduğu hükümeti, bir makale yazarak eleştirir ve metni ‘Asım Us’ adıyla gazetede yayınlar. Yazı, Hatay sorununun çözülmesinde ve hükümetin üzerinde etkili olur.

‘Yaşar Kemal’ takma adıyla tanıdığımız Sadık Kemal Göğçeli, geçiminin temini için Yeşilçam’a film senaryoları yazar. Senaryoları sık sık Emniyet’in Sansür Masası’na takılınca, yazar çareyi senaryolarının altına ‘Azmi Kütüval’ imzasını atmakta bulur. Senaryolar sansüre takılmaz; çünkü bu isim Sansür Masası’nın başında bulunan amirin adıdır. İttihat ve Terakki’nin ve dönemin milliyetçi cereyanının önemli isimlerinden biri olan Naci İsmail Pelister, uydurma Alman profesör isimleri kullanarak Türk ırkının üstünlüğü ile ilgili kitaplar yazar. Almanya kitaplara itiraz eder ve bu durum iki ülke arasında diplomatik sürtüşmelere sebep olur.

Bu anekdotlar, edebiyat ve basın tarihimizde müstear isimlerle ilgili çok az kimsenin bildiği hikâyelerden sadece üçü. Çünkü edebiyat ve basın dünyasında takma ad kullanma yaygın bir gelenek… Kimileri devlet baskısı yüzünden, kimileri ismine gölge düşürmemek için takma adla yazmış. Kimileri de ‘fiyakalı’ durmadığı için adıyla değil, takma adla tanınmayı seçmiş. Söz gelimi Alparslan Türkeş’in asıl adı Hüseyin Feyzullah. Ünlü romancı Orhan Kemal’in asıl adı ise Mustafa Raşit Öğütçü. Yahya Kemal’inki İbrahim Ahmet Agah, Cemal Süreya’nınki Cemalettin Seber, Fethi Naci’ninki İsmail Naci Kalpakçıoğlu, Hekimoğlu İsmail’inki Ömer Okçu. İşte ünlü yazarların müstearları, takma ismi ile tanınan yazar, sinemacı ve oyuncuların gerçek adları…

Edebiyat, basın ve sinema dünyasında pek çok kişi, takma isim, yani müstear kullanmış. Kimileri yazdıkları eleştirileri ile düşman çekmemek, kimileri devlet memurluğuna halel getirmemek, kimileri de renkli bir isim edinmeye ihtiyaç duyduğu için yapmış bunu. Ama çoğu, devlet baskısından çekindiği ya da geçim kaygısı ile yazdığı yazılardan asıl adını korumak için başka bir isim kullanmış. Onlar farklı isim kullandıkça okurların ‘Aslında kim?’ merakı da büyümüş. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan iki kitap bunun bir kanıtı. Biri Tahsin Yıldırım’ın hazırlayıp Selis Yayınları’nın yayınladığı ‘Edebiyatımızda Müstear İsimler’ adlı sözlük, diğeri Edebiyat Otağı Yayınları’nın yayınladığı, Nurullah Çetin’in ‘Takma İsimler Sözlüğü’. Her ikisi de bu alanda kayda değer bir bilgilenme sağladıysa da işince eksik bulunuyor. Bu yüzden konuyla yakından ilgilenenlerin merakla beklediği bir çalışma var. O da İstanbul’un önde gelen sahaflarından Halil Bingöl’ün çalışması…

Edebiyat ve basın dünyasında kalem oynatanların bu tercihi, ilginç durumlara sahne olmuş. Mesela Peyami Safa, Fransızcadan roman çevirilerine ve ‘Cingöz Recai’ polisiye hikâyelerne annesinin adını, ‘Server Bedi’ imzasını atmış. Müstear kullanma, polisiye edebiyatımızın gelişimine de katkı sağlamış. Amerikan polisiye yazarı Frank Morisson’un kaleme aldığı ‘Mike Hammer’ romanları gerçekte sadece 13 iken, Türkiye’de bu sayı 250’ye kadar çıkmış. O sıra çok tutan bu maceraların büyük kısmı Kemal Tahir (ki bu isim de müsteardır) tarafından ‘F. M. İkinci’ adıyla yazılmış. Morrison’a yeni eserler kazandıran yazar, bu isimle (yani 2. Frank Morris) anlayan için ‘dürüst’ de davranmış. Fakat bu durum, o dönemde bilinmemiş.

Atatürk, müstear isimle İnönü’yü eleştirdi

Hazırladığı sözlüğü ile ilgili bilgi almak ve müstear isimlerle ilgili yeni isimler, yeni anekdotlar almak için Halil Bingöl ile konuştuk. Konu ile ilgili, bir kısmı gizli kalmış, bir kısmı da az kimse tarafından bilinen hikâyeler var Bingöl’de. Bunlardan biri, Atatürk’ün pek bilinmeyen bir müstearı… Bingöl, Atatürk’ün cumhurbaşkanı iken 25 Ocak 1937’de ‘Asım Us’ imzasıyla Kurun Gazetesi’nde bir makale yayınladığını ifade ediyor. Arşive bakarak teyit ettiğimiz yazının, beş gün boyunca baş makale olarak yayınlandığını görüyoruz. Atatürk’ün Hatay meselesi ile ilgili, başında İsmet İnönü’nün bulunduğu hükümeti kıyasıya eleştirdiği yazısı, Atatürk ile İnönü’nün derin ayrılığına da önemli bir kanıt oluşturuyor. Atatürk, yazısında İnönü’nün halka telkin ettiği ‘On beş gün bekleyiniz.’ sözüne sert bir dille cevap veriyor: “Bize bir şey telkin etmektense hiçbir şey söylememeniz evladır. Sizin sözlerinize inanmış olmak gafletinden korkuyoruz!”

Bingöl’ün aktardığı ve az kimsenin bildiği bir diğer ilginç anekdot da Yaşar Kemal ile ilgili. Asıl adı Sadık Kemal Göğçeli olan yazarın, geçim kaygısıyla film senaryosu yazdığı yıllardır. Ancak senaryoları, Emniyet’in sansür masasından sık sık geri döner ve masanın başında 9. Şube’den Azmi Kütüval vardır. Yaşar Kemal, senaryolarını Azmi Kütüval imzasıyla yazmaya başlar. Kemal’in, taktiği tutar; senaryolar hızla geçmeye başlar ve Türk sinemasının arşivi bu isimle yeni bir senarist (!) kazanır.

50’nin üzerindeki müstearıyla en çok takma ad kullananlardan Aziz Nesin’in (ki bu adı da bir müsteardır) yaşadıkları, hikâyelerine konu olacak kadar da komik. Sahaf Halil Bey birini şöyle aktarıyor: “Aziz Nesin 1948’de, uydurduğu bir Fransız adı ile, kahramanları Fransız olan, bir mizahi hikaye kaleme alır ve bunu Akbaba dergisinde yayınlatır. 1957’de ‘Milletler Gülüyor’ adıyla dünya milletlerinin mizahını ortaya koyan ve her milletten bir hikâyeyi içeren bir derleme yayınlanır. Fransız mizahından da Aziz Nesin’in Akbaba’da yayınladığı o hikâye vardır.” Bingöl’ün konu ile ilgili bir diğer ilginç örnek ise Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden ve milliyetçi cereyanın önemli kalemlerden Naci İsmail Pelister. Pelister, Dr. Bukkert, Dr. Frayliç gibi uydurma Alman profesör imzaları atarak, Türk ırkının üstünlüğünü dile getiren makaleler yayınlar. Hatta bu isimleri kullanması, ‘Bu iddiaları nasıl bir Alman’a yıkabilirsiniz?’ diye Almanya’nın devlet düzeyinde itirazlarına ve iki ülke arasında diplomatik sürtüşmelere neden olur.

Kendisi de müstear kullanıyor

Halil Bingöl’ün sözlüğünde bugünün müstear isimleri de var. Bunlardan biri halen Vatan Gazetesi’nde köşe yazan Tuğçe Baran. Daha önce çeşitli internet sitelerinde ve kimi köşe yazarlarının yazılarında Tuğçe Baran’ın sanal bir kişilik olduğu yazılmış, ancak kim olduğu açıklanamamıştı. Bingöl, Tuğçe Baran’ın Mutlu Tömbekici olduğunu söylüyor. İşin meraklıları Sahaf Halil Bey’in eserinden haberdar ve yıllardır bu hacimli ve iyi sistematize edilmiş sözlüğün yayınlanmasını bekliyor. Çünkü Bingöl, araştırma yapmaya, sözlüğü yazmaya başlayalı 23 yıl olmuş. Eğer siz de bu yıl yayınlanacak ‘Müteferrika’dan Günümüze Takma Adlar, Mahlaslar Lakaplar ve Rumuzlar’ adlı bu sözlüğü edinmek isterseniz, sakın ola ki sözlüğün yazarını ‘Halil Bingöl’ adıyla aramayın. Çünkü sözlük, ‘Kaan Mete Aradadur’ imzasıyla yayınlanacak. Bingöl, gerekçesini muzipçe gülerek, ‘Böyle bir sözlüğü adımla yayınlamak, işin ruhuna aykırı düşerdi.’ diye açıklıyor.

Zaman-Pazar - Ali Burhan

Washington Post: Gül, ABD'yi uyardı

Washington Post'un tanınmış köşe yazarı Jim Hoagland, Dışişleri Bakanı Gül'ün Kongre'yi Irak ve Ermeni tasarısı konusunda uyardığını belirtirken, Gül'ün kendisine “Başkan Bush'un yeni stratejisini destekliyoruz ve ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyoruz” dediğini aktardı.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Kongre üyeleri ile görüşmelerinde Irak ve Ermeni tasarısı konusunda uyardığı bildirildi. Washington Post gazetesinin tanınmış köşe yazarı Jim Hoagland, Gül'ün kendisine “Başkan Bush'un yeni stratejisini destekliyoruz ve ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyoruz” dediğini aktardı. Hoagland, Gül'ün Ermeni tasarısının geçmesi halinde ikili ilişkileri yıkılacağını kuvvetli bir biçimde dile getirdiğini de yazdı.
Washington Post yazarı Jim Hoagland, “Capitol Hill'deki diplomatlar” başlıklı yazısında yabancı diplomatların giderek artan bir biçimde Kongre yolunu tuttuklarını, bunun da demokratların kontrolündeki Kongre'nin yeni gücünün bir göstergesi olduğunu kaydetti.

Hoagland, Başkan George W. Bush'un yasamayı önemsememe tavrının geri teptiğini ve bunun sonucunda da Kongre'nin ele almaya pek de hazırlıklı olmadığı politika geliştirme görevini üstlenmeye itmeye katkıda bulunduğunu belirtti.

Demokratların Irak'taki Amerikan askerlerini en kısa bir süre içinde çekilmesini sağlamayı görev gibi gördüklerini kaydeden Hoagland, Kongre yolunu tutan yabancı diplomatların arasında Türkiye ve Mısır Dışişleri Bakanları Abdullah Gül ve Ahmed Abdül Geit'in de bulunduğuna dikkat çekti. Hoagland şunları yazdı:

“Hızlı bir çekilmeyi sağlama çabaları, komşu Irak'taki şiddet ve kaotik koşullar nedeniyle zaten sarsıntıya uğramış Türkiye ve bölgedeki Arap devletlerinde alarm yaratıyor. Yeni güç dengesini değerlendirmek ve Washington'un Irak'ta sabırlı olmayı teşvik etmek üzere geçen hafta Capitol Hill yolunu tutan diplomatlar arasında Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları da vardı.”

ABD TÜRKİYE İLİŞKİLERİ YIKILIR

Gül ve Geit'in ülkelerinin Irak savaşına karşı çıktığına dikkat çekerken ikisinin Kongre üyelerini Amerika'nın hızlı bir biçimde çekilmesinin yol açacağı “felaket”i düşünmeye çağırdıklarını kaydeden Hoagland, Gül'ün kendisine “Başkan Bush'un yeni stratejisini destekliyoruz ve ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyoruz” dediğini aktardı. Hoagland şöyle devam etti:

“Beklendiği gibi, Capitol Hill'deki görüşmelere ikili kaygılar damgasını vurdu. Gül, bir asır önce Osmanlı Ermenilerin kitlesel katlini 'soykırım' olarak kınayan bir tasarının Kongre tarafından onaylanması halinde, ABD-Türkiye ilişkilerinin yıkılacağını küvetli bir biçimde savundu.”

Jim Hoagland, yazasına son verirken de Demokratların Kongre'nin ABD'nin dış politikasını sekilendirmede başlıca kriter olarak seçim sonuçlarını kullanmaması uyarısını da yaptı.

yenişafak

‘Derin devlet değil, derin içgüdü!’

1975 ile 2005 yılları arasında 30 yıl Milli Güvenlik Kurulu’nda danışmanlık yapan ve “Kırmızı Kitap” denen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin mimarı Mustafa Ağaoğlu’na göre Hırant Dink cinayetinin arkasında çok profesyonel bir örgüt var!

Cinayeti tarikat kadrolaşması yüzünden Emniyet’in değil ancak MİT ve Jandarma istihbaratının çözebileceğini söyleyen Ağaoğlu, “Tetikçiyle değil gönül bağı, hiçbir bağ kurmayacaksınız. Verirsiniz parasını, işini yapar, bırakırsınız” diyor. MGK’nın 30 yıllık “kara kutu”su Ağaoğlu’nun, Aktüel dergisine verdiği önemli cevapları aktarıyoruz…

“Başbakanın yaptığı gibi derin devlet tanımı olmaz. Derin devlet, her devlette var. Her devletin, tabii kendi vatandaşlarına karşı değil ama, dış tehdit veya dış istihbarat kuruluşlarına karşı kendini koruma zorunluluğu var ve kendi içinde bunun tedbirlerini alır. Bunu yapmazsa uluslararası arenada hayat hakkı kalmaz. ‘Dost’ ülkelerin istihbaratı dahi aleyhinizde birçok faaliyette bulunur.”

“Devletin yaşam hakkı için gerçekleştirdiği gizli fonksiyon ve eylemleri diyelim. Osmanlı’da da vardı, bugün da var.Her ülke bunu yapar. Ama Türkiye’de nedense değişik algılanıyor.”

Ecevit’in teşhisi yanlıştı…

“Bülent Ecevit, Özel Kuvvetler’in ABD’den alınamayan bütçesinin merkezden karşılanması talebini kontrgerilla değerlendirmesiyle sundu halka. Ama değildi! Derin devletin ilk teşhisi denen bu teşhis baştan yanlıştı. Ve sonrasında yaşanan bir çok gelişme bu yanlış teşhis üzerine inşa edildi. Zaman içinde Ecevit de gördü onun devletin bir kolu olduğunu.”

Derin içgüdü…

Bu yapılanma asla ülke savunması kapsamında kendince vatan haini gördüğü vatandaşları katmadı. Asla! Böyle birşeye yetkisi yok, yapmamıştır da.. Derin devlet ya da daha doğru tanımıyla devletin gizli yanı, kendini savunma refleksi ve içgüdüsüdür. ”

Tek istisna 6-7 Eylül’dür, konuşamam…

“Bunun tek istisnası 6-7 Eylül olaylarıdır. Olayların başlamasına sebep olan, Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atılması, tamamen bizim Emniyet’in bünyesinde görevli bir elemanıyla gerçekleştirdiği bir operasyonuydu. Ama bu konuda daha fazla ayrıntıya giremem.”

Çakıcı’ya selam…

MİT’in eski İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş’in, NTV’deki “Neden” programında Çatlı’dan “Abdullah” diye bahsetmesi, Çakıcı’ya selam göndermesi… “Orasını bilemem, gizli kalması gereken bilgiler bunlar. Onu da aşar. Çünkü devlet politikasından bahsediyoruz. Belki 50 sene sonra açıklanır. Kendisi bu tip ilişkilere girmiş olabilir, bir şey diyemem. Yapmışsa suç işlemiştir ve yargılanmalı. Benim bildiğim, bırakanacaksınız tetikçileri. Tetikçiyle değil gönül bağı, hiçbir bağ kurmayacaksınız. Verirsiniz parasını, işini yapar, bırakırsınız.”

Dink cinayetinin arkasındaki…

“Papaz Santoro cinayeti, Danıştay baskını ve Dink suikastının aynı yapıdan çıktığına dair ciddi emarelar var. Türkiye’de çok iyi organize olmuş, çok profesyonel bir organizasyon! Kendini çok iyi gizliyor ama ne olursa olsun ortaya çıkarmak lazım. Devletin istihbarat teşkilatları işin içine girip çözmeli.”


Arabistanlı Lawrence Siyonist çıktı!

Tarihçi Gilbert, Osmanlı'ya karşı Arap isyanını örgütleyen Britanya casusu Lawrence'ın Siyonist olduğuna dair belge sundu

Osmanlı'ya karşı 1916-1918'de Arap isyanını örgütlemesiyle adı 'Arabistanlı Lawrence'e çıkan Britanyalı casus Thomas Edward Lawrence'in aslında 'sıkı Siyonist' olduğu öne sürüldü. 1962'de çekilen 'Arabistanlı Lawrence' filmiyle ölümsüzleşip Bush yönetiminin Ortadoğu politikalarına da esin kaynağı olan Lawrence'ı, Britanyalı Yahudilik tarihçisi Sir Martin Gilbert 'Ciddi bir Siyonist' olarak tanımladı.
Piyasaya çıkacak 'Churchill ve Yahudiler' adlı kitabında Lawrence'ınSiyonistliğini anlatan Gilbert, casusun Filistin topraklarının o dönemde henüz kurulmamış 'Yahudi Devleti'ne ait olduğuna inandığını söyledi. 1921'de Churchill'e danışmanlığı sırasında tuttuğu zabıtlarda Siyonizme sempatisini gösteren Lawrence, Akdeniz'den Ürdün Nehri'ne dek Filistin bölgesini 'Yahudi Ulusal Evi' diye tanımlamış. "İsrailli bakış açısının en ilginç tarafı Arabistanlı Lawrence hakkında. Büyük Arapçı, doğru mu? 1920'lerde Arapları devlet kurmaya iten adam. Daima Arap kaftanları giyinirken resmedildi" diyen Gilbert, şöyle devam etti:


Arapları küçümsemiş
"Oysa Filistinli Araplar ve bölgenin geri kalanı için tek umudun Yahudi devleti olduğuna inanırdı. Yahudi devleti kurulursa, Araplara 20. yüzyılda
ilerlemelerini sağlayacak modernliği getireceğine inanırdı."
Lawrence, Yahudi devletinin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Chaim Weizmann ile geleceğin Irak Kralı Faysal arasında Arap-İsrail anlaşmasına da arabuluculuk etmiş. Anlaşma, 'İngilizlerin bir Arap devletinin kurulması vaadine karşılık Yahudilerin Filistin'e dönmelerine ve Yahudi Ulusal Evi'ne ilişkin Balfour deklarasyonunun uygulanmasına izin veriyor.' Lawrence, Faysal'ın Irak Kralı, kardeşi Abdullah'ın Ürdün Emiri olarak görevlendirildiği 1921'deki Kahire konferansıyla ilgili notlarında, Emir Abdullah'ın işinin anti-siyonizmi kontrol etmek, Ürdün'den Yahudi Ulusal Evi'ne sızmasını engellemek olduğunu söylüyor.
Weizmann'ın biyografisini yazan İbrani Üniversitesi'nden Norman Rose, Lawrence'ın Yahudi liderine hayran olduğunu belirtiyor. Lawrence, Weizmann'a şüpheci bakan Kudüs Başpiskoposu'na da Siyonist liderin 'büyük adam' olduğu telkininde bulunmuş.


radikal

'Atatürk'ün seçim taktiği kriz çıkarmaktı'

Çankaya için yapılan siyaset savaşlarıyla ilgili yazı dizisini hazırlayan Emre Aköz, Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasındaki taktiğini anlattı.

Neşe Düzel'in röpotajı


Siz cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir araştırma yaparak gazetenizde dizi olarak yayımladınız. Bu araştırmaya göre, Atatürk'ten bu yana yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ne?


Cumhuriyet kurulduğundan beri sadece 10 kişi cumhurbaşkanı oldu. Şimdi 11'inciyi seçeceğiz. Bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ise en hafif kelimeyle 'kriz'dir. Bazı dönemlerde Çankaya savaşları öyle çığırından çıkar ki, Meclis'in askerler tarafından kuşatılmasına, adayın başına silah dayanmasına kadar varır iş. Yalnız şunu söylemek gerekir... Silahlı Kuvvetler, cumhurbaşkanlığı seçimini mutlaka çok önemsiyor ve kulisler mutlaka yapılıyordur ama... Son üç cumhurbaşkanlığı seçiminde, ordunun seçimlere müdahalesi geçmişteki gibi çok doğrudan olmadı.

Peki... Atatürk'le başlayalım. Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde neler yaşandı? Zorlanıyor mu, sorun yaşıyor mu Atatürk cumhurbaşkanı olmakta?


Biraz zorlanıyor. Ama bu, seçim sırasında yaşanan bir zorlanma değil. Çünkü cumhurbaşkanlığı hikâyesi bir sene öncesinden başlıyor. Çok büyük siyasetçidir Atatürk. Önce Meclis'e seçim kararı aldırıyor. Sonra seçime katılacak adayları tek tek kendisi belirliyor. Ardından Vatana İhanet Kanunu'nu öyle değiştiriyor ki, kendisine karşı bir siyasi oluşum artık imkânsız oluyor. Çünkü Halk Fırkası'nın fikirlerine aykırı siyaset yapmak hainlik addediliyor ve tek parti sistemi böylece getirilmiş oluyor. Mustafa Kemal cumhuriyeti ilan etme ve dolayısıyla cumhurbaşkanı seçilme tarihi olarak da 29 Ekim'i seçiyor. Kısacası, cumhurbaşkanı seçilirken kendisine muhalefet etme olasılığı bulunan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi isimlerin Ankara'da bulunmadıkları bir günü tercih ediyor. Çünkü o öyle bir dönem ki... Bunlar orduda prestijli olan, İttihatçı gelenekten gelen, savaşı ve siyaseti bilen, silahlı, sert adamlar.

Atatürk niye önce Meclis'i değiştiriyor?


Çünkü bir Meclis var ve ona müdahale edip duruyor. Mustafa Kemal birinin başbakan olmasını istiyor, Meclis 'Hayır, biz onu istemeyiz' diyor. Her konu, içişleri bakanının kim olacağı bile Meclis'te tartışılıp karara bağlanıyor. Mustafa Kemal'in bu meseleyi halletmesi gerekiyor. Güçler birliği ilkesiyle çalışan Meclis'i ekarte edip kendisi her şeye karar veren 'tek adam' olmak istiyor. Zaten bundan sonra da Mustafa Kemal'in çok sık uyguladığı bir taktik var. O da kriz çıkarmak. Nitekim hükümetle Meclis arasında bir kriz yaratıyor ve seçimlere gidiliyor. Çünkü Mustafa Kemal'in tek sorunu her şeye Meclis'in karar vermesi de değil. Ayrıca bu Meclis'te 'ikinci grup' diye bir muhalif grup var. Bunlar Mustafa Kemal'in diktatör olmasından çok korkuyorlar. Çünkü sonuçta bunlar Osmanlı. Bunlar, Osmanlı'nın her şeyi tartışan, yarı demokrasi tecrübesi sayılan Meclis-i Mebusanı'nı biliyorlar. Yeni kurulacak cumhuriyetin tek adam diktatörlüğü olmasını istemiyorlar ve milli hâkimiyet prensibini savunuyorlar.

Atatürk'ten sonra bir başka ulusal kahraman olan İsmet Paşa Çankaya'ya çıktı. İnönü'nün seçiminde neler yaşandı?


1937'de İnönü, Atatürk'le çatışıyor. O sırada Atatürk hasta. Halktan saklanıyor ama bütün yabancı elçiler merkezlerine 'Mustafa Kemal hasta, ölecek' diye bilgi notu geçiyor. İşte tam bu dönemde İnönü başbakanlıktan ayrılıyor. İngilizce öğrenmeye başlıyor ve siyasi tarih okuyor. Yani cumhurbaşkanlığına hazırlanıyor. Ama bazı gruplar, İnönü'yü kendileri için tehdit olarak görüyor. Bir kere, 'mutat zevat' denilen, sürekli Atatürk'ün sofrasında yer alan insanlar var. Bunların bir kısmı Atatürk'ün yardımcısı, vekilharcı, ahbabı, silah arkadaşı, bir kısmı da fedaisi. Mesela Köşk'te bir gürültü oluyor. Gürültü bittikten sonra sofradaki manzara şu. Bu insanların hepsi Atatürk'ün üstüne kapanmış ve silahlar çekilmiş. Bu grup İsmet Paşa'nın Atatürk'ten çok farklı olduğunu biliyor ve 'Bu adam bizi ekarte eder' diyor.

Başka kimler İnönü'ye karşı?


Bu grubun başını Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'la İçişleri Bakanı Şükrü Kaya çekiyor. Bunlar Meclis'in İnönü'yü seçeceğini biliyor ve İnönü'yü seçtirmemek için iyice azıtıyorlar. Öyle ki İnönü'yü İstanbul'a getirip birine vurduracaklar Atatürk'ün ölmesine çok az kalmış. 1938'in kasım ayının başları... İnönü, Ankara'dan İstanbul'a gelip Atatürk'ü son bir defa görmek istiyor. Şükrü Kaya, 'Aman paşam ben sizi götüreyim' diyor ve seyahati organize ediyor. İnönü tam trene binecek, Sağlık Bakanı Refik Saydam, 'Paşam gitmeyin sizi öldürecekler. Beni ezip öyle gidebilirsiniz ancak' diye
İnönü'yü engelliyor. Unutmayın. Bunların hepsi belinde silah olan adamlar. İtiş kakış, bin bir numara, tezgâh, oyunlarla dolu müthiş bir süreç bu.

Ordu desteklemeseydi İsmet Paşa Çankaya'ya çıkabilir miydi?


İnönü gene seçilirdi. Ama Meclis İnönü'yü seçmeseydi, ordu darbe yapıp onu gene seçtirecekti. Çünkü İstanbul'da Birinci Ordu komutanı Fahrettin Altay ve bir grup subay, İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasını istiyor. Bunlar Ankara'ya gelip, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'a 'Biz meclis falan tanımayız. İnönü seçilecek. Yoksa gereğini yaparız' diyorlar. Bu tehdit üzerine Çakmak da 'Evet ya, İsmet Paşa iyi olur' diyor.

Peki... İlk sivil cumhurbaşkanımız da Celal Bayar. Onun seçimi nasıl gerçekleşti?


Celal Bayar çok rahat cumhurbaşkanı olmuş gibi gözüküyor dışarıdan bakıldığında ama, aslında o da silahların gölgesinde seçiliyor. Bazı subaylar, Bayar cumhurbaşkanı seçildikten sonra durumu kabul edemiyorlar ve hükümeti devirmek için darbe planlıyorlar. Çünkü Bayar, ezici çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti'nin hem kurucusu ve hem de cumhurbaşkanı olmadan önceki başkanı. Yani cumhurbaşkanlığı, hükümet, başbakanlık tek bir partide toplanıyor. Ve, Ankara kaynıyor. Ordunun içinde de hükümetleri devirmeyi düşünen böyle subaylar, cuntalar 1940'lardan beri var zaten. Başbakan Adnan Menderes DP iktidarına karşı darbe yapılacağı istihbaratını alıyor, Bayar'a bildiriyor. Bayar, Menderes'le birlikte operasyon yapıp, darbe hazırlığındaki 15 general ve 150 albayı bir anda emekli ediyor.

Bayar'dan sonra 1960 darbesinin lideri Cemal Gürsel geldi Çankaya'ya. Onun Çankaya'ya çıkışında yaşanan maceralar neler?


1960 darbesinden sonra anayasa hazırlandı ve seçimler yapıldı. Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi (AP) de Meclis'e girdi. CHP, Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığını destekliyordu ama, ya diğer partiler bir aday çıkarırsa ne olacaktı? Nitekim böyle bir aday Adalet Partisi'nin içinden kendiliğinden çıktı. Ordinaryüs profesör Ali Fuat Başgil aday oldu ve macera başladı. Milli Birlik Komitesi 'Eyvah bu adamı durduralım. Ankara'ya gelmesin' diye harekete geçti. Ama hoca, İstanbul'dan Ankara trenine bindi ve her durakta büyük bir tezahürat eşliğinde ancak rötarla Ankara'ya gelebildi. AP yönetimi değil ama ciddi bir partili grup hocayı destekliyordu. Milli Birlik Komitesi ise o sırada zor durumdaydı. Ordunun içinde 'Silahlı Kuvvetler Birliği' diye İstanbul ağırlıklı cunta kurulmuştu. Milli Birlik Komitesi'ne karşı olan bu cuntada tümgeneral ve subaylar vardı. AP ve Yeni Türkiye gibi partilerin toplamda CHP'den fazla oy almasına karşı çıkan bu subaylar, 'Biz bunun için mi darbe yaptık. Demokrat Parti'nin devamı hâlâ Meclis'te. Seçimleri tanımıyoruz, partileri kapatacağız. Milli Birlik Komitesi'ni feshedeceğiz. Yönetimi biz ele alacağız' diye bir bildiri hazırladılar.

Ordu parçalandı, öyle mi?


Evet. İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.

27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel'den sonra bir başka asker görüyoruz Çankaya'da. Genelkurmay başkanlığından o makama gelen Cevdet Sunay. Sunay'ı hangi koşullar cumhurbaşkanı yaptı?


Artık o dönemde askerlerde, 'Cumhurbaşkanı bizden olsun' baskısı var. Gürsel hastalanıyor, yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Ordu, 'Genelkurmay başkanı cumhurbaşkanı olsun' diye bastırıyor. O sırada cumhurbaşkanı seçilmek için parlamenter olmak gerekiyor. Bir senatör istifa ettiriliyor, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı'nın kontenjanından senatör yapılıyor. Tam burada iki siyasi uyarıyor. Biri, Millet Partisi'nin lideri Osman Bölükbaşı. Demokrasiye inanan sivil biri olarak Sunay'a karşı çıkıyor. Diğeri ise çok ilginç. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin asker kökenli lideri Alparslan Türkeş. Türkeş, 'Sunay'ı seçmek yanlış. Çünkü ileride öbür genelkurmay başkanları da şimdi sıra cumhurbaşkanı olmakta diye düşünecekler' diyor. Nitekim haklı oldukları ileriki yıllarda anlaşılıyor.

Sunay'dan sonra bu kez 'emekli' bir askeri, Fahri Korutürk'ü görüyoruz Çankaya'da. Cumhurbaşkanlığının 'muvazzaflardan', emekli bir askere geçmesi demokratik bir gelişim miydi?


Birazcık demokratikti, o kadar. Çünkü siyasetçilerde cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda tam bir serbestlik, rahatlık yoktu. Bu seçimlere de müdahale edildi. Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler, 1973'te seçim yaklaşırken cumhurbaşkanı olmak için kıpırdanmaya başladı. Ordudan bir grup açıkça TRT'ye Gürler'in propagandası için baskı yaptı. Radyoda Gürler için iki-üç saatte bir yayın yapıldı. Gürler Genelkurmay başkanlığından istifa etti ve Sunay onu kontenjan senatörü yaptı. CHP'den destek alan Gürler'in asıl desteği tabii Meclis dışındandı. Silahın desteğiydi bu. Askerler Meclis'i kuşattılar, parlamenterler üzerinde müthiş baskı kurdular. Onlardan imza bile topladılar. Ama Demirel bunun bir görüntü, şamata olduğunu, aslında ordunun tek vücut olmadığını anladı.

Ordu cumhurbaşkanlığı konusunda bölünmüş mü?


Evet, çok ciddi bölünmüş. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Gürler'i istemiyordu. Ayrıca 1971'de 12 Mart darbesini yapan Faik Türün gibi bazı komutanlar da Gürler'e karşıydı. Nitekim seçim günü geldiğinde, Meclis, Gürler'i isteyen kara birliklerince kuşatıldı. İçeriye siviller alınmadı. Meclis'in koridorları subaylarlarla doldu. Kimi nazikçe, kimi Ecevit dahil herkesi 'Canınıza okuruz' diye tehdit ederek, 'Gürler'i seçeceksiniz' baskısı yaptılar. Ama seçim başladığında Meclis'in localarındaki manzara ilginçti. Deniz ve kara kuvvetleri komutanları, generalleri oradaydı. Hava Kuvvetleri Komutanı Batur ve havacı generaller ise localarda değildi. Sonuçta Gürler cumhurbaşkanı olamadı. Hem orduda çalışmış, hem büyükelçilik yapmış Fahri Korutürk Çankaya'ya çıkarıldı.

Sonra yeniden bir darbe oldu ve Çankaya'ya yeniden muvazzaf bir asker çıktı... Kenan Evren... Galiba, Çankaya'ya en rahat oturan da o oldu. Pek tartışma yaşanmadı hatırladığım kadarıyla?


Evet. Ülkede anarşi, sağ-sol kavgaları var. O ortamda 1980'de 12 Eylül darbesi oluyor. Her üyesini Milli Güvenlik Konseyi'nin seçtiği 160 kişilik bir Kurucu Meclis atanıyor. O Meclis, bugünkü Anayasa'nın temelini oluşturan 1982 Anayasası'nı yapıyor. Konsey bunu onaylıyor ve bu Anayasa halkoyuna sunuluyor. Yalnız çok basit ama çok zekice hazırlanmış bir geçici madde numarası var bu Anayasa'da. Geçici maddede, 'Anayasa'ya evet oyu çıktığı takdirde, devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren de cumhurbaşkanlığına çıkacak' deniyor. Böylece anayasaya evet demek, Evren'in cumhurbaşkanlığına da evet demek oluyor. Sonuç, yüzde 91.3 evet oyu çıkıyor. Mavi renkteki hayır oyları incecik zarflardan görülse de ve her sandığın başında asker dursa da, öyle ya da böyle Evren bir şekilde halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçiliyor.

Evren'den sonra cumhurbaşkanlığına, o güne kadarki en büyük Çankaya tartışmasına yol açan Turgut Özal geldi. Özal, ilk gerçek sivil cumhurbaşkanı oldu. Bir sivilin Çankaya'ya çıkmasını nasıl kabul ettirdi Özal?


Özal'dan önceki dört Çankaya seçimine de asker kâh Meclis'i basarak, kâh silahla tehdit ederek doğrudan müdahale etti. 1960-82 arasında bütün seçimler namluların ucunda yapıldı. Özal'ınkine ise böyle somut bir müdahalede bulunulmadı. 31 Ekim 1989'da Özal sekizinci cumhurbaşkanı seçildi.

Özal'ın cumhurbaşkanlığını engellemeye uğraşan Demirel, Özal'ın ardından Çankaya'ya kendisi aday olduğunda neler söyledi?


Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce yerel seçimler yapıldı. ANAP üçüncü, SHP birinci, DYP ikinci parti çıktı. Demirel, 'Özal yüzde 21.75 ile mi cumhurbaşkanı seçilecek. Oyların düşüyor, senin seçilmen vicdanen uygun değil' diyerek, Özal'ın meşruiyetini zayıflatmaya, toplumsal muhalefeti harekete geçirmeye çalıştı. Oysa Demirel'in kendisi cumhurbaşkanı seçilirken, DYP'nin oy oranı ANAP'tan daha iyi değildi. Zaten Demirel'in cebinde daima bir Anayasa kitapçığı vardır. Bir şey oldu mu, 'Bak kardeşim, bak kardeşim' der. Özal cumhurbaşkanı seçilirken Anayasa'ya bakmıyordu ama kendisi seçilirken, 'Dert etmeyin. Benim durumum Anayasa'ya uygun' diyordu.

Ahmet Necdet Sezer, parlamentoda partilerarası bir koalisyonla çıkarıldı. Bu desteği nasıl buldu?


2000'de Ecevit başbakandı ve üniversite mezunu olmadığı için Ecevit cumhurbaşkanı olamazdı. Aslında Demirel'in cumhurbaşkanlığının uzatılması Ecevit'in ve Mesut Yılmaz'ın işine geliyordu ama parlamento Demirel'i istemedi. Sezer'in adı ortaya çıktı.

Sizce Erdoğan Çankaya'ya çıkacak mı?


Erdoğan, Çankaya'ya çıkmak istiyor mu? İstiyor. Çıkar mı? Son dakikaya kadar bilemeyiz. Ama inşallah çıkar. Çünkü 1950'de Bayar'ın, 89'da Özal'ın çıkması gibi onunki de askeri vesayet sisteminin biraz daha kırılması ve Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından bir tür milat olacak. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması, Türkiye açısından demokrasiyi ileriye götürecek bir aşamadır. İnşallah çıkar...

Radikal

Türkiye Orhun Abideleri'nin yolunu yaptırıyor

Devlet Bakanı Beşir Atalay, sorumluluğunda bulunan Türk İş Birliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) aracılığıyla Orhun Abideleri'nin yolunu yaptırdıklarını belirterek, “Türk tarihinin en öncesine, en temeline şu dönem olarak sahip çıkıyoruz” dedi.

AK Parti Manisa Danışma Meclisi Toplantısı'na katılan Bakan Atalay, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde hem Hükümet hem de parti olarak başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere çok iyi bir strateji izlediklerini belirtti.

Bakan Atalay, şöyle konuştu: “Cumhurbaşkanlığıyla ilgili ülkemizin vaktini, kaynağını ve enerjisini sarf ettirmedik. Biz Hükümetiz, biz icradayız. Hem yerel yönetim hem de genel yönetim olarak yapacağımız çok iş var. Onun için de gereksiz kısır tartışmalarla vaktimizi harcamadık. Çünkü Türkiye geçmiş dönemlerde boş yere çok enerji harcamıştır, enerjisinin büyük kısmını gereksiz siyasi tartışmalarla geçirmiştir. Ülkemizin en az vaktini harcadık. Biz işlerimizle uğraştık ve halen de öyle. Yürüteceğimiz hizmetler var. Günü geldiğinde mekanizmalar çalışıyor, karar verilecek ve bu da açıklanacak. Genel Başkanımız, Başbakanımız denetiminde partimizde gerekli çalışmalar, titiz çalışmalar yapılıyor. Zamanı geldiğinde açıklama yapılacak ve TBMM kararını verecek.”

Genel seçimlerin demokrasinin en önemli karar mekanizması olduğunu kaydeden Bakan Atalay, şunları söyledi:
“Bu seçim daha büyük önem kazanıyor. Niye, çünkü biz AK Parti Hükümeti olarak geldiğimiz günleri, devraldığımız Türkiye'yi unutmuyoruz. Bu seçim niye çok önemli? Tekrar o günlere dönmemek için, şu 4,5 yıllık kazanımı zayıflatmamak için çok önemli. Ülkemizin içeride ve dışarıda edindiği gücü, istikrarı ve huzuru yürütebilmek için önemli. Koalisyonların Türkiye'ye kaybettireceği çok şey var.”

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu'nun, görevi devraldıklarında 600 trilyon lira kaynağı bulunmasına karşın 400 trilyon lira borcu olduğunu, bu fonun şu andaki kaynağının ise 1.5 milyar YTL olduğunu kaydetti.
Bu fonun trafik cezalarından televizyon reklamlarına kadar değişik gelirleri bulunduğunu dile getiren Bakan Atalay, “Trafik cezalarının yüzde 50'si bu fona gidiyor. Trafik suçu işlemeyin ama trafik cezası veriyorsanız da üzülmeyin. Çünkü bu anlamlı bir yere gidiyor” dedi.

ORHUN ABİDELERİ'NİN YOLU

TİKA aracılığıyla Türk cumhuriyetleri, Balkanlar, Orta Doğu ve Afrika'da, Türkiye'nin komşusu ya da dostu, kardeşi olan ülkelere mali, insani yardımlar yaptıklarını kaydeden Bakan Atalay, bu kurum sayesinde hastaneler inşa edildiğini, eski Osmanlı kültür merkezlerinin restore edildiğini, Filistin'de Türk bayrağının dalgalandığı tek binanın TİKA binası olduğunu ifade etti.

Bakan Atalay, şöyle konuştu: “Orhun Abideleri'nin yolunu yaptırıyoruz. Türk tarihinin en öncesine, en temeline şu dönem olarak sahip çıkıyoruz. Temmuz ayında yolun açılışını yapacağız. Kırım Türklerinin konut projesini yapıyoruz. Bin konut yapıldı ve teslim edildi. Okullarını yapıyoruz. Hükümetimiz döneminde bu konu gerçekten çok ciddi ele alınmıştır. Sadece Türk cumhuriyetleri değil Balkanlar, Kosova, Makedonya, Batı Trakya, Arnavutluk, Bosna-Hersek ve daha sonra da Orta Doğu'da Filistin, Afganistan, Sudan gibi ülkelere bu programlarımız genişlemiştir. Türkiye büyük ülke olacaksa, bölgesinde daha güçlü olacaksa bunlara devam etmemiz gerekiyor. Kaynağımızı artırarak bunları sürdüreceğiz. Türkiye, Başbakanımızın ve Dışişleri Bakanımızın çabalarıyla dış dünyada adeta bugün yıldız ülkelerden, ekonomisi güçlenmiş ve prestiji artmış ülkelerden biridir.”

hürriyet

Mehdi Zana'nın açıklamalarına tepki

Mehdi Zana'nın,"Kürtler 'kılıç zoruyla ve yanlışlıkla Müslüman oldular, asıl dinleri Zerdüştlüktür" açıklamasına diğer Kürtlerden tepki geldi. İşte Mehdi Zana'yı hedef alan o tepkiler...

Eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana, yine çok tartışılacak bir iddia ortaya attı. Kürtlerin 'kılıç zoruyla ve yanlışlıkla' Müslüman olduğunu savunan Zana, asıl dinlerinin ise Zerdüştlük olduğunu söyledi. Bu açıklamaları değerlendirmek üzere eski Milletvekili Haşim Haşimi önemli açıklamalar yaptı.

Eski Milletvekili Haşim Haşimi Hilal TV Basında Bugün programın da yaptığı açıklama da,Mehdi Zana’nın görüşleri bilinen görüşler.Bu açıklamayı yaparken birde “dinlere saygılı olmak lazım” açıklamasını yapmış.Aslında görüyoruz ki kendisi saygılı davranmıyor.

İkincisi doğru olmayan gerçekle zerre kadar ilgisi olmayan tespiti yaparken bu arkadaşın bizim bazen eleştirdiğimiz Türkçü kafatasçılarla aynı seviyeye geliyor.Onlarda Türklerin Müslümanlığından rahatsız olup Şamanizm’den bahsedenleri de kastediyorum.Mehdi Zana’da bu kulvara girdi.Aslında bunu görmek lazım yani Kürtlerin yahut Ortadoğu halklarının dinini alırsanız geride bir şey kalmaz.

Yani alın Orta doğudan dini geride hiç bir şey bulamazsınız. Zana; daha önceki açıklamasında Kürtler İslam’ı seçtiği için kaybetti demişti oysa Kürtler İslam’ı seçtikleri için Kürtlüklerini kurdular yani dini eğitim veren medreseler, tasavvuf, divan edebiyatı bunu biz genişletebiliriz ama bu unsur dinlerle anlayışı birbirine karıştırıyor.

İslam dini bütün hayatı kapsayan bir dindir.Böyle saçmalık olur mu?Bunu ciddiye almamak gerekiyor ama milyonlarca insanın inanmış olduğu değerlere saygısızlık yaptığı için cevap verme gereğinde hissediyoruz kendimizi.Kürtler İslam’ı zorla kabul ettiler diyor. Bu son derece yanlış bir şey.Kürtler isteyerek gönüllü bir şekilde İslam’ı seçtiler.Kürtler kılış zoruyla İslam’ı seçmiş olsalardı İslam’ın gelişmesi için çok yoğun çaba sarf etmezlerdi. Veya baskı kalktığında tekrar geri dönerlerdi.

Ama tam tersini görüyoruz. Kürtlerin İslam’ın gelişmesi için yoğun çaba harcadığını biliyoruz. Ben bu anlamda onlarca isim sayabilirim. Onlarca kurum sayabilirim ama hepimizin bildiği Selahattin Eyyubi İslam’ın gelişmesi için harika işler yapmıştı. Bu yüzden Zana’nın ortaya koyduğu tespitler yanlış oluyor. Saygısızlık oluyor.İnsanları rencide ediyor.Aslında bu anlayışın kitaplarına baktığımızda veya Zana’nın yetişme anlayışına baktığımızda Kürtlerin yaşam tarzıyla alay etmekten başka bir şey bulamazsınız.Geleneksel çoğunluğun anlayışla alay etmek,giyimiyle,kuşamıyla,yaşam tarzıyla alay etmekten başka bir şey göremezsiniz.

Ayrıca Kürtlerin kurumlarıyla, aileleriyle, tasavvufi konularla, dini konularla alay etmekten başka bir şey bulamazsınız. Çünkü bu görüşlerini Kürtlükle ilişkilendiriyor.Siz hem Kürtlerin kurumlarıyla alay edeceksiniz,hem geleneksel çoğunluğun yaşam tarzıyla alay edeceksiniz peki bu ne biçim Kürtlüktür.Böyle bir anlayış Kürtlere zarar vermekten başka bir şey yapmaz.Osmanlı şöyle tarif ediliyordu: Arapların dini,Arnavut’un inadı,Türk’ün askeri , Kürt’ün yiğitliği ve ilmi üzerine kurulduğu şeklinde ifade ediliyordu.Olur mu?Geçen sene peygambere sevgi mitingini hepimiz gördük.Şunu iddia ediyorum, nüfus oranına göre dünyada yapılan en büyük mitinglerden birisiydi.Birileri bunu göremiyorsa birileri bunu kabul etmiyorsa yapacak bir şey yok.

Zana gündemleşmek istiyorsa başka bir şey yapabilir ama bu sahada söyleyecek hiçbir şeyleri kalmayanların ikide bir çıkıp ezici çoğunlukta bir kitlenin değerleriyle alay etmeyi artık bırakmaları lazım.Üstelik kendisi dinlere saygılı olmak lazım diyor.Önce sen saygılı olmayı bileceksin sayın Zana.Bu görüşler bizi üzüyor.Bizi rencide ediyor ama şunu da ifade edeyim,Bu arkadaşların bu meseleyle ilgili söyleyebilecek hiç bir şeyleri yoktur, bu anlamda sağa sola suçlamalar yönlendiriyor.Bu olay başka şekilde izah edilemez.

Dunya Bulteni


Aptal Zana ," Kürtler 'kılıç zoruyla ve yanlışlıkla Müslüman oldular, asıl dinleri Zerdüştlüktür" demiş ... Kılıç zorunun yanına bir de yanlışlıkla demiş ... Sanki pişmanlığı ifade eder gibi , İstediğin gibi yaşa lan manyak kim seni zorluyor. Neye inanacaksan da inan. İnandıklarınla gelirsin biryerlere , inandıklarınla da gidersin bir yerlere. Yolun açık ola . Müslüman dünya zaten hakettiği gibi yaşayamıyor ( Atatürkçülük var, Masonlar var , sütü bozuklar var ) . En kısa zamanda Birleşmemiz , kaynaşmamız dileğiyle.



CNN işkembesinden bildiriyor!

Artık tadını kaçırdılar! CNN, açıkça Türklere hakaret eden bir program yayınladı. Bir yandan Türk Başbakanını Usame bin Ladin kadar tehlikeli gösterirken öte yandan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin artık laikliğin koruyucusu olmadığını söyledi. ( Çokta Dikkate alınıyorlar ya ! Amerikanın kaybettiği itibarın bir göstergesidir açıkça.. Zavallı Ahmaklar , Etkiniz yok buralara Geliyoruz Adımızla Sanımızla gelmişimizle Geçmişimizle ...)

Dünyaca ünlü haber kanalı CNN öyle bir skandal imza attı ki, Başbakanından, Generallerine, laik yaşayanından, müslümanlığını yaşamaya çalışanına kadar her Türk'ün kanına dokunacak...

Zira, programda Türkiye aşağılanmakla kalmadı, ABD için İran'dan daha tehlikeli bir düşman gibi gösterildi. İşte skandal programda yaşananlar...

New York Times'daki makale

Önceki hafta New York Times Gazetesi'nde yayınyalan bir araştırma makalesinde İslam Dünyası'nın Irak'ta yaşanan savaşa bakış açısı değerlendirilmişti. Bu makalede Ortadoğu'da dünyanın ve bölgenin süper gücü olma iddası taşıyan iki ülke vardı. Biri ABD'ye kafa tutan İran, diğeri ise "Ilımlı islamcı ülke" Türkiye'ydi. ( Biz Osmanlıyız ! , Olacağız )

Bu tam sayfalık makale Türkiye'de hiç konuşulmasa da ABD ve Ortadoğu ülkelerinde büyük yankı uyandırmıştı.

"Türkiye dost mu, düşman mı?"

İşte bu makaleden yola çıkan dünyaca ünlü haber kanalı CNN, eski bir teröristin de verdiği bilgilerle "Türkiye dost mu, Düşman mı?" sorusunu, tüm dünyada milyonlarca izleyicisi bulunan "Gerçek Hikaye" programında geçtiğimiz hafta tartışmaya açtı. Programın ilk bölümünde 2002 seçimleri ve Erdoğan'ın başbakan olmadan Bush ile görüşmesi, ABD askerlerinin Irak'a girmek için Türkiye'ye üs kurmasını sağlayacak tezkerenin meclisten geçmemesi ve Irak'ta 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesi ile patlak veren kriz ve ardından ortaya çıkan Kurtlar Vadisi Irak filmi eleştirildi.

"Türklerin ABD düşmanlığı"

4 Temmuz 2003 yılında Irak'ta Türk askerinin başına çuval geçirilmesi ile patlak veren kriz Türkiye'de büyük yankı uyandırmış, durum uluslararası boyutta Türkiye için utanç kaynağı olmuştu. Program sunucusuna göre bu kriz Türklerde oldukça büyük bir ABD düşmanlığı oluşturdu ve Kurtlar Vadisi Irak filmi ile Türkler intikam sinyalleri vermişti. Önceki hafta Başbakan Erdoğan'ın Buş ile yaptığı görüşmede "PKK konusunda bize yardımcı olmazsanız başımızın çaresine bakarız" açıklaması da başlı başına bir tehdit olarak algılanmalıydı.

"Hitler sevdalısı Türkler"

Çuval krizinin ardından bastırılan "ABD Ortadoğu'dan elini çek" afişleri 1938 yılında Almanya'da bastırılan "İsrail Almanya'dan elini çek" afişleri ile benzerlik göstermesi ve Adolf Hitlerin "Kavgam" adlı kitabının ülkemizde 100 bin adet satması "Türkler Hitler sevdalısı" damgasını yemesine yetti

"Türkiye Irak'a girmemeli"

Programın ikinci bölümünde ise Türkiye'nin Irak'a girmesi durumunda neler yaşanabileceği anlatıldı. Sunucu, "Eğer Türk birlikleri Kuzey Irak'a konuşlanırsa bu ABD'nin Irak'taki tüm planlarını bozacaktır. Üstelik Ortadoğuda yaşanan süper güç savaşında Türkiye güç kazanacak ve ABD için çok güçlü bir tehdit konumuna gelecektir. Bu yüzden Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesinin önüne geçilmelidir" değerlendirmesini yaptı.

"Rest değil, tehditdi"

Geçtiğimiz hafta hem Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Bush ile yaptığı görüşmelerde "PKK konusunda bize yardım etmeyecekseniz, biz de başımızın çaresine bakarız" sözlerinin aslında bir restleşme değil, açık bir tehdit olduğunu savunan sunucu, daha sonra bombasını patlatarak program konuğunu açıkladı. Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat.

"Muhafazakar Erdoğan, Ladin kadar tehlikeli"

Program konuğu bir terörist olunca hakaret ve zırvaların ardı arkası kesilmedi. Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat'a yöneltilen "Türkiye neden ABD için tehdit unsurudur?" sorusuna; "Erdoğan Türkiye'de başbakan olmadan önce 'Camiler kışlamız, Minareler süngümüz' şiirini okumuş, açıkça 'Muhafazakar İslamcı' olduğuna işaret etmiştir. Erdoğan da tıpkı Ortadoğu'daki ABD düşmanları (Bin Ladin'i kastediyor) gibi, ABD için bir tehdittir. Erdoğan'da onlar gibi ABD'ye karşı ayakta durabilmek için tek bağlayıcı gücün İslam olduğuna inanıyor. Erdoğan'ın karısının da türbanlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Laik bir ülkede bir başbakan eşinin türbanlı olması tehdit olarak algılanmalıdır." yanıtını verdi.

"Ordu artık laikliğin garantisi değil"

Terörist Shoebat, Türkiye'de laikliğin can çekiştiğini, askerin artık laikliğin koruyucusu olamadığını savundu. "Türkiye'deki generaller Erdoğan iktidarına kadar ülkede laikliğin teminatı olarak görülüyordu. Ancak, bu iktidar ile beraber generaller de laikliğin yumuşamasına izin vermiş, devlet politikalarının islama yakınlaşmasına seyirci kalmıştır. Artık Türkiye'de batılı işadamları değil, Arap işadamları boy gösteriyor. Dışişleri sürekli olarak Arap ülkeleri ile görüşmeler yapıyor. Araplar ülkedeki özelleştirme ihallerinde baş tarafa oturtulup, onlara öncelik tanınıyor. ABD artık 'Türkiye laiktir' rüyasından uyansın. Türkiye laik değil, Ortadoğu'nun süper gücü olmayı hedefleyen açık bir düşman ve islam devletidir"

"Ortadoğu'nun süper gücü olma savaşı"

Ortadoğu'da büyük bir "süper güç" savaşı yaşandığını hatırlatan Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat, Türkiye'nin bölgedeki tek süper güç olmak için İran ve İsrail ile bu alanda yarıştığını ve bu yarışın savaşa dönüştüğünü söyledi. Terörist Walih Shoebat, "Biz müslümanlar gelenekçiyiz. Osmanlı hilafet devleti ve halifelik ile İslam dünyasının önderiydi. Şimdilerde yine İslam dünyası Türkleri lider olarak görmek istiyor. Geçen hafta Filistin'nin Gazze şehrinde yapılan gösterileri tüm dünya izledi. Yüzbinlerce kişi gösteri yaparak, Türkiye'den yeniden hilafetin başına geçmesini istedi. Türkiye'de buna hazırlanıyor. Eğer İslam dünyasına liderlik edecekseniz, İslama daha yakın olmalısınız. Ortadoğu'da süper güç olmanın birinci şartı İslam dünyasına yakın olmaktan geçiyor. Öyle görünüyor ki, Türkiye'de laikliğin yumuşaması ile birlikte İslama yakınlaşma başladı. Buda şu demek oluyor; 'Ortadoğunun süper gücü biziz.' Eğer Türkiye'nin bu yükselişinin önüne geçmek istiyorsak, İsral, Ermenistan ve Rumlara destek vermeliyiz.

Programın kapanışında ise kendince hatırlatma yapan Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat "Türkiye Cumhuriyeti, tarihi boyunca 10 milyon insanın doğrudan ölümünden sorumludur" iddiasında bulundu. CNN televizyonu bu skandal programdan haz almış olacak ki, önümüzdeki ay yayınlanacak programda konu daha da genişletilecek ama programa Türk konuk alınmayacak.
Haber34

09 Nisan 2007 Pazartesi

Osmanlı İmparatorluğu Sancak , Tuğra Ve Bayraklar . .



(1375) Katalan Atlası'na göre Osmanlı Bayrağı



(1453) İstanbul'un fethinde Osmanlı Bayrağı



1499 İnebahtıDA Osmanlı Bayrağı



1538 Preveze zaferinde Turgut Reis'in Sancağı



1517 Mısır'ın fethinden sonra Osmanlı Bayrağı



Kadırga Filosu Komutanı Sancağı (1685)



Savaş gemisi bayrağı (1862 - Colton's Atlas)



Akdenizde Türk Korsanları (1685)







19. yy Hollanda Atlasına göre Türk Bahriyesi . .

08 Nisan 2007 Pazar

Armagedoncular

ABD`de milyonlarca müntesibi olan Evanjelikler, Mesih`in inişini bekliyor. İsrail`in kuruluşu, dünyadaki Yahudilerin İsrail`de toplanması ve çevredeki Deccal (Müslüman) güçlerinin tasfiyesini sağlayacak büyük savaşın, bu süreci yakınlaştıracağına inanıyorlar. Bu açıdan İsrail devletinin her türlü tehlikeye karşı korunması ve her gün biraz daha güçlendirilmesi için İsrail`e kayıtsız şartsız destek vermek `dini bir vecibe`dir. En azından ABD`deki milyonlarca Hıristiyan için bu böyledir; Avrupa`nın İsrail`e verdiği desteğin gerekçesi başkadır. Herkes ABD`nin İsrail`e neden bu karşılıksız desteği verdiğini merak eder ve aslında deklare edilmiş uluslararası hukuk, ahlaki norm ve geçerli teamüller açısından rasyonel, inandırıcı bir izah bulamaz. Hiç kuşkusuz Amerikan devletinin bekasını ve geleceğini düşünen güçler (WASP), kendi çıkarlarını esas alan silah ve petrol şirketleri, karteller, lobiler siyasette ağırlıklarını hissettiriyorlar. Ama Evanjeliklerin etkisi bugün her zamankinden daha çoktur, etkileyicidir ve belki de hepsinden daha öndedir. Bu dini doktrin bir `dehşet senaryosu`na dayanır, gerçekleşmesi halinde akacak kan `atın sırtını kaplayacak` ve sadece bu inançta olanlar `göğe yükselip Tanrı`nın sağında olup bitenleri seyredecek`. Jerry Falwell, bunun `insanlık tarihini sona erdirecek` ve nihai kurtuluşu sağlayacak bir mukadderat olduğunu söylüyor. Hıristiyan sağ politikacılar ve bu inançta olanlara göre, `İsrail Tanrı`nın bir emridir`. (Bkz. Grace Hallsell, Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, çev. M. Acar-H. Özmen, Kim Yayınları, Ankara, 2002) Reagan, `Armagedon`u yaşayacak nesil biz olabiliriz.` demişti. Bu inanç, buna inanmayanların kitlesel imhasını öngörür (Türbülasyon) ve Virgine papazı McLean`a göre, `Kitab-ı Mukaddes`teki kehanet gereği Türbülasyon Holokost`tan daha yıkıcı olacaktır`. Bu inanca dikkat çekmek ne paranoya ne halüsinasyondur, olayların bu doktrine göre vuku bulması durumunda, milyonlarca insan hayatını kaybedecektir. Tarihte beşeriyet ve özellikle bölgede yaşayan Müslümanlar, hiç böylesine dehşet verici bir tehditle karşı karşıya kalmamışlardı; bunun bir `fanatizm` olduğunu düşünebilirsiniz, ama `Tanrı`yı kıyamete zorlamak` için Armagedon`da yıkıcı bir savaştan başka şeye inanmayan Hıristiyanların sayısı az değil ve bugün bunlar yönetimde olanca ağırlıklarıyla gelişmeleri etkilemektedir. Batı`da artık bu tehlikenin farkına varan insanların sayısı giderek artıyor. ABD`nin sabık başkanı Carter (15 Ağustos 2006), şunları diyor: `Fundamentalistlerin Tanrı`yla eşsiz ilişkileri var. Düşündükleri her neyse Tanrı`nın da böyle düşündüğünü sanıyorlar. Buradan hareketle madem onların düşündükleri ve söyledikleri aslında Tanrı`ya aittir; o zaman buna karşı çıkan herkes yanılgı içindedir, çünkü Tanrı`ya karşı gelmiştir. Dolayısıyla onlara karşı gelenler aşağılıktır, kesin olarak sapkınlık içindedir ve dünyada böyle düşünmeyen kim varsa aslında ikinci sınıf insandır ve hayatları değersizdir. Bir başka önemli nokta da şudur; kim kendileri gibi düşünmüyorsa o kişilerle oturup görüşülemez, konuşulamaz, zira bu görüşme başlı başına zaten adil olamaz, çünkü karşı çıkanlarla fundamentalistler elbette fundamentalistlere göre eşit değillerdir. İşte bu hükümetin öncekilerden bir diğer kesin ayrılış noktası da budur. Bunlar kendileri gibi düşünmeyenlerle oturup konuşmak istemiyorlar, müzakere etmiyorlar. Ben bu tür şeylerden endişe duyuyorum.` (Der Spiegel`in Carter`le yaptığı konuşma için bkz. www.bilgihikmet.com) İsrailli politikacılar, generaller ve Yahudi lobisi, neoconların bu inancından azami surette yararlanmaya bakıyorlar. Yahudi oryantalist Bernard Lewis de bunlardan biridir. Lewis gibi rasyonel düşünen, bilgiyi akademik/bilimsel yöntemlerle elde eden ve sonu Yahudilerin yıkımına da sebep olacak birinin böyle bir doktrine inanması için aklını ekmek peynirle yemiş olması lazım. Elbette ilerlemiş yaşına rağmen Lewis`in aklı başındadır. Sadece `zamirinde başka şeyler` yatmaktadır.


-alıntı-

Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR

Tarih bire bir tekerrür etmez belki, ama tarihte birbirine çok benzeyen olaylar vardır ve bu benzerliklere dayanarak gelecek hakkında tahminler yürütmek mümkündür. Siyonizm ile Haçlılar arasındaki benzerlikler bu düşünceyi desteklemektedir. İki taraf arasındaki bu benzerliği daha ayrıntılı olarak görebilmek için, öncelikle Haçlıların tarihine kısaca bir göz atalım.

Haçlıların Kanlı Mirası
Dünya tarihinin önemli olayları arasında yer alan Haçlı seferlerinin ilki, 1095 yılında başlamıştı. Papa II. Urban'ın 25 Kasım 1095 günü Clermont Konseyi'nde yaptığı çağrı ile, "Kutsal Toprakları Müslümanlardan kurtarmak" ve asıl olarak da Doğu'nun efsanevi zenginliğine ulaşmak üzere yüz binin üzerinde insan, Avrupa'nın dört bir yanından Filistin'e doğru yola çıktı. Uzun ve yıpratıcı bir seferden ve Müslümanlarla yaptıkları kanlı çatışmalardan sonra 1099 yılında Kudüs'e vardılar. Zorlu bir kuşatmanın ardından şehir düştü ve içindeki sivillerin büyük bölümü katliamdan geçirildi. Bu ilk Haçlı ordusu, Kudüs'ü kendisine başkent yaptı ve sınırları Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdu.
Haçlılar Filistin ve civarını ele geçirdikten sonra, bu coğrafyada hayatta kalabilmenin yollarını aramaya başladılar. İlk yapılması gereken, milyonlarca Müslümanın ortasında bir ada gibi duran Haçlı Krallığını askeri yönden güçlendirmekti. Bunun için Avrupa'dan Filistin'e sürekli olarak yığınak yapıldı. Kurulan askeri tarikatlar, Avrupa'dan çok sayıda insanı Filistin çöllerine getirdiler ve profesyonel birer asker olarak eğittiler. Öte yandan muhtemel Müslüman akınlarına karşı dayanabilmek için güçlü kaleler inşa edildi. Avrupa ülkelerinde sürekli yardım kampanyaları düzenleyen "Haçlı lobisi" yoluyla, Filistin'de kurulan Krallığın yaşatılması için on yıllar süren bir uğraş verildi.
Ama tüm bu askeri çabalar, Ortadoğu'daki temel stratejik gerçeği değiştirmedi. Bölge Müslüman bir coğrafyaydı ve Müslümanların ortasında bir ada gibi yaşayan, hem de uyguladığı terör nedeniyle o Müslümanların kinini kazanmış bir devletin yaşamını sürdürmesi mümkün değildi. Askeri takviyeler, profesyonel ordular, güçlü kaleler, tüm bunlar Haçlıların bir süre daha ayakta kalmalarını sağlayabilirdi belki, ama bir gün kaçınılmaz son gelecekti. Tek sorun, Müslümanların Haçlılara karşı ortak bir cephede birleşememeleriydi. Eğer bu birleşme gerçekleşirse, Haçlı Krallığı gün saymaya başlayacaktı.

Müslüman Orduların Zaferi
Nitekim öyle oldu. Haçlılar Kudüs'ü 80 yıldan fazla ellerinde tuttular. Ama bu sürenin sonlarında Ortadoğu'daki tüm Müslüman emirlikleri Selahaddin Eyyubi'nin "cihad" bayrağı altında birleşti. Bu birleşik İslam ordusu, 1187'deki ünlü Hıttin Savaşı'nda tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğrattı. Hıttin'in hemen ardından -tam da Peygamberimiz (sav)'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e götürüldüğü kutsal Miraç günü- ordu Kudüs'e girerek 88 yıldır Haçlı işgali altında olan şehri kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs'ü aldıklarında içindeki tüm Müslümanları katletmişlerdi ve bu yüzden bu sefer de Selahhaddin Eyyubi'nin aynı vahşeti kendilerine yapacağını bekliyorlardı. Oysa Selahaddin Eyyubi Kudüs'te yaşayan Hıristiyanların hiçbirine zarar vermedi. Kudüs, bu tarihten sonra 8 asır daha Müslümanların egemenliğinde yaşayacaktı.
Haçlılar, Selahaddin Eyyubi'nin zaferinden sonra Filistin'de tamamen yok olmadılar. Hıttin'den kurtulan şövalyeler önce Sur kentinde toplandılar, sonra Akra kalesini ele geçirdiler ve Haçlı Krallığı, bir daha hiçbir zaman Kudüs'ü alamasa da, bir yüzyıl daha Akra'da ve çevresinde yaşadı. Ancak bu umutsuz inat, 1291 yılında tamamen kırılacak ve tüm Haçlılar, bu kez genç Memluk emiri El-Eşraf Halil tarafından denize döküleceklerdi.
1291'deki bu vakadan sonra, 20. yüzyıla dek bir daha hiçbir Batılı güç -Napoleon'un 1800'lerin başındaki başarısız seferi hariç- Ortadoğu'ya girmeye cesaret edemedi. Bölge tam anlamıyla içine yabancı bir unsurun girmesine izin vermemişti. Büyük bir askeri ve finansal güce dayanarak Filistin'i ele geçiren Haçlılar, bölge tarafından reddedilmiş, dışarı atılmışlardı. Bu, Hıristiyanlar için iyi bir ders olmuştu; bir daha o homojen bünyenin içine girmeye çalışmadılar.
Ancak 1291'deki "denize dökülme"den tam 6.5 asır sonra bu kez bir başka dinin mensupları aynı şeyi denemeye karar verdiler. Filistin'e "dışarıdan" girip orada bir devlet kurmayı hedeflediler. Hıttin'deki bozgundan sonra geçen yüzyılların ardından, Kudüs'ü Müslümanların elinden almak için yeni bir sefer başlatmaya karar vermişlerdi. Bu kez sefer, Siyonistlerin seferiydi.

Siyonizmin Yeni Haçlı Seferi
Arapların çeşitli isyanlarına, saldırılarına, direnişlerine rağmen, Siyonist proje 1947 yılında gerçeğe dönüştü. İngiltere'nin Filistin'den çekilerek ülkenin geleceğini Birleşmiş Milletler'e havale etmesinin ardından, ülkenin Araplarla Yahudiler arasında yarı yarıya paylaşımını öngören BM planı uygulamaya kondu. 19 yüzyıl aradan sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi Devleti" kurulmuştu. Bir başka açıdan da, altı buçuk yüzyıl sonra ilk kez Ortadoğu'nun Müslüman coğrafyasında "yabancı" bir devletin bayrağı dalgalanmaya başlamıştı.
Hem Filistin'deki hem de komşu ülkelerdeki Araplar bu "yabancı" unsuru bölgeden çıkarabilmek için harekete geçtiler ve 1948 yılı içinde iki taraf arasında kanlı bir savaş yaşandı. İsrailliler, "Bağımsızlık Savaşı" adını verdikleri mücadeleyi kazandılar ve Araplar'ı püskürterek BM'nin kendilerine verdiğinden daha da büyük bir toprağı ele geçirdiler. Filistin; Şeria (Ürdün) nehrinin Batı kısmı -sonradan "Batı Şeria" olarak anılır oldu- ve Akdeniz kıyısındaki Gazze kentinin etrafındaki küçük cep -sonradan "Gazze Şeridi" olarak anılır oldu- hariç, tümüyle İsrail'in egemenliği altına girdi.





Yeni Haçlı Seferi
İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren Filistin'deki varlığını sağlamlaştırmaya yönelik bir siyaset izledi. Üzerinde en çok durulan hedef, ülkedeki Yahudi nüfusunun artırılmasıydı. Bu amaçla, Diaspora Yahudilerini Filistin'e taşımak için yüzyılın başından beri yürütülen transfer işlemlerine hız verildi. Nazi toplama kamplarındaki, Avrupa'daki, Kıbrıs'taki İngiliz "bekleme kampı"ndaki ve İslam dünyasının farklı yörelerindeki Yahudi toplulukları büyük bir kampanya dahilinde Filistin'e göç ettirildiler. 5 Temmuz 1950'de Knesset (İsrail Parlamentosu) tarafından çıkarılan Geri Dönüş Kanunu ile, "dünya üzerindeki her Yahudi'nin bir oleh (göçmen) olarak İsrail'e yerleşmeye hakkı vardır" hükmü kabul edildi.
İsrail, aynı Haçlıların 9 asır önce yaptıkları gibi, Ortadoğu'daki varlığını sağlamlaştırmak için Filistin'e dışarıdan kendi halkını getiriyordu. Haçlılar, Kudüs'e gelirken yalnızca bir ordu olarak değil, aynı zamanda bir halk olarak gelmişlerdi. (I. Haçlı Seferi'nde, profesyonel askerlerin yanısıra, çok sayıda sivil insan da gelmişti.) Kudüs'ü aldıktan sonra da Avrupa'nın dört bir yanından insanlar götürülmüş, bunların bazıları da bu kutsal topraklara yerleşmeye karar vermişlerdi. (Harun Yahya, Filistin)
Siyonistler ile Haçlı Krallığı arasındaki önemli bir benzerlik de, uyguladıkları terör ve hatta "vahşet"ti. Haçlılar, Ortadoğu'ya öldürerek girmişler, öldürerek ilerlemişler ve Kudüs'ü de içindeki Müslümanları toplu katliamlardan geçirerek almışlardı. Antakya Kalesi'nde ve Kudüs'te sivillere karşı uyguladıkları vahşet, Batılı kaynakların da onayıyla, tarihin gördüğü en büyük kıyımlardandı.
Vahşet, Haçlıların gözünde "stratejik" bir gereklilikti aslında. I., II. ve III. Haçlı Seferleri sırasında korkunç sivil kıyımları gerçekleştiren Franklar, sayıca kendilerinden çok olan Müslümanların arasında korku ve ümitsizlik yaymak ve bu psikolojik avantajı askeri alanda kullanmak istiyorlardı. İngiliz tarihçi Karen Armstrong'a göre, Haçlı terörünün -örneğin III. Haçlı Seferi sırasında 1191'de Aslanyürekli Richard'ın Akra Kalesi içindeki 3 bin Müslüman'ı kadın-çocuk ayrımı yapmadan öldürmesinin- amacı, hem asker hem de sivil Müslümanlar arasında korku ve panik yaratmaktı.

Siyonizm Vahşeti
Aynı strateji, yeni "Haçlı Krallığı"nın sahibi olan Siyonistler tarafından da izlendi. 1948 Savaşı sırasında ve sonrasında, Arap nüfusa karşı bilinçli bir terör uyguladılar. Amaç, büyük bir korku ve panik yaratarak Arapları evlerini terk edip göç etmeye zorlamaktı.
Bu şekilde altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayısız baskınlarla 400 bine yakın Arap, yurdunu terk etmek zorunda bırakıldı. Deir Yassin Katliamı bu baskınların sadece birisiydi. İsraillilerin yıllar içinde terör yoluyla boşalttıkları köy sayısı, Siyonizmin "muhalif" entelektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın tespit ettiği rakama göre, 385'ti. Bu köylerin arasında, korkutma yöntemiyle boşaltılanların yanında, Deir Yassin'le aynı sona uğrayanlar da vardı.
Tüm bu vahşet, başta da belirttiğimiz gibi, stratejik bir amaç taşıyordu. Siyonistler, aynı Haçlılar gibi kendilerinden sayıca çok üstün bir düşmanla karşı karşıyaydılar. Bu düşmana karşı üstün gelebilmek ve kendi varlıklarını korumak için büyük bir askeri güce ve psikolojik üstünlüğe sahip olmalıydılar. Uyguladıkları abartılı vahşet, bu ikinci faktörü sağlamak içindi.
Siyonizmin son 50 yıllık tarihi, bizlere "Hıttin Korkusu"nun, ya da denize dökülme korkusunun, Siyonistler için daimi bir endişe olduğunu göstermektedir. Yahudi Devleti, kurulduğu günden bu yana tehdit altındadır ve bunu ne savaşla ne de barışla aşamamaktadır.
Bugüne kadar tüm girişimler Hıttin Korkusu'nu hafifletmek için düzenlenmiş birer "taktik geri adım" olarak düşünülmektedir. Siyonistlerin içine girdiği ve çok ciddi bir biçimde zarar verdiği bölge insanı da bunun farkındadır.
Son gelişmelere bakıldığında bölge ülkelerinin çoğunun, hiçbir zaman Siyonist felsefeyi kabul etmeyeceği anlaşılmaktadır. Zaman zaman ortaya atılan barış süreçlerinin de zaman kazanmak için yapılmış taktikler olduğu belirtilmektedir.

Siyonist Devletin En Büyük Korkusu
Günümüzde Siyonistlerin en büyük endişesi, Müslüman ve Ortadoğu'lu bir devletin, kendisiyle boy ölçüşecek bir güce sahip olmasıdır.
Bu, "yeni bir Selahaddin" anlamına gelir ki, "yeni Haçlı Krallığı" kimliğindeki Yahudi Devleti'nin en büyük korkusudur.
İşte Siyonistlerin, Ortadoğu'daki ve hatta tüm dünyadaki İslami hareketlere karşı son derece katı bir politika savunmasının nedeni de yine budur.
Samuel Huntington'ın öngördüğü "Medeniyetler Çatışması" tezinin asıl olarak Siyonistler tarafından destek görmesinin anlamı da budur. Siyonistler, kendisi için en büyük tehdit olarak gördükleri İslam dünyasını Batı ile çatıştırmak istemektedirler. Ya da, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın deyişiyle, "Anti-İslami bir Haçlı Seferi"nin liderliğini yapmaya soyunmaktadır ve "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta, Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde"dir.

Bu Korku Neden?
İşte Siyonistlerin tüm bu uzun vadeli stratejisinin temeli, bu global denkleme dayanmaktadır. Ancak düşünmek istemedikleri muhtemel durum, "bünye"ye dışardan girmiş olan unsurun "doku uyuşmazlığı" nedeniyle reddedilmesi ve dışarı atılmasıdır. Siyonistler, bu tarihsel gerçeğe meydan okumaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle, Siyonistler "Hıttin Korkusu"nu aşamamaktadırlar.
Sonuç olarak; İsrail'in Ortadoğu'ya bakışını anlamak için öncelikle "Hıttin Korkusu"nun farkında olmak gerekir.

Cİnlerden Korunma

Cinlerden korunmak için; Islam alimleri ve konunun uzmanlari özellikle, bazi ayetlerin insanin üzerinde tasinmasinda yarar bulduklarini belirtmislerdir. Bu bir muska olabilir yada vefk seklinde tanzim edilmis olan bir maskot olabilir, veya bir tilsim olabilir, bir gümüs üzerine naksedilmis olabilir, ama mutlaka kisiler üzerlerinde tasimalidir. Ancak bedenine cin girmis olan kisiye bu muska yada tilsimlar bir fayda vermez; zira önce bu cin yada perilerin bedenden çikarilmasi gerekmektedir. Buda ancak konunun uzmani cinci hocalar tarafindan yapilabilir. Piyasada bulunan sahte medyumlar, cinciler, hasta insanin bedeninden cinin ancak bedene aci vererek, yani kisiyi döverek cini çikaracagini savunan cahillere kapilmamak gerekiyor. Hiç bir sekilde kisiye aci vererek bedenden cin çikarilamaz

Cin ve Şeytanın Farkları


Burada dikkat edilmesi gereken nokta; cinler, insanın doğrudan beynine, aklına, düşünce sistemine nüfuz edebilir, o bölgeleri tesir altına alabilir. (Korku, endişe, ürperti, hayal kurma gibi olaylarda olduğu gibi) Şeytan ise farklıdır, o yaratılış gereği kalbe ve inanç merkezine nüfuz eder. Kalbin yanında bulunan lümme-i şeytaniye denilen yerde, devamlı surette insana vesvese verir, onu ifsad etmeye çalışır. Şeytan, en büyük düşman olduğu halde, gerektiğinde cinleri, gerektiğinde habis ruhları, gerektiğinde ise insî şeytanları kullanarak, kötülüklerini bunlar vasıtasıyla sergileyerek varlığını insanlara unutturmaya çalışır. Bu gaflet hâlinden kurtulmak için, insanın inancı kuvvetli, düşünce ufku berrak, temiz kalbli, hizmet şuurundaki insanlarla münasebetinin çok olması, hakikat derslerinin yapıldığı sohbetlere sık sık gitmesi ve dünyayı bir misafirhane olarak görmesi gerekir.
Özellikle sosyete kesiminde bulunup da, sırf macera olsun diye böyle seans düzenleyenler "Mevlânâ'nın ruhu geldi, falan zâtın ruhu gitti" diyerek, cinler tarafından aldatıldıklarının farkına varmaz ve inançlarında bir şüphe belirir. Birçokları cinlerin aldatmasıyla ibadeti de bırakır. İnsan için en büyük zarar, en müdhiş hastalık, Allah'dan (c.c.) uzaklaşmaktır ve şeytan, bu konuda tuzağına düşen hiçbir kimseye acımaz.
İnsanlar bu câzibedar cin oyunları, cin çağırma, ruh daveti, seans gibi şeylerle meşgul olup, cinleri görmek sevdası yerine, temiz bir kalble, ihlâslı bir niyetle, iman hakikatleri dersini aldıktan sonra, nefis terbiyesi neticesinde mânen terakki ederek ulvî ruhlarla, büyük zâtlarla Allah'ın izniyle görüşebilir.
Böyle bir makama erişen insan, cinlerle görüşmeyi onlara soru sormayı veya onlardan herhangi bir bilgi öğrenmeyi neylesin?

Hangi hastaliga hangi yiyecek?

Doga bir eczane gibidir! Tahil, sebze ya da meyvelerde bulunan çesitli maddeler, vitaminler;depresyondan tansiyona birçok hastaliga iyi gelir. Urfa`nin aci pul biberinin cilde yararli, teni güzellestiren maddeler içerdigini, Ilaçta aspirin neyse, yiyecekler içinde elmanin da o, oldugunu söyleyen Londra Üniversitesi uzmanlarinin hazirladigi dogal savas programinda hangi hastaliga karsi neler yemeniz gerektigi anlatiliyor.

GRIP
Satsuma: (Küçük portakal) Içerdigi folik asit ve C vitamini sayesinde öksürügü ve kanli tükürükleri keser. Ayrica kan pihtilasmasina karsi en etkin dogal yiyecek oldugu için ileri yaslarda felç ya da kalp krizi riskini de azaltir.
Tarçin: (Yemeklere girmis olabilecek E-coli bakterisinin vücutta yayilmasini engeller. Mideyi düzene sokar. Kusmayi engeller. Hatta bal ya da limon suyuyla birlikte alindiginda bogazdaki yanmalari keser.
Hardal: ( Içindeki singrin maddesi, midenin gaz çikarmasina yardimci olur. Sindirim sistemini düzenler, mide agrilarini giderir. En fazla bir çay kasigi alinmalidir.
Nane: (Içerdigi mentol, midenin normallesmesine neden olur. Vücuda giren grip mikrobuna karsi savastigi gibi, ileri yaslarda ülsere yakalanma riskini de azaltir. Nane çayi, bas agrisi, grip, stres gibi hastaliklarin yani sira mide yanmasina da bire birdir.

DEPRESYON
Avokado: ( Sindirimi çok rahat olan bu meyvayi özellikle yeni dogmus bebeklerin ilk mamasi olarak tavsiye ederiz. Içerdigi E vitamini kalbe iyi gelir, yüksek potasyum da dinç tutar ve insani depresyona sokan uyusukluluk ve rahatligi üzerinden atar. Vücudun kolesterol oranini ayarlar. Teninizin sürekli hücre yenilemesine neden olur. (Zayiflamak isteyenler dikkat: Yag orani bir çikolata kadar yüksek olan avokadoyu yememenizi öneririz.)
Çikolata: ( Sütlü çikolatalari tercih edin. Çünkü içerdigi kakao yagi, magnezyum, E vitamini beynin kendisini yenilemesine ve psikolojik rahatlik saglamasina yardimci olur. Migreni olanlar çikolatadan uzak durmalidir.
Istiridye: ( Içindeki demir, sperm sayisini ve insanin seks gücünü artirir. A, B12 ve C vitaminleri içerir. Beyin için en faydali yiyecek olan istiridye, enerji verir. (Dikkat: Kolesterol orani birçok baligin iki katidir.)
Patates: ( Orta boy bir patates,bir insanin bir gün içinde almasi gereken C vitaminini içerir. Beyindeki serotonin adli kimyasal maddenin kendisini yenilemesini saglar.

IDRAR YOLLARI
Nane: Idrar söktürücü özellige sahiptir. Içerdigi mentol, midenin normal islevini görmesine neden olur. Vücuda giren grip mikrobunakarsi savastigi gibi, ileri yaslarda ülsere yakalanma riskini de azaltir. Sabahlari mide bulantisini keser. Nane çayi, bas agrisi, stres gibi hastaliklarin yani sira mide yanmasina da bire birdir. Ancak nane çayini aç karnina degil, tok karnina içiniz.
Elma: Içindeki C vitamini ve pektin oldukça faydalidir. Kolesterolü düsürür, sindirim sistemini düzenler ve idrar ve hacet yollarindaki sorunlari giderir.
Kepekli ekmek: B3 vitamini, demir, potasyum ve folik asit içerir. Çok fazlasi idrar yollarina zarar verirken, günde 2 dilim yemek iyi gelir.

ALERJI
Kayisi: Içindeki betakarotene adli madde hücrelere saldiran molekülleri kontrol altina alarak,kanseri önler. Bir kayisi ne kadar parlaksa, içindeki betakarotene orani o kadar yüksektir. Içerdigi kalsiyum ve magnezyum, girtlak yanmalarini engeller. Kuru kayisiya rengi bozulmasin diye eklenen sülfür dioksit, astim gibi alerjilere iyi gelir.

HEMOROID (BASUR)
Hindistan cevizi: Içerdigi myristin adli madde kusmayi engeller, basur tedavisinde birebirdir. (Dikkat! Ancak fazlasi basur için tehlikelidir.)
KARIN AGRISI
Papatya çayi: Bagirsak yollarinda toplanan gazi çikartir, sindirim sistemini düzenler, mide agrisini keser.

KARACIGER
Enginar: Cynarine adli madde sayesinde en sert yiyecekleri dahi sindirimine yardimci olur.Karaciger hastalarinin yani sira romatizma, artirit ve gut hastaligina yakalananlarla, hamilelere siddetle tavsiye ederiz.
Meyan kökü: Dünya üzerinde birçok kabile yüzyillardir ülser, artirit, bronsit ve karaciger rahatsizliklarina karsi meyan kökünü "dogal ilaç" olarak kullanir. Adrenalini yükseltir, insanin strese girmesini engeller, kan basincini düsürür.
Zerdeçal: Karaciger rahatsizliklarinin yani sira sindirime de yardimci olur.

DIS
Ekmek: Sekerli yiyecek yenildiginde içindeki asitler dislere her 20 dakikada bir saldirir. Ekmek,disleri korur. Gün boyunca 6 ila 11 dilim ekmek yiyin.
Meyve: (Her çesit) Günde 2 ila 4 ögün meyve tüketin.
Sebze: (Her çesit) Günde 3 ila 5 ögün tüketin.
Yogurt veya beyaz peynir: Eger yemekler arasi atistirirken dis sagliginizi düsünüyorsaniz,kalsiyum deposu olan bu iki yiyecegi tercih edin.
Muz: Yüksek miktarda karbonhidrat içerir. Zengin bir potasyum kaynagidir. Bu mineral, kalbin düzenli olarak çalismasini ve tansiyonun düzenli olmasini saglar.

TANSIYON
Rezene: Içerdigi potasyum sayesinde tansiyonu düzenler. Saglikli kan hücreleri için gerekli olan folik asidi de bol miktarda bulundurur. Rezene çayi sindirim için iyidir.
Tahil: Kan damarlarini gevseten ve rahatlatan bir tür fotosentez kimyasal maddesi içeriyor. Bu sayede kanin damarlardan daha rahat geçmesini sagliyor. Tahil yemek sebzelere oranla vücutta daha fazla kalori yakilmasini saglar. Kalorinin azalmasi tansiyonu düzenler.
Un: Yapildigi tahilin besin degerlerini içerir. B vitaminleri, E vitamini, demir ve magnezyum açisindan oldukça zengindir.
Karaciger: Saglikli bir bagisiklik sistemi, cilt ve keskin gözler için gerekli olan A vitamini açisindan zengindir. Küçük bir porsiyonu günlük A vitamini ve demir ile aylik B12 vitamini ihtiyacini giderir.

SINDIRIM SORUNLARI
Arpa: Içerdigi kalsiyum ve potasyum gibi mineraller ile B vitamini vücuda direnç kazandirir.Ayrica ABD`deki bir arastirma, 6 ay boyunca her gün arpa ürünü seylerin yenmesinin kolesterol oranini yüzde 15 düsürdügünü kanitladi.
Yogurt: Günde 150 gram yogurt vücudun bir günlük kalsiyum ihtiyacini karsilar. Meyvali yogurtlara 3 çay kasigi seker eklendigi için seker oranlari daha yüksektir. Yogurttaki potasyum, kan basinci ve kalp atislarini düzenler. Midenin yiyecekleri düzenli olarak ögütmesini saglar...

KILO KAYBI
Çikolatali puding: Bu sayede vücuttaki kan istedigi protein ve mineralleri alir. Ingiliz Saglik Bakanligi, kilo kaybi yasayanlarin günde 3 kez 1 hafta boyunca puding yemesini tavsiye ediyor.
Peynir: 100 graminda 78 kalori bulunuyor.
Yumurta: Günde 2 yumurta kadinlarin günlük protein ihtiyacinin 4`te 1`ini, erkegin ise 5`te birini karsilar. A,D,E ve B vitaminleri içeren yumurtadaki selenyum maddesi, bebeklerde sindirim sorunlarini çözer, yetiskinleri de kansere karsi korur.
Dondurma: Günde 2 top vanilyali dondurma yemek, insan vücudunun günlük protein ihtiyacinin yüzde 20`sini karsilar.
Salam: B vitamini, demir, sodyum ve potasyum deposudur.

MENOPOZ
Nohut: Sebze hormonu "fitoöstrojen" içerir. Bunlar östrojenin vücuttaki etkilerini dengeler ve menopozun yarattigi etkilere karsi korur. Sebze proteininin en zengin kaynaklarindan birisidir.
Kola: Kafein vücudun yorgunlugunu alir ve konsantrasyonu saglar.
Üzüm: Içerdigi "elajik" asit sayesinde menopozun neden oldugu kemik erimesine karsi korur. Kandaki östrojen seviyesini yükselterek de menopoz semptomlarini en aza indirir.
Kuru erik: Sadece iki-üç adet yemek dahi vücudun ihtiyaci olan antioksidanlari karsilar. Idrar yollari kaslarini rahatlatir. Bu da kolon kanserine karsi korur. Demir, A vitamini, B6 vitamini ve potasyum içerir. Içerdigi yüksek orandaki bor minerali sayesinde menopoz dönemindeki kadinlarda östrojen seviyesini dengede tutar.
Tatli patates: Adrenal salgilayan bezleri güçlendirerek vücuda enerji saglar. Fosfor, magnezyum, kalsiyum, C vitamini, potasyum ve folik asit içerir.

ROMATIZMA
Enginar:Vücuttaki zehiri atma etkisi sayesinde basta romatizma olmak üzere gut hastaligi ve eklem yanmasina karsi birebirdir. Folik asit ve potasyum kemikleri güçlendirir.
Domates:C vitamini boldur.
Tahil: Içerdigi dogal kimyasallar, romatizmanin yol açtigi eklem yanmalari ve romatizmal agrilari hafifletir.
Kekik:Timol adi verilen bir tür dogal yag, vücuttaki diger yaglarin parçalanmalarini saglar. Kekik yagi banyoda sürüldügü zaman romatizma agrilarini büyük oranda azaltir.
Zencefil: Uyarici etkileri kan damarlarini genisletip kan dolasimini artirarak romatizma agrilari ve yanmalari yok eder.

SISTIT
Kuskonmaz:Folik asit, C ve E vitaminleri içerir. Yenilen besinlerin vücuttaki zehirli kalintilarini atmayi saglar. Karaciger ve böbreklerin çalismasini kolaylastirir, destekler. Bu nedenle doktorlar, sistit hastalarinin mutlaka kuskonmaz yemeleri gerektigini söylüyor.

KANSIZLIK
Hurma:Türüne göre degisse de hurmalarin birçogu yüksek oranda demir içerir. Besin degeri yüksek ve önemli bir enerji kaynagidirlar. Dogal müshil etkisine sahiptir. Kurutulmus olanlarina göre daha yüksek oranda su ve daha düsük kalori içerir.

IDRAR VE BÖBREK
Pancar:Böbrekleri çalistirir. Önemli bir potasyum kaynagidir. Vücuttaki tuz oranini dengeler. Bu sayede böbrekler ve idrar yollarinin çalismasini destekler.
Kavun:Orta boy bir kavunun yarisi, günlük C vitamini ihtiyacini tamamen karsilar. A vitamini ve betakaroten içerir. Bunlar antioksidan, yani vücudu temizleyici etkiye sahiptir. Böbrekleri rahatlatir. Yüksek miktarda su ve düsük miktarda kalori içerir.

DIYABET
Kuru fasulye: Lif açisindan zengin bir besindir. Bu da diyabet riskini büyük oranda azaltir.Içerdigi karbonhidratlari vücudun sekere dönüstürmesi uzun sürer.
Mercimek: B vitamini, demir, kalsiyum, potasyum, fosfor ve magnezyum içerir. Çözünebilir lif içermesi sayesinde kandaki kolesterol oranini düsürür. Bu nedenle diyabet ve kalp hastalari için kaçinilmaz bir besindir.

BAS AGRISI
Nane: Nane çayi bas agrilarini dindirmek için birebirdir. Içerdigi mentol ve mentol dogal yaglari sayesinde mideyi rahatlatma etkisine de sahiptir.
Biberiye:Kimyasal içerikleri sayesinde dogal bir agri kesici görevi görür.
Çikolata: Dogal antidepresan özelligi vardir. Çikolata magnezyum ve demir içerir. Sinirleri gevsetici özelligi sayesinde bas agrisini dindirir.

VÜCUT SU TUTMUSSA
Kus üzümü: 100 grami günlük C vitamini ihtiyacinin tam 3 katini karsilar. Antibakteriyel ve yanmayi önleyici etkileri vardir. Zengin potasyum ve düsük tuz içerigi, dehidratasyonu olanlar için önemli bir dogal ilaçtir.
Kabak: 100 gram kabak günlük folik asit ihtiyacinin 4`te birini karsilar. Yüksek orandaki potasyum sivi-tuz dengesini saglar.
Tahil: Idrar yollarini açici, çalistirici ve rahatlatici etkileri sayesinde dehidratasyonu rahatsizligi bulunanlarin mutlaka yemeleri gerekir. Mideyi rahatlatici özelligi vardir.

EGER MIDENIZ RAHATSIZSA

Tarçin:Mide yanmalarini ve kusma hissini alir.
Hindistan cevizi: Sütlü içeceklere eklendigi zaman mideyi gevsetici ve gazini alici bir etki yaratir. Mide bulantilarini önler.
Lahana: Mayalanma sirasinda laktik asit üretir. Bu da sindirim sistemindeki zararli bakterileri öldürerek sindirime yardimci olur.

GUT (DAMLA HASTALIGI)
Hamsi:Omega-3 yagi açisindan çok zengindir. Kolesterol seviyesini düsürür. Kanin pihtilasmasini önleyerek damar tikanikligi, kalp krizi ve dolayisiyla da felç geçirme riskini düsürür. Haftada en az 1 kez yemek gerekir. Kalp hastalari için bu miktar haftada 3-4 porsiyon olmalidir.

ADET SANCISI
Muz:Içerdigi yüksek oranda B6 vitamini sayesinde kadinlarin adet dönemi sancilarini büyük oranda azaltir. Dogal bir agri kesici gibidir.
Tarçin:Koli basilinin üremesini önler. Limon çayina balla birlikte eklenerek içildiginde hem nezlenin yol açtigi bogaz agrilarina hem de adet dönemi sancilarina iyi gelir.

HAMILELIK
Enginar:Bol miktarda folik asit ve potasyum içerir. Düsük yag orani, sindirimi kolaylastirici etkisi, antioksidan özellikleri sayesinde anne adayi ve bebegin sagligina önemli faydalari vardir.
Bögürtlen:E vitamini içerir. Vücuttaki zararli besin atiklarinin temizlenmesini saglar. C vitamini boldur. Cenini korur.

ÇÖLYAK HASTALIGI
Kestane: Önemli bir enerji kaynagidir. Kolayca sindirilebilir. Çölyak hastalari için bugday içermeyen un kaynagi olabilir. E ve B6 vitaminleri içerir. yag oranlari düsüktür.

TIROID
Midye:Omega-3 yagi açisindan zengin bir besin kaynagidir. Içerdigi selenyum minerali tiroit bezlerinin normal isleyisi için gereklidir.

FELÇ
Turunçgiller:C vitamini zengini turunçgiller içerdikleri flavonoid adli antioksidanlar sayesinde atardamarlarin, kalbin zarar görmesini önlüyor. Portakal içerdigi folik asit, kalp dostu potasyum ve kalsiyum sayesinde saglikli alyuvar hücrelerinin çogalmasina neden oluyor.
Hamsi:Kolesterolü düsüren ve kan pihtilasmasini önleyen Omega-3 bol bol var.

ASTIM
Sogan:Sarimsakla birlikte enfeksiyonlarla mücadele eder. Kükürt bilesimleri atardamarlarin zarar görmesini önler. Sogan; kemik erimesine de iyi geliyor.

ARTIRIT
Enginar:Enginarin en büyük özelligi toksinleri temizleme yetenegidir. Bu nedenle artirit ve romatizmasi olan hastalara özellikle tavsiye ediliyor. Cynarine adli madde, karaciger ve safra kesesinin rahatsizlanmasini engelliyor.

STRES
Mayan kökü:Antivirüs etkisi vardir. Karacigeri korur. Adrenalin salgilanmasini dengeler. Stresle basa çikabilmek için gerekli olan kortizol hormonunu salgilatir.

ÜLSER
Lahana:Ülseri olan kisiler için tonik, yani mideyi temizleyici etki yaratir. Yüksek oranda C vitamini içerir. Kirmizi lahana vücutta antioksidan özellige sahip A vitamini içerir. Kanseri önleyici etkiye sahiptir.Çig olarak salatalara katilmasi tavsiye edilir.

KEMIK ERIMESI
Kayisi:Yüksek oranda kalsiyum ve magnezyum içerir.
Süt:Kalsiyum, protein, B2-A-E-D vitaminleri, folik asit, fosfor ve demir kaynagidir. Kalsiyum, D vitamini ve fosfor ile birlikte kemikleri ve disleri güçlendirmek için çalisir. Bunlarin eksikligi kemikleri eritir.

ARAÇ TUTMASI
Zencefil: Sindirime yardimci olur. Mide bulantisini giderir. Enerjinizi artirir. Seyahatin ve otomobilde uzun süre gitmenin yol açtigi bulanti ve rahatsizliklari azaltir.

CILT SORUNLARI
Papatya:Bitkisel yag ve kimyasallar içerir. Çay olarak içildiginde sindirime yardimci olur, karin agrilarini dindirir. Sicak bir banyonun ardindan hazirlanacak papatya çayi torbalari, egzamanin neden oldugu kasinti ve yanmalari alir.

Aci pul biber: Portakaldan 3 kat daha fazla oranda C vitamini içerir. Capsantin adli kimyasal madde zona hastaliginin neden oldugu agrilari dindirmek için yapilan kremlerde kullanilir.

Portakal suyu:Bir bardak portakal suyu günlük C vitamini ihtiyacinizin tamamini karsilar. Içindeki potasyum vücudun su dengesini korur; cildin kurumasini, kirisikliklarin meydana gelmesi önler.

Portakal yagi:Susam yagiyla karistirilarak kullanildiginda iyi bir cilt yagi elde edilir.Ayrica;selülitli bölgelere portakal yagiyla masaj yapilmasi tavsiye edilir.

LAKTOZ DAYANIKSIZLIGI
Badem:Yüksek oranda kalsiyum, magnezyum, potasyum, fosfor, E vitamini, B2 vitamini, antioksidan içerir. Bu nedenle laktoz (süt sekeri) dayaniksizligi bulunan ve günlük gidalar yiyemeyen kisiler için badem ideal bir besin kaynagidir.

KALP
Bezelye:Haftada 10 porsiyon domatesli bezelye yemegi yiyen bir erkegin, yemeyene oranla prostat kanserine yakalanma riski yüzde 35 daha az. B vitamini ve protein deposu olan bezelye, kalp için de çok önemli.
Kepekli Ekmek: Kalp hastaliklariyla bagirsak kanseri için faydalidir.Günde 12 gramdan fazlasi kisiye göre zararli olabilir.
Kiraz: 100 graminda 40 kalori bulunuyor. Içerdigi ellegic asit, vücudu kansere karsi korurken,kiraz kalp damarlarindaki normal bir kan dolasimini saglar. Çok kiraz yenmesi, gut hastaligina yakalanma riskini de düsürür.Günde 20 kiraz yemek 1 aspirin yerine geçiyor.
Çikolata:E vitamini, magnezyum ve demir; kalp hastaliklarina yakalanma riskini düsürür. Günde en fazla 1 çikolata yiyin.
Elma: Günde 5 adet yiyin.
Misir Gevregi: Günde 1 tabak yeterli.
Salatalikiyet yapanlarin en büyük yardimcisi olan salatalik, kolesterolü düsürür. Kalbi güçlendirir.Unutmadan ekleyelim. Salatayi soymadan yiyin. Çünkü kalbi kuvvetlendiren madde, kabugu ile derisi arasinda bulunuyor.
Yumurta:Tüm yiyecekler içinde en kaliteli proteini içerir. En önemli özelligi, kolesterol oranini düzenleyen lesitin maddesi içermesi. Tavada az yagda pisirilmis yumurtayi tavsiye ederiz.
Sarimsak:Mutfaginizdan eksik etmeyin. En az 1000 dogal tedavide kullanan sarimsak, sindirim sisteminden, kansere, kan dolasimindan kalp hastaliklarina kadar her seye yarali. Ancak hamileler dikkat olmali. Asiri sarimsak da kalp yanmalari ve çarpintilarina yol açar. Günde bir dis yeter.
Humus:E vitamini zengini humus, kanda kolesterol oranini da ayarlar.
Kavun:Bir kavunun yarisi insan vücudunun günlük C vitamininin ihtiyacinin tamamini, A vitaminin de yüzde 15`ini karsilar. Kavun, kalp ve böbrek hastalarinin diyetlerinde sikça kullanilan bir meyvedir.
Süt:Tam bir kalsiyum, protein, folik asit, A, E ve D vitaminleriyle fosfor deposu. Çocuk ve genç ve hamilelerin günde en az yarim litre süt içmesi tavsiye ediliyor.
Seftali:Bir seftali, günlük C vitamini ihtiyacinizin yarisini karsilar. Sindirimi kolay olan meyvanin koyu renklilerini tercih edin. Çünkü kabuguna renk veren betakarotene maddesi, kalp ve kansere karsi faydalidir.
Pirinç:E ve B12 disinda tüm B vitaminleri ve potasyum içerir. Özellikle kolon ve bagirsak kanserlerine karsi faydalidir.Kolesterolü düsürdügünden kalbe iyi gelir.
Tuz:Vücuttaki kan dolasimini ve sinir sistemini düzenler. Mide kanseri, kemik erimesi, kalp sorunlarina bire birdir. Ingiliz Saglik Bakanligi, halkina günde 9 gram tuzun kafi oldugunu, asirisinin vücuda zarar verecegini açikladi.
Çay:Günde 2 bardak içilen çayla, 4 elma, 5 sogan, 7 portakal yemis gibi kalp dostu antioksidan madde almis olursunuz. Ingilizler, özellikle çocuklarin haftada en az 6 bardak sütlü çay içmesini öneriyor.
Ton Baligi: Kolesterol ve tansiyonu düzenler. Anemi hastaligina karsi D ve B12 vitamini içerir. Birçok kansere karsi vücudu içerdigi nikotinik asitle korur. Bir konserve ton baligi vücudun D vitamini ihtiyacinin tamamini karsiliyor.
Hindi Eti: 125 grami, vücudun günlük folik asit ihtiyacini karsilar. Folik asit, kan hücrelerinin yenilenmesine yardimci olur.
Karpuz:Bir dilimiyle günlük C vitamini ihtiyacinizin %80`nini karsilarsiniz. Içerdigi potasyum, kan dolasimini saglar.

KANSER
Kayisi:Antioksidan olan betakaroten açisindan zengindir. Hücrelere ve dokulara zarar veren moleküllerin etkisini ortadan kaldirarak kansere karsi koruyucu etkisi vardir. Lifli oldugu için bagirsaklari koruyucudur.
Tahillar:Arpa, misir, bugday, yulaf gibi tahillar B ve E vitamini, potasyum ve kalsiyum içerir. Kanserojen maddelerin vücuttan atilmasi sürecini hizlandirir. Tahil agirlikli bir beslenme rejimi, bagirsak kanseri riskini yari yariya azaltiyor.
Fasulye:Fasulye, C vitamini ve betakaroten gibi kalp hastaligi ve kanseri önleyen antioksidanlar açisindan zengindir. B vitamini de seks hormonlarini kuvvetlendirir.
Pancaremir ve folik asit açisindan zengin olan pancar eski çaglardan beri kan hastaliklarinin tedavisinde kullanilmaktadir. Amerikali uzmanlar pancar suyunun sarilik tedavisinde de etkili oldugunu belirtiyor.
Lahana:Kanserli hücrelerin çogalmasini önleyen karoten maddesi içerir.
Havuç:Tam 40 arastirma havuç tüketimi arttikça kanser riskinin azaldigini ortaya koymustur. Bunun temel nedeni betakaroten, C ve E vitaminleri gibi antioksidanlar açisindan zengin olusudur.
Nohut:Yag düzeyi düsük olan ve kolesterol içermeyen nohut kalsiyum, magnezyum, fosfor, potasyum, bakir, manganez, betakaroten ve folik asit açisindan zengindir. Gögüs kanserine karsi korur.
Incirotasyum, demir ve kalsiyum içerir. Sindirim sistemine yardimci olur. Eski çaglarda kanserli hücrelerin tedavisinde kullanilan incir, modern tip tarafindan da kansere karsi koruyucu olarak öneriliyor.
Sarimsak:Bagisiklik sistemini güçlendirdigi ve kansere, yüksek kolesterole, kalp ve dolasim sistemi hastaliklarina karsi koruyucu etkisi vardir.
Findik:Kalp krizine karsi koruyucu olan E vitamini açisindan en zengin besinlerin basinda gelir. Her gün yenilen bir avuç findik kansere ve kirisikliklara karsi koruyucudur.
Mercimek:B vitamini, demir, kalsiyum, magnezyum, fosfor ve potasyum içerir. Lifli özelligi kandaki kolesterol oranini düsürür, seker ve kalp hastalari için yararlidir.
Zeytinyagi:Içindeki omega yag asitleri, kandaki kolesterol düzeyini dengede tutar. Antioksidan özelligi olan E vitamini açisindan da zengindir. Bu sayede kalp krizi, felç, kanser ve erken yaslanmaya karsi beyni koruyucu etkiye sahiptir.
Sogan:Bagisiklik sistemini güçlendirir. Içerdigi allicin ve sülfür; mide ve bagirsak kanserine karsi koruyucu etkiye sahiptir. Son arastirmalar kemik erimesine karsi, peynir ve sütten daha etkili oldugunu göstermistir.
Seftali:Teki bile insanin C vitamini ihtiyacinin yüzde 50,sini karsilayabilir. Sindirimi kolaydir. Kansere ve kalp krizine karsi koruyucu olan betakaroten açisindan da zengindir. Bir tanesinde 33 kalori vardir.
Pirinçirinç mükemmel bir enerji kaynagidir. E ve B vitaminleri açisindan zengindir. Bagirsak kanserine karsi koruyucu olan pirinç, kolesterolü düsürerek kalp krizi riskini de azaltir.
Çilek:Kolesterol düzeyini düsürür ve sindirim sistemini düzenler. Ellegic asit adi verilen kansersavan bir maddeyi de içerir.
Domates:Likopen açisindan zengin ender bitkilerden biridir. Likopen, pankreas gibi çesitli kanser hastaliklarini önleme konusunda hayati önemdedir. C vitamini açisindan zengindir ve bagisiklik sistemini kuvvetlendirir. Lifli bir besin olmasi da bagirsak kanseri riskini azaltir.

GÖZ
Misir:Zeaksantin adli bir bitkisel bilesim içerir.Bu madde yasa bagli olarak gelisen görme bozukluklarini azaltir.
Ispanak:Antioksidan özelligi tasiyan A vitaminine dönüsen betakaroten içerir. Saglikli gözler için gereklidir. Katarakt ve diger göz tabakalarinin bozulmasina karsi lutein maddesi de içerir.Pisirdikten sonra hemen tüketin; beklemesi halinde içindeki yararli maddeler toksik maddelere dönüsebilir.

BAGIRSAK
Elmarotein, vitamin ve dogal kimyasallar sayesinde sindirime yardimci olur. Sindirimi kolaylastirir. Bagirsak sorunlari çeken kisiler için dengeleyici ve normallestirici besin olarak nitelenirler.

Şeytandan Mektup.

Seni dün günlük islerini yaparken gördüm. Namaz kilmadan, dua
etmeden bir günü daha geçirdin. Hatta yemek yerken ve yatarken
bile dua etmek için vakit ayirmadin. Çok nankörsün! Seninle
gurur duyuyorum. Benimle oldugun için çok mutlu oldugumu
söyleyemem.Hatirliyormusun? Senelerdir beraberiz ama seni hala
sevmiyorum. Dogruyu söylemek gerekirse: Senden ALLAH'tan nefret
ettigim için nefret ediyorum.

ALLAH beni cennetten attigi için bende seni kullaniyorum. Seni
de ALLAH'in bana yaptiklarini ödetene kadar kullanacagim, ondan
sonra sende defolup gidebilirsin.

Biliyormusun aptal. ALLAH seni seviyor, ama sen hayatin boyunca
benim yanimdaydin. Bunun içinde seni ödüllendirecegim. Hayatinin
berbat olmasini saglayacagim. Biz ikimiz beraber kaldikça bu
ALLAH'i çok üzecek.Zaman senin hayatini kimin yönlendirdigini
O'na gösterecek. Ve bu senin sayende olacak.

Geçirdigimiz güzel günleri hatirla, insanlari nasil hor görüyorduk,
onlara küfür ediyorduk, çilgin partilere gidiyorduk, hirsizlik
yapiyorduk, nasil iki yüzlü davraniyorduk, sigara kullaniyorduk,
cami'ye gitmiyorduk, dedikodu yapiyorduk.....

Bunlarin hepsini kaybetmek istemezsin degil mi?
Hadi gel aptal! Sonsuza dek beraber yanalim! Senin için çok
seyler düsünüyorum.

Bu mektupu sana ne kadar deger verdigimi söylemek ve hayatinin
büyük bir parçasini kullanmama izin verdigine tesekkür etmek
için yaziyorum.

Aptal, bazen sana çok gülüyorum. Öyle salakliklar yapiyorsunki,
benim bile migdemi bulandiriyorsun. Sen böyle devam et. Yeni
nesile yalanciligi, aldatmayi, kumari ve cami yerine diskolara
gitmeyi ögret.

Sen bunlari onlarin yaninda yap ki onlarda seni örnek alsinlar.
Bir zaman sonra onlarda aynisini yapacaklardir. Çocuklar böyle iste.
Neyse, simdi gitmeliyim ama birkaç saniye sonra tekrar seni görmeye
gelecegim. Azicik aklin olsaydi tövbe etmek için
biryerlere giderdin ve yasayacak oldugun bir kaç seneyi de
ALLAH'la beraber geçirirdin.

Bir kimseyi uyarmak karakterimde yoktur aslinda, ama seni
taniyorum. Sen zaten benim yanimdan ayrilmazsin. Senin yasinda
olan bir insanin hala günah islemeye devam etmesi saçmalik
olsada. Sakin beni yalnis anlama, senden hala nefret ediyorum,
ve bu böyle devam edecek. Ölüm bizi bulusturana kadar.....

CİN-CİNCİLİK


Cin; gözle görülmeyen, ışın gibi özel bir enerji biriminden yaratılmış, akıl ve bilinç sahibi bir varlıktır. Onlar da Allah'a kulluk için var edilmişler, insanlar gibi toplulukları ve muhtemel olarak milletleri vardır. Cinlere de kendi içlerinden peygamberler gönderilerek ilâhî yasalar bildirilmiştir. İman etmiş Allah yolunda cinler olduğu gibi; iman etmemiş, isyankâr, insanlara vesvese veren şeytanî düşünceliler de vardır. Şeytanî cinler, kötülüğün temsilcisi olarak gönüllere şüphe, tereddüt, kuruntu, aslı olmayan kuşku vererek etki yaparlar. Ancak Cenâb-ı Allah'a sığınıldığı zaman bu etki hemen kaybolur. Cinler, insanlara hiçbir zaman musallat olamazlar.

Cincilik, cinlerle iletişim kurma ve onlarla konuşma gibi bir iddia ile geçim sağlama uğraşısıdır. Dini bilgisi olmayan saf halkı etkileyerek onlardan çıkar sağlarlar. İslâmiyet, şeytan işi bir pislik olan her türlü büyücülüğü, cinciliği ve falcılığı yasaklamıştır.

CİNLERİ ATEŞTEN YARATTIK

15/27 : Cinleri de (insandan) daha evvel kavurucu (dumansız) ateşten yarattık.
Cinler, ışın gibi, mikro dalga gibi görünmeyen madde ötesi canlı varlıklardır. İnsanlar gibi akıl, şuur ve iradeye sahiptir.

ALLAH'A KULLUK İÇİN VAR EDİLMİŞTİR

51/56 : Ben cinleri ve insanları sadece Bana ibadet etsinler diye yarattım.
Cinlerde tıpkı insanlarda olduğu gibi Allah'a kulluk etmek için yaratılmıştır ve onlar da Allah'ın yasalarına uymakla yükümlüdür. İyi işler yapanlar cennete, kötülük yapanlar da cehenneme gidecektir.

CİNLER TOPLULUĞU

6/130: Ey cinler ve insanlar topluluğu...
72/6: Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınıyorlardı da onların kibir ve azgınlıklarını arttırıyorlardı.

Cinlerin de insanlar da olduğu gibi; bizim bilmediğimiz ve göremediğimiz ayrı bir boyutta, yeryüzünde ve gökte toplu halde yaşadıklarını dişili erkekli aileler oluşturduğunu, ailenin de ötesinde toplulukları ve büyük ihtimalle de ayrı milletleri olduğunu Kur'ân ayetlerinden öğreniyoruz.

CİNLERE DE PEYGAMBERLER GÖNDERİLMİŞTİR

6/130: Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size ayetlerini anlatan ve şu gününüzle (Kıyamet Günü) yüzyüze geleceğiniz hususunda sizi uyaran resuller gelmedi mi?...

Ayetten; insanlarda olduğu gibi cinlere de kendi aralarından peygamberler gönderildiğini, ilâhî yasalar açıklanarak anlatıldığını öğreniyoruz. Kur'ân, cin toplulukları tarafından dinlenmiş ve izlenmiştir. Ahkâf 46/29-31: Bir zamanlar cinlerden bir gurubu, Kur'ân'ı dinlemeleri için sana (Hz. Muhammed'e) yöneltmiştik. Ona geldikle rinde birbirlerine: Susun dinleyin, dediler. Kur'ân'ın okunması bitirilince de uyarıcılar olarak kendi toplumlarına döndüler ve şöyle dediler : Ey kavmimiz! Biz Mûsa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola götüren bir Kitap dinledik. Allah'ın davetçisine uyun ve ona inanın ki Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi azaptan korusun.

Hz. Peygamber cinleri gözleri ile görmemiş, onların Kur'ân-ı dinledikleri Cenâb-ı Allah tarafından ona vahiy ile bildirilmiştir. Cin 72/1 : De ki : Cinlerden bir topluluğun dinleyip şunu söyledikleri bana vahyolundu : Gerçekten biz, hayranlık verici bir Kur'ân dinledik.

ŞEYTANÎ CİNLER - İYİ CİNLER

72/11: Doğrusu bizlerden (cinlerden) iyi olanlar var, olmayanlar da var, çeşit çeşit yollara ayrılmışızdır.
72/14: Bizden (cinlerden) Allah'a teslim olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Allah'a teslim olanlar doğruyu ve hayrı aramışlardır.

Kur'ân'ın açıkladığı gibi cinler iki kısımdır. Bir bölümü iyi, ahlâklı, hayırlıdır ki onlar Cenâb-ı Allah'a iman etmişlerdir. Bir kısmı da isyankâr, kötülüğün ve fenalığın kaynağıdır ki; insanları saptıran, aldatan, vesvese veren iman etmemiş şeytan denilen asi kullardır.

CİNLER GAYBI BİLMEZLER

34/14: ...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.

Gayb; gizli olan, görünmeyen, belirsiz demektir. His ve akıl ile bilinmeyen şeydir. Yüce Allah, mutlak gayb olan Kıyamet zamanı, insanın nerede öleceği, insanın geleceği bilgisini, değil cinlere sevgili peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)e bile bildirmemiştir. Enam 6/59: Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. Geleceği bildiğini iddia eden cincilerin, büyücülerin, falcıların insanları nasıl sömürdükleri ve çıkar sağladıkları böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Kur'ân, insanlara yapılacak yardım ve hizmetlerin temel prensibini şöyle vermektedir: Hiçbir ücret almadan Allah rızası için olmalıdır. Enam 6 / 90: ...Ben şu yaptığıma karşılık sizden bir ücret istemiyorum...

ŞEYTANLARIN İNSANLARA YAPTIĞI ETKİ

114/5-6 : Şeytan insanların göğüslerine vesvese verendir. Cinlerden de olur, insanlardan da.
26/221-223 : Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, her günahkâr yalancıya inerler. Onlar şeytanlara kulak verirler ve çoğu da yalan söylerler.

Cin ve insan şeytanlarının insanlara yaptığı etkiye vesvese denir. Vesvese; şüphe, tereddüt, kuruntu, aslı olmayan kuşkulardır. Kötülüğün temsilcisi cin şeytanları; iman etmemiş günahkâr yalancıların gönüllerine inerek onlara sinsice türlü vesveseler fısıldar. Genellikle aldatarak, çarpık gösterici telkin ile gayelerine ulaşırlar. İnançsız asi cinler insanları tereddüte düşürüp etkilerken; melekler de iman sahiplerinin gönüllerine inerek, ilham denilen mutluluk verici duygu ve düşünceler ile, onlara manevî bir güç katarlar. Yaratılış yasası gereği olan bu iki zıt kuvvet ile insanlar olgunlaşıp kemale ermektedir. Şeytanlar; Allah'a, ahirete, meleklere, kadere inanç konusunda kararsızlık doğurur; namaz, zekât, oruç ibadetlerinde kuşkuya düşürür, fakirleşeceksiniz diye korkutarak hırsa hırs katarlar. Böylece akıl ve duyuları çelişkiye düşürerek, her türlü kötülüğe yöneltirler. Artık o kimse Allah'ın doğru yolundan, kendisine ve insanlara faydalı olmaktan uzaklaşarak felâkete doğru sürüklenir. Nefsinin kötü sıfatlarına esir olan insanlarda bu fısıltılar, ta ki gerçekleri fark edip insanların Rabbi, insanların Yaratıcı'sı Yüce Allah'a sığınıp teslim olana kadar devam eder.

CİNCİLİK

37/6-10: Biz en yakın gökleri yıldızlarla süsledik. Onu asi bir şeytandan koruduk. Onlar en yüksekteki melekler topluluğunu dinleyemezler, her yandan kovulup uzaklaştırılırlar. Onlar için sürekli azab vardır. Ancak melekler topluluğundan bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev (ışın) izler.

Gökler meleklerin bulundukları yerlerdir. Onlar buralarda kendilerine verilen İlâhî Emirler'i aralarında konuşurlar. Eğer bir cin şeytanı buralara kadar çıkar ve meleklerin haberi olmadan kulak hırsızlığı yapar ve yakalanmadan Dünya'ya dönerse, bu bilgilere bir takım yalanlar da katarak Yeryüzü'ndeki cincilere, büyücülere, üfürükçülere ulaştırır. Onlar da kendilerine vahiy geldiğini zannederek, hem kendileri sapıtır ve hem de saptırırlar. Bunun için gökler, şeytanlardan korunmuştur.
(Bkz. Elmalı M. Hamdi Yazır. 8/301)

« Bu ve benzeri bilgilerden anlaşıldığına göre, insanların duyular ötesiyle irtibat vasıtalarından birisi cinlerdir. Onların bilgileri sınırlı, gayb onlar için de kapalı olmakla birlikte, cinlerin insanlar için yarım gayb (bilinmeyen) saydığı bazı olayları bildiği veya gözlemleyebildiği sanılmaktadır. Fakat onlar bildikleri olayları yalanlarla karıştırıp insanlara aktarırlar. Bu yüzden insanlara aktardıkları bazen doğru, bazen de yanlış çıkar. Cinler insanları etkilemek için bazı büyücü ve kâhinleri (geleceği bilme iddiasında olan) seçtikleri gibi, spiristleri yani ruh çağırıcıları da seçerler. İşte ruhçuların ruh çağırma seanslarında kendilerine geldiklerini söyledikleri varlıkların bu cinler olması kuvvetle muhtemeldir. Bunlar kendilerini medyumlara ruh diye tanıtıp, geçmişe ait söylediklerinin doğru çıkmasıyla da onları kendilerine bağlarlar.»
( Bkz. Divan Taş - İlmihal II. say:156 )

Kur'ân-ı Kerîm'de cinler hakkında daha ayrıntılı bir açıklama olmamasının sebebi olduğu bilgi eksikliği; insanlardaki bilinmeyen, çözülemeyen sırlara olan aşırı merakı kötüye kullanılarak, cinler ile iletişim sağladığını iddia eden bir takım kimselerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Cinler ile bağlantı kurarak büyü yapmak, bilinmeyeni ve geleceği haber vermek iddiası ile oluşan cincilik, günümüzde de çok kazanç sağlayan bir sektör haline gelmiştir.

Duyular üstü bir varlık olan cinlerin, insanların geçmişindeki bazı olayları bildiği sanılmaktadır. Ancak geleceği değil cinler, Peygamberler de dahil Allah'tan başka kimse bilemez. Yüce Yaratıcı' nın müsaadesi olmadan, hiçbir varlık diğer bir varlığa zarar veremez. Kötülüğün temsilcisi cin şeytanları, iman etmemiş günahkârların gönüllerine inerek, onlara sinsice türlü vesveseler (kuruntu) fısıldar. Bunun dışında hiç kimseye, hiç bir zaman musallat olamazlar. Tasalluk; ancak cinlerden değil, şeytanî düşünceli insanlardan gelebilir. Cinler vasıtasıyla bilinmeyenden ve gelecekten haber verme gibi iddialar ile mesleklerini yürüten cinciler, türlü hile ve hokkabazlıklar ile halkı etkileyerek onlardan çıkar sağlamaktadır. Eğer onlar geleceği bilselerdi Milli Piyango, Spor Toto v.s. gibi kuruluşlar vasıtasıyla süper zengin olurlardı.

Sıkıntısı ve sorunları olan bazı kimselerin; kendisine bile hayırı olmayan cincilere sığınarak yardım istemeleri, kurulan tuzaklara düşülmesine, ceplerinin boşalmasına, ve sıkıntılarının artmasına sebep olur. Yaratılmış bir varlıktan medet ummak, inanç yönünden önemli sakıncaları doğurur. Kur'ân bunu Allah'a şirk(ortak) koşma diye vasıflandırır ki, çok büyük bir günahtır. Her türlü yardım Yüce Allah'tan istenir. Fatiha 1/5 : Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dilerim. Nisa 4/116-117 de şöyle buyrulmaktadır : Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez...Allah'a şirk koşan, dönüşü olmayan bir sapıklığa dalıp gitmiştir... Böyle yapanlar Allah'ı bırakıp kendine de hiçbir hayrı olmayan ŞEYTANA tapmış olurlar.

ŞEYTANIN KÖTÜLÜĞÜNDEN ALLAH'A SIĞINIRIM

Nas Sûresi 114/1-6 : De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların yöneticisine, yönlendiricisine. İnsanların İlâhına. O sinsi, aldatıcı şeytanın kötülüğünden. O ki insanların göğüslerine vesvese verendir. Cinlerden de olur, insanlardan da.

Kur'ân-ı Kerîm'in en sonunda yer alan Nas (insanlar) Suresi ile bir evvelki Felâk Suresi birlikte inmiş ve ikisine birden Sığınıcı Sureler denmiştir. Hz. Peygamberimiz; bir rahatsızlık duyduğunda, her gece yatacağı zaman bu sûreleri üçer defa okuduğu bilinmektedir.

Ayette; cin ve insan şeytanları tarafından kulağa üflenen her türlü vesvese denilen kötü düşünce ve kuruntulardan korunmak için Allah'a sığınılması emredilmektedir. Cincilere umut bağlamak gafleti; ancak azabı, parasal kaybı ve mutsuzluğu getirir. İnsanların gönlü rahatlatılarak, sıkıntıları giderilerek, doğru yola iletecek yegane kudret Yüce Allah'tır. Rad 13/28 : ...Allah'ı anmakla gönüller huzura erer.

Cinler gelecekte calistirilabilinirmi

(alinti.... Fethullah Gülen)



Kur’ân’da, Süleyman Aleyhisselâm’ın kuşlardan ve cinlerden ordularının olduğu, cinlerin kaleler, havuzlar ve kazanlar yaptıkları, içlerinde bina ustalarının ve denizlere dalan dalgıçların bulunduğu, ayrıca birkaç bin kilometre uzaktan Belkıs’ın tahtının ânında getirildiği anlatılır (Enbiyâ, 21/82; Neml, 27/39; Sebe', 34/12; Sa’d, 38/37).

Âyetler, bizi fizik ötesi âlemlere götürmekte ve metafizik vak’alarla tanıştırıp, cin, şeytan ve ruhânîlerle kalbin ve hissin diliyle konuşabileceğimiz bir âlemde gezdirmektedir. İnsanlık, şu anda bu işin henüz elif-basında ve emekleme devresinde bulunmaktadır. Telepatinin, ruhlarla konuşmanın, cin ve şeytanlarla en geniş sahalarda haberleşme yapmanın ve onları emir altına alıp iş gördürmenin perdesi yeni yeni aralanmaktadır. Maddeyle alâkalı laboratuarlarda halledilemeyen meseleler olacak, görülmeyen âlemlere ve canlılara müracaat lüzumu duyulacak ve başka âlemlerden gelen şifreleri çözmek için nezih veya habis ruhlara, cinlere ihtiyaç baş gösterecektir. İrtibat arttıkça, onları kullanma sahalarına temayül de artacaktır.

Yukardaki âyetlerde ifâde edildiği gibi cinler, Hz. Süleyman'a (as) hizmet ediyorlardı. Her nebî, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden birine mazhardır; aynı zamanda nebîler, kendi isimlerinin de mazharıdırlar. Süleyman ismindeki remiz ve manâ, Şehâdet ve Gayb âlemleri üzerinde hüküm sürmektir. Böyle bir ismin muktezası olarak, O Nebî'nin bir eli görünen, diğer eli ise görünmeyen âlemde tasarruf yapabiliyor ve muhaberede bulunabiliyordu. Bu, sair enbiyâda ara sıra ve mu’cizevî oluyordu ama, Hz. Süleyman da (as) ileri derecedeydi. Ayrıca burada, imana ve Kur'ân'a hizmet eden cemaatlerin sahip olmaları gereken yol ve usûllere de işaretler vardır.

Nebî, âlet u edevatsız ve maddî sebepler olmaksızın cinleri teshir edip emrine bağlamış, onlar vasıtasıyla haberleşmiş, onları çalıştırmış ve bu sahada nihâî sınırı göstermiştir. Âyetin ifâdesiyle, emrinde bulunan cinler, Hz. Süleyman'ın (as) kendilerinden yapmalarını istediği şeyleri yaparlardı. Çok muhteşem hüsn-ü sanat eserleri ortaya koyarak, bu sanatın gelişmesi ve ihyâsı hususunda insanlara büyük destekleri olmuştur. İleride cinler, aynı sahada daha geniş çapta kullanılacak ve onları istihdam edenler, son sınır taşlarını yerlerine koyacaklardır.

Yine Kur'ân'da, -yukarıda ifâde edildiği gibi- Hz. Süleyman'ın (as) cinleri denizlerin diplerine dalma ameliyesinde istihdam ettiği de belirtilmektedir. Telepatinin bu işle alâkası vardır veya yoktur; fakat her hâlukârda, bir gün iaşeleri temin edilerek, cin taifeleriyle deniz altında üç-beş ay kalınabilecektir. Zirâ, Allah’ın bir Peygamberi (as), bize bu mevzûda da son ufku göstermektedir.

Muhabere sahasında da cinlerin büyük çapta kullanılabileceğine âyet işaret etmektedir. Büyük devletler, teknik ve teknolojik sahada verdikleri kavga ve mücadelede cinleri kullanıp, -haberleşmede dinlenme ihtimali ortadan kalktığı ve çok serî hareket ettikleri için- telsiz ve telgrafın çalışması ve kod, şifre ve anahtarlarının ele geçirilmesi hususunda cinlerden faydalanacaklardır. Gariptir; bu mevzûda bugün en fazla gayret gösterenler de, manâya karşı en kapalı milletlerden olan Rusya ve Çin'dir.

Cinler ile konuşmanın sağlanması, emniyet teşkilatlarının da işine yarayabilir. Meydana gelen veya gelişme safhasında olan faaliyetler ve grup olayları anında merkeze bildirilip, kontrol altına alınabilir. kim bilir belki o zaman, cinlerden de komiserler ve emniyet müdürleri olacaktır. Ve gün gelecek, milletlerin gizli bir şeyi kalmayacak, cin ve şeytanlar bütün kapalı şeyleri, milletlerin sırlarını ve gizli yanlarını açığa çıkararak, herkesin en gizli yönlerine muttalî olma imkânını sağlayacaklardır. Ne var ki beşer, her şeyi ruhânîlerin ve cinlerin yaptıklarına inanacak ve bu sahadaki gelişmeler sonucunda cinlerin bu şekilde kullanılması, bir bakıma Allah'ın (cc) ve Kur'ân'ın inkârına yol açacak; neticede de insanlar, ruhlarını tatmin için bunları kullanabileceklerdir.

Enbiyâ sûresinin 82. ayetinde, cinlerin daha başka işler de gördükleri belirtilerek, belki cinlerin ileride bizim bilemediğimiz ve tahmin edemediğimiz daha pek çok işlerde de kullanılabileceğine işaret olunmaktadır. Siz bunu, ister bin senelik hâdiselerin kitaplaştırılması, ister yerin altına ve yer altındaki madenlere ittılâ ve isterseniz deniz dibinde asırlardır bulunamayan batık gemilerin tespiti, yeni zenginlik kaynaklarının keşfi veya cinleri uzay dalgıçları, ya da cin uydular şeklinde istihdamla değişik bilgiler edinilmesi olarak düşünebilirsiniz. Fakat, her zaman olduğu gibi bu sefer de, verdiğimiz bu malûmatın sonunda yine “Her şeyin doğrusunu Allah bilir” demeyi ihmal etmemeliyiz.

Cinler bizim Alemimize nasil geciyorlar

Cinlerin metafizik alemden şehadet yani görünen, fiziki aleme geçişinde çeşitli sebepler vardır. Ya bizim alemimizde manyetik bir hadise vuku bulur, ya iki alem arasında bir menfez, koridor meydana gelir ya da medyum özelliğine sahip bir kişi, bilerek veya bilmeyerek bünyesi gereği buna vesile olur. Yoksa hiçbir cin kendi aleminin hudutları dışına kendi iradesiyle çıkamaz.

Aynı dünyada olmamıza rağmen boyut farklılığı bir hakikattir. Cinler, canları istediği zaman metafizik alemden, fizik aleme geçemezler.

Cinler, kendi alemlerinden, şehadet alemine geçtiği zaman, rasgele kişilere musallat olamıyor, herkese tesir edemiyor. Ancak, doğuştan medyumluk özelliği olan insanlarla muhatap olabilir veya bünyesinde bir menfez, bir açık, bir rahatsızlık bulunan kişilere musallat olurlar. Bu kişiler de genellikle içine kapanık, korkak, çekingen, psikolojik olarak dengesiz, şizofreni ve beyin yönünden bir rahatsızlığı olan kişilerdir.

Cinler kendi alemlerinden şehadet alemine devamlı kalmak üzere geçemez. Muhakkak belli bir zaman sonra geri dönmek zorundadır. Nasıl ki, komaya giren bir insanın belli bir zaman sonra uyandırılması gerekiyorsa, suya giren bir insan belli bir müddet sonra sudan çıkmak zorundaysa, cin de bir vakit sonra kendi alemine dönmek zorundadır. Tek imkanı vardır o da, ya medyumluk özelliğe sahip manyetik enerjili bir insan bulmak ve onunla muhatap olup enerjisinden istifade etmek, ya onun içine girip bir müddet vaziyeti idare etmek, ya zayıf ve hasta bünyelerden enerji hırsızlığı yapmak ya da herhangi bir sinek, böcek vs. hayvanın içine girip zaman kazanmaktır.

Asr-ı saadetten bir hadise bize bu konuda ışık tutmaktadır. Hz. Ayşe (r.a.) validemiz bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir. Hz. Ayşe validemiz sebebini sorunca: Sen cinlerden bir Müslüman katlettin. Bunun mahkemesi yapılacak, denildi. O da: ‘Ben nerede bir cin öldürdüm?’ dediğinde ona cevap verildi:
Sen Kur'an-ı Kerim okurken, bizim Müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimiz de öldü. Bunun hesabı görülecek.

Hadisenin sonunda barış ve anlaşma yapıldı. Olay tatlıya bağlandı. Zaten rivayetlerden bize gelen, evde her hangi bir haşarat, muzır mahluk görürseniz yılan, çıyan, böcek vs. bunları hemen telef etmeyin. Zararları yoksa ilişmeyiniz, denilmiştir.

Şeytan nedir hangi yollarla insana yanaşır

Şeytanlar, hayra hiçbir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhani bir varlık türüdür. “Dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmışlardır (Hicr Sûresi, 27). İblisin asıl adı, Azazil idi. Cenabı Hakkın Hz. Âdeme (as.) secde etme emrinden yüz çevirmesi ve bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, “iblis” ve “şeytan” isimlerini aldı.

İnsanlığın manevi terakkisinde, Allaha kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kuran-ı Kerimde şeytan, insan için “adüvv-ü mübin-apaçık bir düşman” olarak tavsif edilmiştir. Cenabı Hak, Kuran-ı Kerimde pek çok ayet-i kerimede müminleri şeytandan istiazeye, yani Allaha sığınmaya davet etmiştir.

ŞEYTANIN EN BÜYÜK AMACI İNSANLARI DİNSİZ YAPMAK,ATEİST YAPMAKTIR...!!!. Bunu başaramazsa onları şirke sevk eder.

Şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zalim bir müşrik eder, sefih eder. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece gündüz çalışan bir dava adamı yapmaya çalışır. Bu onun son hedefidir. Zira, dava sahibi olmayan bir müşrik şeytanın bendesi ise, şirki dava edinenler onun can yoldaşlarıdır.

Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı seçen müminlerde taktik değiştirir. Müminin imanına ilişemeyeceğini anladı mı, onun ibadetiyle uğraşır; ibadetsiz bir mümin olmasını arzu eder. Bunu başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nafilelere yanaşmamasını ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî ibadetiyle meşgûl olmasını, başkalara bir şeyler anlatmamasını arzu eder. Ve mümine şu yollu telkinlerde bulunur: “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından asarlar.”

Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin bazıları şunlardır:

1. Şehvet ve öfke: Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte: “Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.” buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

2. Hased ve hırs: Hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.

3. Tama: Şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, adeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.

4. Acelecilik : Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

5. Yoksulluk korkusu : Bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.

6. Taassup: Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de kendi meşrebinde olmayan müslümanlara karşı kin tutmak, onları küçümsemektir.

7. İhtilâf

8. Şüphe: Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde şüpheye düşürmesidir.

9. Sui-Zan: Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevk eder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.

Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.

Şeytan ve şerler niçin yaratıldı?


Aslında yaptıklarından ve yarattıklarından dolayı “kimse Allah’a hesap soramaz” (Enbiya, 21:23) Ancak bizler, insan olmanın gereği olarak her konuda olduğu gibi, bu konuda da Hz. İbrahim (as) gibi, “kalbimizin tatmin olmasını istiyoruz” (Bakara, 2:260) istiyoruz. İşte bu yüzden de aklımıza ister istemez şu soru geliyor:

Öyleyse neden, Allah şeytanı ve kötülükleri yaratmış da bize musallat etmiş? Kötülüğü yaratmak kötü, şerri yaratmak da şer değil mi?

Hemen ifade edelim ki, şerrin yaratılması şer değildir; şerri işlemek şerdir. Çünkü Allah bir şeyi şer olsun diye yaratmıyor. Hayır olsun diye yaratıyor. Allahın hayır olarak yarattığı şeyleri de bizler hakkımızda şerre çeviririz. Mesela, Şeytan ateşten yatılmıştır ve bu konuda en güzel örnek de ateştir. Ateşin yaratılması şer değildir, ancak ona dokunmak şerdir. İnsan ateşi muhafaza altına alırsa ondan faydalanır; aksi halde zarar görür.
Buna bir başka örnek de yağmurdur. Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Tedbirsizliği yüzünden bazıları yağmurdan zarar görseler, “Yağmurun yaratılması rahmet değildir” diyemezler ve “şerdir” diye hükmedemezler.

Allah’u teâla günah işleme kabiliyeti olmayan meleklerle, hiç sorumlu olmayan hayvanları yaratmıştır. Bu iki varlıktan başka, hem melekleri geçecek kadar mükemmel, hem de aklı olmayan hayvanlardan daha aşağı olacak kadar kötü olma özelliğindeki insanı yaratmıştır. Bu noktada insanın terakkisine yol açmak üzere şeytana fırsat tanınmış ve insana kötülüğü emreden bir nefis verilmiştir.

Dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiretin iki menzili olan cennet de cehennem de insanların iminçlarından ve amellerinin meyvesi olacaktır. Bunun için insan nevi bir imtihana tabi tutulmuştur. Hayatını iman ve sahil amel üzere geçirip bütün işlerini istikamet üzere gören insanlar cennete layık bir kıymet alırlar. Aksi yolda gidenler ise cehennem ehli olurlar.

İnsan, nefsine uymaz ve şeytanı dinlemezse manen terakki eder ve meleklerden daha yüce bir makama erebilir. Aksini yaptığı taktirde de hayvanlardan daha aşağılara düşebilir.

Bilindiği gibi, elmasla kömürün aslı karbondur. Ancak diziliş farklılığından dolayı biri elmas diğeri kömür olmuştur. Aynı şekilde insanların da aslı birdir. Bütün insanlar aynı maddi ve manevi cihazlarla donatılmışlardır. Ancak, bunların doğru yahut yanlış kullanılmalarıyla insanlar arasındaki farklılık ortaya çıkmış ve toplumda elmas ruhlular yanında kömür ruhlular da ortaya çıkmıştır.

Meselenin bir başka boyutu da şudur. İnsan, şeytana uymakla kendini zarara soktuğu gibi, “Sebep olan işleyen gibidir.” kaidesine göre bu işte şeytan da büyük bir sorumluk altına girer ve cehennemdeki azabını artırmış olur. İnsanları yoldan çıkarmak üzere kendisine tanınmasını istediği fırsat, başına bela olacak ve istikametten saptırdığı kişilerin azaplarının bir katı da ona tattırılacaktır.

Cenab-ı Hak dileseydi şeytana bu fırsatı vermeyebilirdi. O zaman onun görevini de insan nefsi üstlenmiş olurdu. Sonuç değişmezdi. Kendisine insanları yoldan çıkarmak için çalışma fırsatının verilmesiyle şeytan büyük bir zarara uğramış, tabiri caizse, küstahlığının cezasını böylece görmüştür.

7 Ölümcül Günah ve Şeytan

Lucifer ve Kibir

Kibirlilik bütün kötülüklerin anasıdır. Lucifer'in Cenetten düşme sebebi de kibiri yüzündendir. Kendini başkalarından üstün görmek olan kibirlilik bu yüzden en büyük günah olmuştur.


Beelzebub ve Açgözlülük

Açgözlülüğü sineklerin efendisi olan Beelzebub temsil eder. Açgözlülük aşırı derecede yeme ve içme anlamına geliyor.kavgaların, savaşların anasıdır.


Leviathan ve Kıskançlık

Bu Ölümcül Günah genelde bir köpekle simgelenir. Kıskançlığın bir insanın ''kalbini yediği'' söylenir. Kavgaların, savaşların anasıdır.


Belphegor ve Tembellik

Genelde tembel bir hayvan olan eşşek ile temsil edilen bu günah, bitirilmesi gereken işlerin hep yarım bırakılmasıdır. Kavgaların, savaşların anasıdır.


Mammon ve Para Hırsı

Paraya olan açgözlülük en Ölümcül Günahlardan biridir. Mammon tarafından simgelenen bu günah insanların birbirlerine düşmesine, kavga etmesine sebep olur.kavgaların, savaşların anasıdır.


Asmodeus ve Zamparalık, Sehvet Düşkünlüğü

Asmodeus tarafından simgelenen bu günah keçi ile temsil edilir. Kavgaların, savaşların anasıdır.


Satan ve Sinir

Bu Ölümcül Günah kendini bıçaklayan bir yaratık tarafından resmedilmiştir. Satan'ın insanlara öğrettiği bu günah kavgaların, savaşların anasıdır.

Batı'nın Şeytanı.



1672 yılında Fransa Başbakanı Jean-Baptiste Colbert hakimlere büyücülük ve cadıcılık davalarını kabul etmelerini yasaklayarak, Şeytan'ın prestijine ağır bir darbe indirmiş oldu. Yasağı sakıncalı bularak ilk itiraz eden Normandiya Parlamentosudur. Gerekçesi ise: " Hristiyanlık için Şeytan tartışılmaz bir gerçektir. Her zaman yenilen'e ( Şeytan'a ) dokunmak Ebedi Yenen'e (Allah'a) dokunmak anlamına gelmez mi? Cadı (La Sorciere, 1862) adlı ünlü eserinde bu noktaları hatırlatan Jules Michelet şöyle der: " Cehennemi inkar eden akılsız, Cennet'i sarsabilir."

Şeytan şeytanlıkları, kötülükleri ve aldatmacaları ile her dinde ve ilkel inanışta karşımıza çıkar. Adları ve sıfatları değişir ama işlevi aynıdır. O daima karanlıktır, günahtır, acı verendir...Yüzyıldan yüzyıla güç kazanır. Tevrat'ta aldatıcı bir yılan iken zamanla dehşet verici bir ejderhaya dönüşüyor. Baş kaldırdığı için Cennet'ten kovulan melek, Cehennem'in efendisi ve insanın bir numaralı düşmanı oluyor. Şeytanı inkar etmek imkansız ise de onu abartmamak mümkündür, hatta gereklidir. Hz. Adem ve Havva anamızın "ılk günah"ının arkasında Allah c.c'a karşı gelen, ölüme , Cennet'ten kovulmaya iten cezbedici bir ses vardır.

Kutsal Kitap ve Kilisenin geleneği bunda adı Satanas veya Yunanca'da Diabolus olan "düşmü" bir meleği görüyorlar. Eski Ahit'e baktığımızda Şeytan'ın ve Şeytanların kökenini bulmak oldukça zordur. Şeytan ve şeytanlar tam yoksa da, kötü ruhlar ve cinler hiç eksik değiller. Örneğin: büyücülerin ayinlerinde çağırdıkları ölülerin ruhları Elohim'ler, kurban törenlerinde kurban törenlerine yol açan gerçekten Şeytan'ı Sedimler, kalıntılarda ve ıssız yerlerde yaşıyan kıllı vücutlu Seirim'ler. Bunlara, daha eski kaynaklarda da karşımıza çıkan yıkık evler şeytanı Lilith ve çöl şeytanı Azazel eklenir. Bir de Şeytan'ın bir prototipi olan Mısırlılar'ın Sth tanrısı. Şeytan ve etrafındaki şeytancılar, kötü "deamon"lar (= Cinler) en büyük tehlikedir.

Kiliseler ister Katolik olsun, ister Protestan, ister Ortodoks bu eski melek ile mücadele edebilmek için inançlarına sarılarak, bütün gayretleri ile karşı koyuyorlar, her gerektiğinde kovarak... Şeytan kovmanın amacı, Hazreti İsa'nın kiliseye teslim ettiği kutsal yetki ile, Şeytan'ı bir kişinin içinden kovmak, çıkartmak, etkisini yoketmektir. Ama özellikle ruhsal olup tıp konusuna dahil olan bazı hastalıklara, rahatsızlıklara dikkat edilmelidir. Bundan dolayı bir şeytan kovma ayinine girişmeden önce, tesbit edilen durumun Şeytan'dan mı yoksa bir ruhsal bedensel hastalıktan mı (psikosomatik rahatsızlıktan ) kaynaklandığına önemle bakmak, bunu incelemek gerekiyor. Şeytan, bütün becerilerini kullanarak, bir çeşit süperstar konuma geliyor "yasak meyve"lerin çekiciliğini kullanarak.... Şeytan insanları kullanır, onun izinde gidenler aldatılmakla birlikte, popüler olmasına, hatta deyim yerindeyse, yücelmesine en büyük etken cadıcılık, Kara Büyü ve Şeytan'a tapma ( Satanizm) oluyor.



Şeytan, Allah'a başkaldıran ve bu yüzden, taraftarları ile Cennet'ten kovulan, düşürülen gururlu ve isyankar bir melektir.

Şeytan, tekrarlamakta yarar vardır, bütün kötülüklerin kaynağı ve simgesidir, bütünü ile kötü olandır, günaha sevkeden Karanlıklar Prensi, Allah'ın ve Allah'ı sevenlerin en büyük düşmanıdır.

"Satanas" Şeytanın İbranice karşılığıdır, özgün anlamı ise "düşman"dır. "Gökyüzüne çıkacağım, Allah'ın üzerine tahtımı kuracağım, Allah'ın yıldızları üzerinde tahtımı kuracağım, En yüce olana benzer olacağım" diyen ve gururu ile Allah'a benzer olmayı arzulayan eski düşman, dünyanın sonunda yalnız bırakılacak ve ölümle yargılanacaktır.

Martin Luther'in (1483-1546) getirdiği Protestan reformu, Şeytan'ın kimliğine pek bir değişiklik getirmiyor. Kaldı ki Luther'in kendisi de Şeytan'a karşı çetin bir mücadele vermektedir. Luther şeytan'ı sık sık görür, konuşur, kavga eder. Kendi anlattığı gibi bir gece Şeytan, hücresine girer bir ceviz çuvalını karıştırmaya başlar. Kızan Luther ona "Def ol!" diye bağırır. Şeytan aldırmaz , bir sineğe dönüşür ve Luther'in başı etrafında vızıldayarak uçuşmaya koyulur. Sabrı tükenen Luther, mürekkep şişesini kaptığı gibi fırlatır. Wartburg manastırında, bugün hücrenin duvarındaki mürekkep lekesi ziyaretçilere gösterilir. "Yücelebilmek için" derdi Luther, bir tanrı bilimci Şeytan ile mücadele etmelidir:

" Şeytan, boğazımıza sarılmadığı sürece sıradan tanrıbilimcileriz." Şeytan bir kısım suçsuz insana musallat oluyor, onları taciz ediyor. Bir kısım insan ise, bu dünyanın nimetlerine güya sahip olabilmek için, Şeytanla temasa geçmeye çalışıyor, şeytani güçleri kullanmaya kalkıyor. Birçok kez Kara Ayin'den,Şeytana tapma ayininden söz ettik. İyi de Batı'da şeytancılık, satanist geleneğinde Kara Ayin nedir?

Büyük bir olasılıkla ve tarihçilere göre Kara Ayin ya da Cehennem Ayini, felaketler yılı olarak bilinen 1000 yılında ortaya çıkıyor. Başlangıçta kırsal alandaki Şeytanlar ya da Şeytanı Kutlama Şenlikleri ile karışıyor. Ayin açık havada gece vakti yapılıyor, yerde bir oyuk kazılıyor ve hazır bulunanlar, idrarlarını o oluğa döktükten sonra, sağ ellerinin iki parmağını batırıp haç işareti çıkarıyorlardı.

Şeytan Allah'a ve Hz. İsa'ya karşı duyduğu nefretten dolayı eylemlerde bulunuyorsa ve her ne kadar bu eylemler, her insan ve toplum için ruhsal ve bedensel zararlara neden oluyorsa da herşey, TAllah'ın izni ile olmaktadır. Tanrını Şeytanın faaliyetlerine verdiği izin yüce bir sırdır amcak bilindiği gibi "Herşey Allah'ı sevenlerin iyiliği için işliyor. 20. yüzyılın İngilteresinde Kara Büyü her tür insanı çekmektedir... Gazete ve televizyonlarda sık sık tekrarlandığı gibi kenar mahallelerdeki Satanistler, sadece öğrenciler ya da eski bir tapınma şekline başvuran, sapık zevkler peşinde olan aklı bozuklar değildir. Bu insanlar neyi hangi amaçla yapmak istediklerini çok iyi biliyorlar... Ancak çağdaş Kara Büyücüler Şeytan diye birilerinin varlığına inanmıyorlar, kötülüğün yaşayan bir güç olduğuna inanıyorlar.

07 Nisan 2007 Cumartesi

CUMHURİYET GAZETESİ

Cumhuriyet Gazetesi’nin kışkırtıcı (am... ağızlılar çok dinleniyolar , çok satıyolar ya - az ama adamına satıyolar diyordurlar -) , niyeti belli olan reklamına değişik ve güzel bir cevap

Yahudi Şerefsizlerinin Tarihi

YAHUDİ TARİHİ

Gerçek şu ki Biz Tevrat’ı içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler ve yüksek bilginler de Allah’ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafir olanlardır. (Maide Suresi, 44)

Yahudiler, ya da kendi deyimleriyle “Yehova’nın oğulları”, dünya tarihinin en eski ve kilit topluluklarından biridir. Yahudiler, üç büyük dinin doğuşunun ve gelişiminin merkezinde olmuş, üç kutsal kitabın üzerinde özellikle durduğu ve tarih boyunca dünya üzerinde büyük etkileri bulunan bir millettir.



İlk Yahudİler

40 asırlık geçmişleriyle Yahudiler, dünya tarihindeki en eski milletlerden biri olma özelliğini taşırlar. Ancak bugün dünyanın her yanına dağılmış bulunan Yahudiliğin başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Sami ırkından sayılan Yahudiler, göçebe bir kavim oldukları için tam olarak hangi tarihte ve nerede bulunduklarını saptamak oldukça zordur.Yahudiler tarih boyunca birçok peygamberin hayatına ve tebliğine şahit olmuşlardır. Dolayısıyla Yahudi tarihinin ilk 2000 senesi, bir anlamda, peygamberler tarihidir. Yahudilerin ilk ataları Nuh Peygambere kadar uzanır. Muharref Tevrat’ın Tekvin bölümünde Hz. Nuh’un oğullarından; Hz. Nuh’un küçük oğlu Ham’ı ve onun soyundan olacakları lanetlemesinden bahsedilir.Yahudilerin yüzyıllarca sürecek olan üstün ırk kavgasının ve kanlı savaşların çıkış noktası, Tevrat’a sonradan eklenen izahlardır. Yahudi inancına göre Filistinliler, Hz. Nuh tarafından lanetlenen Ham’ın soyundan gelen Kasluhiler kavmindendir. Bu inanca göre Yahudiler ise, Ham’ın soyunun kendisine “kul köle” olacağı Sam’ın soyundan gelmektedirler. Yahudilere İbrani ismini veren ise, Sam’ın üçüncü oğlu Arfaksad’ın torunu Hibru’dur.Hz. İbrahim’in hangi tarihlerde yaşadığı kesin olarak bilinmemekle beraber, bu dönem bazılarına göre MÖ 2000 ile 1960 arası, bazılarına göre ise MÖ 1750′lerdir. MÖ 19. yüzyılda Batı Samilerin geçtikleri ve ulaştıkları yerlere “Verimli Hilal” denir. Verimli Hilal, Basra Körfezi’nin başından itibaren bir kemer çizerek, yukarıda bugün Türkiye sınırları içinde bulunan Fırat vadisine, güneyde Suriye ve Filistin’den geçerek Mısır’a kadar uzanan bir bölgeyi içine alır.Bazı dejenere Yahudi hahamlar, kibirlerinin bir sonucu olarak Muharref Tevrat’ta bir yandan Allah’ın gücünü, yüceliğini insanlardan gizlemeye çalışırlarken, diğer yandan da kendi ırklarının üstün olduğu iddiasını ön plana çıkarmışlardır. Muharref Tevrat’a eklenmiş olan bu sapkın inanç Yahudi geleneklerine, Hz. Musa’dan çok önce, MÖ 2000′lerde yaşamış olan Mezopotamya’daki atalarından miras kalmıştır. Yahudi yazar Chaim Potok’un “Wanderings” (Gezginciler) adlı kitabında, Yahudilerin eski tanrılarını insanlaştırmalarından şöyle bahsedilir:Sümerler hayatlarının değişik bölümlerinin korku ve hayat veren, ve öldürebilen güçlerle dolu olduğunu düşünürlerdi… Nanna, Utu ve İnanna adında üç tanrıları daha vardı ki, Samiler ona İştar derlerdi. Birçok İsrailli ise ona Aştoret ismi altında tapıyordu… Bu tanrılar yürüyerek, gemiyle, at arabalarıyla veya bulutlar üzerinde seyahat ederlerdi. Görünmeyen bu tanrılar, yemek yerler, içerler, sevişirler, kavga ederler, uyurlar, kıskanırlar, kin duyarlar ve öfkelenirlerdi. Yaralanır veya öldürülürlerdi. Ama bir şekilde tekrar dirilirlerdi. Ölecek kadar hastalanırlar sonra yine iyileşirlerdi. (Wanderings, sf. 26-27)İşte bazı Yahudiler koyu bir bağlılıkla uyguladıkları atalarının bu batıl dini uğruna Tevrat’ı değiştirmişlerdir. Yüzyıllarca önce yaşamış olan atalarının dinine uyarak, onların inanışlarını hiç tereddüt etmeden, Tevrat’a geçirenler için Kuran’da Allah şöyle buyurmaktadır:Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: “Hayır, Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız” derler. (Peki) ya atalarının aklı birşeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)Hz. İbrahim ile ilk olarak Filistin’e yerleşen Yahudilerin Mısır’a ilk girişleri ise, Hz. Yakup’un oğlu Hz. Yusuf zamanında oldu. Hz. Yusuf’un önderliğindeki Yahudiler MÖ 1600′lere rastlayan bu dönemde, muharref Tevrat’ta adı “Goshen” olarak geçen, Nil’in Delta bölgesine yerleştiler.

Bu dönemde Mısır’da Hiksoslar hüküm sürüyorlardı. Hiksos, “yabancı toprakların yöneticileri” anlamına gelen bir Mısır terimidir. Hiksosların arasında bazı Batı Sami grupları da vardı. Bu nedenle Mısır’a yerleşen Yahudiler, Hiksosların yönetimi boyunca rahat ettiler ve geniş alanlara yayılarak güç kazandılar.



Türkiye’de Yahudilik


Türkiye’de Yahudilik tarihi çok eskiye dayanan bir mevcudiyettir. Türk Yahudileri, Türkiye’de yaşayan başlıca gayrimüslim cemaatlerden biridir. Günümüzde Türk Yahudileri’nin sayısının 24.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.Türkiye’deki Yahudilerin yaklaşık 22.000′i İstanbul’da, 1.800 kadarı İzmir’de, diğerleri de Ankara, Bursa, Antakya, Edirne, Çanakkale ve Kırklareli’nde yaşamaktadır. Bu Yahudi topluluğunun %96 kadarı Sefarad kökenli olup, %4′ü oluşturan Aşkenaz Museviler’in sayısı 1000 civarındadır. Çok az da olsa Karaim mezhebine bağlı Musevi İstanbul’da yaşamaktadır. Ladino dili (Judeo-İspanyolca) 65 yaş üzeri kişiler tarafından konuşulur, 65 yaşın altındaki Museviler tarafından anlaşılsa bile artık konuşulamamaktadır. Ladino ciddi bir yok olma tehliksiyle karşı karşıyadır.Halen İstanbul’da 19 sinagog hizmettedir ve en eskisi 1992 yılında 500. Yıl Vakfı tarafından restore edilen ve İstanbul’un fethinden beri devamlı hizmet veren Balat Ahrida Sinagogu’dur. En büyük ve başlıca sinagog ise ünlü Neve Şalom Sinagogu’dur. Bir süredir artık hizmette olmayan 17. yüzyıldan kalma Karaköy’deki Zülfaris Sinagogu ise 500. Yıl Vakfı tarafından Türk Yahudileri’nin bu vatanda 500 yıllık geçmişlerinin tarihçe özetini, beraber huzurlu ve devamlı yaşamlarını ve etkileşmeyi dünya kamuoyuna sunmak amacı ile Türk Yahudileri Müzesi olarak düzenlenmiş ve Kasım 2001 tarihinde 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi adıyla hizmete girmiştir.İstanbul’da ikişer ve İzmir’de birer hastanesi, çok sayıda vakıf, hayır ve yardım kurumları, İstanbul Ulus’ta bir ilk ve ortaöğretim kompleksi bulunan Ulus Özel Musevi Lisesi, toplumunun 1543 yılında başlayan uzun ve parlak bir Türk-Yahudi basını (5.000 tirajlı Şalom gazetesi gibi) geçmişi mevcuttur. Ayrıca Gözlem Kitap adında büyük bir yayınevi vardır.Türk Yahudileri %99.9’u Müslüman olan 73 milyonluk bir nüfus bünyesinde tam bir eşitlik ve özgürlük içinde yaşamaktadır. Aralarında değişik üniversitelerde görevli çok sayıda öğretim üyeleri, ticaret-sanayi ve serbest mesleklerin her dalında ün yapmış işadamları, yazarlar, tarihçiler, sanatçılar ve basın mensupları da bulunmaktadır.

İbrani kökenli Sefarad ve Aşkenaz Musevileri dışında, bir de Türk kökenli Museviler de vardır. Bunlar sayıca az da olsa, ırk bakımından İbranilerin dışında başka bir ırkın giremeyeceği bu dine inanmaları bakımından önemlidir. Hazar İmparatorluğu’nun bu dini benimsemesinden sonra Hazar ve Karaim Türkleri arasında yayılmıştır. Ülkemizde de çok küçük bir Karaim Musevi topluluğu vardır. Onun dışında Kırım, Dağıstan ve Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde de Türk kökenli Musevi topluluklar vardır.


Ayrıca bakınız


* Yahudilik



* Musevi



* Sefarad



* Ladino



* 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi



* Neve Şalom Sinagogu



* Ahrida Sinagogu


Dış bağlantılar

* Türkiye Musevi Cemaati (Resmi Site) (Türkçe ve İngilizce)



* 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi (Türkçe ve İngilizce)



* Neve Şalom Sinagogu (Istanbul, Türkiye) Resmi Site (Türkçe ve İngilizce)



* Şalom Gazetesi



* Gözlem Kitapları



* http://www.turkey.co.il (Türkçe, İbranice ve İngilizce)



* http://www.arkadas.org.il (Türkçe, İbranice ve İngilizce)



* Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Arastırma Merkezi (Türkçe, İngilizce ve Ladino)



* Jews of Turkey (İngilizce)



* http://www.osmanlimedeniyeti.com Osmanlı döneminde Türk Yahudileri



* İzmir Yahudi Cemaati (Türkçe, İbranice ve İngilizce)



* Türk Yahudileri (İngilizce)

Misyoner, bir dini yayma amacıyla, başka bir ülkede bulunanlardır. Kelimenin kökeni Latincedir. Misyonerlik faaliyetleri tüm dinler için geçerli değildir, örneğin; Musevilik ve Sihizm.

Günümüzde iletişim teknolojisi geliştiği için, misyonerlerin fiziksel olarak ülke değistirmesi gerekmemektedir. Sözü edilen faaliyetler radyo yayını, basılı medya ve internet aracılığıyla da sürdürülmektedir.


//Hristiyanlıkta Misyonerlik


Misyonerliğin Hristiyanlik dininde büyük bir önemi vardir. Hristiyanlık tarihinin ilk misyoneri olan Aziz Pavlus gibi, pek çok Aziz misyonerlik faaliyetinde bulunmuştur. Misyoner deyimi özellikle 1660′lardan itibaren özel bir görev alan Hristiyan din adamı anlamında kullanılmıştır. Yine kilise tarafından “İncil’i vaz’eden kişi” anlamında kullanılmıştır. Misyonerler Hristıyanlığın ilerleyen süreçlerinde sadece yabancı bir dilden olanı değil, kendi mezheplerinden olmayan insanları dahi kendi mezheplerine çekmek amacını gütmüşlerdir.Kiliseye göre misyonerlik görevinin Hz.İsa tarafından ilk olarak havarilere verildiği ileri sürülmektedir. Buna dayanak olarak da Matta İncil’i gösterilmektedir:18. İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi; Gökte ve yeryüzüne bütün yetki bana verildi. 19. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin.Onları baba, oğul ve kutsal ruhun adıyla vaftiz edin. 20. Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim” (Matta İncili, 18-20) Anadolu kökenli olan Pavlus’un Hristiyanlıktaki önemi onun daha ilk yıllarında yaptığı önemli uğraşlardan kaynaklanmaktadır. Bunların en önemlisi Hristiyanlık adına yaptığı Batı Anadolu, Makedonya ve Yunanistan’a yaptığı yolculuklardır. Onun yaptığı yolculukları önemli kılan faktörler ise özellikle sünnet olmayı reddeden ve Tevrat’ın kurallarına boyun eğmek istemeyen Romalı putperest toplulukları sünnetsiz ve kuralsız olarak Hristiyanlığa alması olmuştur. Bu nedenle çeşitli baskılara maruz kalmıştır. Diğer bir önemli faktör ise Pavlus’un gittiği yerlerde kiliseler kurması ve bunlar örgütlemiş olmasıdır. Yani bir bakıma organize yapılan ilk misyonerlik hareketidir.Roma başlangıçta Pavlus’un bu hareketlenmelerini Yahudiliğin yeni bir yorumu veya mezhebi olarak kabul ediyor ve bir sakınca görmüyordu. Ama zamanla Hristiyanlar Roma ve imparatorun hakimiyetini reddedip İsa’nın hakimiyetini kabul etmeye başlayınca kiliseler ile Roma karşı karşıya gelmeye başladı. Tüm bunların sonucu olarak Pavlus esaret altında Roma’ya götürüldü ve orada öldü.

İsa’dan sonra 257 yılında doğan Gregory, Kayseri’de bir Hristiyan kadın tarafından yetiştirilmiş ve Roma’da prens olan Tridites’in hizmetine girmiştir. Triditesle birlikte Ermenistan’a gelen Gregory Ermeni dini inanışlarına karşı gelmiş ve 50 sene zindan cezası almıştır. Ama prensi Hristiyanlığa ikna edip Hristiyan yapınca değeri arttı. Bununla birlikte Anadolu’nun Hristiyanlaşma süreci hızlandı. 302 yılında John ismini alarak Fırat nehrinde vaftiz olan olan Tridites, ilk Hristiyan Ermeni kralıdır.


İslamda Misyonerlik


İslamda misyonerlik faaliyetlerinin özellikle Endonezya, Afrika, Arap yarımadası, Balkanlar ve Orta Asya’da önemli etkileri olmuştur. (Bkz. Dai)


Din Dışı Misyonerlik


Kelime köken olarak dinsel olmayan manada da kullanılabilir. Dinsel olmayan bir doktrini, öğretiyi farklı bir kültürün içine yaymak (veya yaymaya calismak) da misyonerlik olarak kabul edilebilir.


Tanınmış Hristiyan Misyonerler


* Ansgar



* St. Arbogast



* Winfried Bonifatius



* Columban von Luxeuil



* Ethelbert von Kent



* Goar



* Jonathan Edwards



* Justus von Canterbury



* Johann Ludwig Krapf



* Liudger (Ludger)



* David Livingstone



* Hudson Taylor



* James Hepburn



* Charles Haddon Spurgeon



* Mellitus



* Patrick von Irland



* Severin von Noricum



* Virgilius von Salzburg



* Suitbert



* Willibrord



* John Wesley



* Richard Wilhelm



* Willehad



* Johann Flierl



* Luis Lintner



* Wilhelm Posselt



* Schwarzer Ewald



* Weißer Ewald


Tanınmış Müslüman Misyonerler

* Mevlana



* Said Nursî


Misyoner organizasyon ve kurumlar

* Basler Mission



* Dänisch-Hallesche Mission



* Hermannsburger Mission



* Liebenzeller Mission



* die Jesuiten



* Steyler Missionare


Din hukukuyla yönetilmiş ve yönetilmekte olan devletler

* Osmanlı İmparatorluğu



* Bizans İmparatorluğu



* Suudi Arabistan



Soykırım Sanayi



Soykırım iddialarının gündemde olduğu şu günlerde, bir “Yahudi Profesör” olan Norman G. Finkelstein, “Soykırım yaşadıklarını söyleyen Yahudilerin birçoğu yalancı!.. Sırf para sızdırmak için kendilerine bir geçmiş icat ediyorlar!.. Bu iş, tam bir Soykırım Endüstrisi haline geldi. Amerikan bankalarının önüne gelip yatan Yahudi ihtiyarların çoğu, tam bir sahtekârlar sürüsüdür” diyor.

Yahudi profesörden müthiş ifşaatlar.

Halen Chicago Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Norman G. Finkelstein, kendi anne-babasının da Nazi kamplarından kurtulmuş kimseler olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Amerika’da bir Holokost (Yahudi Soykırımı) Endüstrisi var. Bu endüstrinin ana gayesi, İsrail’in Filistinlilere karşı câni politikasını haklı göstermek ve soykırıma uğramış aileler adına Avrupa’dan para sızdırmaktır.”

BUNLAR, MEZAR SOYGUNCUSU

“Holokost Endüstrisi, bir diğer deyişle Yahudi Soykırımı Sanayii, tarihi ters çevirme taktiği, tarihi çarpıtma taktiğidir. Bunların yaptığı mezar soygunculuğudur. Göz göre göre tarihî bir sahtekârlık işlenmektedir. Holokost Endüstrisi, insanlık tarihinin en büyük hırsızlık olayıdır!”

DÜNYAYI HARACA BAĞLADILAR

Yazar, 150 sayfalık “Holokost Endüstrisi” kitabında, Roger Garaudy’nin “İsrail, Mitler ve Terör” kitabında vurguladığı hemen hemen bütün gerçekleri aynen savundu. Daha da ileri giderek, bu Holokost sanayiinin Avrupa ülkelerinin paralarını çalıp çırpma şeklinde yürütüldüğünü söyledi. Soykırımdan sağ kalanların sayılarının habire şişirilerek sürekli tazminat ödettirildiğini hatırlattı. Almanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinden, İsviçre bankalarından uydurma soy kütükleri, yalan akrabalıklar, olmayan anne ve babalar adına sürekli para sızdırıldığını anlattı.

TAM BİR ÜÇKAĞITÇILIK

“Holokost kavramı adına her türlü entelektüel üçkâğıtçılık almış başını gidiyor. Elie Wiesel, (Nobel ödüllü Yahudi yazar) bu konuda verdiği konferans başına 25 bin dolar alıyor. Kendisine ayrıca şoförlü bir limuzin de tahsis edilmiş bulunuyor. Holokost adına bir sürü dolandırıcılık ve sahtekârlık yapılıyor ve bunlar servete boğuluyorlar. Amerika’da Holokost denilince Yahudiler akla gelirken, Japonlara yapılan Hiroşima ve Nagazaki soykırımları bir stadyumda bir rock konseriyle kutlanmaktadır! Ne iğrenç bir anlayış!”

1996 yılında “İsrail, Mitler ve Terör” kitabını yazarak, “İsrail, Yahudi soykırımını abartarak Filistinlilere karşı soykırım yapıyor!” diyen ve bu yüzden Fransa’da mahkûm edilen ünlü Fransız düşünür Roger Garaudy’den dört sene sonra, özbeöz Yahudi olan Norman G. Finkelstein adlı bir profesör de aynı gerçekleri dile getirdi.

Chicago Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Norman G. Finkelstein, geçen yılın sonlarında Amerika ve İngiltere’de piyasaya çıkan, bugünlerde de diğer Avrupa dillerinde tercümesi sunulan “Holokost Endüstrisi” kitabında, İsrail’in ve Amerikan Yahudi derneklerinin Nazilerin yaptığı Yahudi katliamını nasıl istismar ettiklerini gözler önüne serdi.

Kendi anne-babasının da Nazi kamplarından kurtulmuş kimseler olduğuna dikkat çeken profesör, bu soykırımın Yahudi kuruluşlar ve İsrail tarafından maddî bir kazanç ve Batılı ülkeleri soyma şeklinde istismar edildiğini belirtti.

Yazar, “Amerika’da bir Holokost (Yahudi Soykırımı) Endüstrisi var. Bu endüstrinin ana gayesi, İsrail’in Filistinlilere karşı câni politikasını haklı göstermek ve soykırıma uğramış aileler adına Avrupa’dan para sızdırmaktır” dedi.

Yahudi Profesör, Holokost Endüstri’sinin 1967 Arap-İsrail savaşından sonra ortaya çıktığına özellikle dikkat çekti. Bu savaştan sonra, Amerika’nın Ortadoğu’daki köprübaşı olan İsrail’e ilginin arttığını, Amerika’nın seçkin Yahudi tabakasının İsrail’le bağları iyice kuvvetlendirdiğini ve İsrail’i bütün dünyaya karşı savunmak için “Yahudi Katliamı Endüstrisi”ni kurduğunu anlattı. 1973’teki Arap-İsrail savaşı ile birlikte, bu endüstrinin dört dörtlük bir şekilde işletilmeye başlatıldığını kaydeden yazar, “Holokost Endüstrisi, İsrail’i her türlü tenkide karşı korumak için mükemmel bir silâh hâline getirilmiştir” tespitini yaptı.

“Holokost sistemi, iki temel dogmaya dayanır” diyen Prof. Norman G. Finkelstein, bu dogmaların şunlar olduğunu açıkladı:

“1- Dünya tarihinde sadece tek bir soykırım vardır, o da Yahudi soykırımı olan Holokost’tur;
2- Holokost, Yahudi olmayanların Yahudilere karşı akıldışı ve ezelî-ebedî kinlerinin zirve noktasıdır.”

Profesör, bu iddiada olanların ne Amerikan yerlilerinin soykırıma uğramalarını, ne Nagazaki ve Hiroşima’da soykırıma uğrayan Japonları ve ne de başka soykırımları asla soykırım olarak kabul etmediklerini belirtti.

Yahudi katliamı konusunda çok çirkin, çok ahlâksız ve insan onuruyla hiç bağdaşmayan bir sömürünün her düzeyde devam ettirilmekte olduğunun altını çizerek şunları yazdı:

“Holokost kavramı adına her türlü entelektüel üçkâğıtçılık almış başını gidiyor. (Nobel ödüllü Yahudi yazar) Elie Wiesel, bu konuda verdiği konferans başına 25 bin dolar alıyor. Kendisine ayrıca şoförlü bir limuzin de tahsis edilmiş bulunuyor. Holokost adına bir sürü dolandırıcılık ve sahtekârlık yapılıyor, bazı yazarlara bu konuda habire kitaplar ve romanlar yazdırılıyor ve onlar servete boğuluyorlar.”

Profesör Finkelstein, “Holokost sadece para sızdırmak ve servet edinmek için kullanılmakla kalmıyor, ideolojik bir maşa olarak da kullanılıyor. Holokost, İsrail’i savunmak için son derece değerli bir şaşırtma taktiği, bir kandırma âleti olarak kullanılıyor. Yahudi soykırımı, gerçek anlamda bir ideolojik cop olarak habire havada savruluyor. Ortadoğu’da bu cop sayesinde çok kirli savaşlar yapılıyor. Yine bu cop sayesinde, İsrail’in Filistinlilere karşı yaptığı katliam, uyguladığı insanlık dışı vahşet kolayca örtbas edilebiliyor” gerçeğini gözler önüne serdi.

Ve vicdan sahibi bu Yahudi profesör şunları da haykırdı:
“Sizler, Holokost, Yahudi katliamı, Yahudi soykırımı diye diye, günümüzde inim inim inleyen diğer bütün insanların acı ve ıstıraplarını örtbas ediyorsunuz! Filistinlilerin gördükleri zulmü önemsiz gösteriyorsunuz! Ambargo yüzünden ölen 1 milyon Iraklı çocuğu görmezden geliyorsunuz! Nazilerin öldürdükleri Yahudi sayısı kadar, bugün Irak’ta da Iraklı çocuk ambargo sebebiyle ölmüştür ve ölmeye de devam etmektedir! Siz bu apaçık hakikati bile gizliyorsunuz!”

Yazar, 150 sayfalık “Holokost Endüstrisi” kitabında, Roger Garaudy’nin “İsrail, Mitler ve Terör” kitabında vurguladığı hemen hemen bütün gerçekleri aynen savundu. Daha da ileri giderek, bu Holokost sanayiinin Avrupa ülkelerinin paralarını çalıp çırpma şeklinde yürütüldüğünü söyledi. Soykırımdan sağ kalanların sayılarının habire şişirilerek sürekli tazminat ödettirildiğini hatırlattı. Almanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinden, İsviçre bankalarından uydurma soykütükleri, yalan akrabalıklar, olmayan anne ve babalar adına sürekli para sızdırıldığını anlattı.

Yahudi profesör, kitabıyla ilgili olarak verdiği bir mülâkatta da şu açıklamalarda bulundu:
“Holokost, gerçek anlamda bir sanayi haline dönüşmüştür. Bundan çok bol para kazanılmaktadır. Bakın, 1999 yılında New York Times gazetesinde 300’den fazla makale yayımlandı. Hava durumunu bir yana bırakırsak, o gazetede en çok işlenen konu Holokost oldu.

Holokost’un bir sömürü aracı olarak kullanıldığını ortaya döken tek kişi de ben değilim. Benden önce Raul Hilberg bu konuyu dile getirdi. Onun şöhreti, otoritesi ve büyüklüğü yanında ben bir hiçim. Kendisi, Amerikan Yahudi teşkilâtlarını gaspçılıkla, zor yoluyla para sızdırmakla itham etti. Kendisi ayrıca beni destekleyeceğini bildiren bir mektup da gönderdi. Amerikan Yahudileri arasında özelde bu tenkitler yapılıyor, ama halkın önünde asla yapılmıyor.

Ben, Yahudi katliamı olmamıştır veya bunu unutalım gitsin demiyorum. Ben sadece, Amerikan Yahudi teşkilâtları bu meseleyi sömürü aracı hâline getirmişlerdir, başkalarının acılarını hiç kaale almaz olmuşlardır diyorum. Meselâ Amerika’da Holokost denilince acılar, ıstıraplar yâd edilir veya ettirilirken, Japonlara yapılan Hiroşima ve Nagazaki soykırımları bir stadyumda bir rock konseriyle kutlanmaktadır! Ne müthiş alay! Ne iğrenç bir anlayış!”

Yazar, kitabında şu notları da düştü: “Soykırımı yaşadık diyen Yahudilerin birçoğu yalan söylüyor! Sırf para sızdırmak için kendilerine
bir geçmiş icat ediyorlar. Amerikan bankalarının önüne gelip yatan Yahudi ihtiyar ve kadınlardan oluşan sürüler, tam bir sahtekârlar sürüsüdür.

Medya bu korkunç sömürüye âlet olmaktadır. Medya ve Amerikan Kongresi’nin baskısıyla Alman firmalar dize getirilmekte, İsviçre bankaları teslim olmakta ve Yahudilere alenen haraç ödemektedirler.”

Yahudi tarih profesörü Norman G. Finkelstein, insanlık adına bu utancı korkmadan ifşa ederken, şu hakikatları bütün dünya kamuouyuna duyurdu:
“Holokost Endüstrisi, bir diğer deyişle Yahudi Soykırımı Sanayii, tarihi ters çevirme taktiği, tarihi çarpıtma taktiğidir. Bunların yaptığı mezar soygunculuğudur. Göz göre göre tarihî bir sahtekârlık işlenmektedir. Holokost Endüstrisi, insanlık tarihinin en büyük hırsızlık olayıdır!”

Eserin Avrupa dillerine tercümesine bir son söz yazan Rony Brauman da, “Yazarın bütün fikirlerine katılmamakla beraber, Ortadoğu’da yeniden alevlenen şiddet olaylarına bakarak yazara hak veriyorum. Dünün şiddet olaylarını (Nazilerin Yahudi soykırımını) hep tekrarlayarak bugünün şiddet olaylarını, yani İsrail’in Filistinlilere karşı yaptığı zulmü mazur göstermek mümkün değildir” dedi.

Chicago Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Norman G. Finkelstein, “Holokost Endüstrisi” adlı kitabında Yahudileri ve onlara destek olanları yerden yere vuruyor. Yahudi Prof. “Katliam” olayının bir sömürü aracı haline getirildiğini ısrarla vurguluyor.

kaynak : http://otvav.wordpress.com

YAHUDİ KÖPEKLERİNİN WASHİNGTONDAKİ AĞLAMA DUVARI

İSRAİL’İN WASHİNGTON’DAKİ AĞLAMA DUVARI



O sıralardaki siyasi gündeme bakmak, bu soruyu aydınlatabilirdi. ABD’nin Kuveyt işgalinin hemen ardından takındığı anti-Irak söylemi destekleyen ülkelerin başında İsrail geliyordu. Hatta İsrailliler ABD’yi ılımlı bile buluyorlar, daha sert bir politika istiyorlardı. Cockburn’lere göre “İsrailliler, ABD’ye ‘Saddam’ın gözünün yaşına bakmayın’ mesajları yolluyorlardı”. Öyle ki İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog, Amerikalılar’a nükleer silah kullanmalarını bile tavsiye etmişti. Öte yandan, ABD’deki İsrail lobisi de harıl harıl Irak’a karşı geniş kapsamlı bir saldırı düzenlenmesi için çalışıyordu.

Tüm bu durum, Amerika’da, Irak’a karşı düzenlenmesi düşünülen saldırının gerçekte İsrail çıkarları adına planlandığı düşüncesini yaygınlaştırdı. Ünlü köşe yazarı Patrick Buchanan, bu düşünceyi, “Washington’da Irak’a karşı bir savaş açmamızı savunan yegane güç, İsrail ve onun buradaki ‘ağlama duvarı’ (yani lobisi)dir” diyerek özetliyordu.

Öte yandan, İsrail konu hakkında ciddi bir propaganda kampanyası da başlatmıştı. Bu kampanya daha çok el altından yürütüldüğü için de, Mossad devreye girmişti. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu konuda önemli bilgiler aktarır. Ostrovsky’e göre, İsrail, Körfez Krizi’nin başlamasından bile çok daha önce Amerika ile Saddam’ı savaştırmak istiyordu. Öyle ki, İsrail bu yöndeki planını İran-Irak savaşının hemen ardından uygulamaya koymuştu. Ostrovsky’nin yazdığına göre, Mossad’ın LAP-LohAma Psicologit (Psikolojik Savaş) bölümü, çeşitli dezinformasyonlarla (yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya başlatmıştı. Saddam’ı kanlı bir diktatör ve dünya barışına yönelik büyük bir tehdit olarak göstermeye yönelikti bu kampanya.

Ostrovsky, Mossad’ın bu propaganda için farklı yerlerdeki ajan ya da sem- patizanlarını kullandığını, örneğin Amnesty International ya da Amerikan Kongresi’ndeki “gönüllü ajan”ların (sayanim) devreye sokulduğunu anlatıyor. Kullanılan propaganda malzemeleri arasında; Halepçe’deki ünlü Kürt katliamının görüntüleri ya da Saddam’ın rejim muhaliflerine nasıl kendi elleriyle işkence yaptığına dair fantastik hikayeler yer alıyordu. Irak’ın İran’la olan savaşı sırasında İran’daki sivil hedeflere yolladığı füzeler de kampanyanın malzemeleri arasındaydı. Ancak, Ostrovsky’nin dediği gibi Mossad’ın Saddam’ın sözkonusu füzelerini malzeme olarak kullanması biraz garip bir durumdu; çünkü o füzeler, Amerikan uydularından gelen bilgilerin de yardımıyla, savaş sırasında Mossad tarafından hedeflere yönlendirilmişlerdi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü savaş boyunca desteklediği Saddam’ı şimdi canavar olarak gösterme çabası içindeydi. Ostrovsky, şöyle diyor:

Mossad liderleri, eğer Saddam’ı yeterince korkunç göstermeyi başarırlarsa ve o- nun Körfez petrolü için bir tehlike olduğu ki Saddam daha önce bu konuda bir güvence olarak algılanıyordu düşüncesini yerleştirebilirlerse, ABD ve müt- tefiklerini Saddam’a saldırtabileceklerini hesaplıyorlardı. İsrailliler bu konuda o denli kararlı ve ABD üzerinde de o denli ısrarlıydılar ki, 4 Aralık 1990 günü, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy, Amerikan Büyükelçisi William Brown’ı diplomatik dille tehdit etmiş, ABD’nin “Körfez Krizi’nin başlangıcında verdiği tüm sözlerini tutmasını”, yani Irak’a saldırmasını istemişti. Levy’e göre, eğer ABD Irak’a saldırmazsa, İsrail bu işi kendi başına gerçekleştirecekti. Ancak İsrail açısından, biraz sonra ayrıntılı olarak değineceğimiz nedenler yüzünden, savaşı ABD’ye yaptırmak ve de savaşın tümüyle dışında kalmak çok avantajlıydı. Nitekim öyle de oldu.

Ancak İsrailliler ABD’nin savaş planlarına aktif olarak katıldılar. Çöl Fırtınası harekatını planlayan ABD kurmayları, İsrailliler’den “Saddam’ı yaralamanın en iyi yolunun ailesini, özel korumalarını ya da metresini vurmak olduğu” yönünde ince taktikler aldılar.

Ostrovsky’nin yukarıda anlattığı Mossad kaynaklı propaganda ise, Körfez Savaşı için gerekli olan kamuoyunu oluşturdu. Savaşın fitili de yine Mossad’ın “gönüllü ajanları” tarafından ateşlenmişti. Kongre üyelerinin Saddam’a karşı savaşa ikna edilmesi için Yahudi lobisinden Tom Lantos’un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi şirketi dramatik bir senaryo yazmıştı. Turan Yavuz, olayı şöyle anlatıyor:

9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi şirketi Kongre’de ‘Irak’ın Vahşetleri’ baş- lığı altında bir oturum düzenliyor. Lobi şirketi tarafından oturuma getirilen bazı ‘görgü tanıkları’ Iraklı askerlerin yeni doğmuş çocukları hastane odalarında öldürdüğünü öne sürüyor. Bir ‘görgü tanığı’ vahşeti tüm detaylarıyla anlatıyor ve Iraklı askerlerin bir hastanede 300 yeni doğmuş çocuğu öldürdüğünü söylüyor. Söz konusu bilgiler, Kongre üyelerini hayli rahatsız ediyor. Bu da Başkan Bush’un işine yarıyor. Ancak sonra anlaşılıyor ki, Hill and Knowlton lobi şirketinin kongre önüne getirdiği ‘görgü tanığı’ aslında Kuveyt’in Washington’daki büyükelçisinin kızıdır. Buna rağmen kızın söyledikleri Kongre üyelerinin Saddam Hüseyin’e ‘Hitler’ lakabı takmasına yol açacaktır.

İncelediğimiz tüm bu bilgiler, bizi tek bir sonuca götürüyordu: ABD’nin Irak’a karşı savaşa girmesinde İsrail etkisinin önemli bir rolü vardı. Yahudi Devleti, Irak’ın vurulmasını çok daha önceleri hedefliyordu ve Kuveyt işgalini de makul bir fırsat olarak yorumlamıştı. Washington’daki lobisi aracılığıyla da ABD’yi yönlendirmiş, Irak’a karşı başlatılacak saldırının altyapısını kurmuştu. ABD’nin Irak’a karşı izlediği yanıltıcı politika yani önce Irak’a yeşil ışık yakması, sonra birden sertleşmesi ise, İsrail’in beklenti ve isteklerine tamamen uygundu.

Fakat bu noktada durmak ve Başkan Bush’un motivasyonlarına bakmak gerekir. Çünkü ABD’yi Körfez Savaşı’na sürükleyen faktörlerden biri “İsrail ve onun Washington’daki Ağlama Duvarı” ise, bir diğeri de Başkan Bush’un kararlı tutumudur. Bu tutum, savaştan kısa bir süre sonra Beyaz Saray’a çok yakın bir kaynak tarafından şöyle özetlenmiştir:

Kuveyt’in işgalinden tam dört gün sonra, bize izleyeceğimiz politika bildirildi. Yoğun bir askeri hazırlık yapacak, Saddam tarafından gelecek her türlü uzlaşma teklifini reddedecek ve kararlı bir biçimde savaşa doğru ilerleyecektik. O zaman buna pek de inanmamıştım. Savaş, çok ihtimal dışı gözüküyordu. Hiç birimiz George Bush’un savaşa girme konusunda ne denli kararlı olduğunun farkında değildik. Evet, George Bush, savaşa girme konusunda son derece kararlıydı. Hatta, bu savaşın gerekçesinin, yani Irak’ın Kuveyt işgalinin oluşmasına da üstte değindiğimiz biçimde yardımcı olmuştu.

Peki acaba Bush’un İsrail çıkarlarına tam bir paralellik arz eden bu politikası, İsrail ile bir şekilde ilişkili olabilir miydi? Bir başka deyişle, “İsrail ve onun Washington’daki Ağlama Duvarı”, Başkan’ı da yönledirmiş sayılabilir miydi?



KENNEBUNKPORT’TAKİ BALIK AVI

Turan Yavuz’un, ABD’nin Kürt Kartı adlı kitabında en detaylı olarak incelediği konu Körfez Savaşı’dır. Yavuz, kitap boyunca savaşın su yüzüne çıkmamış gerçeklerini aktarır. Kitabın hemen başında anlattığı olay ise, “Kennebunkport’taki balık avı”dır. Yavuz’un Washington kulislerinde topladığı bilgilere dayanarak yazdıklarına göre, Başkan Bush’un Kennebunkport’taki yazlık evinde Körfez krizinin patlak vermesinden kısa bir süre sonra ve Körfez Savaşı’ndan 6 ay önce yaşanan bir balık avı sırasında, tüm Körfez Savaşı stratejisi belirlenmiştir. Yavuz, kitap boyunca bu olaya gönderme yapar ve Körfez Savaşı’nın ve onu izleyen gelişmelerin burada belirlenen stratejiye göre yürüdüğünü sık sık vurgular. Balık avına, Başkan Bush’un Fidelity adlı teknesinde çıkılmıştır. Teknede bir gizli servis görevlisinin dışında iki kişi vardır. Bu iki kişi, kafa kafaya verip tüm gelişmeleri önceden planlarlar. Turan Yavuz şöyle diyor:

Strateji hazırdı. ABD Saddam’ı vuracak ve Kuveyt’ten çıkmasını sağlayacaktı. Saddam’ın dişlerini sökecek, ancak ülkede bir iç savaş başlamasına engel olacaktı. Kısacası, iki arkadaş, Atlantik Okyanusu sularında, ellerinde oltalar ile Bağdat’a ilk bombanın atılmasından tam 6 ay önce, Körfez Krizi’nin sonunu tayin etmişlerdi bile.



Körfez Savaşı’nın tüm ayrıntılarını “6 ay önceden tayin eden” bu iki arkadaşın birisi Başkan Bush’tu elbette. Ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanıydı, yani Brent Scowcroft. Hatta Turan Yavuz’un yazdığına göre, savaşın planını yapan asıl olarak Scowcroft’tu; Bush’a yalnızca onaylamak kalmıştı.



Peki Scowcroft kimdi?



Bu soruyu Washington kulislerinde sorarsanız, size çok büyük ihtimalle şu cevabı verirlerdi: “Kissinger’s yes-man”, yani “Kissinger’ın evet-efendimcisi”.



Körfez Savasi’nin temel stratejisini olusturan “Saddam’in dislerini sökmek, ama iktidardan düsürmemek” hedefi, Baskan Bush ile Ulusal Güvenlik Danismani Brent Scowcroft arasinda, Bush’un Fidelity adli teknesinde kararlastirilmisti.

Henry Kissinger’a kitabın önceki bölümlerinde de sık sık değinmiştik. ABD’nin gelmiş geçmiş en karizmatik Dışişleri Bakanı sayılabilecek olan Kissinger’ın en belirgin vasfı ise İsrail’e olan olağanüstü bağlılığıydı. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger, bu bağlılık yüzünden, Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev aldığı Nixon’ın ilk döneminde Dışişleri Bakanı William Rogers ile büyük bir çatışmaya girmişti. Çünkü Rogers İsrail’i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlayacak bir Ortadoğu Barış Planı hazırlıyordu. Ancak Kissinger planın uygulanmasını engelledi. Nixon’ın 1972 seçimleriyle başlayan ikinci döneminde de, Rogers Dışişleri Bakanlığı görevinden alındı ve bu koltuğa Kissinger oturdu. Hem Dışişleri Bakanlığı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinin aynı kişi tarafından yürütülmesi Amerikan tarihinde ilk kez oluyordu. Dahası, Dışişleri Bakanlığı makamına ilk kez bir Yahudi oturuyordu. İsrail Başbakanı Menahem Begin, bu “tarihsel olay”ı, “Dr. Henry Kissinger’ın Amerikan Dışişleri Bakanı olması, Birleşmiş Milletler’in İsrail’in kuruluşunu onaylaması kadar dev bir adımdır” sözüyle yorumlayacaktı.

Nitekim Kissinger bu “dev adım”ın hakkını vermiş ve Amerika’nın Ortadoğu politikasını tamamen İsrail’in yörüngesine oturtmuştu. Amerika’nın, İsrail’in nükleer silah programını desteklemesi için elinden geleni yapmıştı. Onun baskısı sonucunda İsrail’e yılda iki milyar dolarlık dış yardım yapılması garantiye alındı. (Bugün bu rakam yılda altı milyar doların üzerindedir.) 1973′teki Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı sırasında, İsrail’e yapılan tarihin en büyük silah sevkiyatı onun emriyle gerçekleşti. ABD’nin FKÖ ile diyalog kurmama prensibini o belirledi ve bunu dış politikanın değişmez bir parçası haline getirdi. Noam Chomsky, Kissinger’ın bu misyonunu şöyle vurguluyor: “Kissinger 1970 yılında Ortadoğu’yu kontrolü altına almayı başardı ve reddiyeci ‘Büyük İsrail’ anlayışı, uygulamada ABD’nin politikası haline geldi. O zamandan bu yana bu politika, 1973 sonrası yaşanan değişikliklere rağmen, özü bakımından aynı kaldı.”

İşte Kissinger’ın en büyük tarihsel misyonu buydu. Ve ona bu misyonunda destek olan iki önemli isimden biri Lawrence Eagleburger, ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft’tu. Bu ikisi, az önce belirttiğimiz gibi, Washington kulislerinde “Kissinger’s yes-men” (Kissinger’ın evet-efendimcileri) olarak bilinirdi. Scowcroft, Carter yönetiminde Silah Kontrolü Genel Danışma Dairesi üyesi iken Kissinger’a “tabi” olmuş ve sonra Kissinger Associates şirketinin yönetim kurulunda yer almıştı. Eagleburger Kissinger Associates’in yönetim kurulu başkanlığını yürütürken, Scowcroft da başkan yardımcısıydı.

Kısacası, Kennebunkport’taki balık avı sırasında Başkan Bush’a Körfez Savaşı’nın senaryosunu empoze eden Scowcroft, Kissinger’ın sağ koluydu. Ve Kissinger demek, kaçınılmaz olarak, İsrail demekti. Kissinger, Patrick Buchanan’ın “İsrail’in Washington’daki Ağlama Duvarı” dediği lobinin en kıdemli temsilcilerinden biriydi.Bu noktadan yola çıkarak, Scowcroft’un Kennebunkport’taki balık avı sırasında Başkan Bush’a empoze ettiği Körfez Savaşı senaryosunun, İsrail’in Ortadoğu stratejisi de dikkate alınarak hatta belki temel kabul edilerek çizilmiş bir senaryo olduğunu düşünmek mümkündür. Elbette bu yargı, sadece Kissinger ve Scowcroft’un kimliklerine bakılarak verildiğinde, bir varsayımdan ibarettir. Ancak Scowcroft’un çizdiği senaryo İsrail’in stratejisi ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan büyük paralellik, bu varsayımı doğrular.Scowcroft’un Bush’a kabul ettirdiği plana göre, mutlaka ve mutlaka Saddam’a savaş açılmalıydı. Ancak bunun yanında, dünyanın geri kalan kısmının çoğunun beklentisinin aksine, Saddam’ın iktidardan indirilmemesi gerektiğine karar verilmişti. Saddam’ın yalnızca “dişleri sökülecek”ti.

Nitekim İsrail’in istediği de tam tamına buydu.



İSRAİL’İN SADDAM POLİTİKASI



Önceki sayfalarda İsrail’in ABD’yı Irak’a karşı saldırtmak için ne denli yoğun bir çaba gösterdiğine değindik. Ancak İsrail’in sözkonusu savaş isteği, Saddam’ın iktidardan indirilmesini içermiyordu. Saddam’ın Körfez Savaşı boyunca İsrail’e attığı Scud füzeleri, çoğu insanın İsrail’in Saddam’dan ebediyen kurtulmak istediğini düşünmesine yol açmıştı. Oysa durum hiç de böyle değildi. Evet, Yahudi Devleti Irak’a karşı girişilen savaşın en ateşli savunucusu ve destekçisiydi, ama bu savaşla sadece Irak’ın askeri gücünün eritilmesini istiyordu. Buna karşılık Saddam’ın düşürülmesine kesinlikle taraftar değildi.



Çünkü Saddam ve onun liderliğini yaptığı Irak Baas hareketi, bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, onyıllardır İsrail’e stratejik yararlılıklar sağlıyordu. Başbakan Yitzhak Şamir, 2 Şubat 1991′de, yani Irak’a karşı kara harekatının başlamasından üç hafta önce bir Avusturya dergisine verdiği demeçte şöyle konuşmuştu:Saddam psikolojik açıdan ömrü boyunca İsrail’e faydalı olmuştur… Dünyanın, Araplar’a ve dolayısıyla Filistinlilere karşı nefret duymalarını sağlayacak sınırlı bir körfez savaşı İsrail için faydalı olabilir. İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün’e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör.

Önceki sayfalarda, Mossad’ın çeşitli propaganda ve dezinformasyonlarla ABD’yi Irak’a karşı kışkırttığına değinmiştik. Ancak bu, madalyonun yalnızca birinci yüzüydü. Öteki yüzde ise Mossad’ın Saddam iktidarını sağlamlaştırmak için yaptıkları vardı. Ostrovsky’nin yazdığına göre, İsrail’in savaş çığırtkanlığı yaptığı günlerde, bir yandan da Washington’daki İsrail Elçiliği tarafından Irak gizli servisi Muhaberat’a istihbarat aktarılıyordu. Mossad’ın Muhaberat’a verdiği bu istihbarat, Irak’taki muhaliflerin Saddam’ı düşürmek ya da öldürmek için yürüttüğü çabalarla ilgiliydi. Kısacası Mossad, Saddam’ın ayakta kalmasına destek oluyordu!… Ostrovsky, bunun ardındaki mantığı şöyle açıklıyor: “Mossad, Saddam Hüseyin’i Ortadoğu’daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararası politika açısından tümüyle irrasyoneldi ve Mossad’ın kullanabileceği bir aptallık yapmaya oldukça yatkındı.”

Kısacası İsrail, hem “faydalı aptallıklar” yaptığı için Saddam’ı iktidarda tutmak, hem de Amerika’yı Saddam’a saldırtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz’un da belirttiği gibi Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Saddam’ın iktidarda kalması gerektiği tezini hep savundu. Turan Yavuz şöyle yazıyor:Körfez savaşından sonra İsrail, bölge istikrarı açısından Saddam Hüseyin’in ikti- darda kalmasını savunuyor ve istikrarın ancak, yarı güçlü bir Saddam ile sağ- lanacağına inanıyordu. İsrailli diplomatlar bu mesajı tüm dünyaya yaymakta gecikmediler.

Kennebunkport’taki balık avında Kissinger’ın “sağ kolu” Scowcroft’un Başkan Bush’a kabul ettirdiği ve harfi harfine uygulanan strateji de tam tamına buydu: Saddam’ı düşürmemek, ama dişlerini sökmek. Oysa Saddam’a karşı savaşan müttefiklerin (aralarında Türkiye de olmak üzere) amacı Saddam’ı düşürmekti. Amerikan kamuoyu hatta ordusu da bunu beklemişti. Ama Saddam düşürülmeyecekti; bu savaş bir Kissinger yapımıydı ve dolayısıyla İsrail’in tezine uygun olarak gelişecekti.

Nitekim öyle de oldu. Körfez Savaşı’nın sonunda Saddam, tüm dünyanın beklentisinin aksine, tam Kennebunkport’ta kararlaştırıldığı gibi, iktidardan düşürülmedi. Beyaz Saray’dan Saddam’ın düşürülmemesi yönünde gelen emir, Irak’taki uluslararası gücün başkomutanı Schwarzkopf’u bile şaşkına çevirmişti. İsrail’in tezi böylece uygulanmış oluyordu.

Dahası, savaşın Ortadoğu genelinde yarattığı stratejik etkiler de tam İsrail’in çıkarlarına uygun biçimdeydi. Yahudi Devleti, savaşa girmemekle diğer pek çok Arap devletinin ABD’nin yanında yer almalarını sağlamış ve böylece onları dolaylı yoldan kendi safına çekmişti. Saddam’ın İsrail’i savaşa sokabilmek için Tel Aviv’e attığı Scud’lar, bu nedenle İsrail yönetimi tarafından karşılıksız bırakıldı. Dahası, sözkonusu bir kaç etkisiz Scud’a karşı tepkisiz kalmanın ücreti olarak, Yahudi Devleti ABD’den 13 milyar dolar “tazminat” aldı.

Kudüs’teki Bar-Ilan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve BESA Stratejik Araştırma merkezi yöneticisi Doç. Dr. Efraim Inbar, İsrail’in stratejik çevresini ve Körfez savaşının buna etkisini şöyle ele alıyor:Ağustos 1990′da Irak’ın Kuveyt’i işgali ve Amerika öncülüğünde Saddam Hüse- yin’e karşı yürütülen savaş, Arap elitini bölgesel istikrarsızlığın kaynakları hu- susunda daha duyarlı hale getirmiş ve İsrail’le bağlantılı tehdit anlayışını azaltmıştır. Dahası 1991 Körfez Savaşı, halihazırda, bölgede İsrail’e karşı bir radikal Arap koalisyonunun oluşması şansını büyük ölçüde yok etmiştir , Irak zayıflatılmış, Libya marjinal bir konuma indirgenmiş ve Amerika’yı dışlamama arayışları içinde olan Suriye, barış süreci içine itilmiştir. Bu durum, İsrail anakarası için (Akdeniz üzerinde İsrail kıyılarına 80 km mesafede) büyük bir “Doğu Cephesi”nin oluşturulması olasılığını azaltmıştır.

Kısacası, Körfez Savaşı Yahudi Devleti’ne büyük bir stratejik avantaj kazandırdı. Çünkü, zaten tam da İsrail’in tezine uygun olarak düzenlenmişti.

Peki İsrail tezi neyi hedefliyordu, Yahudi Devleti, özellikle Irak’ta, ne yapmak istiyordu? Saddam’ı iktidarda tutmanın, ancak Amerika’yı Irak’a saldırtmanın amacı ne olabilirdi?…Bu soruların cevabı, iki ayrı stratejik değerlendirmede yatıyordu. Saddam’ı iktidarda tutmayı gerektiren birinci değerlendirme, Bağdat’ın patronunu İran’a karşı bir koz olarak kullanma düşüncesinden doğuyordu. Saddam, bir önceki bölümde İran-Irak savaşını incelerken gördüğümüz gibi, 80′li yıllar boyunca Tahran’a karşı taşeron işlevi yürütmüştü ve bu misyonu sürdürmek için hala en ideal liderdi. Saddam’ın bu misyonu Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda da hem İsrail’in hem de ona bağlı olarak ABD’nin gözünde devam etti.İsrail’in Körfez Savaşı tezini oluşturan ve Amerika’yı Irak’a saldırtmayı gerektiren ikinci değerlendirme ise, İsrail’in geleneksel hedefleri arasında yer alan Kürt Devleti projesinden kaynaklanıyordu. İsrail, 1982 yılında Oded Yinon’un raporunda belirtildiği gibi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti istiyordu. (Oded Yinon bir de güneyde kurulacak bir Şii devleti istendiğini ortaya koymuştu, ancak bu kez İsrailliler bu projeden şiddetle kaçınıyorlardı. Çünkü bu muhtemel Şii devleti, kaçınılmaz olarak İran’ın kontrolü altına girecekti.) Saddam’ın yarı güçlü bir şekilde ayakta kalması, hem sözkonusu Kürt Devleti’nin yolunu açacak, hem de Saddam korkusu altında yaşamaya devam edecek olan bu oluşumun dış güçlere, yani ABD’ye ve dolayısıyla İsrail’e yaslanmasını zorunlu kılacaktı. Hem Saddam, oluşturulması istenen Kürt Devleti embriyosunu Tahran’ın etkisi altına girmekten koruyacak etkili bir güçtü başlı başına.

İşte Körfez Savaşı bu hassas dengeyi tutturdu; hem Saddam’dan vazgeçilmedi, hem de Kürt devleti hedefinin yolu açıldı.



KÜRT AYAKLANMASI VE İSRAİL

Körfez Savaşı sonucunda Saddam’ın bozguna uğraması, ülkenin kuzey ve güneyindeki muhalifleri ümitlendirdi. Özellikle ABD’nin desteğini arkalarında hisseden Kürtler, bir kez daha Kürt devleti hayaline kapılarak Saddam’a karşı isyan bayrağını açtılar. Sonra gelişen olayları; Kürtler’in Türkiye sınırına yığılışını, Çekiç Güç’ün konuşlandırılışını, 36. paralelin kuzeyinin Irak birliklerine yasaklanışını ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine doğru adım adım yürüyüşü, hepimiz biliyoruz.Ancak bu olayların içinde fazla gündeme gelmeye bir aktör daha vardı: Kürt Devleti projesinin kadim destekçisi İsrail. Yahudi Devleti, Körfez Savaşı’nda olduğu gibi Kürt isyanında da ön plana çıkmadı. Oysa Kürt isyanında, Körfez Savaşı’ndaki etkisinden de büyük bir etkiye sahipti.İsrail’in ilk önemli fonksiyonu, 1975′te ihanet nedeniyle ABD’ye küsmüş olan Kürtleri yeniden Washington ile temasa geçirmek oldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Yahudi Devleti’nin üstlendiği bu aracılık misyonunu şöyle anlatıyorlar:

Kürtler Saddam Hüseyin’e karşı oluşturulan koalisyona yardımcı olabilirlerdi, ancak 1970′lerde CIA tarafından yüz üstü bırakıldıkları günlerin kötü hatıralarını gayet iyi hatırlıyorlardı. Yine de, Kuveyt’in işgalinden sonra ABD yeniden Kürt isyancıların kalıntılarıyla ilişki kurmaya karar verdi. Bu işte Mossad yardımcı olabilirdi; çünkü 1970′lerden bu yana Mossad’ın Kürtlerle olan bağlantısı hiç kesilmemişti.

Gerçekten de, 4. bölümde de incelediğimiz gibi, İsrail 1975′teki Cezayir Anlaşması sonrasında Irak Kürt hareketini “satmayan” tek ülke idi. O zamandan bu yana da konu hakkındaki hassasiyetini korumuştu. Öyle ki, 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekat ile ilgili olarak görüşlerini soran Brüksel’deki gazetecilere verdiği cevapta; Türkiye’yi “Kürdistan’ı işgal altında tutan devletlerden biri” olarak tanımlamış ve şöyle devam etmişti: “Ama bu işgalci devletler hiçbir şey dinlemedikleri için, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaşamamaktadır.” Dahası İsrail, 1975′ten 90′ kadar uzanan uzun onbeş yıl boyunca, Raviv ve Melman’ın verdiği bilgiye göre, Kürtlerle olan dirsek temasını hiç kesmemişti.

Bu nedenle İsrailliler, Körfez Krizi sırasında Amerikalılar ile Kürtler arasında kurulan ilişkilerde aracılık rolü üstlendiler. (İsrail’in sıkı sansürü nedeniyle bu konuda dışarı çok az bilgi sızmıştır.) Ayaklanma başladıktan sonra da, Kürt davasının hep önde gelen savunucusu oldular. Hatta İsrailliler, ABD’nin Kürt ayaklanmasına yeteri kadar destek vermediğini düşünüyorlardı. Dışişleri Bakanı David Levy, Kudüs’te yaptığı ve Reuter Ajansı tarafından dünyaya geçilen konuşmasında Kuzey Irak’ta ayaklanan Kürtler’e (yeterince) silah yardımı yapmadığı için ABD’yi eleştirerek, isyancı Kürtler’e silah verilmesini istemişti.

Bu arada İsrail Barzani aşireti ile olan kadim ilişkilerini çoktan yenilemişti. Körfez Savaşı’nın başından beri, Mossad’ın Mesud Barzani güçlerine verdiği destek sürüyordu. Uğur Mumcu, öldürülmeden 17 gün önce yazdığı yazısında bu konuya değinerek şöyle demişti:70′li yıllardaki bu ilişkiler (Barzani-Mossad ilişkileri) bugün sürüyor mu? Kitaba göre [Israel’s Secret Wars] sürüyor. ‘Körfez Savaşı’ sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor. Mossad, [Mesud] Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor. Kitapta Mesud Barzani’nin, İsrail’e gizlice giderek yardım istediği de yazılıyor. Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek… Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek… İlgi belli… İlişki de belli.Kürt ayaklanmasının en hızlı günlerinde, olaydaki “İsrail parmağı” ile ilgili bilgiler Türk basınından Tercüman’a da yansımıştı. İlgili haberde şöyle de- niyordu:

Irak’taki ayaklanmaları yakından izleyen Ankara, Kürtler’in İsrail tarafından des- teklendiklerini belirledi ve dikkatini Tel Aviv’deki gelişmelere de kaydırdı. Kuzey Irak’taki iç savaşın arkasında İsrail gizli örgütü Mossad’ın da parmağının bulunduğu, İsrail’in Kürt Devleti’ni desteklediği belirlendi. Edinilen bilgilere göre askeri istihbarat, İsrail’in Kürt Devleti’nin kurulmasını fiilen desteklediğini gösteren verileri hükümete sundu. İsrail’in Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulması konusuyla, Mossad kanalıyla öteden beri ilgilendiği belirtildi.

İsrail Dışişleri Bakanı David Levy aynı sıralarda Amerikalılar’ın Kuzey Irak’a yaptığı yiyecek yardımını değerlendirirken, “ABD’nin Kürtler’e yiyecek yardımı yapmasının olsa olsa, aç karnına değil de tok karnına ölmelerine yarayacağını, ABD’nin Kürtler’e yiyecek yerine silah yardımı yapması gerektiğini” söylemişti.Daha 1970′li yıllarda İsrailliler ile yakın ilişkilere giren, hatta Turan Yavuz’un ifadesiyle “Mossad merkezlerinden çıkmayan” Mesud Barzani, babasının yolunu izledi ve Körfez Savaşı sırasında gizlice İsrail’e giderek yardımı “tazeleme” talebinde bulundu. İsrail, bu öneri üzerine Kürt peşmergelerle “aktif bir işbirliğine” girmenin yollarını araştırmaya başladı. Ancak İsrail’in elini tutan konu Kürtlerle sınırı olan bir üçüncü ülkenin “ciddi yardımına” gereksinimi olmasıydı. Bölgeye yığılması gereken silah ve mühimmat için ne Türkiye, ne İran, ne de Suriye uygundular. Bu nedenle İsrail, Barzani’ye para yardımı yapmaya ve bir yandan da ABD’yi Kürtler’e yardım konusunda sıkıştırmaya başladı.Ancak ilerleyen dönemde, İsrail, aynı 1960′lı ve 70′li yıllardaki gibi, yani doğrudan kendi askeri uzmanlarıyla Kuzey Irak’taki Kürt hareketine destek vermeye başladı. Hayfa Üniversitesi’nden Dr. Amatzia Baram, bu gerçeği kabul eden, ancak elden geldiğince önemsiz göstermeye çalışan makalesinde şu satırları yazıyor:

… Ancak 1991-92′den bu yana Kürt kampının en güçlü iki bloğunun liderleri Mesud Barzani ve Celal Talabani İsrail ile en azından dolaylı olarak diyalog kur- maktadırlar. 1992 yılından beri her iki Kürt liderinin de bölgelerinde ufak bir İsrailli ekibi barındırdıkları yolunda bir takım söylentiler vardır.

İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürt gruplar, özellikle de Barzani güçleri ile olan ilişkileri hakkında üsttekine benzer kaçamak yorumların dışında çok somut bilgiler çıkmadı ortaya. Ancak bu durum, ortada bir bilgi olmayışından değil, bu bilgilerin ortaya çıkarılmak istenmeyişinden kaynaklanıyordu daha çok. Türkiye’de bile, İsrail’i ideolojik nedenler yüzünden ideal bir müttefik olarak gören çevreler, bu bağlantıyı gizleme gayreti içine girdiler.

Nezih Tavlaş’ın Mossad ve Barzani arasındaki ilişkileri anlatan makalesinin başına gelenler, bunun bir örneğiydi. Tavlaş’ın makalesi, yazıyı kendilerine götürdüğü Sabah gazetesi yönetimi tarafından “ilgisiz” olduğu gerekçesiyle reddedildi. Bunun üzerine makaledeki bilgileri Uğur Mumcu “Gözlem” adlı köşesinde 7 Ocak 1993 tarihinde yayınladı, fakat bu yazıdan 17 gün sonra da faili meçhul profesyonel bir bomba ile hayatını yitirdi. Dahası, Mumcu suikastından bir süre sonra ortaya çıkan bir MiT belgesinde, eylemin Mossad tarafından görevlendirilen bir GADNA timi tarafından düzenlendiği yazılıydı. Mumcu suikastı ile ilgili bu Mossad bağlantısı, daha sonra Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu tarafından da dile getirilecekti. Cumhuriyet gazetesi ise, ölümünden sonra Mumcu’nun eski yazılarını tek tek yayınlamasına karşın, “Mossad ve Barzani” başlıklı sözkonusu yazıyı, nedendir bilinmez, es geçti…



Mossad-Barzani ilişkilerini anlatan Nezih Tavlaş’ın makalesi, strateji dergisi Avrasya Dosyası’nın Sonbahar 1994 sayısında yayınlandığında ise, sonuç Avrasya Dosyası’nın ilgili sayısının toplatılması oldu.



BARZANİLER VE İBRANİLER

Şimdiye dek Irak’taki Kürt hareketi, özellikle de bu hareketin liderliğini yürüten Barzani aşireti ile İsrail’in arasındaki işbirliğinin siyasi boyutunu inceledik. Ancak bunun yanında bu işbirliğinin bir de sosyolojik bir boyutu vardır; Irak’ın kuzeyinde yüzyıllardır yaşamakta olan Kürt Yahudileri, iki taraf arasında önemli bir akrabalık bağı kurar.Bu ilginç konu, Dr. A. Medyalı ismiyle kaleme alınan Kürdistanlı Yahudiler adlı kitapta ayrıntılı biçimde incelenir. Kitap, Kürtler ile Yahudiler arasındaki tarihsel ilişkiye dikkat çekmekte ve bu noktadan hareketle bu iki halkın Ortadoğu’da “müttefik” olmaları gerektiğini öne sürmektedir. Bu dahiyane sonuç, İsmail Beşikçi’nin Kürt Aydını Üzerine Düşünceler adlı çalışmasından yapılan bir alıntıyla, kitabın henüz başında şöyle anlatılır:

Kürtlerin Ortadoğu’da Yahudiler’e karşı düşmanlık hisleri beslemesinin hiçbir yararı yoktur. Kürtler Yahudi toplumuyla daha sıcak ilişkiler kurmak durumun- dadırlar. Yahudi toplumunun demokratik kurumlarını görmezden gelemezler. Yahudi toplumu Ortadoğu’da Kürtler’in doğal ittifakçısıdır.

Kürt Yahudilerinin büyük bir bölümü, Mossad’ın 1950′li yıllarda düzenlediği “Ezra ve Nehemya Operasyonu” ile İsrail’e getirilmişlerdir. Ancak yine de iki halk arasındaki geleneksel ilişki kopmaz. İsrail’e gelen Iraklı Yahudiler, Kürt kimliklerini de bir yandan muhafaza ederler. İsrail’de yaşayan Kürt kökenli Yahudiler tarafından kurulmuş olan İsrail’deki Kürt Yahudiler’i Ulusal Örgütü’nün (The National Organization of Kurdish Jews in Israel) başkanlığını yapmış olan Haviv Şimoni, 1973 yılında yapmış olduğu bir açıklamayla, İsrail’de 90.000 “Kürt” bulunduğunu açıklamıştır.

Gazeteci yazar Pamela Kidron ise, 1988′de kaleme aldığı bir makalesinde “İsrailli 150.000 Kürt”ün varlığından söz etmektedir. A. Medyalı’nın kitabına göre ise, “günümüzde İsrail’de, Kürdistan kökenli yaklaşık 200.000 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.” Yona Sabar’ın The Folk Literature of the Kurdistani Jews adlı kitabında da Kürt Yahudileri ile ilgili 60′ın üzerindeki kaynaktan ayrıntılı bilgi verilir. Tüm bunlar, bugün İsrail’de ciddi bir Kürt Yahudisi varlığından söz edilebileceğini göstermektedir

Dahası, bu Kürt Yahudileri, Irak’taki Kürtlerin kaderi konusunda da oldukça hassastırlar. Türk Yahudiler’i'nin yayınladığı “cemaate özel gazete” Şalom’un yazdığına göre, İsrail’deki Kürt Yahudiler’i Ulusal Örgütü başkanı Haviv Şimoni, Nisan 1991′de İsrail Dışişleri Bakanı David Levy ile görüşerek ABD’nin Kürt yanlısı tutumunu daha da arttırması için istekte bulunmuştur. Kuruluş sözcülerinden Aharun Sariy ise, biraz iddialı bir rakam öne sürerek, İsrail’de tahminen 1 milyon Kürt Yahudisi bulunduğunu söylemiştir. Bu “etnik” bağlantı, Barzaniler ile Yahudiler arasına kültürel ve geleneksel bir yakınlık katmaktadır. Ancak daha da ilginç bir şey vardır. Kürt Yahudileri, Barzani aşiretinin de bir parçasıdırlar! Dahası, Barzani aşireti, çok sayıda “ünlü haham” çıkaracak kadar dindar bir Yahudi kimliğini içermektedir. Kürdistanlı Yahudiler adlı kitap, bu Barzani hahamları şöyle anlatır:

16. ve 17 yüzyıllarda Kürdistanlı hahamlar tarafından yazılmış olan çeşitli bel- geler ve elyazması kitaplar, genel olarak Kürdistanlı Yahudilerin başta dinsel olmak üzere, sosyal ve ekonomik yaşantıları hakkında ayrıntılı bilgilerin yanısıra Kürdistan’la ilgili bazı dolaylı bilgiler de içermektedir. Bu dönemlerde kimi Yahudi toplulukları Kürdistan halklarının genel yoksulluk tablosu içinde yer alırlarken, öte yandan özellikle ünlü Barzani Ailesi’nden gelen hahamlar Kürdistan’ın birçok yerinde dinsel çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuşlardı. Bu dini merkezler Mısır ve İsrail gibi uzak yerlerden bile öğrenci kabul ediyorlardı.

Barzaniler’in Yahudi kimliğinin doğal bir sonucu olarak, Kürt Yahudileri de kendi kaderlerini Barzaniler’e bağlı görürler. Bu nedenle, Barzani önderliğindeki Kürt hareketinin 1975 yılında yenilgiye uğramasının ardından, İsrail’in de kolaylaştırıcı müdahaleleriyle bir grup Kürt Yahudisi İsrail’e göç etmiştir. Barzani kimliğinin içerdiği bu Yahudi faktörü, hem Molla Mustafa Barzani’nin hem de oğlu Mesud Barzani’nin İsrail’le olan ilişkilerinde önemli rol oynamıştır kuşkusuz. Kürt Yahudileri de, belirgin bir biçimde Barzani hareketinin ön saflarında yer almışlardır. (En son, 16 Nisan 1996′da Ankara’ya gelip üst düzey yetkililerle görüşmeler yapan “Mesud Barzani’nin sağ kolu” Evair Barzani’nin İsrail pasaportlu bir Kürt Yahudisi oluşu oldukça dikkat çekicidir.)
Posted in yahudiler (israiloğulları), günümüzde İslam ülkeleri, sömürgecilik, sömürgeci batı, İnsanlık tarihi, dünya ve ademoğulları, dünyanın fitnesi (güncel dünya), kafir ve münafıklar potansiyel suç ve günah üretic, meteryalizm, hiristiyan batı, ahir zaman, kapitalizm, ALINTILAR, Şia (iran ve şiilik), haber ve İstihbaratlar, Türkiyedeki İslam Düşmanları Ve Taraftarları, ALLAH ın Taktiri Paylaşılamıyan Topraklar, america.

Kaynak : otvav.wordpress.com

Başlık ve yazı alıntıdır ; Yahudiler tarihten bilindiği üzere Tanrı tarafından cezalandırılıp , Maymun ve Domuz Yapılan aşağılık yaratıklardır . Köpek olabileceklerini ben şahsen sanmıyorum. Çok çalışmaları lazım ,orospu çoc.klarının , Piç kuruları .

Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Sevaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriştiği Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail’in istediği biçimde “dişleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.

Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz.”

Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu’nun savaş günlerinde Suudi Arabistan’da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.



Ancak, bilindiği gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti’ne.



Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” şeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler’i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler’i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduğu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaşması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la işbirliğine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti… Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney’de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney’de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da Bağdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taşeron” işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz” şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… Ortadoğu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor.

Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye’ye konuşlandırılan Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiği gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.

Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.

Kaynak : http://otvav.wordpress.com

ÖZAL VİZYONU

26 11 2006

Biyografisi:

1927 yılında Malatya’da doğdu. 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ni Elektrik Mühendisi olarak bitirdi. 1952 yılında ABD’ye giderek ekonomi tahsili gördü. Türkiye’ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdür Yardımcılığı’na atandı. 1961-1962 yıllarında askerlik hizmetini, Milli Savunma Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu üyesi olarak yaptı ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasına katkıda bulundu. Bu sırada, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde ders verdi. Bir süre Başbakanlık Teknik Uzmanlar Kurulu Üyesi olarak çalıştı ve 1967-1971 yıllarında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini yürüttü. Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, RCD Koordinasyon Kurulu ve AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu. 1971-1973 yıllarında Dünya Bankası’nda danışman olarak görev yaptı. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli sınai kuruluşlarında çalıştı ve 1979 yılı sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini de vekaleten yürüttü. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra kurulan Hükümete ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı. 1982 yılında bu görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi’ni kurdu ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde partisinin birinci gelmesi üzerine hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve böylece Türkiye’nin 19. Başbakanı oldu. 1987 seçimleri sonrasında tekrar hükümet kurdu ve başbakan olarak görev yaptı. 31 Ekim 1989′da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin sekizinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 9 Kasım 1989 gününde bu görevine başladı. 17 Nisan 1993 gününde geçirdiği bir rahatsızlık sonucu görevi sırasında vefat etti. 1954′de Semra Hanım’la evlenen Turgut Özal’ın üç çocuğu bulunuyordu.

Özal’ı Anlamak:

Zamanında merhum Turgut Özal’ı, uzun vadeli yatırımlarını görmezden gelerek çok eleştirdik, yerden yere vurduk. Gerek medya, gerek muhalefet ve gerekse halk olarak… Ama şimdi yerlere göklere sığdıramıyoruz. Tekerrürden ibaret olan tarihi olayları, sırasını bile şaşırmadan yaşadıkça “keşke”lerle başlayan uzun cümleler kuruyoruz. Türkiye’de siyasal, yapısal ve sosyal değişimin ne şekilde olabileceğini bizlere gösteren Özal’ın, hem ekonomiyi hem de kafaları değiştirebilen vasıflara sahip bir lider olduğunun farkına varıyoruz.Biz Özal’ı, yakın tarihimizi irdelerken, geçmişi özlerken, günümüz hükümetinin istikrarını onun misyonuyla bağdaştırıp umutlanırken anıyoruz. Bu anmalar o döneme dönmek için değil, yakın geleceği daha iyi görmek ve yorumlayabilmek içindir. Ölümünün 12. yılında bile Özal hala diri, hala canlı ise bir durup düşünmekte fayda var!Turgut Özallı geçen 10 yıllık dönemi daha iyi anlayabilmek için Özal’ın Türkiye’nin kaderinde rol almaya başladığı dönemin şartlarını iyi bilmek gerekir. Özal’ın sahneye çıkışı, Genel Kurmay Başkanı Org. Kenan Evren ve arkadaşlarının 12 Eylül 1980 darbesi ile parlamento ve hükümetin feshedildiği, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı, ülke genelinde sıkı yönetimin ilan edildiği, bütün siyasi partilerin kapatıldığı, siyasi liderlerin sürgüne gönderildiği(Demirel, Ecevit, Baykal….), temel tüketim maddelerinin karnelerle satıldığı dönemle çakıştı. 12 Eylül harekatı ile kanun ve nizam hakimiyetini sağlamak amacıyla yasama ve yürütme organlarını tek elde toplayarak yapılacak düzenlemelerle siyasi partilerin seçimlerde anayasal çoğunluğu sağladıktan sonra çekilme kararını açıkladıkları dönemi öğrenmek ya da hatırlamak gerekir. (Halet-i zihinlerden çıkmamacasına)Zorlama yollarla istikrar kurmayı amaçlayan askeri yönetimin ardından (ki Türkiye’deki siyasal sistem, askeri darbeler olmadan kendini yenileyemiyor!) iki dönem başbakanlık yapan etkili bir lider ve dahi bir Cumhurbaşkanı’ydı..Hani toplum mühendisleri vardır, toplumu yönlendiren, yöneten, kitleler oluşturan; Hitler gibi Stalin gibi….. Demokratik sistemlerde toplum mühendisleri yoktur, değişim mühendisleri vardır. Özal, bunu bize uygulamalı olarak öğretti. Yeniliğe başbakanlıkla değil; iş hayatıyla, uygar topluluklara ulaşma gayretiyle başladı. Başbakanlığının birinci ayında projelerini uygulamaya koydu. Dediğini yapan insanı biz Özal’la tanımıştık. Özal, değişim mühendisi olarak devrimlerini yaparken tabuları yıkmayı hedeflemişti.

“Uzun İnce Bir Yol”

Bugünlerde Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ile yatıp AB ile kalkıyor. Herkesin dilinde… Kimilerince 17 Aralık’la gelen müzakere tarihi, tarihi bir dönem, kimilerince de aldatılmışlık senaryosunun bilinen replikleri… Mustafa Kemal gibi, değişimi batıda gören Özal’ın AB yolundaki (o zamanlar Avrupa Topluluğu idi) girişimlerini bilmek gerekir. Bu sureci başlatan, AB kapılarında 14 Nisan 1987’de önemli bir viraj alarak üyelik başvurusunu yapan hükümetin başındaki isimdir Turgut Özal.Silahların konuştuğu, üretimin durduğu 12 Eylül askeri darbesinin izlerinin henüz silinmediği, Avrupa ülkeleriyle ilişkilerin askıya alındığı ve daha birçok zorlukların, olumsuzlukların hüküm sürdüğü Türkiye’de, üyelik başvurusunun yapılması ve üye ülkelere Türkiye’nin doğru biçimde izah edilmesi hiç de kolay değildi… Üyelik başvurusunun sonrasında, ülkeyi Avrupa’ya taşıyacak teşkilatı hazırlamak için ciddi çalışmalar yapmaktaydı hükümet. AB’ye hemen kabul edilmeyeceğimizi, tam üyelik alamayacağımızı aslında herkes biliyordu… Hükümet de farkındaydı bunun. Esas amaç, tam üyelik alma yolunda zaman kazanırken bir yandan Türkiye’yi Avrupa normlarına yaklaştırmak, üyelik için zemin hazırlayabilmek, sağlam temeller atabilmek bir yandan da bu zaman zarfında Avrupa ülkeleri ile ilişkileri sıcak tutarak dışa açılmayı kolaylaştırmaktı. Belki de en büyük talihsizlik merhum Özal’ın kalp sorunları yaşaması, ABD’de ameliyat olduktan sonra uzun seyahatlere dayanamayacak olmasıydı. Zorunlu istirahata çekildiği Londra’daki otel odasında, tehlikeyi henüz atlatamamışken, kurduğu zoraki cümlelerle ağzından çıkan “haysiyetimizle oynatmayınız” buyruğuyla yola devam edilmişti. Merhumun deyimi ile AB “uzun, ince bir yol”du ve bu yolda kararlı, sabırlı ve sürekli çalışmak lazımdı. Günümüz hükümetinin bu süreçte birebir markajlarla aleyhimizde olan kararları lehimize çevirdiğini görünce o dönemde yaşanılan talihsizlikleri daha iyi anlarız belki. Ama unutmamak gerekir ki 1989’dan 2004’e kadar kaybolan yılların-altın çağı olması gerekirken- hesabını Özal’ı anlayamayan, haklı mücadelesindeki kararlılığı gösteremeyen beceriksiz siyasetçilerimizden sormak gerekir. Ya da en azından tarihin tekerrür etmemesi için yapılan yanlışlıkları bilmek…Dış politikada dünyaya global olarak bakabilen, Türkiye’ye vizyon oluşturabilen bir şahsiyeti anlamaya çalışıyoruz sadece. AB ile ilişkilerimizin geldiği nokta malum…Bizden 45 sene sonra demokrasiye geçenler, bizden 10 sene sonra serbest ekonomiye geçenler bugün AB’ye üye oldular. Türkiye ise sadece seyirci konumunda. Seyirciliğimizi 10 yıl önce bırakıp devam edebilseydik bu yola, oyalama taktiklerini yemez, haysiyetimizi koruyarak haklılığımızı daha kolay anlatabilirdik belki de…Bu sebepledir ki O’nun yolundan yürümenin gerekliliğini “acabalarla” savunuyor, yeni yöntemler arıyoruz.32.gün ekibinin hazırladığı “Özallı yıllar” belgeselinde Zeynel Abidin Bey Özal’la olan anılarını bizlerle paylaşıyor ve şöyle anlatıyordu Özal’ı: “Bütün dünyayı okuyordu. Okur yazardı. Batıyı okuyordu, Doğu’yu okuyordu. O günkü komünisti okuyordu, liberali okuyordu, muhafazakar ilkeleri okuyordu. Bush ile oturuyor sonra dönüyor öbür cephede İran lideri ile meseleyi hallediyordu. Bir gün Avustralya’dayız. Konuşmacıydı orada. Konuşmasını yapmak için kürsüye yürürken hiçbir Avustralyalı ayağa kalkmadı. Kürsüden indiğinde ise 7 dakikalık alkış kesintisiz sürmüştü. Avustralyalı’lara hitaben söylediği şu söz çok anlamlıydı: “Siz bakıra güvenerek muhasır medeniyetlere ulaşmayı hedefleyen yanlış politikalar izliyorsunuz.” Sovyetler Birliği’nin yıkılacağını önceden hissetmişti. Adeta bir ayağı Balkan’larda bir ayağı Kafkas’larda bir ayağı Asya’daydı. Rafa kaldırılmış olan Türk konfederasyonunu kurma hayali peşindeydi. “Türkiye’nin üzerinde bir darağacı kurmak isteyecekler. Buna göre hazırlıklı olmamız lazım. Bunun da çıkış yolu komşularımız ile önce ekonomik ve ticari sonra kültürel ilişkilerimizi geliştirmek, böylelikle Batı’ya karşı güçlü olmaktır.” derdi. Bütün politikaları rakiplerini anlayarak geliştirmek istiyordu.

“Ortadoğuda dengeleyici bir Türkiye siyaseti”

Körfez Savaşı döneminde komşumuz Irak hakkındaki tavrı son derece net oldu. Saddam, diktatördü, Türkiye için tehlikeliydi ve ne kadar çabuk diktalığına son verilirse dünya için o kadar iyi olurdu. Etnik köken bakımından zengin bir coğrafyada kurulmuş olan Irak’ta, kargaşa bir gün mutlaka su yüzüne çıkacaktı. Özal, 15 yıl önce bu kargaşayı gördüğü için oradaki Kürt kimliğini, Arap’ları ve Türkmen’leri bir bütün olarak değerlendirmeye çalıştı. Balkan’larda çok ayrı bir statü içerisinde olsak da Ortadoğu’da oynamamız gereken aktif rol bizim için kaçınılmazdı. Demokratik toplumlarda, varlığını savunma yöntemi bellidir. Bir devlet adamı için, temsil ettiği topluma karşı sorumluluklarından dolayı, kabul edilmesi zor da olsa ülkesinin çıkarlarını korumak, insani yönünün önüne geçebilir. Savaşın hiçbir haklılığının olmadığını bilsek de, 90’lar Türkiye’sindeki Özal’ı farklı bir açıdan değerlendirmek zorundayız. Çünkü Irak’ın Saddam Hüseyin’den arındırılmış bir ülke olması için savaş kaçınılmaz son olabilirdi. Saddam, Halepçe’de yapılan katliamın tek sorumlusuydu nihayetinde. Kaldı ki son 200 yıldır güçlünün yanında yer alarak bir yerlere gelmeye çalışan zorunlu siyasetimizin bağımsızlığını bir anda hayır diyerek kurtaramazdık. 500 yıl boyunca aynı sınırları paylaştığımız devletlerle oluşturduğumuz ortak kültürlü bir medeniyette komşularıyla kopuk ilişkili bir Türkiye istemiyordu Özal. Türkiye’yi Ortadoğu’nun merkezine oturtma ve lider konumuna getirme çabası vardı. Ayrıca, 12 milyonluk Kürt nüfusu barındıran ve terör bağlantılı bir ülkenin komşusu olan Türkiye’nin, ilerde oluşabilecek ayrımcı, kışkırtıcı hareketlere karşı tedbir alması gerekiyordu. Türkiye için Amerika’nın yanında yer almak Amerika’ya duyulan sempatiden ya da Amerika’nın gerçekten Ortadoğu’ya barışı, istikrarı, demokrasiyi veya hukuku getirecek olmasından kaynaklanmıyordu. ABD’yle birlikte hareket etmek, savaş sonrasında Ortadoğu’nun, haliyle Türkiye’nin geleceğinin tayin edileceği masada söz sahibi olabilmek, ülkenin bütünlüğünü koruyabilmek için gerekliydi. Bunların bilincinde olan Özal, Ortadoğu’nun önemini çok önceden farketmiş, kaçınılmaz savaşı önceden sezmiş ve kendisine söz hakkı tanınmasını beklemeden konuşmak için söz istemişti. Ortadoğu ve dolayısıyla tüm dünya için büyük önem arzeden bu süreçte Özal aktif bir rol oynamış ve ABD’yle birlikte hatta ABD’den önce fikir beyan edip olaylara yön vermiştir. Özal’ın ölümünden sonra baba Bush’un Özal ile ilgili anılarında anlattıklarıyla Özal’ın bu savaştaki baskın konumunu daha net anlayabiliriz:“Biz başlangıçta sorunu barışçıl yollardan çözmeye çalışıyorduk. Özal buna inanmıyordu. O’na göre, Saddam Irak’ın başında olduğu sürece barışçıl çözümler başarılı olamazdı. Saddam’ı sevmezdi. Beni hep uyarırdı. Bir delilik yapabileceğini hep söylerdi. Neticesinde savaşın başladığı ilk dakikalardan itibaren Özal ile çok yakın çalıştık. Bölgedeki diğer liderlerle ilgili bana son derece yardımcı oldu. Amerika, Turgut Özal’la konuşmaktan çok yüksek telefon faturaları ödedi çünkü ondan çok güzel fikirler alıyorduk. Çok güçlü fikirlere sahipti. Bana, Saddam’ı az kayıp ile yeneceksiniz, onunla savaşmanız gerekebileceğinin farkına varmanız lazım diyen ilk liderlerden biri oldu.”“İktidar olmak” siyasi partiler için çok önemli sayılsa da “muktedir olmak” kavramının içi doldurulmadığı sürece hiçbir anlam ifade etmez…! Özal iktidarı aynız zamanda muktedirdi de…Bizde, devlet ve milletin iç içe olması gibi tarihi bir gelenek vardır. Bu gelenek, Özal dönemi öncesinde bozulmaya yüz tutmuştu. Siyaset sahnesinde devleti tekrar millete getiren adam olarak tanınır Özal. Bir nevi, bu yıkılmaya yüz tutmuş geleneği tekrar ayağa kaldırmıştır.

“kafasındaki Türkiye’yi yönetme modeli”

Vizyonu şöyle tarif eder Özal: “Kabiliyet ve bilgi olacak tabi. Ama bunu görgü ve dış dünya temasları ile zenginleştirdiğimiz anda vizyon olur.” Özal’a göre kısa ve öz bir anayasamız olmalıydı. Devletçiliği %30’lara indirgemek, özelleştirmeyi bitirmek istiyordu. Yani devletin asli görevlerine dönmesini amaçlıyordu.Turgut Özal, müthiş bir sentezdir. Dinlemesini bilen biri…. Başka dinleyen bir siyasetçi tipi hatırlıyor musunuz? Konuşurlar diğerleri; radyoda, televizyonda, miting alanlarında… Mecliste konuşanlardan değildir Özal! Enflasyonu şoförüyle, Irak meselesini bir polis memuruyla münazara ederdi.

Kimdir Turgut Özal? Muhafazakar mı? Liberal mi? Bir ayağı Malatya’da, bir ayağı Amerika’da modernleşmenin öncülüğünü yapar Turgut Özal. Ayağı Anadolu’ya basar, gözü Türk Hava Yolları’na bakar. Türk tarihine vakıftır. Yeni dünya düzeninde, geçmişle sadece iftihar etmekle milliyetçi olunamayacağını anlatır. Değerler açısından muhafazakar ama özgürlükler, sivil insiyatifi kullanmayı özendirmek, statükoya karşı olmak açısından liberal; aynı zamanda devrimci bir kişilikti Özal. Sadece bir fikre sabitlenmekten uzak, bütün fikirlerden faydalanmayı bilen iyi bir sentezciydi. Bu sentez, O’na ileri görüşlülük özelliği kazandırmış dolayısıyla da Sovyet rejiminin çökeceğini, Çin’in serbest pazara geçeceğini çok önceden öngörmüştür.Türkiye, Özal döneminde modern dünyanın kabul etmediği Devletçilik’ten kurtulmak için atılımlar yapar. Özal, özelleştirmeye büyük önem verir. Bürokrasiye savaş açar. Devleti hantal yapısından kurtarmak için sert tedbirler alır. Açık sözlülüğüyle tanınır. Romanya’ya gittiğinde “Eğer böyle giderseniz batarsınız.” demekten tereddüt etmez. Pekin’de “Eğer bu fiyatla metro taşımacılığı yaparsanız Çin biter.” sözünün sahibidir. O zamanki komünist liderlere “Saçmalıyorsunuz” diyecek kadar özgüvene ve güçlü bir iradeye sahiptir. Özal, konuşmaya başladığı zaman Amerikalı’lar not almaya başlarlar.Cumhurbaşkanlığı yeminini yaparken üç şey üzerinde durdu. Din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğü. Özgürlüklere çok inanırdı ama hemen arkasından şunu söylerdi: “Eğer ekonomik bakımdan güçlü olmazsak salt bu kavramlarla yaşama şansı bulamayız. Bilakis, gelişmiş ülkelerde bu kavramların yerleşmesi ekonomik yönden güçlü olmalarıyla doğrudan ilintilidir.” Dolayısıyla bu dengeleri korumak için büyük gayret sarfediyordu. Özal’ın, Devlet Planlama Teşkilatı günlerinden beri ağzından eksik etmediği laf şuydu: “Çocuklar en kötü karar, kararsızlıktan iyidir çünkü karar verirseniz düzeltme şansınız olur.” Risk alabilen, ani kararlar verebilen insanların olması için daha ne söylenebilir ki….Dankwort Rustov’a göre Türkiye’nin modernleşmesinde üç temel devrim vardır. Bunlar: Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti ilan etmesi, İsmet İnönü’nün demokrasiye geçiş kararı ve Turgut Özal’ın Türkiye’yi piyasa ekonomisine geçirmesidir.İlk İzmir İktisat Kongresini 1923’de Mustafa Kemal toplamıştı. Sahne değişir aynı oyunda aynı rolde sadece karakterler farklıdır sonrasında. Aradan geçen 58 yılın ardından yine aynı amaçla ikinci ve üçüncü kongreleri toplayan isimdir Özal.1981’deki konuşmasında Özal, asırlarımıza damgasını vuran temeldeki yapısal darboğazlarımıza dikkat çeker: Altyapı, enerji ve ihracat yokluğu… Bu üç darboğazı aşmak için takip edilen piyasa ekonomisi ve dışa açılma reformlarının on yıllık sonuçlarını 1992 kongresinde de anlatır. Sıçrayan rakamlardan, gerçekleştirilen projelerden ve döviz girdilerinden örnekler verir.Turgut Özal her hafta düzenli biçimde yapılan grup toplantılarında bıkmadan ve yorulmadan vizyonunu, projelerini milletvekillerine anlatır.Tabi sadece iktidar milletvekillerinin anlaması yetmez…Özal,“İcraatın içinden” programları ile her ay televizyonda halkın karşısına çıkar. “Sevgili vatandaşlarım” diyerek, elindeki kalemi sallaya sallaya yapmayı tasarladıklarını halka anlatır. Zaman geçtikçe ve yapılanların sayısı arttıkça yapılacaklara olan inanç fazlalaşır. 4-7 Haziran 1992’de 3. İzmir İktisat Kongresi’nde değişim programını açıklar ve “Türkiye’nin büyük devletler arasında yerini alması müktesep bir haktır. Ciddi hatalar yapmazsak 21. Yüzyıl Türk asrı olacaktır.” der.Ne yazık ki sonra çok ciddi hatalar yaptık….

Kaynaklar: Aksiyon dergisi, 32.gün “özallı yılla