ermeni soykırımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ermeni soykırımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2007 Pazar

Yazıcıoğlu: Akdamar kilisesini açmaktan vazgeçin

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, “Ben burada Başbakanı ikaz ediyorum: Bütün milletimizi özellikle Vanlı hemşehrilerimizin içini yaralayan ve kanatan Akdamar Kilisesi'ni açmaktan vazgeçin, böyle bir lekeyi resmileştirerek muhteşem tarihimizi kirletmeyin” dedi.

Partisinin il teşkilatı tarafından düzenlenen toplantıya katılmak üzere Van'a gelen Yazıcıoğlu, partililerle, Van Kalesi'nin arka kısmındaki Eski Van Şehri'nde bulunan Ulu Cami'yi ziyaret etti.

Ziyaretin ardından basın toplantısı düzenleyen Yazıcıoğlu, Van'a, gündemi değerlendirmek ve vatandaşlarla duygu ve düşüncelerini paylaşmak üzere geldiklerini söyledi.

Tarihin her döneminde Türk'ün toprağı olarak kalmış Van'daki Akdamar Kilisesi'nin, bir Türk Başbakanın açılışını yapmasıyla ilgili basın açıklaması yapacağını hiç düşünmediğini vurgulayan Yazıcıoğlu, şunları söyledi:

“Dini vecibelerini yerine getirmek amacıyla yeniden yapılan ibadethanelere karşı değiliz. Yeter ki ibadethaneler hangi dinden olursa olsun amaçlarına uygun icraatlar yapsınlar. Din örtüsü altında devletleri, milletleri ve diğer dinleri yok etmeyi hedeflemesinler. Soykırımı iddialarına dayanarak, Türk milletini, muhteşem tarihiden kopararak, eli kanlı soykırımcı gibi gösterme çabaları hiçbir zaman bitmemiştir. Günümüzde Ermenilerin, suçsuz diplomatlarımızı öldürmekle yetinmeyip uluslararası havaalanlarında halkın üzerine ateş açarak her milletten insanları öldürmeleri, onların tarihte neler yaptıklarının en açık delilleridir. Sözde Ermeni topraklarının geri verilmesi şartını koyan Avrupa Birliği'ne AK Parti Hükümetinin uyum göstermesi asla kabul edilebilecek bir durum değildir.”

AKDAMAR KİLİSESİ

Bu gelişmeler karşısında Başbakan Erdoğan'nın, Akdamar Kilisesi'nin açılışına Ermenistan Hükümetini davet etmesinin konuya uluslararası bir boyut kazandırdığını belirten Muhsin Yazıcıoğlu, şöyle devam etti:

“Biz topraklarımızda, ecdadımızdan bize devredilmiş olan bu kültürel varlığı yaşatmak ve korumak mecburiyetindeyiz. Elbette bunların tamirinin yapılması ve yaşatılması taraftarıyız. Ancak Akdamar Kilisesi'ni açacaksanız, bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin bir mirası olarak ele alacaksınız, kendiniz yapacaksınız. Kiliseyi Ermeni cemaatiyle de açabilirsiniz. Buna hiçbir şey demeyiz. Ama sanki Ermenistan'ın malıymış gibi, mirasıymış gibi Ermenistan yönetimini buraya davet ederek doğrudan ilişkilendirmek asla kabul edilemez bir hatadır. Ben burada Başbakanı ikaz ediyorum: Bütün milletimizi özellikle Vanlı hemşehrilerimizin içini yaralayan ve kanatan Akdamar Kilisesi'ni açmaktan vazgeçin, böyle bir lekeyi resmileştirerek muhteşem tarihimizi kirletmeyin.”

Van'da ziyaret ettikleri Ulu Cami ve etrafındaki Eski Van Şehri'nin harabeye dönüştüğünü anlatan Yazacıoğlu, o harabelerde binlerce Türk'ün, Ermeniler tarafından şehit edildiğini söyledi.

Van yöresinde 200 bine aşkın Türk'ün, Ermeniler tarafından vahşice katledildiğini ifade eden BBP lideri Yazıcıoğlu, şunları kaydetti:

“Türklerin katledilmesi Akdamar Kilisesi tarafından yönetilmiştir. Başbakanın bu tutumu, bağımsızlığımızın ve güvenin teminatı olan Lozan'ın inkarına ve Sevr'in yeniden gündeme vurmasına zemin hazırlamıştır. Osmanlı döneminde, bunünki Ermenistan'da 22 cami vardır. Şimdi sadece gök mescit kalmıştır. Ermeni kiliseleri tarih boyunca dini vecibelerini yerine getirmekten daha çok Ermeni toplumunun siyasal otoritesi olmuştur. Kiliseler, dinciliğe, ırkçılığa militan yetiştirme yuvaları olmuştur.”

“SOYKIRIMIN MERKEZİ AKDAMAR KİLİSESİ”

Bütün bu soykırımların esas itibariyle Akdamar Kilisesi tarafından organize edildiğini savunan Yazıcıoğlu, şöyle devam etti:

“Akdamar Kilisesi'nin papazları, rahipleri ve keşişleri dini vecibeleri görüntüsü altında cinayetlerin en azılı elamanları olarak tarihte yerlerini almışlardır. Başbakanın açılışta resmileştirmeyi planladığı Akdamar Kilisesi harp okulu özelliğinde bir ruhban okulu olarak militan misyoner yetiştiren bir hain yuvası olmuştur.Akdamar Kilisesi'ni 4-5 milyon YTL'ye restore eden Başbakan Erdoğan, ecdat yadigarı bu camiyi görmezden gelmektedir.

Bir milletin tarihinin bu kadar ihmal edilmesi, kalan miraslarına bu kadar umursamaz olunması affedilmeyecek bir hatadır, hatta ihanettir.”

Muhsin Yazıcıoğlu, kesinlikle Ermeni düşmanı olmadıklarını ve kendi vatan topraklarımızda yaşayan Ermenilerin can ve mal güvenliliğinin teminatı olduklarını da sözlerine ekledi.

Bu arada, BBP Trabzon İl Başkanının gözaltına alınmasıyla ilgili soru üzerine Yazıcıoğlu, İl Başkanının, Merkez Kurulu yedek üyesi 4 kişi ile birlikte gözaltına alındığını anımsattı.

Yazıcıoğlu, “Ben yarın sabah, burada Trabzon olayı ve Hrant Dink cinayeti ile ilgili gelişmeler hakkında sizlere değerlendirmeler yapacağım” dedi.

Muhsin Yazıcıoğlu ve partililer daha sonra Van'daki Zeve Şehitliği'ni ziyaret etti.


hürriyet

1 Ocak 2007 Pazartesi

GİZLİ BİR SAVAŞ: YAHUDİLER ERMENİLERE KARŞI

Sizlere bu yazımda gözlerinizdeki perdeleri biraz olsun indirmek amacıyla Ermeni Meselesi ile ilgili hakikatleri anlatmak istiyorum: Osmanlı İmparatorluğu içinde yüzyıllardan beri birbirlerine rakip iki büyük azınlıktan bahsetmek istiyorum sizlere. Yani, Yahudiler ve Ermeniler’den. Bu iki azınlik arasındaki çekişmeler Jön Türkler ve daha sonra da İttihat ve Terakki Partisi kurulana dek toprak kavgasından değil, iki zümrenin ticari çıkarlarının çatışmasından kaynaklanıyordu. Ermeniler, her zaman Yahudilerden çok daha zanaatkar olmuşlardı ve toplum kültürlerinde olmadığı ve öğretilmediği için hile hurda yollardan veya rakibi hakkında türlü fitneler uyduraraktan ticaret yapmazlardı. Yahudiler ise böyleydi, öğretilerinde vardı, Yahudi dediğin işte böyle olmalıydı. 1870’li yıllarda Yahudiliğin iki kolu, yani Sabetaycılar ve Museviler, kendi içlerinde toparlanmaya ve güçlenmeye başladılar. Fransız, İtalyan ve diğer dış güçlerin de yardımıyla iktisadi alanda kendi birleşmiş güçlerinin boyutlarının farkına vardılar. İmparatorluğu yıkıp, sistemlerini tamamen kendilerinin kuracağı yeni bir devlet kurmanın tohumlarını atmaya başladılar. Ancak, planları arasında en büyük rakipleri olan Ermenilerle dost olmak tabii ki de olamazdı. Bu yüzden, Jön Türkler, ve İttihat ve Terakki’nin içinde Ermenileri göremezsiniz. Ermenileri bir çeşit eritmek ve yoketmek için hazırlıklara giriştiler. Amaçlanan, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde, merkezlerde yüzyıllardir güçlü bir azınlık toplumu kurmus olan Ermenileri yokedip, tüm egemenliğin ve yönetimin kendilerinin elinde olacağı bir devlet kurmaktı. Sabetay Sevi’nin 17. Yüzyılda amaçladığı buydu, Hıristiyanlar yokedilecekti. Zamanı gelmişti ve amaçlara uygun haraket edilecekti. Ermeniler yok edilecek, Anadolu’ya Balkanlardan kendileri yani çoğu zengin ve güçlü Sabetaycılar gelip yerleşecekti. Yahudiler, imparatorluk içindeki en güçlü rakiplerini böylece bertaraf edeceklerdi. Sabetaycılar, Balkanlardaki diğer toplulukların içerisinde kendilerini diğerlerine hissettirmeden geldiler. Diğer topluluklar, Sabetaycıların farklı olduklarını hissetseler de bir şey yapamazlardı. Diğer topluluklarda ekseriyet çok fakirdi. Güç ve para, Sabetaycıların elindeydi. Sabetaycılarda görülen davranış ve özellikler, diğer milletlere sanki onların maddi zenginliklerinden kaynaklanan davranışlar gibi geliyordu. Halbuki, tam tersiydi. Sabetaycılar kültür olarak çok farklıydı ve Musevilerle ortak haraket etmelerinden ve aslen Yahudi oldukları için zenginleşmişlerdi. Ordu da komutanlık ve üst rütbeler elde eden Sabetaycılar da vardı. Ordu, Türk milletinin gözünde kurtarıcıydi, dolayısıyla ne yapıldığını ve maksadı bilmeden üst rütbeli askerlerin emirlerine boyun eğinildi. İttihat ve Terakki’nin emriyle, Ermenilerin çoğu ya köylerinde öldürüldü, ya da sefalet içinde Lübnan ve Suriye’ye sürülürken yolda öldüler. Ermeniler, atalarını öldürenlerin aslında Jön Türkler/ İttihat ve Terakki, yani Yahudi soyundan gelen Sabetaycılar ve Museviler olduğunu hep bildiler. Katillerin dişi Türktü, içi aslen Yahudiydi. Sabetaycıların tamamen Türk isimli olmalarına ve Müslüman kimliğine bürünmelerine rağmen, bu ayrımı yapabildiler çünkü Osmanlı İmparatorluğunda yüzyıllardır Müslüman Türklerle aralarında hiçbir sürtüşme olmadı. Onlar, kimlerle sürtüştüklerini hep çok iyi bildiler ve gözlerinde perde yoktu. Ermeniler, Sabetaycılık ortaya çıktığından beri Sabetaycılar hakkında kitaplar bile yazdılar. İşte bu yüzden, Fransa’da geçen sene Soykırımı anmak için açtıkları anıtta da, bu farkı bildiklerini dile getirmek için de anıtın üstüne bu soykırımı Türklerin değil de, İttihat ve Terakki ya da Jön Türklerin (yani Sabetaycıların ve Musevilerin) yaptığını yazdılar. Sizler farkında mısınız bilmiyorum ama ASALA hiç Müslüman kökenden gelen bir Türk’ü öldürdü mü? Dışişleri Bakanlığı’na sadece ve sadece Sabetaycıların alındığı söyleniyor. Bunu bilmeyen yok. Kökeni Müslüman olan Türk gençleri, Sabetaycıların varlığını anlamasın, oyunlarını farketmesin, dişarıdan kişilere anlatmasın diye senelerdir Dışişlerine Müslüman kökenli Türk genci alınmamaktadır. Şimdi bir düşünün, ASALA geçmişte neden sadece Dış İşleri Diplomatlarımıza ve çalışanlarına saldırmıştır? Nedeni basit. Atalarının soykırımından sorumlu ve bu emri verenlerin torunlarının Dış İşlerinde çalıştıklarını bildikleri için. Geçen seneden beri Ermeni Soykırımı ile ilgili ATV, Show TV, NTV, Kanal D ve BRT’de türlü paneller yapılır. Nedense, konuşmacı olarak çağırılanlar hep Sabetaycılardır. Örneğin, Prof. Eser Karakaş.. İlginçtir, kendisi Sabetaycıların üç kolundan biri olan Karakaş gurubunun ismini de taşımaktadır. Bu zatın, Ermeni Soykırımı ile bilgisi ve ilgisi nedir? Biz işletmeci bilirdik, tarih üzerine de mi ihtisas yapmıştır? Kendisi aynı panelde Hürriyet’in Fransa’dan bildiren gazetecisi Bn. Bernard’in ‘Dış İşlerine daha çok genç başvursun, daha çok kişi alınsın’ sözlerine neden şiddetle karşı çıkmıştır? Ayrı bir ilginç nokta da, medya tarafından Harvard’lı süper milliyetçi genç kızımız olarak lanse edilen öğrencinin de Sabetaycı bir aileden geliyor olmasıdır. Hatırlanırsa, kendisi göya Fransız parlamentere kafa tutmuştur! Fransız parlamentere dersini vermiştir! Fransız parlamenter, kızın ne dediğini bile duymuş mudur acaba? Türkiye milletinin ne güzel gözlerine perdeler indirilmiş, perde indirenler o gözleri ne de güzel boyamışlardır. Ermeniler, özellikle son 10 senedir süre gelen Sabetayist-Rum yakınlaşmasını da bilmektedirler. Masonluk içinde filizlenen bu yakınlaşmanın bir örneği, Show-TV’de yaşanmaktadır. Bakalım bizler bu yakınlaşmayi ne zaman farkedeceğiz?Hakan ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ Ermeni Kırımını Yöneten Aile ve Mazhar Germen ile Oğlu Bülent Fenmen "Diyarbakırlı toprak ağası Ali Ağa'nın oğlu, 1. ve 2. Meclis üyesi, 1922—25 arasında Bayındırlık Bakanlığı yapmış Fevzi Pirinçcioğlu'nun (aile pirinç ektiği için bu soyadını almıştır) torunu olan Yasemin Pirinçcioğlu'nun babası da Ali Fethi Bey'dir. Ziya Gökalp, Süleyman Nazif ve Cahit Sıtkı Tarancı (halasının oğlu) ile kuzen olan Arif Fevzi Pirinçcioğlu'nun Çerkez eşi Nazime Hanım'dan, Ali Fethi ile birlikte yedi çocuğu gelir dünyaya. Çocuklarından Vefik Pirinçcioğlu, 12 ve 13. dönem Diyarbakır ve Kahramanmaraş milletvekilliğinin yanında, 1963—64'teki İnönü kabinesinde de devlet bakanlığı görevi üstlenir. Hiç evlenmeyen Vefik, Nedim, Nezihe, Remziye (Fikri Alpay ile evlenir), Hikmet (o da yine TBMM'nin ilk üyelerinden Mazhar Germen'in büyükelçi Şefik Fenmen ile Yüksel dışındaki çocuğu Türkan Hanım'la evlenir…. Ali Fethi Pirinçcioğlu, daha sonra eşi olacak Hayrünnisa İnci(Arkan)'yle üniversite yıllarında tanışır: "Zannediyorum imtihanda tanışıyorlar. Annem Üsküdar Amerikan, babam Robert Kolej mezunu. …Hayrünnisa İnci Hanım ise, Dr. Ekrem ve Saadet (Arkan) çiftinin iki kızından biridir (diğeri de Kırlangıç zeytinyağlarının eski sahibi Sevinç Özer'le evlenen ve Kazım ile Ekrem adında iki çocukları olan Gülören Hanım'dır). Yasemin Pirinçcioğlu'nun anneannesi Saadet Hanım aslen Rodoslu'dur. Tütün rejisinin başında bulunan Bayramzade İzzet ve Vus'at çiftinin çocuğu olan Saadet Hanım'ın kızkardeşi, Durmuş Bey'le evlenen ve sanayici olarak tanıdığımız Selçuk ile Selman Yaşar'ın da annesi olan Hikmet Yaşar'dır. Saadet Hanım'ın bir diğer kardeşi ise, Sultanahmet'teki İktisadi ve Ticari İlimler Akadamesi'ni kuran ve ilk ticaret ansiklopedisini yazan kişi olan İsmet Alkan'dır. Vecahat Hanım ise, Dr. Mazhar Paşa'nın torunu ile evlenip Oranus soyadını alan Saadet Hanım'ın başka bir kardeşidir " (Cemal Kalyoncu, Rana Pirinçcioğlu Röportajı)Pirinçcioğlu Ailesi Diyarbakır'da Ermeni Kırımı'nı yöneten aile; insanlık suçları o kadar açık ki, Bilal Şimşir bile kitaplarında savunamamış.Mazhar Germen ya da Doktor Mazhar, Aydın Doğumlu, Fransa’da uzman olmuş; 1920’de milletvekili yaplımış ve bu milletvekilliği 1946’ya kadar sürmüş. Mustafa Kemal’in Sağlık Bakanı (1925) CHP Yöneticisi ve TBMM Başkan Vekilliği yapmış. Her nedense büyükelçi oğlu Yüksel’in soyadı Germen değil Fenmen. Bülent Fenmen mason. Röportaj yapılan Yasemin Pirinçcioğlu’nun dedesi Arif Fevzi Pirinçcioğlu’nun babası ile Ziya Gökalp’in annesi kardeş. Arif Fevzi Bey, Ziya Gökalp’in dayısının oğlu. Anlatıma göre, Arif Fevzi’nin babasının kız kardeşlerinden, diğer üç kız kardeşten olan çocukların birisi Cahit Sıtkı Tarancı, diğeri Ziya Gökalp ve Süleyman Nazif. Demek ki, Cahit Sıtkı, Süleyman Nazif ve Ziya Gökalp üçü teyze çocukları. Yasemin Pirinçcioğlu’nun annesinin, geçenlerde ölen Halide Edip’in asistanı da olan Hayrunisa İnci Hanım, teyzesi Selçuk Yaşar’ın annesi. Yani, Hayrunisa İnci Hanım’la, Selçuk Yaşar teyze çocukları. Hayrunisa İnci Hanım yakın zamanlarda vefat etti ve Teşvikiye’den kalkan cenaze Zincirlikuyu’ya gömüldü.Gokyuzu - Mavera ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Ermeni Patriği Şunork Kalustyan’ın üvey kardeşi Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan(...)Yıllar önce, 1965 yılıydı. 1915’in 50. yıldönümüydü. Soykırım anıtı fikri doğmuş, basın mensupları, dönemin İstanbul Ermeni Patriği Şunorhk Kalustyan’ın kapısına dayanmıştı: ”Soykırım oldu mu?” Soru basit, cevabı zordu. Çünkü İstanbul’da, Patrik de olsanız, bir Ermeni olarak yaşamak kolay değildi. Patrik, o yıllarda şimdiki Cumhurbaşkanı’nın verdiği cevabı tercih etti: ”Soykırım meselesini tarihçilere bırakalım.”Basın mensupları tatmin olmadı. Türk gazetelerinin, ”Ermeni Patriği dedi ki: Soykırım olmamıştır!” manşetine ihtiyacı vardı. ”Kişi olarak ne düşünüyorsunuz?" diye sordular.”1915’de yedi yaşındaydım.” dedi, Yozgat ili, İğdeli köyünde doğan Kalustyan, ”Yetmiş kişilik ailemden bir annem, bir de ben kaldık. Sürgün sırasında annemi de kaybettim. O zamanlar genç bir kadın olan annem, Müslüman bir Türk ile evlenmeye mecbur bırakıldı… Şimdi siz bana cevap verin: Benim akrabalarım neredeler? Siz bu sorunun cevabını bulursanız, soykırım olmuş mudur, olmamış mıdır sorusunun cevabını da aydınlatmış olursunuz.” 1990’da vefat eden Kalustyan’ın sözlerini, 35 yıl sonra Köln’de Ermeni Kilisesi Almanya Başpiskoposu Karakin Bekdjian’dan öğreniyoruz. Onunla görüşmemizin amacı, Türkiye’de ”Anti- Ermeniciliğe” dönüşen yüz kızartıcı kampanyanın Almanya’da yaşayan Ermenileri nasıl etkilediğini öğrenmek. (...)Görüşmemiz bitiyor, Başpiskopos’un sözleri ve kulağımıza çalınan kederli bir ezgi, faciayı 300 bin, 800 bin, 1 buçuk milyon gibi rakamlar olmaktan çıkarıyor. Katliam, yetmiş kişilik bir aileden bir oğul ile annesinin sağ kalmasına, annenin bir Müslümanla evlenmesine, bu mecburi evlilikten bir oğlunun daha olmasına ve yıllar sonra, Şunork Kalustyan’ın, kendisi İstanbul Patriği iken, üvey kardeşinin aynı dönemin Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan olduğunu öğrenmesine dönüşüyor! Bugün Ermenilere karşı seferberlik ilan edenler benzer sürprizlere hazır olmalıdırlar. Çünkü, kırımın yaşandığı topraklarda doğanlar, kimliklerinden asla emin olamazlar.

Berivan Aymaz & Doğan Akhanlı 2000/07
Kaynak : http://mitglied.lycos.de/goezelel53/

23 Aralık 2006 Cumartesi

Ermeni Sorunu

1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren, çeşitli ülkelerde yerleşik olan Ermeni grupların, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını hissettiren sözde Ermeni sorunu, 1973'den sonra "Kanlı Ermeni Terörizmi"ne dönüşmüştür.
Bu tarihten itibaren Türkiye'ye yönelik Ermeni faaliyetleri, "Dört T" planı çerçevesinde uygulamaya konulmuştur. Bu plan, sözde Ermeni sorununun tüm dünyada Tanıtılması, soykırımın Tanınması, Türkiye'den Tazminat alınması ve Toprak elde edilmesi aşamalarını içermektedir.
Bugün, maksatlı olarak gündemde tutulmaya çalışılan sözde Ermeni sorununun ne derece mesnetsiz olduğunu ve ne tür çıkar kaygıları ile ortaya atıldığını daha iyi anlayabilmek için tarihsel gelişiminin incelenmesinde fayda görülmektedir.
1. ERMENİ KİMLİĞİ VE TARİHTE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ :
Tarihte, "Ermenistan neresidir? Nerede başlar, nerede biter?" sorularına cevap vermek çok güçtür. Ansiklopedik kaynaklarda; Erivan, Gökçegöl, Nahçıvan, Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen “Armenia”, bu yörelerde yaşayan halka ise “Ermeni” denildiği yer almaktadır.
Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. altıncı yüzyılda Kuzey Suriye ve Kilikya Bölgesi'nde yaşayan Hititlerden olduklarını, bir diğer kısmı ise Nuh'un oğullarından Hayk'a dayandıklarını iddia etmektedir. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet eden diğer unsurlara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir.
Görülüyor ki, Ermeni tarihçileri bile kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildir. O halde tarih boyunca bir millet ve bağımsız devlet olma vasfını taşımayan Ermenilerin, herhangi bir bölgeye "vatanımızdır" demeleri mümkün görülmemektedir. "Büyük Ermenistan" hayalinin de, tamamen yayılmacı bir düşüncenin ürünü olduğu değerlendirilmektedir.
Tarihsel olarak bakıldığında, Ermenilerin sırasıyla, Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türkler'in hakimiyeti altında yaşadıkları görülür. Ermeni derebeyliklerinin birçoğu, bölgeye hakim olan ve/veya Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuştur.
1071'de Türk hakimiyetine giren Ermenileri, Bizans'ın zulmünden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni patrikliği kurulmuştur.
Ermeni patriğine, ruhani reisleri azletme, dini ayinleri yasaklama, cemaatinden haraç toplama, nikah işlerini yürütme ve hapis cezaları verme yetkileri verilmiştir.
Ermeniler, 19 uncu yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı idaresinde, Türk insanının hoşgörüsünden de yararlanarak, adeta altın çağlarını yaşamışlardır. Askerlikten muaf tutulan ve kısmen vergi muafiyeti tanınan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını elde etmişlerdir. Rum isyanından sonra boşalan Osmanlı hariciyesine yerleştirilen Ermenilere Osmanlı Devleti'ne hizmetlerinden dolayı "milleti sadıka" adı verilmiştir.
Bu nedenle 19 ncu yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlı Devletinin bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni tebaanın da Türk yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut değildir.
2. ERMENİ SORUNU NEDİR ?
Osmanlı Devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkileri kötüleşmeye başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı Devleti'ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenilerle Türk toplumunun arasını açmayı hedeflemişlerdir.
Özellikle Avrupa'nın bazı büyük devletleri “ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı Yönetimi'ne karşı teşkilatlandırmışlardır.
Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni kiliselerinin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.
Türklerin hoşgörüsüne rağmen, yabancı devletlerle ittifak etmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, Batının desteğini alabilmek için kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve "Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp ettiği"ni dile getirmeye başlamışlardır. Bu faaliyetlerini basın aracılığıyla duyurarak kamuoyu yaratmaya çalışmışlardır. Bu asılsız propagandalarını iddialarının kanıtları olarak bugün de kullanmaktadırlar.
1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları Ermenilerin daha fazla Batı’ya yönelmesine sebep olmuş, karşılıklı beklentiler artmıştır. Ermeniler, Misyonerler vasıtasıyla yönlendirilmeye ve yabancı devletlerin nüfuzu için kullanılmaya başlanmışlardır. Buna karşılık Ermeniler de Batı’yı amaçlarını gerçekleştirmek için bir araç olarak görmüşlerdir [1] .
Islahat Fermanı ile Müslümanlar ve gayrimüslimler eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler,1877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşı sonunda, Rusya'dan "işgal ettiği doğu Anadolu topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını" talep etmişlerdir. Bu isteklerle birlikte Ermeni sorunu ortaya çıkmaya ve uluslar arası bir şekil almaya başlamıştır.
İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır.
3. ERMENİ İSYAN VE KATLİAMLARI :
Ermenilerce sırasıyla, Anadolu'da: Armenakan ve Vatan Koruyucuları, Cenevre'de: Hınçak, Tiflis'te: Taşnak komiteleri kurdurulmuştur. Bu komitelere hedef olarak Doğu Anadolu toprakları, amaç olarak ise Osmanlı Ermenileri'nin bağımsızlık kazanması gösterilmiştir.
Bu amaçla kışkırtılan Ermeni komiteleri, 1890 yılındaki Erzurum isyanı ilk olmak üzere, Kumkapı gösterisi, Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, Sason isyanı, Babıali gösterisi, Zeytun ve Van isyanı, Osmanlı Bankası'nın işgali, II. Abdülhamit’e suikast teşebbüsü ve 1909 Adana isyanlarını çıkartmışlardır.
Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle halka büyük zarar vermişlerdir. Örneğin Van’ın Zeve Köyü’nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür. [2]
Bir İngiliz belgesine göre; Ermenilerin, asılsız iddialarının aksine Van ve Bitlis yörelerinde öldürdükleri Türklerin sayısı 300.000 ile 400.000 arasındadır [3] .
4. TEHCİR KANUNU, UYGULAMASI VE SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI İDDİASI:
Osmanlı Hükümeti’nin bütün iyi niyetine rağmen, ülkede Ermeni olaylarının giderek yoğunlaşması, erkek nüfusun askere alınmasından dolayı savunmasız kalan Türk kadın ve çocuklarına Ermeni saldırılarının artması ve ordunun birçok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle mahalli isyanların topyekün bir ihanete dönüşmemesi için, cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacını doğurmuştur.
26 Şubat 1921 tarihinde Türk Milli Mücadelesinin Önderi Mustafa Kemal Paşa, ‘Public Ledger’ (Philadelphia) muhabirine şunları söylemiştir:

“Rus Ordusu, 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Cinayetleri işleten ve saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı küçük devletlerin daha sulh zamanından beri kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan bilistifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinden yapıyorlardı.”
24 Nisan 1915'de Ermeni Komiteleri kapatılmış ve yöneticilerinden 235 kişi, "devlet aleyhine faaliyette bulunmak" suçundan tutuklanmıştır. Ermenilerin her yıl "sözde soykırım anma günü" olarak andıkları 24 Nisan, bu tarih olup tehcirle alakalı değildir.
Komitelerin kapatılması, elebaşlarının ve bazı teröristlerin tutuklanması, olayları yatıştıracağına daha da şiddetlendirmiştir. Osmanlı Hükümeti son insani çare olarak; savaş bölgelerindeki halk ile Osmanlı Devleti'ne karşı casusluk ve hıyanetleri görülenlerin, savaş alanlarından uzak yerlere "sevk ve iskanı" için 27 Mayıs 1915'de "Tehcir Kanunu"nu çıkarmıştır.
1914 yılı resmi verilerine göre Osmanlı Devleti'nde 1.234.671 Ermeni nüfusu bulunmaktadır. Bu sayı Ermeni Patrikhanesi'ne göre 2.5 milyon, Lozan Konferansı Ermeni Heyeti'ne göre 2.2 milyon, Fransız Sarı Kitabı'na göre 1.5 milyon, Britannica'ya göre 1.5 milyon ve İngiliz yıllığına göre 1 milyon olarak belirtilmektedir.

Katolik ve Protestan Ermeniler tehcir edilmemişlerdir [6] .
Sözde Ermeni soykırımı iddiası tamamen uydurma olup, geçerli hiçbir belge ve kanıta dayanmayan, hukuki zeminden yoksun olan ve Türk düşmanlığı üzerine bina edilen, gerçek dışı bir hayal ürünüdür.
Nitekim ABD'li Ermeni profesör Hovannisian, 1982 yılında Münih'te yapılmış olan "Dünya Ermenilerinin Problemleri Kongresi'nde bu gerçeği, "Ermeni soykırımı ispatlanamamıştır. Soykırım hukuken geçersizdir ve zaten zaman aşımına da uğramıştır." şeklinde dile getirmiştir.
ABD'li Prof. Bernard Lewis ve Prof. Stanford Shaw da, sözde Ermeni soykırımının gerçek olmadığı konusundaki tezleri nedeniyle, Ermenilerin yoğun tepkisine maruz kalmıştır. Soykırım iddiası ile ilgili olarak Bernard Lewis, 1993 yılında "Le Monde" gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle yazmıştır: "Osmanlı Hükümeti'nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur. Türklerin "tehcire" (Ermeni halkın savaş alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru nedenleri vardır. Çünkü Ermeniler, Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı". Yine Dr. Karekin Pastırmacıyan'ın "Anadolu-yı Şarki Şimendifer Meselesi" adlı kitabında, Erzurum çevresinde yaşayan 15.000 civarındaki Ermeni'nin kendi isteğiyle Türkiye'yi terk ettiği, Ermenilere Türkler tarafından baskı yapılmadığı ve soykırım gibi bir muamelenin olmadığı yer almaktadır.
5. SOYKIRIM NEDİR?
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dünyada soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmak için 1948'de kabul ettiği Soykırım Sözleşmesinde, Soykırım; “bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup niteliğiyle, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla;

a. Grubun mensuplarını katletmek,
b. Grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zarar vermek,
c. Grubun maddi varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak,
d. Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak,
e. Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek” olarak tanımlanmıştır.
Türkiye bu sözleşmeye 1950 yılında taraf olmuştur.
Bugün resmi/hukuki olarak; II nci Dünya Savaşı boyunca Nazilerin Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım ve Srebrenitsa (Bosna) da Sırp milliyetçileri tarafından Boşnaklara yapılan katliam, soykırım kapsamında kabul edilmektedir [7] .
Soykırım suçu, gerçek anlamda yukarıda örneklenmiş olan olaylarda işlenmiştir. Ermenilerin iddia ettiğinin aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilere yönelik uygulama, sadece güvenliğin sağlanması amacıyla imparatorluk içinde başka bir bölgeye göç ettirme olup soykırım değildir.
Ermenilerin Doğu Anadolu'da savaş ve tehcir sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu Anadolu'da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt, gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim şartları ile tifüs gibi salgın hastalıkların yol açtığı tahribat sonucu meydana gelmiştir [8] .
6. SONUÇ:
Ermenilerin Türklere karşı silahlı terör metodolojisini kullanmaya başlamaları, Türkiye açısından Ermeni sorununa önemli bir boyut kazandırmıştır. Özellikle Türk devlet adamlarına yöneltilen bu terörist strateji ilk defa 1905'te II. Abdülhamit'e yapılan bombalı saldırı ile başlamıştır. 1965 yılına kadar devam eden sakin bir dönemden sonra, Ermeni lobisinin desteğiyle terör hareketleri birdenbire tekrar ortaya çıkarılmıştır. Basın ve yayın faaliyetleri programlı olarak uygulamaya konulmuştur. Ermeni terörü, yurt dışındaki Türk görevlilerine, temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı saldırılar şeklinde kısa zamanda hızlı bir tırmanış göstererek yoğunluk kazanmıştır. 1973 yılından 1994 yılına kadar 36 devlet görevlisi şehit edilmiştir [9] .
Ermeni terör örgütlerinin müşterek amacı; her fırsattan yararlanarak Türkiye'yi istikrarsızlığa sürüklemek ve sözde işgal altındaki Ermeni topraklarını kurtararak, "bağımsız bir Ermenistan" kurmaktı. Bugün Ermenistan politikasında, söz konusu isteklerin değişik başlıklar altında devam ettiği görülmektedir.
Ermenistan, bağımsızlığını elde etmesini müteakip, bağımsızlığını kazanmadan önceki yayılmacı politikasını uygulamaya koyarak Dağlık Karabağ üzerinde iddia ettiği haklarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan devletlerdendir. Buna rağmen Ermenistan, Türkiye ile ilişkilerini “Büyük Ermenistan’ı Kurma Hayali” çerçevesinde yürütmüş ve bugün dahi aynı politikasını ısrarla devam ettirmektedir.
Ermenistan, soykırım iddialarının kabulü ve tesciline bağlı olarak, Türkiye'den yüklü bir tazminat almak ve son aşamada Türkiye sınırları içerisinde bulunduğunu iddia ettikleri sözde Ermeni topraklarının iadesini sağlayarak büyük Ermenistan'ı kurmak yönünde bir siyaset izlemektedirler. Nitekim Ermenistan parlamentosu 23 Ağustos 1990'da kabul ettiği bildiride; "Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan'da gerçekleştirilen 1915 soykırımının uluslararası kabul görmesi çabasını destekler." maddesine yer vermiştir.
Ermenistan Parlamentosu, 1992 yılında Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında imzalanan Kars Anlaşmasıyla belirlenen Türkiye - Ermenistan sınırını tanımadığını açıklamış, bunun üzerine Türkiye, Ermenistan’ın Türkiye’nin mevcut sınırlarını tanıdığını resmen ve yazılı olarak açıklamaması halinde Ermenistan’la ilişkilerini resmileştirmeyeceğini duyurmuştur. Sonraki yıllarda iyileşmeye başlayan Türk-Ermeni ilişkileri, Dağlık Karabağ’da savaş durumunun devamı, Azeri topraklarının 1/5’inin hala Ermeni işgali altında olması ve binlerce Azeri’nin topraklarından göç etmek zorunda kalması nedeniyle Türkiye’yi Ermenistan ile ilişkilerinde temkinli davranmaya itmiştir.
Sözde soykırımın tanınmasını hedefleyen girişimler, özellikle Belçika, Fransa, Avustralya, Yunanistan, Lübnan, Kanada, Rusya, ABD ve Arjantin'de yoğunlaşmış ve bu ülkelerde ardı ardına soykırım anıtları dikilmeye, söz konusu devletlerin bazılarının okullarında sözde soykırım ders olarak okutulmaya başlanmıştır.
Ermenistan’da Ter-Petrosyan yönetiminin nispeten ılımlı tutumundan sonra, Nisan 1998'de Koçaryan'ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, aşırı milliyetçi hareketler serbest bırakılmış ve Ermenistan Türkiye ile ilişkilerinde sertlik yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır.
Bunun yanı sıra Koçaryan, yapmış olduğu resmi bir açıklamada; "soykırımı hiçbir zaman unutmayacaklarını, dünyaya bu trajediyi hatırlatmak durumunda olduklarını, soykırımın cezasız kaldığını ve uluslar arası tanıma ile kınamanın layık olduğu şekilde gerçekleşmediğini" ifade etmiş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 53. oturumunda da bilinen iddialarını tekrarlayarak, Ermenistan'ın Türkiye ve Azerbaycan tarafından abluka altına alındığını dile getirmiştir.
Sonuç olarak; Ermenistan ve Ermenistan dışında yaşayan Ermeniler; sözde soykırım iddiaları vasıtasıyla sorunun tüm dünyada tanınmasını, soykırım olarak kabul edilmesini, bu yolla Türkiye'den tazminat ve toprak talebinde bulunulmasını amaçlamaktadırlar.
[1] Erdal Açıkses, “Göçün Ermeni Meselesindeki Rolü Üzerine” Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri. Cilt II Yay. Haz. Şenol Kantarcı vd., Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yay., Ankara, 2003, s. 3-13.
[2] Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, 13-14 Nisan 2001, http://www.belgenet.com.
[3] Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, İnkılap Kitapevi, 3. Baskı, 1998, İstanbul, s. 221.
[4] ATASE Arşivi, BDH, Klasör No:361, E.Dosya:1030/Y.Dosya:1445, Fihrist No: 1-6 (7,8); Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918 Cilt 1, Genelkurmay ATASE ve Denetleme Başkanlığı Yay. Ankara, 2005, s. 147-170.
* Kaçanlara ilişkin olarak ayrıntılı belge bilgileri için bk. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Dahiliye Fonu; (Yabancı arşiv belge bilgileri için) Ermeniler: Sürgün ve Göç, TTK Yay. Ankara,2004, s. 89-108.
[6] Davut Kılıç, “1915’te Tehcir Edilmeyen Ermeniler”, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri- Cilt II, Yay. Haz. Şenol Kantarcı vd., Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yay., Ankara, 2003, s. 113-120.
[7] Hollanda’nın Lahey kentindeki BM Savaş Suçları Temyiz Mahkemesi 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde en az 7.000 Boşnak erkeğin öldürüldüğü katliamı 2004 yılında Soykırım olarak nitelendirmiştir.
[8] Ayrıntılı bilgi için bk. Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler: 1914 – 1918, TTK Yay. Ankara, 2005.
[9] Bilal Şimşir, Ermeni Meselesi:1774-2005, Bilgi Yay. 2. Baskı, 2005, Ankara, s. 200-204.

Kaynak : http://www.tsk.mil.tr/

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik