süper güç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süper güç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2007 Salı

CNN işkembesinden bildiriyor!

Artık tadını kaçırdılar! CNN, açıkça Türklere hakaret eden bir program yayınladı. Bir yandan Türk Başbakanını Usame bin Ladin kadar tehlikeli gösterirken öte yandan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin artık laikliğin koruyucusu olmadığını söyledi. ( Çokta Dikkate alınıyorlar ya ! Amerikanın kaybettiği itibarın bir göstergesidir açıkça.. Zavallı Ahmaklar , Etkiniz yok buralara Geliyoruz Adımızla Sanımızla gelmişimizle Geçmişimizle ...)

Dünyaca ünlü haber kanalı CNN öyle bir skandal imza attı ki, Başbakanından, Generallerine, laik yaşayanından, müslümanlığını yaşamaya çalışanına kadar her Türk'ün kanına dokunacak...

Zira, programda Türkiye aşağılanmakla kalmadı, ABD için İran'dan daha tehlikeli bir düşman gibi gösterildi. İşte skandal programda yaşananlar...

New York Times'daki makale

Önceki hafta New York Times Gazetesi'nde yayınyalan bir araştırma makalesinde İslam Dünyası'nın Irak'ta yaşanan savaşa bakış açısı değerlendirilmişti. Bu makalede Ortadoğu'da dünyanın ve bölgenin süper gücü olma iddası taşıyan iki ülke vardı. Biri ABD'ye kafa tutan İran, diğeri ise "Ilımlı islamcı ülke" Türkiye'ydi. ( Biz Osmanlıyız ! , Olacağız )

Bu tam sayfalık makale Türkiye'de hiç konuşulmasa da ABD ve Ortadoğu ülkelerinde büyük yankı uyandırmıştı.

"Türkiye dost mu, düşman mı?"

İşte bu makaleden yola çıkan dünyaca ünlü haber kanalı CNN, eski bir teröristin de verdiği bilgilerle "Türkiye dost mu, Düşman mı?" sorusunu, tüm dünyada milyonlarca izleyicisi bulunan "Gerçek Hikaye" programında geçtiğimiz hafta tartışmaya açtı. Programın ilk bölümünde 2002 seçimleri ve Erdoğan'ın başbakan olmadan Bush ile görüşmesi, ABD askerlerinin Irak'a girmek için Türkiye'ye üs kurmasını sağlayacak tezkerenin meclisten geçmemesi ve Irak'ta 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesi ile patlak veren kriz ve ardından ortaya çıkan Kurtlar Vadisi Irak filmi eleştirildi.

"Türklerin ABD düşmanlığı"

4 Temmuz 2003 yılında Irak'ta Türk askerinin başına çuval geçirilmesi ile patlak veren kriz Türkiye'de büyük yankı uyandırmış, durum uluslararası boyutta Türkiye için utanç kaynağı olmuştu. Program sunucusuna göre bu kriz Türklerde oldukça büyük bir ABD düşmanlığı oluşturdu ve Kurtlar Vadisi Irak filmi ile Türkler intikam sinyalleri vermişti. Önceki hafta Başbakan Erdoğan'ın Buş ile yaptığı görüşmede "PKK konusunda bize yardımcı olmazsanız başımızın çaresine bakarız" açıklaması da başlı başına bir tehdit olarak algılanmalıydı.

"Hitler sevdalısı Türkler"

Çuval krizinin ardından bastırılan "ABD Ortadoğu'dan elini çek" afişleri 1938 yılında Almanya'da bastırılan "İsrail Almanya'dan elini çek" afişleri ile benzerlik göstermesi ve Adolf Hitlerin "Kavgam" adlı kitabının ülkemizde 100 bin adet satması "Türkler Hitler sevdalısı" damgasını yemesine yetti

"Türkiye Irak'a girmemeli"

Programın ikinci bölümünde ise Türkiye'nin Irak'a girmesi durumunda neler yaşanabileceği anlatıldı. Sunucu, "Eğer Türk birlikleri Kuzey Irak'a konuşlanırsa bu ABD'nin Irak'taki tüm planlarını bozacaktır. Üstelik Ortadoğuda yaşanan süper güç savaşında Türkiye güç kazanacak ve ABD için çok güçlü bir tehdit konumuna gelecektir. Bu yüzden Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesinin önüne geçilmelidir" değerlendirmesini yaptı.

"Rest değil, tehditdi"

Geçtiğimiz hafta hem Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Bush ile yaptığı görüşmelerde "PKK konusunda bize yardım etmeyecekseniz, biz de başımızın çaresine bakarız" sözlerinin aslında bir restleşme değil, açık bir tehdit olduğunu savunan sunucu, daha sonra bombasını patlatarak program konuğunu açıkladı. Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat.

"Muhafazakar Erdoğan, Ladin kadar tehlikeli"

Program konuğu bir terörist olunca hakaret ve zırvaların ardı arkası kesilmedi. Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat'a yöneltilen "Türkiye neden ABD için tehdit unsurudur?" sorusuna; "Erdoğan Türkiye'de başbakan olmadan önce 'Camiler kışlamız, Minareler süngümüz' şiirini okumuş, açıkça 'Muhafazakar İslamcı' olduğuna işaret etmiştir. Erdoğan da tıpkı Ortadoğu'daki ABD düşmanları (Bin Ladin'i kastediyor) gibi, ABD için bir tehdittir. Erdoğan'da onlar gibi ABD'ye karşı ayakta durabilmek için tek bağlayıcı gücün İslam olduğuna inanıyor. Erdoğan'ın karısının da türbanlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Laik bir ülkede bir başbakan eşinin türbanlı olması tehdit olarak algılanmalıdır." yanıtını verdi.

"Ordu artık laikliğin garantisi değil"

Terörist Shoebat, Türkiye'de laikliğin can çekiştiğini, askerin artık laikliğin koruyucusu olamadığını savundu. "Türkiye'deki generaller Erdoğan iktidarına kadar ülkede laikliğin teminatı olarak görülüyordu. Ancak, bu iktidar ile beraber generaller de laikliğin yumuşamasına izin vermiş, devlet politikalarının islama yakınlaşmasına seyirci kalmıştır. Artık Türkiye'de batılı işadamları değil, Arap işadamları boy gösteriyor. Dışişleri sürekli olarak Arap ülkeleri ile görüşmeler yapıyor. Araplar ülkedeki özelleştirme ihallerinde baş tarafa oturtulup, onlara öncelik tanınıyor. ABD artık 'Türkiye laiktir' rüyasından uyansın. Türkiye laik değil, Ortadoğu'nun süper gücü olmayı hedefleyen açık bir düşman ve islam devletidir"

"Ortadoğu'nun süper gücü olma savaşı"

Ortadoğu'da büyük bir "süper güç" savaşı yaşandığını hatırlatan Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat, Türkiye'nin bölgedeki tek süper güç olmak için İran ve İsrail ile bu alanda yarıştığını ve bu yarışın savaşa dönüştüğünü söyledi. Terörist Walih Shoebat, "Biz müslümanlar gelenekçiyiz. Osmanlı hilafet devleti ve halifelik ile İslam dünyasının önderiydi. Şimdilerde yine İslam dünyası Türkleri lider olarak görmek istiyor. Geçen hafta Filistin'nin Gazze şehrinde yapılan gösterileri tüm dünya izledi. Yüzbinlerce kişi gösteri yaparak, Türkiye'den yeniden hilafetin başına geçmesini istedi. Türkiye'de buna hazırlanıyor. Eğer İslam dünyasına liderlik edecekseniz, İslama daha yakın olmalısınız. Ortadoğu'da süper güç olmanın birinci şartı İslam dünyasına yakın olmaktan geçiyor. Öyle görünüyor ki, Türkiye'de laikliğin yumuşaması ile birlikte İslama yakınlaşma başladı. Buda şu demek oluyor; 'Ortadoğunun süper gücü biziz.' Eğer Türkiye'nin bu yükselişinin önüne geçmek istiyorsak, İsral, Ermenistan ve Rumlara destek vermeliyiz.

Programın kapanışında ise kendince hatırlatma yapan Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat "Türkiye Cumhuriyeti, tarihi boyunca 10 milyon insanın doğrudan ölümünden sorumludur" iddiasında bulundu. CNN televizyonu bu skandal programdan haz almış olacak ki, önümüzdeki ay yayınlanacak programda konu daha da genişletilecek ama programa Türk konuk alınmayacak.
Haber34

4 Mart 2007 Pazar

'Nükleer enerjiye karşı çıkanların bir kısmı ajan'

Nükleer sorunsalının diplomatik, siyasî ve hukukî boyutları üzerinde uzman olan gözde diplomatlardan emekli büyükelçi Ömer Ersun, nükleer enerjiye karşı çıkanların bir kısmının ajan olduğunu söyledi.



Nuriye Akman'ın röportajı

ABD-İsrail ittifakı acaba İran'ı vuracak mı? Herkes gibi ben de korkuyla bekliyorum. Korkumu bastırmak için bari bir röportaj yapayım deyip sorular bileyledim.

Neymiş bakalım İran'ın öfkeye yol açan nükleer programı? Bu bir kurt-kuzu hikâyesi mi, kurtların dansı kadar kuzuların cazgırlığı da tehlikeli mi, biri vurursa diğeri ne yapar, ateş sadece düştüğü yeri mi yakar, bomba patlar Türkiye bakar mı? Sahi biz neden nükleer rüyalar görmüyoruz? Ne olacak bu enerji fukarası halimiz? Adam gibi bir reaktöre, çıkmaz ayın son çarşambasında mı kavuşacağız? Öyle birini bulayım ki, nükleer gibi aşırı hassas, çok yönlü ve karmaşık bir konuda hem etik bir duruşu olsun, bilgisini ideolojisi yönetmesin, hem de beni fazla uğraştırmasın, lafı gevelemeden gediğine koysun. Aradım, taradım. Bütün yollar emekli büyükelçi Ömer Ersun'a çıktı. Bir baktım Türkiye'nin yetiştirdiği en parlak diplomatlardan. Nükleer sorunsalının diplomatik, siyasî ve hukukî boyutları üzerinde dört dörtlük bir uzman. Bir daldım deryasına, ortaya işte bu metin çıktı.

Nükleer enerjiye neden taraftarsınız?
Çünkü nükleer sanayiini kurduğunda Türkiye yüksek teknolojiye terfi edeceği için birinci sınıf devletler kategorisine girecek. İkincisi, enerji kaynaklarımızı çeşitlendirmemiz gerek. Üçüncüsü, yıllardır yetiştirmekte olduğumuz birinci sınıf atom mühendislerini zengin ülkelere armağan etmekten kurtulacağız. Nükleer santral inşasında beton gibi en basit malzemenin bile yüzde 99 saflık oranında üretilmesi gerekiyor ve denetimden kaçış yok. Dolayısıyla hırsız müteahhidin çalma şansı da yok. Amerika 1978'de çift kullanımlı denilen malzemenin satışına müdahale edince kıyametler kopmuştu. İsviçreliler "vida ile cıvata da satamayacak mıyız?" diye bağırmaya başladılar. Nükleer teknolojide milimetrenin bilmem kaçta kaçının önemi var.

Anti nükleer çevreci grupları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çoğunluğunun iyi niyetli, dürüst, idealist insanlar olduğuna ama nükleer sorunsalını bilmediklerine eminim. Yalnız içlerinde dünyayı yöneten petrol lobisinin ajanları ve Türkiye'nin birinci sınıf devlet olmasından korkan çevrelerin uzantılarının oluşturduğu bir küçük çekirdek de barınmaya çalışıyor.

Nükleer deyince çoğunluğun aklına Çernobil geliyor.
Çernobil zâten yetersiz Sovyet teknolojisinin günahı. Uzun bir süre nükleer sanayii yersiz töhmet altında bıraktı. O tarihten sonra tüm reaktörlerde güvenlik önlemleri öylesine artırıldı ki, başka hiçbir ciddî kaza olmadı, olmaz da. Siz Çernobil deyince o zaman TAEK Başkanı olan Prof. Ahmet Yüksel Özemre'ye yapılan büyük haksızlıkları hatırladım. Nükleer alanda Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi beyinlerin başında gelir. Tanıyanlar bilir, gerçek bir dâhidir. Fransa'da olsaydı cumhurbaşkanı, başbakan düzeyinde kendisine ilgi gösterilen en saygın bilim adamı olur, atılan her adımda kendisinin fikri sorulurdu.

Ne yazık ki hâlâ Çernobil sonrası yaşananlardan sorumlu tutuluyor.
Çernobil'den sonra verilen raporların bu işle bilgisi ve ilgisi olmayan kişiler tarafından hazırlandığı bizzat raporu verenlerden biri tarafından sonradan kabul edildi. O dönemin korku yüklü atmosferi içinde bilimin sözü dinleneceğine, sipariş üzre fetvalar hazırlanmış. Yüksel'e kusur atfetmek cahillikten değilse, mutlaka kötü niyettir. Türkiye'de onun gibi dürüst ve yurtsever olmak, siyasî ihtiyaçlara değil bilime kulak vermek en büyük günah. Uyarıları dikkate alınsa, 2000'de hırsız bürokratların rezilliği önlenebilse ve hükümet yeterli siyasî iradeye sahip olsaydı, şu anda birinci reaktörümüz bitmişti.

Özemre'nin yazdığı "Ah Şu Atomdan Neler Çektim" kitabında bunlar var.
Evet ama çelebi kişiliği pisliğin tüm ayrıntılarını yazmasını önledi. Bazı siyasetçilerden el altından desteği olan kimi bürokratların Alman Fransız ortaklığından rüşvet aldığı Ankara kulislerinde ayyuka çıkmıştı. Biri görevden alındı; ama kalan hırsızlar bir ali cengiz oyunuyla ihale şartnamesini, kör kör parmağım gözüne değiştirmeye cüret ettiler. Perde gerisinde Yüksel'in kıyamet koparması para etmedi. Normal şartlarda ihale Amerikalılara ya da Kanadalılara rahatlıkla verilebilirdi. Hükümetin "erteledik" deyip iptal, edeceğine hırsız bürokratları açığa alıp, ihaleyi sonuçlandırması gerekirdi.

Nükleer sanayimiz olmasın diye bugün de oyunlar dönüyor mu?
Türkiye'nin nükleer sanayiinin olmasını bizi çok seven, radyasyon kaparız filan diye çok endişelenen bazı yakın dostlarımız istemiyor. Büyükelçi olarak Kanada'da yaşadığım tecrübeye istinaden söylüyorum, meselâ Taşnaklar, Kıbrıslı Rumlar, Yunanlı kardeşlerimiz filan. Geçen sefer ihaleyi geciktirmek için her şeyi yaptılar. Lobileri çalıştırıyorlar. Türkiye'de de biraz para harcarlarsa, sözünü ettiğim çekirdek grup, iyi niyetlileri de tahrik edip bizi uğraştırabilir.

Türkiye nükleer santral sahibi olmanın önemini 1960'ta fark etti; ama 1979 ve 1997'deki iki denemesi fiyasko oldu. Bu hükümetin yaklaşımı nasıl?
Hükümet çok doğru bir iş yapıyor. Nükleer sanayii kurmalıyız diyor. Ama siyasi iradenin en tepesinde sıcak bir ilgi, çok iyi bir bilgi birikimi ve kesin bir kararlılık lazım. Erdoğan'ın mayısta Köşk'e çıkması bekleniyor. Şimdi tutup da nükleer gibi bir konuda öne çıkıp yeni düşmanlar kazanmak ister mi?

Neden seçim başarısının hemen ertesinde buna girişmedi?
Dışişleri bürokrasisi anlattı bu meseleyi onlara. Hükümet de, "Tamam, Türkiye'nin nükleer teknolojide bu kadar geri kalması kabul edilebilir bir durum değil, yapalım" kararı aldı. Geçen dört senede AB'ye yüklenildi. AB'ye paralel olarak, nükleer açığımıza da yüklenelim deseydi, kim "hayır yapmayın" diyecekti? Bu fırsatı kaçırdılar. Bir kere hükümette siyasi iradenin tam olması lazım. İkincisi, hükümet bu konuyu gidip muhalefetle de konuşacak. Bu iç politika malzemesi yapılacak bir konu değil. Biz enerji bakımından aşırı şekilde Rusya'ya bağlanmışız ve enerji fukarasıyız.

Yeniden ihaleye çıkacaklardı, ne oldu?
Çıkacaklar sözüm ona. Enerji Bakanı hazırlığı yaptım diyor. Halbuki muhalefetiyle iktidarıyla evvela milli bir mutabakat oluşturulması, Özemre gibi müstesna bilim adamlarının fikrinin alınması, kamuoyu oluşturmak için uzman ekipleri kurmak lazım. Yıllar boyu Türkiye'de bu işi anlatmadığım ciddî siyasî lider, brifing vermediğim kimse kalmadı. Nükleer bir bütündür. Sadece elektrik enerjisi zannederseniz, hiç farkında olmadan bir gün çukura düşüverirsiniz. Şu anda nükleer teknolojiyi getirme durumunda olan bürokratların bir kısmı, diplomatlar kadar bu meseleyi bilmez.

Reaktörleri daha kısa sürede, daha ucuza yapma imkânı yok mu?
Var. Mesela Çin'de, Güney Afrika'da yepyeni bir teknoloji gelişiyor. 10 küsur yıl içinde piyasaya çıkacak. CNN, 'cep reaktörü' diye isim taktı. İşte siyasi irade güçlü olsa bunlardan biriyle şimdiden ortaklığa girersiniz. Türkiye bu teknolojiye ortak olsa, şimdiden reaktörün bazı bölümlerini imal edebilecek kapasitemiz olduğu için ileride ortak yapım olarak hem kurabilir, hem bölgemize ihraç edebiliriz. Özel teşebbüsü de baştan teşvik edip sokarsınız ve rüşvet hikâyesi büyük ölçüde ortadan kalkar.

Bu reaktörlerin özellikleri ne?
Bir kere reaktörün ünite başı maliyeti 160 ila 200 milyon dolar. Ayrı modüller halinde 6'lı veya 8'li paketler olarak kurulursa ünite başına maliyet düşüyor. Her ünite 165 megavat gücünde. Yani tek başına Antalya veya Mersin gibi bir ilimizin tüm elektrik ihtiyacını karşılamaya yeter. Kurulum süresi 2, ömrü 40 yıl. Termik santrallara kıyasla % 30 ila 40 daha ucuza elektrik üretir. Türkiye'de bol olan toryum, ilave işlemlere ihtiyaç duyulmaksızın ileride bu reaktörlerde yakıt olarak kullanılabilir. Erime tehlikesi hiç yoktur. Bu nedenle güvenlik alanının çapı 400 metredir. Nükleer silah yapımına elverişli değildir.

Tam bize göre. Bunları Enerji Bakanı'na anlattınız mı?
Sayın bakan bir yıl önce beni kısa sürede arayacaklarını söylemişti. Bir daha aramadı.

Doğru söyleyin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NSYÖ) ülkeler arasında bir eşitsizlik yaratmıyor mu?
Haklısınız. Yaratıyor. Ama asıl gariplik, atom bombasının yarattığı ahlak ve hukuk normlarını aşan tehdidin özelliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden eşitsizlik yaratsa da NSYÖ tüm devletler için yararlıdır. Bu anlaşma ülkeler arasında bir kast sistemi yarattı. Piramidin tepesinde beş raca var: Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin. Her türlü imtiyaz bunların ellerinde. Bunlar "Bu işi biz yaptık bir kere. Ama merak etmeyin, silahsızlanmaya gideceğiz. Aman siz yapmayın bu dünya için çok kötü olur" diyenler. Diğerlerine karşı tam bir dayanışma içindeler. Soğuk Savaş'ın en buhranlı döneminde, Ruslar ve Amerikalılar bu konudaki ikili görüşmelerini hiç aksatmadılar.

Tepedeki beş racanın altında kimler var?
Nükleer teknolojiden vazgeçmeyen ama yetkileri kısıtlı içoğlanları var. Bir kısmı Kanada, İsveç, Hollanda gibi nükleer teknolojiye sahip; ama nükleer patlamayı denemek seçeneğinden gönüllü vazgeçenler, diğer bir kısmı da Japonya, Almanya, İtalya gibi İkinci Dünya Savaşı'nın mağlupları, eli mahkûm olanlar.

G.Afrika, Hindistan, Pakistan, İsrail gibi nükleer patlamayı yapanlar hangi grupta?
Güney Afrika da patlamayı yaptı; ama daha sonra vazgeçti. Diğer üç ülke kast sistemine karşı çıkan âsiler.

İran bu kadar hedef tahtasındayken, neden kimse İsrail'in nükleer silahlarını sorgulamaz?
Sorgulamaz olur mu? İran bar bar bağırıyor; ama Araplar dahil kimsenin fazla kulak asmaması herkese tuhaf geliyor. Oysa hiç tuhaf değil. Uzun bir konu, cevabı kendiniz de bulabilirsiniz. Düşünün Şah hâlâ iktidarda olsaydı, Bush İran'a bir şey der miydi?

İsrail'i nükleer güç yapan Amerika mı?
Hayır, ilk araştırma reaktörünü 1950'lerin sonuna doğru Fransa verdi. Nükleer piyasanın gevşek zamanlarıydı. 1960'larda İsrail ajanları zenginleştirilmiş uranyum madeni parçalarını Amerika'dan çaldılar. Çantalar içine koyup kaçırdılar ülkelerine.

Çaldılar mı, verildi mi onlara?
Çaldılar elbette. Nükleer alanda babanın evlâda hayrı olmaz. Kimse kimseye iyilik yapmaz. Devlet düzeyinde İsrail ile Amerika'nın yakınlığı burada sökmez. Amerika'da cezası ölümdü, buna rağmen çalındı. Zenginleştirilmiş uranyum madeninden herhangi bir şekilde 8-10 kilo ele geçirirseniz bomba yapabilirsiniz. İsrail ajanları herhalde bir bomba yapımına yetecek kadar çaldılar.

Amerika niye seyirci kaldı bu hırsızlığa?
Bu işin ortaya çıkması 70'lerin ortasını buldu. Kovuşturma açıldı, ancak başkanın emriyle milli güvenlik sorunudur diye dosya kapatıldı. Tahminim, kusurlu olan kişilerden bazılarını idam edemeyecekleri içindi. CIA daha sonra, Necef çölünün altındaki laboratuvarlardan radyasyon sızdığını havadan tespit edip, bu bilgiyi basına verdi. Nükleer ilişkiler bazen en sofistike casus romanlarından daha şaşırtıcıdır.

Hiç mi nükleer işbirliği olmadı Amerika ile İsrail arasında?
Bu, NSYÖ'ye göre ABD'nin ahdî taahhütlerine aykırı. Olur da sızarsa siyasî faturası da çok ağır. Yaygın kanı İsrail'in kendi işini kendisinin gördüğü yolunda. Yalnız, gene de yüce Tanrı bilir, zira bu Bush yönetimine Amerikan halkı bile artık güvenmiyor. İsrail nükleer silaha sahip olduğunu ne kabul, ne de reddediyor. Maksat düşmanlar üzerinde caydırıcılık. Yegane işbirliği şüphesi şu: 1979'da ben BM'deydim. Güney Afrika açıklarında okyanusun ortasında kimsenin sahip çıkmadığı ve atom bombası olduğu sanılan bir patlamayı ABD uyduları tespit etti. Araplar çok telaşlandı ve tahkikat kararı alındı. Bir şey çıkmadı ama, bazı Batılılar da dahil biz uzmanlar taa başından nerdeyse emindik. Güney Afrika'da malzeme, İsrail'de know how vardı. Patlamayı denemeden bomba yapamazsınız. Bozacı ile şıracı hikâyesi...

(Zaman)

13 Şubat 2007 Salı

DÜNYADA GÜÇLÜ BİR MÜSLÜMAN DEVLETİN EKSİKLİĞİ HİSSEDİLİYOR

Son üç yüz yıldır, İslam alemi Batı' nın ezici üstünlüğü ile karşı karşıya. Osmanlı İmparatorluğu' nun, Birinci Dünya Savaşı' nın ardından yaşanan sancılı parçalanması ile büyük ve tek İslam Devleti olgusu da tarihe gömüldü. Ancak günümüze kadar gerek Ortadoğu' da, gerekse de Balkanlar' da Osmanlı mirası toprakların paylaşımı kavgası sona ermedi.

Sanayi Devrimi ile arayı bir hayli açan gelişmiş Batı ülkeleri, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları' nın sonucunda dünya siyaset ve coğrafyasına kendi emellerince şekil verdiler. Örneğin Osmanlı' dan bağımsız ve tek bir Arap Devleti vaadi ile ayaklandırılan müslüman Arap halklar, kandırıldıklarını ancak Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra anladılar. Üstelik Ortadoğu' nun kalbine yerleşmeye başlayan Yahudi varlığına rağmen.

Arap halkları, daha sonra sonra bağımsızlıklarına kavuşabildiler; ancak cetvelle masa üzerinde çizilmiş sınırlara sahip birçok devlet olarak. Ve yanı başlarında kurulan İsrail Devleti gerçeği ile.

Daha önce Doğu-Batı Çatışması, İslamiyet ve Hristiyanlık arasındaki mücadele olarak algılanıyor idi. Ama İkinci Dünya Savaşı bir dönüm noktası oldu. Şöyle ki; Asya' nın en doğu ucundan fırlayıveren Japon İmparatorluğu, daha önceki dünya savaşının aksine Batı' nın büyük güçleri olan ABD-İngiltere ve Fransa' ya açıkça meydan okudu. Fakat savaş sonucunda, ağır bir yenilgiye uğradı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş yıllarında ise, Doğu kavramı; Doğu Bloku' nu oluşturan SSCB ve bağlaşık devletlerini ifade etmekte kullanıldı. Batı ise, gelişmiş Avrupa ülkeleri ile ABD ve müttefik devletlerden oluştu.

Peki ya SSCB' nin çöküşü ile nihayete eren Soğuk Savaş yılları sonrası, yani günümüzde Batı' nın karşıtı, düşmanı Doğu nedir, neresidir ? Bu ifadeyi sorgulamadan önce İslam milletlerinin dünya savaşları ve sonrası dönemdeki konumlarını irdelemek isteriz. Birinci Dünya Savaşı' na Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında katılan İslam alemi, savaş sonrası parçalanmış bir görünme büründü. Anadolu' da kurulan milli devlet Türkiye Cumhuriyeti' ni saymazsak, müslüman milletlerin dünya siyasetinde pek bir varlık gösteremediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu durum Soğuk Savaş yıllarında Ortadoğu' da yaşanan askeri darbeler ve Arap-İsrail Savaşları ile değişti. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Arap-İsrail Savaşları' nın mutlak galibi İsrail olmuştur. Arap Birleşik Orduları, her seferinde ağır hezimetlere uğramışlar ve toprak kayıpları sonucunda İsrail sınırlarını genişletmiştir. Sadece Yom-Kippur Savaşı' nda Mısır' ın İsrail karşısında göreceli bir galibiyetinden bahsedilebilir. Orda da İsrail işgalindeki Sina' nın küçük bir kısmı (Süveyş Kanalı' nın karşı kıyısı) kurtarılabildi sadece.

Petrolün üretici Arap ülkelerince silah olarak kullanılmasıyla yaşanılan Petrol Krizi ise, dünya ekonomisini derinden sarstı. Petrol fiyatlarındaki ani artış ile yükselen maliyetlerden, en çok gelişmekte olan ülkeler etkilendi. Sonuçta Arap ülkeleri de, hemen hemen tüm ihtiyaçlarını Batılı ülkelerden sağladıkları için; bu krizden olumsuz etkilendiler. Ve bölgede dengeler de pek değişmedi.

1980' lere geldiğimizde ise Lübnan' da yaşanan kargaşa bir iç savaşa döndü. Ayrıca Irak' ın İran' a saldırmasıyla İran-Irak Savaşı başladı. 1990' lara ise Irak' ın Kuveyt' i işgali ile başlayan Körfez Bunalımı damgasını vurdu. Kısaca özetlediğimiz üzere dünya savaşları sonrasında; müslüman alemi ve özellikle Arap dünyasında bir birlik sağlanamamış ve hatta çatışmalar dahi yaşanmıştır.

Müslüman gönüllüler, öncelikle İsrail-Filistin çatışmasında Filistin gerillaları arasında görülmeye başlasa da, esas kitle halindeki katılımlar SSCB' nin Afganistan' ı işgali sırasında yaşandı. Dünyanın her yerinden gelen müslüman gençler, Pakistan' daki kamplarda eğitilip Afganistan' daki mücahitler arasında yerlerini aldılar. ABD' nin de desteği ile mücahitler, Afganistan' da Sovyet güçlerini hezimete uğratmayı başardılar.

Bu gönüllüleri daha sonra Bosna Savaşı' nda, Çeçenistan' da ve Arnavutluk' da Hristiyanlar karşısında savaşırken gördük. Bugüne geldiğimizde ise tekrardan Afganistan' da, bu sefer eski hamileri Amerikalılara karşı savaşmaktalar.

Tüm bu mücadelelere rağmen müslüman milletler; her seferinde ezilen, güçsüz taraf olmaktan kurtulamıyor. Örneğin Filistin, Bosna, Çeçenistan, Azerbaycan ve nihayet Doğu Türkistan. Bunu sebebi açıkça belli; tüm bu olaylarda ağırlığını koyabilecek ve dünya siyasetini doğrudan etkileyebilecek güçte bir müslüman devlet veya devletler birliği yok.

Dolayısıyla tüm mücadele, dünya siyasetine yön veren Batılı büyük devletlerin dikkatini çekebilmek ve bu ihtilaflarda onların desteğini sağlayabilmek üzerinde yoğunlaşıyor. Böyle olunca da, bu sorunların çözümüne ilişkin kararlar büyük ölçüde Batılı devletlerin müdahaleleri ile belirlenebiliyor.

Avrupa Birliği, ki bir anlamda Avrupa Hristiyan Birliği olarak da görülebilir, gibi bir oluşum müslüman ülkeler bakımından da gerçekleşmiş olsaydı dünya siyasetinin çok daha farklı şekilleneceği söylenebilirdi. Veyahut da dünya ekonomisinde ilk beşteki ülkeler arasında bir müslüman devlet olabilseydi.

Yazık ki ne öyle bir devlet var ne de öyle bir birlik. Müslüman alemi bilim ve teknoloji alanında geri kalmanın sonucunda, ekonomik olarak da pek bir varlık ifade edemiyor. Gelecek açısından da teknoloji üretemeyen ülkelerin, bırakın dünya siyasetini kendi bölgelerinde dahi durumlarının kötüleşeceği aşikar.

Sonuç olarak günümüzde Doğu-Batı Çatışması' ndan bahsedildiğinde; bundan Hristiyan Batı ve Müslüman Doğu kavramlarına ulaşmak mümkün olamayacaktır. Çünkü ne birleşik halde bir Doğu (müslüman alemi) mevcuttur, ne de Batı' ya kafa tutabilecek bir güç vardır.

Günümüzde Doğu-Batı Çatışması ancak, ABD ve müttefikleri ile Asya-Pasifik ülkeleri (ve özellikle Çin, Hindistan gibi devler) arasında yaşanabilir.

TÜRKİYE NÜKLEER SİLAHLARA SAHİP OLMALIDIR

Amerika’ nın Irak’ ı işgali ve tüm dünyada artan terör dalgasının ardından; gelecek yirmi yıla çatışmaların hakim olacağı şüphe götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Hatta ve hatta yaşlı dünyamızın bir anda Hıristiyan – Müslüman çatışmasının ortasında kalmasından korkulmaktadır. Zira İslam’ ın kutsal şehirlerinin teröre misilleme olarak bombalanması önerisi dahi yabancı medyada yer bulmaktadır.

Dünyada güçlü ve etkin bir müslüman devletin olmayışı, küresel anlamda İslamiyeti sahipsiz bırakmakta ve Müslümanları kimi zaman içine düştükleri umutsuzluk kıskacı içinde intihar saldırılarına dahi sürüklemektedir. Maalesef İslam Dünyası tam bir bölünmüşlük içine düşmüştür.

Dünyadaki tek Yahudi Devleti İsrail, varlığını son kırk yıldır Kitle İmha Silahları ile garantiye almıştır. Geçmişte Arap – İsrail çatışmalarında ortada kesin bir gerçek vardı; belki İsrail Devleti topyekun Arap saldırıları karşısında ebediyen dünya üzerinden yok olabilirdi. Ama kendisiyle birlikte en az bir düzine Arap ülkesini de beraberinde götürürdü. Bu saptama şimdi de bir gerçektir. Bu gerçek İsrail’ in büyük güçlerin politik arenada kendisine karşı oynayabilecekleri oyunlara karşı da alınmış en iyi önlemdir.

Ülkemize dönecek olursak; Ordumuz, özellikle son yirmi yıla damgasını vuran gayrinizami harp koşulları da dikkate alındığında, olağanüstü güçlü bir eğitime ve etkinliğe sahiptir. Ancak bu bahsedilen etkinliğin siyasetçilerimizce dış politika alanında yeterince iyi kullanıldığını söyleyemeyiz. Türkiye halen kendi gücünün farkında olmayan bir dev gibidir.

Milli olmayan çözümler her alanda bizi geriye götürmektedir. Dünyada paraya egemen olan büyük sermayedarlar için Türkiye’ ye borç vermekten daha ballı bir yatırım yoktur. Sıcak para tartışmaları ile kamuoyu bilgisine de sunulan rakamlar incelendiğinde, milletin sırtından yurtdışındaki zenginliklere zenginlik akıttığımız kolayca görülecektir. Az önce bahsedilen güçlerle yabancı istihbarat servislerinin işbirliği sonucunda ülke sürekli olarak hemen her on yılda bir krize sürüklenmekte; sonra da IMF anlaşmaları ile borç verilmesi sağlanmaktadır. Tabii bunda tüm suçu yabancılara atmakta doğru değildir; içimizdeki işbirlikçi hainler ile ülkeyi doğru düzgün yönetemeyen siyasetçilerimizi de atlamamak gerekir. Sonuçta ekonomik krizlerle uğraşan ülke; dış politikada etkin rol alamamakta, askeri caydırıcılığını da gerektiği şekilde kullanamamaktadır.

Ayrıca ABD, Rusya vb büyük güçler karşısında Ordumuzun caydırıcılığının etkili olabilmesi için, olmazsa olmaz tek şart vardır. O da Kitle İmha Silahları’ na ve onları çok uzun menzillere taşıyabilecek füze sistemlerine sahip olmaktır. Örneğin Irak, ABD’ yi vurabilecek uzun menzilli füzelere ve nükleer başlıklara sahip olsaydı, işgali bu kadar kolay olmazdı. Veyahut Türkiye’ nin elinde benzeri sistemler Apo Krizi sırasında olsaydı, bölücübaşına hiçbir ülke ev sahipliği yapmaya kolay kolay cesaret edemezdi.

Kitle İmha Silahları’ nın caydırıcılığı sayesinde Soğuk Savaş Dönemi’ nde dünya bir dengeye oturmuştu ve sıcak çatışmaların yayılması zoraki olarak engellenmişti. Bu getirilerin sağladığı imkanlardan yararlanmak isteyen Saddam rejimi, tarihin tozlu sayfaları arasına karıştı. Ancak komşusu İran, bu yolda emin adımlarla ilerliyor. ABD ve İsrail’ in sürekli tehdidi altındaki ülkenin bir çıkış yolu araması haklı görülebilir. Fakat bölgedeki denge ve İran’ ın devrim ihracı politikası da düşünüldüğünde, Kitle İmha Silahları’ na sahip olması ülkemiz menfaatleri açısından da sakıncalıdır.

Türkiye’ nin sahip olduğu teknolojik seviye ile kolayca kimyasal ve biyolojik silahlar üretebileceği açıktır. Ancak nükleer silahlar söz konusu olunca, daha kat edilmesi gereken çok yol olduğu görülmektedir. Uranyum zenginleştirme teknolojisi konusunda zaman geçirilmeden evrenkentlerimizde ar-ge çalışmalarında başlanmalıdır.

Ülkemizin geçmiş yıllarda bazı ortak çalışmalar ile, orta menzilli füze teknolojisine sahip olduğu bilinen bir olgudur. Ama bu yetmez, uzun menzilli füze teknolojisine kendi uydularımızı yörüngeye oturtabilmek için de ihtiyacımız var.

Metal Fırtına tartışmalarının gündemde yoğun yer kapladığı bir dönemde; ABD’ ye silah teknolojisi anlamında da boynumuzdan bağlı olduğumuzu belirtmiştik. Bu görüşümüz üzerine, pek çok tepki aldık. Halbuki en azından mühimmatlarımızı kendimiz üretmeden süper güçle çatışmamız, kayıplarımızın bir hayli olmasına neden olacaktır.

Ancak nükleer güce sahip bir Türkiye, ABD karşısında da ayakları daha sağlam yere basacaktır. Uzun menzilli stratejik nükleer silaha sahip olunmasa bile, kısa menzilli silahlara monteli taktik nükleer silahlar dahi Türk Ordusu’ nun gücüne çok şey katacaktır. O zaman askerinizin başına, bir grup kanıbozuk işbirlikçi ile birlikte, kolay kolay çuval geçiremezler. Veyahut tatbikat esnasında yanlışlıkla (!) geminizi vuramazlar.

Yunanistan da ikide birde dünya kamuoyunda vaveyla çıkarıp yapay krizlerle başınızı ağrıtamaz. Çünkü bilir ki büyük güçlerin araya girmesi ile, geri adım atacak bir Türkiye yoktur karşısında.

En önemlisi ise, ülkedeki bölücü terörü destekleyen sözde Avrupalı dostlarımıza karşı gösterebileceğimiz keskin dişlerimiz olur. Şimdi adamlar Hıristiyan Haçlı mantığı ile Türkiye bölünsün de ne olursa olsun anlayışı içindeler. O zaman nükleer gücün korkusu ile kendi dertlerine de düşeceklerdir. Tarih bize tek bir şeyi göstermiştir; Doğuluların aksine Batılılar, korkmadıkları hiçbir şeye saygı göstermemektedirler.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik