amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2008 Çarşamba

Nükleer Bakla-II: Bize ‘birşey’ söylediler?

Nükleer Bakla-II: Bize ‘birşey’ söylediler?


Dün Türkiye’nin üzerine atılan ‘nükleer casusluk ve tüccarlık’ haberleri üzerine sormuştuk; ‘Bize bir şey mi söylemek istiyorsunuz’ diye. “Bakla fazla ıslatılmaz, şişer” demiştik. Bir kısmını söylediler. İyibilgi’yi ‘çözmeye’ devam ediyor. iyibilgi Ankara




Nükleer Bakla-II: Bize ‘birşey’ söylediler?

Amerikan basınından küresel bir tramplene binip Türk medyasına sıçrayan tefferruatlı, ‘Türkler nükleer ticaretin patronu’ haberi, Türkleri casuslukla suçladığı gibi, nükleer sırlar konusunda başat bir pozisyonu oturtuyor, üstelik çaldığımız yetmezmiş gibi, İsrail ve Pakistan gibi sağlam istihbarat kuruluşları olan ülkelere de satıyormuşuz.

Biz de tabii bu iddia doğru ise kendi istihbarat servislerimizi gözlerinden öptük. Değilse diye de sorduk; “Tam da bütün ‘radikal gruplar’ nükleer bomba arıyor denirken, tam da İran nükleer yaptı yapacak kavgası sırasında, tam da nükleer sahibi Pakistan birbirine girip, Butto öldürülmüşken, tam da Abdullah Gül ABD’ye giderken… Habere bakın! ‘Türkiye nükleer ticaretin patronu!’ Biz de diyoruz ki; ‘Hayırdır dostlar, bize söylemek istediğiniz bir şey mi var’ diye.”

Varmış!

İşte “söylemek istediklerinin” bir bölümü (!) ortaya çıktı. Hem de Cumhurbaşkanı Gül’ün ABD ziyareti sırasında Enerji Bakanı Hilmi Güler’e söylenmiş!

Anlattıklarının içeriğinden anlaşıldığına göre ‘sağlam’ bir kaynak, o konuşmayı şöyle anlatıyor; “Irak'taki enerji kaynaklarının üretim ve pazarlaması konusunda yapılacak işbirliği en ağırlıklı konuyu oluşturdu ama bunun yanında, ‘ABD'nin Türkiye'de kurulacak nükleer enerji sektörüne sadece destek sağlayan bir ülke değil, projelerin içinde aktif rol alacak bir ülke olmak istediği’ de söylendi.”

Normalde haberi burada kesmek gerekir. Kafidir. Ama yine de biraz açalım. Yani deniyor ki, bu nükleer santral işinde aslan payını isteriz, vermez iseniz biz de “Türkler hem nükleer santral yapıp işin pratiğini tamamlıyorlar, hem de casuslukla aldıkları nükleer sırları teorik için (!) kullanabilirler!

Peki ya daha da vermezsek! Acaba baklanın öbür yarısı “o zaman da nükleer silah yapıyorlar, ne yapacakları belli olmaz” demesinler!



Amerikanın içinde bulunduğu krizler , yaptıkları ile şimdi enflasyon ihracat atağı. enerji gelirlerimizden fazxla ithal etsinler bir miktar düşünülür. Kesinlikle de aslan payı bizimdir . halkındır . devletindir. Şimdiye kadar yapılmamasının sebebi sorulmalıdır. hesap vericez..

filistinin enerjiye ihtiyacı var. makbul sorun .

istemiyoruz bölgeyi.

amerika kim ola
pakistan ile afganistan ile özel ilişkiler var yardım. ırak ile zaten özel oda. balkanlar özel ilişki yardım. orta asya zaten sizin özel ilişkileriniz. bide gel enerjinin icinde olacağız de. olamazsınız bile. siz kimsiniz. Biz koskocaman osmanlıyız. çok tedarik.

yardım ederlersede bilgi olarak. gösteriş. sorulacak hesap azalmaz. akıllan . edebi tertip . ol , lok.


12 Haziran 2007 Salı

Savaş uçağı düştü, pilot kurtuldu

Konya'nın Yunak ilçesine bağlı Kuyubaşı Köyü yakınlarında bir savaş uçağının düştüğü, pilotun atlayarak kurtulduğu bildirildi.

Yunak Kaymakam Vekili Muammer Köken, ilçeye bağlı Kuyubaşı köyünün Menteşe Yaylasına bir savaş uçağı düştüğünü söyledi.

Uçağın pilotunun atlayarak kurtulduğunu ifade eden Köken, olay yerine gönderilen bir helikopterle alınan pilotun sağlık durumunun iyi olduğunu öğrendiklerini bildirdi.

Köken, uçağın enkazının olay yerinde halen yandığı bilgisini aldıklarını kaydetti.



Militanlar , kafam bozuk . Kafanıza dikkat edin , Kesilebilir. Ama tırtıklımı , kör mü , keskinmi , tangi tıtık nasıl zengin , nasıl zorlar , nasıl sword da iyi gelebilir. Ekonomik duruma göre secilebilecek zenginkillerimiz var.

Kücük zekanız var , ama anlayabilmişinizdir sanırım. Delirtmek üzere mi gelsem , Kafa kesmek icin mi saklasam bende karanlığım biraz ama.

Bu arada konuyla alakalı ama Bush En son ne demiş . Kürt mü o yarak yemeli demiş .

Peki ulusal sözü ne : Her Yarağa uygun Göt mende Mevcut.

30 Nisan 2007 Pazartesi

[WASHINGTON] 27 Nisan sürecinin dış uzantıları . Kısaca Amc?k Ağızlılar

Önceki hafta bir grup Türk meslektaşla Amerikan Yahudi Komitesi'nin (AJC) organizesiyle İsrail'i ziyaret ettik. Büyük misafirperverlik gördük, çok şey öğrendik ( Misafirperverlik gördük devamı güzel ve anlamlı çok şey öğrendik. Kısaca Biz ne yaraklıyız görün de korkun ona göre yazın , uyarın birbirinizi . Ulan Giden Hödükler. Uyarınızı düzgün yapın. Deyin Bu amcıklara bu amcıklar gibi cevap vermek gerek . - yalan , korkutma , baskı , tehdit , şantaj dahil - ). Dünya Yahudi 'network'ünün en hayati 'proje'si olan İsrail'i yerinde gözlemledik. ( Can Damarlarından da sikmek lazım bi ibneleri , varmı yürekli milliyetçi , var mı yürekli türk-islamcı , varmı yarrak ?)

Türkiye'ye ve Türklere gösterilen yakın alaka bizi hassaten mutlu etti. ( Hadi canım Sende , skerim onların göstereceği yakınlığı da , o yakınlıktan mutlu olanları da)Ancak özellikle Türkiye'yi takip eden İsrail elitindeki Türk sevgisinin daha çok 'laikçi'lere endeksli olduğunu hissettim ( Biliyosunuz yahudiler domuz , bahsettiğin laikçiler de onların bir varyanti zaten ). Bizdeki bir kısım İslamofobik elitle güçlü bağları olduğu ve onlar gibi aşırı laikçi reflekslerle hareket ettikleri anlaşılıyordu. ( Biz de bizi tehdit eden her harekete karşı tedbirimiz var , isterseniz buna aşırı milliyetçi deyin , isterseniz aşırı zeki deyin , isterseniz anımızın amını görücez deyin; size kalmış )

İç işlerimizi iyi bilen İsrailli uzmanlarla da görüştük. Mesela bir emekli İsrailli büyükelçi ile akşam yemeğindeyken Abdullah Gül'e sıcak bakmadığını açıkça ifade edenler oldu. ( Biz de kendisine iyi bakmıyoruz o zaman ) Şaşırmadım; çünkü Amerikan Musevi cemaatinin bir ayağı İsrail'deki bazı etkili liderlerinin AK Parti yönetimini 'özde laik' görmediğini ve Filistin meselesine yaklaşımlarını beğenmediğini biliyordum (delirten var , Deliler de filistin yönetimine hiç iyi bakmıyorlardı). Başbakan Erdoğan'ın işi İsrail'e terörist demeye kadar götüren beyanlarından zaten yaka silkiyorlardı. ( Siktiğimin ibneleri) Gül'ü ise sinsi bir 'İslamcı' buluyor, cumhurbaşkanlığı makamında çok daha etkili bir dış siyaset aktörü haline gelmesinden çekiniyorlardı.( Sinsi diyen yılanlara bak, Kafanızı keseriz pis maymunlar )

Haddizatında Yahudi milliyetçiliğine dayalı Siyonizm ile aşırı Amerikan milliyetçiliğinin bileşkesinden oluşan neocon ideolojisi de aynı çizgide. Dindar Müslümanlara öteden beri potansiyel stratejik tehdit nazarıyla bakıyorlardı ( Onların bildiklerinden ve dile getirdiklerinden değilim öyleyse ben bu ibnelere dostmuyum. Yok öyle görüyorlarsa bilelim . Çok amerikalı da bize dostuz stratejik dostuz , dedi dedi gerekeni becerdiler. Ben de güzel amerikalı beceririm. Çok klasik ama tesbih gibi dizip dizip Clinton u da imame diye başlarına koymak lazım diye düşünüyorum, Chirac ibnesini de püskül etmeyi canı gönülden istiyorum ) . 11 Eylül saldırılarından sonra tehdit algılaması akutlaştı. Sözde laikliği koruma adı altında yapılan İslam karşıtı toplum ve siyaset mühendisliği projelerini destekliyorlar. ( Çok sıkıcı yazacak birşey bulamıyorum )

27 Nisan postmodern darbe süreci, aynen 28 Şubat süreci gibi, en büyük uluslararası dayanağını güçlü Siyonist-neocon 'network'ünden (şebeke) alıyor. Her iki süreçteki resmi ve gayri resmi aktörlerinin temas trafiğine şöyle bir bakılması bu kanaate varmak için yeterli. Hele bir profesyonel darbe kotarıcısı var ki, sırf onun koordinatlarından bu 'network'ün nasıl çalıştığı, hangi karanlıklar prenslerinin müdahil olduğu ayan beyan görülür. ( Ne güzel listeye yazın puştların isimlerini , tüm dünyayı kana bulayan bu ibnelerin yaptıkları yanına mı kalır . Amerikayı da karanlıklaştırıcaz tabi , Etme bulma dünyası :)) alırız ifadelerini de ölçeriz ciğerlerini de, Bırakmayız yanlarına ) Türkiye-İsrail-Amerika üçgeninde faaliyet gösteren bu bayan provokatör, 28 Şubat sürecinde oynadığı kilit rolün benzerini 27 Nisan sürecinde de oynuyor. Washington'da bazı düşünce kuruluşlarında ona yardım ve yataklık eden Türkiye uzmanları da, finansörleri de belli. Ama her seferinde Türkiye'yi onlarca yıl geriye götüren, ülkemizin âlî menfaatlerine büyük zarar veren anti-demokratik müdahalelere dış destek zeminini hazırlayan bu tipler, muayyen güç odaklarınca el üstünde tutuluyor. ( tutsunlar tutsunlar aman kendi ecelleriyle ölmesinler )

Bu işi nasıl mı kotarıyorlar? Çok basit. Washington'a gelip etkili kontakları aracılığıyla ulaştıklarına Türkiye'nin şeriat rejimine kaydığını anlatıyorlar. Bu martavallara inanmaya dünden razı birçok adam buluyorlar. Sonra Ankara'ya dönüp, Washington'da da aynı kaygıların paylaşıldığı, askerî müdahaleye yeşil ışık yakıldığı yolunda dezenformasyon yapıyorlar. Tabii Ankara, duymak istediğini dinleyen adam kaynıyor. ( Çok sıkıcı , Bu adamlar tam anlamıyla gerizekalı , zekalarını sikeyim hepsinin ayrı ayrı )

Peki bütün bu oyunlar oynanırken, Amerikan yönetimi uyuyor mu? Yönetimin bir kanadı zaten o kafada. Mesela Başkan Yardımcısı Richard Cheney'nin orkestra şefliğini yaptığı Siyonist-neocon çizginin Amerikan devletindeki ve entelijansiyasındaki uzantıları eminim ki 27 Nisan sürecinden çok mutlu. Çünkü onlar için Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde demokrasi öncelik taşımıyor. Hatta neo-faşist idare taktiklerine bakılırsa, Amerika'ya bile demokrasiyi lüks gördükleri söylenebilir. İslam dininin motivasyon kabiliyetini, neo-koloniyalist emellerinin önündeki en büyük engel görüyorlar. Dolayısıyla İslam ülkelerine reva gördükleri ideal rejim, totaliter laiklik. İran ve Suriye'yle savaşa ve yeni savunma ihalelerine imza atabilecek laikçi Müslüman diktatörler hoşlarına gider.

Amerikan devletinde başını Dışişleri bürokrasisi ve kısmen CIA'in çektiği makul kanat ise bu 'network'ün oldukça organize çalışmaları karşısında aciz. 27 Nisan muhtırasına karşı Brüksel'in sağlam demokratik duruşuna rağmen Amerikalı yetkililerden gelen ürkek açıklamalar bu tablonun sonucu. Muhtıra gecesi Bush yönetiminin resmi görüşünü almaya çalışırken yaşadıklarım çok ilginçti. Aradığım Dışişleri basın sözcüsü, ilk olarak bana 'Türkiye'de demokratik süreci destekliyoruz' dedi. Daha sonra telefon ederek açıklamasını 'laik demokrasiyi destekliyoruz' diye değiştirdi. Bir süre sonra tekrar düzeltme yaparak açıklamayı şu hale getirdi: 'ABD, Türkiye'deki laik demokrasinin anayasal süreçlerini tam olarak desteklemektedir.'

Belli ki farklı mercilerden gelen beslemelerle ABD'nin resmi görüşü muhtıracıları fazla rahatsız etmeyecek şekle tekamül ettirilmiş, Dışişleri Bakanlığı'ndaki ilk demokratik refleks bastırılmıştı. Ne de olsa Türkiye'den beklentilerinin büyük kısmı hâlâ askeri nitelik taşıdığından orduyu kızdırmaya gelmezdi. Belki iç işlerimizde taraf seçiyor görüntüsü vermemek de istemişlerdi. Ama böylesine kritik bir eşikte ABD'nin demokrasiye daha net taraf olması gerekirdi.

27 Nisan postmodern askerî müdahale süreci de benzerleri gibi tarihe tüm vatanperver güdülere rağmen neticede Türkiye'ye değil, bir kısım iç ve dış çıkar gruplarına yarayan bir eylem olarak geçecek. Çok yazık.





Kısaca Sinsi amerikanın Sinsi yılanları , Oyunlarınız devam edemiyecek fazla. Kına yakın.


12 Nisan 2007 Perşembe

"Türkiye’ye karşı PKK ve İran’ı destekliyorlar"

"CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir ( Ne Demek istiyor lam bu ). Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır." Bu sözler usta gazeteci Scott Sullivan'a ait. Dahası mı?

CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. ( Yaraamı yesinler )

Sorun şu ki Cumhuriyetçilerin yönetiminde ABD, İran’ın bir eyaleti konumuna düşmüştür. CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. Gates ve Edelman, ABD’nin İran Devrim Muhafızları ile bağından da sorumludurlar. Devrim Muhafızları, İran’ın tek bir komuta altında toplanmış SA ve SS subaylarıdır. Irak’ın yeni ordusunda ve polis gücünde de komuta zincirini ele geçirmişlerdir. Suudi Arabistan üzerine altı ay önce hazırlanan ve Gates tarafından reddedilen bir Beyaz Kitapta İran, Devrim Muhafızları’nı Irak’ta devlet içinde devlet kurmak için kullanmakla suçlanıyor. Bu esnada Gates başka türlü düşünüyor.

Gates, Rice ve Halilzad, bir yandan İran’ı korurken Türkiye’ye de savaş ilan etmiş bulunuyorlar. Son üç haftada üçü de, Irak Kürtlerinin bölgesinden, alenen Kürtlerin yeni mega-devletlerini tanımlamak için kullandıkları “Kürdistan” adıyla söz etti. ( Mega devlet miş tanımıyom lan ben bu yazarı kasıtlı mı kullanıyor diyor insan, Petrolle Mega devlet olunmaz , Devlet kurmak ve yönetmek ayrı bir karakterdir. Türk Geçmişini iyi öğrensinler devletler nasıl kurulur nasıl yok edilir öğrenirler de anlarlar belki ) Üçü de Türkiye’yi, Irak’taki üslerinden topraklarına sürekli saldırılar düzenleyen PKK’yı yok etmek için Kürt bölgesine girmemesi için uyardı.

Türkiye kendini savunmak zorundadır ( Bu makale ne diyor Tam anlaşılmıyor , ama Türklerin kendini savunması kerküke girme yüzeysel bakışıyla olmaz . Amerika PKK yı destekliyor da eksik ve yanıltıcı. Amerika- Yahudiler - PKK nın kendisi daha aydınlatıcı bir cümle. Türkiye kendini savunacaksa öncelikle yahudiler ve Amerikaya karşı aynı silahla ve aynı en az aynı derinlikte bu piç kurularına karşılık verebilmelidir. Sonra gerekenler elbet sıraya gelir ). İki ay önce Türkiye’nin Irak’ta Kerkük’ü (Iraklı Kürtler burayı, İran’la birlikte Irak’ı bölmenin bir girizgahı olarak ilhak etmek istiyorlar) almalarını tavsiye etmiştim. (Bkz: Turkish Weekly, “Turkey Must Strike İmmediately in Kirkuk/ Türkiye Bir An Önce Kerkük’e Girmelidir”)

Türkiye Irak’ta ABD güçlerinin ana çıkış güzergahını kontrol eden Basra Limanı’nı da almalıdır. Şu anda Basra, İran yanlısı milis gruplarının elindedir. Basra’yı kontrol eden, Irak’ın petrol sanayisini de, İran Körfezine çıkışını da kontrol eder.

Daha da önemlisi şu ki Basra’yı kontrol eden Bağdat’a da hakimdir. Gates ve Edelman, Basra’nın İranlıların eline geçmesini yeğler. İranlılar, yerel İngiliz komutanların BBC’den aktarılan ifadelerine göre Basra’da İngiliz askerlerini taciz ederek ve onlara saldırarak Basra’yı almanın yollarını zorlamaktadır. Geçen hafta da İranlılar İngiliz güçlerini bölgeyi terk etmeye zorlamak için şu on beş İngiliz askerini rehin aldı. Gates ve Edelman, Kürtleri ve İranlıları, Irak’ı mini devletlere bölmekten vazgeçirecek bir hamlede bulunmayacaktır. Çoğu Sünni Iraklı direnişçi bunu biliyor ve bu yüzden Irak’ı yıkacak olan Kürtlerle İranlılara boyun eğmektense savaşa devam etmeyi yeğliyor. ABD, Sünni direnişçileri dizginlemek istiyorsa Türk güçlerinin Suriye ve kısmen de İranlıların desteğiyle Kerkük ve Basra’ya girmelerine yeşil ışık yakmalıdır. İşte bu olduğu gün İran kesin yenilgi alacak ve Ahmedinejad da yeni bir iş aramaya koyulacaktır.

Scott Sullivan
(The Conservative Voice - 30 Mart 2007)
Dünya Gündemi

1 Nisan 2007 Pazar

"Türkiye’nin şikayeti İran değil, Amerika!”

Bir haber ortalığı karıştırdı: “İsrail Türkiye üzerinden İran’a saldıracak." İlk bakışta heyecan uyandıran bu iddia ne kadar gerçekçi? iyibilgi gündemdeki tartışmaları Prof. Dr. Hasan Köni ile masaya yatırdı. Köni’nin, özellikle Amerika ile ilgili tespitleri tartışma yaratacak. iyibilgi özel

Prof. Dr. Hasan Köni:

  • İran’ı vuracaklar
  • Türkiye üzerinden değil, Ürdün-Irak üzerinden vurur.
  • İran’ı vurursa artık İsrail’in Ortadoğu’da önüne geleni dövdüğü Amerika’nın da bunu desteklediği korkunç bir durum ortaya çıkar.
  • Amerika Ortadoğu’da, hemen Türkiye’nin altında bir şeyler yapıyor İsrail’le. Doğru ancak ondan sonra 635 milyon dolara F-16’ları yeniletiyor Türkiye. Amerika’ya yeniletiyor ve 12 milyar dolara da F–35 alıyor.
  • (Emre Taner’in açıklaması ile ilgili) Bilgi istihbarat önemli değil ki önemli olan yapabilmek. Türkiye’nin eli kolu bağlı. Bilgi gelsin, ancak yapamadıktan sonra ne olacak?
  • Türkiye, İran’a yapılacak bir saldırıya katılmaz. Türkiye’nin şikâyeti İran’dan değil ki, Amerika…

Haber ilk geldiğinde bir hayli dikkat çekiciydi. Sebebi İsrail’in İran’a saldırmaya hazırlandığını ileri sürmesinden değil, Türkiye’nin de bu saldırının bir parçası haline getirilmek istendiğini belirtmesindendi. The Sunday Times, İsrail’in İran’a saldırmayı kafasına koyduğunu, İran’a gidecek uçakların Türkiye üzerinden geçeceğini belirtti. Ve Türkiye’de bir tartışmadır, aldı başını gitti.

Fakat kimse şunu sormadı: Haritayı önünüze aldığınızda bu iddia ne kadar gerçekçi? Bu kısmı Hasan Köni ile birlikte tartışacağız ancak öncelikle şu saptamayı yapmak gerekiyor: İsrail, özellikle BM Güvenlik Konseyi’nden İran’a karşı çıkarılan yaptırım kararından sonra İran’a saldırmanın yollarını aramaya başladı. Üstelik bu The Sunday Times’ın ortaya koyduğu bir iddia değil. Bundan tam dört gün önce Jerusalem Post gazetesinde yazılan bir makale aslında İsrail’in ne yapmak istediğini açıkça ortaya koyuyor. “Karar anı” başlıklı makaleye göre, İsrail artık saldırıp saldırmama konusunda bir karara varma sürecinde. Makalenin yazarı Yaakov Katz, İsrail istihbarat birimlerinin bütün enerjisini İran üzerine harcadığını ve Olmert ile sık sık bir araya geldiklerini belirtiyor. Katz, “Olmert karar vermeye yakın” iddiasını ortaya atıyor. Üstelik İsrail bunu tek başına yapma kararlılığında. Katz’ın konuştuğu istihbarat görevlileri “ne pahasına olursa olsun” diyor.

Kısaca söyleme gerekirse, dünya Irak’ı bir süre unutacak ve İsrail-İran gerilimine odaklanacak. iyibilgi, birçok kişinin pek çok şey söyleyeceği önümüzdeki günlerde, kimi noktaların netleşmesi için konunun uzmanına ulaştı. Şimdi arkanıza yaslanın ve Prof. Dr. Hasan Köni ile yaptığımız röportajı okuyun:

“Türkiye yaygarası boşuna!”

The Sunday Times gazetesinin haberine göre İsrail İran’ı vuracak. Daha da önemlisi Türkiye, İsrail’in kullanmak istediği, İran’a giden üç yoldan birisi. İsrail’in İran’a karşı bir operasyon hazırlığında olduğu aslında sürpriz değil. En azından Jerusalem Post gazetesinde yazılan önemli bir makaleye göre öyle. Sizce İsrail bunu göze alabilir mi? Bu birincisi. İki, İsrail’in Türkiye’yi güzergah olarak kullanma fikri ne kadar gerçekçi. Haritaya bakıldığında körfezden saldırması daha mantıklı değil mi?

İkinci sorunuzla başlayalım… Haritaya baktığınızda İsrail Ürdün Irak üzerinden -Amerika da orda- gidip vurur.

Yaygara boşuna mı?

Her gazetenin yazdığına inanamayın. Gazetenin kim olduğu, ne olduğu belli.

Peki, niyetleri var mı?

Niyetleri var tabi. Ancak vurulacak yerler aşağıda. Türkiye üzerinden uzatmaz yolu.

Zaten Körfez kıyısında özellikle o büyük tesisler

Bu kadar yol uzatacak, Türkiye’yi riske sokacak, Türkiye karar verecek. Bir sürü problem. Ürdün zaten Amerika’nın köpeği. Herif gitti Holywood’da film çevirdi. Türkiye’yi ne yapsınlar. Gider Ürdün üzerinden vururlar.

“İran’ı vuracaklar”

Ancak İran’ı vurma amaçları var diyorsunuz.

E tabi, bütün yazılanlara, İsrail’in tink-tanklarına bakın vuracaklarını söylüyorlar. İran’ın 15 yıl sonra nükleer silah üreteceğini düşünüp ona göre tedbir almak istiyorlar. Ama Lübnan’dan sonra İran’ı vurursa artık İsrail’in Ortadoğu’da önüne geleni dövdüğü Amerika’nın da bunu desteklediği korkunç bir durum ortaya çıkar.

Ben de tam bunu soracaktım. Hizbullah tehdidi hala varlığını sürdürürken İsrail’in bu işe kalkışması mantıklı mı?

Değil ancak psikolojik savaş denen bir şey var biliyorsun.

Irak’ı bölüyorlar

Şu konuya da bakalım. Irak ile ilgili tartışmalara… Saddam’ın asılmasından sonra, özellikle asılma şekli ve Şiilerin katkısı düşünüldüğünde, analistler “Amerika artık Irak’ta federasyon kurmaya karar verdi” yorumları yapıyor. Amerika’nın kafasında baştan beri böyle bir şey mi vardı, yoksa savaş koşulları Amerika’yı bu noktaya mı getirdi?

Gelinen nokta bu…

Yani Amerika bölmek için girmedi?

Amerika ilk girdiğinde şuna inanıyordu: Irak’a girecek, işgal edecek, istediği yapıyı oturtacak ve çıkacaktı. Ancak yapamadı ve şimdi federasyona gidiyor.

Bu kararı alırken Türkiye’ye danıştı mı? Yoksa Türkiye’ye rağmen yapılan bir şey mi bu?

En doğrusunu son cümlen ile söyledin. Türkiye danışılacak bir ülke mi? Sayın Başbakan rahatsızlığını iletiyor. Diyor ki “Glock marka silahlar geliyor.” MİT başkanı diyor ki “önceden tedbir almalıyız, ülkeler bölünüyor.” Söyledikleri çok doğru. Amerika Ortadoğu’da, hemen Türkiye’nin altında bir şeyler yapıyor İsrail’le. Doğru ancak ondan sonra 635 milyon dolara F-16’ları yeniletiyor Türkiye. Amerika’ya yeniletiyor ve 12 milyar dolara da F–35 alıyor. Yani bu kadar bağlı bir ülkeye Amerika neden sorsun ne yapacağını. Nezaketen belki bir iki görüşme yapılmıştır.

Tam da bu noktada şunu sormak istiyorum. Türkiye’nin askeri anlamda eli kolu bağlı olabilir. MİT müsteşarı Emre Taner’in açıklaması askeri olarak eli kolu bağlı olan Türkiye’nin istihbarat savaşına girdiğinin bir göstergesi olabilir mi?

Bilgi gelir ancak yapacak gücümüz yok. Gidip bir şeyi yapalım. Ama para yok. Enflasyon patlar tepe taklak gidersin. Bilgi istihbarat önemli değil ki önemli olan yapabilmek. Türkiye’nin eli kolu bağlı. Bilgi gelsin, ancak yapamadıktan sonra ne olacak?

“Türkiye İran ile çatışmaya karışmaz”

Amerika’nın, İran’ın Şii hilaline karşı Sünni blok oluşturma çabasında olduğu ve Türkiye’yi bu kamplaşmada başat konumda görmek istediği söyleniyor. Türkiye bu rolü üstlenirse İran ile karşı karşıya gelir mi?

Türkiye bu işe girmez. Türkiye’nin şikâyeti İran’dan değil ki. 1639’dan beri savaşmamış İran’la. Şikâyeti Kürt sorunu, şimdi bir de Ermeni tasarısı geliyor. Türkiye’nin şikayeti Amerika’dan. Terörizmi çıkartan Amerika’nın kendisi. NATO’dan çıkmak istiyoruz, çıkamıyoruz. NATO’nun savaştığı terör Türkiye’nin terörü değil ki. Fazladan da PKK’yı destekleyen Amerika. Hangi terörle savaşacağız?

31 Mart 2007 Cumartesi

İstihbaratçıların yeni çalışma alanı: "Kur'an"

Son günlerde Amerika'dan "Feminist Kuran meali yazıldı, İslamsız Kuran meali yayınlandı" gibi haberleri yoğun olarak almaya başladık. Son gelen haber ise istihbarat servislerinin harıl harıl "Kuran tefsiri" yazmakta olduğu. Peki bu haberler ne anlama geliyor?

Bir süredir Amerika başta olmak üzere Batı'dan yeni Kuran meal ve tefsirlerin yazıldığı haberleri geliyor. Bu tefsirler ve mealler oldukça tepki çekecek tarzda kaleme alınıyor. Kimi tefsirlerde Feminist ideolojiyi desteklemek adına Kuran olduğundan farklı aksettiriliyor. İran asıllı ABD'li yazar Lale Bahtiyar'in mealinde, 'İslam', 'din', ' Müslüman' kelimeleri geçmiyor.

20 ülkenin istihbaratı toplandı

Dünya Bülteni'nin ortaya çıkardığı diğer bir gelişme ise 20 ülkenin istihbarat biriminin ABD’nin florida eyaletinde 4-7 Mart tarihleri arasında düzenledikleri ‘Seküler İslam Zirvesi’nde modern bir tefsir yazmak için bir araya geldiği... Amerika’da düzenlenen toplantıya 20 ülkenin istihbarat uzmanları iştirak etti. Zirve, ABD’nin Florida eyaletinin St. Petersburg kentinde 4–7 Mart tarihleri arasında gerçekleşti. Toplantı iki bölüm halinde düzenlendi: Biri 4–5 Mart tarihleri arasında entelektüeller arasında yapılan bir toplandı idi. Diğeri ise yine aynı yerde 5–7 Mart tarihleri arasında 20 ülkenin istihbaratı arasında yapılan toplantıydı. Her iki toplantı da “Secular Islam Summit / Seküler İslam Zirvesi” adı altında gerçekleşti. Araştırma merkezleri, araştırmacılar ve uzmanlar bu toplantıya çalışmaları ve araştırmaları ile büyük destek vermek için canhıraş uğraştılar.

Neyi hedefiyorlar?

Peki Kuran üzerinde yapılan bu tahrif çalışmaları neyi hedefliyor? İyibilgi'ye konuşan gazeteci yazar Turan Kışlakçı şunları söylüyor: "Bu plan içinde bir plan aslında. Önce İslamiyet'i radikal bir terör ideolojisi olarak sunan Amerika ve yandaşları, şimdi de kendilerince bu terörü önlemek için Kuran'ı değiştirmeye kalkıyor. Hedefleri İslam dünyası içinde yeni bir kültürel savaş başlatmak.

BOP'un kutsal kitabı

Daha önce yaptıkları işgaller, piyasaya sürdükleri yarısı ayetlerden yarısı kendi propagandalarından müteşekkil "Gerçek Furkan" uydurmacası hiç bir şekilde İslam dünyasınca benimsenmedi. Yeni bir taktikle Büyük Ortadoğu Projesi'ne kutsal kitap hazırlıyorlar. Ilımlı İslam'ın ılımlı Kuran'ı olsun istiyorlar. Bazı yayınevleri ve gazeteler -ki bunların başında 'El Hayat' gazetesi geliyor- bu propaganda için kullanılıyor. Tabi paravan din adamları da var bu projenin içinde. "

Bu din adamlarının kimler olduğu konusunda iyibilgi'ye bilgi veren Kışlakçı şunları beyan ediyor: "İslam dünyasından bu çalışmalara destek veren isimler Batı tarafından özellikle seçilmiş gibi görünüyor. Çünkü bu isimler İsrail’in Filistin’e işgaline sessiz kalan, destek olan ve kendi kültürleri ile savaş içine girmiş kişiler." Peki, Kuran gerçekten tahrif edilebilir mi? Kur'an'da Allah'ın Kur'an'ı koruma altına aldığı ve kıyamete kadar koruyacağı yazılı. Şu ana kadar Kur'an üzerinde gerçekleştirilen tüm değiştirme çalışmaları başarısız oldu.

İşte paravan din adamları

İstihbarat ekiplerinin Kuran toplantılarına katılan isimler ise Ayaan Hirsi Ali, Magdi Allam, Mithal Al-Alusi, Shaker Al-Nabulsi, Nonie Darwish, Afshin Ellian, Tawfik Hamid, Shahriar Kabir, Hasan Mahmud, Wafa Sultan, Amir Taheri, Ibn Warraq, Manda Zand Ervin, Banafsheh Zand-Bonazzi. Zirveye iştirak eden kişilerin ülkeleri ise şunlar: Mısır, Suudi Arabistan, İran, Irak, Ürdün, Pakistan, Bangladeş.

Kaynak : www.iyibilgi.com



Not : Konusunda uzman kişilerin farklı bakış açıları ile kur'anı yorumlayabileceğini ve farklı kazanımlar olacağına inanıyorum. Ama dış mihrakların maksatlı ve islama saldırı amaçlı yapılan yanlışlar tabii ki farklı değerlendirilmelidir. Aptal amerikalılar ve Aptal ingiliz emperyalizmi !

23 Mart 2007 Cuma

Maya Takvimi

Güney Amerika'da, dördüncü binyılın sonlarına doğru bir uygarlıkta daha güçlü bir gelişimin gerçekleştiğine dair kanıtlar vardır. Bizim takvimimizle M.Ö. 12 Ağustos 3114'de Maya takvimi ortaya çıkmıştır. Mayalar, bizim bugün kullandığımız Gregorian takviminden daha doğru olan bir tarihlendirme sistemini bulmuş sıradışı insanlardır.

Dünya, güneş etrafındaki dönüşünü tam sayıda günde tamamlamaz. Çoğu okul öğrencisinin bildiği gibi yılda 365 gün vardır. Ama tam olarak değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, her dört yılda bir, bir gün eklememizi gerektirecek şekilde tam olarak 365.25 gündür. Bu, onaltıncı yüzyılın sonlarına kadar batı Avrupa'da kullanılan orijinal Julian takviminin temelidir. Ancak yeterince doğru değildir.

Aslında bir yıl 365.25 günden onbir dakika ve birkaç saniye daha kısadır. Bu yüzden de zaman içinde takvimle mevsimler arasında bir ayırım ortaya çıkmaktadır. 1582 yılında takvimi aydönümüyle aynı konuma getirmek için Papa 13. Gregory, fazladan on günü bulunan bir takvim bastırdı. Julian takvimini yeniden düzenleyerek bir yüzyıl kapayan ve 400'e bölünemeyen yıllar sıradan yıllar olacak ve artık yıllar sayılmayacaktı. Bu Gregorian sistemine göre 1600 ve 2000 (400'e bölünebilen) yıllar artık yıllarken, 1700, 1800 ve 1900 böyle değildir. Bugün bu sistemi kullanmaktayız.

Maya sistemi karmaşıktır. Tzolkin denen 260 günlük bir temele dayanır ve belirsiz bir 365 gündür. Takvimlerini aydönümüne uydurmak için kullandıkları yöntemi anlatmak için yeterince yerimiz yok. Diğer kültürlerde olduğu gibi sistemleri güneşin hareketini temel almaktadır ama Venüs gezegeninin dairesel devrini kullanarak hesaplamalar yapmaktadırlar. Örneğin bir Baktun, 144,000 gündür. Onüç Baktun, tam bir çağ dönümüdür. Şu an içinde bulunduğumuz Baktım, 22 Aralık 2012'de tamamlanacak. 5000 yıllık bir süreçte, Maya takvimi Gregorian takviminden daha doğrudur.

M.S. 100 yıllarına kadar Maya bilinen bir uygarlık olmamasına karşın, takvimlerini M.Ö. 3114'de başlatmışlardır. Mayalar, M.S. 600 ile 800 yılları arasında Altın Çağ'larını yaşamış, sonra da şehirlerini bırakarak ortaya çıktıkları gibi gizemli bir şekilde kaybolmuşlardır. Tıpkı Mısırlılar gibi Mayalar da piramitler, dev heykeller inşa etmiş ve tam bir yazı sistemi geliştirmişlerdir.

Ne var ki, Maya takviminin başlangıç tarihinin de bizimki gibi önemli bir olaya dayandığı bellidir. M.Ö. 12 Ağustos 3114'de Mayalar için bu kadar özel ne olmuştu ki?

Bunu asla kesin olarak bilemeyeceğiz. Aztekler'i ve diğer Kızılderililer'i Hıristiyanlık dinine çevirme hevesine kapılmış olan İspanyollar, bütün yazılı bilgileri yokettiler. Yucatân Piskoposu Diego de Landa, şöyle demektedir: "Bu karakterlerle yazılmış çok sayıda kitap bulduk ama batıl inanç ve yalanlardan başka bir şey içermedikleri için hepsini yaktık."

Neyse ki anıtların üzerine büyük karakterlerle kazıdıkları bazı yazılar kaldı ve dilimize çevrildiğinde Maya takvimi, sayı sistemleri, mitleri ve tarihleri hakkında biraz bilgi edindik.

Mayalar, takvimleri icat etmeleriyle tanınmalarının yanında, eski bir Meso-Amerikan uygarlığı olan Olmekler'den yola çıktıklarına dair bazı kanıtlar vardır. Bu insanlar hakkında fazla bilgi yoktur ama uygarlıklarının başlangıç tarihinin M.Ö.1500 yılları olduğu sanılmaktadır; takvimin başladığı M.Ö. 3114'den hâlâ biraz yakında. İleride yapılacak başka arkeolojik araştırmalar yeni cevaplar bulabilir. Ancak Ölmekler hakkında asıl ilginç nokta, heykelleridir. Biri beyaz, diğeri siyahi olan iki ırka ayrılmaktadırlar. Bu durum, bu insanların kökeninin Amerikalı değil, Atlantik Okyanusu'nun diğer yanından gelen insanlar olduğunu göstermektedir.

Kolomb'dan önce Avrasya ve Amerika kültürleri arasında bir bağ olduğu fikri yeni değildir. Kıtalar arasındaki fikirler, dil ve mimari arasında benzerlikler vardır. Thor Heyerdahl'ın 1970'lerde yayınladığı Ra II'de anlattıklarına göre antik Mısırlılar sazdan yapılmış tekneleriyle Atlantik'i aşmışlardır. Bu teknelerin tarzı ve yapıları, Peru'daki Titicaca Gölü'nde bulunanlarla büyük bir benzerlik göstermektedir. Diğer bazıları ise ünlü gezgin ve denizcilerin Atlantik'i ilk aşan insanlar olduğu fikrinde ısrar etmektedirler.

11 Mart 2007 Pazar

Kızılderililer ve Türkler

2-4 Temmuz 1999 tarihleri arasında Denizli’de yapılan “Yedinci Türk Dünyası Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”na katılan Onayda Kızılderili kabilesi reisi ve Amerika Yerlileri Sosyal İşler Daire Başkanı M. Franklin Keel’in konuşması kurultaya katılan delegeler üzerinde derin tesirler bıraktı. Kızılderililer hakkında geniş bilgi veren Keel, Kızılderililerin (atalarının) Baykal Gölü ve Yenisey-Tuva bölgelerinden Amerika kıtasına, Alaska üzerinden göç ettiklerini ifade etti. Kızılderililer ile Türklerin DNA testlerinin aynı olduğunu ve ayrıca “Y” kromozomunun sadece yeryüzünde Türkler ile Kızılderililerde bulunduğunu söyledi. Kızılderililerin konuştukları dillerdeki kelime benzerlikleri gibi, halı, kilim ve el işlerindeki desenlerin aynı olduğunu, örf, âdet ve geleneklerde de çok büyük benzerlik olduğunu ifade etmiştir.
Kızılderililerin aslının nereden geldiğine dair 40 yıl araştırma yapan Ethel Steawert, belgelerle Kızılderililerin Türk soyundan geldiğini ispatlamıştır.

Avrupalılar Amerika kıtasına göç etmeden önce Kızılderililerin nüfusu, Avrupa kıtasının nüfusundan fazla idi.

En az 50 milyon Kızılderilinin soykırım neticesinde katledildiği kesindir. Bazı ABD’li tarihçilere göre ise, bu miktar 100 milyona yakındır.

Şu anda Kızılderililerin nüfusu 2.5 milyon olup, bu sayıyla bir nevi müzeliktirler ve soylarını koruma mücadelesi vermektedirler.

Kızılderililerin büyük bir çoğunluğu ise Uygur ve Nayman Türkleri ile diğer Türk kabileleridir.

M. Franklin Keel kurultayda yaptığı konuşmada:
“DNA testlerinde Kızılderililerin Türk asıllı olduklarının anlaşıldığını, ben Türk kurultayına katılarak ve Türkiye’de bulunmak suretiyle daha iyi hissettim. Biz Kızılderililer Türk olmaktan çok mutluyuz... Amerika’da bir çok bölgede yer isimleri Türkçe olduğuna dair bazı bilgiler vardır. Ama bu konu, derinlemesine araştırılmadı... Türk Dünyası kurultayına katılmaktan çok mutluyum. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türkler, bu kurultayda toplanmışlardır. Kurultayı çok güzel buldum. Burada çok değişik topluluklar temsil ediliyor. Kültür alışverişinde bulunuyorlar. Kültür çok önemli bir faktör. Türk insanında tespit ettiğim en büyük hazinenin, kalblerinin zenginliği olduğunu gördüm. Dostlukların samimiyeti ve derinliği, bu samimiyet ve derinlik biz Kızılderililerde de aynen böyledir. Yakut Türkleri ile tanışma fırsatım oldu. Çok nazik ve kibar insanlardı. Tıpkı benim kuzenlerim gibi gözüküyorlardı. Benzerlikler çok fazla... Bozkurt, biz Kızılderililerde de semboldür. Hatta Kızılderililerde Bozkurt isimli kabile vardır. Eğer buraya Amerika’daki Kızılderililerden daha çok getirmek kısmet olsaydı, onlar da sizinle görüşmekten çok çok mutlu olacaklardı, tıpkı benim gibi. Gidince Türk asıllı insanlarda gördüğüm, bizimle aynı olan özellikleri kabileme anlatacağım...”

Amerika’da diğer bir Türk nüfusu da Kamçatka Yarımadası’ndan Alaska’ya göçen Saka Türkleridir. M.Ö. 1500 yıllarında Göktürk alfabesi ile yazılmış Saka Beyinin hikâyesini anlatan taş, bunu ispat etmektedir. 7. Türk kurultayına katılan delegeler Türkiye, KKTC, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan devletleri ile özerk ve federe Türk cumhuriyetleri olan Altay, Başkırdistan, Cuvaşistan, Dağıstan, Gagauz, Hakas, Balkar, Kırım, Saka, Tataristan, Tuva, Nahçıvan, Doğu Türkistan, Karaçay’dır. Ayrıca kurultaya Kafkasya, Balkanlar, Avrupa, Amerika (Meluncan ve Kızılderili) İdil-Ural, Sibirya, Ortadoğu, Afganistan’da yaşayan Türk topluluklarından temsilciler katıldı.

Suriye’de 3 milyon, Irak’ta 3 milyon ve İran’da 20 milyon Türk vardır. Kurultaya Sibirya’nın Aktulga bölgesindeki Türklerin temsilcileri de geldi.

New York Times’ın (Bilim) ekinde Amerika’ya ilk ayak basanlar haritasında, ilk gelenlerin Türkler olduğu gösterilmektedir.

Fransız dil bilimcisi Dumesnil, Kızılderili dilinde 320 Türkçe kelime tespit etmiştir...

8 Mart 2007 Perşembe

Dünya Çapında Araştırma..

TEK SORULUK ANKET

Dünya çapinda bir anket yapilmis.
Sadece bir soru sorulmus "Lütfen dünyanin geri kalan kismindaki yiyecek
eksikligine bir çözüm ile ilgili kisisel görüsünüzü dürüstçe belirtiniz."
Anket büyük bir basarisizlikla sonuclanmis. Çünkü;
Afrika'da insanlar "yiyecek" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.
Bati Avrupa'da insanlar "eksiklik" kelimesinin neanlama geldigini
bilmiyorlar.
Dogu Avrupa'daki insanlar "kisisel görüs"ün ne anlama geldigini
bilmiyorlar.
Orta Dogu'da insanlar "çözüm"ün ne anlama geldigini bilmiyorlar.
Güney Amerika'daki insanlar "lütfen" kelimesinin ne anlama geldigini
bilmiyorlar.
Israil'deki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldigini
bilmiyorlar.
Ve Amerikada'ki insanlar "dünyanin geri kalan kismi"nin ne anlama
geldigini bilmiyorlar.

2 Mart 2007 Cuma

Amerika Özgürlük Anıtı

Heykel dünyaca ünlü heykeltıraş Bartholdi tarafından yapılmış ve çelik iskeleti de ünlü Eyfel kulesini yapan Gustave Eyfel tarafından meydana getirilmiştir. Bu iki isimde ünlü ve bilinen masonlardandır. Peki bu özgürlük heykeli neden kadın ve bu kadın kim. Bu kadın antik tanrıça İsis’dir. Romalılar bu tanrıçayı Juno olarak tanırlar. Bu tanrıça esas olarak Babil kökenli bir puttur daha sonra Mısır ve Roma’ya geçmiştir. Özelliği ise özgürlük tanrıçası olmasıdır zaten o yüzden Amerika’da ki heykele “Özgürlük Heykeli” denir. Buna göre Babilde bu tanrıçanın tapınaklarına giden herkes bu tapınaktaki kadın rahibe veya erkek rahiplere bir ödeme yapmak zorundaydı bu ödeme şekli ise cinsel ilişkiydi. O yüzden de bu Tanrıçaya “Fahişelerin Anası” lakabı takılmıştır. Heykelin başındaki taçta tam yedi sivri uç bulunur. Bunlar Illuminatinin yayılacağı yedi kıtayı simgelerler. Heykelin hemen giriş bölümündeki levhada ise taş bir levhaya bir şiir kazınmıştır. “Sürgünlerin annesi” temasının işlendiği bu şiir Emma Lazarus isimli Yahudi bir bayan şaire aittir ve kendisi Siyonizm’in kurulmasından on üç sene önce Filistin’de bir Yahudi ülkesi kurulmasını savunanlardandır.

25 Şubat 2007 Pazar

Dünyada Amerikan düşmanlığı neden artıyor?

www.sonsaniye.net İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, ''Irak'ın işgalinin terörle savaş kampanyası kapsamına dahil edilmesi birçok gözlemci için inandırıcı değildir'' dedi.

İhsanoğlu, Türk-Amerikan İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen aylık toplantıda bir konuşma yaptı.

Konuşmasının büyük bölümünü ABD'nin politikalarına yönelik eleştirilere ayıran Prof. Dr. İhsanoğlu, 11 Eylül saldırısı sonucunda derin bir şok yaşayan ABD'nin belki yeterli değerlendirmeleri ve tahlilleri yapma imkanını bulamadan, uluslararası işbirliği boyutunu fazla dikkate almadan terörle savaş dönemi başlattığını, Afganistan ve Irak operasyonlarına giriştiğini kaydetti.

Prof. Dr. İhsanoğlu, ''Irak'ın işgalinin terörle savaş kampanyası kapsamına dahil edilmesi birçok gözlemci için inandırıcı değildir. Irak savaşı bakımından gerçek sebepler ne olursa olsun, 'terörle savaş' ve 'Büyük Ortadoğu Projesi' girişimlerinde hareket noktasının doğru tespit ve tahliller üzerine inşa edilip edilmediği değerlendirilmelidir'' diye konuştu.

Salonda bulunanları bazı soruların yanıtları hakkında fikir yürütmeye davet eden Prof. Dr. İhsanoğlu, ''Neden dünyada Amerikan düşmanlığı, Amerikan politikalarına düşmanlık artmaktadır? Irak ve Afganistan'da ve diğer yerlerde 'İslami teröristler' şeklinde takdim edilen grupların askeri yöntemlerle ele geçirilmesi veya yok edilmesi Ortadoğu ve İslam dünyasının görünürde daha demokratik olmalarına ve ABD'nin uzun vadeli güvenliğine istenilen ölçüde olumlu katkı yapacak mıdır?'' diye sordu.

İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, özellikle Filistin meselesinin Oslo Antlaşması'nın ''çökerek'' tüm ümitlerin aksine kanayan bir yaraya dönüşmesi karşısında ABD'nin sessiz kalmasının ve mevcut yönetimin daha öncekilerden çok daha fazla İsrail'in bütün yaklaşım ve uygulamalarına yeşil ışık yakmasının İslam ve Arap alemleri genelinde ABD'ye karşı duyulan sempatinin erozyona uğramasının birinci sebebi olduğunu dile getirdi.

13 Şubat 2007 Salı

İşte kara altının ( PETROL ) 141 yıllık kanlı serüveni...

1859: Edwin Drake, ABD’nin Pennsylvania eyaletinde ilk petrol
üreten kuyuyu kurdu.
1870: John. D. Rockefeller petrol arıtımı işine girdi.
Kerosen ve daha saf ürünler üretecek Standard Oil’i kurdu.
1873: Nobel ailesi (Dinamiti bulan ve Nobel Ödülü’nü kuran
Alfred dışında) Rusya’da (Bugünkü Azerbaycan) Bakü bölgesinde
petrol aramaya başladı.
1882: Thomas edison elektrik ampülünü buldu, petrol
piyasasının geleceği tehlikeye girdi.
1885: Rotschild’ler Rusya’da petrol çıkarttı. Royal Dutch
da Endonezya’nın Sumatra adasında petrol üretti.
1892: Marcus Samuel, Shell şirketini kurdu, Süveyş
Kanalı’ndan petrol taşıdı.
1896: Daimler Benz Otomobili buldu. Petrole olan ihtiyaç
yeniden hayata döndü.
1901: İran’da petrol bulundu. ABD’nin Teksas bölgesinde
Sun, Texaco ve Gulf şirketleri sayesinde petrol üretimi patlaması
oldu.
1903: Unocal sayesinde Kaliforniya’da petrol üretimi
patlaması.
1907: Shell ile Royal Dutch birleşti.
1908: British Petroleum’un işlettiği İran yataklarında
üretim patlaması oldu.
1910: Meksika’da petrol üretimi patlaması.
1911: Rockefeller’in Standard Oil karteli tekel oluşturduğu
gerekçesiyle Exxon, Mobil, Amoco, Sohio, Chevron gibi küçük
şirketlere bölündü.
1922: Venezüela’da petrol üretimi patlaması.
1927: Irak’ta petrol üretimi patlaması.
1933: Standard Oil of California (bugünün Chevron’u) Suudi
Arabistan’da petrol arama faaliyetlerine hız verdi.
1938: Kuveyt ve Suudi Arabistan’da petrol üretimi
patlaması.
1956: Cezayir ve Nijerya’da petrol üretimi patlaması.
1959: Libya’da petrol üretimi patlaması.
1960: OPEC (Petrol ihraç Eden Ülkeler Örgütü) kuruldu.
1968: Alaska’da petrol bulundu (Prudhoe Körfezi) ancak
1977’ye kadar çıkarılmadı.
1969: Kuzey Denizi’nde petrol bulundu, ancak 1975’ten sonra
çıkarılmaya başlandı.
1973: ABD’nin Yom Kippur savaşında İsrail’i desteklemesine
misilleme olarak Arap ülkeleri petrol ambargosu uyguladı.
1979: İkinci “enerji krizi.” İran Devrimi, Basra
Körfezi’nden petrol sevkiyatını büyük ölçüde engelledi.
1980: OPEC sıkıntıda. İran- Irak savaşı başladı.
1982: OPEC üreatim kotaları uygulamasını başlattı. Ancak,
üretici ülkeler çoğu zaman uymakta zorluk çekti.
1990: Üçüncü enerji krizi... Irak, Kuveyt’i işgal etti.
Basra Körgezi’nden yine sevkiyat aksadı.
1998: Bakü bölgesi ve genel olarak Hazar Denizi, yeniden
petrol şirketlerinin ilgi odağı oldu. 21. Yüzyıl’ın Basra Körfezi
olarak nitelendirildi. Ancak, petrolün dünya pazarlarına
ulaştırılma yolu tartışma konusu olmayı sürdürüyor.
1999: Petrol yeniden pahalandı, ancak 1970’lerdeki enerji
krizi kadar değil.


1

ECHELON:

Echelon; Amerika ağırlıklı olmak üzere Hollanda, Türkiye gibi bazı NATO ülkelerinin de dahil olduğu bir elektronik izleme sistemidir. Bu sistem, dünya üzerindeki her türlü (telefon, teleks, faks, Internet, gibi) iletişimi izleme yeteneğine sahiptir. İzleme gerektiğinde dinlemeye dönüşmektedir. Şöyle ki; bilgisayar sistemine girilmiş bazı anahtar kelime ve cümleler tespit edildiğinde sistem bunları kayda almakta ve daha sonra ilgili personelce bu kayıtlar incelenmektedir. Anahtar kelimelere örnek vermek gerekirse; "öldürmek", "bombalamak", "örgüt" vs...Bu anahtar kelimeler pek tabii olarak çeşitli dillerdeki karşılıkları ile sisteme yüklenmektedir. Örneğin yukarıdaki kelimelerin geçmesi dolayısıyla bu sayfa sistemin kaydına büyük ihtimalle girmiştir.

Haberleşme trafiğinin günümüzde ulaştığı boyut dikkate alındığında, izleme için çok gelişmiş bilgisayar sistemlerinin kullanılması gerektiği ortaya çıkar. Ve aynı zamanda anahtar kelimelerin kullanılma sebebini de. Anahtar kelimeler, seçilmiş hedefler üzerine yoğunlaşma dışında, izleme ağına takılan şüpheli durumların tespitini sağlar.

Echelon Sistemi, uluslararası alanda bankalar aracılığıyla yapılan her türlü para hareketlerini izlemekte de kullanılmaktadır. Abdullah Öcalan' ın yakalanıp Türkiye' ye getirilmesi sürecinde; cep telefonu yoluyla yerinin belirlenmesinde Echelon Sistemi' nden yararlanıldığı çeşitli kaynaklarca iddia edilmiştir.

Sisteme yönelik en büyük suçlamalar Batı Avrupa ülkelerinden gelmiştir. Bu ülkeler sistemin Amerikan şirketleri lehine bazı uluslararası ihalelerde kullanıldığını ifade etmişlerdir. Bunu sonucunda Avrupa Birliği organlarınca sistem incelemeye alınmıştır. Bu yönde basından aldığımız bir haberi aşağıda aktarıyoruz:

"Elektronik casusluk ağına kontrol

Amerika Birleşik Devletleri'nin Elektronik Casusluk Ağı Echelon,
Avrupa Birliği tarafından inceleme altına alındı.
Birliğin Teknik ve Bilimsel araştırmalar bölümü tarafından
hazırlanan rapora göre, dünyadaki her türlü elektronik haberleşmeyi
izleyebilen Echelon sistemine bağlı olarak Türkiye'de de iki yer istasyonu bulunuyor.
Soğuk savaş döneminde kurulan ve dünyadaki her türlü telefon,
teleks, faks, elektronik mektup haberleşmesini izleyebilen
Echelon sistemiyle ilgili rapor 144 sayfadan ve beş bölümden oluşuyor.
Rapora göre, uydular ve yer istasyonlarından oluşan Echelon sistemi içinde,
Türkiye'de de iki tane yer istasyonu bulunuyor.
Bu istasyonlardan biri Amerikalılar ve İngilizler tarafından işletiliyor.
Karamürsel'de bulunan bu istasyon 1964 yılında kuruldu.
Diğer istasyonun ise Diyarbakır'da bulunduğu ve Amerikalılar tarafından
işletildiği belirtiliyor. Avrupa Birliği'ndeki kaynaklar,
her iki istasyonda 32 metre çapında birer çanak anten bulunduğunu
ve Türkiye'nin Echelon sisteminde kilit bir rol oynadığını söylüyor.
Aynı kaynaklar, özellikle soğuk savaş sonrasında Türkiye'deki istasyonların
daha da faal duruma geçtiğini vurguluyor. Rapor, Avrupa Parlamentosu'nun
özgürlükler, vatandaşlık hakları, adalet ve içişleri komisyonunda değerlendirilecek.
Eğer gerek görülürse konu genel kurula getirilecek ve konuyla ilgili
bir araştırma komisyonu kurulacak."


Bir kere haber kendi içinde çelişkilidir; zira ilk kısımda sistemin Amerikalılara ait olduğu söylenirken, makale içinde istasyonlardan birinin İngilizler tarafından işletildiği öne sürülmekte. Ayrıca Amerikalıların geçtiğimiz yıllarda Karamürsel' deki istasyonlarını da tasfiye ettiklerini belirtmek isteriz.

Echelon veya bir başka sistem, ancak şu bir gerçek ki dünyada tüm devletler gerek kendi vatandaşlarını gerekse diğer ülkeleri olanakları ölçüsünde izlemektedirler. Bunlar ulusal güvenlik gibi ulvi bir amaçla yapılırken, kişisel hak ve özgürlükler yine onları korumakla yükümlü devletler tarafından ihlal edilmektedir.

Kronolojik Dünya Tarihi

(Kronolojik Özet)
İ.Ö. 8500-7000, Ortadoğu'da çiftçiliğe geçiş
İ.Ö. 3500-3000 Dicle-Fırat ve Nil vadilerinde uygarlığa geçiş
İ.Ö. 4000-3000, Uygarlığın Sümer'de doğuşu
İ.Ö. 3000 sabanın icadıyla insanların tarımda hayvan gücünden
yararlanmanın yolunu bulmaları
İ.Ö. 3000 dolayları, yazılı kayıtların başlayışı
İ.Ö. 2000'den az önce, Mezopotamya çevresindeki bölgelerde taşra
uygarlıklarını kurmaya başlayan toprak aristokrasilerinin doğmasını
kolaylaştıran koşulların oluşması.
İ.Ö. 1700 dolayları, Hammurabi tarafından insanlığın ilk yasa
derlemelerinin çıkarılışı.
İ.Ö. 1700, Avrasya bozkırı kökenli barbar halklar akınlarının Avrupa'nın
Atlantik kıyılarına ulaşması.
İ.Ö. 1300 dolayları, alfabetik yazının Suriye'de ve Filistin'de
yaygınlaşması.
İ.Ö. 1000 yıllarında, Ortadoğu uygarlığının iki uç bölgesinde (Filistin ve
İran'da) verimli düşünce akımlarının doğuşu.
İ.Ö. 700'den az önce Orta Asya'dan ve Güney Rusya'dan göç etmiş
İskitler'in Ukrayna'da bir kabileler imparatorluğu kurup, Yunan dünyasıyla
ticarete girişmeleri.
İ.Ö. 6. yüzyıl, Lidya Krallığı'nda sikke paranın dolaşıma konması
İ.Ö. 6. yüzyıl, İyonyalı filozofların dünyayı ve insanı akılla kavrama
çabası
İ.Ö. 500 dolayları, Çin uygarlık biçiminin temel öğelerinin ortaya çıkışı.
İ.Ö. 500 dolayları, Kastların ve Hind dininin kendine özgü vurgularının
biçimlenişi
İ.Ö. 330, Pers İmparatorluğunun Makedonyalıların saldırısıyla yıkılması
İ.Ö. 320, İskender'in İndüs Vadisi'ne girmesi
İ.Ö. 146, Roma'nın Makedonya'yı ve Yunanistan'ı fethetmesi.
İ.S. 70-100, Dört İncil'in yazıldığı yıllar
İ.Ö. 30, Roma'nın Mısır'ı fethetmesi
İ.S. 193, Roma Barışı'nın şiddete başvurulmasıyla bozulması.
İ.S. 372, Hunlar'ın Güney Rusya'ya girip Ostrogotları sürüşleri
İ.S. 378-511, Roma imparatorluğu'nun büyük barbar akınlarıyla çökmesi
İ.S. 410, Hun korkusuyla Roma sınırlarını zorlayan Vizigotlar'ın Roma
kentini yağmalamaları ve İspanya'yı geçip krallıklarını kurmaları.
İ.S. 451, Kalkedon (Kadıköy) Kurultayı'nın Papa'nın çağrısıyla toplanıp,
kutsal üçleme öğretisinin Papa Büyük Leon'un saptadığı biçimiyle
benimseyip, "monofizist" biçimini reddedişi,
İ.S. 453, Attila'nın ölüşü ve Hun Konfederasyonu'nun dağılması
İ.Ö. 552, Japonya'ya ulaşan Budist misyonerler topluluğunun önemli
başarılar elde etmesi.
İ.S. 565'ten sonra (Doğu) Roma İmparatorlarının "Bizans İmparatoru"
denmeye başlanışı.
İ.S. 568'den sonra, Cermen kabilesi Lombartların Bizanslıları İtalya'nın
iç bölgelerinden çıkan buraların denetimini ellerine geçirmeleri.
İ.S. 572, Türk İmparatorluğu'nun haneden kavgalarıyla ikisi de iç
kavgalarla yıpranan doğu ve batı ordularına bölünmesi
İ.S. 600 dolayları, Hint Okyanusu'nda Hindu gemicilerin yerini
Müslümanların alması.
İ.S. 622, Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçü.
İ.S. 632-1000 arasında İslam'ın Hızla yükselişi ve Ortadoğu'da Kuzey
Afrika'da İspanya'da yayılışı,
İ.S. 632, Hz. Muhammed'ön ölümü
İ.S. 636, Arap ordusunun Bizans'ı Suriye'den ve Filistin'den çıkarması
İ.S. 641, Arap akıncı birliklerinin Mezopotamya'yı ele geçirişleri
İ.S. 642, Arap akıncı birliklerinin Mısır'ı ele geçirişleri.
İ.S. 651, İran ve Mezopotamya'da Sasani iktidarının sona ermesi
İ.S. 651, Arap akıncı birliklerinin İran'ı ele geçirmeleri.
İ.S. 711, Vizigot krallığının sona ermesi.
İ.S. 711-715, Kuzey Afrika'nın ve İspanya'nın Müslümanların denetimine
geçmesi
İ.S. 715, İslamların Kuzeybatı Hindistan'daki Sind Bölgesinde, daha sonra
da Hint Okyanusu'nda üstünlüğü ele geçirmeleri
İ.S. 717-718, Müslümanların Konstantinopolis'i kuşatmaları
İ.S. 750, Emeviler'in halifelik döneminin sona ermesi
İ.S. 751, Talas Meydan Savaşı'nda Çin'e bağlı birkaç vahanın Müslümanlara
kaptırılışı.
İ.S. 756, baskı aygıtının Çin'de bulunuşu.
İ.S. 800, Şarlman'a Papa tarafından Romalıların imparatoru olarak taç
giydirilişi.
İ.S. 800'den birkaç yıl sonra, Bizans İmparatorunun Şarlman'ın
imparatorluğunu tanımasıyla Batı Roma İmparatorluğunun yeniden kuruluşunun
yasallaşması.
İ.S. 831-1000 arası, Danimarka'nın İsveç'in ve Norveç'in Hristiyanlığa
geçmeleri.
İ.S. 840, Uygurların yıkılışı
İ.S. 845, Budizmin Çin'de resmen yasa dışı sayılması; bunun üzerine
Kore'de devlet dini yapılıp iyice benimsenmesi
İ.S. 900 dolaylarında, Türk askerlerinin kabilelerinin, İslam
devletlerinin siyasal yaşamına egemen olmaya başlamaları.
İ.S. 900-14. yüzyıl ortaları, Avrupa'da toprakların tarıma açılışı.
İ.S. 989, Rusya'nın Hristiyanlığa geçişi.
İ.S. 1000 dolayları, kolonileşme ve ticari yayılma sürecinin başlayışı
İ.S. 1000 dolayları, Gazneli Mahmut'un akınlarıyla İslam'ın Hindistan'ın
İç bölgelerini ele geçirmeye başlaması.
İ.S. 1000, Macaristan'ın Hristiyanlığa geçmesi
İ.S. 1000 Hristiyanlığın Uzakbatı ülkelerinde Kelt, Cermen ve Slav
kabileleri arasında yayılması.
İ.S. 1000-1300 arası, Avrupa'da kasabaların hızla gelişmeleri.
İ.S. 1000-1453 arası, İslamlığın Hindistan'da, Doğu Avrupa'da, Orta
Asya'da yayılışı.
İ.S. 1000-1500, İslam mimarlığının görkem ve incelik dönemi
İ.S. 1054, Katolik-Ortodoks bölünmesinin, Papa ile Konstantinopolis
Patriğinin birbirlerini afaroz etmeleriyle yaratılışı.
İ.S. 1071, Malazgirt Savaşı ile Türklerin Hristiyanlık (Bizans) dünyasına
karşı başarılı olup, Anadolu'nun iç bölgelerinin denetiminin Selçuk
Türklerine geçişi.
İ.S. 1096-1099, Birinci Haçlı Seferi.
İ.S. 1171, Galler ülkesinin ve İrlanda'nın Anglo-Norman şövalyelerince
fethinin tamamlanışı.
İ.S. 1204, Dördüncü Haçlı Seferi'nde Konstantinopolis'in ele geçirilip
yağmalanması ve kısa yaşamlı Doğu Latin İmparatorluğu'nun kurulması.
İ.S. 1206-1227, Cengiz Han'ın yönetim dönemi
İ.S. 1254; Avrupa'da imparatorluğun çökmesiyle, Papalığın, Latin
Hristiyanlık dünyasının evrensel hükümeti olduğunu ileri süren tek kurum
olarak kalışı.
İ.S. 1300'den sonra, Japonların geniş çaplı denizcilik eylemlerine
girişmeleri.
İ.S. 1300'den sonra, Cermen ve Frank şövalyelerinin, Baltık ve Doğu
imparatorluklarını kurup, ticaret etkinliklerine girişmeleri
İ.S. 1337-1453, Yüzyıl Savaşları, İngiltere ile Fransa arasında, kiralık
askerlerle yürütülen her yeri yakıp yıkıp yağmalayıcı savaşlar.
İ.S. 1347-1351, Avrupa'7a Veba salgını
İ.S. 1300, Rönesans'ın İtalya'da biçimlenmeye başlanışı.
İ.S. 1354, Türkler'in Çanakkale Boğazı'nı geçip Gelibolu Yarımadasını ele
geçirerek, Avrupa'ya adım atmaları.
İ.S. 1389, Kosova Savaşı'nda Sırpları yenen Türklerin Balkanlarda askeri
üstünlüğü ele geçirmeleri.
İ.S. 15. yüzyıl İnkalar'ın And Dağları'ndaki merkezlerinde yayılan
imparatorluklarının Peru'da merkezi bir rejim kurması.
İ.S. 1417, Papalık monarşisinin Konstanz kurultayında onaylanmasıyla
Protestan-Katolik ikililiğinin azaltılması
İ.S. 1430, Çinlilerin denizlerden çekilmesiyle Japonların Güneybatı
Pasifik'te deniz üstünlüğünü ele geçirmeleri.
İ.S. 1453, Konstantinopolis'in Türklerin eline geçmesi, bunun üzerine,
Rusların Ortodoks kiliselerinin Hristiyanlığın son kalesi olduğuna
inanmaları,
İ.S. 1480 Moskova, Dükü III. İvan'ın Altınordu egemenliğini tanımayıp,
"Çar" sanını alarak bağımsızlığını ilan edişi.
İ.S. 1492, Kolomb'un okyanusu aşması
İ.S. 1492, Müslüman Faslıların Avrupa'daki son kalesi Grenada'nın alınışı,
bu olayla Hristiyan haçlı ruhunun körüklenmesi
İ.S. 1500, İtalyan Rönesansı'nın doruğuna ulaşması
İ.S. 1500'den sonra, Avrupa'nın deniz üstünlüğü kurması
İ.S. 1500-1650, Avrupa'da fiyatların hızla yükseldiği "Fiyat Devrimi"
İ.S. 1500-1700 arası milyonlarca kilometrelik ülkeninmilyonlarca insanın
islam yönetimine sokulmasıyla İslam tarihinin en parlak dönemi
1508 Şah İsmail'in Bağdat'ı fethetmesi
1509 Portekizlilerin İslam filosunu Umman Denizi'ndeki Diu limanı
açıklarında yenilgiye uğratmaları ve Hint Okyanusu'nda üstünlük kurmaya
başlamaları,
1511, Akdeniz'de, Türk İspanyol ve Portekiz güçleri arasında uzun deniz
savaşlarının başlayışı.
1512-1520, Yavuz Sultan selim yönetimi dönemi
1513, İlk Portekiz tacirin Güney Çin kıyılarına gelmesi
1514, Şah İsmail yanlılarının Anadolu'da büyük bir ayaklanmayı
kışkırtmaları,
1514, Çaldıran savaşında Şah İsmail'in yenilgiye uğratılması
1515, Portekizlilerin Hürmüz Adası'nda üs kurmaları
1517, Luther'in Wittenberg'deki Kilisenin kapısına 95 maddelik tezini
asmasıyla Protestanlık hareketinin başlaması.
1520-1566, Kanuni Sultan Süleyman yönetimi dönemi
1521, Cortez'in yeni Dünya'nın hazinelerinin kapısını (İspanyollara)
açması,
1526, Mohaç Savaşı'nda Türkler'den kaçan Macar kralının ölmesiyle, V.
Karl'ın Bohemya ve Macaristan taçlarını ele geçirmesi.
1526, Timur soyundan gelen Babür'ün Hindistan'ı ele geçirmesiyle, Babür
İmparatorluğunun kurulması.
1534, İngiltere'nin Papalık ile ilişkilerini koparması, İngiltere
kilisesinin yavaş yavaş Protestanlığı benimsemesi
1534-1603, İngiltere'de Tudor hanedanı yönetimi ve bölük pörçük reformlar
dönemi
1536, Fransa kralının, Habsburg gücüne karşı, Osmanlı imparatoruyla
imzaladığı ittifak anlaşması.
1552, Korkunç İvan'ın Altınordu Hanlığı başkenti Kazan'ı ele geçirişi,
bunu izleyen dört yıl içinde Aşağı Volga bölgesinin fethini tamamlaması.
1560, İspanyolların, İtalya'yı istila edip, papalık topraklarını ele
geçirip, Reform karşıtı harekete izin vermemeleri; bunun üzerine,
Papaların Hasbburglular ile işbirliğine girişimleri.
1568-1609, Felenekler'in İspayol yönetimine karşı ayaklanmaları
1580-1640, İspanyolları Portekiz'i ve imparatorluğunu kendi
imparatorlularına katmaları
1587-1629, Safevi devleti yöneticisi Büyük Şah Abbas yönetimi dönemi
1590, dolayları mikroskopun icadı.
1598, İspanyol üstünlüğü döneminin başlayışı
1600, denizlerde yeni bir güç dengesiyle, Hint Okyanusu'nda İspanyol ve
Portekiz gemilerinin yerini Felemenk, İngiliz, Fransız gemilerinin alışı
1600, Felemenk Doğu Hindistan Kumpanyası'nın kurulması
1600'den sonra, İngilizlerin Hint Okyanusu'nda ticaret etkinliklerine
başlamaları
1601, İngiliz Doğu Hindistan kumpanyası'nın kurulması
1608, bir Polonya ordusunun Moskova'yı ele geçirip bir kukla yönetim
kurması
1608 dolayları, teleskopun icadı
1618-1648, Otuz Yıl Savaşları
1620, ingilizlerin Massachussets kolonisini kurmaları
1626, Felemenkler'in New York'ta koloni kurmaları
1636, Japon hükümetinin, kendi iç sorunlarından dolayı açık deniz
gemiciliğini uyruklarına yasaklaması
1638, Japonya'nın kabuğuna çekilme politikası
1640'lar, İngiliz, Fransız ve Felemenk girişimcilerinin, şekerkamışı
ticaretini Portekizlilerin ve İspanyolların elinden alıp başı çekmeleri,
1642-1648, İngiliz iç savaşları
1648, Westphalia Antlaşması, bunun sonucunda İtalya'nın ve Almanya'nın
bölünmesi ile ortaya çıkan küçük devletlerin, duruma göre Fransa'nın
yanında ya da karşısında yer almaları.
1648, Fransız üstünlüğünün başlaması
1648, İngiltere'de Parlamento egemenliğinin kurulması
1648-1715, XVI. Louis yönetimi dönemi
1648-1789, Avrupa'nın Eski Rejim ve kolonici yayılma dönemi
1649, İngiliz kralı I. Charles'in idamı
1653-1689, Fransa'nın rakipleri karşısında kesin üstünlüğe sahip olduğu
dönem
1688, İngilizlerin İspanyol armadasına karşı zafer kazanmaları
1689, Petro'nun Avrupa gezisi dönüşü, geniş çaplı reform hareketlerini
başlatması
1696, Petro'nun Türklere karşı başarısı
1700-1721, Petro'nun İsveçlileri yenilgiye uğratabilip, Finlandiya
Körfezinde denize açılabilmesi
1701-1714, İspanyol Taht Savaşları sırasında, Avusturyalıların,
İspanya'nın bölüşülmesinde en büyük parsayı toplamaları
1707, Kok kömürü yapma yöntemlerinin bulunuşuyla, demir cevherini eritmede
kömürden yararlanma olanağının doğuşu
1740-1786, Büyük Frederick (II. Frederick) yönetimi döneminde, Prusya'nın
Avrupa'nın büyük güçlerinden biri durumuna gelmesi.
1745, Abdül Vahab'in Arabistan'da Vahhabiliğin ilkelerini oluşturması
1756-1763, Yedi Yıl Savaşları 1762, bir Alman prensesinin kocasının
öldürülmesi üzerine, II. Katerina adıyla Rusya imparatorluğu tahtına
çıkması.
1763, İngiltere'nin Hindistan, Kanada gibi denişaşırı ülkelerde kesin
zafer kazanması.
1768-1774, Rusların Osmanlı ordularını ağır bir yenilgiye uğratmaları ve
Küçük Kaynarca Anlaşması'nın yapılması.
1772, Polonya'nın ilk bölüşülmesinde Prusyalılar ve Avusturyalılar,
Türkler karşısındaki ilerleyişini durdurmak için Rusya'ya sus payı olarak
Polonya'nın büyük bir parçasının işgaline izin vermeleri.
1774, Safevi imparatorluğunun dağılması
1774-1778, İspanya'nın Amerika limanlarının kıyı ticaretini yasaklayıp,
kolonilere yapılan dışsatımları ve iç alımları Cadiz kentinden tekelci bir
tutumla düzenlemesi
1775-1783, Amerikan bağımsızlık savaşı
1789, 1 Mayıs, Etats-Generaux'un toplanması
1789, 14 Temmuz, Kralın Ulusal Meclis'i kaldıracağı söylentisi üzerine,
halkın Bastille'e saldırması
1789, 4 Ağustos, Ulusal Meclis'in feodal hakları kaldırarak köylü
çoğunluğunu Devrim Safhalarına çekmesi.
1791, Yeni Fransız anayasalarının hazırlanması
1793, Polonya'nın ikinci bölüşülmesi
1794, Robespierre'in öldürülmesi
1795, Polonya'nın üçüncü bölüşülmesi, ile Rusya sınırlarını, batıda Vistül
Irmağı'na kadar genişlemesi
1799, Napoleon'un bir darbe ile iktidara getirilişi
1803, Sırpların Osmanlı'ya başkaldırması,
1807, İlk buharlı geminin Robert Fulton tarafından yapılması
1812-1815, Napoleon'un Avrupa devletleri koalisyonunca yenilgiye
uğratılması
1815, Viyana Konferansı, sonucu barış anlaşmasının yapılması
1821-1830, Yunan devrimi
1830, Cezayir'in Fransızlarca işgali
1833, Köleliğin, Büyük Britanya'nın yönetimindeki tüm ülkelerde
kaldırılması
1839-1841, Afyon Savaşı
1839, Tanzimat Fermanı'nın ilanı
1840, posta sisteminin Büyük Britanya'da kuruluşu
1840'lar demiryolları ağı yapımının başlayışı
1847, Liberya'nın Amerika'dan eski yurtlarına dönen eski kölelerce,
Birleşik Devletler anayasasına benzeyen bir anayasa sahip bir cumhuriyet
olarak kurulması
1848 devrimleri
1848, Marx'ın gittikçe yoksullaşan proleter kitlelerin bir devrimle
toplumsal sorunu çözecekleri düşüncesini ortaya atması.
1848-1852, Fransa'da, III. Napoleon'un devlet başkanlığında cumhuriyet
dönemi
1854, Japonya'nın kabuğuna çekilme politikasını bırakıp dışa açılmak
zorunda kalışı.
1854, Kırım Savaşı'nda Fransa'nın ve Britanya'nın Ruslara karşı Türklerin
yardımına koşup, Rusların Kırım'da yenilgiye uğratılması
1856, Islahat Fermanı'nın ilanı
1859, İtalya'nın Kont Cavour'un çabalarıyla birleştirilmesi
1859, Darwin'in canlıların evrimi kuramını ortaya atması
1861-1865, Amerikan iç savaşı
1863, ABD'de köleliğin kaldırılması
1869, Süveyş Kanalı'nın açılışı
1870-1871, Prusya'nın Fransa'yı yenilgiye uğratması
1871, Almanya'nın, Bimarck'ın çabalarıyla birleştirilmesi
1878-1908, Abdülhamid II'nin iktidarı dönemi
1885, Hindistan Ulusal Kongresi'nin (Kongre Partisi'nin) kurulması
1888, köleliğin Brezilya'da kaldırılması
1889, İkinci Enternasyonal'in kuruluşu
1889, Japon İmparatoru Meiji'nin Bismarck Almanyasını örnek alan bir
Anayasa çıkarması; Diyet'in kurulması
1893, Havai Adaları'nın ABD topraklarına katılması
1900, Batılı devletlerin gönderdikleri uluslararası birliğin Pekin'i ele
geçirmesi
1901, Avusturya'nın İngiliz Uluslar Topluluğu'nun kendi kendini yöneten
dominyonu olması
1903, Sibirya'yı aşan demiryolunun tamamlanması
1904-1905, Rus-Japon savaşı beklenmeyen sonuçla Japonların yenmesi
1905, Hindistan Müslüman Birliği'nin kurulması
1906, Rusya'nın, parlamenter organa sahip olması
1908, Jön Türkler'in iktidara ortak olmak isteğiyle, Abdülhamid'i deviren
darbeyi gerçekleştirmeleri
1910, Japonların Kore kralını indirip, Kore Yarımadası'nı ülkelerine
katmaları
1912, Mançu hanedanının yakılıp, Çin Cumhuriyetinin kurulması.
1912-1913, Balkan Savaşları ile Balkanlardaki toprakların kaptırılması
1914, Berlin-Bağdat demiryolunun başlaması.
1914, Panama Kanalı'nın açılması
1914-1919, Birinci Dünya Savaşı
1915, Japonlar'ın, Çin'deki özel ayrıcalıklarını, öne sürdükleri "Yirmi
Beş İstek" ile artırmaya kalkmaları.
1917, 6 Nisan, ABD Kongresi'nin Almanya'ya savaş ilanı,
1917, Kasım, İkinci bir devrimci hükümet darbesinin Sosyal Demokrat
seçilmesi,
1918, Ekim, Alman ve Avusturya hükümetlerinin Başkan Wilson'un barışın
dayandırılacağı "On Dört Nokta"sını kabul etmeleri.
1918-1920, Rusya'da ve Rusya'nın sınır ülkelerde iç savaş
1919, Paris Barış Konferansı'nın Rusya'daki durumu ele almaya kalkmayıp,
savaşı yitiren Almanya, Avusturya ve Osmanlı hükümetlerine barış
koşullarını zorla kabul ettirmeleri.
1919, barış antlaşmasının, Arap dünyasının zengin ve kalabalık bölgelerini
Fransız ve İngiliz koloni yönetimlerine bırakması
1921, Çin Komünist Partisi'nin kurulması
1922, Faşizmi İtalya'da iktidara getiren hükümet darbesi
1922, Lenin'in "Yeni Ekonomik Politikası"nı (NEP) ilan etmesi
1923, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması
1925, Rıza Pehlevi'nin İran'da iktidarı ele geçirip, Mustafa Kemal'inkine
benzer bir laik reform hareketini başlatması.
1925, Abdülaziz İbni Suud'un Arabistan Yarımadası'nı fethedip, Mekke'nin
ve Medine'nin denetimini eline geçirmesi
1929, New York borsasının çökmesiyle ABD'de 1920'lerin hızlı ekonomik
gelişmesinin sona ermesi
1930'lar, Japon yayılmasının yeniden canlanışı
1030'lar, Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt'in "New Deal" politikası
1931, Japonların Mançurya'yı istila etmesi
1932, Irak'ın formal olarak bağımsızlığını kazanması
1933, New Deal politikasının başlatılması
1933, Haziran, Hitler'in iktidara gelmesiyle Almanya'nın köklü bir rejim
değişikliği geçirmesi.
1934, Etiyopya'nın 1896 yenilgisinin öcünü almak isteyen İtalya'nın
saldırısına uğrayıp, uçakların ve zehirli gazların yardımıyla İtalya
emperyalizmi altına sokuluşu
1938 Eylül, Çekoslovakya'nın Almanların yaşadığı bölgelerinin Almanya'ya
geçirilmesi
1939, 1 Eylül, Hitler'in Polonya'ya saldırması
1939-1945, İkinci dünya Savaşı
1940 ilkbaharı, Almanların Danimarka'yı ve Norveç'i ele geçirmeleri
1941, 22 Haziran, Hitler'in savaş duyurusunda bulunmadan Rusya'ya
saldırması
1942, Kasım'ı 1943 Şubat'ı, Ruslar'ın Almanlar'ı geri püskürtmeleri
1943, Temmuz'u, Mussolini'nin, İngiliz-Amerikan birliklerinin İtalya'ya
çıkmasıyla iktidardan düşmesi, İtalya'nın savaştan çekilmesi.
1944, 6 Haziran, İngiliz-Amerikan birliklerinin Normandiya çıkartması
1945, 1 Mayıs, Hitler'in kendini öldürmesi, Alman başkomutanlığının teslim
belgesini imzalamaları.

1945, Hiroşima'ya ve Nagazaki'ye atom bombalarının atılması
1946, Türkiye'de çok partili hayata geçiş
1947, İsrail Yahudi devletinin kurulması
1947, Hindistan'ın İngiltere'den çekilmesi
1947, Birleşmiş Milletler'in Filistin'in Araplar ve Yahudiler arasında
bölüştürülmesi, kararı
1947, Truman Doktrini
1948, Ghandi'nin öldürülmesi
1948 (ve 1956, 1967, 1973) Yahudi-Arap savaşları
1949, NATO'nun kurulması
1949, komünistlerin, Kuomingtang'a karşı kesin zafer kazanıp Çin'in
yönetimini ele geçirmeleri
1949, ilk Rus atombombası denemesi
1950, Kuzey Kore komünist yönetiminin Güney Kore'ye saldırmasıyla Kore
Savaşı'nın çıkışı
1953, Kore Savaşı'nda ateşkes
1953-1954, Rusların, Amerika'dan birkaç ay sonra hidrojen bombalarını
patlatmaları
1954, Vietnam'ın Fransız egemenliğinden kurtulması
1956, Macarların ülkelerindeki komünist rejime başkaldırmaları
1956, Süveyş bunalımı
1957, Gana'nın bağımsızlığını kazanan ilk Afrika kolonisi olması
1957, Rusya'nın uzaya uydu gönderen ilk ülke oluşu
1957, Roma Andlaşması ile AET'nin kurulması
1958, Suriye ile Mısır'ın birleşmesi
1961, Suriye'nin Birleşik Arap Cumhuriyeti'nden ayrılması
1962, Fransa'da halkoyu yoklamasının Cezayir'e bağımsızlıktan yana sonuç
vermesi
1962, ABD Küba'daki füzelerin çekmesini istediğinde SSCB'nin üçüncü dünya
savaşı korkusuylabu isteğe uyuşu
1964, Vietnam'da Amerikan askeri etkinliklerinin başlayışı
1966, De Gaulle Fransası'nın NATO'dan çekilerek mutlak egemenlik hakkını
elinde tutmayı seçmesi.
1967, İsrail ile Arap devletleri arasında Ekim Savaşı
1969, ABD uzay gemilerinin ay'a inip dönmeyi başarmaları
1970, Sovyetler Birliği'nin ticaret ve yatırım olanakları yolunda Federal
Almanya ile görüşmelere başlaması
1973, Ocak, İngiltere, İrlanda ve Danimarka'nın Avrupa Topluluğu'na tam
üye olmaları
1973, İsrail ile Arap devletleri arasında Ramazan Savaşı; petrol ambargosu
ve ardından petrol fiyatlarının yükselmesi.
1975, Yumuşamanın göstergesi olan Helsinki Anlaşması
1978, Çin Halk Cumhuriyeti'nde Deng Şaoping'in önderliğinde ekonomik
reformların başlaması.
1979, Mısır ile İsrail arasında Camp David Andlaşması'nın imzalanması
1979, İran'da Ayetullah Humeyni önderliğindeki İslamcıların bir devrimle
yönetimi ele geçirmesi
1979, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi
1980-1988, İran-Irak savaşı
1981, Ocak, Yunanistan'ın AT'ye tam üye olması
1985-1991, Ülkesinde glasnost ve perestroika'yı uygulamaya çalışacak olan
Michael Gorbachev'in başkanlık süresi
1986, Ocak, İspanya ve Portekiz'in AT'ye tam üye olması
1987, Temmuz, Avrupa Tek Senedi'nin (Single Act) kabul edilmesi
1988, Nisan, Türkiye'nin AT'ye tam üyelik başvurusunda bulunması
1989, Doğu Avrupa'da marksist ekonomilerin çökmesi
1989, Kasım, Berlin Duvarının yıkılması
1990, Sovyetlerin dağılması ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi
1990, Ağustos, Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesi
1990, Ekim, Almanyaların birleşmesi
1991, Aralık, Bağımsızlık Devletler Topluluğu'nun kurulması
1995, Ocak, İsveç, Finlandiya ve Avusturya'nın Avrupa Birliğine tam üye
olmaları
1996, Ocak, Dayton Barış Andlaşması ile Bosna Savaşı'nın sona ermesi...

16 Ocak 2007 Salı

Avrupa ülkelerinin katliam sicillleri

Ankara Ticaret Odası, Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya ve ABD'nin "soykırım ve katliam sicilini" çıkardı. İşte ATO'nun derlediği rakamlara göre ülkelerin işlediği insanlık cinayetleri:


Ankara Ticaret Odası, (ATO) Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya ve ABD'nin "soykırım ve katliam sicilini" çıkardı.
ATO tarafından yayınlanan raporda, 25 AB ülkesinden 9’unun "soykırım ve katliam sicilinin" bozuk olduğu ifade edildi. Raporda, AB üyesi ülkelerden Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin katliam ve soykırım sabıkasının kabarık olduğu belirtildi. İşte ATO'nun raporuna göre Batı'nın ülke ülke soykırım karnesi:


KIBRIS RUM KESİMİ:
"Katliamların başladığı 1912 yılından, Kıbrıs Barış Harekatı’nın yapıldığı 1974 yılına kadar 1000’i aşkın Türk, Rumlar tarafından öldürüldü."


YUNANİSTAN:
"1829’da Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora’daki Türkler göçe zorlandı, 20 bin Türk katledildi. 1923 yılında Lozan’da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübadelesine ilişkin anlaşmanın ardından Batı Trakya bölgesinde yaşayan Türkler üzerinde sistemli olarak 'etnik ve kültürel soykırım' başlattı. Türklerin hukuki, siyasi, kültürel ve dini haklarının kısıtlanması ibadetlerine izin verilmemesi gibi yoğun baskılar sonucu 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldı."


BELÇİKA:
"1.Dünya Savaşı’nın ardından Ruanda’nın yönetimi Belçikalılara verildi. Belçika’nın sömürgesi altındaki Ruanda ve Kongo’da 10 milyondan fazla insan soykırıma uğradı."


İTALYA:
"İtalya’nın, Libya’da 1911’den 1940’lı yıllara kadar uyguladığı imha operasyonları ve çölün ortasına kurduğu toplama kamplarında yüz binlerce Afrikalı Müslüman hayatını kaybetti. İtalya diktatörü Mussolini, Etiyopya'da ve Yugoslavya'da 300 bin insanı katletti."


FRANSA:
"Fransa, 1830 yılında Cezayir’i işgal etti. 132 yıl boyunca Cezayir’i işgal altında tutan Fransa, 1954-1962 yılları arasında 1.5 milyon Cezayirliyi katletti. Fransa, 1.Dünya Savaşı’nda da 900 bin Afrikalının ölümüne sebep oldu."


ALMANYA:
"Almanlar 1933-45 yılları arasında Büyük Alman İmparatorluğu’nu kurmak ve mükemmel Alman ırkını yaratmak hedefiyle diğer milletlerden ve etnik gruplardan 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında, fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Gerek Almanya gerekse de Almanların işgal ettiği diğer ülkelerde yaşayan 2 milyon Yahudi sistematik bir biçimde vurularak, asılarak, yakılarak ve zehirlenerek öldürüldü. Almanlar 1891 yılında da hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Namibya’ya sömürge kurmak amacıyla çıktı. Adanın yerlileri Herero ve Namalar üzerine taarruz eden Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden 117 bin insanı katletti. Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi."


DANİMARKA:
"AB ülkelerinden Danimarka, 1945 yılında 250 bin Alman mülteciyi ölüme terk etti. Sovyet Ordusu’nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci Danimarka’ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı ve ishal sonucu yaşamını kaybetti."


İSPANYA:
"İspanya diktatörü Francisco Franco, ülkesinde 30 bin muhalifini öldürttü. İspanyollar Amerikalılarla birlikte milyonlarca Kızılderili’yi katletti."


İNGİLTERE:
"İngiltere, 1788-1938 tarihleri arasında sömürgeleştirmek amacıyla gittiği Avustralya’da yerleşik yerli halk Aborjinleri sistematik olarak yok etti. İngilizlerin aralarına salgın hastalık yaydığı, bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı 750 bin Avustralya yerlisinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalabildi."


RUSYA:
"Lenin, 1917-1920 yılları arasında 30 bin muhalifini infaz ettirdi. 1944 yılında Rusya, Çeçen, İnguş, Karaçay-Malkarlar ile Kırım Türklerini trenlere bindirerek Sibirya ve Kazakistan’a sürgün etti. Bu sürgünde 500 bini aşkın Müslüman Türk yollarda öldü. Rusya'nın Çeçenistan’a yaptığı saldırılarda da 200 binin üzerinde sivil katledildi."


AMERİKA:
"Amerika, soykırımlara Kızılderilileri katletmekle başladı. Amerikalılar ve İngilizler Almanların savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdı. Saldırılarda çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü. Amerika’nın Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombaları sonucu 135 bin kişi öldü. ABD’nin Vietnam’ı işgali ise 70 bin kişinin ölümüyle sonuçlandı. ABD son olarak Felluce’de 1500 sivili öldürdü. İngiliz Tıp Dergisi Lancet'in yaptığı araştırmaya göre Irak'ta ABD işgali dolayısıyla ölen sivillerin toplam sayısı 655 bine ulaştı."

5 Ocak 2007 Cuma

Amin

Üç Amerikan askeri ıraklı bir amcanın bakkal dükkanına girerler.alış veriş yaparken 'kahrolsun amerika'diye bir ses duyarlar.Etrafa bakınırlar ve sesin bir papağandan geldiğini görürler.Bunun Üzerine ıraklı bakkal amcaya

'bu papağanı buradan yok et yarın geldiğimizde görürsek seni mahvederiz'

derler.Askerler gittikten sonra bakkal amca kara kara düşünmeye başlar çünkü papağan kuşunu çok sevmektedir.Derken aklına cami imamlarının papağanı gelir.Hemen imamın yanına koşar başından geçenleri anlatır ve'Hocam eğer sakıncası yoksa papağanları değiştirelim'der.Hoca kobul eder ve değişim gerçekleşir.
Ertesi gün işgalci amerikan askerleri gelir, papağanı görürler ve kızarak

-biz sana bunu yok edeceksin demedikmi?

deyinceBakkal amca bu papağan o değil desede inandıramaz.Sivri zekalı askerin biri ben şimdi anlarım bunun dünkü papağan olup olmadığını der ve papağanın tekrarlamasını umarak bağırır:kahrosun amerika!!ses çıkmyınca bakkal amca dahil hep birlikte bağırmalarını söyler:

-Kahrolsun amerika!(ses yok)
-Kahrolsun amerika!(ses yok)
-Kahrolsun amerika!papağan dile gelir

-Amin evlatlarım

Kaynak : http://www.fikrabul.com/

3 Ocak 2007 Çarşamba

AMERIKA'NIN GIZLI TARIHI

Yüzyilin basindan beri dünya siyaseti üzerindeki en önemli karar merkezi durumunda olan Amerika, Soguk Savas'in bitimi ve Yeni Dünya Düzeni'nin "ilani"nin ardindan, tüm dünyayi kapsayan bir egemenlik, bir Pax Americana kurma hayallerine kapildi. Çok tartisilan bu Washington merkezli Yeni Dünya Düzeni projesi, müslümanlari da yakindan ilgilendiriyordu. Çünkü ABD, kurdugu kapitalist dünya sistemine karsi tek ciddi muhalefetin Islam'dan geldiginin farkindaydi ve bu nedenle global düzeyde bir "Islam'i kusatma" stratejisi izlemeye baslamisti. Kisacasi, bazi müslümanlar tarafindan bir süredir "Büyük seytan" olarak tanimlanan ABD, gerçekten de bu sifata uygun somut bir anti-Islami misyon izlemeye karar vermisti. Bu misyon, bugün de tüm hiziyla devam ediyor.
Bu noktada biz müslümanlara düsen islerin basinda, karsidaki bu gücün iyi bir biçimde taninmasi ve tanimlanmasi gelmektedir. Eger karsida bir "düsman" varsa, yapilmasi gereken ilk is, onu "kesfetmek"tir çünkü. Bunu yaparken de, her zaman oldugu gibi temel referasimiz Kuran olmalidir. Çünkü, müslümanlara, onlara kimlerin "düsman" oldugunu haber veren, tehlikenin kimden geldigini gösteren o tehlikeye karsi ne gibi bir tavir takinilmasi gerektigini ögreten öncelikli kaynak, "muttakileri yol gösterici" olarak indirilmis olan (Bakara, 2) Kuran'dir. Ancak eger Kuran'da "Amerika" ile ilgili bir hüküm ya da bilgi aramaya kalkarsak, dogal olarak bulamayiz. Çünkü "Amerika" ya da "Amerikalilar", Kurani terminolojide geçen kavramlar degildir.
Çünkü Kuran'da daha farkli kavramlar vardir. Insanlar; müslüman, müsrik, münafik, hiristiyan, yahudi gibi gruplara ayrilirlar ve Müslümanlara karsi olan tavirlari da bu gruplardan hangisine üye olduklarina göre degisir. Örnegin Maide Suresi 82. ayete göre, müslümanlar, kendilerine insanlar içinde en siddetli düsman olarak yahudileri ve müsrikleri", kendilerine "sevgi bakimindan en yakin olarak da: "Hristiyanlariz" diyenleri bulacaklardir.
Müslümanlara "en siddetli" düsman olarak sayilan iki gruptan ilki, yani yahudiler, bir de "yeryüzünde bozgunculuk çikarma" gibi bir özellige sahiptirler. Kuran; "Israilogullari"nin en çok "dünya hirsi"na sahip olan topluluk oldugunu (Bakara, 96); kendilerini diger insanlardan üstün gördüklerini (Cum'a, 6); diger insanlarin "mallarini haksizlikla yediklerini" ve onlari faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa, 161); peygamberleri "öldürdüklerini" (Al-i Imran, 183); yeryüzünde savas çikarip "bozgunculuga çalistiklarini" (Maide, 64); kendi soydaslarini da öldürdüklerini veya yurtlarindan sürdüklerini (Bakara, 84-85); "zalim" olduklarini (Bakara, 59); sikça "ihanet" ettiklerini (Maide, 13); Islam'a "kin ve hinç" beslediklerini (Nisa, 46); müslümanlara karsi "düzen" kurduklarini (Al-i Imran, 54); "küfre sapanlarla dostluklar kurduklari"ni (Maide, 80); insanlara "zulüm" yaptiklarini ve onlari "Allah'in yolundan" alikoyduklarini (Nisa, 160) bildirir. Isra Suresi'nin basinda yer alan ayetler ise, yahudilerin yeryüzünde iki kez "bozgunculuk çikaracaklarini ve büyük bir yükselisle yükseleceklerini" haber verir.
Bu ayetlere göre, Israilogullari, yeryüzünde yasanan "bozgunculugun", yani; fitne, adaletsizlik, zulüm ve kargasalarin baslica sorumlulari olmalidir.
Oysa çiplak bir gözle bakildiginda, bugün yeryüzündeki "fitne"nin en büyük kaynagi, "Büyük seytan" sifatiyla tanimlanan ABD'dir.
Bu ilk bakista bir çeliski gibi gözükebilir, ama böyle bir sey mümkün olamaz. Çünkü Kuran'in hükümleri her çag için geçerlidir ve kesindir.
O halde, konuyu biraz daha yakindan incelemek gerekmektedir. Belki de, "ABD" etiketi altinda yeryüzünde bozgunculuk çikaranlar, gerçekte "Israilogullari"dir.
Bu yazidizisi boyunca, bu incelemeyi yapacak ve ABD'nin gizli kimligini ortaya çikaracagiz. Yazidizisi boyunca kullanialan bilgiler, bir süre önce yayinlanan "YENI MASONIK DÜZEN: Dünyanin 500 Yillik Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeni'nin Gizli Yöneticileri" adli kitabimizin farkli bölümlerindeki incelemelerin bir derlemesi ve özetidir.
Kristof Kolomb'un Bilinmeyen Öyküsü
Amerika'yi "kesfeden" ve kendisinden 5 yüzyil sonra ortaya çikacak olan Yeni Düzen'e bu sekilde bir anlamda "babalik" yapan Kristof Kolomb'un gerçek kimligini arastirdigimizda oldukça ilginç bir tabloyla karsilasiriz. Çünkü, hakkinda sayisiz kitap yazilan, filmler çevrilen ve bu "resmi tarih" bilgilerinin hemen hepsinde bir hiristiyan misyoneri olarak tanitilan Kolomb, aslinda bir yahudidir... Yahudi yazar David M. Eichhorn, söyle diyor: "Aslinda ismi Colombus degildi. Genova'da dogmus bir Italyan da degildi. Asil ismi Juan Colon olan ve Pantevedra yakinlarinda dogmus olan bir Ispanyol yahudisiydi."
Türk yahudi cemaatince yayinlanan salom gazetesinde ise, Dalia Sayah'in yazdigi "Kristof Kolomb gerçekten Yahudi miydi?" baslikli bir arastirma yayinlanmisti. Yazi bazi ilginç bilgiler veriyordu:
... Fakat asil önemlisi Kolomb'un ailesine yazdigi bütün mektuplarin sol üst kösesinde göze çarpan ilginç bir monogramdir.Yarim yüzyil önce Maurice David'in çözdügü bu monogramin bir Yahudi'nin kaleminden çikan her türlü yazinin ba sinda bulunmasi gereken iki harften: 'bet've'he'den olustugu bugün biliniyor." (Beth ve he: yani Be ezrat ha Chem ya da Baruch Chem, Tanri (Yehova) kutsaldir...) O'nun bir Marrano (Yahudi dönmesi) oldugu iddiasini kanitlayan baska bir nokta ise tablolarinda sol elini belli bir sekilde tutmasidir. Bu Marranolarin birbirlerini tanimak için kullandiklari gizli bir isaretti... Kristof Kolomb... Artik bu büyük kasifin gerçek kimliginin ortaya çikmasinin zamani geldi. Sefarad Kristof Kolomb! Onu artik tanimlayabiliriz bile: Amerika'daki kuzenimizdi O!
Salom, bir baska sayisinda ise; Sarah Leibovici'nin yazdigi Christophe Colomb Juif, Marieanne Mahn Lott 'un yazdigi Portrait Historique de Christophe Colomb ve M. Kayserling'in kaleme aldigi The Participation of the Jews in the Spanish and Porteguese Discoveries adli kitaplari kaynak göstererek, Kolomb hakkinda su bilgileri veriyor:
Kolomb yahudi miydi? Bugün artik bu kesinlesmistir. Iste tartisma götürmez bir kanit: Günah çikardigi rahip Hernando de Talavera'nin, Kraliçe Isabella'ya Kolomb'un yola çikisindan bir kaç gün önce yolladigi mektup. Talavera, Kraliçe'ye bu 'seytandan esinlenen yabancinin böylesi çilgin bir serüvene atilmasina izin vermemesi' için yalvarmaktadir. söyle devam eder rahip: 'Eger kutsal Ruh evlatlarinin dis denizlere açilmasini isteseydi, bunu yapmalari için, kökenleri meçhul bir yabancinin gelisini bekler miydi hiç?' Rahibin antisemit duygulari bu satirlarda pek belirgin degilse de daha ileride iyice ortaya çikar: 'Rahip Jean'in gördügü düsü tam olarak anlayamadim; Kolomb'un nefret edilesi gezisi sonucunda, nasil olur da kutsal topraklar yahudilerin eline geçebilir? Rahip Jean, bana, düsünde Aziz Jean Baptiste'i gördügünü ve kendisine Kolomb'un yolculugunun yahudiler için çok bereketli olacagini, Isa'nin mezarini ele geçireceklerini açikladigini söyledi.' ... Günümüzde Simon Wiesenthal'in La voile de L'espoir (Umut Yelkeni) ve Sarah Lerbovici'nin 'Kristof Kolomb Yahudiydi' kitaplarinda savunduklari tezi çogu tarihçi onaylamaktadir: Amerika'yi kesfeden bir 'konverso'dur (yahudi dönmesi)... Peki kimdir Kolomb ile birlikte yola çikanlar?... Engizisyondan kaçan yahudiler mi?... Tarih bize hala bu sirri açiklamamistir. Tek bilinen sey Kolomb'un gemilerinde rahip bulunmadigi, Arapça ve Ibranice tercümanlarin yer aldigidir.
Kolomb'un imzasindaki yahudi sembolleri, yahudi tarihçi Lee M. Friedman tarafindan da vurgulanir. Buna göre, Kolomb'un imzasinin içinde "kusursuz bir üçgen", yani "yahudiler için kutsal olan ve sinagoglarla mezarliklarda sikça kullandiklari bir figür" bulunmaktadir.
Kolomb'un ailesi Barselona'dan gelme Katalan kökenli yahudilerdendi. Tarihçiler Cenova'da yasayip Ispanyolca konusan Kolomb ailesinin Yahudi oldugunu bildiriyorlar. Fransiz Ça M'Interesse dergisi de, Ekim 1991 sayisinda, Kolomb'un Katalanya kökenli, sürülmüs ve Cenova'ya siginmis bir gizli-yahudi (konverso) oldugunu vurgulamisti. Yahudi tarihçi M. Kayserling ise, Kolomb'un esi Beatrice Enriquez'in de yahudi oldugunu bildirir. Kuskusuz Kolomb'un köken olarak yahudi olmasi tek basina fazla bir sey ifade etmemektedir. Önemli olan, Kolomb'un bu sakli kimliginin çiktigi yolculukta bir rolü olup olmadigidir. Bu soruya cevap olacak bazi bilgileri yine salom veriyor:
Ünlü bir Ispanyol 'Kolomb uzmani' olan Consuelo Varela'ya göre: 'Kolomb Eski Ahit'i neredeyse ezbere bilirdi. Ayni sosyal sinifa mensup bir Katolik için böyle bir sey sözkonusu olamazdi. Üstelik ünlü gemicinin en büyük düsü Kudüs Tapinagi'ni yeniden insa etmekti. Oysa Katolik kilisesine göre, Isa yahudileri lanetlemisti, Tapinak bir daha asla insa edilemeyecekti. Bugün Kristof Kolomb'un yahudiligi artik tartisma götürmez bir olgudur.
Kolomb'un Muharref Tevrat'i ezbere bilecek kadar dindar bir yahudi olmasinin yaninda, kendine hedef olarak da Süleyman Tapinagi'nin yeniden insasini sezmis olmasi ilginç bir durumdu. Çünkü önce Hz. Süleyman tarafindan insa edilen, "I. yikilis"in ardindan restore edilen sonra da Romalilar tarafindan kesin olarak yikilan Tapinak, yahudiler tarafindan en önemli ulusal sembol olarak görülür. Tapinak'in ayakta kalan tek duvarini bir "Aglama Duvari" haline getirmelerinin ve asirlar bu duvar önünde dua edip göz yasi dökmelerinin nedeni, bu ulusal sembolün yikilmis olmasidir. Ve yahudi inanisina göre, bu Tapinak'in yeniden insasi Mesih'in gelisinin en büyük alameti olacak, Mesih ise tüm dünyayi kapsayan bir yahudi egemenligi tesis edecektir.
Tapinak'in kalintilarinin üzerinde durdugu Dogu Kudüs'teki tepe, Romalilar'in MS 70 yilindaki tahribinin ardindan, ancak 1967'de, yani 19 yüzyil sonra yahudilerin eline geçebilmistir. Ancak Israil hala Tapinak'i insa edememektedir, çünkü eski Tapinak'in bulundugu yerde simdi iki Islam madebi, Kubbet-üs Sahra ve Hz. Ömer Camii bulunmaktadir. Tapinak'i inysa etmek için bu mabedleri yikmak gerekmektedir, ancak Israil, muhtemelen bir "Üçüncü Dünya Savasi"na neden olabilecek bir tür bir girisime "henüz" cesaret edememektedir....
Kolomb, Kudüs Tapinagi'ni Insa Etme Yolunda...
M. Tevrat'i ezbere bilecek kadar dindar bir yahudi olan ve en büyük düsü Kudüs'teki Süleyman Tapinagi'ni insa etmek olan Kristof Kolomb, hayatinin en önemli kararini verip yola çikarken macera pesinde kosuyor olabilir miydi? Klasik anlatimlarda sikça rastlanan para ve söhret hirsi, bu denli sofu bir yahudinin böyle bir yolculuga niçin çiktigini açiklamak için yeterli sayilabilir miydi?
Kuskusuz hayir... Kolomb'un "kutsal ve Siyonist" amaçlari çesitli yahudi kaynaklarinda vurgulaniyor. David M. Eichhorn, söyle diyor: "Kolomb, gerçekte Yeni Dünya için ayriliyordu. Aslinda bu Yeni Dünya'nin varligini önceki Vikingli kasiflerin arastirmalarindan biliyordu. Esas gizli amaci, güçlü yahudi dostlari için bir yer bulmakti."
Amerikan The New Republic dergisinin yazdigina göre, Yahudi tarihçi Simon Wiesenthal da Kolomb'un Ispanya'dan sürülen Yahudilere yeni bir yurt bulmak için yola çiktigina inanir. Buna göre Kolomb'un amaçlarinin basinda Osmanli (yani Islam) karsiti bir cephe olusturma ve Kudüs'teki Kutsal Süleyman Tapinagini insa etmek için "finansman" bulma özlemi geliyordu:
Kolomb'un yolculugunun amaçlari: 1. Hiristiyan Kral Prester John'a ulasarak Osmanli'ya karsi ikinci bir cephe açmak. 2. Kutsal yerleri kurtararak, 'Süleyman Tapinagi'ni yeniden insa etmek... Kolomb'un 1481 yilinda tuttugu günlügünde Flavius Josephus'dan bölümler var. Josephus'un notlari arasinda 'Ophir' ülkesinden bahsediliyor. (Altin ülke) Zengin altin yataklari olan bu ülkeden çikaracagi altin ve elmas ile Süleyman Mabedi'ni yeniden insa ettirmeyi düsünüyordu.
Tüm bunlar, Kolomb'un yolculuguna önemli bir metafizik boyut oldugunu göstermektedir. Bunun bazi görünür isaretleri de vardir. "Yahudi Ansiklopedisi" Encyclopaedia Judaica, Kolomb'dan sözederken, onun yola çikarken ilginç bir yahudi ritüelini uyguladigini bildiriyor: Kolomb, bütün hazirliklar tamam olmasina ragmen, yola çikmak için tam bir gün görünür hiçbir neden olmamasina ragmen beklemistir. Judaica, Kolomb'un yola çikmaktan uzak durdugu günün, yahudi takvimine göre Av ayinin dokuzu olduguna dikkat çekiyor. Çünkü Av ayinin dokuzu, Süleyman Tapinagi'nin yikildigi gündür ve bu gün yahudiler oruç tutarak Tapinak'in yikilisinin yasini tutarlar.
Anlasilan Kolomb, kutsal yolculugunun tarihini de, kutsal yahudi geleneklerine göre belirlemistir. Süleyman Tapinagi ile ilgili geleneklere... Tapinak'in yikildigi günü dini kurallara uygun olarak yas tutarak geçiren Kolomb, ertesi gün Yeni Dünya'ya dogru yola çikmistir...
Kolomb'un Yeni Dünya'ya ayak bastigi 12 Ekim 1492 tarihi ise, yahudi takviminin bir baska önemli günüdür: 21 Tisri 5253, yani Sukkot'un son günü, Hoshana Rabba.
Tüm bunlardan, Kolomb'un iki büyük hedefi oldugu ortaya çikiyor; yahudiler için iyi bir toprak bulmak ve yeni zenginlikler elde ederek Mesih'in yeryüzüne gelis alameti olarak sayilan Süleyman Mabedi'ni insa için güç saglamak...
Kolomb'un yolculugunu kimlerin organize ettigini, kimlerin bu is için "lobi" yaptiklarini inceledigimizde ise, yolculugun sözkonusu kutsal amaçlar için düzenlenmis organize ve planli bir hareket oldugu daha da kesinlik kazaniyor.
Kolomb'un Ardindaki Yahudiler
Kolomb'un seferi bir günde karar verilmis bir yolculuk degildi. Olamazdi da; çünkü zamanin sartlarinda okyanusa açilarak Bati'ya dogru ilerlemek son derece büyük ve riskli bir isti. Kral ve Kraliçe'nin buna izin vermesi, bu is için kaynak ayirmayi kabul etmesi, uzun ikna ve "lobi" çabalarinin sonucunda olmustu.
Kral ve de özellikle Kraliçe'yi Kolomb'u desteklemeye ikna edenler ise yahudilerdi. Kolomb'un en büyük destekçileri, üçü de birer "konverso" (görünüste Hiristiyanligi kabul etmis yahudi) olan Luis de Santagnel, Gabriel Sanchez ve Isaac Abrabanel idi. Kolomb, bunlarin yanisira, yine bir yahudi olan Abraham Ben Samuel Zacuto'nun çizdigi astroloji haritalarindan ve onun ögrencisi olan bir baska soydasinin, Joseph Vechinho'nun gelistirdigi astrolojik yön bulma aygitlarindan yararlandi. Bu kisilere tek tek baktigimizda, son derece ilginç gerçeklerle karsilasiyoruz...
Santagnel, Kral'in hazineden sorumlu genel müfettisiydi ve Kolomb'u Kral'in huzuruna çikaran, sonra da onun lehinde Kral'a telkinlerde bulunan en önemli isim o oldu. Santagnel, ayrica Kral ve Kraliçe'yi Kolomb'un finansmani için gerekli parayi kendisinin kolaylikla bulabilecegini söyleyerek ikna etti. Gerçekten de Kolomb'a hazineden tam 1.140.000 maravedi vererek yolculugun finansmanini sagladi. Kolomb, yolculugundaki gelismelerle ilgili ilk mektubunu da ona yazdi. Gerçekte yahudi kimligini korudugunun en önemli isaretlerinden biri ise nüfuzunu sürekli olarak yahudilere destek olmak için kullanmasiydi.
Saraydaki diger konverso Gabriel Sanchez ise, Ispanya'nin iki kralligindan biri olan Aragon'un hazine bakaniydi. O da Kolomb'a finansman sagladi. Kolomb'un yolculugu ile ilgili mektup yolladigi ikinci kisi oydu.
Isaac Abrabanel ise Kolomb'a yardim edenler içinde gerçekte en önemli kisiydi. Çünkü Kolomb'a önemli para destegi veren Abrabanel, bu teknik yardiminin yanisira olayin metafizik boyutunu da hesaplayanlarin basindaydi. Ispanya'daki yahudi toplumunun önde gelen isimlerinden olan Abrabanel, ünlü Kabalaci hahamlardan Joseph Abraham Hayyun'dan Kabala ve Talmud egitimi almisti.(Kabala: Yahudi Mistisizminin kaynagi. Batini ilimlerin ve büyünün temel kaynaklarindan biri olarak kabul edilir). Abrabanel, kilit bir isimdi; 1484 yilinda Kral ve Kraliçe'nin emrine girmis ve ülkedeki vergi toplama isini denetlemek üzere tam yetkiyle atanmisti. Önemli icraatlarindan birini, Granada'daki müslümanlara karsi girisilen savasi finanse etmekle yapti. Müslüman katliami ile noktalanan savas, Abrabanel tarafindan verilen 1.5 milyon altin duka sayesinde kazanilmisti. Abrabanel, tüm bu politik çalismalarini yaparken, bir yandan da Mesih'in gelisi ile ilgili Kabalistik çalismalarla ilgileniyordu. Mesih'in gelisinin yakin oldugunu öne süren üç kitap yazdi: Ma'yeni ha-Yeshu'ah, Yeshu'ot Meshiho ve Mashimi'a Yeshu'ah. Bu kitaplarinda Mesih ile ilgili kehanetleri inceliyor ve bunlar üzerine yorumlar yapiyordu. Mesih geldigi zaman tüm yahudilerin Vaadedilmis Topraklar'da yasayacagini ve Mesih'in tüm diger milletleri de Israil'in egemenligi altina alacagini müjdeledi.
Abraham Ben Samuel Zacuto ise, Kolomb'un yolculuguna Kabalistik güçler katan bir diger isimdi. Devrim en önemli astroloji uzmani olan Zacuto, ayni zamanda da Kabala konusunda uzmanlasmis bir yahudiydi. Ortaçag'in enbüyük yahudi filozofu olan Maimonides'in çalismalarini ve ünlü Kabala çalismasi Sefer ha-Kabbalah'i incelemisti. Bu ilhamlardan yola çikarak astroloji ile ilgili Sefer ha-Yuhassin adli kitabini yazdi. Kolomb, Zacuto'nun astrolojik bulgularindan büyük ölçüde yararlanarak denizde yolunu bulmus, hatta bunlar sayesinde Yeni Dünya'daki yerlilere önceden bir günes tutulmasini haber vererek onlari metafizik güçleri olduguna inandirmisti. Zacuto'nun çalismalarindan yararlanan bir baska "kasif" ise Vasco da Gama oldu. Gama'nin yolculugunun bir baska ilginç yani da, gemideki yol göstericilerin, haritacilarin ve tercümanlarinin çogunun yahudi olmasiydi.
Zacuto, çalismalarinda temel kaynak olarak Zohar ve Aggadah gibi Kabalistik yahudi geleneklerini kullaniyordu ve en önemlisi yaptiklarini "kesfe" çikan yahudi denizcilere destek olmasi için yapiyordu. Çalismalarinin, hiristiyanlar ile yürüttükleri mücadelede yahudilere yardimci olmasini umdugunu yazmisti.
Zacuto'nun ögrencisi olan Joseph Vechinho da bir yahudiydi ve Yeni Dünya'ya dogru yolculuga çikmadan önce soydasi olan Kolomb'a giderek Salamanca Üniversitesi'nde onunla tanismis ve ona ustasi Zacuto'nin çizdigi haritalari ve kendi gelistirdigi astronomik araçlari vermisti.
Bütün bu tablo, Kolomb'un çiktigi yolculugun arkasinda büyük bir "irk dayanismasi" oldugunu göstermektedir. Bunun az önce inceledigimiz gibi iki büyük amaci vardi; Süleyman Tapinagi'ni yeniden insa etmek için güç kazanmak ve yahudiler için "iyi bir yer" bulmak.
Nitekim öyle de olacak, Kolomb'un kesfettigi "Yeni Dünya", yahudiler için "iyi bir yer" ve stratejik bir merkez olarak sekillenecekti.
Kolomb'un Baslattigi 'Etnik Temizlik' Operasyonu...
Son dönemlerde Kolomb ile ilgili olarak çevrilen filmlerde, sik sik Kolomb'un gerçekte yerlilere çok insancil yaklastigi, vahsetin emrini dinlemeyen bazi adamlarinca gerçeklestirildigi izlenimi verilmektedir. Ancak, gerçekler bu pembe tablodan çok farklidir.
Kolomb Amerika'yi kesfettiginde 30 milyon kizilderili yasiyordu. simdi 2 milyonluk kayip bir irk oldular. Kolomb, asirlar sonraki soydaslarinin "en iyi Filistinli ölü Filistinli'dir" sekline dönüstürecegi sözünü uygulamaya koymus, "en iyi yerli ölü yerlidir" teorisini gelistirmisti. O da, yine asirlar sonraki soydaslarinin Filistinliler'e yapacagi gibi yerlileri insan olarak görmüyordu. Attali, "adanin huzurlu yerlilerinden bazilari onlari karsilamaya gelmislerdir. Colombus onlari insan olarak kabul etmemektedir" diyor.
Katliam, Kristof Kolomb'la basladi. Kolomb kesfettigi yerlerde Ispanyol kolonileri olusturmaya hiz verdi. Yerlileri kölelestirdi. Vergilendirilen yerlileri Ispanya'ya altin ödemekle yükümlü kildi. Hükümdarlarin izniyle yetki alani içindeki ticari islemlerden yüzde on pay aliyordu. Kolomb ayrica köle ticaretini de ilk baslatan kisiydi...
Kolomb'un yerlilere uyguladigi baski ve sömürü politikasi, onun açtigi yolda ilerleyen "conquistador"lar tarafindan devam ettirildi. Bu Ispanyol "fatih"leri, yerlileri kölelestirme ve mallarina el koyma politikasini sürdürdüler. En çok aradiklari sey ise altindi. Yerlileri yola getirmek için siddet kullaniyorlardi. Bu dünyanin sahit oldugu ilk büyük "sömürgelestirme" hareketiydi. Önceki sayfalarda inceledigimiz gibi, Kolomb Yeni Dünya'yi yahudilere güç kazandirmak, oranin zenginliklerini yahudilerin eline vermek için ele geçirmisti. Kolomb'un hedefine ulastiginin en büyük göstergesi ise, sömürgeci conquistadorlar arasinda çok sayida yahudinin ve konversonun bulunmasidir.
Conquistadorlarin uyguladigi katliam ise inanilmaz boyuttaydi. Örnegin, Kolomb geldiginde nüfusu 200 bin olan bir adada, 20 yil geçmeden sadece 50 bin, 1540'da sadece bin kisi kalmisti. Conquistadorlar'in en ünlüsü olan Cortes, 1519 subat'inda 700 adamla Meksika'ya ayak basti. Meksika'nin toplam kizilderili nüfusu Cortes'in giris yilindaki 25 milyondan, 1605'te 1 milyona indi. Toplam olarak conquistadorlar, yarim yüzyillik bir süre içinde 75 milyon kizilderiliyi yok etmis, yerlerine sadece 240 bin Ispanyol yerlestirmislerdi. Avrupa'da toplam 100 milyon civarinda insanin yasadigi o yillarda, Amerika nüfusu 60 ile 80 milyon arasindaydi. Bu nüfusun % 80'i (yani yaklasik 60 milyon insan) bir kaç onyil içerisinde yok edildi. Sadece Hispaniola adasinda 1492'de 7-8 milyon kisi yasiyorken, 1496'da 4 milyon, 1570 yilinda ise yalnizca 125 kisi kaldi. Tarihçi C. Wells'in verdigi rakamlara göre, Kolomb'un kitaya ayak basmasindan sonra bir yüzyildan az bir süre içinde 95 milyon yerli sömürgeciler tarafindan katledildi.
Bu bosluk yeni bir drama yol açacak, sonraki dört yüzyil boyunca, Afrika'dan katledilen yerlilerin yerine doldurmak üzere Amerika'ya 13 milyon siyah köle tasinacakti. Bu isin önderligini de yahudiler yapacakti.
Püritenlerin Tarihi Misyonu
Ingiltere'de 1600'lü yillarin basinda yeni bir mezhep yayilmaya basladi. William Tyndale adli bir Calvinist'in kurdugu mezhep, Protestan ögretisinin çogu konuda daha radikal hale getirilmis bir sekliydi. Örnegin Protestanligin Papa'ya ve Katolik Kilisesi'nin hiyerarsisine karsi açtigi savas, Püritenler adi verilen bu yeni mezhep tarafindan daha da ilerletilmis ve Protestan Anglikan Kilisesi'ni de içine alacak bir düsmanliga dönüstürülmüstü. Bu yeni mezhebin baglilarinin en ilginç özelligi ise, Luther ve Calvin'in baslattigi "Eski Ahit'e yönelme" hareketini daha da ileri, radikal bir çizgiye götürmeleri ve Eski Ahit'i (Tevrat) neredeyse inançlarinin tek kaynagi haline sokmalariydi.
Eski Ahit'e yönelmek demek, dogal olarak yahudilere yönelmek demekti. Püritenler de öyle yaptilar. Eski Ahithükümlerine göre, yahudiler üstün ve seçilmis bir halkti ve Püritenler bunu kayitsiz sartsiz kabul ettiler. Bu, Püritenlerin yahudilere ve yahudi dinine büyük bir sempati ve hayranlik beslemelerine yol açti. Eski Ahit'e bu kadar baglanmanin bir sonucu daha vardi; Püritenler kendilerini de hayran olduklari yahudilerle özdeslestirmeye, kendilerini onlara benzetmeye basladilar.
"Yahudi Ansiklopedisi" Encylopaedia Judaica, Püritenlik'ten, "Judaizers" (yahudiciler/yahudi sempatizanlari) basligi içinde söz ediyor. Bu terimi ise söyle açikliyor: "Judaizer: Yahudi olmadigi halde yahudi dininin bir kismini ya da bütünün uygulayan veya yahudi oldugunu öne süren kimse." Bu sinifa dahil ettigi Püritenler için de sunlari söylüyor:
Ingiltere ve Amerika dahil, Kuzey Atlantik'te Püritenligin güçlenmesiyle birlikte, Tevrat'in incelenmesi buna bagli olarakta 'yahudilesme' (judaizing) hareketleri basladi. Bu ibrani dilini kullanma, anayasanin Tevrat'a dayandirilmasi ve Sabbath'in yahudi dinine göre kutlanmasi taleplerine kadar vardi.
Püritenler kendilerini yahudilerle özdeslestirme konusunda çok israrliydilar. Çocuklarina, Samuel, Amos, Sarah, Judith gibi yahudi isimleri veriyor, tüm yahudi dini kural ve geleneklerini uyguluyor, Ibranice konusmaya çalisiyorlar, kisacasi Judaica'nin da kullandigi deyimle "yahudilesiyor"lardi. Ingiliz yazar E. Dowden, bu nedenle Puritan and Anglican adli kitabinda, "Püritenlik, Ingiltere'nin kalbine ve ruhuna, Tevrat'in dehasini tasidi" der. Universal Jewish Encyclopedia'nin yazdigina göre ise, "ahlak yapisi Tevrat'la tümüyle es olan Püritenlik, 'Ingiliz Yahudiligi' olarak adlandirilmistir."
Ancak Püritenlerin devlet ve kilise hakkindaki radikal düsünceleri, Kral tarafindan baski görmeleriyle sonuçlandi. Bu nedenle 1620'li yillarda iki büyük Püriten grubu ülkeden ayrildi; biri Yeni Dünya'nin kuzeyine, bugünkü ABD'ye gitti ve oradaki ilk önemli koloniyi kurdu. Digeri ise Amsterdam'a göçtü. Kalan Püritenler mücadeleye karar verdiler ve örgütlendiler. Giderek de güçlendiler. Sonuçta, Cromwell'in yönettigi Püriten ordusu, 1649'da Kral I. Charles'i devirdi ve bir Püriten Cumhuriyeti kurdu. Kendini tüm ülkeye "Lord Protector" (Koruyucu Lord) ilan eden Cromwell de, bir dikta rejimi olusturdu. Ülkeyi artik "judaizer", yani yahudilere hayran olan ve kendilerini de onlarla özdeslestirmeye çalisan Püritenler yönetiyordu.
Nitekim Cromwell'in icraatlari da "yahudi hayrani" kimligine uygundu. Ingiltere'nin devrimci Lord'u, Ingiltere'de yasamalari o tarihe kadar yasak olan yahudilere Ingiltere'ye yerlesme izni verdi. (Yahudiler, Ingiltere'den Kral I. Edward tarafindan 1292 yilinda "halki tefecilik yoluyla sömürdükleri" gerekçesiyle sürülmüslerdi ve bu yasak asirlar boyu sürdü. Bu nedenle Cromwell'in iktara geldigi 1649 yilinda, inançlaini gizlice sürdüren bir kaç ailenin disinda, ülkede yahudi yoktu.) Fakat bir kaç yil içinde Cromwell bir kanun yayinlayarak bu yasagi sona erdirdi ve ilk yahudi göçmenler, Püritelerin sevinç göz yaslari arasinda Ingiltere'ye yerlesmeye basladilar.
Püritenlik, böylece Ingiliz kültürüne derin bir "yahudi hayranligi" enjekte ediyordu. Bu sosyal olusum, asirlar sonra Siyonizm'e verilecek olan Ingiliz desteginin de çekirdegiydi. Nitekim Cromwell döneminin önde gelen Püritenlerin Elbenezer Cartright, yahudilerin Ingiltere'ye dönüsleri üzerine duygulanmis ve söyle demisti:
Bu Ingiliz ulusu, Hollanda'daki temsilcileriyle birlikte, Israilogullari'ni zamani geldiginde atalari olan Abraham, Isaac ve Jacob'un topraklarina, onlara vaad edilmis olan Vaadedilmis Topraklar'a da gemileriyle tasima serefine ulasacak ilk ulus olacaktir.
Püritenlik, böylece yahudiler açisindan stratejik bir müttefik olarak tarihi misyon kazaniyordu. Bu misyon, az önce belirttigimiz gibi öncelikle Ingiltere'yi etkileyecekti. Ancak bu misyonun asil büyük hedefi, Kristof Kolomb tarafindan "yahudiler için iyi bir yer" ve "Süleyman Tapinagi'ni insa etmek için gereken gücün kaynagi" olsun diye kesfedilen Yeni Dünya olacakti.
Püritenler ve "New Israel"
Önceki sayfalarda Ingiltere'deki Püritenlerden söz ederken, 1620'de, henüz Cromwell iktidarinin kurulmadigi yillarda, Püritenlerin ülke içindeki baski nedeniyle iki büyük göç yaptiklarini belirtmistik. Ikinci Püriten grubu ise, Yeni Dünya'ya, Amerika'nin kuzeyindeki Massachusetts bölgesine gitti ve burada büyük bir koloni kurdu. Bugünkü ABD'nin çekirdegi olarak kabul edilen koloni, Püritenlerin klasik yapisini, yani "judaizer" (yahudici/yahudi sempatizani) misyonunu tasiyordu. Britannica, Ingilizce baskisinda Massachusetts kolonisi ile ilgili söyle diyor:
Avrupa kolonizasyon tarihinde hiçbir koloni Massachusetts kolonisinin ulastigi zenginlik seviyesine ulasamadi. Koloniyi kuran Püritenlerin amaci Amerika'nin uçsuz bucaksiz topraklarinda yeni bir Siyon yaratmakti. Bu, Ingiltere'de saglanan reformasyonun bir benzerini olusturmalarini saglayacakti... Püriten mirasi, Amerikan ruhunun sekillenmesinde süphesiz büyük bir faktör olarak yerini aldi.
Püritenler, kendilerini Eski Ahit'e öylesine kaptirmislardi ki, o dönemler "New England" (Yeni Ingiltere) olarak adlandirilan Amerika'ya "New Israel" (Yeni Israil) ismini vereceklerdi. Ingiliz yazar Karen Armstrong, Holy War adli kitabinda, Püritenlerin tasidigi yahudi ruhuna dikkat çekiyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini "pilgrims" (hacilar) olarak adlandirdiklarini ve ayni sifatin daha sonra Filistin'e giden Siyonistlerce de kullanilacagini hatirlatiyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini "yahudi" gördüklerini söyle anlatiyor: "Püritenler, Yeni Dünya'daki mücadelelerinin ayni Tevrat'ta anlatilan yahudilerin mücadelelerine benzedigine inaniyorlardi. Bu nedenle, kolonilerine 'Ingiliz Kenan'i' adini verdiler"
Kenan, bilindigi gibi M. Tevrat'ta Filistin topraklarina verilen isimdi ve M. Tevrat'a göre de bu bölge yahudilere aitti. En büyük istekleri "seçilmis halk" kabul ettikleri yahudilere benzemek olan Püritenler de, Amerika'yi Kenan diyarina benzettiler ve kendilerini de bu diyari fethetmekle yükümlü yahudiler olarak düsündüler. Kisacasi, yapay bir Kenan diyari üzerinde, yapay yahudiler olmaya çalisiyorlardi. Bu nedenle, Amerikan topraklari üzerinde kurduklari kentlere; Hebron, Salem, Bethlehem, Zion ve Judea (Yahuda) gibi Eski Ahit"te geçen yahudi isimleri verdiler. Armstrong, ayni islemin daha sonra Filistin'i "yahudilestirmeye" çalisan Siyonistlerce de yapildigina dikkat çekiyor.
Püritenler, Amerika'yi ele geçirmeye "hak sahibi" olduklarini da çesitli M. Tevrat ayetlerini göstererek sözde ispat etmeye çalisiyorlardi. 1622'de, koloninin önde gelen isimlerinden Robert Cushman, Amerikan topraklarindaki yerlilerin "ilkel yaratiklar" oldugunu söylüyor ve onlarin ellerindeki topraga el koyma haklari oldugunu ise M. Tevrat'in "Tekvin" bölümünden 13/6, 11, 12 ve 34/21 gibi ayetleri göstererek kanitlamaya ugrasiyordu. Armstrong, ayni ayetlerin ve ayni mantiklarin daha sonra Siyonistler tarafindan da Filistinliler hakkinda kullanilacagini hatirlatiyor.
Kisacasi, Amerika M. Tevrat'ta vaadedilen ve Mesih'in gelisiyle birlikte yahudiler tarafindan kurulacak olan Siyon Kralligi'nin bir prototipi seklinde olusturuluyordu. Vaadedilmis Topraklar'a benzetilen topraklar üzerinde, kendilerini yahudilere benzeten Püritenler, M. Tevrat'ta emredilen yöntemleri kullanarak Amerika'yi kuruyorlardi.
Toprak ve yeni sahipleri M. Tevrat'a uydurulunca geriye bir tek topragin eski sahipleri, yani Kizilderililer kaliyordu. Onlara da M. Tevrat içinde bir yer bulmakta gecikilmedi.
Bu, Kizilderililerin sonunun baslangiciydi...
M. Tevrat'a Göre Gerçeklestirilen Kizilderili Katliami
Püritenler, Amerika'yi Kenan diyari olarak tanimladiklarinda, Kizilderililere de ilginç bir statü verdiler. Bu teoriye göre Kizilderililer, Vaadedilmis Topraklar üzerinde yasayan "Kenan Halki"ydi. Vahset, iste bu noktada basladi.
Çünkü Kenan Halki, Eski Ahit'e ve dolayisiyla yahudi inanisina göre, Vaadedilmis Topraklar'i yahudilerden "gasp etmis" olan bir halktir. Ve yok edilmeleri gerekir. M. Tevrat ayetleri, "Kenan Halki'nin yok edilmesini" söyle emreder: "... Ey Kenan, Filistinliler diyari, Rabbin sözü size karsidir; seni yok edecegim, öyle ki artik sende oturan kimse olmayacak." (Tsefenya, Bab 2/5) Bir baska ayette uygulanacak vahset söyle detaylandirilir:
Ve Allah'in Rab onu senin eline verdigi zaman, onun her erkegini kiliçtan geçireceksin; ancak kadinlari ve çocuklari ve hayvanlari ve sehirde olan her seyi, bütün malini kendin için çapul edeceksin; Ve Allah'in Rabbin sana verdigi düsmanlarinin malini yiyeceksin... Ancak Allah'in Rabbin miras olarak sana vermekte oldugu bu kavimlerin sehirlerinden nefes alan kimseyi sag birakmayacaksin; fakat onlari... Kenanlilar'i... Allah'in Rabbin sana emrettigi gibi tamamen yok edeceksin. (Tesniye, Bab 20/10-17)
Tarihin en büyük dramlarindan biri olan Kizilderili katliami iste bu ayetlere göre gerçeklestirildi. Year 501: The Conquest Continues (Yil 501: Isgal Hala Sürüyor) adli kitabinda, Noam Chomsky, Püritenlerin M. Tevrat ayetlerine dayanarak, "Kenan diyarinin halki" olarak gördükleri Kizilderililer'e karsi gerçeklestirdikleri katliamlari anlatiyor:
New England'daki ilk büyük soykirim hareketlerinden biri, 1637'de Pequot Kizilderilileri'nin yok edilmesiydi. Sömürgeci Püritenlerin, uyguladiklari bu vahseti göklere çikaran resmi açiklamalari ise söyleydi: 'Yeryüzü cennetinde Tanri'nin istemedigi bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, sükürler olsun, artik Pequot ismi tasiyan kimse kalmadi.' Bugün, 'Tanri'nin izni altinda' yurduna baglilik yemini eden her Amerikan çocugu, aslinda, bu katliami uygulayan Püritenlerin tasidigi retorigi ve Eski Ahit'ten (M. Tevrat) kaynaklanan düsünceyi ödünç almaktadir. Püritenlerin Eski Ahit'ten aldiklari düsünce ise sudur: 'Bilinçli bir biçimde, Tanri'nin seçilmis halkina ait olan Vaadedilmis Topraklar'daki Kenan halkini yok etmek'. Katliami uygulayan Püritenler, yaptiklari isi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçeklestiriyorlar, 'kutsal misyon'larini yerine getiriyorlardi. Öyle ki, kizilderili erkek, kadin ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardi. Kendi kullandiklari Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, kizilderili çadirlarini 'kizgin atesli firinlara' döndürüyorlar, içindeki kurbanlari Tevrat deyimiyle 'olabilecek en kötü ölümle' öldürüyorlardi. Bir baska Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler 'atesin içinde kizariyor, ancak oluk oluk akan kanlari atesi söndürüyor'du. Katliami uygulayanlar ise 'Yehova'nin övgüsüne layik' oluyorlardi. Bundan bir kaç yil sonra ise New York bölgesindeki yerlilerin 'temizlenmesi' operasyonu düzenlendi. Örnegin, subat 1643'de Güney Manhattan'da Hollandali askerler tarafindan Algonquin Kizilderilileri'ne karsi gerçeklestirilen ve David de Vries tarafindan aktarilan katliam söyleydi: 'Askerler pek çok Kizilderili'yi uykularinda öldürdüler. Annelerinin gögüslerinden çekilip alinan bebekler anne-babalarinin gözleri önünde kiliçla parçalaniyor ve bebeklerin parçalari atese atiliyordu. Kundaktaki bebekler besikleri içinde parçalaniyor, kafalari eziliyor, en tas-yürekli adamin bile vicdanini sizlatacak bir vahsilikle öldürülüyorlardi. Bazi bebekler nehire atildi, onlari kurtarmak için anne ve babalari da suya atladi. Ama askerler ne çocuklarin ne de anne-babalarin sudan çikmalarina izin vermediler, hepsi boguldu.
Chomsky'e göre, ABD'nin 20. yüzyilda dünyanin dört bir yaninda uyguladigi ya da uygulattirdigi terör (terörizm kültürü) de kaynagini Püritenlerin Amerika'ya yükledigi vahset geleneginden almaktadir:
Püritenlerin gerçeklestirdikleri katliamlar, asirlar sonra hala ABD tarafindan islenen toplu cinayetlere de fikir babaligi yapiyor. Yüzlerce örnek arasinda akla gelenlerden biri, 1980'de El Salvador'da ABD'nin çikardigi Salvador-Honduras savasi sirasinda gerçeklesen Rio Sumpul katliami. Sayisiz benzeri gibi bu katliam da, ABD tarafindan egitilmis, ABD tarafindan silahlandirilmis ve elitlere hizmet eden birliklerin isledigi bir cinayetti. Asirlardir ABD'nin ögrettigi doktrinlerin yeni bir uygulamasi olan bir cinayet...
Püritenlerin uyguladiklari vahsetin yahudi ögretisine dayandigina, Arnold Toynbee de dikkat çeker. Toynbee, "Amerika'daki Ingiliz kolonicilerinin Eski Ahit üzerinde yogunlasmalarinin, onlara, dinsizleri yok etmekle görevli seçilmis bir halk olduklari inancini verdigini" savunmaktadir. Amerikali sosyolog Thomas Gossett ise, "Israilliler Kenan halkini nasil yok ettilerse, Massachusetts kolonisindeki Israilliler (yani Püritenler) de Kizilderililer'i öyle yok ettiler" diye yazar.
Kisacasi Kizilderililer, büyük ölçüde, Kabalaci hahamlarin M. Tevrat'a soktugu sapkin inançlarin kurbani oldular. Kabalaci Kolomb ve onun ardindan gelen Püritenler, kitaya, batinin açgözlülügünü, üstün irk inancinin sömürüsünü ve de M. Tevrat'in vahsetini getirdiler. Ve bugün, Chomsky'nin deyimiyle "isgal hala sürüyor"...
Yahudilerin Eliyle Masonlugun Amerika'ya Girisi
Bugünkü ABD'nin temelleri, Kuzey Amerika'daki ilk kolonierin öncüsü olan Püritenler tarafindan atildi. Püritenler, sahip olduklari "yahudi hayranligini" böylece Amerikan kültürünün merkezine yerlestirdiler.
Kuskusuz bu durum, eskiden beridir bir "dünya hakimiyeti"nin yollarini gözleyen yahudi önde gelenleri için büyük bir avantajdi. ABD, "sosyolojik" olarak, kendileriyle ittifak halindeki bir medeniyet olarak gelisiyordu.
Ancak bu "sosyoljik" durumla yetinmediler ve Amerika'yi kontrol altinda tutmalarina yardim edecek bazi mekanizmalari da Eski Dünya'dan Yeni Dünya'ya tasidilar. Bunlarin basinda, Avrupa'da Katolik Kilisesi'ne karsi Yahudilikle tarihsel bir ittifak kurmus olan mason örgütü geliyordu.
Masonluk, Yeni Dünya'ya tamamen yahudilerin eliyle tasindi. "Yahudi Ansiklopedis" Judaica, "Freemasonary" (Masonluk) basligi altinda bu konuyla ilgili önemli bilgiler veriyor:
Koloni Amerikasi'nda masonlugun kuruculari arasinda çok sayida yahudi ismi göze çarpiyor. Gerçekte, masonlugu Amerika'ya ilk kez getirenler de yahudiler olmustu. Ilk kez 1658'de New Port, Rhode Island'da olusan mason locasi durumundaki örgütün kurulusu, o bölgede yasayan bir yahudinin, Mordecai Campanall'in sayesinde olmustu. 1734'de Georgia Savannah'ta kurulan locanin kuruculari arasinda da dört tane yahudi bulunuyordu. Bir baska yahudi Moses Michael Hays, Iskoç ritini Amerika'ya sokan kisi oldu, 1768'de de tüm Kuzey Amerika masonlugunun genel gözetleyicisi (inspector general) seçildi. 1769'da Hays New York'ta King David Lodge (Kral Davud Locasi)ni kurdu. Bu locayi 1780'de New Port'a da tasidi. 1788-1792 yillari arasinda Massachusetts Büyük Locasi'nin Büyük Üstadligi'ni yürüttü. Rhode Island Büyük Locasi'ni kuranlarin basinda bir diger yahudi Moses Seixas geliyordu. 1802-1809 yillari boyunca bu locanin üstad-i muhteremi oldu. Moses Hays ile ayni dönemde faaliyet gösteren bir diger yahudi Solomon Bush, Pennsylvania masonlugunun genel gözetleyicisi oldu. 1781'de Pennsylvania'da kurulan ve Amerikan Masonlugu'nun tarihinde önemli yeri olan 'Sublime Lodge of Perfection' adli locanin içinde de yahudiler son derece etkin konumdaydilar. Eski dönem Amerika masonlugunun önemli isimleri arasindaki diger yahudiler söyle: Charleston'daki King Solomon's Lodge'un kurucularindan Isaac da Costa, 1781'de Virginia bölgesinde genel gözetleyici seçilen Abraham Forst ve ayni görevi önce Maryland sonra da Charleston'da yürüten Joseph Mayers. 1793'te Charleston, South Carolina'daki büyük sinagogun açilis töreni, mason localarindaki ritüellere uygun olarak yapilmisti. Yahudi isimleri daha sonraki dönemlerde de Amerikan localarinda dikkat çekti... B'nai B'rith tarafindan da benimsenmis olan gizlilik, ketumiyet gibi özellikler ve pek çok ritüelin masonik çalismalardan etkilendigine kusku yoktur. B'nai B'rith yahudi toplumunun içinde masonlugun bir benzeri olma amaci tasimistir.
Yahudilerin eliyle masonlugun Amerika'ya girmesi, oldukça anlamli bir gelismeydi: Yahudi önde gelenleri, Avrupa'da masonlukla kurmus olduklari ittifaki aynen Yeni Dünya'ya da tasiyorlardi. Ancak bir farkla; bu ittifak, Avrupa'da en basta Katolik Kilisesi olmak üzere bir takim ortak düsmanlara karsi uzun bir savasa girismisti. Oysa Amerika'da böyle bir düsman yoktu. (Tek muhtemel düsman olan Kizilderililer de daha önce gibi M. Tevrat'in gösterdigi yöntemlerle soykirima ugratiliyordu). Bu nedenle Ittifak, Amerika'da, Avrupa'nin aksine "düzen yikma" isiyle ugrasmadi. Aksine, buradaki düzen dogrudan yahudiler ve onlarin tarihsel müttefiki olan masonluk tarafindan kuruldu.
ABD, 'Dünyanin Ilk Masonik ve Kabalistik Cumhuriyeti'...
Yahudi önde gelenlerinin Amerika'da masonlugu yayma yönünde giristikleri hummali faaliyetin ardindan, ABD, "dünyanin ilk masonik cumhuriyeti" olarak tarih sahnesine çikti. Amerikali tarihçi Robert Hieronimus, America's Secret Destiny (Amerika'nin Gizli Kaderi) adli kitabinda, bu ülkenin kurulusunun ardindaki masonik etkenle ilgili bazi ilginç bilgiler veriyor:
Günümüz tarihçileri, 17. ve 18. yüzyillari akil ve Aydinlanma çagi olarak kabul ederler ve bu dönemdeki tüm zihinsel faaliyetlerin 'evrenin bilimsel yasalarini ispata' harcandigini söylerler. Oysa ki, ABD'nin kuruculari, bunlarin yaninda, mistisizm, okültizm ve illüminizm üzerine yogunlasmislardi. Astroloji, simya ve Kabala ile derinden ilgilenmislerdi.
ABD'nin kurucularinin, yahudi mistisizminin kaynagi olan Kabala ile ilgilenmeleri ne kadar ilginç degil mi? Acaba ABD'nin kurucularinin Kabala ile ne gibi bir ilgisi olabilirdi? Bu adamlar Kabalaci birer yahudi degillerdi ya... Ama Kabala'dan ilham almak için ille de Kabalaci bir yahudi olmak gerekmiyordu. Kabala'ya ve Kabalacilar'a bagli olan yahudilerin disinda bazi örgütler de vardi. Bu örgütlerin basinda ise masonluk geliyordu...
Bu durumda ABD'nin kurucularinin nasil olup da Kabala ile ilgilendigi sorusunun cevabi aydinlaniyor. Çünkü Amerika'yi kuranlarin hemen hepsi masondular. Hem de oldukça "üstad" masonlar... Bunun yanisira çogu ayni zamanda masonlugun Yeniçag'daki ikinci bir versiyonu olan Gül-Haç örgütüne üyeydi. Aralarinda bir diger masonik örgüt olan Illüminati'ye bagli olanlar bile vardi.
Robert Hieronimus yazdigina göre, esoterik tarihçiler ABD'nin kuruculari arasinda 50'ye yakin mason sayiyorlar... ABD'nin dört kurucusu¯Washington, Jefferson, Franklin ve Adams¯Gül-Haç tarikatinin üyesiydi. Bu kurucularin üçü¯Jefferson, Franklin ve Adams¯ayni zamanda Illüminati tarikatina da üyeydiler. George Washington ve bagimsizlik savasinin Fransiz destekçisi olan General Lafayette, yalnizca yakin arkadaslar degil, ayni zamanda ayni locanin üyesiydiler. Bagimsizlik savasina komuta ederken, Washington, düzenli olarak askeri localarda yapilan toplantilara da katiliyordu. Washington Bagimsiz Büyük Loca'nin (Independent Grand Lodge) Büyük Üstadligi'na seçildi. Bu loca, 1805 yilinda onun anisina Alexandria Washington Locasi adini aldi.
Esoterik tarihçiler, Bagimsizlik Bildirgesi'ni imzalayan 56 kisiden 50'sinin mason oldugunu da bildiriyorlar. Bunun yanisira, Amerikan ordusundaki subaylarin büyük çogunlugunun mason oldugu ve askeri localarda toplandigi biliniyor. Kendisi de bir mason olan General Lafayette, Washington'in 'mason olmayan subaylarina hiçbir zaman içinden gelerek emir vermedigini, zaten neredeyse tüm yakin askeri çevresinin onun mistik bir bag ile baglanmis biraderleri oldugunu' yazmistir.
ABD'nin bir diger kurucusu Benjamin Franklin de Washington'dan pek farkli degildir. Masonik tarihçiler, Benjamin Franklin'i döneminin en büyük Amerikali masonu olarak kabul ederler. Franklin kendi gizli dernegini de kurmustu: Leather Apron Club (Deri Önlük Klübü). Organizasyonun adi bile olaydaki masonik etkiyi gösteriyor, çünkü o siralar masonik önlükler deriden yapiliyordu. Franklin, siyasi bir ittifak olusturmak amaciyla 1776'da Fransa'ya geldikten hemen sonra, Fransiz mason localariyla baglanti kurdu. 1778 yilinda Voltaire'in Nine Sisters (Dokuz Kizkardesler) adli locadaki tekris töreninde Franklin de bulunuyordu. Ertesi yil bu locanin üstadligina seçildi. Bunun yaninda iki Fransiz locasiyla daha iliski kurdu: Saint Jean de Jerusalem (Kudüslü Aziz Jean) ve Loge des Bons Amis (Iyi Dostlar Locasi). Fransizlar'la kurdugu iliskiyi, Amerikan-Fransiz ittifakinin kurulmasinda kullandi. Iki taraf arasindaki diplomasi ve gizli görüsmeler, masonik protokole uygun olarak yürütülüyordu.
ABD'nin kurulusuna imza atan bir diger isim de Thomas Jefferson'di. Onun baglantilari da inceledigimiz diger biraderlerini aratmayacak niteliktedir. 1960 yilinda yayinlanan Masonic Bible Jefferson'in 'aktif bir mason olduguna kusku olmadigini' bildirir... Bunun yaninda 'Gül-Haç uzmani' Dr. Spencer Lewis, Jefferson'in Gül-Haç olduguna dair önemli deliller sunar. Dr. Lewis, Jefferson'in yazdigi bir kagitta 'garip bazi isaretler' buldugunu, bu isaretlerin de eski gizli ve kutsal Gül-Haç metinlerinde yer alan bir sifre türü oldugunu açiklamistir.
Masonlukla bu denli özdeslesmis olan ABD kurucularinin yahudilerle olan iliskileri de ilgi çekicidir. Amerikan Bagimsizlik Savasi'nda Washington'un yaninda çok sayida yahudi yer almistir. Yahudiler kendileri için bir tür "Vaadedilmis Toprak" olarak gördükleri ABD'nin bagimsizligina özellikle finansal yönden büyük destek verirler. Iki ünlü yahudi banker, Hayim Solomon ve Robert Morris, Washington'in ordularini finanse eder. Ayrica Hayim Solomon "büyük bir mason"dur. Savas sonrasi da karsilikli muhabbet sürer. Washington, 1781'de Newport'u ziyaret ettiginde yahudiler tarafindan "Kral Davud Locasi"nda yapilan masonik törenle karsilanir.
Evet, ABD dünyanin ilk masonik ve de Kabalistik cumhuriyeti olarak dogmustur.
Püriten mirasi üzerinde, masonlar ve yahudiler eliyle kurulmasinin en dogal sonucudur bu. Bu ikili ittifak, bu büyük basarisini dosta-düsmana duyurmaktan da çekinmemistir. Ancak bu duyurma, Kabala'nin ve masonlugun geleneksel yöntemi, yani sembolizm yoluyla yapilmistir. ABD Büyük Mührü'ne bakmak, bu mesaji algilamak için yeterlidir.
Amerikan Mühründeki Kabalistik Mesajlar: Yüzyilin Yeni Düzeni ya da Yeni Seküler Düzen
Bir dolarlik ABD banknotlarinin üzerinde, bazi ilginç isaretler yer alir. Dolarin bir yüzünün iki tarafinda ikiayri daire, dairelerin içinde de iki ayri sekil vardir. seklin birisi, bir pençesinde oklar, diger pençesinde zeytin dali tutan bir kartaldir. Kartalin tepesinde yildizlar bulunur. Diger dairenin içinde ise tepe kismi, içine bir göz oturtulmus olan bir üçgenle tamamlanan bir piramit yer alir.
Kimileri bunlari dolarin üstüne konmus rastgele sekiller olarak algilayabilir. Oysa bu isaretler, dolara has sekiller degildir. Bu isaretler, "Amerika Birlesik Devletleri'nin Büyük Mührü"dür, ABD'nin resmi sembolüdür. Iki daire, mührün iki yüzünü olusturur. Mührün üzerinde böylesine ayrintili bir sekilde durmamizin nedeni, mührün bazi önemli mesajlar içermesidir. ABD'nin "dünyanin ilk masonik¯ve de Kabalist¯cumhuriyeti" oldugunu gördük. Bu iki özellik, ABD'nin Büyük Mührü'ne de yansitilmistir.
"Amerikan Büyük Mührü'nün arka yüzünün tarihsel bir analizi ve Hümanist psikoloji ile iliskisi" baslikli bir doktora tezi veren Robert Hieronimus, mühür hakkindaki bazi önemli bilgileri America's Secret Destiny adli kitabinda aktarir. Mührün öyküsü ilginçtir: 4 Temmuz 1776'da Kongre, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams'dan olusan bir komiteye Amerikan mührünü dizayn etme görevini verir. Pierre Eugene Du Simitiere adli bir portre ressami komiteye alinir. Böylece, büyük ölçüde Franklin'in tasarisina dayali olarak ilk mühür olusturulur: Bir yüzde Musa ve onunla birlikte denizden kurtularak güvenli bir topraga ayak basan Israillogullari yer almaktadir. Musa eliyle denize isaret etmekte, denizde ise Firavun'un askerleri bogulurken görülmektedir. Bulutlardan çikan kutsal atesin isiklari Musa'ya ulasmaktadir. Bunun yaninda Jefferson da bir öneri getirmistir: Mührün ön tarafina, çölde gündüzleri bir bulut, geceleri de atesten bir sütunla kendilerine yol gösterilen Israilogullari'nin konulmasi...
ABD'nin mason kurucularinin getirdikleri her iki teklifin de "Israilogullari" ile ilgili olmasi bir rastlanti degildir elbette. ABD için bu tür bir sembolün uygun görülmesi, Kabalaci Kristof Kolomb'la baslayan, "judaizer" Püritenlerle süren ve masonlukla perçinlenen "Amerikan misyonu"nun kimliginin bir sonucudur. Mühürle birlikte, Amerika'nin "Israilogullari'nin ayak bastigi güvenli toprak" oldugu mesaji verilmektedir. Onlar için kesfedilmis, onlar için gelistirilmis ve onlara ait olan bir toprak...
Fakat Kongre -fazla açik ve cüretkar buldugundan olacak- Ocak 1777'de bu birinci komitenin teklifini kabul etmedi. Ve üç yil sonra yeni bir komite olusturuldu. Bu komitenin teklifi de kabul edilmeyince, mührü belirleme isi 4 Mayis 1782'de toplanan üçüncü komiteye kaldi. Bu komite, bugünkü mührü olusturdu. "Israilogullari"nin izi, ilk komitenin mühründeki kadar belirgin olmasa da, bu mühürde de yer aliyordu. Ön yüzde, kartalin basinin hemen üstünde, bes köseli yildizlardan olusan alti köseli bir siyon yildizi bulunuyordu. Arka yüzde ise yahudi-masonik sembol "üçgen içinde göz" yerini koruyordu.
ABD mühründeki masonik-Kabalistik etki, daha sonra da çesitli uzmanlar tarafindan dile getirilmistir. Profesör Norton, mührün arka yüzünün 'çok açik bir masonik amblem' oldugunu söyler. Bu görüs Paul Foster Case gibi çesitli akademisyenler tarafindan da desteklenmektedir. Esoterik gelenege bagli yazarlarin çogu da mührün özellikle arka yüzünün, masonluk, Gül-Haç ve Illüminati gibi örgütlerden kaynaklandigini bildirmistir. Bu gelenegin ünlü isimlerinden Wyckoff, söyle der: 'Bizim mührümüz masonlugun bir yansimasidir, masonlugun ve okültizmin'.
1934 yilinda eski baskan yardimcisi Henry A. Wallace, baskana, mührün her iki yüzünün de demir paralar üzerine basilmasini içeren bir öneri götürür... Baskan Roosevelt bunu kabul eder ve o tarihten sonra mühür ABD paralarinin üstünde görülmeye baslanir. Isin ilginç yani hem Wallace'in hem de Baskan Roosevelt'in mason olmasidir.
Bu arada, Amerikan mührüne yerlestirilmis olan iki ilginç Latince ibare de son derece önemlidir. Ön yüzde kartalin agzina yerlestirilmis olan E Pluribus Unum (Birçoklarin arasinda bir tane) ifadesi Eski Ahit'in yahudilere verdigi "seçilmis halk" payesini hatirlatmaktadir.
Arka yüzde, üçgen içindeki masonik gözün üstünde ve altinda yer alan ifadeler ise daha da ilginçtir: Annuit Coeptis ve Novus Ordo Seclorum... Yani "Baslanmisin Tamamlanmasi" ve "Yüzyilin Yeni Düzeni"... Eger "Seclorum" kelimesinin ilk anlami olan "yüzyil"i degil de, ikinci anlami olan "seküler" (din disi) karsiligini alirsak, ABD mühründeki ifade çok daha ilginç bir hale gelir: "Baslanmisin Tamamlanmasi... Yeni Seküler Düzen"...
Sanki birileri, bir "Yeni Seküler Düzen" kurmustur da bunun mesaji verilmektedir. Bu düzenin mimarlari ise mühürdeki öteki sembollerden anlasilmaktadir; Israilogullari ve masonlar.
Bu yazidizisi boyunca kaynak olarak kullandigimiz YENI MASONIK DÜZEN: Dünyanin 500 Yillik Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeni'nin Gizli Yöneticileri adli kitap, iste bu Yeni Seküler Düzen'in öyküsünü incelemektedir.
Amerika'nin Yahudilesme Süreci...
Püritenlik, ayni Ingiltere'de oldugu gibi, Amerikan ruhuna yalnizca çok önemli bir yahudi sempatizanligi enjekte etmekle kalmamis, ayni zamanda yahudi düsüncesindeki pek çok faktörü de Amerikan kültürüne eklemisti. Bu faktörlerin basinda, daha önce degindigimiz M. Tevrat kökenli vahset gelenegi geliyordu. Noam Chomsky, ABD'nin bugün dünya çapinda uyguladigi vahsetin kökeninin (ki buna Culture of Terrorism-"Terörizm Kültürü" adini veriyor), Püritenlerin Kizilderililer'e yaptigi katliamlara dayandigini vurguluyor.
Bunun disinda, gerçekte yahudi dininde olan pek çok faktör, Amerikan ruhuna etki etti. Böylece Amerika, açik bir "yahudilesme" yasadi. Yahudi düsüncesine tümüyle uyum sagladi, onu tümüyle kabul etti, ona tümüyle teslim oldu... Ve Amerika, Kolomb'un amacina uygun olarak, "yahudiler için iyi bir yer" oldu. Yahudi inanci ve felsefesi, Amerika'nin kurumlasmasina kaynak olmustu. The Universal Jewish Encyclopedia, "The United States" basligi altinda sunlari not ediyor:
ABD'nin kuruculari, cumhuriyeti sekillendirirken, etkilendikleri kaynaklarin basinda Ibrani Kutsal Kitap'i geliyordu. Özellikle Püritenler, felsefelerini sekillendirirken temel olarak Tevrat'i kabul ettiler. Pratikte tüm New England kolonileri ayni kaynaktan etkilenmistir. 1655'te yayinlanan New Haven Code of Laws'un (yeni kanun düzenlemesi) içerdigi 79 prensibin yarisindan çogu orijinini ve otoritesini Ibrani Kutsal Kitabi'na dayandirir. Amerika Birlesik Devletleri olustuktan sonra da, Musa yasasindaki otorite prensibi, hükümet kurumu için rehber olmustur... ... Sonuçta Amerikan Devleti'nin orijini o dönemdeki pek çok tarihsel ve ideolojik faktöre dayansa da, süphe yoktur ki bunlar yahudi halkinin inançlariyla güçlendirilmis ve desteklenmistir. Kurulusunun ardindan Amerika'nin dis politikasi, diger ülkelerin içislerine karismamak yönünde olmustur. Tek bir istisnayla: Diger ülkelerdeki yahudi sorunu hep Amerika'nin ilgisini çekmis, Amerika yahudileri desteklemisti.
Amerikali yazar Peter Grose, Israel in the Mind of America (Amerika'nin Zihnindeki Israil) adli kitabinda, Amerika'nin yahudiler ve Yahudilikle olan ilginç beraberliginin öyküsünü anlatiyor. Amerikan-Yahudi iliskisinin kökeninde Püriten geleneginin yattigini vurgulayan Grose, Amerikan elitlerinin yahudilere bakis açisinda da hep bu gelenegin etkili oldugunu ortaya koyuyor. Bu arada, yahudilerin ekonomik güçlerinin de gittikçe arttigina dikkat çeken Grose, 19. yüzyilin yarisina gelindiginde, "ilk baslarda seyyar saticilik yapan" yahudilerin artik "pazarin prensi" haline gelmis olduklarini vurguluyor.
Yahudi yazar Eli Barnavi de Amerikan-yahudi iliskisinin çarpiciligindan söz ederek, " Amerika'da antisemitizme rastlamak pek mümkün degildi; nefret, yahudilere degil, Katoliklere yönelikti. Hatta, kimi durumlarda 'philosemitism' (yahudi sevgisi) gözlemlenebiliyordu. Yahudilere ait özellikler olarak kabul edilen çaba, hirs, sosyal aktivite, cemaat bilinci, Amerikan ruhunun dayandigi temel prensipler olarak kabul ediliyordu" diyor.
Amerika'nin yahudilere bu denli büyük bir sempati ve yakinlikla baglanmasi, kuskusuz bazi somut sonuçlar da doguracakti. Kolomb bu ülkeyi, "Süleyman Tapinagi'nin kurulmasi için yahudilere güç saglasin" diye kesfetmisti. Bir baska deyisle Amerika, yahudilerin Vaadedilmis Topraklar'a dönüsünün (yani Siyonizmin) ve orada kuracaklari siyasi egemenligin (yani Israil devletinin) en büyük destegi olmaliydi. Yeni Dünyanin gizli misyonu buydu.
Amerika'nin bu misyonu seve seve yerine getireceginin ilk belirgin isaretini, William Eugene Blackstone adli bir Amerikali Protestan rahip, 1870'li yillarda verdi. 1841'de New York'da bir Protestan metodist olarak dogan Blackstone, gençlik yillarinda Kutsal Kitap üzerinde uzmanlasti. 1878'de Blackstone büyük eseri Jesus Is Coming'i (Isa Geliyor) yayinladi ve kisa sürede ün kazandi. Evanjelik cemaatleri onu alkisladilar. Kitabi bir milyonun üstünde satti ve Ibranice'yi de kapsayan 48 dile çevrildi.
Kitapta, Blackstone, arkadaslari Dwight L. Moody ve Cyrus I. Scofield ile birlikte, Kutsal Kitap'in yahudilerin 'Tanri'nin seçilmis halki' oldugu seklindeki hükmünün hala geçerli oldugunu savunmustu Aralarinda John D. Rockefeller, Cyrus Mc Cormik, J. Pierpont Morgan gibi isimlerin, Kongre sözcüsünün, senatörlerin, hakimlerin, avukatlarin, gazetecilerin bulundugu 413 seçkin Amerikali Blackstone'un bu fikrine destek verdi. Yahudilerin seçilmis halk oldugu fikrini destekleyenler, Amerikan elitinin kapsamli bir listesi durumundaydi.
Blackstone, daha sonra Rusya'dan göçen yahudilerin sözkonusu oldugu dönemde, su öneriyi getirdi: 'Niçin Filistin'i yahudilere vermiyoruz?'... Peki Filistin onlarin miydi ki onu yahudilere verecekleri? Buna karsilik Blackstone, 1878 Berlin Anlasmasi ile birer Türk eyaleti olan Bulgaristan ve Sirbistan'in Bulgarlar'a ve Sirplar'a verildigini hatirlatiyor ve söyle diyordu: 'Bulgaristan'in Bulgarlar'a, Sirbistan'in da Sirplar'a ait oldugu kadar, Filistin de yahudilere ait degil mi?'... Yahudi devleti, ayni Bulgaristan ve Sirbistan gibi, Türk Hükümeti'nden anlasma sonucu alinacak Filistin topraklari üzerine kurulabilirdi... Böylece Amerikali bir Protestan olan Blackstone, Avrupali bir yahudi olan Theodor Herzl'den yillar önce Siyasi Siyonizmi ortaya atmisti...
Blackstone, ölümünden iki yil önce, 1933'de Chicago'daki protestan cemaatine yazdigi mektupta, asirlar önce Püritenlerin eliyle Amerika'ya yüklenmis olan misyonunun hala geçerli oldugunu vurguluyor ve, 'Israil'in uyanisiyla simdi her zaman kinden daha çok ilgileniyorum' diye yaziyordu, 'dualarimiz sayesinde beklenen Mesih'lerine kavusabilirler'.
Kisacasi Blackstone, Amerika'nin kendine biçilen "judaizer" misyonunu yerine getirmesi gerektigini duyuruyordu. Bu konuda Amerikan elitlerinden büyük destek görmesi, kuskusuz Püriten geleneginin yaninda bir de masonluk faktörü ile açiklanabilir. Bunun yanisira, Blackstone'in destekçileri arasindaki en önemli isim ve Amerika'nin petrol krali olan Rockefeller'in ise zaten örtülü bir yahudi olmasi dikkat çekicidir.
Püritenligin Amerika'ya yükledigi bu misyon, zaten yahudi önde gelenlerince de sikça vurgulaniyor, Amerikalilara Yahudilik konusunda bir görevleri oldugu hatirlatiliyordu. Bu hatirlatmayi yapanlarin biri, Siyonist hareketin 20'li yillarda ABD'de önderligini yapan Louis D. Brandeis idi. Brandeis söyle demisti: "Hiçbir Amerikali Siyonizmin Amerikan vatanseverligi ile çatistigini sanmasin. Amerika'ya bagli olmakla Yahudilige bagli olmak arasinda hiçbir uyumsuzluk yoktur. Yahudi ruhu, aslinda modernizmdir ve bütünüyle Amerikali'dir". Brandeis, "iyi Amerikalilar olmak için daha iyi yahudiler olmaliyiz" diyordu, "... daha iyi yahudiler olmak için de Siyonist olmamiz gerek".
Püritenlikten kaynaklanmis olan Amerikan Protestanliginin Yahudilikle olan paralelligini ve yahudilerle ilgili olarak tasidigi misyonu baska kaynaklar da vurguluyor. Edward Tivnan, yahudi lobisini konu edinen The Lobby adli kitabinda konuyu söyle dile getiriyor:
Brandeis, yeni kurdugu Amerika Siyonist Organizasyonu'nu gelistirmeye çalisirken, Siyonist hareket birdenbire Beyaz Saray'da bir dosta sahip oldu. Bu dost Baskan Wilson'di. Wilson, yalnizca Brandeis'i 1916'da Anayasa Mahkemesi'ne atamakla kalmayacak, ayni zamanda bu genç arkadasinin seslendirdigi Siyonizm teorisine de destek çikacakti... Wilson'in bu tavri, pragmatik bir siyasi karar olmaktan çok daha öteydi. Bir Prespiteryen papazin oglu ve Kutsal Kitap'in sürekli bir okuyucusu olarak Wilson, yahudilerin kaderi ile duygusal olarak ilgiliydi. Peter Grose'un Israel in the Mind of America kitabinda isaret ettigi gibi, Amerikan protestanliginda Siyon idealine karsi büyük bir sempati gelenegi vardir. Grose, Wilson'in 'Ben, bir protestan papazin oglu olarak, Vaadedilmis Topraklar'in oranin gerçek sahiplerine verilmesine destek olmaliyim' dedigini de belirtir. Yahudilere Filistin'e dönme konusunda büyük destek olan bir baska 'Hiristiyan Siyonist' ise Lord Balfour idi. Ingiltere'nin Disisleri Bakani olan Arthur Balfour, dindar bir hiristiyan ve yahudi tarihi uzmaniydi. Romalilarin yahudileri Kudüs'ten çikarmasini, 'tarihin en önemli yanlislarindan biri' olarak nitelendiriyordu. Balfour, yahudi tarihindeki onurlu yerini, 1917'de Lord Rothschild'e yazdigi kisa mektubunda, 'Majestelerinin Hükümeti'nin Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulmasini destekledigini' deklare eden satirlariyla aldi.
Tivnan, ayrica, 1943'de Amerika'da kurulan AZEC (Amerikan Siyonist Hareket Konseyi) adli kurulusun da Protestan cemaatleri ile çok yakin iliskiler içine girdigini bildiriyor. Amerikali yazar, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulmasina çalisan AZEC'in, en büyük destegi yine sözkonusu Protestan cemaatlerinden ve bir de¯masonlugun "anaokulu" sayilan¯Rotary Kulüpleri'nden aldigini da vurguluyor.
Amerika'nin tam da Kolomb'un ve Kabalaci dostlarinin hesapladigi gibi, "yahudilesme"si, kuskusuz yahudi önde gelenleri açisindan son derece önemliydi. Bu "yahudilesme" sürecinin onlar açisindan iki bir büyük etkisi oldu: Birinci etki, Amerika'nin Siyonizmi gönülden destekleyecek bir "dogal müttefik" haline gelmesiydi. Ikincisi ise, Amerika'nin yahudi dünya görüsünü benimsemesiyle ortaya çikti. Bu, yahudi dininin pek çok temel özelliginin Amerikan ruhuna, kültürüne ve dolayisiyla da siyasetine ve dis politikasina girmesi anlamina geliyordu. Amerikan irkçiligi (zenci düsmanligi da dahil) ve Amerikan yayilmaciligi böyle dogdu...
Ingiliz-Amerikan Irkçiligi ve Yahudi Ögretisi
Avrupa, modern çagin baslangicina dek irkçilik kavramiyla tanisik degildi. Ortaçag'da Katolik Kilisesinin kurdugu toplum modeli irkçiliktan tümüyle uzakti. Insanlar kendilerini su ya da bu irkin üyesi degil, Hiristiyan dininin baglilari olarak kabul ediyorlardi. Hiristiyan olmayan toplumlari da irk yönünden asagi görmek gibi düsünceleri yoktu. Hatta, 590-604 yillari arasinda Papa Gregory (Gregory The Great) yahudilere her türlü baski yapilmasini yasaklamisti ve bu kural yüzyillarca devam ettirildi. 11. yüzyilda yahudilere karsi sert bir tutum baslamistir ama bu bir irkçiliktan çok, yahudilerin "Isa'nin katilleri" olarak görülmesinden, yani dini nedenlerdendir.
Bu arada dikkat edilmesi gereken bir baska nokta, Katolik Kilisesi'nin, Kolomb ve adamlarinin öne sürdügü "Amerikan yerlilerinin bir tür hayvan oldugu" seklindeki düsünceye karsi çikmis olmasidir. Amerika'yi Yahudilik adina kesfe çikan Kabalaci Kolomb, yahudi ögretisindeki irkçilik düsüncesini Amerikan yerlilerine uygulamaktan çekinmezken, Katolik kilisesi buna tepki göstermis ve bu insanlara da dinin anlatilmasi gerektigini bildirmisti. Bunun en ünlü örnegi, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas'in, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya'ya ayak basan kolonicilerin "yerliler bir tür hayvandir" iddiasina karsilik, yerlilerin "gerçek birer insan" oldugunu savunmus olmasidir. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin havarisi" olarak anilmaya baslamisti. Las Casas'in yerlileri savunan düsünceleri, daha sonra bir baska rahip Domingo de Soto tarafindan da savunulacak ve Soto, "imani kiliçla kabul ettirmek, onu igrenç hale getirmektir" diyecekti. Ayni sekilde, Dominiken rahip Fray Antonio Montesinos da 1511 yilinda San-Domingo kilisesinde sömürgeci conquistadorlarin uygulamalarini lanetlemis ve "masum bir halka uyguladiginiz vahset nedeniyle hepiniz ölümcül bir günah içindesiniz" diyerek onlari suçlamisti. Daha sonra, 1537'de, Papa III. Paul de, yayinladigi Sublimis Deus adli fermaninda sömürgeci vahsetini lanetlemis, Kizilderililer'in gerçek insanlar (veros homines) olduklarini, onlari köle düzeyine indirgemek küstahligini gösterenlere ragmen, iman sahibi olma yetenegine haiz insanlar olduklarini ilan etmisti.
Ancak Katolik kilisesinin kurdugu Avrupa düzeni önce Protestanlik, sonra da Aydinlanma ile yikildi. Kurulan yeni düzen, beraberinde ideolojileri dogurdu. Bu ideolojilerin en önemlilerinden biriyse irkçilik saplantisiydi. Irkçilik, ilk olarak Protestan ideolojisiyle birlikte yeserecek zemin buldu. Luther'in ögretisinin irkçiligin gelisimine önemlibir zemin hazirladigi kabul edilir. Yeni Dünya'da irkçiligin en önemli temsilcileri ise basta Püritenler olmak üzere Protestan Ingiliz kolonicileridir. Burada dogan irkçilik, Anglo-Sakson (Ingiliz ve Amerikan) irkçiligini olusturmustur. Ingilizce konusan irklarin digerlerinden üstün oldugunu savunan bu ögreti, birazdan inceleyecegimiz gibi emperyalizme de güç vermistir.
Amerikali sosyolog Thomas F. Gossett, Race: The History of an Idea in America (Irk: Amerika'daki Bir Düsüncenin Tarihi) adli kitabinda, Anglo-Sakson irkçiligindaki Protestan ve özellikle de Püriten etkisinin önemine dikkat çekiyor. Gossett'e göre, irkçi düsüncenin gelisiminde önemli rol oynayan isimlerin basinda Amerikali Protestan din adami Josiah Strong gelmektedir. Strong, Sosyal Darwinizm'le Protestan ögretisini birlestirerek, Anglo-Sakson irkinin üstün bir irk oldugunu ve "Kizilderililer'i Tanri'nin izniyle yok etme hakkina" sahip olduklarini öne sürmüstür. Thomas Gossett, bu üstün irk safsatasinin kaynaginin söyle analiz eder:
Beyaz olmayan irklarin, Tanri'nin istegine uygun olarak yok edilmesi düsüncesi, kuskusuz Josiah Strong'un kendi basina gelistirdigi bir düsünce degildir. 'Tanri, kendi halkina yer açmak için, digerlerinin yok edilmesini istedi' cümlesi, Püriten din adamlarinca söylenmistir. Bir baska Püriten, 'Tanri, aralarinda hastalik yayarak Massachusetts'deki Kizilderililer'in sayilarini 30 binden üçyüze indirmemizi istedi' demisti. Benjamin Franklin, daha sonra ayni düsünceyi savunacak ve otobiyografisine söyle yazacakti: 'Yerlilere içirdigimiz rom içkisi Tanri'nin bu pislikleri (Kizilderililer'i) yeryüzünden kaldirmak için yaptigi planin bir parçasiydi'. Ingiliz kolonicileri, biyoloji kurallari (Sosyal Darwinizm) ile ispatlanmaya çalisilmadan çok daha önce de kendilerinin seçilmis halk olduguna inaniyorlardi. Püritenler, Tanri'yla aralarindaki iliskinin, Israilogullari ile Tanri arasindaki iliski gibi oldugunu düsünüyorlardi. Amerikan bagimsizliginin ardindan, 'Amerikali Israilogullari' baslikli bir dini konusma yapan Ezra Stiles ayni düsünceyi vurgulamisti. Iki yil sonra Thomas Jefferson, Amerikan Büyük Mührü'ne Israilogullari'nin kurtulusu ile ilgili bir tasvir yerlestirmeyi teklif etti. 1787'de Timoty Dwight, Amerikalilar'dan 'seçilmis irk' olarak söz etmeye basladi.
Açikça görüldügü gibi, Anglo-Sakson irkçiligi, M. Tevrat'taki yahudi ögretisinde yer alan "seçilmis irk" safsatasinin, Amerikali ve Ingilizler'e uyarlanmasi ile kendine dayanak buluyordu. Diger bir deyisle Ingilizce konusan halklarin irkçilik akimi, açik bir "yahudilesme"ydi. (Gossett'in üstte sözünü ettigi Kizilderili katliamindaki yahudi etkisini daha ayrintili olarak incelemistik.)
1805 yilinda Thomas Jefferson'in "Tanri, Israilogullari'na tarih boyunca nasil rehberlik ettiyse, Amerika'nin kurucularina da öyle rehberlik etmistir" demisti. ("Israilogullari"na bu denli düskün olan Jefferson, inceledigimiz gibi bir Gül-Haç ve masondu). Gossett, bu üstün irk inancinin 19. yüzyilin irkçi havasiyla daha da güçlendigini anlatiyor ve "1840'larla birlikte, seçilmis irk düsüncesi, 'Anglo-Sakson irki'nin üstün özelliklerinin belirlenmeye baslamasiyla daha da güçlendi" diyor. Öyle ki 1846'da, Senatör Thomas Hart Benkon, bu "üstün irk"in Pasifik sahillerine kadar tüm Amerika'yi ele geçirecegini, daha sonra da Asya'yi kolonilestirmeye baslayacagini müjdelemisti. Gossett'in anlattigina göre, 19. yüzyil boyunca Amerikali ve Ingiliz Protestan din adamlari, Sosyal Darwinizm'le, Eski Ahit'in (M. Tevrat) irkçi ögretilerini birbiriyle kaynastirip, Anglo-Sakson üstünlügünü kanitlamaya çalistilar.
Anglo-Sakson Irkçilarinin Slogani: 'Bizler de Yahudiyiz; Yeryüzü Bizim Olmali'!
Amerikali sosyolog Thomas Gossett, irkçiligin kökenlerini inceledigi kitabinda, Anglo-Sakson irkçilarinin kendilerini yahudilerle özdeslestirmelerini anlatirken, bir de bu düsünceye bagli olarak gelistirilen ilginç bir teoriyi anlatiyor. Ingiliz din adami John Wilson tarafindan gelistirilen teori, Anglo-Saksonlar'in¯yani Amerikali ve Ingilizler'in¯kendilerini yahudilerle özdeslestirme çabalarina, somut ve organik bir temel olusturma denemesinden ibaretti. "Anglo-Israil" hareketini baslatan bu teoriyle, Anglo-Saksonlar, aslinda kendilerinin de "yahudi" oldugunu ispatlamaya (!) ugrasiyorlardi:
Anglo-Israil hareketi, 1837'de Ingiltere'de basladi. John Wilson adli 'nonconformist' (bagimsiz protestan) bir rahip, Eski Ahit'te anlatilan ve Jacob'un (Hz. Yakub), oglu Joseph'a (Hz. Yusuf) ebediyen zaferle dolu bir kader vaad ettigi hikayeyi degisik bir biçimde yorumladi: Wilson, Joseph'in zaferle müjdelenmis soyunun Ingilizler oldugunu öne sürdü. Ona göre, Ingilizler, açikça Joseph'in soyundan geliyorlardi. söyle ki; Israilogullari'nin on kabilesi, Asurlular tarafindan MÖ 8. yüzyilda Israil'den sürülmüslerdi. Daha sonra bu kabileler kaybolmus ve akibetleri tarihin derinliklerine gömülmüstü. Ama, Wilson'a göre, Israil'in 'On Kayip Kabile'si artik bulunmustu: Bu 'kayip' yahudiler, Ingiltere'nin Anglo-Saksonlari'ydi... Gerçi Ingilizler'in fiziksel özelliklerinin yahudilere uymadigi seklinde bir itiraz gelebilirdi ama Wilson ve ögrencileri buna karsi da ustaca bir açiklama getiriyorlardi: Yahudiler orjinal olarak aslinda ayni Ingilizler gibi sarisin insanlar olmaliydilar. Çünkü Kutsal Kitap, David'in (Hz. Davud) 'kizil saçli' oldugunu söylüyordu! Kisacasi, Anglo-Saksonlar da gerçek birer yahudiydiler; yani Tanri'nin seçilmis irkindandilar...
Ingiliz irkçilarinin ortaya attigi bu teori hizla benimsendi. Kisa süre sonra Ingiltere'de Anglo-Israel Association (Anglo-Israil Birligi) kuruldu. Daha sonra British-Israel Association (Britanya-Israil Birligi) adini alan örgüt, ülke içinde pek çok sempatizan topladi. Örgüt, 1890'dan 1915'e kadar yayinlanan Our Race, Its Origin and Its Destiny (Irkimiz, Kökeni ve Gelecegi) adli bir haftalik gazete çikardi. Gazetede, Ingilizce konusan halklarin da "yahudi" olduguyla ilgili "delil"ler sunuluyor, Eski Ahit'ten seçilmis irk düsüncesini destekleyen pasajlar aktariliyordu. Gazetenin yazarlari, M. Tevrat ayetlerine dayanarak, Ingiltere ve Amerika'nin gelecegiyle ilgili tahminler de yapiyorlardi. Anglo-Israil hareketi, 1870'lerde Amerika'ya da siçradi. 1884 yilinda, Ingiliz Anglo-Israil hareketinin misyonerlerinden olan Edward Hine adli bir rahip Amerika'ya yollandi ve büyük bir propaganda kampanyasi açti. Böylece, "bizler de yahudiyiz" slogani Amerikan irkçilarinin da agzinda gezmeye basladi. (Anglo-Israil hareketi bugün de hem Ingiltere'de hem de Amerika'da bazi dini gruplar tarafindan sürdürülmektedir.)
Kuskusuz ne Ingilizler ne de Amerikalilar, "seçilmis irk" degillerdi. Anglo-Israil hareketinin ve benzeri "yahudilesme" akimlarinin asil etkisi de zaten içinde bulunduklari toplumlari "seçilmis irk" olduklarina inandirmak olmadi. Önemli olan bu "yahudilesme" hareketlerinin, Ingiliz ve Amerikalilar'in toplumsal bilinci üzerindeki etkisidir. Çünkü bu toplumlarda, sözkonusu "yahudilesme" hareketlerinin sonucunda, yahudilere karsi duyulan olagandisi sempati ve "yahudilerin Filistin'e dönme hakki"na olan inanç daha da güçlendi.
Ingiltere ve Amerika'daki bu toplumsal etki, bu iki ülkenin yahudilerin Vaadedilmis Topraklar'a dönme çabasi olan Siyonizm'i neden büyük bir istekle desteklediklerini de açiklar. Yahudileri "seçilmis halk" olarak görme aliskanligina sahip bu iki ülkeden pek çok kisi, 20. yüzyilda Siyonizm'e büyük destek vererek "Hiristiyan Siyonistler" sifatini kazanmistir.
Zenci Düsmanliginin Ibrani Kökenleri
Anglo-Sakson irkçiliginin yahudi ögretisinden bu denli etkilenmis olmasi, Ingiliz ve de özellikle Amerikan irkçiliginin en açik gözüktügü alan olan zenci düsmanliginin kökenini de açiklamaktadir. Çünkü, yüzyillardir siyah derili insanlara uygulanan acimasiz ve ilkel irk ayrimciliginin kökeni de yahudi kaynaklarina dayanmaktadir.
Zenci düsmanliginin kökenini arastirirken karsimiza çikan ilginç tablo, zenciler aleyhindeki ilk asagilayici ifadelerin yahudi kaynaklarinda yer aldigini gösterir. Thomas F. Gossett, M. Tevrat'ta Resul Yeremya'nin agzindan aktarilan "Etiyopyali derisinin rengini degistirebilir mi, ya da leopar lekelerinden kurtulabilir mi?" cümlesinin, zencileri asagilayici ilk mesaji verdigini not eder. Gossett, yahudi kültüründe irkçiligin temelini olusturan "Nuh'un ogullari" efsanesine de dikkat çeker. Bu efsaneye göre, sözde Hz. Nuh'un ogullari arasindan biri, yani Ham, babasi tarafindan soyuyla birlikte lanetlenmistir. Kendilerinin Hz. Nuh'un diger övülen ogullarinin soyundan geldigine inanan yahudiler, Ham'in soyunun lanetli olduguna inanirlar. Ve M. Tevrat'ta Ham'in soyunun rengi hakkinda bilgi verilmedigi halde, yahudiler MÖ 6 ve 2. yüzyillar arasinda yazilan Babil Talmudu'na "Ham'in soyundan gelenlerin zenci olduklarini" eklemislerdir.
Diger yahudi kaynaklarinda da benzer sapkin inanislar bulmak mümkündür. Örnegin Kabala'ya göre, zenci olmak, dogrudan asagi bir irktan olmak anlamina gelir. Kabala'nin temel eserlerinden olan Yaratilis Kitabi (Sefer ha Yetsira), "Siyah dogmus olmak Tanri'nin bir cezasidir" hükmünü içerir. Dolayisiyla, pek çok motifini yahudi kaynaklarindan almis olan Bati irkçiliginin, zenci düsmanligini da ayni kaynaktan derledigini anlamak pek zor degildir.
Zenci düsmanligindaki yahudi etkisi, en son New York Üniversitesi'ne bagli bir zenci profesör tarafindan da vurgulandi. Türkiyeli yahudilerin yayin organi salom gazetesi, profesörü "antisemit ve saldirgan" ilan eden önyargili üslubuyla, konuyla ilgili haberi söyle veriyordu:
New York Üniversitesi Amerikan-Afrika Arastirmalari Kürsüsü Baskani zenci profesör Leonard Jeffries'in üniversitede ögrenci ve profesörlere yaptigi ve daha sonra yayimlanmasi için tüm radyo-televizyon sirketlerine gönderilen konusmasi New York'ta yahudiler arasinda büyük tepkilere neden oldu. Iki saat süren konusmasinda ABD'de var olan siyah irk düsmanligini yahudilerin baslattigini ve finanse ettigini iddia eden Jeffries, özellikle Hollywood filmlerini finanse eden mafya ile yakin isbirliginde olan Rus yahudilerinin yönettikleri filmlerde zenci düsmanligini körüklediklerini söyledi. Prof. Jeffries, bugün bile zenci düsmanligini yahudilerin devam ettirdiklerine isaret ederek, yahudilere karsi çikmanin antisemitizmle ilgili bir sey olmadigini, onurlarini kurtarmanin herseyin üstünde oldugunu ileri sürdü. Konferansa katilanlarin belirttigine göre, zenci profesör, bazi yahudileri tek tek ismen suçlayarak bu yahudilerin köle ticaretini finanse ettiklerini iddia etti.
Zenci profesör Jeffries'in söyledikleri dogruydu ama Amerika gibi "yahudilesmis" bir toplumda böylesine keskin bir "baskaldiris"a izin verilmedi ve Jeffries'in bu açiklamalari cevapsiz birakilmadi. "Cevap", klasik yahudi tarzina uygundu. Haberin devaminda bildirildigine göre, profesörün görevden alinmasi için çesitli derneklerce çagri yapildi ve hakkinda sorusturma açildi. Ve bu kampanyanin ardindan Jeffries üniversiteden uzaklastirildi...
Amerikan Emperyalizmi ve Ardindaki Yahudi Etkisi
"Yahudilesme"nin Amerikan ruhuna yaptigi bir baska M. Tevrat-kaynakli etki, emperyalizmle ilgiliydi. Anglo-Sakson irkçiliginin yahudi kaynaklarini referans aldigini inceledik. Bu irkçiligin hedefi ise elbette "dünyaya egemenolmak"ti. Amerikan emperyalizmi, bu noktadan dogdu. Dünyayi yönetmenin sözde seçkin milletlere ait bir"hak oldugu seklindeki emperyalizm mantigi, yine Püriten gelenekten aktarilma bir M. Tevrat ögretisiydi.
Amerikan yayilmaciliginin bir tür "Mesihsel" sözde mesru temele dayandigi düsüncesi, en açik olarak, Amerikalilarca 19. yüzyilda gelistirilen "Manifest Destiny" (Belirlenmis Yazgi) teorisinde görülebilir. Amerikalilar'in Tanri tarafindan seçilmis bir halk oldugu ve dolayisiyla askeri, kültürel ve ekonomik yönden yayilmaya hak kazandigini öne süren teori, gerçekte M. Tevrat ögretisinde yer alan seçilmis halk safsatasinin yalnizca yeni bir yorumuydu. Britannica'nin Ingilizce baskisinda, "Manifest Destiny" ve Püriten etkisi ile ilgili olarak sunlar yaziyor:
Manifest Destiny: Amerikan tarihinde yer alan ve Amerikalilar'in seçilmis ve kutsanmis bir halk oldugu ve dolayisiyla Tanri tarafindan vahsi milletlere uygarlik modeli olusturmakla görevlendirildigini öne süren düsünce gelenegi. Bu anlamda, Manifest Destiny'nin 1630'da Massachusetts'de kurulan Püriten kolonisiyle birlikte dogdugu söylenebilir. Terim, cografik anlamda, 1800'lerde Amerikan yayilmacilarinin, ABD'nin sinirlarini Pasifik Okyanusuna kadar genisletme isteklerini tarif eder.
Amerikan yayilmaciligina felsefi temel olusturma çabasi olarak tanimlanabilecek olan Manifest Destiny teorisi, Amerika'nin 19. yüzyilda Meksika, Küba ve Filipinler'e karsi giristigi müdahale ve isgallere mesruiyet kazandirmak için kullanilmisti. Böylece Kuzey Amerika'yi "Vaadedilmis toprak", üzerindeki Kizilderililer'i de bu topragi gasp etmis olan "Kenan halki" olarak degerlendiren Püritenlerin gelenegi, daha büyük ölçekte, tüm kita çapinda uygulanmis oluyordu.
Amerikan emperyalistleri, yayilmaci hirslarini sözde mesrulastiran bu Püriten gelenegine sevkle sarildilar. Diger halklari sömürmeyi ve asagilamayi dogal hak sayan yahudi ögretisi, böylece Amerikan emperyalizmine kaynak oldu. 27 Nisan 1898'de, Senatör Albert J. Beveridge, üstün irk teorisinden dayanak bulan yayilmaci Amerikan hedeflerini söyle açikliyordu:
... Daha soylu ve daha erkek insanlardan dogan yüksek uygarliklar önünde, alçak uygarliklarin ve çürümekte olan irklarin ortadan kalkmasi Tanrinin sinirsiz tasarisinin bir parçasidir. Amerikan fabrikalari Amerikan halkinin kullanabileceginden daha fazlasini yapmaktadirlar. Amerikan topragi tüketebildiginden daha fazlasini çikariyor. Tutacagimiz yol bizim için çizilmis bir yazgidir, dünya ticareti bizim olmalidir, olacaktir. Ve bunu anamizin (Ingiltere) örnek oldugu biçimde yapacagiz. Bütün yeryüzünde Amerikan ürünlerinin dagitim noktalari olarak ticaret karakollari kurulacak, okyanusu ticaret filomuzla kusatacak ve büyüklügümüzle orantili bir donanma meydana getirecegiz. Ticaret karakollarimizin çevresinde bizim bayragimizi dalgalandiran ve bizimle ticaret yapan, kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarimiz ticaretin kanatlari altinda bayragimizi izleyecektir.
Beveridge, bir baska konusmasinda ise; "Amerikan Cumhuriyeti, tarihin en üstün irkinin kurdugu bir cumhuriyettir. Tanri tarafindan yönlendirilen bir devlettir" diyor ve söyle devam ediyordu; "... bu cumhuriyetin liderleri de yalnizca devlet adami degil, ayni zamanda Tanri'nin peygamberleridir." 110 Yahudi düsüncesine dayanan Manifest Destiny teorisinin en önemli savunucusu sayilan Beveridge, belli ki, yahudi düsüncesiyle çok iliskili birisi olmaliydi. Öyleydi de, senatörün ilginç bir özelligi mason olusuydu; Indianapolis'teki 500 numarali "Oriental Lodge" adli locaya kayitliydi.
Amerika'yi "dis müdahale"ye iten Manifest Destiny teorisinin kaynagini yahudi kaynaklarindan almasi ve bu teorinin en önde gelen savunucusunun da mason olmasi, kuskusuz önemli bazi gerçeklerin isaretleridir. Amerikan yayilmaciligindaki yahudi etkisi, Amerikan dis politika gelenegi üzerinde bugüne dek büyük etkiye sahip olmustur. David L. Larson, The Puritan Effect in United States Foreign Policy (ABD Dis Politikasi'nda Püriten Etkisi) adli kitabin girisinde konuya deginirken, Manifest Destiny'nin "Mesihi" bir köken tasidigini belirtiyor ve yine Albert Beveridge'e dikkat çekiyor:
Manifest Destiny, Amerika'nin kitanin diger bölgelerine ve Pasifik'e yayilmasini rasyonelize etmek için ortaya atilmistir. Manifest Destiny teorisini savunanlarin basinda, eski Püriten kolonisi Massachusetts'den Kongre adayi olan Robert C. Winthrop'un gelmesi de oldukça ilginçtir. Winthrop, konuyla ilgili sunlari söylemistir: 'Manifest Destiny, tarihte yeni bir çigir açmaktadir. Umuyorum ki, yayilmaya hak kazandiran böylesine bir açik yazgi (Manifest Destiny) diger uluslara degil, yalnizca bizim ulusumuza bahsedilmistir.' Manifest Destiny düsüncesi, 1900 yilinda Filipinler'in Amerika tarafindan ilhak edilmesi konusu gündeme geldiginde zirveye çikmistir. Ilhaki savunanlarin basinda gelen Senatör Albert Beveridge, köktenci protestanlarin merkezlerinden olan Indiana'dan seçilmisti. Manifest Destiny'i savunan konusmasi ise üç konuyu vurgulamasi yönünden ilgi çekicidir: (a) Emperyalizmin rasyonelize edilmesi, (b) Püriten etiginin vurgulanmasi ve (c) Amerika'nin Mesihi misyonunun ilan edilmesi.
Böylece Amerika iki ayri sekilde ortaya çikan bir "yahudilesme" yasamis oluyordu. Birinci sekil, Püritenlikle dogan ve yahudilerin Eski Ahit (M. Tevrat) hükümlerine göre "seçilmis halk" oldugunu kabul eden gelenegin bir sonucuydu: Yahudilere karsi olagandisi bir hayranlik duyuluyordu. Bu hayranlik, Siyasi Siyonizm'in ortaya çikmasiyla birlikte "Hiristiyan Siyonizmi" adi verilen akimi olusturacak, böylece yahudi olmadiklari halde, yahudilerin Filistin'de devlet kurma davasina büyük destek veren hiristiyanlar ortaya çikacakti. Bu çizgi, bugün Amerika'nin köktenci Protestan cemaatlerinde hala sürmektedir.
"Yahudilesme"nin ikinci sekli, Püriten geleneginin etkisinde kalmis olan Amerikalilar'in, Eski Ahit"in yahudilerle ilgili hükümlerini kendi üzerlerine almalariyla gelisti. Böylece, aynen kendilerine yahudilerle özdeslestirerek Kizilderililer'i M. Tevrat hükümlerine göre katleden Püritenler gibi, "yapay yahudilik" gelenegi dogdu. Bu, yahudi karakteri ve felsefesinin kopya edilmesi temeline dayaniyordu. Anglo-Sakson irkçilarinin kendilerini "yahudi" saymalari, gerçek yahudiler gibi kendilerinin de dünyayi yönetme hakkina sahip olduklarini iddia etmeleri bundan kaynaklanmistir. Amerikan emperyalizmini rasyonelize etmeye çalisan Manifest Destiny teorisi de, ayni "yahudilesme" sürecinin bir örnegidir.
Yahudilesmenin olusturdugu bu sosyolojik zemin, ABD'nin emperyalist bir güç olarak dünya sahnesine çikmasi için gerekli "emperyal kültür"ü olusturmustu. Geriye emperyalizmin kurumsal olarak gelistirilmesi, Amerikan emperyalizmini yönetecek "beyin" örgütlerin tesis edilmesi kaliyordu. Ve, pek de sasirtici olmayan bir sekilde, bu is de herkesten çok yahudiler tarafindan üstlenildi.
CFR'nin Kurulusu ve Baskan Wilson'in Akil Babalari
20. yüzyilin basina gelindiginde, Amerika'daki pek çok entellektüel, yayilmaci politikayi benimsemisti. Ancak Amerikalilarin bir bölümü, Püriten-Yahudi geleneginden kaynaklanan yayilmaci politikaya karsi çikiyor ve Amerika'nin da¯dünyanin hemen hemen bütün diger ülkeleri gibi¯asil olarak kendi sorunlariyla ugrasmasi gerektigini, baska toplumlarin içislerine karismak gibi bir "misyon" ya da hak sahibi olmadigini söylüyorlardi. Bu görüsü savunanlar "isolationist" (izolasyoncu), Amerikan yayilmaciligini savunanlar ise "internationalist" (uluslararasici) olarak tanimlandi. "Izolasyoncu"larla, "uluslararasici"lar arasinda onyillarca süren tartisma, 1917 yilinda ikinci grubun zaferiyle sonuçlandi. Bu tarih, Amerikan emperyalizminin resmen dogdugu tarih olarak da kabul edilebilir. O yil, Baskan Woodrow Wilson, her ne kadar seçim öncesinde Amerika'yi savasa sokmayacagini vaad etmis olsa da, Amerika'nin I. Dünya Savasi'na girmesi gerektigi ile ilgili olarak Kongre'ye çok önemli bir mesaj yolladi. Ve o tarihten sonra da Amerikan yayilmaciligi ülke dis politikasinin asil amaci haline geldi.
Bugün Amerika'da izolasyoncu görüsü savunmaya devam edenlerin çogu, Wilson'i, Amerika'yi normal bir devlet olmaktan çikarip, "dünyanin basina bela" haline getiren adam olarak görürler. Ancak gerçekte bu kritik politika degisikligini yapan irade, Baskan Wilson'dan çok, onu manipüle eden bir grup elittir.
Bu "elitlerin" adresini aramaya kalktigimizda ise, kaçinilmaz bir biçimde, ABD emperyalizminin "nüvesi" olan CFR, yani Council on Foreign Relations (Dis Iliskiler Konseyi) ile karsilasiriz.
CFR'in öyküsü, I. Dünya Savasi'nin hemen ardindan toplanan Paris Baris Konferansi'na uzanir. Konferansa' katilan delegeler, 30 Mayis 1919'da Paris'te Hotel Majestic'te uluslararasi bir grup kurmak amaciyla toplandilar; böylece uluslararasi iliskilerde hükümetlerine tavsiyede bulunacaklardi. Bu toplantida olusturulan organizasyona Institute of International Affairs (Uluslararasi Iliskiler Enstitüsü) adi verildi.
5 Haziran 1919'daki bir toplantida ise bunun tek bir organizasyon degil, birbiriyle yardimlasan ayri kuruluslar olarak düzenlenmesine karar verildi. Sonuçta merkezi New York'ta olan ve Amerikan dis politikasiyla ilgilenecek olan Council on Foreign Relations (CFR) kuruldu. Londra'da da Royal Institute of International Affairs (RIIA) olusturuldu. Bu, ayni zamanda Chatham House olarak da biliniyordu ve görevi Ingiliz hükümetinin dis politikasini belirlemekti. Yan kurulusu olan The Institute of Pacific Relations (Pasifik Iliskiler Enstitüsü) sadece Uzakdogu iliskilerini düzenlemek için kurulmustu. Enstitünün benzerleri Paris ve Hamburg'ta da olusturuldu. Hamburg kolu Institut für Auswartige Politik, Paris kolu da Centre d'Etudes de Politiques Etrangeres olarak biliniyordu.
Kisacasi, bir anda, Bati'nin büyük güçlerinin dis politikalarini yönlendirecek yeni kurumlar olusturulmustu.
Dikkat edilmesi gereken, dünyanin lider ülkelerinin dis politikalarini yönlendirmek amacini güden bu kuruluslarin kimler tarafindan kuruldugu ve finanse edildigiydi. Finansörler ikiye ayrilabilirdi. "Avrupa yakasi"ndakilerin en büyük temsilcisi, ünlü yahudi finans hanedani Rothschildlar'di.
Amerika'da ise birden fazla finansör vardi.
Albay House ve Baskan Wilson
Wilson politikalaindan söz eden ve "perde arkasini" arayan kaynaklarin hemen hepsi, Wilson'un özel danismani Albay Edward Mendell House üzerinde çokça dururlar. Çünkü rütbesinden çok daha büyük bir güce sahip olan House, CFR'nin önde gelen kurucularindan birisidir ve Wilson üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Amerikali siyasi tarihçi Dan Sommot'a göre, "House, Wilson'in çogu iç ve özellikle de dis politikalarini üretmis, kabine üyelerinin seçiminde büyük rol oynamis ve Wilson'in Disisleri Bakanligini büyük bir ustalikla yönetmistir." House'un Baskan üzerindeki olaganüstü etkisi, Britannica'nin Ingilizce baskisinda da söyle vurgulaniyor.
House, kabinede herhangi bir görev almayi reddetmesine ragmen, Wilson'un 'sessiz partneri' konumuna geldi. Kabine ve Kongre üyeleri üzerindeki kisisel etkisi, Wilson'in politikalarini denetlemesini sagladi. Özellikle dis politika konularinda çok etkiliydi ve yakin iliskiler kurdugu Avrupali liderle birlikte Amerikan dis politikasini koordine etme sansi buldu.
Böyle bir tablo karsisinda, dogal olarak, "House'un gücü nereden geliyordu?" diye sormak gerekiyor. Bu noktada, House'in çok yakin iliski içinde oldugu bazi New York bankerlerini adlarini ögreniyoruz. Dan Smoot, AlbayHouse'un; Paul ve Felix Warburg, Otto H. Kahn, Henry Morgenthau, Jacob ve Mortimer Schiff, Herbert Lehman gibi büyük finansörlerle yakin iliski içinde oldugunu, hatta bir anlamda onlarin Washington'daki temsilciliklerini yaptigini yazar.
House'un büyük gücü arkasindaki bu sermaye destegine dayaniyordu. Amerikali yazar George Sylvester, 1932 yilinda yazdigi ve House-Wilson iliskini konu alan The Strangest Friendship in History; Woodrow Wilson and Col. House (Tarihteki En Ilginç Dostluk: Wilson ve House) adli kitabinda söyle yaziyordu: "Schiff, Warburg, Kahn, Rockefeller gibi dev finansörler, House'a çok güveniyorlardi. House, bu finansörler ile Beyaz Saray arasindaki araciydi."
Iste bu noktada çok ilginç bir seyle karsilasiyoruz. Çünkü, bu büyük bankerlerin çok önemli bir ortak özelligi vardi: Istisnasiz hepsi yahudiydi!
Encyclopaedia Judaica, sözkonusu bankerlerle ilgili önemli bazi bilgiler veriyor:
Paul Warburg; Hamburg dogumlu bir Alman yahudisi, sonradan ABD'ye göç ediyor, büyük bankerlerin arasina giriyor. Yahudi bankerlerin geleneksel tavrina uygun olarak, bir baska yahudi banker ailenin kiziyla, Kuhn, Loeb sirketinin sahibi Solomon Loeb'in kizi Nina Loeb ile evleniyor. Serveti gittikçe büyüyor. "Bilinçli" bir yahudi; sayisiz yahudi örgütüne finansal destek sagliyor. Paul Warburg, ayrica bir de "bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak; tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mi ulasilacagidir" seklindeki ünlü sözüyle de taniniyor.
Felix Warburg ise en az kardesi Paul kadar "bilinçli". O da "irk-içi" evlilik yaparak, Jacob Schiff'in kizi Frieda ile evleniyor. Pek çok yahudi örgütüne destek veriyor. Filistin'e yapilan yahudi göçünü ve Siyonist hareketi destekliyor. Filistin'deki yahudi göçmenlere ve Kudüs Ibrani Üniversitesine büyük destek veriyor. Siyonist lider ve ilk Israil devlet baskani Chaim Weizmann ile isbirligi içinde.
Jacob Schiff, belki de sözkonusu yahudi bankerler içinde en önemlisi. Almanya kökenli ünlü bir haham ailesinin soyundan geliyor. Babasi Moses, Rothschildlar'in ortagi. Digerleri gibi o da "irk-içi" evlilik yapiyor ve Solomon Loeb'in diger kiziyla evleniyor. Antisemit politikalari nedeniyle düsman oldugu Çar'in devrilmesi için elinden geleni yapiyor; 1904-1905 Rusya-Japonya savasinda Japonlara 200 milyon dolar veriyor. Rus yahudilerini silah ve para yönünden desteklerken, Kerensky hükümetine yardim ediyor. (Ayrica Schiff'in Bolseviklere de büyük yardim yaptigi da biliniyor.) "Yahudi olan hiçbir sey kalbime yabanci degildir" sözüyle taniniyor. Tüm dünyadaki yahudi organizasyonlarina para yardimi yapiyor. Talmud ve Tevrat egitimini finanse ediyor. Amerikan baskanlarina yahudiler lehinde hareket etmeleri için lobi yapiyor. Özellikle de 1917 yilindan sonra, Filistin'de bir yahudi devleti kurulmasi çabasinin güçlü destekçileri arasina giriyor. Mortimer Schiff ise onun kardesi ve her zaman agabeyinin yolunu izliyor.
Herbert H. Lehman; Amerikali yahudi banker, politikaci ve devlet adami. Lehman Brothers sirketi ile kisa sürede büyük servet elde ediyor. Sayisiz yahudi organizasyonunu finansal yönden destekliyor. Daha sonraki dönemde "Roosevelt'in sag kolu" oluyor. Israil'in kurulusuna destek veriyor; Filistin'e yahudi göçünü destekliyor. Dis politikada "internationalist" (yayilmaci) görüsü savunuyor ve Israil Devleti'ne yapilan Amerikan desteginin baslica organizatörlerinden oluyor.
Otto Kahn ise Almanya kökenli yahudi Kahn ailesinin Amerika'daki temsilcisi, büyük bir banker. O da "içerden" evleniyor; yahudi Kuhn, Loeb sirketinin ortaklarindan Abraham Wolff'un kiziyla nikahlaniyor. Otuz yasindayken ABD'nin en önde gelen bir-iki bankeri arasina giriyor. Pek çok yahudi organizasyonunu finanse ediyor.
Henry Morgenthau: Morgenthaular, Alman kökenli bir yahudi ailesi. Henry Morgenthau, yahudi ailenin Amerika'daki diplomat ve finansör üyesi. 1912-1916 yillari arasinda Osmanli'da Amerikan Büyükelçiligi yapiyor. (Morgenthau, bu yillardan sonra, sözde Ermeni Soykirimi'ni konu edinen ve Osmanli'yi soykirim uygulamakla suçlayan bir kitap da yaziyor.) Morgenthau da bilinçli bir yahudi; Wilson tarafindan Polonya yahudilerinin durumunu incelemekle görevli komisyonun basina ataniyor. Uluslararasi Siyonist örgüt B'nai B'rith'in yönetim kurulunda çalisiyor.
Kisacasi, Baskan Wilson üzerinde büyük etkiye sahip olan Albay House, sözkonusu yahudi bankerlerin, ya da "yahudi önde gelenleri"nin adamiydi. Dolayisiyla House'in Wilson'a yaptigi telkinlerin, gerçekte bu yahudi liderlerin amaçlari dogrultusunda oldugunu anlamak pek zor degildir. Bir baska deyisle, Wilson'in gerçek akilhocalari, devrin önde gelen yahudileridir.
Dan Smoot, House'un Wilson'a yaptigi telkinlerden söz ederken, onu "Amerika'nin tüm dünya üzerinde 'demokrasi'yi korumak gibi kutsal misyonu olduguna" ikna ettigini yaziyor. House'un telkinleri, Amerika'nin resmi olarak 121 yildir süren "izolasyoncu" geleneginin kesin bir sona erisi ve Amerikan yayilmaciliginin resmen onaylanmasiyla sonuçlanmisti. Wilson'in Almanya'ya karsi savasa girmesindeki en büyük etken ise, yine Albay House'du; yahudi önde gelenlerinin Washington'daki adami...
House'in ilginç bir baska icraati ise, Baskan Wilson'a bir yandan da Siyonizm lehinde lobi yapmasiydi. Yahudi yazar Joshua B. Stein, o yillarda Ingiltere'de Siyonizm'in en önemli savunucularindan olan Josiah Wedgwood'un, Baskan Wilson'la görüserek, ona uzun uzun Siyonizm'in önemi ve bu isi için gereken Amerikan destegi konusunda telkinde bulundugunu bildiriyor. Wedgwood'u Baskan'la tanistiran ve görüsmeleri ayarlayan kisi ise kahramanimiz Edward House!... House'un bir baska ilginç iliskisi ise Siyonizm'e resmi Ingiliz destegi anlamina gelen Balfour Deklarasyonu'nu yazan kisiyle, yani bir Hiristiyan Siyonist olan Lord Balfour'la çok yakin bir dostluk kurmus olmasiydi.
CFR'nin ilk üyeleri
House'un yahudi patronlarina verdigi hizmetler Siyonizm'e destek olmakla sinirli degildi... Asil büyük icraat CFR'nin kurulusu olacakti. Wilson, House'un "tavsiye"si üzerine, Eylül 1916'da çesitli entellektüellerden olusan bir komite, bir tür "think-tank" olusturdu. Smoot, komitenin en önemli isimleri olarak su dört kisiyi sayiyor: Walter Lippmann, Allen Dulles, John Foster Dulles ve Christian A. Herter. Sonraki yillarda çok daha ünlü hale gelecek bu isimlere baktigimizda ise yine oldukça ilginç bir tabloyla karsilasiyoruz. Çünkü bu isimlerin dördü de CFR'nin "yahudi baglantisi"na ve masonik yapisina uygun kisiler. Walter Lippmann irk bilinci yüksek bir yahudi; Israil lobisinin her zaman önde gelen isimlerinden olan çok etkili ve ünlü bir köse yazari. Allen Dulles, sonradan CIA baskanligi yapan kidemli ve ünlü bir mason. Gelecekte Eisenhower'in Disisleri Bakani olacak olan John Foster Dulles da onun kardesi. Amerikan Büyükelçiligi, Massachusetts valiligi, Kongre üyeligi ve Disisleri bakan yardimciligi gibi çok sayida görev alan Christian A. Herter ise 33. dereceden mason.
Iste CFR'nin ve Chatham House'un kurulmasina karar verildigi Paris Hotel Majestic'teki ünlü toplantiya katilan Amerikalilar, bu gibi özelliklere sahip kisilerdi.
Karsimiza çikan tablo, Amerikan dis politikasini yönlendirmek için kurulmus olan örgütlerin, çok belirgin bir biçimde yahudi önde gelenleri ve masonlar tarafindan olusturulmus oldugudur.
CFR, sonraki yillarda asil olarak Rockefeller hanedaninin kontrolüne geçer. Ancak bu kez de örgütün ardindaki "etnik" kimlik farkli degildir. Rockefellar, gerçekte kökleri Sefarad yahudilerine uzanan gizli bir yahudi ailesidir ve ABD'deki inanilmaz yükselisleri de Atlantik'in öteki yakasindaki "soydaslari" olan Rothschildlar'in destegi ile gerçeklesmistir.
CFR'nin Gücü
CFR üyelerinin listesi, neredeyse Amerikan politikasinin "Who's Who" (Kim Kimdir)i gibidir. Henry Kissinger'dan John McCloy'a, Carter'in Ulusal Güvenlik Danismani Zbigniew Brzezinski'den Eisenhower'in Disisleri Bakani John Foster Dulles'a, CIA baskani ve mason Allen Dulles'dan, Dean Acheson, George Kennan'a kadar pek çok ünlü isim, CFR üyesidir. Öyle ki, The Rockefeller Syndrome adli kitabinda Ferdinand Lundberg'in belirttigine göre: "CFR ile baglantisi olan insanlar Amerika pazarlarinda mülkiyete sahip olanlarin neredeyse tümüdür."
Dan Smoot, Invisible Government (Görünmez Hükümet) adli kitabinda, kurumun ABD'nin dis politikalarinin olusumundaki büyük etkisini detayli olarak anlatiyor. Buna göre CFR, yalnizca üst kademedeki yönetici elitleri bünyesine alip yönlendirmekle kalmaz, dis politika ile kurumlarin büyük bölümünü kontrol eder. Amerika'da dis politika ile ilgili diger pek çok dernek ve kurum da, CFR'nin denetimi altindadir. Amerikan dis politikasindaki büyük etkileri ile bilinen "think-tank"ler (politika üretme kurumlari) ise gerçekte CFR'nin alt komisyonlari niteligindedir.
Üniversiteler CFR'nin denetiminde olan kurumlar arasindadir. CFR, akademik çevrelerdeki üyeleri araciligiyla dis politika konularinda "standart"lari belirler. CFR'nin "resmi ideolojisi", üniversitelerde ders olarak okutulur. Kurum, yayinladigi çok sayida kitapla Amerikan entellektüellerini "egitir". Örnegin CFR'nin son yillardaki yayinlarinda sik sik sözünü ettigi "Islam tehlikesi", Amerikan bilincine ustalikla yerlestirilmektedir. Kurumun yilda dört kez yayinladigi ve dünyanin en etkili yayin organi sayilan Foreign Affairs (Dis Olaylar) adli dergi ise hem siyasi gündemi belirler hem de ABD politikasini. ABD dis politikasindaki köklü degisimlerin çogu Foreign Affairs'te yayinlanarak yürürlülüge konur. Örnegin, soguk savasin basinda ABD'nin temel stratejisini belirleyen "containment plan" (Sovyetler'in yayilmasini önleme anlaminda; Çevreleme Plani) CFR üyesi George Kennan tarafindan Foreign Affairs'de yayinlandiktan sonra uygulamaya konmustu. Son olarak uzun süre gündemde kalan, Samuel Huntington'in "Medeniyetler Çatismasi" adli, gelecekte Bati ve Islam arasinda bir çatisma öngören yazisi da ayni dergide yayinlanmisti.
CFR basin üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Kurum, basindaki üyeleri sayesinde, büyük gazeteleri bir sosyal kontrol mekanizmasi olarak kullanabilmektedir. Denetledigi kabul edilen basin organlari arasinda; New York Times, Washington Post, Time, Newsweek, Life, New York Post, New York Herald Tribune, gibi dev isimler sayilabilir.
Tüm bunlarin yaninda CFR, ayni Chatham House gibi masonlukla da çok içli-dislidir. Her iki örgütün de önde gelen üyeleri, ayni zamanda ülkelerindeki mason localarina üyedirler. CFR'nin; Harry Truman, George Marshall, Dwight Eisenhower, Allen Dulles, John McCloy, Henry Kissinger, Lyndon Johnson, Dean Acheson, Gerald Ford gibi ünlü isimlerin yaninda daha pek çok üyesi bir taraftan da localarin müdavimidirler.
Bilderberg Grup ya da Trilateral Komisyonu gibi baska uluslararasi masonik örgütler ise CFR üyeleri tarafindan kurulmuslardir ve CFR'nin Avrupa'ya uzanan "türevleri" olarak kabul edilirler.
Sonuç: Israilogullari ve Yeryüzünde Bozgunculuk
Yazidisinin basindan bu yana inceledigimiz bilgiler, bizlere açik bir gerçegi göstermektedir: Amerikan emperyalizmi, Yahudilik'ten kaynaklanan ve Püritenlik araciligi ile Yeni Dünya'ya aktarilan bir kültürün ürünüdür. Bu kültüre dayanark Amerikan emperyalizmini gelistiren ve kurumsallastiranlar da, yahudi önde gelenleri ya da onlarla ayni dünya görüsünü ve çikarlari paylasan masonlardir.
Bu ise, bu yazidizisinin basinda sordugumuz sorunun cevabini çok açiklikla vermektedir. Dizinin basinda; Kuran'a göre, Israilogullari'nin yeryüzünde yasanan "bozgunculugun", yani; fitne, adaletsizlik, zulüm ve kargasalarin baslica sorumlulari olmalari gerektigini, oysa çiplak bir gözle bakildiginda, bugün yeryüzündeki "fitne"nin en büyük kaynagi, "Büyük seytan" sifatiyla tanimlanan ABD oldugunu söylemistik. Ve söyle demistik: "O halde, konuyu biraz daha yakindan incelemek gerekmektedir. Belki de, "ABD" etiketi altinda yeryüzünde bozgunculuk çikaranlar, gerçekte "Israilogullari"dir."
ABD hakkindaki bu bilgilere bakarak, üstteki cümlenin basindaki "belki de" ifadesini atabiliriz. Bugün yeryüzünde süren Amerikan terörü ve Amerikan yayilmaciligi, felsefi ve siyasi yönden gerçekte bir yahudi terörü ve yahudi yayilmaciligi kimligindedir.
Bu noktada ilk basta yaptigimiz gibi Kuran'in yol göstericiligine basvurmamiz gerekmektedir.
Ilk basta, yeryüzündeki bozgunculugu tanimlayabilmek için Kuran'a basvurmus ve oradan asil bozguncularin "Israilogullari" olmalari gerektigini ögrenmistik. Amerikanin gerçek kimligi hakkinda yaptigimiz inceleme ise, Kuran'daki bu ayetlerin "afaktaki" tecellisini ortaya çikardi.
Bu bozgunculugun nasil sonuçlanacagini ögrenmek için Kuran'a baktigimizda ise, yine çok önemli bir bilgiyle karsilasiriz. Isra suresinin baslarinda söyle denir:
"Kitapta Israilogullarina su hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çikaracaksiniz ve muhakkak büyük bir kibirlenis-yükselisle kibirlenecek-yükseleceksiniz.
Nitekim o ikiden ilk-vaid geldigi zaman, oldukça zorlu olan kullarimizi üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarina kadar girip arastirdilar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.
Sonra onlara karsi size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardim ettik ve topluluk olarak sizi sayica çok kildik.
Eger iyilik ederseniz kendinize iyilik etmis olursunuz ve eger kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonunda vaad geldigi zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini darmadagin edip mahvetsinler." (Isra, 4-7)
Allah, Israilogullarinin yeryüzüne saran fitnesinin "güçlü kullar" eliyle söndürülecegini haber vermektedir. Bu güçlü kullar, hem Kuran'in, hem hadislerin, hem giderek Bati ile Islam arasindaki bir mücadele dönüsen dünya siyasetinin gösterdigi gibi, Müslümanlardir.
Allah dilerse, önümüzdeki yüzyilda, Kuran'in bu ayetinin de "afaktaki" tecellisini birlikte görecegiz.

http://www.harunyahya.org

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik