yunanlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yunanlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2007 Cuma

İşte Türkiye'nin Kahramanları

Kardak'ta Yunanlıları etkisiz hale getiren onlardı, Öcalan'ı İmralı'ya onlar götürdü... İşte hiçbir deniz aracı olmadan İzmir'den dalıp Yunanistan'dan çıkabilen kahraman SAT komandolarımız...
Onları televizyon ekranlarında ilk kez 1996 yılında Başbakan Tansu Çiller, “O asker gidecek, o bayrak inecek!” dedikten sonra zodiac botlarla Yunan bayrağının dalgalandığı Kardak’a giderken gördük.

1999 yılında PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Bandırma’dan İmralı’ya götürme görevi yine onlara verildi. Son olarak, İsrail ateşi altındaki Lübnan’da mahsur kalan bin 200 Türk’ün getirilmesi için, Türk Dışişleri ve Genelkurmay Başkanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği tahliye kapsamında, görev alan SAT (Sualtı Taarruz) ve SAS (Sualtı Savunma) komandoları dünyaya parmak ısırttı. Türkiye tarihinin en büyük denizaşırı tahliye operasyonunu gerçekleştiren özel ve seçilmiş askerler, medyaya yansıyan güven veren görüntüleriyle herkesin ilgi odağı oldu.

Dünyanın en tehlikeli askerleriyle aslında ilk defa 1963 yılında tanıştık. Türkiye’nin ilk sualtı taarruz timi, Amerikalılar tarafından Sovyetler’e karşı eğitildi. Türk SAT birliği, gerektiğinde ‘demir perde’nin arkasına geçmek ve o taraftan gelecek tehlikelere karşı anında karşılık vermek üzere kuruldu.

Çünkü o yıllarda ABD için İstanbul Boğazı, Rus denizaltılarına karşı kapatılması gereken en stratejik yolların başında geliyordu. Boğaz, Anadolukavağı ve Yenimahalle Orduevi’nin bulunduğu noktalardan dibe kadar çelik ağlarla örüldü. Sovyetler’in atom bombası yüklü ölüm gemilerinin önü Türk sularında kesildiği için Amerikalılar, okyanus ötesinde rahat uyuyabiliyordu. Soğuk Savaş’ın tehlikeli saatlerinin yaşandığı bu yıllarda ABD, çelik ağlarla yetinmiyor, gerektiğinde sıcak temasa girebilecek çok özel birlikler yetiştirmek istiyordu. O tarihlerde Türkiye’nin su birlikleri vardı ama sualtı timleri yoktu. Türk SAT’ı, bir anlamda ABD’nin nükleer korkusunun bir ürünü olarak ortaya çıktı. Çünkü Amerika, gözünün arkada kalmaması için İstanbul Boğazı’nda baskın, sabotaj, savunma, istihbarat yapacak bir birlik istiyordu. İki süper güç arasındaki nükleer gerilim doruk noktasına çıkarken, 1963 yılında Türk SAT’ının kurulmasına karar verildi.

Savaş şartlarında geçen eğitimler atom silahları konusunda uzman olan Amerikalı Binbaşı Bob Gallagher tarafından verildi. Eğitimler o kadar ağırdı ki 76 kişiden 11 kişi kalıyordu. Vietnam’daki başarılarından dolayı beş kez şeref madalyası alan, ayağında platinle yaşayan ve bazı parmakları olmayan Gallagher, 1. Körfez Savaşı sırasında ateşe verilen petrol kuyularını patlatma yöntemleriyle söndürmeyi başaran sıra dışı bir asker. Vietnam Savaşı boyunca her sene iki Türk timi, Amerikalıların Vietnam’da kullandığı taktikleri, silahları öğrenmek üzere Amerika’ya gönderildi. Gerilla savaş taktikleri, ileri marin keşif, sualtı silahları konularında eğitim aldılar. Sonunda, Amerika ile başa çıkabilecek dünyadaki çok ender timlerden biri yetişti.

Ardından Beykoz’daki, stratejik öneme sahip Mania Grubu’nda göreve başladılar. Denizden gelecek bir Rus tehdidiyle, ilk sıcak teması bu grup sağlayacak; denizde, denizaltında ve karada aralıksız savaşacaktı. SAT’lar, Boğaz’ın soğuk sularında, üçüncü dünya savaşına yol açabilecek K-19 benzeri bir kaza ya da saldırıya karşı yıllarca tetikte bekledi. Amerikalılarla birlikte 40 civarında taktik geliştirildi. Soğuk Savaş döneminden kalma Mania Grubu, bugün aynı noktada görevini sürdürüyor.

1964-67 Kıbrıs olayları yaşanırken, SAT’lar Akdeniz’de bir yerde sabotaj tatbikatları yapıyor, Ayşe’yi tatile çıkarmaya hazırlanıyordu. Boğaz’da Rusları bekleyen SAT’lara, 1974’te Rumlarla savaşmak nasip oldu. Kıbrıs Barış Harekâtı öncesi komandolar ikiye ayrıldı. 24 kişiden oluşan SAT1, Girne önlerindeki mayınları temizleyip, sahili ve köprü başlarını tuttu. Girne Kalesi’nde gizlenen komandolar, önceden belirlenmiş binalara girerek, önemli belgeleri ele geçirerek Türkiye’ye getirdi. SAT’lar, daha sonra hiç kayıp vermeden sabotajlar düzenleyerek Girne’yi ele geçirdi. Daha kalabalık olan SAT2 ise, savaşın seyrine göre, İzmir yakınlarında 12 adayı ele geçirmek üzere tetikte bekliyordu. SAT’lar Kıbrıs Harekâtı’nı bir antrenman olarak görüyor!

Türk SAT’ları hiçbir deniz aracı olmasa bile, İzmir sahilinden 12 adaya ve Yunanistan’a 30, Mersin’den de 40 kilometre sualtından yüzerek Kıbrıs’a çıkıp operasyon yapabilecek kabiliyete sahip. Karadeniz’in karanlık sularında sabotaj tatbikatlarına katılan SAT’lar bazen hayatlarını kaybedebiliyor. Bir sonraki tatbikatta bazılarının cesetleri, bazılarının da kemikleri bulunuyor. Emekli SAT komandosu Namık Ekin, “Balıklar, yengeçler belden aşağısını götürmüş halde çok arkadaşımızı bulduk. Tüplerini bulduk. Bazılarını da iskelet halinde yıllar sonra ağlara takılı bulduk.” diyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gözbebeği olan ve insan gücünün dayanacağı son noktaya varan bir eğitimden geçen SAT komandoları, kurulduğu günden bugüne 21 kayıp verdi.

BORDO BERELİLER

ÖZELLİKLERİ
1-Subay ve Astsubaylardan oluşuyor.
2-üç-üçbuçuk yıl eğitim alıyorlar.
3-Gönüllülük esasına göre seçiliyorlarr.
4-Yurt içinde 72 haftalık temel nitelikli kursları var.
5-Daha sonra ihtisas alanına göre 10-52 hafta arasında değişen yurt içi ve yurt dışı ihtisas eğitimleri var.

Seçkin askerler
Birliklerinde üstün bir performans, başarı gösteren subay ve astsubaylarla uzman erbaş ve erlerden seçilen Özel Kuvvetler Komutanlığı timleri "Bordo Bereliler", çok özel bir eğitimden geçiriliyor. Her türlü koşula karşı eğitilen timler, A ve B timleri olarak iki birimde örgütleniyor. A timleri sadece subaylardan, B timleri ise bir subay komutasında astsubaylardan oluşuyor.
Özel Kuvvetler, TSK'nın seçkin askerlerinin toplandığı bir bölüm olarak en kritik görevlerde harekete geçiyor.
TSK'nın yeniden yapılanmasıyla, 1992'de teşkilatlandırılan Özel Kuvvetler Komutanlığı, dünyadaki bütün demokratik ülkelerin benzer kuruluşları gibi görev yapıyor. Özel Kuvvetler Komutanlığı personeli, Sualtı Taarruz (SAT), Sualtı Savunma (SAS), Eğirdir Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi, 1. Komando Tugayı, 2. Komando Tugayı, Bolu Dağ ve Komando Tugayı, Midyat 3. Komando Tugayı, Foça Amfibi Deniz Piyade Tugayı, Foça Jandarma Komando Okulu'nda üstün başarı gösterenler arasından titizlikle seçiliyor.

Yurtiçi, yurtdışı ve ihtisas eğitimi olmak üzere 3 ayrı dalda 47 ayrı ders eğitimi gören "Bordo Bereliler", 3.5 yılda yetişmektedir.Yurtiçinde 72 hafta süreli temel nitelikli kurslar gören elit askerlere, bu eğitimden sonra yurtiçi ve yurtdışında ihtisas eğitimi verilmekte, ihtisas süreleri 10 ila 52 hafta arasında değişmektedir. Yaklaşık 3 - 3.5 yıl sonunda aday, gerçek bir "bordo bereli" olmak suretiyle özel timlerde görev alacak duruma gelmektedirler.

Yurtiçinde; savaş beden eğitimi, özel harekat, yakın muharebe, teşhis-tanıma, uzak mesafeli keşif ve devriye, sızma, yaşamı sürdürme - sorgulama sorguya mukabele, kaçma - kurtulma, hedef tarifi - ateş tanzimi - hasar tespiti, özel operasyon, psikolojik harekat, halka yardım, paraşüt, komando, gayri nizami savaş, koruma, kış muharebesi, kurbağa adam, serbest paraşüt eğitimi.

İhtisas kurslarında; atlatıcı ve yer ekip komutanlığı, tahrip teknikleri, mayın ve bubi tuzakları, ilk ve acil yardım, cerrahi teknisyen, hayatta kalma-kurtulma, cephane imha, hafif silah uzmanlığı, ağır silah uzmanlığı, istihbarat uzmanlığı, harekat uzmanlığı, muharebe kursları, psikolojik harekat kursları.

Yurtdışında; özel kuvvetlerde uzmanlık, hava indirme, sivil işler, halkla ilişkiler, devriye, yaşamı sürdürme, psikolojik harekat kursları.

25 Şubat 2007 Pazar

YUNAN KİLİSESİ OSMANLI TAPUSU İLE KURTULACAK

Batı Trakya başta olmak üzere birçok bölgede tapu sorunlarını çözemeyen Yunanistan, çareyi Osmanlı kayıtlarında arıyor. Türkiye karşıtlığıyla bilinen Yunan kilisesi bile gayrimenkullerini kurtarmak için Osmanlı tapu kayıtlarını delil gösteriyor. Mahkemeler de belgeleri kabul ediyor.

Gümülcine Asliye Hukuk Mahkemesi son yılların en ilginç davalarından birine ev sahipliği yapıyor. Davacı Yunan kilisesi, davalı ise yerel belediye. Yargılamanın konusu, Portolagos Gölü ve civarındaki 34 bin dönümlük arazinin kime ait olduğu. Olayı ilginç kılan, Türkiye'ye muhalefetiyle bilinen Yunan Moni Hagia Kilisesi'nin arazilerini kurtarmak için Osmanlı belgelerine sarılması. Üstelik mahkeme de Osmanlı tapu kayıtlarını delil olarak kabul etti ve davanın seyri değişti. 2002’de başlayan hukukî sürecin sonunda sulh yolunu seçen belediye, kiliseye ‘size başka bir yer verelim burayı milli park yapmak için bize verin' teklifinde bulundu. Yaklaşık dört yıl devam eden dava Yunanistan'da uzun süre konuşuldu.

Zaman'ın sorularını cevaplayan İskeçe eski milletvekili avukat Orhan S. Hacıibrahim, Yunanistan'ın Osmanlı tapu sistemini kendi emlak ve gayrimenkul sorunlarını çözmek için kullandığını belirtiyor. Ülkede daha sağlam belgeler olmadığını kaydederken ilginç bir noktanın altını çiziyor. Yunanistan'daki kilise ve manastırların Osmanlı döneminde büyük arazilere sahip olduğunu anlatan Hacıibrahim, “Yunanistan şu veya bu şekilde ‘tapuları kabul etmiyorum' dese kilise ayaklanır. Çünkü kilise ve manastırlar kendi mülklerini Osmanlı tapularına dayandırıyorlar.” diyor.

Yunanistan'da yaşanan bir başka tapu davası ise Batı Trakyalı Hasan Berbat'la ilgili. Yunanistan makamlarının Berbat'ın arazilerine el koyması, ucu Osmanlı'ya kadar uzanan bir hukuk mücadelesine dönüştü. Rodop'a bağlı Mehrikoz köyünde doğan Hasan Berbat'ın (63) babası da Osmanlı vatandaşı olarak aynı yerde doğmuş.

Mezarı yine Mehrikoz köyünden. Fakat babası ve dedesinden kalan araziler Hasan Berbat’ın başına iş açmış. 236 dönümlük araziyi kuşaktan kuşağa işlemişler, çeşitli ürünler yetiştirmişler. 1997’de ayçiçeği ekmişler ve Rodop Tarım Müdürlüğü’nden prim almışlar. 1998 yılında, Avrupa Birliği’nin desteği çerçevesinde akasya ağacı dikmişler. Rodop Orman Müdürlüğü de bunu onaylamış. Mehrikoz köyünden sekiz aile aynı yolu izlemiş. Hasan Berbat AB’den yardım almak için arazisine tapu senedi çıkarmak isteyince işin rengi değişmiş. Zira, yüzde 99’u tapusuz olan dağlık Mehrikoz bölgesinden hâlâ kadastro geçmemiş. Rodop 1. Mahkemesi arazilerin Berbat’a ait olduğuna karar vermiş. Ancak vergi ödemek için Şapçı vergi dairesine gittiğinde işler tersine dönmüş. Kurum, söz konusu bölgenin kamu arazisi olabileceğini düşünerek suç duyurusunda bulunmuş. Olayın kamuoyuna yansımasıyla tartışma alevlenmiş. Aşırı milliyetçi görüşleriyle tanınan yerel Hronos gazetesi, özellikle 2002’de aleyhte kampanya yürütmüş. Hasan Berbat’ın oğlunun bir Türk milletvekiline danışmanlık yapması da aleyhte yayınların artmasına sebep olmuş.

Daha sonra Rodop 2. Dereceli İstinaf Mahkemesi’ne intikal eden dava, üç buçuk yıl sürmüş. Arazi Hasan Berbat’ın elinden gittiği gibi çeşitli gerekçelerle 180 bin Euro’dan fazla cezaya çarptırılmış. Temyiz için üst mahkemelere başvuran Berbat, avukat Adem Bekiroğlu’nun önerisiyle Ankara Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşiv Dairesi’ne başvurmuş. Arazilerin Osmanlı döneminde bile kendilerine ait olduğunu gösteren tapu kayıtlarını temin etmiş. Yunancaya tercüme edilen belgeler şimdi mahkemede. Yunanistan’daki birçok kilisenin bu yolla dava kazandığını söyleyen Avukat Bekiroğlu, müvekkili ile birlikte hukuki süreci sonuna kadar götüreceğini söylüyor. Adaletin er geç tecelli edeceğini ifade eden Hasan Berbat ise “Yunanistan’daki kiliselere ve sahip oldukları arazilere Osmanlı arşiv belgelerine göre adalet dağıtan Yunanistan mahkemeleri bizim haklılığımızı da görecek.” diyor. Yunanistan’ın 1907 yılına kadar olan tapuları tanıması Hasan Berbat’ın en büyük güvencesi.

Tartışmalar Osmanlı tapu kayıtlarının en ciddi ve geçerli belge olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koydu. Yunanistan mahkemelerinin kabul ettiği kayıtlar, Selanik’teki Makedonya Tarih Arşivi (İstoriko Arhio Makedonias) ile Ankara Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivlerinde bulunuyor. Yunanistan’ın AB içinde tapu ve kadastroyu tamamlamayan tek ülke olduğunu belirten Osmanlı tarihi uzmanı ve Girit Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Elias Kolovos, bunun büyük eksiklik olduğunu vurguluyor. Kolovos, Osmanlı kayıtlarından daha çok yararlanılması için iki ülkenin işbirliği yapabileceğini ve AB fonlarından yararlanılabileceğini dile getiriyor.

19 Şubat 2007 Pazartesi

TÜRK – YUNAN İLİŞKİLERİ


· Türk – Yunan ilişkilerinin tarihçesine baktığımız zaman anlaşmazlıklarla dolu bir ilişki görürüz. Bu anlaşmazlıkların sebepleri coğrafi, etnik, politik, ekonomik ve tarihi faktör içinde ele alınmıştır. Ülkelerdir. Coğrafi olarak her iki ülkede müşterek sınırları olan ülkelerdir. Ege denizinde bulunan bazı yunan askıları Türk Anavatanından sadece birkaç mil uzaklıktadır. Bu iki ülkenin sınırdaş olması, aralarında meydana gelen sınır çekişmeleri bugünkü Ege ve Kıbrıs anlaşmazlıklarını meydana getirmektedir.
· Ülkelerin öz kimliklerini incelediğimiz zaman zitnik olarak Türkler ve Yunanlılar değişik ırk ve dinlere sahiptirler. Türkler Müsülan, Yunanlılar ise Ortadoks Hıristiyandır. Aynı zamanda kültürleride birbirinden farklıdır. Değişik değer yargıları ve hayat anlayışları vardır.
· Bu iki ülkenin dış ilişkilerde izlediği siyasete ve politikalara baktığımız zaman Türkler Osmanlı İmpartorluğunun kaybına rıza göstermişler ve Mustafa Kemalin akıllı idaresi ile, Pan Türkizm veya Pan. Turanizm gibi genişleme ihtiraslarından vazgeçmişlerdir.
· Yunanlılar ise eski Yunan saygınlığını haklı çıkarmak zorunluluğunda imiş gibi, bir düşüncenin verdiği, memleketlerinin yetersiz kaynakları olan önemsiz bir devlet gibi muamele görmesinin sebep olduğu, aşağılık duygusu içinde kıvranarak, kendi komşularının zararına çalışarak, düşmanca iddealarda bulunmaktadır ve kendi kendilerini büyük gören sabit bir fikrin çılgınlğı içine düşmüşlerdir.
· Politik ve ekonomik olarak Yunanistan çok yakın zamana kadar Yunan yaşantısının derinliklerine kadar inmiş olan Ortadoks kilisesi ile köylü ekonomisine dayanan bir monarşik sistemden başka bir şey değildi. Diktatör yöneticiler gelmişler gitmişler fakat Yunan sosyal alt yapısı II. Dünya savaşında Alman istilasına rağmen hiç deyişmemiştir. Buna karşın Türkiye Kurtuluş Savaşını yapmış eski rejimi tamamen silen bir sosyal devrimi gerçekleştirmiş ve laikliği getirerek yeni bir devlet nizamı kurmuştur. Bundan başka Türkiye Yunanistana nazaran daha fazla kaynaklara ve daha iyi kalkınma hedeplerine sahiptir. Ayrıca güç dengesi bakımından Yunanistanla kıyaslanamayacak kadar bir nüfus potansiyeline ve yüzölçüme sahiptir.
· Şimdi Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin ve Anlaşmazlıkların çerçevesini oluşturan konulara başlıklar halinde bakacak olursak.
1-HAVA SAHASI KONTROLÜ
· Her iki devletin NATO’ya girmesinden sonra, karşılıklı anlaşma ile Ege Denizi Hava sahasının Teknik Kontrolünün Yunanistan tarafından sağlanması kararlaştırılmıştır.
· 1950 yılında İstanbul’da yapılan uluslar arası Havacılık Toplantısı ile Ege Denizinin üzerindeki hava sahasının teknik kontrolü bu ülkeye bırakılmıştır. Ancak Yunanistan bu hattı bir hava egemenliği olarak kabul etmiştir. Türkiye 1974 kıloru Barış hareketinden sonra bu hava sahasını emniyet bölgesi ilan etmiştir. Yunanistanda karşılık olarak Ege Denizi hava sahasını yabancı, sivil ve askeri trafiğe kapatmıştır. Bölgeyide “tehlikeli bölge” ilan etmiştir. Sonradan sadece sivil Trafiğe açılabilmiştir. 1944 Şikago Sivil Havacılık Anlaşmasının 1. Ve 2. Maddeleri, ulusal hava sahası olarak ülkelerin toprakları ve karasuları üzerindeki hava sahasını kabul etmesine rağmen bu ülke, bu sahanın kendisi çin 10 mil olduğunu ileri sürmektedir. Bu durum iki ülke arasında devamlı olarak hava ihlalleri olarak adlandırılan anlaşmazlıklara neden olmaktadır. Hukuki bir ülkenin karasuları ile hava sahası sınırları örtüşmelidir. Ancak 1931’den bu yana önce 3 sonra 6 millik Yunan karasuları ile 10 millik Hava Sahası arasındaki mevcut bu fark Türkiye farkından ilk kez 1975 yılında sorun olarak dile getirilmiştir. Yunanistanın Egeyi sahiplerine niyetleri sorgulamaya başlanmıştır. Hava sahası sorununun pratik bir sonucu olarak Türk savaş uçakları Yunan hava sahasını 6 mil olarak kabul etmekte, yani 6 mil ile 10 mil arasındaki 4 millik fark Türk savaş uçaklarının uçuş alanına girmekte, Yunanistan ise bunu her defasında egemenlik ihlali ve açık tehtit olarak değerlendirmektedir.
2- KITA SAHANLI
· 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansında, Egedeki Adaların sahilden işletmeye elverişli yere kadar olan bölümü o adaların kıta sahankırı olarak belirlenmiştir. Ancak, TürkiyeEge’den çıkacak denizaltı zenginliklerinden yararlanamayacağı anlamına gelen bu durumu kabul etmemiştir. Yunanistan ise karşıt görüştedir ve Adaların çevresinin bir kıtasahanlığı oluşturduğunu idda etmektedir. Türkiye buduruma önlem olarak 1958 Cevnevre antlaşmasına bir taraf o inandığı gibi Birleşmiş milletlerdeki UNCLOS Deniz Hukuku konferansında onaylanmamaktadır. Bu konferansı başka ülkede onaylamamıştır. Türkiye, Ege Denizinin özel durumunun iki ülkenin karşılıklı olarak ele almasını istemektedir. Ege kıta sahanlığı sorun, 1970-80 ve 90 larda yaklaşık 10 yıl içinde iki ülkeyi 3 defa krize sürüklemesi bakımından iki ülkenin çözümlemesi gereken önemli bir sorundur.
· Kıta sahanlığı sorununun bir çözüme kavuşmamasının en büyük nedeni ülkelerin bu konuda savundukları tezlerin birbiriyle zıtlık göstermesinden meydana gelmektedir.
· Bir sahidar devletin, kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısının dibi ve dip altı olarak tanımlanan kıta sahanlığının sınırları genelde karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı hattan itibaren 200 deniz milidir. Kıta sahanlığı anlaşmazlığının nedeni kıta sahanlığının tanımından kaynaklanan anlaşmazlıktan değildir. Anlaşmazlığın nedeni sınırlandırmanın hangi ilkelere göre yapılacağı, adaların göz önüne alınıp, alınmayacağı ve sınırlandırmanın kim tarafından yapılacağı gibi konulardaki fikir ayrılıklarından kaynaklanmaktadır.
· Bu açıklamadan sonra Yunanistanın savunduğu tezine bakacak olursak. Yunanistan 1958 Kıta sahanlığı sözleşmesi ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz hukuku sözleşmesine dayanarak Adaların Yunanistanın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve adaların kıta sahanlığının bulunduğunu öne sürmektedir. Ege kıta sahanlığının belirlenmesinde tüm Yunan adalarının göz önünde bulundurulmasını ve konunun uluslar arası Adalet Divanının çözmesini istemektedir.
· Türkiye’nin savunduğu tez ise Ege kıta sahanlığının belirlenmesinde adalara öncelik yada eşit ağırlık verilmesi durumunda Anadolu kıta sahanlığının yok varsayıldığını söylemektedir. Yani, zaten Anadolu karasının uzantısı içindeki adaların kıta sahanlığı oluşturması Türkiye’nin zaten kıta sahanlığı kabul ettiği bölgenin 3 Yunanistan eline geçmesi anlamına gelmektedir. Bunun için Türkiye Yunanistanın bu tezini kabul etmemekte ve Egenin özel konumu itibariyle sorunun karşılıklı olarak muzakerelerle çözümlenmesini istemekte Yunanistan ise Egenin coğrafi ve jeolojik özelliklerini yok sayarak yani hakkaniyet ilkesini çiğniyerek adaların kıta sahanlığının olduğunun kabul edilmesini istemektedir. Sonuç olarak Ege sorunu iki devletin de taviz vermez tutumu ve siyaseti sonucunda çözümlenmesi güç sorunlar olarak karşımızda durmaktadır. Ege sorunun çözümlenmesi bir tarafın taviz vermesiyle mümkün olabilecektir. Ancak bu taviz elinizdeki kozların kaybedilmesi anlamına geldiği için iki ülkede buna yanaşmamaktadır.
3- KIBRIS
· Yunanistanın yayılmacı politikasının belirgin bir örneği olduğu nedeniyle Kıbrıs ayrı bir inceleme konusu yapılacak niteliktedir.
· Kıbrıs Yunanistanın ulusal Hedefleri ve Enosis içindedir. Bunuda geçmişte göstermiştir. Bunun en belirgin örneği Yunanistanın 15 Temmuz 1974 günü adaya fiile, müdahele ederek bir hükümet darbesi gerçekleştirmesidir. Bu darbenin macı adayı Enisis planına göre ele geçirmektir. Bu gelişmeler sonucunda darbeden hemen sonra dönemin başbakanı Ecevit “Ortak Girişim” konusunu görüşmek üzere Londraya gitmiş ve İngiltereyle konu hakkında görüşülmüştür. Adadaki durum ve bu duruma ortak hareket biçimleri üzerinde durulmuş, ancak ingiltere askeri müdaheleyle değilde adanın darbe incesi durumuna nasıl getirilmesi gerektiği üzerinde durmuştur. Türkiye ise adadaki Türkelrin güvencesinin garanti altına alınmasını istemiş ama İngiltere’nin yavaş hareketleri sonucu dönemin başbakanı Ecevit Türkiye’nin adadaki durum nedeniyle kaybedecek zamanı olmadığından Kıbrıs mütelesi konuşulmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda Ecevit dönemin siyasi partileriyle görüşmüş ve durum hakkında bilgi vermişti. Garantör devletin yetki ve yükümlülükleri belirtilmiş ve yunanistanın müdehaleci bir devlet olduğu belirtilmiş. Bu yetkisini adadaki Anayasal düzeni koruması şeklinde kullanmak yerine bu yetkiyi kötüye kullandığı belirtilmiş ve askeri müdehalenin kaçınılmaz olduğu belirtilmişti ve askeri müdehale Ecevit’in verdiği isim adı altında yani Kıbrıs Barış Harekatı adı altında başarıyla yapılmıştır.
· Kıbrıs kara harekatı Türkiye’nin Kıbrıs’taki garantörlüğün korunması ve Yunan emellerinin, gerçekleştirilmemesi bakımından önemlidir. Amacı itibariyle tamamen Kıbrıstaki Türk Halkının haklarının korunması ve sağlanması bakımından savunma niletiği taşır.
4- ADALARIN SİLAHLANDIRILMASI
· 1923 Lausanne antlaşmasıyla Doğu Ege Adalarının 1947 Parry Antlaşması ile 12 Adaların silahtan ve silahlı kuvvetlerden arındırılması öngörülmüştür. Yunanistan Doğu Ege Adalarını 1960’ların başından itibaren yeniden silahlandırmaktadır. Türkiye ilk kez 1964’de Rodos ve İstanköydeki askeri yığınaklara karşı Yunanistana bir protesto notası vermiştir. Ama Yunanistan o tarihte böyle bir girişiminin olmadığını söylemiştir. Ancak 1969 yılında Limanın silahlandırılmalarıyla ilgili olarak Türkiye’nin verdiği notaya karşılık Yunanistan bu kez silahlandırma yaptığını kabul etmiş ve Montro Boğazlar Sözleşmesine atıfta bulunarak buna hakkı olduğunu söylemiştir.
· Yunanistan Montrö Boğazlar sözleşmesinin Lozan Boğazlar sözleşmesini hükümsüz kıldığını iddea etmektedir. Montro Boğazlar sözleşmesinde adaların silahlardan arındırılmasıyla ilgili bir hüküm bulunmaması nedeniyle Lozan Boğazlar sözleşmesi hükümsüz hale gelmekte ve Yunan adalarının silahlandırılması meşrulaştırılmak istenmektedir.
· Türkiye’nin görüşüne göre ise Montrö Yunanistana böyle bir hak vermemektedir. Çünkü Montrö, Lozan Boğazlar sözleşmesinin Yunanistanı ilgilendiren bölümlerini ortadan kaldırılmaktadır.
· Türkiye’nin tezine göre Montröde söz konusu olan “yeniden” silahlandırma” Tüm Ege adalarıın değil açık bir biçimde yalnızca Türk egemenliğindeki Boğazlar Bölgesini kapsamaktadır. Montröde Yunanistanın egemenliği altındaki adaların yeniden silahlandırılması ile ilgili bir hüküm yer almamaktadır. Dolayısıyla Yunanistan’ın adaların silahlandırılmasına gerekçe olarak Montröyü göstermesinin hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Ama Yunanistan Türkiye’nin Montröyle kazandığı boğazlardaki silahlanma hakkını kendine göstermektedir.
· Sonuç olarak Türkiye açısından Boğazlardan Geçişi düzenleyen Montrö boğazlar sözleşmesi Yunanistan herhangi bir hak kazandırmaktadır.
PAN-HELENİK HÜLYA: BÜYÜK FİKİR (MEGALİ İDEA)
Yunan yayılmasının güç aldığı en büyük ukvvet Megali İdea’dır. Andreas C. Michalopoulos, OBE tarafından Megali İdea şöyle tanımlanmıştır:
“Gelecekte bir gün tüm Yunanlılar birleşecek ve büyük Yunanistan krallığının İyonya (Batı Anadolu)dan Trakya’yı, Küçük Asya sahillerini ve İstanbul’u da içine almak üzere Karadeniz’e kadar uzayacağı ümididir. Bu mağrur bir aydın fantazisi değil, bir rüya değil, Bizans İmparatorluğu’nu hortlatmak gibibir vahşi ideal değil, bu yabancı bir ırkın hakimiyetinden kurtularak hür olmak isteyen insanların sesidir.”
Bu tanımı yapana göre; bu hayal hemen gerçekleşmeyebilir ama yayılma, yavaş yavaş oluşacaktır.”
Yunanistan İşçi Kurumu temsilcisi Dr. Drakoulis, Ocak 1919 senesinde çok açık olarak şöyle söylüyordu:
“İzmir ve Atina Helenizmi, iki deniz feneri gibi gözükmektedir. Bu ışık merkezlerinden birinin neden Helenizm’den koparılması gerektiği fikri bir muammadır... Makedonya ve İstanbul, Teselya ile Girit gibi aynı yolu takip etmelidir. İstanbul Yunan devletinin başkenti olmalıdır.”
Son zamanların Yunanlı yazar ve politikacısı Panayotis Pipinellis de konuyu şöyle değerlendirmiştir:
“Yunanistan’ın oluş sebeplerinden biri de; tüm Yunan ırkının toplanıp biraraya gelebildiği milli bir milletler topluluğunun çekirdeği haline gelmesidir. Bizans İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılma hülyası tüm Yunanlılar’ın kafalarındaki tek düşünce olmuştur.”!
Yunan basını bile, düzenli bir şekilde yalnız İzmir’in değil aynı zamanda, Trakya, İstanbul ve Türkiye’nin Karadeniz sahillerindeki trabzon’un Yunanistan’a ilhakı için tahriklerini yürüterek Yunan emperyalizmini aksettirmiştir. 13 Kasım 1918 tarihli Nea Hellas Gazetesi şöyle yazmıştır:
“Yunanistan’dan başka hiçbir devlet İstanbul’un varisi olduğunu iddia etme cesaretini gösteremez. Yegane doğru karar veya en zararsız olanı, Yunanistan sınırlarının İstanbul’u da içine alacak şekilde genişletilmesidir. Soruna diplomatlar tarafından bulunan yasa dışı çözümlere rağmen İstanbul, Yunanistan’a aittir ve bir gün yine Yunanistan’ın olacaktır.”
Aynı gazete, İstanbul’a ilaveten Kıbrıs, Epir, Onikiada, Trakya ve Küçük Asya’nın Yunanistan’a verilmesini istemişti.
Eleftheros Typos Gazetesi, Yunanistan7ın artık geçmişin küçük bir devleti olmakla devam edemiyeceğini vurgulayarak şunları ilave etmişti.
“Harbin, üzerimize yüklediği ağır sorumluluklara karşın, şayet sınırlarımız tüm Helenleri bir Yunanistan içinde toplayacak büyüklüğe sahip oluncaya kadar genişlemese, ekonomik olarak hayatta kalamayız.”
Buna mukabil İleftheron Vema Gazetesi’de bir başka deyişle şöyle ifade ediyordu:
“Trakya ve Küçük Asya’yı almayacağını söyleyen Yunanlı aklını kaçırmış olmalıdır.”
1920’lerde, Rizospastis Gazetesi hariç olmak üzere, bir tek gazete yoktu ki Yunan toprak isteklerini yazmasın. Halbuki aynı günlerde. Atina nezdindeki İngiliz Büyükelçisi Lord Granville, yunanistan hakkındaki gözlemlerini şöyle belirtmişti:
“Yunanistan’ın kendine ait toprakları bile idare etme yeteneği gösteremezken, milyonlara varacak kalabalık bir nüfusu idare etmek için gerekli olan akıl ve fedakarlığı gösterebileceği beklenemez. Bugün öğrenilmiştir ki hiç olmazsa İzmir’in zengin iş adamları ve hatta Yunanlı “reaya” (Osmanlı Yunanlıları) kendi anavatanları ile birleşmeyi istememektedirler.”
Yunan yayılmasının tehlikelerini daha evvelden sezmiş olan İngiliz subayı ve yazarı Harold Armstrong. “Yunanistan büyük olmak için kendini yukarı doğru itmeye zorlamaktadır.” Dedikten sonra şöyl edevam ediyor:
“Yunanistan’ı ne kadar çok görürsem, onun büyüklüğüne o kadar daha z inanıyorum. Yunanistan, zannederim her biri kolayca patlayabilecek baloncuklardan oluşan bir köpük dünyası üzernide yaşamaktadır. Örgütlenme yeteneği ve idare edebilme kabiliyeti yoktur. İşten ziyade lafın bol olduğu bir memlekettir.”
SONUÇ VE ÖNERİLER
Türk ulusal hedefi “Çağdaş Uygarlık”, çevreyi tedirgin edecek özelliği olmayan ulaşılabilir bir hedeftir. Ancak, Yunanistan’ın ulusal hedefi “Megali İdea” için bir engel durumundadır.
Yunan ulusal hedefi ise ulaşılabilir, sulhsever, hukuk ilkelerine uygun ve ulusal gücüyle uyumlu olmayan, bir slogan veya rüya durumundadır. Türkiye ile ilişkilerinde duygusal davranabilmekte, 1920 Anadolu serüveni gibi ansızın gelen zorlu bir duygunun etkisiyle şaşırtıcı eylemler yapabilmektedir. Ülkenin ulusal gücü bugünkü sınırlarını genişletmesine yeterli olmamasına rağmen, ortaya çıkabilecek ilk fırsatta saldırabilmenin hazırlıkları içindedir. Diğer bölümlerdeki bilgi ve değerlendirmeler göstermiştir ki Yunanistan, ulaşamayacağı ve savaşı gerektiren bir hedefe koşullandırılmıştır. Savaş ise Türkiye’nin ulusal hedefine ulaşabilmesinde büyük bir engel durumundadır.
Bu durumda Türkiye NE YAPACAKTIR? Yönetimimiz, Yunanistan ile ilişkilerini bir savaşa neden olmayacak şekilde düzenlemek için elinden gelen çabayı gösterecektir. NASIL’a gelince Türkiye, bu ülkeye özgü duygusallığı ve coşkuyu yatıştıracak şekilde barışçı ve kışkırtmadan uzak bir yöntem uygulayacaktır. Bu ülke ile ilişkilerde varolan dengesizliğin devamının ve özellikle bu ülke ile bir savaşın, ulusal hedefinin elde edilmesine geciktirici bir etki yapacağı daima hatırlanacaktır. Ancak, Yunanistan’ın geçmişte yaptığı gibi serüvenci bir saldırısına karşı yeterli önlemleri de alacaktır.
Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesi için, Yunanistan’ın yüzyıllardır şartlandığı ulusal hedefinden hemen bir ödün vermesini beklemek gerçekci bir tutum olmayacaktır. Esasen, bugünkü Davos sonrası yaklaşımın, Yunanistan tarafından gerçek bir gereksinimi karşılamak için benimsendiğini söylemek veya bir ödün olarak nitelemek yanlış olacaktır. Gelişimi bu incelemenin görüşmeler ve bildiriler bölümünde belirtilen Davos, çok yararlı, fakat sadece bir başlangıç ve Türkiye için NASIL’ın başarıya ulaşmasında etkili bir araçtır.
AT-Avrupa Topluluğu her iki ülke içinde, gerginliğin giderilip savaşın önlenmesinde etkili olabilecek bir kurumdur. AT’ye üye olmakla Türkiye, ulusal hedefine biraz daha yaklaşacak, üye Yunanistan ise zamanla, duygusallığı ve coşkusu azalarak, Türk-Yunan ilişkilerine koşullandırılmış bir “Hellen” gibi değil, kalkınmışlığın rahatlığına ermiş diğer AT üyeleri gibi bakabilecektir.
Her Türk ve Yunanlı, Atatürk’ün Ekim 1937 de Türkiye’ye gelen Yunanistan Başbakanına söylediklerini daima anımsamalıdırlar.
“ÜLKELERİMİZİN İYİ İLİŞKİLER İÇİERİSİNDE OLUŞU HER İKİ ÜLKENİNDE YARARINADIR. ZAMAN GEÇTİKÇE BU HUSUS DAHA İYİ ANLAŞILACAKTIR.”
KAYNAKLAR
1. BRITANNICAS COINCISE PISTURED ENCYCLOPAEDIA, VOLUME 6.
Overseas Edition, Compton Division of Britanica.
2. THE AEGEAN REALITIES
Published by The Association fo Journalist. İstanbul, 1987.
3. PORTRE ANDREAS PAPANDREU
Soven Lider. Cumhuriyet 1987.
4. ANDREAS’IN YENİ ZÜYÜ
Sami KOHEN, Milliyet 1987.
5. YENİ GELİR SİYASETİ
Stelyo BERBERAKİS, Cumhuriyet Kasım 1987.
6. GİRİT ADASINDA AYRILIKÇI HAREKET
Güneş, AA, 22 Kasım 1987.
7. ATİNA TERÖRÜN ORTAĞI
Reha Muhtar, Milliyet 1987.
8. NEYE GÜVENİYOR?
Sami KOHEN, Milliyet 1987.
9. YUNANİSTAN HAVA ALANLARI
Turhan AYTUL, Kamuran İNAN.

Antik Yunan tarihi

M.Ö. 3000 ortalarından M.Ö. 1200 yıllarına kadar Girit’te bir uygarlık bulunuyordu. Bu kültür M.Ö. II.binde özellikle Ege Bölgesi ve Boğazlar yoluyla Karadeniz’le, Balkanlar yoluyla Avrupa’yla, Anadolu yoluyla da Ön Asya ile ilişkideydi. Girit’in diğer kültürlerle ilişkisi ticari amaçlıydı. Girit’te M.Ö. 1400’lerden itibaren dışarıdan gelen istilalar sonucu bir gerileme görüldü. Akaların Girit’i istilası 300 yıl sürdü daha sonra Dorların göçleri başladı. Giritteki kültürün sona ermeye başladığı M.Ö 1500’lerde Peleponnes kıyısında Argos’ta Miken kültürü ortaya çıktı. Miken’de şehir devletleri tarafından idare edilen savaşçı bir toplum yaşıyordu. Miken kültürü Girit’tekilerden farklıdır ama bu kültürün etkilerini taşır.
Önce Girit sonra Miken kültürleri yayılarak önem kazanıyordu ama Yunan Tarihi ile bu kültürler arasında neredeyse hiç bağlantı yoktur. M.Ö. 13.yy’dan 8.yy’a kadar geçen dönemde Girit ve Miken izleri yok oldu. Dorlar kuzeyden güneye ilerleyip her şeyi kendi egemenlikleri altına alarak Aka ve Miken sülalelerinin izlerini yok ettiler. Akalar ve İyonlar Ege Denizi’ni geçerek Anadolu kıyılarına kaçtılar ve burada kıyı boyunca yerleşerek yeni İyon kentleri kurdular. Mikenlerin deniz üzerinden Kıbrıs ile Güney Anadolu’dan Doğu Akdeniz kıyılarına kadar ulaştıkları buralarda ortaya çıkan Miken buluntularıyla belgelenmiştir (1).
M.Ö. 1000 ile 700 arası Yunan Ortaçağı’dır. Bu dönemde Dorlar Yunanistan’da Aka Uygarlığının yıkıntıları üzerine şehir devletleri kurdular. Eski kabile teşkilatının yerini çok daha gelişmiş siyasal ve sosyal teşkilata sahip şehir devletleri aldı. Yine bu dönemde halk sınıflara ayrıldı, aristokrasi ortaya çıktı ve şehir devletlerini idare eden krallar aristokratlar tarafından devrildiler (2). Yunan Ortaçağı’nın sonlarına doğru Akdeniz ve Karadeniz etrafında tarımsal ve ekonomik ihtiyaçları karşılamak için koloniler kuruldu. Daha önceden Girit,Ege Adaları,Batı ve Güneybatı Anadolu kıyıları Yunanlılar tarafından işgal edildiğinden kolonileri daha uzak ülkelere kurdular. Yunanlılar ilk zamanlarda ırklarını korumaya çalıştılar daha sonraki yıllarda yerlilerle ilişkileri artınca onlarla karıştılar. Koloniler sayesinde Yunan ticareti geniş bir alana yayıldı ve sanayi gelişti.
Yunan Ortaçağı’ndan sonra M.Ö. 7. ve 6.yüzyıllar Arkaik Çağ diye adlandırılır. Bu çağda Yunanistan’da en önemli şehir Atina’dır. Attika halkı sosyal ve ekonomik yönden üç gruba ayrılır. Büyük çiftlik sahipleri, tüccarlar ve sanayiciler ve küçük toprak sahibi köylüler. Gittikçe köylü toprakları elden çıktı ve Attika birkaç zenginin eline geçti. M.Ö. 594-593 yıllarında hükümetin başına geçen Solon’un sosyal,siyasal ve ekonomik reformları ihtiyaçları karşılıyordu. Bu dönemde oluşturulan devlet teşkilatı Atina’da yüzyıllarca yaşadı. Solon’dan sonraki yıllarda Peisistratos’un tiranlığı Atina’nın en parlak çağlarından biriydi. Peisistratos aristokrat sınıfı zayıflatıp, köylüyü korudu. Döneminde ticaret gelişti. Atina Solon’un reformları ve Peisistratos’un iç ve dış siyaseti sayesinde büyük gelişme gösterdi. Arkaik dönemde ünü doğuya yayılan diğer güçlü şehir olan Sparta 6. yüzyılın son yarısında Peleponnes birliğini kurdu. Bu birlik gerektiği zaman toplanırdı. Her şehir devleti bir oya sahipti. Sparta’da askeri güç ve polis teşkilatına dayanan bir baskı politikası uygulanıyordu.
Yunan Tarihinin Klasik Çağı olan 5.yüzyılda İran yaylasından Anadolu’da Kızılırmak’a kadar uzanan Pers Krallığı’nın İyonya’ya saldırıları görülüyordu. Lidya Kralı Kroisos ile yaptıkları savaşta kralı esir alıp Lidya Krallığı’nı yıktılar. Lidya Anadolu’nun Batı kıyılarındaki Yunan şehirleri ile birlikte Pers Devletine katıldı. Perslerin idare merkezleri Sardes ve Daskileion’du ve İyonya şehirleri de bu satraplıklara bağlandı. Perslerin İyonya’yı işgaliyle İyonya’da başta Miletos olmak üzere ayaklanma baş gösterdi. İyonyalılar Sardes’e kadar yürüyüp daha sonra Efesos’a kadar çekildiler. Atina İyonya’ya yardım gönderdi. İyonya ihtilaline sonraları Kayra,Likya ve Kıbrıs şehirleri de katıldı ve isyan hareketi yayıldı. “Persler ayaklanmayı bastırdıktan sonra M.Ö. 493’te Kios, Lesbos ve Tenedos adalarını ellerine geçirdiler. Pek çok kenti daha işgal ederek isyana katılan kentleri tahrip ettiler. Ayaklanmaya katılmayan Efesos ve Symria gibi kentler dışında yıkım ve cezadan yalnızca Kyzikos kurtuldu” (3).
Darius 490 yılında İyonya ihtilaline 20 gemilik bir kuvvet gönderen Atina ile 5 gemi gönderen Eretria’yı cezalandırmak için Pers donanmasını önce İyonya’ya oradan da adalara sefere gönderdi. Eretria ele geçtikten sonra Attika bölgesinin doğu kıyılarında Marathon Ovası’na çıkartma yapıldı. Buradaki savaşı Atinalılar kazandı (4).
Marathon savaşını Atinalıların kazanması Darius’u kızdırdı ve Yunanistan’a savaş açma kararı aldı. Darius’un ölümünü izleyen yılda 483’te Kserkes’in ordusu Yunanistan’a sefere çıktı. Orduda Hintliler, Doğulu Habeşler, Araplar, Lidyalılar, Bitinyalılar bulunuyordu. 1207 parçalık donanmada pek çok ulusun yardımıyla oluşturuldu (5).
Pers kara ordusu Trakya ve Makedonya üzerinden Kuzey Yunanistan Teselya’ya ve oradan Thermophia geçidine hiçbir direnişle karşılaşmadan vardı. Donanma denizden orduya eşlik ediyordu. Yunan donanması Persleri Artemision Burnu’nda yendi. Pers ordusu karada savunmayı püskürtünce Yunan gemileri Attika bölgesini korumak için güneye çekildiler. Persler Atina’ya girip Akropol’ü ele geçirdi ve kenti yakıp yıktılar. M.Ö. 480’de Yunan donanması bozguna uğratılınca Kserkes Atina’yı terk etti. Ertesi yıl Atina tekrar yıkıma uğradı fakat Plataia ovasındaki savaşı Yunanlılar kazandı. Bu zaferden sonra Persleri Anadolu içlerine sürerek Ege denizinden çıkartmaya çalıştılar. Daha sonraki yıllarda Atina Pers tehlikesine karşı Attika-Delos Deniz Birliği adlı siyasal bir birlik kuruldu. M.Ö. 431-404 yılları arasında Yunanlıları iki büyük cepheye bölen Peleponnes savaşı Atinalılar ve Spartalılar arasında oldu. “413’te Sicilya seferi Atina için büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. 407 yılında Perslerle Spartalıların işbirliğinden dolayı Atinalı komutan Alkibiades 100 gemilik donanmayla Efesos limanına geçti. Gemiler burada bozguna uğratılıp komutan Persler tarafından öldürüldü ( 6 ).
Peleponnes savaşından sonra M.Ö. 4.yüzyılda Persler Spartalılara yardımları karşılığında Anadolu kıyılarını egemenlikleri altına aldılar. Anadolu şehirleri Perslerin öç almasından korkarak Sparta’dan yardım istediler. Spartalılar bir ordu göndererek Perslere savaş ilan ettiler. M.Ö. 400’de savaşın sonunda Anadolu’daki Yunan şehirleri Perslere bırakıldı.
M.Ö. 4.yy kuzeyde bulunan Makedonyalılar Yunanlıları Perslere karşı savaşa davet ettiler. Makedonya kralı Filip’in bu teklifiyle savaş açıldı ama 330’daki ölümü üzerine oğlu İskender onun projesini gerçekleştirdi. Hellenistik Devir olarak adlandırılan bu dönemde İskender Trakya’ya,Asya’ya ve Hindistan’a seferler düzenledi ve Anadolu, Doğu Akdeniz, Doğu İran ve Orta Asya ülkelerini zaptetti. Fethettiği ülkelerde kurduğu şehirler Yunan kültürünü etrafa yayan merkezler oldu. M.Ö. 323’te ölümünden sonra İskender’in devleti krallıklara bölündü. M.Ö. 275’te Batı Yunanlılar Romalıların egemenliğine geçti. M.Ö 279’da Kelt akınlarına karşın Orta Yunan şehir devletleri birleşti ve Keltlere karşı zafer kazandı. M.Ö. 3.yüzyıl sonlarında ve 2.yüzyılda Romalılar ile Makedonyalılar arasındaki savaşlardan sonra Romalılar Makedonya, Yunanistan ve diğer Helenistik şehirleri egemenlikleri altına aldılar.

*Notlar
(1)Anadolu Medeniyetleri, C.2, Yunan,Roma,Bizans. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul,1983. s:5
(2)Mansel,A.M., Ege veYunan Tarihi, T.T.K Basımevi, Ankara,1983, s:97
(3)Anadolu Uygarlıkları, C.2., Görsel Yayınlar, İstanbul 1982, s:317
(4)Anadolu Uygarlıkları, a.g.e., 317
(5)Heredot Tarihi, çev: Perihan Kutman,Hürriyet Yayınları, İstanbul,1973. s:277
( 6 )Mansel,A.M., a.g.e., s:336

Nalan Yılmaz

23 Aralık 2006 Cumartesi

Gerçek Tarih 2

Bir Yanlışın İzahı
Padişahların, Osmanlı topraklarındaki muhtelif yerleri devletin ileri gelenlerine: "Sana orayı bahşettim" demesinin
"Verilen yeri imar et!" manasına geldiğini ve bu varlıklı Osmanlı paşalarının, o toprakların mamure haline gelmesi uğrunda servetlerini tükettiklerini...

Hakiki Nişan
Kırım Savaşı'ndaki büyük hizmetlerinden dolayı Fransız hükümetince kendisine nişan verilen Deli Hasan Ağa'nın bu nişanı takmadığını farkeden Fuat Paşa'nın ona takmama sebebini sorması üzerine:
"Paşam, benim vücudumda harpte kazandığım yedi nişan (yara izi) var. Onlar varken elin Frenk'inin nişanını ben ne yapayım!" diye cevap verdiğini

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi
1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği'nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara'da bulunan S. İ. Aralov'un, Lozan Konferansı'nın sonuçları ile alakalı olarak yazmış olduğu hatıratında:
"... İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye'nin olan Musul'u ve daha başka yerleri Türkiye'den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde İngiliz planını gerçekleştirmeyi başardı.
Türkiye'nin Musul'u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi Bundan başka Batılı devletler, Türkiye'yi Osmanlı Devleti'nin Batılı kapitalistlere olan borçlarının, Osmanlı Devleti'nden ayrılan ülkeler arasında bölünüşünden sonra, payına düşen bölümünü 20 yıl içinde ödemeye ikna ettiler" diye yazdığını...

Acı İtiraf
Lozan Konferansı'na İsmet İnönü ile birlikte katılarak Türkiye aleyhine birçok entrikalar çeviren Hahambaşı Hayim Naum’un,daha sonraları hükümet erkanı ile araları çok iyi olmasına rağmen: "Bu memlekete bu millete çok kötülük ettim, artık aralarında yaşayamam" diyerek pişmanlık içinde Mısır'a gittiğini...

Mehterin Büyüleyici Tesiri
Batı musiki şaheserlerini yazmış olan Mozart,Bizet gibi büyük bestekarların mehter musikisinin büyüleyici tesiri altında kalarak,Türk tarzında Alla Turca denilen kısımlarını yazdıklarını....

İlahi İkaz
Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu karargahında Mekke ve Medine'yi kurtarmak için Hicaz Seferi Kuvveti hazırlanması meselesi görüşülürken,Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın bu iş için Mustafa Kemal'i atadığını ve bunun üzerine Mustafa Kemal’in:
"Değil Hicaza asker sevketmek,hatta oradaki askerleri de geri almak ve kuvvetleri verimsiz yönlere dağıtmamak gerek" diyerek görüşünü belirttiğini ve sonunda M. Kemal'in bu görüşünün kabul edilerek Medine'nin boşaltılmasına karar verildiğini...
Tam bu sırada ışıkların aniden sönerek ortalığın zifiri bir karanlığa bürünmesi üzerine bunu İlahi bir İkaz kabul eden Cemal Paşa'nın birden ürperip sarsıldığını ve daha sonra Hicaz'ın boşaltılmasından vazgeçilerek Fahreddin Paşa nın Medine'ye gönderildiğini....

Medine Muhafızı
Osmanlı'nın edeple taçlaşmış iman anlayışının gereği olan Hazret-i Peygamberi'nin (sav) şehrini bir valinin adının altına sokamayacağı saygı ve edebi ile, oraya göndereceği idareciyi "Vali" yerine "Medine Muhafızı" diye isimlendirme hassasiyetini gösterdiğini ...

Dünyanın İlk Toplu Sözleşmesi
Dünyada ilk toplu sözleşmenin Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirildiğini, Kütahya Vahid Paşa kütüphanesinde bulunan şeriye Mahkemesi sicilinin 57'ci sayfasında kayıtlı belgeye göre, yeryüzündeki bu ilk sözleşme Kadı Ahmed Efendinin tasdiki ile 24 işyeri ile işçileri arasında imzalandığını,
Bu sözleşmeye göre, "Kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri"nin tesbit edilip, her gün belli sayıdaki fincan imali karşılığı alacakları ücretlerin tesbit edildiğini...
Biliyor muydunuz?

Osmanlı Topçuluğu
Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul'da kalan ve yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı II. Filib'e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalon'un, dönemin Osmanlı topçuluğu hakkında:
"Dünyada hiçbir devletin, Türk topçusu ile mukayese edilebilecek topçusu yoktur. İstanbul'da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim. Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi.
Tophane sırtlarında çaptan düşmüş diye yığılan 40 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir Avrupa devleti bilmiyorum" dediğini...

En Mütekamil İkmal Teşkilatı
Kore Savaşı sırasında bir Amerikan bataryasının isabet alıp parçalanmasından sonra, dört dakika gibi kısa bir süre içinde Amerikalıların bataryayı tekrar kurup ateşe başladıklarını ve bu çok süratli ikmal karşısında Türk binbaşısının hayretler içinde kaldığını gören Amerikalı generalin:
"Biz bu sistemi kurmadan önce bütün dünya ikmal teşkilatlarını etüd ettik. En mütekamil olanının Osmanlıların ki olduğunu görerek onu kabul ettik. Bu, sizden gelme bir usulün günümüze tatbikinden başka birşey değildir." dediğini...

Haram Yemeyen Ordu
Osmanlı ordusunun, İslam'ı tek bir bayrak altında toplamak gayesiyle Mısır seferine giderken Gebze yakınlarındaki bağlık-bahçelik bir arazide mola verdiğinde Yavuz Sultan Selim'in bütün askerlerin heybelerini arattığını ve hiçbirinde meyve cinsinden birşey çıkmaması üzerine ellerini Ulu dergaha kaldırıp:
"Allah'ım, sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin. Eğer askerimin içinde tek bir kişi sahibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydım Mısır seferinden vazgeçerdim." diyerek Rabbine sonsuz hamd ü senalarda bulunduğunu...

Ecdadımız Yüz Akımız
Altı asır gibi uzun bir süre üç kıtada hükmünü yürüten ecdadımızın medeniyet mirasını inceleyip araştırmadan içte ve dıştaki bazı gafil ve hainlerin ona, "emperyalist" yaftasını yapıştırarak mahkum etmeye çalışmalarına mukabil, Macaristan İlimler Akademisi tarafından ortaya çıkartılıp yayınlanan bir belgede belirtildiğine göre, Osmanlı Devleti'nin Macaristan'da hakim olduğu devirlerde, Macar halkından yılda 7 milyon akçe 21 milyon vergi toplayıp, buna karşılık aynı yıl Macaristan'a 21 milyon akçe yatırım yaptığını...

Tuz ve Ekmek Hakkı
Osmanlı sarayındaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere "muallime-i selatin" (sultan hocası) olarak tayin edilen Safiye Hanım'a padişah V. Mehmed Reşad'ın ilk iradesinin:
"Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin" olduğunu...

Ne Sen Baki Ne Ben Baki
Kanuni Sultan Süleyman'ın, bir meseleden dolayı dönemin şairi Baki'yi,
“Baki bed - Nefyi ebed Bursa'ya red" diyerek Bursa'ya sürgüne gönderdiğini ve Baki'nin de buna karşılık:
"Öldünse ey Baki Değildir cihan mülkü Süleyman'a baki Buna çarkı felek derler Ne sen baki, ne ben baki" diyerek şairane bir şekilde cevap verdiğini...

Barbar Kim?
Bizans'ı kurtarmak üzere İstanbul'a çağrılan Haçlı ordularının Hristiyanlığın mukaddes kilisesi Ayasofyanın tepesindeki altın haçı sökerek eritip sattıklarını...
Yıllar sonra Osmanlı ordusunun İstanbul'un fethi sırasında bir yeniçerinin, fetih hatırası olarak saklamak maksadıyla Ayasofya'nın küçük bir çini parçasını koparmak istemesini, Fatih Sultan Mehmed'in "tahribe teşebbüs"le suçlayıp cezalandırdığını...

Sanata Hürmetin Böylesi
Osmanlı'nın meşhur hattatlarından Hafız Osman'ın(1642 1698), Sultan İkinci Mustafa'nın hat hocası olup, Hafız Osman'ın hat meşkederken, Sultan İkinci Mustafa'nın büyük bir hürmet içinde hocasının hokkasını tuttuğunu ve yapılan hattın güzelliği karşısında gönlü ihtizaza gelen Sultan İkinci Mustafa'nın: "Artık bir Hafız Osman daha yetişmez" demesine mukabil, büyük hattat Hafız Osman'ın : "Efendimiz gibi, hocasının hokkasını tutan padişahlar bulundukça daha çok Hafız Osmanlar yetişir" diye cevap verdiğini...

Sultan Vahdeddin'in Vatanperverliği
Osmanlı ordusunun silahlarının elinden alındığı , düşman filolarının Çanakkale Boğazı'nı aşıp İstanbul'a dayandığı felaketli bir dönemde halife sıfatıyla Osmanlı tahtına oturan Sultan Vahdeddin'in, Osmanlı askeri olarak, şahsını korumak için bırakılmış olan biricik taburu Ayasofya Camii'ne göndererek:
"Aziz İstanbul'un fethinin sembolü olan Ayasofya'ya çan takmak isteyenlere ateş ediniz!... " emrini verdiğini...

Yavuz'un izinden Gidenler
1967 Mısır-İsrail savaşında, Mısır askerlerinin, düşmanlarını beklerken İsrail ordusunun bir anda Süveyş'in öbür yakasını geçerek dünyayı şaşırtığını...
Mose Dayan'ın bu muazzam başarıyı daha sonra bir basın toplantısında: "İsrail'in bu başarılı stratejisi, Yavuz Sultan Selim'in yıllar önce Mısır'ı fethederken uyguladığı harp planının bir kopyasıdır" diye açıklayıp gafletimizi yüzümüze vurduğunu...

Eşsiz Sevgi
Türkiye'de, Türk Dili ve Edebiyatı üzerine doktora yapmış genç Pakistan alimlerinden Muhammed Sabir'in, Pakistanda bir cuma günü hutbede Sultan Abdülhamid Han'ın adının okunup ve ona "Zeyyedallahü ömrehu" yani "Allah onun ömrünü artırsın diye dua edilmesi üzerine camiden çıktıktan sonra cemaata bu duanın manasız olduğunu zira, Sultan Abdülhamid Han'ın vefat etmiş olduğunu söylemesi üzerine halkın "Seni gidi İngiliz casusu!" diyerek hışımla üzerine yürüdüklerini...

Hilafetin Gücü
31 Mart hadisesinin tertipçileri arasında bulunan şair ve filozof Rıza Tevfik'in bu meş'um hadisenin ardında İngiliz parmağı olduğunu itiraf edip, ihtilal hadisesinden sonra İngiliz konsolosluğuna gittiğinde çok soğuk bir şekilde karşılandığını ve o zaman bunun sebebini anlayamayan Rıza Tevfik'in çok sonraları Londra'ya uğrayıp bunun sebebini o dönemin İngiltere'nin Türkiye Büyükelçisi Lord Nikılsın'a sorduğunda bu İngiliz'in çok ibretli bir şekilde "Rıza Tevfik Bey, Biz bilhassa Hindistan'da İslam ülkelerini idaremiz altına alabilmek için milyarlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Halbuki Sultan Abdülhamid, her yıl bir 'Selam-ı Şahane', bir de 'Hafız Osman hattı Kur'an-ı Kerim' gönderiyor ve bütün İslam ümmetini, hududsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor.
Biz bu ihtilalle siz jön Türkler'den hilafet kuvvetinin ortadan kaldırılmasını bekledik ve aldandık. İşte bundan dolayı siz soğuk karşılandınız?" cevabını verdiğini...
Biliyor muydunuz?

Bir Hazır Cevap
Fransa Kralı III Napolyon'un, Paris'te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa ile konuşması esnasında bir ara alaylı bir şekilde "Sen kendini Yavuz Sultan Selim'in elçisi mi zannediyorsun?" demesi üzerine Ahmet Vefik Paşa'nın da büyük bir hazır cevaplıkla: "Öyle olsaydım, siz Fransa'da imparator olarak bulunamazdınız" cevabını verdiğini...

Cihad Tuğlası
Yavuz Sultan Selim'in babası Sultan II. Bayezid'in, İla-yı kelimetullah için çıktığı seferlerde üstüne bulaşan tozları silkip, biriktirerek bunlardan bir tuğla döktürdüğünü ve böylece Allah'ın "cihat" emrine uyduğunun işareti olarak bu tuğlayı yanından ayırmadığını...

Mehmed Reşad'ın Hassasiyeti
Trablusgarp ve Balkan Savaşı ile Birinci Cihan Harbi'nin talihsiz padişahı Sultan Mehmed Reşad'ın, şehzade Ziyaeddin Efendi'nin doğum müjdesini aldığı zaman sevineceği yerde:
"Memleketin başına bir masraf kapısı daha açılması hoş değil..." diyecek kadar devlete yük olmaktan üzüntü duyan hassas bir hükümdar olduğunu...

Osmanlı Azameti
1754'te bile, Sultan III. Osman Han'ın bir namesi Leh kralına ulaştırıldığında, kralın nameyi üç kere öperek başının üstüne koyduğunu ve kralın yanında bulunan devlet erkanının da derhal başlarını açarak saygı duruşuna geçtiklerini...

Türbedar ve Ulu Hakan'ın Rüyası
Cennetmekan Sultan II. Abdülhamid Han döneminde Yavuz Sultan Selim'in türbedarlığını yapmakta olan bir zatın, şiddetli geçim darlığının kendisine verdiği sıkıntılı bir ruh haleti içinde:
'Bir de evliyadan olduğunu söylerler Yıllarca türbedarlığını yaptım yoksulluk içindeyim" diyerek türbeye hiddetle vurduğunu,
Ertesi sabah aniden Abdülhamid Han'ın türbedarı huzuruna çağırarak bir yıllık ihtiyacının hepsini karşıladığı, çünkü Abdülhamid Han'ın, gece rüyasında ceddi Yavuz Selim tarafından haberdar edildiğini...

Abdülhamid Han'ın İstihbarat Gücü
Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça: "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan'ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:
"Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz." cevabını verdiğini...
Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaştığını...

Türk kafası
Kendilerine tarih boyunca sempati beslediğimiz ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde donanma gönderip yardım elini uzatarak yok olmaktan kurtardığımız Fransızların bitkilere büyük zarar veren bir kurt nevine "Türk" adını verdiklerini...
Kazancı kuyumcu düğmeci gibi sanatkarların perçin yaparken altlık olarak kullandıkları perçin kıskacına da şamar oğlanı manasına "Türk kafası adını verdiklerini...

Engizisyon Gerçeği
1481-1808 yılları arasında batıda, Katolik kilisesinin siyasi baskı aracı olarak faaliyet gösteren Engizisyon mahkemelerinin Yakılarak öldürülme cezasına çarptırılan insanların sayısının 34.024 e ulaştığını...
Biliyor muydunuz?

Dağistan Kartalı
Yıllarca Kafkasya'nın istiklali için yılmadan mücadele vermiş olan büyük dava adamı İmam Şamil'in, vefatından sonra gasledilirken vücudunda cihat meydanlarında savaşırken meydana gelmiş yüz yirmi yara görüldüğünü...

Nereden Nereye
Birinci Dünya Savaşı'ndan bir hafta önce, 1914 yazında 1 Türk lirasının karşılığının 3.7 dolar ve 18.45 marka tekabül ettiğini...

Milli Temeller Üzerine Yükselme
Nihat Sami Banarlı'nın Amerikalı Profesör Rufi ile sohbet ederken söz Batılılaşmadan açılınca Profesör Rufi'nin:
"Siz tarihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? Biz yeni bir millet olduğumuz için, tarihte muvaffak olmuş milletlerin sırlarını araştırır, bulduğumuz ve uygun gördüğümüzü asrımıza tatbik ederiz. Sizden de aldığımız kıymetler vardır. Eğer ilerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle hangi usul ve teşkilatınızla kazandınız?
Bunları araştırınız bulduklarınızı modernize ediniz, Kendi milli ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz" diyerek bizi utandırdığını...

Surre Alayları
Osmanlı'nın, mukaddes beldelere verdiği büyük kıymetin ifadesi olarak Yıldırım Bayezid döneminden itibaren her yıl Mekke ve Medine'ye Surre Alayları tertip ettiğini...
Bu Surre Alayları ile birçok hediyeler ve mukaddes belde fukarasına dağıtılmak üzere binlerce altın gönderilerek Allah'ın rızasının kazanılmasının gaye edinildiğini...
Ayrıca en önemlisi de, bu Surre-i Hümayun'da, padişahın yaptırıp gönderdiği Kabe örtüsünün bulunup bu örtünün merasimle yerine takılarak, eskisinin geri getirilip paylaşıldığını...
Osmanlı'nın, binbir güçlük ve darlık içinde bulunduğu dönemlerde dahi bu an'aneyi terketmediğini...
Biliyor muydunuz?

Hümanist Batı
Hümanist(!) Hollandalıların l905'de yeni icat ettikleri bir bombanın tesir gücünü, Afrikalı zavallı yerli halkın makatlarında deneme barbarlığını gösterdiklerini...

Anadolu'da Medeniyet Vesikası
Lozan görüşmeleri sırasında İngiliz Başvekili Lloyd George'nin: "Türklerin, şimdi hak istedikleri Anadolu'da nesi var? Orada medeniyet vesikası olarak ne kalmışsa Yunan'ın, Roma'nın, Bizans'ındır Türklerin Anadolu'daki evleri sazdan ve kerpiçten, harabelerden ibarettir. Şimdi böyle bir alemi veya onun güzel parçalarını Türklere nasıl bırakırsınız?" demesi üzerine henüz aklını ve vicdanını yitirmemiş bir Batılı düşünür olan Eugene Pitard'ın Cenevre'nin ünlü bir gazetesinde Lloyd George'a cevap olarak:
"Efendiler, Konya'daki İnce Minare'nin kapısı ile, İstanbul'daki muhteşem Süleymaniye'nin kubbelerini yapan millete karşı böyle söylenemez. Haddinizi biliniz..." diye harika bir cevap verdiğini...

Mimar Koca Sinan'ın Büyüklüğü
Bütün Rönesans mimarlarının arayıp durdukları merkezi plan şemasını en mükemmel bir şekilde gerçekleştirmenin ancak Mimar Koca Sinan'a nasip olduğunu...
Koca Mimar'ın fütuhat, saltanat, ilim ve sanat bakımından en muhteşem devrinde büyük bir imar kudretinin başında, şöhretli bir insan olmasına rağmen, yazma nüshalarda "mur-ı natuvan" (güçsüz karınca), imzasında "El-fakir Sinan Sermamaran-ı Hassa"; beyzi mührünün ortasında imzasında "El-fakirü'l-hakir Sinan"; kenarında ise: "Ser mimaran-ı hassa müstemend Bende-i miskin kemine dermend" (Fakir, aciz, hassa sermimaranı dertli, değersiz, miskin bendeleri) diye kendisini tanıtarak yalnız mimarinin değil, tevazuun da üstadı olduğunu gösterdiğini...

Yunandan İnsanlık Dersi(!)
İstiklal Harbi senelerinde, Yunanlıların Ege bölgesini işgal etmesinden sonra İzmir'e gelen Yunan Kralı'nın civar kasabalardan birini teftiş ederken, şehit edilerek hendeğe atılmış bir sivilin cesedini gördüğünde: "Bu kokmuş ölüyü neden gömmüyorsunuz?" diye sorduğunda, yanındakilerin de "Halka ibret olsun diye bırakıyoruz" karşılığını vermeleri üzerine bir krala değil, bir cellada bile yakışmayan:
"Başka öldürecek Türk mü yok? Bu pisliği kaldırın ve başkasını öldürüp onun yerine atın!" emrini verdiğini...

"Sıfır Neye Derler?"
Daha sonraları Milli Eğitim Bakanı olacak olan zamanın Maarif Müfettişi Hasan Ali Yücel ile Mustafa Kemal arasında bir gece Kayseri'de sofra sohbeti başlayınca Mustafa Kemal'in Hasan Ali Yücel'e: "Bugün lisede sizin mantık kitabınızı karıştırırken, 'Matematikte Usul' diye bir bahis gördüm... Demek siz riyaziyeden de anlıyorsunuz..." diye sorunca Hasan Ali Yücel'in "Biraz paşam" diye cevap verdiğini...
Bunun üzerine Mustafa Kemal'in: "Peki söyleyin sıfır neye derler?" diye ikinci bir soru sorması üzerine Hasan Ali Yücel'in gayet mütevazı bir şekilde: "Huzurunuzda bana derler paşam!"cevabını verdiğini...

Bez Parçası
İskilipli Atıf Hoca'nın İstiklal Mahkemesi'nde yargılanırken savcının, dini kıyafetlerden bez parçası" diye bahsetmesi üzerine Atıf Hoca'nın hiddetli bir şekilde duvarda asılı olan bayrağı gösterip :
"İşte o da bez, hadi indirip yırtsana" diye haykırdığını...

Bibliyoman
18. yüzyıl sonlarında yaşamış ve bugünkü İstanbul Millet Kütüphanesi'nin kurucusu olan Ali Emiri Efendi'nin bir bibliyoman (kitap hastası) olduğunu...
Elinde bulunan güzel bir Arapça kitabın kendisindeki noksan olan ikinci cildini temin etmek için, mevcut olduğunu öğrendiği Yemen'e tayinini çıkartmak istediğini...

Akif'i Büyük Yapan Meziyet
Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un, İstiklal Marşı müsabakasındaki birinciliğinden dolayı kendisine zorla verilen 500 lirayı, fakr u zaruret içinde olmasına rağmen, fakir kadın ve çocuklara bir maişet temin etmek üzere kurulmuş olan "Darü'l_Mesai"ye bağışladığını...
Halbuki İstiklal Marşı kabul edildiğinde, Mehmet Akif'in cebinde Zonguldak milletvekili Hayri Bey'den borç aldığı iki lirasının olduğunu ve milli marş için 500 lira teklif edildiği günler de 140 lira ile Ankara'da bir çiftlik alınabildiğini...
Paltosu dahi olmadığı için kışın bile ceketle dolaşan bu idealist şairin, çok soğuk günlerde ise, arkadaşı Baytar Şefik Kolaylı'dan muşambasını ödünç olarak giydiğini...
Baytar Şefik'in bir gün: "Akif Bey, hiç olmazsa kendine bir palto alsaydın" demesi üzerine, ona darılıp iki ay konuşmadığını...
Burdur Meb'us'u olarak I. Millet Meclisi'ne seçildiğinde ailesine: "Biz bu maaşı hak etmiyoruz ya... Ama, pek hak etmiyoruz da denemez. Elimizden geldiği kadar nihai zafer için çalışıyoruz." dediğini...

Pis Kokusundan Dolayı Kovulan Elçi
Veli lakaplı II. Bayezid'in padişahlığı döneminde İstanbul'a Moskova kralının elçisi sıfatıyla Mihail Plachtneef isimli birinin geldiğini...
Bu adamın, insanı istifra ettirecek kadar pis kokmasından dolayı yıkanması için hamama götürüldüğünde, bu keferenin hayatında hiç hamam görmemiş olup yıkanmak ve çamaşır değiştirmek adetine aşina olmadığı ve kimse ile görüştürülmeden pisliğinden dolayı İstanbul'dan kovulduğunu...

Batı'da Yemek Kültürü
İsviçre'nin Branderburg Prensi, ziyafete çağırdığı bir derebeyine gönderdiği davetiyenin meşruhat (açıklama) hanesine:
"Eti yedikten sonra kemiği arkaya atmak yok! Yağlı ağzını yenine silmek yok! Tabağı kaldırıp altına tükürmek yok" diye yazmak mecburiyetinde kaldığını...

Orta Çağ'da Temizlik Farkı
Orta çağda Müslümanların yaşayışları üzerine yapılan bir araştırmada,İslam dünyasındaki kimya sanayii anlatılırken:
"... Sabuncular loncası, en önemli loncalardan biriydi.
Çünkü Orta Çağ Müslümanları her gün yıkanırlardı ve çamaşırları da sarıkları da her zaman bembeyazdı. Bu bakımdan onlar o çağın diğer ülke insanlarından ayrılırlardı.
1600 yıllarına doğru İspanya'da Engizisyon Mahkemeleri Müslüman İspanyollarla Hristiyan İspanyolları temizliklerine bakarak ayırt ediyordu..." diye yazdığını...

Adalet Kavramının Şümulü
Osmanlı Devleti'nde adalet kavramının; milliyet, cins, zümre yahut din farklarını aşan çok şümullü bir değer ifade ettiğini...
Bu adaletin sadece insanlara has değil, kurda, kuşa, toprağa ve suya şamil bulunduğunu ve bu yüzden Osmanlı kanunnamelerinde:
"... ve ayağı yaramaz beygiri işletmeyeler. At, katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük urmayalar, zira dilsüz canavardurlar, her kangısında eksük bulunur ise sahibine tamam itdüre, eslemeyanı tamam gereği gibi hakkından geline ve hammallar ağır yük urmayalar, mütearef (örf) üzere ola..." diye hükümler konularak bu meselenin beygirin sakat ayağından eşeğin semerine kadar gözden uzak tutulmadığını...

Hacizli Cenaze
Son Osmanlı Padişahı Sultan VI. Mehmed Vahdeddin Han'a, "Altıncı Mehmed" sözündeki "Altıncı" kelimesinden kinaye olarak "Altın seven adam" manası çıkartılarak ithamlarda bulunulduğu...
Halbuki Sultan Vahdeddin Han'ın, hayatının tehlikeye girmesinden dolayı memleketinden ayrılmak zorunda kaldığında şahsi mirası mahiyetinde babasından intikal eden bütün serveti beraberinde götürme imkanı varken, dasitani bir namusluluk örneği göstererek bu serveti Hazine-i Hümayun'a gönderdiğini...
İtalya'da geçirdiği fakr u zururet içindeki bir hayattan sonra 1926 yılında San Remo'da vefat ettiği zaman 120.000 lira borcu kaldığı için alacaklıları tarafından tabutuna haciz konuduğunu... Tahnit edilmiş cesedinin, kızı Sabiha Sultan'ın bu parayı bin bir güçlükle temin etmesinden sonra Şam'a naklolunarak Yavuz Sultan Selim Camii avlusuna defnedildiğini...

Milletin Sigorta Lambası
Tarihçi Reşat Ekrem Koçu'nun, Sultan Vahideddin'in kaderi ile ilgili oldukça orijinal bir değerlendirmesinde:
"Mazileri çok temiz olan ve memleketleri felaket girdabına düştükten sonra iş başına geçen, ağır mesuliyetler yüklenen, yenik milletleri daha fazla çiğnetmemek için nefret edilen galip düşmanlara dostane el uzatmak durumunda kalan o kara bahtlı insanlar, milletlerin tarihlerinde sigorta lambalarına benzerler.
Kendilerinin yanması büyük tesislerin kurtulmasını temin eder" diye yazdığını...

İttihatçıların Akılsızlığı
Sultan II. Abdülhamid'in dahice bir politika güderek, her hangi bir isyan çıkartmalarını önlemek için Arabistan'ın Hicaz ileri gelenlerini, Şura-yı Devlet üyesi olarak İstanbul'da tuttuğunu...
Bunlardan Şerif Hüseyin'in, Mekke'ye emir olmak isteğini defaatla reddetmesine karşılık Ulu Hakan'ın tahttan indirilmesiyle birlikte İttihat ve Terakki yönetiminin, Şerif Hüseyin'in bu isteğini yerine getirerek onu emir olarak tayin ettiğini ve hemen ardından da Şerif'in Osmanlı'ya karsı isyan bayrağını açtığını... Çok sonraları İngiliz Başvekil Lloyd George'un Avam Kamarası'nda: "Şerif Hüseyin Mekke emiri olduktan sonra kendisi ile Arap milliyetçiliği ve isyan konusunda anlaştık.
Bu isyana karşı ayda 40 bin altın vermiştik" dediğini...

Acı Hatıralar
İtalyanların Libya'yı bizden koparmak için Avrupalı müttefikleriyle siyasi alanda anlaştıktan sonra, bize karşı açacakları savaşın (Trablusgarp Savaşı) masraflarını karşılayacak yeterli hazinelerinin olmadığını...
Buna karşılık Düyun-u Umumiye'ye başvurarak, bu savaşın masraflarını karşılamak için Anadolu'dan toplanan birikmiş paradan beş milyon altın lira çektiklerini ve bu bizim paramızla sağladıkları imkanlarla bizim toprağımız olan Libya'yı istilaya başladıklarını...

Lavrens'in İtirafı
Arapları aldatarak Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıp isyana sevkeden İngiliz casusu Lavrence'in, yardımcıları Nuri Said, Faysal ve Şerif Hüseyin ile birlikte Şam'da Türkleri katlettikten sonra: "Evet onları isyana ben kışkırtmıştım. Ama böylesine vahşice kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım; tiksindim bu vahşetten..." diyerek itirafta bulunduğunu...

Vicdan Azabı
Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'yı arkadan vurduğunu ve mükafat olarak da İngilizler tarafından Hicaz Krallığı'na getirildiğini...
Daha sonra Vehhabiler tarafından al aşağı edilerek İngilizlerin himayesinde Kıbrıs'a yerleştirildiğini ve hastalandığında da oğlu tarafından Amman'a getirildiğini...
Ve günün birinde adet vechile saray bandosunun bahçede konser verirken "İzmir Marşı"nı çalması üzerine, oğlunun babasının üzülmemesi için pencereleri kapattırmak isterken baba oldukça ibretli bir şekilde:
"Evlat, neden o pencereyi kapıyorsun? Ben velinimetine ihanet etmiş asi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı düşündüm. Allah beni sürgünlüğe düşürdü. Hastayım diye kapatıyorsun. Bırak pencereyi aç, şu marşı dinleyeyim.
Duyduğum vicdan azabının şiddeti, o eski hatıraların canlanması ile büsbütün artsın; bu dünyada çektiğim ızdıraptan vicdan azabıyla büsbütün ağırlaşsın, ta ki Cenab-ı Hakk bu günahkar kulunu dünyada affederek, ahirette hesap gününde cezadan korusun"dediğini...

"Milletimin Ocağı Yanıyor"
Sultan Vahdeddin Han'ın ikamet etmekte olduğu Yıldız Sarayı'nın, bir elektrik arızasından dolayı yanmaya başlaması üzerine, orada vazifeli bulunan bekçibaşının hüngür hüngür ağladığını ve bunun üzerine Sultan Vahdeddin'in: "Benim milletimin ocağı yanıyor, ben onu düşünüyorum, kendi evim yanmış ne ehemmiyeti var?" dediğini...

"Ayağını Yüzüme Bas ki, Yüzüm Allah Katında Şeref Kazansın"
Hintli Müslüman kardeşlerimizin, Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşı'nda yüzlerce şehit ve binlerce yaralı verdiklerinin haberini almaları üzerine, kilometrelerce ötedeki kardeşlerinin acılarını bir nebze olsun dindirebilmek için bir Kızılay heyeti teşkil ederek Türkiye'ye gönderdiklerini...
Bu heyetin savaş boyunca birçok din kardeşinin yaralarını sarıp başarılı hizmetlerden sonra 1913 Temmuz'unda Hindistan'a döndüğünü...
Kızılay heyetine Bombay'da büyük bir karşılama merasimi hazırlanıp, gemi limana yanaştığında o günkü Hintli Müslüman liderlerden Muhammed Ali Cevher'in, heyet başkanı Doktor Ensari'ye :
"Sen mücahit Osmanlı ordusuna hizmet edip geldin Ayağını Hindistan topraklarına basmadan bu benim yüzüme bas da, yüzüm Allah katında şeref kazansın" diyerek başını yere koyup yüzünü Dr. Ensari'nin ayakları altına uzattığını...

Osmanoğulları'nın Dramı
Son Halife II. Abdülmecid'in, sürgün edildikten sonra diyar-ı gurbette vefat etmesi üzerine, kızı Dürrüşehvar Sultan'ın İstanbul'a gelerek Savanora yatında İsmet İnönü'yü ziyaret ettiğini ve kendisinden babasının vatan toprağına gömülmesini rica ettiğini...
Altı asır cihanı aydınlatan bir neslin son temsilcisinin bu vatan toprağına gömülme isteğinin; halk tarafından mezarının bir ziyaret yerine dönüştürebileceği endişesiyle İsmet İnönü tarafından reddedildiğini ve Hindistan Hükümeti'nin araya girmesiyle Suudi Arabistan makamlarından izin alınarak Medine'deki Cennetü'l-Baki kabristanının içindeki Al-i Aba'nın ayak ucuna defnedildiğini...

Tökeli İmre
Osmanlı idaresinde bir krallık olan Erdel Kralı Apafi ile birleşerek Osmanlı ordusuyla aynı safta çarpışan Orta Macar Kralı Tökeli İmre'nin Osmanlı Devleti'ne karşı itaat ve bağlılığını göstermek için mührüne:
"Muin-i Ali Osman'a itaat üzreyim emre Kral-ı Orta Macar'ım ki namım Tökeli İmre"
beyitini kazıttığını...

Yahudilerden Müthiş İtiraf
1967 yılında Paris'te düzenlenen Dünya Yahudi Kongresi'nin zabıtları arasında bulunan bir belgedeki kayıtlara göre bir delegenin:
"Evet bugün bağımsız bir devletimiz var ama mesut muyuz? Osmanlı'nın devrindeki gibi huzurlu muyuz? Samimiyetle ve hepinizin içinden geçenleri dile getirdiğime inanarak söylüyorum ki hayır!
Bizim bu dünyada huzurlu ve emniyetli yaşamamız Osmanlı'yı yeniden kurmaya bağlıdır!" diyerek bir gerçeği itiraf ettiğini...

Müfti's-Sakaleyn
Kanuni Sultan Süleyman devrinin büyük Şeylhülislamı İbn-i Kemal'in çeşitli sahalarda yazmış olduğu 300 kadar eseri olduğunu...
Hergün bin kadar fetvaya cevap verip kendisine insanlardan başka cinlerin de fetva almak için müracaat ettiğini ve bundan dolayı kendisine: "Müfti's-Sakaleyn" (İnsanların ve cinlerin müftüsü) denildiğini...

Batı'nın İslam’la Kavgası
Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther'in, Osmanlı'nın Avrupa içlerine kadar ilerleyip, ortaya koyduğu adilane sistemle yerli halkın gönlünde taht kurması üzerine, halkını acımasızca sömüren yöneticileri: "Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının ve burjuvaların idaresi altında yaşamaktansa, Türk idaresi fakirlere daha hayırlı gelebilir" diyerek Hristiyanları uyardığını...
Yine Luther'in Hristiyanları Türklerle savaşmaya teşvik etmek için çıkardığı bir emirnamede
"Türklerin başlattığı bir savaşta onlara karşı savaşan bir kimsenin, Tanrı'nın bir düşmanı ve İsa'ya hakaret eden biriyle hakikatte bizzat şeytanla savaşmakta olduğunu düşünmeli ve bundan dolayı, masum bir kimsenin kanını döktüğü veya bir Hrıstiyanı öldürdüğü zehabına kapılmamalıdır" diye yazdığını...

Teravih Şerbeti
Sultan Dördüncü Mehmed'in annesi Hatice Sultan'ın, Galata köprüsünün başını süsleyen ve Sinan mektebinin bir şaheseri olan Yeni Cami'yi ve yanına da onun kadar muhteşem bir vakıf yaptırdığını
116 kişinin vazife aldığı bu cami ve vakıfta, yaz ayları boyunca içine kar atılıp soğutmak suretiyle halka dağıtılıp bu iş için her sene yirmi bin akçe tahsis edildiğini
Ayrıca Hatice Sultan'ın:
"Bu vakfiye şartlarını her kim değiştirirse günahı onların üzerine olsun. Allah, duyuran ve bilendir" diye başlayan bu vakfiyesine: "Ramazanlarda, teravih namazından sonra, caminin üç kapısından Atina balından yapılmış şerbet dağıtılsın. Eğer Ramazan yaza rastlarsa şerbete kar konsun. Her sene şerbet için 3000 okkalık Atina balı alınsın ve her kapı için, her gece 33 okkalık baldan şerbet yapılarak ikişer şerbetçi tarafından cemaate dağıtılsın" diye hayır hasenat için yapılması gerekenleri yazdırdığını...

Osmanlı'nın Parlayan Kılıçları
16. yüzyılın kudretli padişahı Yavuz Sultan Selim'in huzuruna girerek yer öpüp itimatnamesini sunan Venedik elçisi Antonio Jüstiniani'ne ülkesine döndüğünde Padişahın nasıl biri olduğu hakkında bilgi istediğinde elçinin şaşkınlık içinde: "Kılıcı öyle parlıyordu ki yüzünü göremedim" diye itirafta bulunduğunu
Elçinin bu itirafının daha sonraları Yavuz Selim tarafından öğrenilmesi üzerine haşmetli Hünkarım, Paşalarım Osmanlı'nın kılıcı parladığı sürece düşmanların başı daima önde olur. Ama Allah korusun bu kılıç kınına girer ve paslanmaya başlarsa o zaman bu kafalar yavaş yavaş dikilir ve birgün bize yukardan bakar dediğini...

Japon İmparatoru ve Abdülhamid Han
Japon İmparatorunun Sultan Abdulhamid'den İslam dininin bilhassa tefekkür, gaye, felsefe ve manevi terkibi üzerinde şahsen kendisine izahat vermek için japonca bilen yoksa tercihen İngilizce Fransızca ve Almancası kifayetli Osmanlı alimleri istemesi üzerine Ulu Hakanın çaresizlik içinde, karşı tarafa menfi müsbet arası, zaman kazandıran dolaylı bir cevap verdiğini...
Abdülhamid Han'ın kalbinde yara olan bu hadise hakkında, daha sonraları(sürgün yıllarında) Ali Fethi Bey'e: "Eğer ben, Japon İmparatorunun istediği kıymette din ve maneviyat şahsiyetleri bulabilseydim evvela kendi memleketimi kurtarırdım " dediğini...

Türk Vergisi
Osmanlı Devleti'nin l521'de Belgrad'ı, l522'de Rodos'u fethetmeleri ve 1526'da da Mohaç'ta büyük bir zafer kazanmalarının ardından Batı dünyasında büyük bir panik yaşandığını...
Çeşitli kentlerde toplanan Alman Meclisleri'nin (Reichstag), Türklere karşı ordu toplayıp sefer düzenleyebilmek için "Türk Vergisi" adı altında yeni bir vergi konulmasını kararlaştırdıklarını...

İade-i Ziyaret
Meşhur bir politikacımıza Fransa'da: "Siz Osmanlıların Viyana kapılarında ne işiniz vardı?" diye sorması üzerine, o politikacımızın gayet veciz bir şekilde: "Haçlı seferlerinin iade-i ziyaretiydi" diye cevap verdiğini...

Miskinler Tekkesi
Bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalık oluşundan dolayı, toplum tarafından istiskal görerek tecrid edilen cüzzamlılara, Osmanlı vakıf medeniyetinin şefkat elini uzatarak, onlar için her türlü bakım ve görümünün yapıldığı miskinhaneler kurduğunu...
Bunların ilkinin de, 1421-1451 seneleri arasında Edirne'de II. Murat tarafından yaptırıldığını ve buralara "Miskinler tekkesi" denildiğini...

Son Halife Abdülmecid Han'ın İnkisarı
Son halife Abdülmecid'in, Osmanoğulları'nın yurt dışına Sürülmesi ile ilgili çıkartılan kanun gereğince apar topar İstanbul'dan çıkartılmasına müteakip ziyaretine gelen bir dostunun kendisine "Halife Hazretleri!" diye hitap etmesi üzerine, Abdülmecid'in büyük bir inkisar içinde:
"Bizim hilafetmeablığımız artık kalmadı. Bir gece apar topar hanedanımızın altı yüz sene hükümdar olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki, Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin torunları, çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler" dediğini...

Akif ve Destanı
Mehmet Akif merhumun:
"Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi."
diyerek başlayan muhteşem Çanakkale Destanı'nı yazmadan önce ellerini Yüce Dergah'a açıp:
"Allah'ım! Bana, bu aciz kuluna, bu destanı yazma imkanı bahşet... Bu ulvi vazifeyi bana nasib et. Sonra canımı al. Ya Rabbi!.. Bana bu lütfu çok görme. İn'am ve ikramının hazinesinden bu aciz kulunun şu duasını barigah-ı uluhiyetinde kabuleyle!.." diye gözyaşları içinde dua dua yalvardığını...
Biliyor muydunuz?

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik