iran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2007 Cuma

Konuşma ses getirdi: PKK sorununu çözebiliriz!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın dünkü basın toplantısında Kuzey Irak ile ilgili "girelim" çağrısında bulunması Kuzey Irak bölgesel yönetimini tedirgin etti. Neçirvan Barzani "sorunları çözebiliriz" dedi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyakanıt'ın, ''Kuzey Irak'a operasyon yapılmalı'' açıklamasının öncesinde, Kuzey Irak'taki federal Kürt yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Ankara'ya diyalog çağrısında bulundu. Barzani, ''PKK, Kerkük, ticaret, yatırım, petrol gibi sorunları konuşarak çözebiliriz'' dedi.

BBC'nin Türkçe servisine konuşan Barzani, Türkiye'nin Kürtler için çok önemli bir komşu olduğunu, geçmişteki yardımlarının ardından bugün ilişkilerin gerginleşmesinin ise "rahatsız edici" olduğunu vurguladı.

"Türkiye bizim Avrupa'ya açılan kapımız. Ortak yanlarımız, farklılıklarımızdan çok daha fazla" diyen Barzani, "Türkiye'nin içişlerine geçmişte hiç karışmadık. Gelecekte de, asla karışmak niyetinde değiliz" dedi.

PKK'nın sadece Türkiye için değil, bölge ülkeleri için de sorun olduğunu belirten Barzani, sorunun siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini yineledi.

Kerkük sorununa da değinen Barzani, "Kerkük'te sadece Kürtlerin yaşamadığının farkındayız. Şehirde yaşayan Türkmenler ve diğer gruplarla, şehrin yönetimini, iktidarı paylaşmaya hazırız" dedi.

Büyükanıt neler dedi?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, PKK'ya karşı Kuzey Irak'a askeri operasyon yapılması gerektiğini söyledi. Büyükanıt, ''Bunun için siyasi kararın çıkması lazım'' dedi.

Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda dün bir basın toplantısı düzenleyen Orgeneral Büyükanıt, "Kuzey Irak'a operasyon yapılmalı mı? Evet, yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Bir hudut ötesi operasyon için siyasi kararın çıkması lazım" diye konuştu.

Kuzey Irak'taki yerel Kürt yönetiminin lideri Mesud Barzani'nin Türkiye'ye yönelik sözlerini değerlendiren Genelkurmay Başkanı, "Asker olarak bakınca, o söylediklerini kabul etmek mümkün değil... Geldiğimiz noktaya ibretle bakıyorum. Gerçekten, sarfettiği sözler çok seviyesiz sözler. Ben, ona söylettirenlere bakıyorum" ifadesini kullandı.

Bu tip konuların kendilerini üzdüğünü ve Türk insanını rencide ettiğini söyleyen Büyükanıt, "Onları şımartanların kimler olduğunu sizler benden daha iyi biliyorsunuz... Türkiye'nin başından bu belayı defetmek zorundayız" dedi.

CNNTurk

11 Nisan 2007 Çarşamba

ABD'nin Derdi İran Değil, Petrol

Washington'un İran'a karşı gerilimi tırmandırması, bölgenin enerji kaynaklarını kontrol altına alma kararlılığı tarafından yönlendirilmektedir. Enerji zengini Ortadoğu'da, sadece iki ülke Washington'un temel taleplerine kendilerini adamadı: İran ve Suriye. Her iki ülkenin de düşman görüldüğü şu ortamda İran daha fazla önem taşıyor. ( Neden Bizde Atatürkçülük var diye mi ABD İçin Sorun yok, Biz Adadık mı kendimizi ABD emperyalizmine? Bizimkiler ne iş yapar? Daha doğrusu biz ne yapıyoruz ? Uluslar arası kimliğimiz , kişiliğimiz , karakterimiz , Ağırlığımız var mı politikalarımızda... Uyanmamız ve silkinmemiz lazım ! )


Soğuk Savaş'tan bu yana kural, şiddet uygulamak için ana düşmanı kötülemek meşru bir tepki haline dönüşürken,
genelde en çürük gerekçeler sıralanagelmiştir. Bush, Irak'a daha fazla asker gönderirken, İran'ın -dış müdahaleden tümüyle özgür bir ülke- Irak'ın iç işlerine karıştığı öykülerinin ortaya atılması hiç de şaşırtıcı değil.
Bu, Washington'un dünyayı yönettiği algılamasının zımni bir ifadesidir.

Washington'un Soğuk Savaş mantalitesi çerçevesinde, Tahran, Lübnan'daki Hizbullah'tan, Irak'ın güneyindeki ve Suriye'deki Şia yarımay olarak nitelenen şeyin zirvesini oluşturuyor. Yine, Irak'taki 'asker artırma' ve İran'a karşı suçlama ve tehditlerin kızıştırılmasının, İran'ın Irak'la sınırlandırılan bir gündem çerçevesinde bölgesel güçlerin konferansına katılımı ile aynı dönemde olması hiç de şaşırtıcı değil. Görünen o ki, diplomasiye doğru atılan bu küçük adım, artan korkuları ve Washington'un artan saldırganlığının azdırdığı öfkeyi yatıştırma niyeti taşıyor. Bu kaygılara, Peter Bergen ve Paul Cruickshank'ın, Irak savaşının dünya çapında terörizmi yedi misli artırdığını ortaya koyan detaylı çalışmasında gayet yerinde işaret ediliyor. Ve, 'İran etkisi' bu durumu daha da vahimleştirebilir.

ABD için, Ortadoğu'daki öncelikli mesele birbirine paralel olmayan enerji kaynaklarının etkin bir şekilde kontrol edilmesinin sürdürülmesidir. Erişim ikinci önemdedir. Petrol yüzeyde oldu mu her yere götürülebilir. Kontrol, küresel hakimiyetin bir unsuru olarak anlaşılmaktadır. Bu "hilal" içindeki İran nüfuzu ABD'nin kontrolüne meydan okuyor. Bir coğrafya kazasıyla, dünyanın en önemli petrol kaynakları büyük ölçüde Ortadoğu'nun Şii bölgesinde bulunuyor, Suudi Arabistan ve İran'a bitişik bölgeler aynı zamanda en önemli doğalgaz rezervlerini de barındırıyor. Washington'un en büyük kâbusu, dünyanın petrol zenginliğini kontrol eden müttefik Şia'nın ve bağımsız bir ABD'nin kaybedilmesi. Böyle bir blokun ortaya çıkması, Çin merkezli Asya Enerji Güvenlik Ağını da içine alabilir. Eğer Bush plancıları bunun gerçekleşmesine izin verirse, bu ülkeler ciddi bir biçimde ABD'nin dünyadaki güç konumunun altını oyacaktır. Washington'a göre, Tahran'ın temel kabahati onun meydan okuması, 1979'da Şah rejimini devirmesi ve ABD büyükelçiliğindeki rehine krizi. İntikam olarak Washington, Saddam Hüseyin'in İran'a karşı saldırganlığını destekledi ve binlerce kişinin ölümüne neden oldu. Sonrasında, İran'ın diplomatik çabalarını reddeden Bush yönetimi altında ölüm saçan yaptırımlar geldi.

Geçen temmuzda, İsrail 1978'den bu yana beşinci kez Lübnan'a saldırmış oldu. Daha önce de olduğu gibi, ABD desteği bu süreçte kritik bir unsurdu. Kısa bir araştırmayla saldırı bahaneleri çürütülürken, Lübnan halkı için saldırının sonuçları ağır oldu. ABD-İsrail'in Lübnan müdahalesinin sebepleri arasında, Hizbullah'ın ABD-İsrail'in İran'a saldırıda caydırıcı olabileceği de vardı. Ancak, savaş tehditlerine rağmen ben Bush yönetiminin İran'a saldıracağını sanmıyorum. ABD'de ve dünyadaki kamuoyu bu müdahaleye büyük ölçüde karşı. ABD ordusu ve istihbaratı da bu savaşa karşı görünüyor. İran, bir ABD saldırısına karşı kendini savunamaz; ancak başka yollarla cevap verebilir. Washington içten içe İran'ı istikrarsızlaştırmanın yollarını arıyor olabilir. İran'daki etnik yapı hayli karışık, nüfusun çoğu Farsi değil. Ayrıca, ayrılıkçı eğilimler de var ve Washington onları kışkırtmaya çalışıyor. İstenen şey, reformların altı oyulurken bir yandan da bir ayaklanmayı kışkırtmak. (The Guardian, 10 Mart 2007)

NOAM CHOMSKY


Kaynak:Zaman Gazetesi

1 Nisan 2007 Pazar

"Türkiye’nin şikayeti İran değil, Amerika!”

Bir haber ortalığı karıştırdı: “İsrail Türkiye üzerinden İran’a saldıracak." İlk bakışta heyecan uyandıran bu iddia ne kadar gerçekçi? iyibilgi gündemdeki tartışmaları Prof. Dr. Hasan Köni ile masaya yatırdı. Köni’nin, özellikle Amerika ile ilgili tespitleri tartışma yaratacak. iyibilgi özel

Prof. Dr. Hasan Köni:

  • İran’ı vuracaklar
  • Türkiye üzerinden değil, Ürdün-Irak üzerinden vurur.
  • İran’ı vurursa artık İsrail’in Ortadoğu’da önüne geleni dövdüğü Amerika’nın da bunu desteklediği korkunç bir durum ortaya çıkar.
  • Amerika Ortadoğu’da, hemen Türkiye’nin altında bir şeyler yapıyor İsrail’le. Doğru ancak ondan sonra 635 milyon dolara F-16’ları yeniletiyor Türkiye. Amerika’ya yeniletiyor ve 12 milyar dolara da F–35 alıyor.
  • (Emre Taner’in açıklaması ile ilgili) Bilgi istihbarat önemli değil ki önemli olan yapabilmek. Türkiye’nin eli kolu bağlı. Bilgi gelsin, ancak yapamadıktan sonra ne olacak?
  • Türkiye, İran’a yapılacak bir saldırıya katılmaz. Türkiye’nin şikâyeti İran’dan değil ki, Amerika…

Haber ilk geldiğinde bir hayli dikkat çekiciydi. Sebebi İsrail’in İran’a saldırmaya hazırlandığını ileri sürmesinden değil, Türkiye’nin de bu saldırının bir parçası haline getirilmek istendiğini belirtmesindendi. The Sunday Times, İsrail’in İran’a saldırmayı kafasına koyduğunu, İran’a gidecek uçakların Türkiye üzerinden geçeceğini belirtti. Ve Türkiye’de bir tartışmadır, aldı başını gitti.

Fakat kimse şunu sormadı: Haritayı önünüze aldığınızda bu iddia ne kadar gerçekçi? Bu kısmı Hasan Köni ile birlikte tartışacağız ancak öncelikle şu saptamayı yapmak gerekiyor: İsrail, özellikle BM Güvenlik Konseyi’nden İran’a karşı çıkarılan yaptırım kararından sonra İran’a saldırmanın yollarını aramaya başladı. Üstelik bu The Sunday Times’ın ortaya koyduğu bir iddia değil. Bundan tam dört gün önce Jerusalem Post gazetesinde yazılan bir makale aslında İsrail’in ne yapmak istediğini açıkça ortaya koyuyor. “Karar anı” başlıklı makaleye göre, İsrail artık saldırıp saldırmama konusunda bir karara varma sürecinde. Makalenin yazarı Yaakov Katz, İsrail istihbarat birimlerinin bütün enerjisini İran üzerine harcadığını ve Olmert ile sık sık bir araya geldiklerini belirtiyor. Katz, “Olmert karar vermeye yakın” iddiasını ortaya atıyor. Üstelik İsrail bunu tek başına yapma kararlılığında. Katz’ın konuştuğu istihbarat görevlileri “ne pahasına olursa olsun” diyor.

Kısaca söyleme gerekirse, dünya Irak’ı bir süre unutacak ve İsrail-İran gerilimine odaklanacak. iyibilgi, birçok kişinin pek çok şey söyleyeceği önümüzdeki günlerde, kimi noktaların netleşmesi için konunun uzmanına ulaştı. Şimdi arkanıza yaslanın ve Prof. Dr. Hasan Köni ile yaptığımız röportajı okuyun:

“Türkiye yaygarası boşuna!”

The Sunday Times gazetesinin haberine göre İsrail İran’ı vuracak. Daha da önemlisi Türkiye, İsrail’in kullanmak istediği, İran’a giden üç yoldan birisi. İsrail’in İran’a karşı bir operasyon hazırlığında olduğu aslında sürpriz değil. En azından Jerusalem Post gazetesinde yazılan önemli bir makaleye göre öyle. Sizce İsrail bunu göze alabilir mi? Bu birincisi. İki, İsrail’in Türkiye’yi güzergah olarak kullanma fikri ne kadar gerçekçi. Haritaya bakıldığında körfezden saldırması daha mantıklı değil mi?

İkinci sorunuzla başlayalım… Haritaya baktığınızda İsrail Ürdün Irak üzerinden -Amerika da orda- gidip vurur.

Yaygara boşuna mı?

Her gazetenin yazdığına inanamayın. Gazetenin kim olduğu, ne olduğu belli.

Peki, niyetleri var mı?

Niyetleri var tabi. Ancak vurulacak yerler aşağıda. Türkiye üzerinden uzatmaz yolu.

Zaten Körfez kıyısında özellikle o büyük tesisler

Bu kadar yol uzatacak, Türkiye’yi riske sokacak, Türkiye karar verecek. Bir sürü problem. Ürdün zaten Amerika’nın köpeği. Herif gitti Holywood’da film çevirdi. Türkiye’yi ne yapsınlar. Gider Ürdün üzerinden vururlar.

“İran’ı vuracaklar”

Ancak İran’ı vurma amaçları var diyorsunuz.

E tabi, bütün yazılanlara, İsrail’in tink-tanklarına bakın vuracaklarını söylüyorlar. İran’ın 15 yıl sonra nükleer silah üreteceğini düşünüp ona göre tedbir almak istiyorlar. Ama Lübnan’dan sonra İran’ı vurursa artık İsrail’in Ortadoğu’da önüne geleni dövdüğü Amerika’nın da bunu desteklediği korkunç bir durum ortaya çıkar.

Ben de tam bunu soracaktım. Hizbullah tehdidi hala varlığını sürdürürken İsrail’in bu işe kalkışması mantıklı mı?

Değil ancak psikolojik savaş denen bir şey var biliyorsun.

Irak’ı bölüyorlar

Şu konuya da bakalım. Irak ile ilgili tartışmalara… Saddam’ın asılmasından sonra, özellikle asılma şekli ve Şiilerin katkısı düşünüldüğünde, analistler “Amerika artık Irak’ta federasyon kurmaya karar verdi” yorumları yapıyor. Amerika’nın kafasında baştan beri böyle bir şey mi vardı, yoksa savaş koşulları Amerika’yı bu noktaya mı getirdi?

Gelinen nokta bu…

Yani Amerika bölmek için girmedi?

Amerika ilk girdiğinde şuna inanıyordu: Irak’a girecek, işgal edecek, istediği yapıyı oturtacak ve çıkacaktı. Ancak yapamadı ve şimdi federasyona gidiyor.

Bu kararı alırken Türkiye’ye danıştı mı? Yoksa Türkiye’ye rağmen yapılan bir şey mi bu?

En doğrusunu son cümlen ile söyledin. Türkiye danışılacak bir ülke mi? Sayın Başbakan rahatsızlığını iletiyor. Diyor ki “Glock marka silahlar geliyor.” MİT başkanı diyor ki “önceden tedbir almalıyız, ülkeler bölünüyor.” Söyledikleri çok doğru. Amerika Ortadoğu’da, hemen Türkiye’nin altında bir şeyler yapıyor İsrail’le. Doğru ancak ondan sonra 635 milyon dolara F-16’ları yeniletiyor Türkiye. Amerika’ya yeniletiyor ve 12 milyar dolara da F–35 alıyor. Yani bu kadar bağlı bir ülkeye Amerika neden sorsun ne yapacağını. Nezaketen belki bir iki görüşme yapılmıştır.

Tam da bu noktada şunu sormak istiyorum. Türkiye’nin askeri anlamda eli kolu bağlı olabilir. MİT müsteşarı Emre Taner’in açıklaması askeri olarak eli kolu bağlı olan Türkiye’nin istihbarat savaşına girdiğinin bir göstergesi olabilir mi?

Bilgi gelir ancak yapacak gücümüz yok. Gidip bir şeyi yapalım. Ama para yok. Enflasyon patlar tepe taklak gidersin. Bilgi istihbarat önemli değil ki önemli olan yapabilmek. Türkiye’nin eli kolu bağlı. Bilgi gelsin, ancak yapamadıktan sonra ne olacak?

“Türkiye İran ile çatışmaya karışmaz”

Amerika’nın, İran’ın Şii hilaline karşı Sünni blok oluşturma çabasında olduğu ve Türkiye’yi bu kamplaşmada başat konumda görmek istediği söyleniyor. Türkiye bu rolü üstlenirse İran ile karşı karşıya gelir mi?

Türkiye bu işe girmez. Türkiye’nin şikâyeti İran’dan değil ki. 1639’dan beri savaşmamış İran’la. Şikâyeti Kürt sorunu, şimdi bir de Ermeni tasarısı geliyor. Türkiye’nin şikayeti Amerika’dan. Terörizmi çıkartan Amerika’nın kendisi. NATO’dan çıkmak istiyoruz, çıkamıyoruz. NATO’nun savaştığı terör Türkiye’nin terörü değil ki. Fazladan da PKK’yı destekleyen Amerika. Hangi terörle savaşacağız?

25 Mart 2007 Pazar

Gazneliler

Gazne'de 962-1187 yılları arasında hüküm süren Türk-İslâm devleti.

Sâmânî Devletinin (819-1005) en parlak devirlerinde çok sayıda Türk, gruplar hâlinde Mâverâünnehir yoluyla İslâm dünyasına getirilmekteydi. 912 yılından itibaren ise Sâmânî Devletinin vali ve komutan kadrolarında, Türk isimleri de görülmeye başlandı. İşte bu Türk komutanlardan biri de Gazne Devletini kuracak olan Alptegin’dir. Alptegin, 961 senesinde vezir Ebû Ali Muhammed Belâmî ile birleşerek, Sâmânî Şehzâdesi Nasr’ı tahta oturtmak istediyse de bu arzusunu gerçekleştiremedi. Bunun üzerine kendisine bağlı birliklerle Afganistan’daki Gazne’ye çekildi ve burada bulunan Levik Hânedânını bölgeden uzaklaştırarak, şehre hakim oldu. Böylece Gazne Devletinin temelini attı (962).

Alptegin’in, 963’te ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebû İshak İbrahim, dört yıla yakın süren saltanatında Sâmânîlerle dost geçinme yolunu tercih etti. Ölümünden sonra 966’da yerine Bilge Tegin geçti. Bilge Tegin, Buhara’da Sâmânî komutanlarından Fâik’in, üzerine gönderdiği bir orduyu bozguna uğrattı. Bu mağlûbiyetten sonra bir daha Buhara’dan Gazne’ye ordu gönderilmedi. Bilge Tegin, 975’te Hindistan üzerine yaptığı seferde Gerdiz Kalesini kuşatırken şehid düştü. Gazne’de ilk sikke bunun zamanında kesildi. Yerine geçen Pîrî Tegin, devleti yönetecek hususiyetlere sahip olmadığından, beş yıllık saltanattan sonra, tahtı Sebük Tegin’e bıraktı.

Devletin asıl kurucusu olan Sebük Tegin, Isık Göl civarında Barsgan’da doğmuş, 960’a doğru Müslüman olmuş, köle olarak satıldığı Alptegin tarafından terbiye edilip, manevî evlât edinilmiş ve mühim mevkilere getirilmişti. Hükümdar olunca, “Nâsırüddin Sebük Tegin Kara Beçkem” adını aldı. İyi bir idareci ve komutan olan Sebük Tegin, Toharistan ve Zabülistan’la Zemindaver eyaletini, Gor bölgesini ve Belucistan’ın bazı yerlerini ülkesine kattı. 979’da Hindistan’ın kuzeybatısında yerli hükümdarların en güçlülerinden Caypal’ı yenilgiye uğratarak, Hindistan hakimiyetine ilk adımı atmış oldu. Kâbil Nehri boyunca Peşâver’e kadar ilerleyerek, bu bölgelerde İslâmiyet'in yayılmasını sağladı.

Sebük Tegin’in 997’de ölümünden sonra, yerine oğlu İsmail geçti. Ancak, kısa bir süre sonra, tahtı ağabeyi Mahmud’a bırakmak zorunda kaldı.

Mart 997’de tahta çıkan Sultan Mahmud, Gazneli Devletinin kurucusu, Hindistan’a İslâm dinini yayan ve burada yüzyıllarca sürecek olan Türk hakimiyetinin temellerini atan, tarihin büyük cihangirlerinden ve hükümdarlarındandır. Sâmânoğullarının yıkılışına rastlayan bir zamanda tahta çıkan Sultan Mahmud, ilk iş olarak Horasan’da hakimiyetini tesis etti. Zaman zaman Karahanlılar'la rakip duruma düşmekle beraber, güneydeki (Hindistan) ve batıdaki (İran) fetihleri için müsait bir zemin ve elverişli şartlar buldu. Şiîlere karşı halifeyi şiddetle savundu ve Sünnî mezheplerin koruyucusu oldu.

Sultan Mahmud, İran, Irak ve Harezm’i ülkesine kattıktan sonra, Hindistan üzerine on yedi sefer düzenledi. 1000 yılında Peşâver şehrini aldı. Ertesi yıl Hindistan ordusunu yenip, Hindistan’ın en zengin eyaletlerinden biri olan Pencab’ı ele geçirerek, Hindistan’ın kuzeyine tamamen hakim oldu. Çok büyük ganimetlerle Gazne’ye dönüp “Gâzi” unvanını aldı. Beşinci seferinde, Ganj Vadisini ele geçirdi.

Sekizinci Seferinde ise, 150.000 kişilik Hindu ordusunu imha etti. En meşhur seferi olan 11. Seferinde ise Gucerat’a girdi ve büyük ganimetle geri döndü. Sultan Mahmud, 1030’da öldüğü zaman, Gazneli Devleti, batıda Âzerbaycan hudutlarından, doğuda Hindistan’ın Yukarı Ganj Vadisine, Orta Asya’da Harezm’den Hint Okyanusu sahillerine kadar uzanan çok geniş bir sahaya yayılmıştı.

Sultan Mahmud’dan sonra yerine oğlu Muhammed geçti ise de, bu sırada Isfahan ve Rey umumî valisi bulunan kardeşi Mesud tarafından tahttan indirildi. Ekim 1030’da tahta çıkan Sultan Mesud, iyi bir asker olmakla beraber, babasının komşularla iyi geçinme siyasetini devam ettiremedi. Özellikle, Selçuklular'la olan geçimsizlikleri, uzun ve kanlı savaşların çıkmasına sebep oldu. Horasan’ın bir kısmını alma başarısını gösteren Selçuklulara karşı, Dandanakan Meydan Savaşı'ında (1040) Sultan Mesud büyük bir mağlûbiyete uğradı. İran, Harezm ve Mâverâünnehir’e Selçukluların hakim olmaları, Gaznelileri Afganistan ve Hindistan toprakları üzerinde yaşamaya mahkûm etti.

Bu mağlûbiyetten sonra, Gazne’ye dönerek ailesini ve hazinelerini toplayan Sultan Mesud, Lahor’a gitmek üzere yola çıktı. Ancak, yolda muarızları tarafından yakalanıp hapsedildi ve Girî hapishanesinde yeğeni tarafından 1041’de öldürüldü. Yerine, daha önce tahttan indirilip kör edilen kardeşi Muhammed çıkarıldı. Babasının öldürüldüğünü duyan Mevdûd, Belh’den Gazne’ye yürüyerek, Muhammed’i tahttan indirip hükümdar oldu.

Mevdûd’un saltanatı (1041-1049), dış mücadelelerle geçti. Zamanında, Selçuklular önce Toharistan’ı, ardından Zemindaver’i ele geçirdiler. Diğer taraftan Delhi Racası da, bazı kaleleri almaya muvaffak oldu. Bunun yanısıra, Gazneli hakimiyetinden kurtulmak istiyen Gurlular da harekete geçtiler.

Mevdûd’un 1049’da ölümü ile Gazneli Devleti karışıklık içinde kaldı. Tahta İkinci Mesud çıktı ise de, oğlu karşı çıktı. İkinci Mesud’un tahttan indirilmesi üzerine Bahâüddevle Ali tahta çıktı. Fakat bunun saltanatı da çok kısa sürdü.

İki yıl geçmeden Mahmud’un oğlu Abdürreşîd tahta çıktı. Ancak tahtta gözü olan komutanlardan Tuğrul Bey, onu öldürüp tahtı elde etti. 1040’tan beri artan Selçuklu baskısı, Tuğrul Bey zamanında durduruldu. Ülkede de eski asayiş yeniden sağlandı. 1059’da ölümü ile yerine çıkan kardeşi İbrahim, ilk iş olarak, Selçuklularla sulh yaptı. Oğlu Mesud’u, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kızı ile evlendirip dostluk tesis etti. Kuzey ve batıda bir kısım toprakların kaybedilmesine karşılık, Hindistan’da bazı kaleler ele geçirildi ve devletin sınırları Ganj Nehrine kadar uzandı.

Sultan İbrahim’in 1099’da ölümünden sonra, yerine geçen oğlu Üçüncü Mesud, babasının Hindistan fütuhatı ve damadı bulunduğu Selçuklularla dostluğu devam ettirme politikasını iyi yürüttü. Ancak, 1115’te vefatı ile devlet yeniden asayişsizlik içine düştü. Kardeşler arasında taht rekabeti başladı. Tahta çıkan Şîrzâd’ı, kardeşi Arslan öldürttü. Arslan, diğer kardeşi Behram Şah üzerine yürüyünce Behram Şah, Selçuklu Sultanı Sencer’e iltica etti. Bu durum, yarım asırdan beri devam eden Selçuklu dostluğunu bozdu. Sultan Sencer, Gazne üzerine iki sefer düzenleyerek Arslan’ı yakalayıp öldürttü. Böylece Behram Şah 1117’de Gazne tahtını elde etti. Ancak bu tarihten itibaren Gazneliler, Büyük Selçuklu Devletine bağlı bir duruma geldiler. Bu devrin en önemli hadisesi Gurluların harekete geçmeleridir. 1128’de, Gur Melikü’l-Mülûk’u Kutbeddin’in Behram Şah tarafından öldürülmesi, Gurluların ayaklanmasına sebep oldu. Melik’in kardeşi Suri’nin Gazne’ye girmesi ile büyüyen isyan kısa sürdü. Fakat bir müddet sonra Alâeddin Hüseyin önce Gazne’yi, ardından Bust’u tahrip edip, Gaznelilerin kuzeydeki hakimiyetlerine son verdi. Oğuzların, 1152’de Gazne üzerine yürümeleri üzerine Behram Şah, burasını kesin olarak bırakıp Lahor’a çekildi.

Behram Şah, 1160’da ölünce, yerine oğlu Hüsrev Melik geçti. Bu sırada Gazne’de ikamet etmekte olan Gurlu emir Muizzeddin, 1173’ten itibaren Hindistan seferlerine başladı. Gur akınları karşısında yerli Khokharlarla anlaşmaya çalışan Hüsrev Melik, bunların hıyanetini anlayınca Muizzeddin’le anlaşmak için çare aradı. Ancak bir netice elde edemedi ve 1187’de esir düştü. Böylece Gazneli Devleti, Gurlu İmparatorluğuna ilhakla tarih sahnesinden çekildi. Son Gazneli Sultanı Hüsrev Melik ile oğlu Behram Şah, önce Gazne’ye oradan Firizkuh’a ve nihayet Belervan Kalesine götürülerek hapsedildi, birkaç yıl sonra, 1191’de, öldürüldüler.

Büyük Türk Hakanlığı, yani Karahanlılar'dan sonraki Müslüman Türk Devleti, Gazneli Devletidir. Sünnî-Hanefî mezhebinde olan Gazneliler, sarayda Türkçe, edebiyâtta Farsça, fakat resmî yazışmada Arapça'yı resmî dil olarak kullanmışlardır.

Devlet teşkilâtı: Gazneli Devletinde emir veya sultan, devletin tam hâkimidir. Devlet dairelerine dîvân denilmektedir. Bu dîvânların en önemlileri, Dîvân-ı Vezâret, Dîvân-ı Arz, Dîvân-ı Risâlet veya İnşâ ve Dîvân-ı İşrâf idi. Dîvân-ı Vezâret, maliye ve genel yönetim işlerine bakardı. Başkanı vezirdi. Dîvân-ı Arz bugünkü Savunma Bakanlığının karşılığı olup, başındakine Arız veya Sâhib-i Dîvân-ı Arz denilirdi. Askerin ihtiyaçlarını ve ordunun savaşa hazır bir durumda bulunmasını sağlamak, askerin sayısını bilmek ve gerektiği zaman sultana bildirmek, sultanın gezilerinde ihtiyaçlarını gidermek gibi görevleri vardı. Bu devlette ordu, dört kısımdan meydana gelirdi. Bunlardan süvariler ilk kısmı meydana getirir ve ordunun en kalabalık bölümünü teşkil ederdi. Çoğunun iki atı vardı. İkinci bölümü yayalar meydana getirip sayıları az, başlıca vazifeleri ise şehirleri korumalarıydı. Ordunun üçüncü kısmı sultanın özel birliğiydi. Buradaki askerler, Türkistan’daki oymak savaşlarında hakimiyet altına alınan yerlerdeki Türk çocuklarıydılar. Ordunun son bölümünü, filler meydana getirirdi. Bunlar doğrudan doğruya sultan tarafından denetlenirdi. Filcilerin çoğu Hintliydi. Bunların muharebelerdeki görevi, düşman saflarını bozmak ve yarmak, düşman atları, kendilerine ve kokularına alışmamışsa, onları ürkütüp bozgun çıkarmak, okçulara yüksek atış yeri sağlamaktı. Dîvân-ı Risâlet veya İnşâ, devletin genel haberleşme dairesiydi. Hükümetle işi olan halk da buraya başvururdu. Dîvân-ı İşrâf, devletin gizli haber alma teşkilâtı olup, çok gelişmişti.

Kültür ve medeniyet: Gazneliler devri, siyasî kudretin yanısıra, kültür bakımından da parlak geçmiştir. Bir fıkıh âlimi olan Sultan Mahmud ve oğlu Mesud, İslâm terbiye ve kültürü ile yetişmişlerdi. Her iki sultan saraylarında devrin en büyük âlimlerini toplamaya çalıştılar. Şairlere hürmet ve sevgi gösterdiler. Her sene onlar için yaklaşık dört yüz bin dinar harcarlardı. Bu şairler arasında Türk asıllı Ferrûhî ile Menuçehrî Damgânî, Escedî Gazâ’ir-i Râzî ve Şehnâme yazarı meşhur Firdevsî sayılabilir. Bunların başında Melik-uş-Şuarâ Unsûrî bulunmaktaydı. Sultan İbrahim ve halefleri devrinde Gazne sarayında bulunan şair ve edipler, İran edebiyatının gelişmesinde önemli rol oynadılar. Bu devirdeki şairler arasında; Ebü’l-Ferec Rûmî, Senâ’î, Osman Muhtârî ve Seyyid Hasan Gaznevî yer almaktaydı.

Tarih yazıcılığı da Gazneliler devrinde parlak geçmiştir. Sebük Tekin ve Mahmad devrini yazan Ebû Nasr Utbî, Zeyn-ül-Ahbâr isimli eserini Sultan Abdürreşîd’e sunan Gerdîzî, Mesud devrini nakleden Ebü’l-Fazl Beyhekî, Gazneliler devrinin meşhur tarihçileridir.

Sultan Mahmud, 1017 senesinde Harezm’i ele geçirince, o devrin en büyük fen âlimi Birûnî’yi Gazne’ye getirdi. Birûnî, sultanın birçok seferlerine katılarak Hindistan hakkında Tahkîku mâ lil-Hind isimli eserini yazdı. Bu, Hinduların inanç ve âdetlerini tarafsız olarak tetkik eden ilk İslâmî eserdir. Eserde Hind dini ve Hindistan coğrafyası hakkında çok geniş bilgi bulunmaktadır.

Gazne sultanları, edebiyat alanında olduğu kadar mimarî faaliyetleri ile de dikkat çektiler. Sultan Mahmud ve Mesud, büyük inşa faaliyetlerinde bulundular. Fakat onların bu eserlerinden günümüze çok azı ulaşmıştır. Sultan Mahmud, halkın faydalanması için çarşı, köprü ve su yolu kemerleri yaptırdı. Bunlardan Gazne’nin kuzeyindeki Bend-i Mahmudî bu güne kadar mevcudiyetini korumuş ve kullanılmıştır. Sultan Mahmud, Gazne’de birçok cami ve mescid yaptırdı. Gazne Camiinin yanına geniş bir medrese inşa ettirdi. Burası hem medrese hem de kütüphaneydi. Birçok odaları, Gazne âlimlerinin okuması ve okutması için, tavandan tabana kadar kitapla doluydu. Sultan, bu medresede ders veren hoca ve okuyan talebeler için, medresenin evkafından dolgun maaş tayin ederek onların geçimini sağlamıştır. Dokuz yüzyıl geçmesine rağmen, cila ve parlaklığı bozulmayan Gazne Camiinin iki minaresi hâlâ ayakta olup, dış kısmı cilalı sarı tuğladandır. Minarelerin birbirinden uzaklıkları 360 ve yükseklikleri 45 m kadardır. Üzerlerinde kûfî yazılar vardır.

Gazneliler, kuzey Hindistan fütuhatını tamamlayınca, İslâm dinine Pencab’da kuvvetli bir dayanak noktası elde edilmesini sağladılar. Böylece daha sonraki Hindistan fetihlerine sağlam bir zemin hazırlayarak, Türk ve İslâm tarihinde önemli rol oynadılar.

23 Mart 2007 Cuma

İRAN'DA TURK HALKLARI

Iran'ın bılınen ataları Pers, Furus, Fars ve Parsovalılardır Türk düşmanı Firdevdevsi ünlü destanı "Şehname de" ve 10 yy. da ÎRAN-TURAN savaşlannı anlatarak, bölgedeki Türk varlığına değinir.
XI. yy. ilk yarısından itibaren "Yıva" boyundan kalabalık Türk-menler îran da göriilür. XII. yy. da ise Solgurların yanısıra Avşarlar Huzistanda ortaya çıkarlar.
15 yy. dan sonra ise bu topraklarda yoğun biçimde Türk Savaşçıları Gazneliler, Selçuklular, sayısız Türk boyları Orta Asya'dan Ortadoğu'ya ve îran'a akın akın gelirler. İran'a gelen Türkler ise Güney Azerbaycan'a yerleşirler. Dil olarak Batıoğuzca'yı kullanmışlar, Arap alfebesiyle yazmışlardır. Şu anda özellikle diaşporadaki İran Türkleri latin alfabesini kullanmaktadır. Ancak 1925-1979 arası Pehleviler döneminde (Rıza Şah ve Oğlu) Türklere Zorla Farsça öğretmek istemişler ve Azeri dilini yasaklanmışlardır. İran'daki Türk halkları Azeriler, Şahsevenler, Karapapaklar, Kayralar, Kaşkaylar, Türkmenler, Hamseler, Karapapalılar, Karadağlılar, Şatrunlular, Geymikler, Delikanlılar, Beybağlılar, Bocağcılat, Halaçlar, Karayılar, Timurtaşlar ve Avşarlardır. Bütün bu halkların sayısı İran nüfusunun %30'u kadarını oluşturmaktadır. Türk Halkları Tebriz, Urmiye. Dizaiyye ve Erbil'de dir. İran'daki Türk kadınları ev işleriyle uğraşır. Erkekleri ise işçi ve memurdur.
Türklerin yoğun olduğu Tebriz önemli bir ticaret merkezi ve İran'ın dördüncü büyük kentidir.
İran Türkleri şiidirler ve dini inançları halkın yaşamında önemlidir.

11 Mart 2007 Pazar

İran Türkleri

X. asrın son çeyreğinden XX. asrın ilk çeyreğine kadar yaklaşık 950 yıl, İran ya Türk hakimiyetinde ya da Türk hanedanı idaresinde bulunan ve orada iskân olunan Türklerin ülkesidir. Dolayısıyla Türklerin ve Türk kültürünün en kesif olduğu ülkelerin başında İran gelmektedir. Bugün İran nüfusunun yarıya yakınını teşkil etmesine rağmen Türkler İranlıların şövence tutumları yüzünden dil ve tarihlerini öğrenme ve kullanmada en geri kalmış Türk kitlesini teşkil etmektedir. Bin yıla yakın Türk idaresi altında yaşamanın verdiği eziklik yüzünden İranlılar belki de Türklere en kötü muameleyi yapan milletlerin başında gelmektedir.
Müslüman bir ülke olan İran'ın nüfusu 60 milyon civarında bulunmaktadır. Bu nüfusun 25 milyona yakınını Türkler, 30 milyona yakınını İranlılar (Farslar) ve 5 milyona yakınını da diğer etnik gruplar teşkil etmektedir. İranlılar ülke nüfusunun yarıya yakınını teşkil eden Türkler'e kendi dillerinde okuma yazma fırsatı vermemektedir ki bu her türlü insani ve milletlerarası hukuka aykırı bir tutumdur.

İran'da yaşayan Türklerin önemli kısmını Azerbaycan Türkleri teşkil etmektedir. Bilindiği gibi Azerbaycan'ın kuzey kısmı XIX. asrın ilk çeyreğide Ruslar tarafından işgal edilmiştir. 8 milyona yakın Azeri Türkü kuzeyde müstakil Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır. Güney Azerbaycan ise İran idaresi altında bulunmaktadır. Yüzölçümü 107.000 km2 olan Güney Azerbaycan'da 20 milyonu aşkın Türk yaşamaktadır. Güney Azerbaycan'ın Türkler ile meskun olan belli başlı yerleşme merkezleri şunlardır: Tebriz, Hoy, Erdebil, Urumiye, Selmas, Maku, Meraga, Astara, Culfa, Merendi, Halhal ve Soğukbulak.

Türkler'in Azerbaycan'a kitleler halinde yerleşmeleri Selçuklular zamanında olmuştur. Bir ara Moğolllar'ın idaresi altında kalan Azerbaycan ondan sonra uzun süre Türkler tarafından idare edilmiştir. Timurlular, Ak-Koyunlular ve Kara-Koyunlular idaresi Azerbaycan'da Türk kültürünün iyice yerleşmesini sağlamıştır. Böylece Azerbaycan tamamıyla bir Türk ülkesi olmuştur.

Daha önceki araştırmalarımızda da belirtildiği gibi Azerî Türklerinin tarihinde en büyük hadise, Şiiliği benimseyen bir zümrenin Erdebil'i merkez edinerek Şii mezhebini bir aksiyon haline sokmasıdır. Şii zümrenin liderliğini yapan Şeyh Safiyyüddin'in torunlarından İsmail bu mezhebi siyasî emelleri için yeniden organize ederek önce Azerbaycan'a sonra da bütün İran'a hakim olmuştur. Kurduğu devlete ve hanedana dedesinin adını veren İsmail Şah olarak hem Azerî Türkleri'nin ve hem de Türk-İslam dünyasının kaderine tesir eden bir siyasetin öncüsü olmuştur. Şah İsmail'in kurduğu Safevi hanedanı iki buçuk asra yakın (1500-1735) Azerî Türkleri'ni ön plânda tutmuştur. Fakat Safeviler'in Şiiliği devamlı aksiyon halinde tutması hem Azerî Türkleri ile Osmanlı Türkleri'nin kaynaşmasına mani olmuş, hem de Türkistan Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasında geçit vermez bir köprü gibi uzandığı için bu iki Türk diyarının bir birleriyle olan münasebetlerinin kopmasına sebep olmuştur.

Bu ise Türk dünyasında birliğin kurulmasına menfi yönde tesir etmiştir. Safevi hanedanının diğer menfi bir tesiri de İranlılar arasında Şiiliğin kuvvetli bir şekilde yayılmasını sağlamasıdır. Sonunda İran Şiiliği milli hüviyetini koruma aracı olarak kullanmış ve İslam dünyasında birliğin teşekkülüne mani bir engel haline gelmiştir. İran bununla da yetinmemiş Şiiliği diğer İslam ülkelerine de yaymağa çalışmıştır ki bu da İslam âleminde ayrı bir huzursuzluğa sebep olmuştur. Bu haliyle İran, İslam dünyası içinde daima ayrılık ve parçalanma mihrakı haline gelmiştir.


Azerbaycan Türklerinden sonra, İran'ın kaderine hâkim olan iki Türk boyundan burada kısaca bahsetmek gerekiyor. Bunlar, Nadir Şah'ı sinesinden çıkaran Afşar Türkmenleri ile İran'da ikinci uzun ömürlü hanedanı kuran Kaçar Türkleri'dir. Afşarlar bilindiği gibi, ana Oğuz boylarından birini teşkil ediyorlardı. Bir kısmı Selçuklular ile birlikte Anadolu'ya gelip yerleşen Afşarlar'ın, diğer kısmı Türkistan'da kalmış idi. Fakat Moğol istilası devrinde, Türkistan'da kalmış olan bu ikinci grup Afşarlar da Azerbaycan'a gelip yerleşmişlerdir. Safevi hanedanının inkırazı ile ortaya çıkan boşluktan istifade eden ve esasında Kandahar havalisinde yaşayan Halaç Türkleri İran'da hâkimiyeti ele geçirmeye muvaffak olmuşlardır.
Tarihlerimizde yanlış olarak Afganlar'ın İran'ı işgali diye zikredilen bu hadise Gılzay adını alan Halaç Türkleri'nin İran'da kontrolü ele geçirmesinden ibarettir. Halaçlar'ın İran'daki bu hâkimiyetine son veren ise, Afşar Türkmenleri'nin ileri gelen beylerinden Nadir olmuştur. Şah ünvanını olan Nadir, saltanatı esnasında mensup olduğu kabiliyet ihya etmekle beraber, onları emniyet gerekçesi olarak İran'ın muhtelif yerleşme merkezlerine gönderdiği için Afşarlar bugün İran'ın muhtelif yerlerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Bugün nüfusları 650.000 civarında olduğu tahmin edilen Afşar Türkmenleri, Türklüklerini muhafaza etmekle beraber, İran'da siyasî bir nüfuza sahip değillerdir.

Safeviler'den sonra ikinci uzun ömürlü hanedanı kuran Kaçar Türkleri ise, Timurlular zamanında Türkistan'dan gelip İran'a yerleşmişlerdir. Bu Türk boyu önce Kuzey Azerbaycan'da Kafkas cephesine yerleşmişti, Fakat günden güne bu kabilenin kuvvetlenmesinden çekinen Safeviler, Kaçarlar'ı sırf yıpratmak için, Horasan'da Esterabad ve Gürgen bölgelerine yerleştirmişlerdir. Nadir Şah'ın ölümünden sonra ortaya çıkan karışıklığın uzun sürmesi İran'ı oldukça zayıflatmış idi. Bu kritik günlerde, İran'ı muhtemel bir çöküntüden kurtaran ise, Kaçarlar olmuştur. İran'ı ele geçiren Kaçarlar, kurdukları hanedan ile ülkeyi 1794-1920 yılları arasında idare etmiş ve modern çağlara kadar getirmiştir. Ne var ki bu uzun idare devri Kaçar Türkleri'ni oldukça yıpratmıştır. Nitekim, bir zamanların hanedan kurmuş olan Kaçar Türkleri'nin sayıları oldukça azalmış ve 70-80.000 civarına düşmüştür. Bu sayıları ile Kaçarlar, İran'ın bugünkü yönetimine her hangi bir tesirde bulunmaktan uzaktırlar. Halen Kaçarlar, Mazendaran ve Gürgan eyaletlerinin muhtelif bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.

İran'da yaşayan Türkler içinde Azerilerden sonra en kalabalık ve önemli topluluğunu Horasan'da yaşayan Türkmenler teşkil eder. Türkistan'ın bir nevi uzantısı olan Horasan, asırlardır Türk topluluklarını vatanlık yapmış verimli bir bölgedir. Selçuklu ailesi önderliğinde Anadolu'ya ve Orta Doğu'ya gelen Oğuz Türkleri'nin bazı boyları Batı Türkistan'da kalmışlardır. Çoğunluğu Horasan ve Horasan'ın kuzeyinde yaşayan Türkmen boyları Safeviler devrinde Şiiliğin siyasî maksatlarla kullanılmasından sonra, Sünni Türkistan Türkleri ile Şii İranlılar arasındaki mücadelelerde en çok zarar gören topluluk olmuştur. Dört asırdan fazla devam eden Şii-Sünni mücadelesinde Sünni Türkmenler, Türkistanlı kardeşlerinin yanında yer almışlardar. XIX. asrın ikinci yarısında Türkistan illeri Rus istilasına uğrayınca, Türkmenler'in bir kısmı İran hakimiyetini kabul etmeyi tercih etmişlerdir.

Bu Türkmen gruplarının başında Göklen, Yamud kabileleri ile Salur, Sarık ve Teke kabilelerine ait bazı küçük boylar bulunuyordu. Türkmenler'in millî şairi Mahdum Kulu'yu sinesinden çıkaran Göklenler başta olmak üzere diğer Türkmen boyları da Türklük şuurunu bütün canlılığı ile muhafaza etmektedirler. Fakat İran yöneticilerinin Türkçe tedrisata izin vermemeleri ve bölgeye yeterli hizmeti götürmemeleri bu Türkmen topluluğunu, hem kendi millî kültürünü geliştirmeden ve hem de medeniyetin diğer nimetlerinden layıkı ile istifade etmede geri bırakmıştır. Kültür sahasında olduğu gibi ekonomik alanda da oldukça geri olan Türkmenler'in bugünkü nüfusları iki milyona ulaşmış bulunmaktadır.


İran Türkleri


İran'da Azeriler'den ve Türkmenler'den sonra hem sayıca ve hem de siyasî nüfuz yönünden üçüncü önemli Türk grubunu Kaşkaylar teşkil etmektedir. Moğollar devrinde Doğu Türkistan'dan göçerek İran'a gelip yerleşen Kakgay Türkleri törelerine bağlılıkları ile meşhurdurlar. Güney İran'ın Fars eyaleti bütünü ile Kaşkaylar'ın nüfuzu altındadır. Son zamanlara kadar yarı göçebe bir hayat süren Kaşkaylar, birbirlerine olan bağlılıkları, plânlı ve teşkilatlı hareketleri ile tanınmışlardır. Nitekim, bugün bile kendi örflerine göre, muayyen bir kabile idaresi nizamını yürütmektedirler. Millî ve mahallî örflerine bağlı bir takım müesseselere de sahiptirler.
"İlhan"lık idaresi sistemi bu müesseselerden biri sayılır. Ayrıca, mümtaz sınıftan sayılan "İlhan" aile dışında Kalantar, Kethuda, Ra'ye, Tabeke-i Pest gibi tabakalarda mevcut olup, bunlar hep kendi törelerine göre idare edilirler. Kaşgaylar, kendi aralarında iyi bir birliğe sahip oldukları için, İran hükümetinin bazı haksız taleplerini ve emrivakilerini reddetmek başarısını göstermişlerdir. II. Dünya Harbi esnasında cereyan eden ve Kaşkaylar ile İran hükümetini karşı karşıya getiren önemli bazı hadiseler, Türk hükümetinin araya girmesi ile yatıştırılmıştır. Fakat Kaşkaylar'ın bu hareketleri İran hükümetleri tarafından hoş görülmemiş ve onların başka bölgelere sürgüne gitmelerine sebep olmuştur.

Bu arada, son İran-Irak harbinde, yaşadıkları Basra Körfezi kıyıları harp sahasına yakın olduğu için, Kaşkaylar büyük zayiat görmüşlerdir. Yine İran-Irak harbi esnasında İran hükümeti, Azeriler başta olmak üzere diğer Türk gruplarından oluşan askerî birlikleri ön saflarda Irak cephesine sürmesi ve onların büyük zayiat görmelerine sebep olmuştur ki, bu da İran rejiminin Türkler'e karşı ne kadar adaletsiz davrandağını göstermektedir. Türklük şuurunu ve törelerini canlı bir şekilde yaşatan Kaşkaylar'ın bugünkü nüfusları bir milyona yaklaşmış bulunmaktadır. Diğer Türk gruplarında olduğu gibi, Kaşkaylar da İran hükümetlerinin ilgisizliği yüzünden ekonomik ve kültürel alanda oldukça geri kalmışlardır.
Rus işgaline uğrayan Kuzey Azerbaycan Türkleri'nin bu asrın başlarında başlattıkları istiklâl mücadelesi, çok geçmeden Güney Azerbaycan'a da sıçramıştı.

Nitekim Settar Han önderliğinde Tebriz merkez olmak üzere başlayan istiklâl hareketi başarıyla devam etmiş, fakat 1907'de İran'ı iki nüfuz bölgesine ayıran Rus-İngiliz andlaşmasından sonra sıkıntıyla karşılaşmıştır. Ruslar, Güney Azerbaycan Türkleri'nin kuzeydeki kardeşleri ile birlikte hareket etmelerinden çekindiği için, İngiliz ve İran hükûmetleri ile işbirliği yaparak Güney Azerbaycan Türklerinin istiklâl mücadelesine mani olmak için ne mümkünse yapmışlardır. 1922'ye kadar devam eden Güney Azerbaycan istiklâl mücadelesi, İngilizlerden gerekli yardımı alan İran'daki yeni Pehlevi hükûmetinin despotça baskıları ile bastırılmıştır.

Azeri Türkleri üzerindeki İran baskısı 1930'lara kadar korkunç bir şekilde devam etmiştir. Bu dönemde devam eden Rus-İngiliz rekabeti, İran petrollerini paylaşmaya yönelince, Azerbaycan Türkleri'nin mücadelesi de yeniden ortaya çıkmıştır. İran petrollerinden pay almak isteyen Ruslar ve İngilizler, Azerbaycan Türkler'in mücadelesine açıktan destek vermeye başlamıştır. Bu gelişmelerden istifade eden Güney Azerbaycan Türkleri, isyan ederek İran hükûmetinden şu iki hususun yerine getirilmesini istemişlerdir:
1. Azerbaycan'da Türkçe tedrisat yapan okulların açılması izni,
2. Azerbaycan'a Otonom bir statünün verilmesi. İran hükûmeti bu istekleri reddedince Azerbaycan Türkleri haklarını silahla almaya kalkışmış. Azerbaycan'daki İran askerî ve sivil makamlarını kısa zamanda tasfiye eden Azeriler ülkelerinin tamamını kontrelleri altına almışlardır. İran'a bağlı olarak Otonom Azerbaycan Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Böylece, kültürel ve ekonomik alanda otonom haklara sahip Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuş


Ne var ki, kurdukları Güney Azerbaycan Otonom Cumhuriyeti'nin içine Sovyet ajanlarının sızmalarına mani olamadıkları için, yapılan Sovyet propagandası neticesinde, Güney Azerbaycan, bir nevi nüfuz bölgesi haline gelmiştir. II. Dünya Harbi sonunda İran'daki Rus-İngiliz müttefik kuvvetlerinin çekilmesi gerektiğine dair Birleşmiş Milletler kararı çıkınca, İran petrollerinden istediği hisseyi koparmış olan Ruslar, ülkeyi boşalttılar. Bu arada Otonom Azerbaycan hükümeti de Azerilerin haklarını garantileyen bir antlaşmayı 14 Haziran 1946'da İran hükûmeti ile akdetmeyi başardılar. Fakat, Güney Azerbaycan Hükûmeti'nin içinde bâzı Sovyet taraftarı üyelerin var olduğu iddia edilerek, İngilizler'in ve Amerikalılar'ın desteği ile, İran ordusu yapılacak yeni seçimlerin emniyetini bahane ederek, 14 Haziran 1946 antlaşmasına aykırı olarak Azerbaycan Azerbaycan'ı 14 Aralık 1946'da yeniden işgal etmiştir.
İran Hükûmeti, Azeriler'in elde ettikleri altı aylık istiklâl dönemini kendilerine pahalıya ödetmişlerdir. İstiklâl hareketine girişmiş bütün Azeri ileri gelenleri İran'ın muhtelif yerlerine sürülüp hapsedilmişlerdir. Bu insanların malları ise, İranlılar'a verilmiştir. Fakat, Azeri Türkleri'nin talihsizliği bununla da bitmemiş 1950'lerde Musaddık başkanlığındaki İran Hükûmeti petrolleri millileştirince, bu sefer, Amerikan ve İngiliz Hükûmetleri İran petrollerinden hisselerini kaybettikleri için ajanları vasıtasıyla Azeri Türkleri arasında İran'dan ayrılmalarını sağlamak maksadıyla büyük bir propagandaya girişmişlerdir.

Bu Amerikan ve İngiliz propagandası neticesi binlerce Azeri Türkü İran Hükûmeti tarafından hapsedilmiş veya sürgüne gönderilmiştir. Sürgüne gönderilen ve hapsedilen Azeriler'in malları İranlılar'a verilmiştir. Bugün, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne imzasını atan İran Hükûmetleri görülmemiş bir şovenist politika takip ederek Azeri Türkleri'nin okullarda Farsça ile birlikte Azeri Türkçesi'ni öğrenmelerini "Türk" ve "Türkçe" isimlerinin kullanılmasını dahi yasak etmiştir. Bu yetmiyormuş gibi, bugün İran'da Azeriler'in Türk olmadıkları ve "İraniyan" soyundan gelen bir halk oldukları mektep kitaplarında okutularak 20 milyonluk Azeri Türkünü İranlılaştırma politikası takip edilmektedir.

Azeri, Türkmen ve Kaşkaylar'dan sonra İran'da yaşayan önemli bir Türk grubu da Şahsevenler'dir. Şahsevenler, millî bir boy adı olmaktan ziyade, İran devlet idaresince, siyasî bir terim olarak kullanılmıştır. Aslında, çeşitli Türk boylarının seçkin askerlerinden meydana getirilen ve Türk asıllı hanedanları korumakla görevlendirilen bu insanlara, bilahare, şahlığı müdafaa ettikleri için Şahsevenler adı verilmiştir. Bu grup, zamanla aralarında kaynaşarak bir nevi ayrı bir kabile haline gelmiştir. Oldukça imtiyazlı bir durumları olan Şahsevenler, uzun zaman iyi imkânlar içinde yaşamışlardır. Modern devirlerde de İran ordusuna büyük hizmetleri geçen Şahsevenler'in, bugün önemli bir kısmı Güney Azerbaycan'da yaşamakta olup, sayıları 450-500.000 civarında bulunmaktadır.

Bu Türk gruplarından başka İran'da yaşamakta olan pek çok küçük Türk boyları bulunmaktadır. Güney Azerbaycan'da yaşayan Hamse Türkleri (250.000), Karapapahlar (40.000), Karadağlılar (150.000), Miskin (9.500), Şatranlu (8.500), Geyimli (6.000), Delikanlu (4.000), Beybağlu (4.000); Tahran'ın doğusunda yaşayan Kengerlüler (60.000), Kirman ve Belücistan bölgelerinde yaşayan Horasani ve Boçağçi Türkleri (95.000); Horasan'da Karayiler (65.000), Nişapur'da Bayetler (150.000), Gürgan eyaletinde yaşayan Timurtaşlar ve Goudanler (165.000), Kazvin ve Hamedan'da yaşayan Türk grupları bulunmaktadır. Kısaca, İran'da yaşayan Türklerin nüfusu 25 milyonu geçmiş bulunmaktadır

10 Mart 2007 Cumartesi

Yavuz SuLtan SeLim Farkı...

Yavuz Sultan Selim han zamanında,
İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor Sandık açılıyor.
İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor.
Fakat bir de pis bir koku yayılıyor. Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor.
Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyooooor..
Yani Osmanlıya acayip bir hakaret!
Cihan padişahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermemiz gerekir.
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor.
İçine o zamanın Osmanlı İstanbul'unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı. Gönderiyor.
Şah sandığı açıyor.
Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii.
Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.

Kutunun içindeki pusulayı Şah 'a uzatıyor:

" Herkes yediğinden ikram eder!!!!!!! "

8 Mart 2007 Perşembe

Ebru Sanatı


Ortaya çıkış yeri ve tarihine ilişkin kesin bir delil bulunmamaktadır. Ancak, köklerinin 9. ve 10. yüzyıla kadar uzandığı varsayılmaktadır.
Çin'de lin-şa-şien, XII. asırdan itibaren Japonya'da suminagaşi ve beninagaşi isimleriyle sulu vasatta yapılan bir takım çalışmaların mevcudiyeti, daha sonraki asırlarda Çağatay Türkçesi'yle ebre adını alarak Türkistan'da ortaya çıkan bu sanatın tarihi gelişimi hakkında, müphem de olsa bir fikir vermektedir. Türkistan'dan en geç XVI. asır başlarında İpekyolu'nu takiben İran'a geçişinde ebri olarak isimlendirilen bu sanat, görünüşüyle gerçekten bulut kümelerine
benzer şekiller taşıdığından, buluta nisbet ifade eden bu Farsça ismi doğrulamaktadır.


Osmanlı ülkesinde de revaç bulan aynı isim, telaffuz zorluğundan son yüzyılda Türkçe'de ebru'ya dönüşmüştür. Galat olmakla beraber, kaş gibi şekiller de ihtiva ettiğinden, bu sanata ebru denilmesi bir çelişki sayılmamalıdır; çünkü ebru kelimesi Farsça'da kaş manasına gelmektedir. XVI. asır ortalarında Mir Muhammed Tahir tarafından Hindistan'da yapılmaya başlandığı rivayet olunan ebruculuk, buradan İran'a ve sonra da İstanbul'a kadar yayılmıştır.Aynı yüzyılın sonlarında, İstanbul'dan Avrupalı seyyahlar tarafından kendi memleketlerine götürülen ebru kağıtları önce Almanya'da,
sonra da Fransa ve İtalya'da mermer kağıdı veya Türk mermer kağıdı, hatta sadece Türk kağıdı adıyla tanınıp benimsenmiş ve oralarda da yapılmaya başlanmıştır. Zaman içinde İngiltere ve Amerika'ya da yayılan ebru kağıdı, her ülkenin sanat anlayışına göre bir başkalık gösterir. Bunda, kullanılan değişik malzemenin de rolü olmalıdır.

Belgelenen en eski ebru örneği 16. yüzyıla aittir. Kağıdın süslenmesinde, kıt'a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, yazma ciltlerinde yan kağıdı olarak sıkça kullanılmıştır.

4 Mart 2007 Pazar

'Nükleer enerjiye karşı çıkanların bir kısmı ajan'

Nükleer sorunsalının diplomatik, siyasî ve hukukî boyutları üzerinde uzman olan gözde diplomatlardan emekli büyükelçi Ömer Ersun, nükleer enerjiye karşı çıkanların bir kısmının ajan olduğunu söyledi.



Nuriye Akman'ın röportajı

ABD-İsrail ittifakı acaba İran'ı vuracak mı? Herkes gibi ben de korkuyla bekliyorum. Korkumu bastırmak için bari bir röportaj yapayım deyip sorular bileyledim.

Neymiş bakalım İran'ın öfkeye yol açan nükleer programı? Bu bir kurt-kuzu hikâyesi mi, kurtların dansı kadar kuzuların cazgırlığı da tehlikeli mi, biri vurursa diğeri ne yapar, ateş sadece düştüğü yeri mi yakar, bomba patlar Türkiye bakar mı? Sahi biz neden nükleer rüyalar görmüyoruz? Ne olacak bu enerji fukarası halimiz? Adam gibi bir reaktöre, çıkmaz ayın son çarşambasında mı kavuşacağız? Öyle birini bulayım ki, nükleer gibi aşırı hassas, çok yönlü ve karmaşık bir konuda hem etik bir duruşu olsun, bilgisini ideolojisi yönetmesin, hem de beni fazla uğraştırmasın, lafı gevelemeden gediğine koysun. Aradım, taradım. Bütün yollar emekli büyükelçi Ömer Ersun'a çıktı. Bir baktım Türkiye'nin yetiştirdiği en parlak diplomatlardan. Nükleer sorunsalının diplomatik, siyasî ve hukukî boyutları üzerinde dört dörtlük bir uzman. Bir daldım deryasına, ortaya işte bu metin çıktı.

Nükleer enerjiye neden taraftarsınız?
Çünkü nükleer sanayiini kurduğunda Türkiye yüksek teknolojiye terfi edeceği için birinci sınıf devletler kategorisine girecek. İkincisi, enerji kaynaklarımızı çeşitlendirmemiz gerek. Üçüncüsü, yıllardır yetiştirmekte olduğumuz birinci sınıf atom mühendislerini zengin ülkelere armağan etmekten kurtulacağız. Nükleer santral inşasında beton gibi en basit malzemenin bile yüzde 99 saflık oranında üretilmesi gerekiyor ve denetimden kaçış yok. Dolayısıyla hırsız müteahhidin çalma şansı da yok. Amerika 1978'de çift kullanımlı denilen malzemenin satışına müdahale edince kıyametler kopmuştu. İsviçreliler "vida ile cıvata da satamayacak mıyız?" diye bağırmaya başladılar. Nükleer teknolojide milimetrenin bilmem kaçta kaçının önemi var.

Anti nükleer çevreci grupları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çoğunluğunun iyi niyetli, dürüst, idealist insanlar olduğuna ama nükleer sorunsalını bilmediklerine eminim. Yalnız içlerinde dünyayı yöneten petrol lobisinin ajanları ve Türkiye'nin birinci sınıf devlet olmasından korkan çevrelerin uzantılarının oluşturduğu bir küçük çekirdek de barınmaya çalışıyor.

Nükleer deyince çoğunluğun aklına Çernobil geliyor.
Çernobil zâten yetersiz Sovyet teknolojisinin günahı. Uzun bir süre nükleer sanayii yersiz töhmet altında bıraktı. O tarihten sonra tüm reaktörlerde güvenlik önlemleri öylesine artırıldı ki, başka hiçbir ciddî kaza olmadı, olmaz da. Siz Çernobil deyince o zaman TAEK Başkanı olan Prof. Ahmet Yüksel Özemre'ye yapılan büyük haksızlıkları hatırladım. Nükleer alanda Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi beyinlerin başında gelir. Tanıyanlar bilir, gerçek bir dâhidir. Fransa'da olsaydı cumhurbaşkanı, başbakan düzeyinde kendisine ilgi gösterilen en saygın bilim adamı olur, atılan her adımda kendisinin fikri sorulurdu.

Ne yazık ki hâlâ Çernobil sonrası yaşananlardan sorumlu tutuluyor.
Çernobil'den sonra verilen raporların bu işle bilgisi ve ilgisi olmayan kişiler tarafından hazırlandığı bizzat raporu verenlerden biri tarafından sonradan kabul edildi. O dönemin korku yüklü atmosferi içinde bilimin sözü dinleneceğine, sipariş üzre fetvalar hazırlanmış. Yüksel'e kusur atfetmek cahillikten değilse, mutlaka kötü niyettir. Türkiye'de onun gibi dürüst ve yurtsever olmak, siyasî ihtiyaçlara değil bilime kulak vermek en büyük günah. Uyarıları dikkate alınsa, 2000'de hırsız bürokratların rezilliği önlenebilse ve hükümet yeterli siyasî iradeye sahip olsaydı, şu anda birinci reaktörümüz bitmişti.

Özemre'nin yazdığı "Ah Şu Atomdan Neler Çektim" kitabında bunlar var.
Evet ama çelebi kişiliği pisliğin tüm ayrıntılarını yazmasını önledi. Bazı siyasetçilerden el altından desteği olan kimi bürokratların Alman Fransız ortaklığından rüşvet aldığı Ankara kulislerinde ayyuka çıkmıştı. Biri görevden alındı; ama kalan hırsızlar bir ali cengiz oyunuyla ihale şartnamesini, kör kör parmağım gözüne değiştirmeye cüret ettiler. Perde gerisinde Yüksel'in kıyamet koparması para etmedi. Normal şartlarda ihale Amerikalılara ya da Kanadalılara rahatlıkla verilebilirdi. Hükümetin "erteledik" deyip iptal, edeceğine hırsız bürokratları açığa alıp, ihaleyi sonuçlandırması gerekirdi.

Nükleer sanayimiz olmasın diye bugün de oyunlar dönüyor mu?
Türkiye'nin nükleer sanayiinin olmasını bizi çok seven, radyasyon kaparız filan diye çok endişelenen bazı yakın dostlarımız istemiyor. Büyükelçi olarak Kanada'da yaşadığım tecrübeye istinaden söylüyorum, meselâ Taşnaklar, Kıbrıslı Rumlar, Yunanlı kardeşlerimiz filan. Geçen sefer ihaleyi geciktirmek için her şeyi yaptılar. Lobileri çalıştırıyorlar. Türkiye'de de biraz para harcarlarsa, sözünü ettiğim çekirdek grup, iyi niyetlileri de tahrik edip bizi uğraştırabilir.

Türkiye nükleer santral sahibi olmanın önemini 1960'ta fark etti; ama 1979 ve 1997'deki iki denemesi fiyasko oldu. Bu hükümetin yaklaşımı nasıl?
Hükümet çok doğru bir iş yapıyor. Nükleer sanayii kurmalıyız diyor. Ama siyasi iradenin en tepesinde sıcak bir ilgi, çok iyi bir bilgi birikimi ve kesin bir kararlılık lazım. Erdoğan'ın mayısta Köşk'e çıkması bekleniyor. Şimdi tutup da nükleer gibi bir konuda öne çıkıp yeni düşmanlar kazanmak ister mi?

Neden seçim başarısının hemen ertesinde buna girişmedi?
Dışişleri bürokrasisi anlattı bu meseleyi onlara. Hükümet de, "Tamam, Türkiye'nin nükleer teknolojide bu kadar geri kalması kabul edilebilir bir durum değil, yapalım" kararı aldı. Geçen dört senede AB'ye yüklenildi. AB'ye paralel olarak, nükleer açığımıza da yüklenelim deseydi, kim "hayır yapmayın" diyecekti? Bu fırsatı kaçırdılar. Bir kere hükümette siyasi iradenin tam olması lazım. İkincisi, hükümet bu konuyu gidip muhalefetle de konuşacak. Bu iç politika malzemesi yapılacak bir konu değil. Biz enerji bakımından aşırı şekilde Rusya'ya bağlanmışız ve enerji fukarasıyız.

Yeniden ihaleye çıkacaklardı, ne oldu?
Çıkacaklar sözüm ona. Enerji Bakanı hazırlığı yaptım diyor. Halbuki muhalefetiyle iktidarıyla evvela milli bir mutabakat oluşturulması, Özemre gibi müstesna bilim adamlarının fikrinin alınması, kamuoyu oluşturmak için uzman ekipleri kurmak lazım. Yıllar boyu Türkiye'de bu işi anlatmadığım ciddî siyasî lider, brifing vermediğim kimse kalmadı. Nükleer bir bütündür. Sadece elektrik enerjisi zannederseniz, hiç farkında olmadan bir gün çukura düşüverirsiniz. Şu anda nükleer teknolojiyi getirme durumunda olan bürokratların bir kısmı, diplomatlar kadar bu meseleyi bilmez.

Reaktörleri daha kısa sürede, daha ucuza yapma imkânı yok mu?
Var. Mesela Çin'de, Güney Afrika'da yepyeni bir teknoloji gelişiyor. 10 küsur yıl içinde piyasaya çıkacak. CNN, 'cep reaktörü' diye isim taktı. İşte siyasi irade güçlü olsa bunlardan biriyle şimdiden ortaklığa girersiniz. Türkiye bu teknolojiye ortak olsa, şimdiden reaktörün bazı bölümlerini imal edebilecek kapasitemiz olduğu için ileride ortak yapım olarak hem kurabilir, hem bölgemize ihraç edebiliriz. Özel teşebbüsü de baştan teşvik edip sokarsınız ve rüşvet hikâyesi büyük ölçüde ortadan kalkar.

Bu reaktörlerin özellikleri ne?
Bir kere reaktörün ünite başı maliyeti 160 ila 200 milyon dolar. Ayrı modüller halinde 6'lı veya 8'li paketler olarak kurulursa ünite başına maliyet düşüyor. Her ünite 165 megavat gücünde. Yani tek başına Antalya veya Mersin gibi bir ilimizin tüm elektrik ihtiyacını karşılamaya yeter. Kurulum süresi 2, ömrü 40 yıl. Termik santrallara kıyasla % 30 ila 40 daha ucuza elektrik üretir. Türkiye'de bol olan toryum, ilave işlemlere ihtiyaç duyulmaksızın ileride bu reaktörlerde yakıt olarak kullanılabilir. Erime tehlikesi hiç yoktur. Bu nedenle güvenlik alanının çapı 400 metredir. Nükleer silah yapımına elverişli değildir.

Tam bize göre. Bunları Enerji Bakanı'na anlattınız mı?
Sayın bakan bir yıl önce beni kısa sürede arayacaklarını söylemişti. Bir daha aramadı.

Doğru söyleyin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NSYÖ) ülkeler arasında bir eşitsizlik yaratmıyor mu?
Haklısınız. Yaratıyor. Ama asıl gariplik, atom bombasının yarattığı ahlak ve hukuk normlarını aşan tehdidin özelliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden eşitsizlik yaratsa da NSYÖ tüm devletler için yararlıdır. Bu anlaşma ülkeler arasında bir kast sistemi yarattı. Piramidin tepesinde beş raca var: Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin. Her türlü imtiyaz bunların ellerinde. Bunlar "Bu işi biz yaptık bir kere. Ama merak etmeyin, silahsızlanmaya gideceğiz. Aman siz yapmayın bu dünya için çok kötü olur" diyenler. Diğerlerine karşı tam bir dayanışma içindeler. Soğuk Savaş'ın en buhranlı döneminde, Ruslar ve Amerikalılar bu konudaki ikili görüşmelerini hiç aksatmadılar.

Tepedeki beş racanın altında kimler var?
Nükleer teknolojiden vazgeçmeyen ama yetkileri kısıtlı içoğlanları var. Bir kısmı Kanada, İsveç, Hollanda gibi nükleer teknolojiye sahip; ama nükleer patlamayı denemek seçeneğinden gönüllü vazgeçenler, diğer bir kısmı da Japonya, Almanya, İtalya gibi İkinci Dünya Savaşı'nın mağlupları, eli mahkûm olanlar.

G.Afrika, Hindistan, Pakistan, İsrail gibi nükleer patlamayı yapanlar hangi grupta?
Güney Afrika da patlamayı yaptı; ama daha sonra vazgeçti. Diğer üç ülke kast sistemine karşı çıkan âsiler.

İran bu kadar hedef tahtasındayken, neden kimse İsrail'in nükleer silahlarını sorgulamaz?
Sorgulamaz olur mu? İran bar bar bağırıyor; ama Araplar dahil kimsenin fazla kulak asmaması herkese tuhaf geliyor. Oysa hiç tuhaf değil. Uzun bir konu, cevabı kendiniz de bulabilirsiniz. Düşünün Şah hâlâ iktidarda olsaydı, Bush İran'a bir şey der miydi?

İsrail'i nükleer güç yapan Amerika mı?
Hayır, ilk araştırma reaktörünü 1950'lerin sonuna doğru Fransa verdi. Nükleer piyasanın gevşek zamanlarıydı. 1960'larda İsrail ajanları zenginleştirilmiş uranyum madeni parçalarını Amerika'dan çaldılar. Çantalar içine koyup kaçırdılar ülkelerine.

Çaldılar mı, verildi mi onlara?
Çaldılar elbette. Nükleer alanda babanın evlâda hayrı olmaz. Kimse kimseye iyilik yapmaz. Devlet düzeyinde İsrail ile Amerika'nın yakınlığı burada sökmez. Amerika'da cezası ölümdü, buna rağmen çalındı. Zenginleştirilmiş uranyum madeninden herhangi bir şekilde 8-10 kilo ele geçirirseniz bomba yapabilirsiniz. İsrail ajanları herhalde bir bomba yapımına yetecek kadar çaldılar.

Amerika niye seyirci kaldı bu hırsızlığa?
Bu işin ortaya çıkması 70'lerin ortasını buldu. Kovuşturma açıldı, ancak başkanın emriyle milli güvenlik sorunudur diye dosya kapatıldı. Tahminim, kusurlu olan kişilerden bazılarını idam edemeyecekleri içindi. CIA daha sonra, Necef çölünün altındaki laboratuvarlardan radyasyon sızdığını havadan tespit edip, bu bilgiyi basına verdi. Nükleer ilişkiler bazen en sofistike casus romanlarından daha şaşırtıcıdır.

Hiç mi nükleer işbirliği olmadı Amerika ile İsrail arasında?
Bu, NSYÖ'ye göre ABD'nin ahdî taahhütlerine aykırı. Olur da sızarsa siyasî faturası da çok ağır. Yaygın kanı İsrail'in kendi işini kendisinin gördüğü yolunda. Yalnız, gene de yüce Tanrı bilir, zira bu Bush yönetimine Amerikan halkı bile artık güvenmiyor. İsrail nükleer silaha sahip olduğunu ne kabul, ne de reddediyor. Maksat düşmanlar üzerinde caydırıcılık. Yegane işbirliği şüphesi şu: 1979'da ben BM'deydim. Güney Afrika açıklarında okyanusun ortasında kimsenin sahip çıkmadığı ve atom bombası olduğu sanılan bir patlamayı ABD uyduları tespit etti. Araplar çok telaşlandı ve tahkikat kararı alındı. Bir şey çıkmadı ama, bazı Batılılar da dahil biz uzmanlar taa başından nerdeyse emindik. Güney Afrika'da malzeme, İsrail'de know how vardı. Patlamayı denemeden bomba yapamazsınız. Bozacı ile şıracı hikâyesi...

(Zaman)

25 Şubat 2007 Pazar

Pakistan'dan Türkiye'ye nükleer desek...

www.sonsaniye.net Pakistan Dışişleri Bakanı Hurşid Kasuri, Türkiye ile Pakistan'ın nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması yönünde işbirliğine gidebileceğini söyleyerek, İran'a düzenlenecek bir saldırının bütün İslam alemi üzerinde olumsuz etkiler yaratacağını bildirdi.



Resmi ziyaret için Ankara'da bulunan Kasuri, A.A'ya verdiği demeçte, iki ülke ilişkileri, Pakistan depremi, Kıbrıs ve İran'ın nükleer programı gibi konulara ilişkin soruları yanıtladı.

Kasuri, KKTC'nin üzerindeki ambargoların hafifletilmesi yönünde ne gibi adımlar atabileceklerinin sorulması üzerine, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın Pakistan'ı ziyaret edeceğini, ancak sağlık sorunları nedeniyle ertelenen bu ziyaretin gelecek dönemde yapılacağını belirtti. KKTC Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş'ın da deprem sırasında Pakistan'da olduğunu anımsatan Kasuri, Annan planı için yapılan referandum sırasında KKTC hükümetinin izlediği politikadan etkilendiklerini ve son olarak Türk hükümetinin açıkladığı Kıbrıs eylem planını da desteklediklerini kaydetti. Hurşid Kasuri, KKTC ile ticaret yapıp yapmayacaklarının sorulması üzerine de, KKTC üzerinde herhangi bir ambargoları bulunmadığını söyleyerek, Türkiye ile de ticareti artırmayı hedeflediklerini bildirdi.

İkili siyasi ilişkilerin mükemmel düzeyde olması, aradaki tarihi derin bağlar ve Türkiye'nin büyük bir ekonomi olduğu düşünülecek olursa ticaret hacminin bunları yansıtmadığını söyleyen Kasuri, özellikle savunma sanayi alanında işbirliği için iki ülkenin önünde büyük imkanlar ve Pakistan'ın da bu alanda iyi bir uzmanlığı bulunduğunu ifade etti. Konuk bakan, Türkiye'nin nükleer enerji santrali kurmaya hazırlandığının ve bu alanda Pakistan'ın uzmanlığından yararlanıp yararlanamayacağının sorulması üzerine de, Türkiye'nin bu yönde aldığı kararı bildiklerini söyleyerek, bu tür bir işbirliğine sıcak baktıkları mesajı verdi.

İki ülkenin nükleer enerji ile ilgili kurumlarının birbirleriyle temasa geçebileceğini ifade eden Kasuri, ''Pakistan, elinden gelen her ne olursa Türkiye'ye yardım etmeye hazırdır'' diye konuştu. Konuk bakan Nükleer Silahsızlanma Anlaşması NPT'yi imzalayan ülkeler arasında Türkiye'nin de bulunduğunu anımsatarak, nükleer enerjinin bu anlaşma çerçevesinde barışçıl amaçlarla kullanılabileceğine dikkati çekti.

İRAN'IN NÜKLEER PROGRAMI

İran'ın nükleer programına ilişkin soruya karşılık da Kasuri, İran'ın nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanma hakkı, öte yandan da nükleer silah üretmeme zorunluluğu bulunduğuna işaret etti.

Kasuri, şöyle konuştu: ''Türk yetkililerin de sanırım benimle hemfikir olduğu nokta, İran topraklarına herhangi bir yöntemle yapılacak bir saldırı çok yıkıcı olacak ve bütün İslam alemi üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır. Bölgede halen Filistin, Irak, Keşmir ve Afganistan gibi pek çok önemli sorunumuz var.'' İran'a bir saldırı durumunda İslam toplumlarının diplomatlar gibi düşünemeyeceğine ve bunu Müslüman bir ülkeye karşı yapılan bir saldırı olarak algılayacağına işaret eden Kasuri, ABD'nin uygulamaya istekli olduğu ekonomik yaptırımlardan ziyade diplomasiye daha çok şans verilmesinden yana olduklarını bildirdi. Konuk bakan, İran'a yaptırım uygulanması durumunda, petrol fiyatlarının yükselmesinden dolayı Pakistan ve Türkiye gibi petrol üretmeyen ülkelerin ve hatta bazı Batı ülkelerinin bile zor duruma düşeceğini vurguladı.

PAKİSTAN DEPREMİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Pakistan'ı sarsan son depremin ardından ülkeyi ziyaret eden ilk yabancı lider olduğunu hatırlatan Kasuri, bunun iki ülke arasındaki tarihe dayanan derin dostluğun bir göstergesi olduğunu ve Türkiye'nin depremin yaralarının sarılmasında büyük rolü bulunduğunu kaydetti.

Kasuri, Türk halkının Pakistanlı kardeşlerine yardımcı olabilmek için kendi arasında yardım toplamasının ve bu dönemde yaşanan güzel örneklerin kendilerini duygulandırdığını söyleyerek, ''Burada önemli olan nokta, paradan ziyade bu yardımların arkasındaki düşünceydi, bundan çok etkilendik'' diye konuştu. Depremin Pakistan'ı çok büyük ölçüde etkilediğine ve küçük bir Avrupa ülkesininki kadar bir bölgenin yıkıma uğradığına işaret eden konuk bakan, bütün ülkenin silahlı kuvvetler de dahil olmak üzere bütün kurumlarıyla yardım için birleştiğini ve bu sayede depremin olumsuz etkilerini atlatmaya çalıştıklarını bildirdi. Türkiye de dahil olmak üzere uluslararası toplumun Pakistan'a yardım için hareke geçtiğini hatırlatan Kasuri, birçok liderin kendisine bunun son dönemlerin en iyi yardım operasyonu olduğunu söylediğini aktardı.

24 Şubat 2007 Cumartesi

Rus General: "ABD İran´ı Vuracak"

Eski Sovyetler Birliği"nin Genelkurmay Başkanı Leonid Ivashov, Bush yönetiminin İran"a nükleer bir saldırı planladığını belirterek, Pentagon"un önümüzdeki birkaç hafta içinde bunu gerçekleştirecek durumda olacağını ileri sürdü. Rus general ""ABD, İran"a saldırmak için ikinci bir 11 Eylül gibi büyük bir provokasyonda yaratabilir"" dedi.

Eski Rus genel Leonid Ivashov ""alternatives-international.net""te yayımlanan makalesinde Amerika Başkanı George W. Bush"un İran"a karşı nükleer bir saldırı planının kuşku götürmez olduğunu belirtti. Pentagon"un önümüzdeki haftalarda saldırıyı gerçekleştirebilecek durumda olacağını savunan Ivashov, tek bilinmeyen şeyin ise bu projenin ABD Kongresi"nde onaylanıp onaylanmaması olduğunu söyledi.

Leonid Ivashov, tüm verilerin ABD"nin birkaç ay içerisinde bir nükleer saldırı düzenleyeceğini gösterdiğini vurguladı. Ivashov saldırının şekli hakkında, ""kampanya denizde başlayacak ve ABD"nin bir kara operasyonu birliklerini koruyacak ve herhangi bir Fars körfezi ülkesinden gelebilecek saldırı etkisini azaltacak biçimde Patriot anti-füze savunma sistemi desteğinde olacak"" diye yazdı.

SADDAM"IN İDAMI İRAN"A SALDIRININ BİR PARÇASI

"Kuwaiti Arab Times"ın "güvenilir kaynaklara" dayandırdığı bir habere dikkat çeken Rus general, gazetenin ABD"nin Nisan 2007"den önce İran"ı füze ve bombalarla vuracağını ileri sürdüğüne dikkat çekti. Leonid Ivashov, ABD"nin saldırı hazırlıklarının bitme aşamasına geldiğini kaydederek, Saddam Hüseyin ve en yakınlarının idamının bu hazırlıkların bir parçası olduğunu ifade etti.

İdamların ABD"nin hem İran, hem de tüm Ortadoğu"daki durumu daha da şiddetlendirme çabalarına"kılıf uydurma" amaçlı olduğunu kaydeden eski general, ""Washington kontrollü kaosun, Fars körfezindeki petrol ile diğer önemli stratejik petrol taşıma yollarında hakimiyete yardımcı olacağını düşünüyor"" dedi.

Ivashov, sorunun en önemli yanının ise Ortadoğu"nun, içerisine Kürdistan yolu ile İran, Türkiye ve Suriye"nin gireceği ""sonsuz kanlı bir çatışma alanı"" haline gelmesi olduğunu belirtti. ""Irak savaşı bu bölgesel istikrarsızlaştırma sürecinin sadece bir aşamasıydı"" diyen Ivashov, bu etabın ABD ve İsrail"in İran ile hesaplaşmaya yakınlaştıran bir süreç olduğunu kaydederek, ABD açısında Afganistan ve Irak"taki durum yatışıncaya kadar İran"a karşı askeri bir müdahale başlatmanın kolay olmayacağının da altını çizdi.

YUGOSLAVYA ÖRNEĞİ

Dünyada Washington"un neo-muhafazakar politikasına karşı tepkiler artmasına rağmen ABD"nin İran"a karşı nükleer silah kullanacağını ileri süren Ivashov, böylece ABD"nin 1945"te Japonya"dan sonra çatışmada ikinci kez nükleer silah kullanacağına işaret etti.

Ivashov, saldırıdan sonra ülkelerin olası tepkilerini ise şöyle yorumluyor: ""Rusya, en iyi ihtimalle hükümet saldırıları mahkum etmekle yetinecek ve en kötü ihtimalle "her ne kadar ABD"nin yaptığı bir hata ise de hedef ülke, saldırıyı provoke etti" diyecek. Tıpkı Yugoslavya"nın maruz kaldığı saldırılarda olduğu gibi. Avrupa aynı şekilde hareket edecek. Bununla birlikte Çin ve diğer ülkelerde nükleer saldırıya karşı tepkisinin daha önemli olması muhtemeldir. Her halükarda, ABD güçlerine nükleer karşılık verilmeyecektir. Bush yönetimi de bunun tamamen bilincindedir.""

İran"a yönelik saldırıda BM"nin hiçbir şey yapamayacağını vurgulayan Ivashov makalesinde kamuoyunun da saldırıyı engellemesinin mümkün olmadığını kaydetti.

Saldırı durumunda İran"ın İsrail"i hedefleyeceğini söyleyen Rus general, ""İsrail, İran"ın bazı füze saldırılarının hedefi olacağı kesin, bu durumda Hizbullah direnişi ve Filistinlilerin daha aktif olması mümkündür. İsrailliler kendilerini kurban olarak ortaya koyacak ve provokasyonlara başvurmanın gerekçesi olacak. Makul zararlar görecek ve ABD, hak edilen bir ceza gibi sunarak İran"ı istikrarsızlaştıracaktır"" dedi.

İKİNCİ UÇAK GEMİSİ ORTADOĞU"DA

Savaşı kimsenin durduramayacağına dikkat çeken Ivashov makalesinde, ""bazı kişiler kamuoyunun tepkilerinin ABD"yi durduracağına inanmış görünüyor. Ben düşünmüyorum. Bu faktörün önemini abartmamak gerekiyor. Geçmişte ben saatlerce Miloseviç"i NATO"nun Yugoslavya"ya saldırı planladığı konusunda ikna etmeye çalıştım. Uzun zaman bunu öngörmeyi reddetti ve bana sürekli, "BM Kanunu"nu okuyunuz. Hangi gerekçe ile bunu yapabilirler?" diyordu"" diye yazdı.

Ivashov, ""aynı şey Irak"ta yaşandı. Kamuoyu şok oldu ve öfkelendi. Oysa ABD"yi ilgilendiren tepkinin boyutu değil, askeri-endüstriyel gelirlerinin yayılmasıdır"" değerlendirmesinde bulundu. İvashov, ABD"nin Şubat sonuna kadar ikinci bir uçak gemisinin İran körfezine yerleştireceğini belirtti. Bu arada ABD Başkanı George Bush tarafından ocak ayında bölgeye gönderileceği açıklanan ikinci Amerikan uçak gemisi USS John C. Stennis"in Orta Doğu"da olduğu bildirildi. Amerikan 5. Filosu tarafından yapılan açıklamada, USS John C. Stennis"in dün bölgede bulunan USS Dwight D. Eisenhower ile buluştuğu ve her iki uçak gemisinin, bu sabah saatleri itibarıyla Umman Denizinde bulunduğu belirtildi.

İran"a saldırıda uçaklar ve denizaltılarla taşınan füzelerin yanısıra balistik füzelerin kullanılacağını da ifade eden Ivashov, bütün olasılıkların nükleer saldırıyı, uçak gemilerinden hava saldırılarının takip edeceğini gösterdiğine işaret etti. Ivashov ayrıca İran"ın güçlü silahları olduğunu ve ABD"nin bu nedenle ağır kayıplar verebileceğini belirterek, İran"ın güçlü bir savunması olduğu ancak hava saldırına karşı hiçbir korumasının olmadığını söyledi.

"YENİ BİR 11 EYLÜL PROVOKASYONU YOLDA"

Ivashov makalesinin sonunda, ABD"nin İran"a saldırı olasılığının bugün çok yüksek olduğunu dile getirirken, Kongre"nin böyle bir harekata izin verip vermeyeceğinin belirsiz olduğuna dikkat çekti. Ivashov, ""Bir provokasyona başvurmak bu engeli kaldırabilir (İsrail"e bir saldırı veya askeri üsleri dahil ABD hedeflerinin vurulması). Provokasyonun boyutları 11 eylül 2001"te New York"taki saldırıları kadar olabilir. Bu durumda Kongre kuşkusuz ABD başkanına "evet" diyecek"" dedi.

Haberalemi : 24.02.2007

19 Şubat 2007 Pazartesi

TARİHİN BAŞLANGICI ve ÇAĞLAR


M.Ö. 3200 yılında yazının bulunuşu ile o dönemlerin insanları hakkında bilgilerimiz hızla artmıştır . Bilim adamları da insanlık tarihini yazılı yazısız belgelere göre incelemektedirler . Bunun için yazının bulunuşuna kadar geçen döneme tarih öncesi devirler , yazının bulunuşundan sonraki döneme de tarih devirleri adı verilmiştir . Yazı, Mezopotamya'da Sümer şehir devletleri zamanında ( M.Ö. 3200 ) bulunmuştur . Tarih bilgilerimize hız kazandırmıştır . Bu nedenle yazının bulunuşu tarihçiler tarafından tarihin başlangıcı olarak kabul edilir.

http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_1.JPG
http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_cave.JPG


Şu an Lascaux, Fransa'da bulunan mağara duvarındaki bu resim M.Ö. 13.000 yıl önce yapılmıştır. İlkçağlardaki avcılar, duvarlara hayvan resimleri çizdiklerinde başarılı bir av geçirmek için sihirli güçlere sahip olacaklarına inanıyorlardı.



http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/pulse.gifTarih öncesi devirler

Tarih öncesi devirler , Taş ve Maden devri olmak üzere ikiye ayrılır . Taş devrinde insanlar yaptıkarı aletlerde malzeme olarak taş kullanmışlardır . Maden Devrinde de buldukları madenlerden araç yapımında faydalanmışlardır .
http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_2.JPG

İlk çağ dönemine ait çakmak taşı

http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_venus.JPG

Willendorf Venüsü; bilinen ilk heykel örneklerinden biridir. M.Ö. 30.000 - 25.000 yılları arasında yapıldığı sanılıyor. Büyük bir ihtimalle elde yapılmış olan bu heykel sadece 11.25 cm boyundadır. Abartılmış bir kadın anatomisini anlatan heykel, bereket sembolü olarak bilinmektedir.


Yontma Taş Devri
Bu dönemde insanlar mağaralarda ve ağaç kovuklarında barınıyorladı . Yiyeceklerini avcılık ve toplayıcılıkla elde ediyorlardı ; çünkü henüz hiçbirşey üretmeyi bilmiyorlardı . Bu dönemdee yurdumuz Türkiye ‘de de insanların yaşadığını buluntulardan anlıyoruz . Buna en belirgin örnek ; Antalya yakınlarındaki Karain Mağarası ‘dır . Bu dönem insanlar çevrelerinde bol bulunan taştan el baltaları ile kesici kazıyıcı ve delici aletler yapmışlardır . Mağara duvarlarını hayvan resimleri ile süslediler . Devrin sonlarına doğru ateşi buldular . Ateş insanların soğuktan ve vahşi hayvanlardan korunmasını sağladı . Ateş ile yiyeceklerini de pişirip yemeye başladılar .


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/pulse.gifCilalı Taş Devri
Bu devirde insanlar evler yapıp köyler kurdular . Ekip biçmeyi öğrendiler , yani üretici oldular . Topraktan çanak çömlek yapıp bunları ateşte pişirerek daha dayanıklı ve kullanışlı hale getirdiler .Bazı hayvanları evcilleştirdiler . Yurdumuzda Burdur yakınlarında Hacılar Köyü ‘nde , Konyayakınlarında Çatalhöyük te yapılankazılarda Cilalı Taş Devrine ait buluntular elde edilmiştir .


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/pulse.gifMaden Devri
İnsanlar bu devirde doğada çok bulunan ve kolay işlenen bakır madenini kullandılar . Sonraları , bakır ve kalayın karışımyla tunç elde edildi . Tunçtan yapılan aletler bakırdan yapılan aletlerden daha sert ve dayanıklı oldu . Maden devrinin sonlarına doğru insanlar demir madenini kullandılar .
Maden Devrinde , Hitit ve Sümer devletleri gibi büyük devletler kuruldu . Yozgat yakınlarında Alişar’da , Çorum yakınlarında Alacahöyük ‘te , Çanakkale yakınlarında Truva ‘da bu döneme ait buluntulara rastlanmıştır .


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_3.JPG

Bronz Çağına ait silahlar


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_4.JPG

Çatalhöyük'teki kazı çalışmaları


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_5.JPG

Çatalhöyük'te yaşam


TARİHİ ÖNCESİ DEVİRLER
Avcılık ve Toplayıcılık Dönemi

Paleolitik (Eski Taş) Çağ: 1 Milyon-M.Ö. 12000

İnsanların Trakya’ya ilk olarak, yaklaşık bir milyon yıl önce geldiği düşünülmektedir. Günümüzden on dört bin yıl öncesine dayanan kültür tarihinin en uzun dönemi olan bu süreç “Eski Taş Çağı” ya da “Avcılık Toplayıcılık Dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Bu dönem boyunca av ve yenebilir bitki – yemiş toplayıcılığına dayalı bir beslenme düzeni ve göçebe bir yaşam biçimi hakim olmuş, kalıcı barınaklar yapılmamıştır. Oldukça uzun olan bu süreç içerisinde, dünya iklimi ile birlikte Trakya’nın ikliminde de önemli değişiklikler olmuş, birbiri ardına kuru soğuk iklim dönemleri, on binlerce yıl bölgeye hakim olmuştur. Bu dönemde, insanların el becerilerinde önemli gelişmeler olmuş ve aletlerin büyük bölümü çakmak taşından yongalanarak, ya da ağaç ve kemikten yapılmıştır. Paleolitik döneme ait Trakya’da bilinen en eski ve önemli buluntular, İstanbul yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası ile Ağaçlı kumluğundan gelmektedir. Yapılan arkeolojik kazılardan, Balkanlar ve Yakın Doğu’nun en uzun süreli tabakalaşmasının burada olduğu saptanmıştır. Yarımburgaz Mağarasında, Marmara bölgesinin doğal çevre değişimini çok açık bir şekilde sergileyen jeolojik katmanlar ile birlikte, yaklaşık 600 bin yıl öncesine ait kültür katları da çok iyi korunmuş olarak bulunmuştur.

İlk Tarımcı Köy Toplulukları Dönemi

Neolitik (Yeni Taş) Çağ: M.Ö. 5800-4800

Dünya ikliminin günümüz koşullarına yakın bir duruma gelmesi ile birlikte, yaklaşık sekiz bin yıl kadar önce, Trakya’nın doğal çevre ortamı ve bitki örtüsü de bugünkü duruma gelmiş, diğer bölgelerde olduğu gibi Trakya’da da insanlar değişen çevre koşullarına, gelişen teknolojileri ile uyum sağlamışlardır. Bu değişim Anadolu’da Trakya’dan daha önce, günümüzden 10-12 bin yıl kadar önce başlamıştır. İnsanlar ilk kez buğday, arpa, mercimek gibi tahılları tarıma alıp koyun, keçi, domuz gibi hayvanları evcilleştirerek çiftçiliğe başlamış; ker*** ve taştan ilk kalıcı konutları yapmışlardır. Buna karşılık çok zengin doğal çevre olanakları, Trakya’da çiftçiliğin Anadolu’dan daha sonra,yaklaşık olarak günümüzden yedi bin yıl önce başlamasına neden olmuş, dönemin başlarından itibaren beslenmede su ürünleri, avcılık ve yaban yemiş toplayıcılığı önem kazanmıştır. Bölgede bilinen en eski çiftçi yerleşmeleri Edirne – Enez yakınlarındaki Hoca Çeşme ile İstanbul yakınlarındaki Fikirtepe’dir. Hoca Çeşme’de yapılan arkeolojik kazılar, M.Ö. 6200 yıllarına tarihlenen ve tümü ile Orta Anadolu özellikleri gösteren, tarım ve hayvancılık yapan bir topluluğun ilk olarak burada yerleştiğini, daha sonra bunların yerel koşullara uyum sağlayarak, Bulgaristan’da bilinen kültürleri oluşturduğunu ortaya koymuştur. Hoca Çeşme’nin en eski katmanları, Balkanlardan şimdiye kadar bilinen en eski neolitik kültürü oluşturmaktadır.

Trakya’nın Neolitik Dönem kültürlerini en iyi yansıtan merkezlerden biri de Kırklareli’ne 3 km. mesafede bulunan Aşağıpınar tarih öncesi yerleşim alanıdır. Burada şimdiye kadar rastlanan en eski kültür katı M.Ö. 5800 yıllarına tarihlenmektedir. Bu dönem yapıları, kalın ahşap direklerden oluşan bir çatkı sistemi ile bu direklerin arasının dallarla örülüp, ker*** toprağı ile kalın olarak sıvanmış duvarlara sahiptir, Çok odalı olan yapıların içlerinde, yine dallar ile örülmüş bölme duvarları, kil sekiler, ocak, fırın, ambar gibi işlevsel alanlar da bulunmaktadır. Bunların yanı sıra bazı yapıların içinde dokuma tezgahına ayrılmış bir alan ile çok sayıda tahıl taneleri bulunmuştur. Yanarak kömürleştiği için günümüzde kadar gelebilen tahıl tanelerinin incelenmesinden M.Ö. 5800 yıllarında Aşağıpınar insanlarının iki tür buğday, arpa, burçak ve mercimek ekip biçtikleri, ayrıca, yağı için badem depoladıkları anlaşılmaktadır. Beslenmede domuz, koyun, keçi ve sığırın yanı sıra geyik, karaca ve yaban sığırı avının da önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Şiddetli bir yangın ile tahrip anlaşılan Aşağıpınar’ın ilk tabakası her bakımdan Balkan Neolitik kültürlerinin özelliklerini taşımaktadır. Ancak bu en alt tabaka Anadolu kökenli çiftçi- köylülerin aradan geçen 300-400 yüzyıl içinde Trakya’nın yerel koşullarına uyum gösterdiğini ortaya koymuştur. Artık bu topluluklar evlerini ker*** ya da taş yerine meşe ağaçları, saz ve kamış kullanarak yapmaya başlamış, köylerde evler bitişik olarak değil, bağımsız birimler durumuna gelmiştir. Yine ilginç bir değişiklik de evcil hayvanların arasında koyun – keçinin yerini, Trakya ortamına daha uygun olan sığırın almasıdır.

Aşağıpınarı’ın V-II. Tabakaları Anadolu İlk ve Orta Kalkolitik dönemleri ile çağdaştır. M.Ö. 5300-4200 yıllarına kadar süren bu dönemde Aşağı Pınar yerleşimi oldukça büyümüş ve batıya doğru kaymıştır. Yerleşmenin, temelde taşlar ile desteklenmiş ahşap bir savunma duvarı ile çevrelendiği, bu alanın içinde düzgünce sıralar oluşturan tek ya da iki odalı bağımsız ahşap yapıların yer aldığı anlaşılmaktadır. Her ne kadar tüm bu süre içinde yapı malzemesinin esasını ahşap oluşturmakta ise de yapım tekniklerinde zaman içinde bazı değişimlerin de olduğu görülmüştür. Özellikle dönemin sonlarına doğru, bugün Istaranca dağlarındaki köylerde görülen “iğmeli” yapıların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu dönemde kilden kap – kacak yapımı da ortaya çıkmış, kırmızı renkli ve boya bezemeli, üstün nitelikli çok güzel kaplar, kilden dini inançları da yansıtan küçük heykelcikler, aşındırılarak biçimlendirilen taşlardan baltalar, tarım araçları ve süs eşyaları yapılmaya başlanmıştır.

Gelişkin Köy Toplulukları Dönemi

Kalkolitik (Maden-Taş) Çağ: M.Ö. 4800-3000

Anadolu’da genel olarak tarım ve hayvancılığa dayalı yaşam biçiminin giderek geliştiği, daha karmaşık toplumsal düzenin oluşmaya başladığı ve uzmanlık dallarının da belirlendiği köy topluluklarının kentleşme sürecine girdiği bu süreç, Trakya tarih öncesi kültürlerinin de en gelişkin ve görkemli dönemidir. Bu dönemin ilk başlarında, Orta Balkanlarda Anadolu içlerine kadar yayılan, parlak yüzeyli, siyah renkli çanak çömleği ve ilginç insan biçimli heykelcikleri ile belirlenen büyük kültür bölgesi, zaman içinde daha çok yeni özelliklerin hakim olduğu küçük gruplara bölünmektedir. Bu dönem boyunca Trakya yerleşim alanlarının Anadolu’dan en önemli farklılığı, yapılarda taş ve ker*** yerine, ahşap ve dal- örgü üzerine sıva kullanılmasıdır. Bu dönemin sonlarına doğru Trakya madencilikte çok önemli bir gelişme göstermiş, özellikle bakır çok ustalıkla kullanılmıştır. Bakırdan yapılan eşyalar daha çok takılar, süs eşyaları, iğne ve basit aletlerdir.

Bölgenin Kalkolitik Dönemi hakkında en iyi bilgiyi yine Aşağıpınar yerleşmesi vermektedir. Aşağıpınar bu dönemde büyükçe bir köy ya da kasaba olarak düşünülebilir. Burada olağan çiftçilik uğraşılarının yanı sıra bazı zanaatların da yapıldığı anlaşılmaktadır. Bunların arasında en ilginci kuzeydeki dağlık bölgeden getirilen malahit işlikleridir. Malahitten çok sayıda silindirik, ya da kurs biçimli boncuğa Aşağıpınar’ın hemen hemen bütün tabaklarında yoğun olarak rastlanmıştır. Bu boncukların çakmak taşlarından minik delicilerle işlendiği de anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra Aşağıpınar’da o dönemde tahıl öğütmekte kullanılan öğütme taşları ile çeşitli işlerde kullanılan çakmak taşı aletlerin yapıldığı işler bulunmuştur. Alet çantasının diğer öğeleri arasında kemik ve boynuz aletler, sürtmetaş balta, keser ve keskilere de çok sayıda rastlanır. En ilginç buluntu topluluğunu kilden yapılmış heykelcikler oluşturur. Bunlar genellikle birkaç santim boyutlarında olan ve daha çok kadın, ender olarak da hayvanları betimleyen ve nazarlık gibi kullanıldıkları sanılan, kutsal amaçlı parçalardır. En yoğun olarak ele geçen buluntu türünü ise kilden yapılma çanak çömlek oluşturur. Tümü el yapımı olan kaplarda genellikle siyah ya da koyu kurşuni renkler hakim ise de daha az olarak açık renkli kaplara da rastlanır.

Aşağıpınar’daki yerleşim Meriç kültürünün ilk evreleri ile birlikte sona ermektedir. İlginç olan bunu izleyen ve Anadolu Son Kalkolitik Dönemi ile çağdaş olan bin yıllık zaman içinde ne Aşağıpınar’da ne de çevrede başka hiçbir yerleşim yerinin tespit edilmemiş olmasıdır. Oysa Karanovo VI – Gumelnitsa – Varna dönemi, olarak adlandırılan bu süreç, Bulgaristan tarih öncesi kültürlerinin en zengin, görkemli dönemidir. Bu dönemde özellikle Kuzey Bulgaristan, Romanya ve Moldovya’da çok canlı bir kültürel gelişim olmuş, madencilik hızla ilerlemiş, yerleşmelerin sayısı önemli ölçüde artmıştır. Buna karşılık Doğu Trakya’da bu dönemde olasılıkla göçebe çoban kavimlerin olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemi yansıtan Şeytandere kenarında, diğeri Dokuzhöyük Köyü ile İnece Kasabası arasında yer alan Helvacı Şaban Mevkii’nde olmak üzere iki küçük buluntu yeri bilinmektedir.

€r3N
31-12-2006, 04:00
Kent Toplulukları ve Devletin Ortaya Çıkışı

Tunç Çağı : M.Ö. 3000 – 1200

Anadolu ve Yakın Doğu’da M.Ö. 3. bin yıl, kentleşme sürecinin ortaya çıktığı, yavaş yavaş kent devletlerinin oluştuğu bir süreci temsil etmektedir. Batı Anadolu’da en iyi Truva ile tanınan bu kent kültürleri, artık yavaş yavaş çömlekçi çarkını kullanmakta, yeni oluşan yönetici sınıf toplumun diğer kesimlerinden ayrı olarak sur ile çevrili, küçük de olsa bir iç şehirde oturmaktadır. Ekonomiyi denetleye bir ruhani sınıfın da ortaya çıktığı, anıtsal tapınak yapıları ile belirginleşmektedir. Gerek dini, gerekse yönetici sınıf tarafından beslenen uzman zanaatkar, usta ve bürokratlar da bu dönemde ilk olarak karşımıza çıkar. Anadolu’da bu gelişme olurken, Balkanlarda kırsal ve daha çok çobanlığa dayalı göçebe bir yaşamın olduğu bilinmektedir.Büyük bir ihtimalle bu çoban topluluklarının gereksinimlerini karşılayan küçük pazar yerleşmesi nitelikli tek tük yerleşmeler de vardır. Bu yerleşmelerdeki yapılar, ahşap basit yapılar şeklindedir. Genellikle yerleşmeler savunma amaçlı derin bir hendek ve bunu sınırlayan ahşap bir duvar ile çevrilidir. Taş, mimaride hemen hemen hiç kullanılmamıştır. Çömlekli çarkı da gereksinme ve uzman zanaatkarlık olmadığı için Balkanlarda ancak M.Ö. 1. bin yılda kullanılmıştır. Daha çok aşiret düzeninin hakim olduğu bu dönemin sonuna doğru ise Trakya’da siyasi örgütlenme görülür.

Yapılan araştırmalar neticesinde Kırklareli yakınlarında bulunan Kanlıgeçit Mevkii’nde Anadolu Tunç Çağı yerleşmeleriyle tam olarak benzeşen büyük bir yerleşim alanı tespit edilmiştir. Yerleşme taş sur ile çevrili bir iç kala ile bunun etrafında yayılmış aşağı şehirden oluşmuştur. En erken tabakalar, Bulgaristan İlk Tunç Çağı yerleşimlerinde olduğu gibi yerli kap-kacağın kullanıldığı basit ahşap yapılardan oluşan bir köydür. Bunun üzerindeki yapı katında yerleşme, tümü ile yeniden biçimlendirilmiş, Truva surunun daha küçük ölçekli bir kopyası yapılmıştır. Anıtsal bir giriş kapısı olan surun içinde, temenos adı verilen bir iç duvar ile ayrılmış kutsal alan, bu alanda da megaron adı verilen taş temelli tek büyük oda ve ön sundurma kısmından oluşan bağımsız yapılar vardır. İlginç olan husus ise burada yerli çanak çömleğin yanı sıra çok sayıda Anadolu ithal kaplarının da bulunmuş olmasıdır. Bu yerleşimin bir Anadolu koloni yerleşmesi olduğu kuşkusuzdur. Balkanlarda il kez ortaya çıkan bu durum karşısında, neden bu tür bir koloni yerleşmesinin Kırklareli’nde olup, başka yerde olmadığı sorusu akla gelmektedir. Bilindiği gibi İlk Tunç Çağı, madenciliğin yaygınlaştığı, özellikle bakırın stratejik bir madde haline geldiği bir dönemdir. Bu itibarla Istranca Dağlık Bölgesi’ndeki büyük bakır yataklarının Anadolulu tüccar ya da yöneticilerin ilgisini çektiği, burada muhtemelen yerli bir yöneticinin işbirliği ile bir koloni kurulduğu düşünülebilir. M.Ö. 2400 yıllarında kurulduğu anlaşılan bu koloninin, varlığını M.Ö. 2100-2000 yıllarına kadar sürdürdüğü ve çok şiddetli bir yangınla tahrip edildikten sonra, yaklaşın bin yıl boyunca Kırklareli (İl Merkezi) çevresinde bir daha yerleşme olmadığı araştırmacılar tarafından bildirilmektedir.

Siyasi Yapılanma ve Trak Beylikler Dönemi

Demir Çağı : M.Ö. 13 – 6. Yüzyıl

Tunç Çağı gelişim süreci içinde, geniş boyutlu ilişkilerin kurulduğu, büyük göçlerin yaşandığı ve ticaretin ortaya konduğu bir devir olarak dikkat çekmektedir. Yakın Doğu’nun büyük bölümünde olduğu gibi Anadolu ve Ege’de de Tunç Çağı bütün bu bölgeleri yakıp yıkan büyük bir göç dalgasının etkisi ile sona erer. Anadolu’da Hitit, Ege’de Miken uygarlıklarına son veren ve 300 yıl kadar süren bir “karanlık çağ”ı başlatan bu göç dalgasının, Anadolu’yu etkileyen bir bölümünün Trakya üzerinde geldiği sanılmaktadır.

Geç Tunç Çağı, madene duyulan ilginin arttığı, bu nedenle de insan topluluklarının önemli bir güç odağı haline geldiği dönem olarak, güçlü merkezi yapılaşmaların ve uygarlıkların oluştuğu Demir Çağı’nın hazırlayıcısıdır. Tunç Çağı içinde teşekkül etmiş devlet yapılanmaları alt üst olurken, yeni yeni teşekküller kendisini göstermiştir. Trakya’da yapılan çalışmalar, Demir Çağı başlarında bu bölgede çok yoğun, ancak kalıcı nitelikte yerleşildiğini göstermiştir. Nitekim Trakya’ya adını veren Traklar’ın da bu yeniden yapılanma sürecinin ürünü olduğu ve dışarıdan gelerek, Trakya’da iskan eden topluluklar üzerinde şekillenen bir kültür oluşturdukları anlaşılmaktadır.

Traklar, önemli bir Doğu Avrupa ve Kuzeybatı Anadolu uygarlığı olarak, varoldukları uzun zaman süreci içinde önemli ve özgün bir kültürün temsilcisi olmuştur. Ancak yazının önemli ölçüde kabul gördüğü bir klasik dünya anlayışından farklı olarak Keltler, İskitler ve Kimmerler gibi Traklar’da da yazının ısrarla kabul görmediği anlaşılmaktadır. Klasik Dünya’nın barbar olarak adlandırdığı bu insanlar için kalıcı bir yaşam düşüncesinin olmaması ve her şeyin gelip geçiciliğiyle bütünleşen bir dünya görüşü, ticaret ve tarım gibi kayıt sistemlerinden uzak savaşçı, hayvancı ve avcı faaliyetlerin sınırladığı güncel uğraşılar, metafizik bir öykünme içinde olan Trak kültürünü derinden etkilemiştir. Bu nedenle şarkı ve şiire dayalı, doğaçlamalarla can bulan bir kayıt ve aktarım sistemini yeğleyen bu insanların, hareketli yaşamlarına uygun bir iletişim-kayıt sistemini tercih ettikleri sanılmaktadır.

M.Ö. 2000 yılları dolayında şekillenen ve Doğu’dan etkiler aldığı kesin olan kültürlerin gelişimi doğrultusunda, Trak Kültürü’nün Trakya’ya girmesi öncesinde bir takım sentezler sonucu oluştuğu akla uygundur. Trak Kültürü, bu öncü Tunç Çağı oluşumlarını takiben son şeklini M.Ö. 1000 yılları civarında almış olmalıdır. Traklar’ın bu süreçte önemli bir kültürel varlığa sahip olduğu, Antik Çağ kaynaklarında ve özellikle de Homeros’un İlyada ve Odyssiea adlı yapıtlarında Troya’nın müttefiki olarak yer aldığı bildirilmektedir.

Herodotos’un Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık ulus olarak nitelediği Traklar, aile ve klanlar çevresinde teşekkül etmiş kabilelere dayalı bir toplumsal örgütlenmeye dayalıdır. Trak kabileleri arasında kurulan ittifaklar ve federasyonlar oluşturulduğu ve akrabalık ilişkilerine dayalı kabilesel ast-üst ilişkilerinin esas alındığı bir hakimiyet sisteminin tesis edildiği anlaşılmaktadır. M.Ö. 1000’in sonrasında rahiplik görevini de üstlenen askeri şeflerin etrafında şekillendiği anlaşılan kabile örgütlerinin, daha çok Trakya’nın maden kaynaklarına yakın dağlık kesimlerde yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak güçlü kabileler arasında hiç eksilmeyen hakimiyet mücadeleleri, Traklar’ın geniş boyutlu bir bütünlük sağlamalarının ve tüm Trak kültürel yayılım alanını kapsayan büyük bir devlet oluşturmalarının önündeki en büyük engel olarak değerlendirilmektedir.

M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllar önemli değişimlerin başlangıcı olarak, dış etkilerin Trak yaşamını etkilemeye başladığı süreci temsil etmektedir. Trakya’nın orman ve maden kaynaklarının, özellikle de altın ve gümüşün cazibesine kapılan Yunan kolonizasyon hareketleri önceleri başarısız olmuştur. Traklar'ın sert tepkileri nedeniyle kıyılardan fazla içerilere giremeyen bu kolonileşme çabalarında en önemli faaliyet Aiol ve İon siteleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha sonraki süreçlerde Traklar’ın önemli ticaret çıkış noktaları olan koloni merkezleri, Traklar’dan orman ürünleri, kömür, tuz, maden cevherleri, balık gibi ürünler alırken, seramik, metal eşya, lüks tüketim maddeleri, zeytin yağı ve şarap vermekteydiler. Bu lüks tüketim maddeleri talebi, Trak sosyal yapısı içinde elit tabakaların doğması ve belirli sınıfsal oluşumlardaki değişikliklerin de işaretidir. 6. yüzyıl sonrasında ise işlevi Trak dünyasında ekonomik olmaktan çok, politik bir güç simgesi olan madeni para görülmeye başlar.

M.Ö. 7. yüzyılda önemli bir güç olan İskitler, Yakın Doğu ve Anadolu kadar Trakya’yı da tehdit etmeye başlar. Ancak bu döneme ait buluntular Traklar ve İskitler arasında önemli ilişkiler olduğu ve kız alıp vermeye kadar varan sosyal-politik bir yakınlaşma olduğunu ortaya koyar.Bu noktada, Traklar ve İskitlerin toplumsal ve dini oluşumlarındaki yakın benzerlik de dikkat çekicidir.

M.Ö. 6. yüzyıl, kolonileşme hareketiyle Yunanlılar ve Traklar arasındaki ilişkilerin aktif bir nitelik kazandığı aşama olmuştur. Bu koloni hareketleri için Trak varlığının güçlü olduğu Kırklareli ve çevresi fazla bir dışa açılım göstermemektedir. Kolonizasyon faaliyetinin yoğunluk merkezi Meriç Nehri ağzı ve yakın çevresi, Meriç’in batı kesiminde kalan topraklar ile Çanakkale Boğazı çevresi ve Gelibolu yarımadası olduğu görülmektedir. Daha sonraki süreçte Marmara Denizi’nin kuzey ve güneyinde kalan kıyı kesimleri ile İstanbul Boğazı’nın iki yakası dışında, Doğu Trakya’daki Salmydessos (Kıyıköy) ve bu gün Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısındaki bazı yerleşmelerin adı geçmektedir.


SPOR TARİHİ


TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA HAREKET İHTİYACI VE NEDENLERİ

Bir yaşantı yöntemi olan beden kültürünün kökenlerinin binlerce yıl öncesi ilk insancıl canlıların kendi aralarında itişip kakışmalarından kaynaklandığını biliyoruz.
Hareket , canlılığın tek belirtisi olduğu gibi vücut eğitiminin de önde gelen tek vasıtasıdır. O halde insan hayatı ile bu kadar sıkı bağlılığı olan beden kültürünün gelişimini ilk insanlardan başlayarak araştırmak beden eğitimi ve spor tarihini gözler önüne serecek tek yoldur.
İlk insanın doğa güçlerine karşı tek başına yaşama savaşı verdiği tarih öncesi çağlarda beslenme, korunma, barınma, giyinme çabasına dönük iç güdüsel hareketlerini ve insanın doğaya hakim olmaya yüz tuttuğu dönemden itibaren başladığını gördüğümüz bilinçli hareketlerinin bir başlangıcı olarak saymamak da mümkün değildir.
Biz insanlık tarihinin başlangıcını doğa tarihinin başladığı dönemler değil, insanın doğaya hükmetme yani üretim yaparak doğa ile iş birliği içerisine girmeye başladığı dönem olarak kabul edebiliriz ki bu dönemde insan toplum yaşamına girmiş köy, kent kurmuş, doğaya karşı bir güç kazanmıştır.
Tarihte ilk sporlar savunma ve saldırma gibi ölüm savaşının bedensel eylemlerinden türemiştir. İ.Ö 3000 yıllarında okçuluk-güreş artık spor olarak Mısır ve Sümer uygarlıklarında yapılmakta idi. Binicilik İ.Ö 4000 yıllarında orta Asya’da Türklerin atı evcilleştirmesine kadar gitmekle beraber ilk at sırtında adam heykelinin bulunuşu ile (İÖ 1400 Anadolu'da) yine Türklerde spor olarak yapıldığı görüyoruz.
Yüzme, kürek-yelken gibi su sporlarının Mısır ve Akdeniz uygarlıklarında başladığı saptanmıştır. İlk kanocuların Amerikan kızıl derililerin,kızak ve kayak sporunun kuzey Avrupa’da başlatıldığı Finlandiya’da Heniola yöresinde bulunan bir kızağın İÖ 6500 yılına ait olduğu saptanarak anlaşılmıştır.
Demir çağına girildikten sonra takım sporlarının yaratıldığını görürüz. Yunan site devletlerinin yaşam tarzları ile ileride göreceğimiz gibi beden kültürünü eğitimin başlıca amacı haline getirmeleri ile yarışma sporunun doğuşu başlamıştır.
İ.Ö 766 atletizm-cimnastik
İ.Ö 704 güreş
İ.Ö 686 boks
İ.Ö 600 hentbol
İ.Ö 478 hokey
Ayrıca futbolun TEPÜK adı ile Türklerde, TCHU-CHU adı ile Çin’de HARPASTUM adı ile Roma’da EPİSKYROS adı ile yunanda oynatıldığı görülmektedir.
İÖ 700 lere kadar giden sürede dinsel törenlerde orta ve güney Amerika’da BASKETBOL sporunun yarış sporu olarak başlama tarihleri olarak kabul etmemiz mümkündür.
İnsanlık tarihinin geçmişinde kendisini emniyette hissettiği zamanlarda geçim ve yaşama kaygısından kısmen de olsa kurtulmanın güveni ile insan iç dünyasına yönelebilmiştir. Böylece aşk, sevgi, öfke, neşe, tasa, doğa, kuvvetlerine karşı korku, saygı, şükran , zafer şenlikleri gibi duyguları bugün adına dans dediğimiz hareketlerle ifade etmiştir. Buna tempo ve ritm için davul ve giderek çalgılar yani müzik eşlik etmiştir. Yine insanların ilk dönemlerden günümüze dek bir araya geldiklerinde kendilerince usul ve kurallarına bağladıkları şekilde adına oyun dediğimiz bir bedeni faaliyeti devam ettirdiklerini görüyoruz. Düşünülebilir ki zaman ilerleyip kültür seviyesi arttıkça bu oyunlarda da değişiklikler yapılabilir. Tam aksine aşırı bir tutuculukla hemen bütün toplumlarda ve her devirde aynı şekilde muhafaza edilerek yürütülmüştür.
Çağlar boyunca toplumların düşünce ve kültür kazanmaları ile orantılı olarak vücut kültürü dediğimiz hareketler olduğu insanlığın kazancına yönelik değişimlere uğramaktadır. Bundan sonraki bölümlerde bu anlayışı ve değişimleri daha detaylı olarak göreceğiz. Beden eğitiminin , insanın var oluşundan günümüze dek uygulama düşüncesinin nereden nereye geldiğini ve nasıl olması gereğini iyice kavrayabilmemiz , konumuzun insanlık tarihi içerisinde yaşadığı devreleri araştırıp anlamakla mümkün olacaktır. Beden eğitimini kendisine meslek edinmiş kişiler olarak amacın ve buna dayalı olarak uygulamanın ne olması gereğini kavrayıp benimsemek bakımından da tek yol bu olacaktır.

ORTA VE ÖN ASYA UYGARLIKLARI

Asya’da Vücut kültürünün türlü olaylarının etkisi ile pek belirli bir hal aldığı ya da unutulup gölgede kaldığı zamanlar olmasına karşın Avrupa'dan önce vücut kültürü alanında bir seviye geliştirdiği anlaşılmaktadır.
Bütün ilkel toplumlarda olduğu gibi bu kültürün temeli inançlara ve ibadet formlarına dayanmakta olduğu görülmektedir. Asya’nın vücut kültürünü genelde ötekilerden ayıran özellik adı konmuş bir yarış karakterinin bulunmayışındandır. İlk çağların Yunan vücut kültürünü yarış fikri ile karakterize edilmesine karşılık Asya ülkelerinde sadece fayda prensibine dayanan yarışı kazanmaktan ziyade tabiatın görülür üstünlüğünü meta fizik güçlerle yenmek varoluşun bilincine varmak çabası içinde olduğu görülmektedir. Asya’nın vücut kültürünü ruhu yönetmeyi sağlayan bir ince sanat niteliği vardır. Buna rağmen Orta Asya halklarının vücut kültüründe de birbirine bakışta ayrılıklar göreceğiz.
Eski Türkler'in ilk çağlarda Asya'da kurmuş oldukları uygarlıkların gerçeğe dayanan tarihini tam ve bilimsel bir tarafsızlık içinde yansıtan araştırmalar çok sınırlıdır. Batılı araştırmacı ve tarihçilerin kasıtlı veya kasıtsız olarak Asya halklarını birbirine karıştıran incelemeleri ve uygarlıkların pek çok belirtilerini Türklerden başkasına maletme eğilimleri Türk uygarlığının insanlık tarihi içindeki yerine gölge düşürmekten uzak kalmamıştır. Eski Türk medeniyetleri hakkında ki kaynaklardan Çin belgeleri de kendileri için başarısız geçen savaşlardan dolayı olumlu yargıları yansıtmamaktadır. Bütün bunlara rağmen göç yolları boyunca kendileri ile birlikte gördükleri medeniyetleri önümüzde yapacağımız Asya, Ön Asya, Akdeniz uygarlıları ülkelerin tetkikinde Türklerin etkisini daha iyi bir şekilde açıklıkla göreceğiz.
Türklerin gittikleri yerlere götürdükleri ileri medeniyetleri tarım, madencilik, hayvan besleme gibi faaliyetlerine veya yerli halkın yaşantılarına kazandırdıkları yenilikler, ayrıca kendi geliştirdikleri özel yazıları ile bıraktıkları anıtları ile elimize kadar ulaşan Ergenekon, Manas, Oğuz, Kaan ve Gılgamış destanları gibi eserlerden uygar geçmişlerine tanık olmak imkanı elde edilmiştir.
İleride göreceğimiz bahislerde Türklerin yaptıkları spor türlerini neler olduğunun ayrı ayrı ve daha geniş ölçüler içerisinde inceleyeceğiz.

İRANLILAR:

Türklerde yaşam ile son derece bağlantılı ve onun gereklerine göre kendiliğinden bir gelişme ve değişme gösteren yüksek seviyeli kültür Asya'da komşusu olan Çin ve Hint'te mistik bir görüşle ele alınırken İran’da beden kültürünün savaşa hazırlamak ve iyi bir ordu yetiştirmek yönünde benimsendiğini görüyoruz. İran'lıların diğer ülkeleri ele geçirmek istedikleri gençlik için planlı bir beden eğitimi uygulaması getirmiştir. İranda yalnızca bu amaçla gençlerin eğitilmesi, fizik gücün savaş amacı için geliştirilmesine yöneltilmiştir. Tarihi Herodat'ın anlattığına göre İran'lılar oğullarına beş yaşına kadar ata binmek, ok atmak ve doğru söylemek gibi üç önemli beceri ve erdemi öğretmeğe çalışmışlardır. İranlılar atla ilgili binicilik oyunlarını Türklerde olduğu gibi Çevkan adı ile uygulamışlardır.Bu oyun İran'ın sanat ve edebiyatına büyük ölçüde etki yapmış, güzel minyatürlerin ve kahramanlık destanlarının ilham kaynağı olmuştur.Türklerin bu tipik binicilik oyunu İranlılar tarafından yaygın hale getirilmiş yeni çağa giriş döneminden sonra Doğu'da ve Batı'da pola adı ile düzenli olarak oynanan bir oyun haline gelmiştir. Oyunu en son orjinaline uygun olarak İngilizler Hindistan'dan Batıya aktarmışlardır.

ÇİNLİLER:

Çin beden eğitiminde en eski uygulamacı ülkelerden birisidir. Doğunun vücut kültürü alanındaki etkisini devamlı bilen ülkede Çin'dir.Bu etkiyi Hindistan'dan Pasifik Adalarına kadar görmek mümkündür. Bunlardan Hint'le, Çin'in etkilerini birbirinden ayırmak son derece güçtür. Nedeni ikisinde de vücut kültürünün din adamalarının elinde ve başlangıçta tedavi cimnastiği olarak ele almış olmalarındandır.
Binlerce yıl için vücut kültürüne adını Çin Heksu denilen Kong-Fu sistemi hakim olmuştur. Bu sistemde her hareket isimlendirilmiştir. İlkel karakter taşır. Taoizim Rahiplerinin elinde şekil bulmuştur. Bu sistem de din adamlarının hijyenik amaçlara yönelik esaslar kurdukları bir gerçektir.
Kung-Fu' da baş, kol, bacak, gövde hareketlerinin başlangıç duruşlarında solunum ağız ve burun yoluyla mekanik olarak yavaş, hızla, kesik, sürekli, sert, yumuşak gibi değişiklikleri ile sistem içinde yapılan hareketler TAO dini rahipleri tarafından detaylarına kadar inilmiş bir tedavi metodu ve her hastalığa göre ilaç yerine geçecek hareket reçeteleri düzenlemeğe yarayan bir kaynak niteliğini taşımıştır.
Kung-Fu Çin'de diğer cimnastik hareketlerini teşkil etmiştir.Amaç ruh ve vücudun her türlü huzursuzluklarından ve hastalıklardan arındırılması ve tedavi niteliği taşımaktadır.Sistemin İ.Ö.3000 yıllarında yaşayan HUANG-Tİ' ye ait olması kabullenilmektedir. Bu sistem halkın günlük çalışmalarında, okul programlarında devam ettirilmektedir.Bir başka sistemleri de zayıflara ve yaşlılara uygulanan yorucu olmayan masajla ilgili değişik yöntemleri olan SIAO-LEO dedikleri yöntemdir. Kong-Fu 18 esas hareketten üretilmiştir. Belli başlı niteliği hareketlilik ve parolası da " FİKRİNİ SAKİN VE UYANIK, VÜCUDUNU DİNÇ VE GÜÇLÜ TUT. TANRININ YÜKSEK İDAELİNE ULAŞMAK VE SAĞLAM BİR VÜCUTLA GEREKLİ ENERJİYİ ELDE ETMEK SUKÜNETLE MÜMKÜNDÜR.KENDİNİ AŞIRI YORGUNLUK VE TEMBELLİKTEN KORUN Kİ KASLARIN AKTİF VE UYANIK DAİMA ZENGİN VE YÜCE KALSIN, BÖYLECE DE ZAYIFLIK HİSSETMEYESİN" Telkinine dayanmaktadır. Genelde Çin'de eğitimin unsurlarını altı güzel ve ince sanat dalı teşkil etmiştir.( Müzik, Aritmetik, Edebiyat, Dans, Eskrim ve Araba sürmek ) HUANG-Tİ bunlara ayak topu oyununu avı, güreşi, ok atmayı eklemiştir. Çin yabancı beden faaliyetlerinden kendisine yararlı gördüklerini alarak benimsetmiştir.Daha sonraları İ.S. 1122-249 yılları arasında ok atma ve ata binmenin önem kazandığı görülmüştür.

OK ATMA:
Felsefe ve edebiyat bilimlerinin sporu olarak benimsenmiştir. Kibar ve ince yaşayış tarzı olanların sporu gözü ile bakılmıştır.
Ok atma kendi kendine eğitmenin bir aracı olarak kabul edilmiştir. ayrıca oku havada uçarken elde tutmak gibi üstün refleksi ve dikkat isteyen bir değişik alıştırma şeklinde uygulanmıştır. Konfiçyüs İ.Ö. 551-479 mükemmel bir ok atıcı olarak üne sahiptir. Başarılı bir ok atıcı her halde erdemli bir insandır sözünün sahibidir.

BİNİCİLİK:
TSCHU-ÇU sülalesi zamanından itibaren uygulanmış ve yasa ile zorunlu hale getirilmiş faaliyetti. Türk Asıllı İmparator HİAO'nun (İ.Ö. 900) çok mükemmel bir at ustası olduğu Çin yazılarında belirtilmiştir.

GÜREŞ:
Çin'de en eski spor türü olarak bilinen bir spordur. Türk'lerin ve Moğol'ların güreşleri ile benzerlikleri vardır. Vurma, tekme atma, can acıtma gibi aşırı girişimler yasaktı. Yere fırlatılan güreşi kaybederdi. Güreş yasal bir zorunluk haline sokulduktan itibaren maskeli güreşler akrobatik bir görünüm kazanmıştır. İ.S.6'ncı yüzyıldan itibaren yılın 1. ve 7. ayının 15. günleri tüm Çin şehirlerinde resmi güreş turnuvası günü olarak kabul edilmiştir.

AYAK TOPU OYUNU:
HUANG-Tİ devrinde askeri talimlerde oynatıldığı bilinmektedir. Taktik, teknik kurallara bağlamış 70 değişik vuruş şekli ve hataların neler olduğu tespit edilmiş ve öğretilmiştir. İ.Ö.206-İ.S.200 HAN sülalesi devrinde 25 bölümden ibaret bir futbol el kitabı bile yazılmıştır.
İ.Ö.3. Yüzyılda BUNG-WAN adıyla bu günkü golfe benziyen bir oyunda oynanmıştır. Pola oyunu da Türklerle ilişkilerinin iyi olduğu devirlerde Türklerden sağladıkları cins atlarla saray çevrelerinde oynanmış, kadınların da oyuna katıldıkları görülmüştür.
Çin'de bunları dışında Ağırlık kaldırma,Halat çekme,Akrobasi ve kürek çekme faaliyetşeri de yapılmaktaydı.
HİNTLİLER:

İ.Ö.2000 Yıllarında Ari Irkın bir kolu daha önce geldikleri Kuzey Batı Asya'dan ( İran ve Afganistan üzerinden ) Hint sınırlarını aşmak suretiyle Hindus vadilerine inmişler yerli halkla uzun bir mücadele sonunda tüm ülkeye sahip olmuşlardır. Asya'lılar Avrupa asıllı istilacılardır. Hintlilerin şehir kültürünü yıkmış kendi plan esaslarına dayanan köy sistemlerini getirmişlerdir.
Başlangıçta dans ve pola sporları önemli yer işgal etmiş sonraları yoga hakim olmuştur. Dini bağlılık onu beden dışı ruhi düşünceye itmiştir. Bu bakımdan yogada ruh vücut ve duygular egzersizlere tabi tutulmuştur.
Bu bir nevi ruh disiplini tekniğidir. Yoga vücudun iç ve dış temizliğini hoş görürlü soğuk ve sıcağın en aşırı değişikliklerine dayanıklılığı uzun süreler eziyetli pozisyonlarda sabırla beklemeyi (Acıya rağmen) ölüm sessizliğine kayıtsız şartsız inanmayı, namuslu olmayı şart koşmuştur. Barış severlik, şereflilik, yumuşak huyluluk ve kanaatkarlık gibi erdemlerini ön görür.Güreş, sopa eskirimi, ok atma gibi dünyasal, spor dallarına da rastlanır. Hintlileri etkisi altına alan Bud'a M.Ö.550-480'de yaşamıştır. Hint vücut kültürünü öteki dünyaya duyulan kuvvetli arzunun bir belirtisi, cenneti daha yaşarken elde etmenin, ebedi barış ve kurtuluşa ulaşmanın yolu olmak niteliğini günümüze kadar taşımıştır.

ÖN ASYA MEDENİYETLERİ:

SÜMERLER:

İ.Ö. 5000 yıllarında Orta Asya'dan göçlerle Aşağı Mezapotamya'ya gelip yerleşen Sümerler Ön Asya’da ilk uygarlığı kuranlardır. Sümerler Orta Asya kökenli Türkler de gördüğümüz tüm kültüre sahip bir halk olarak tanınmışlardır. At ve atla ilgili sporların çok eski çağlarda uygulandığını gösteren ilk sanat belgesini Sümerler bırakmışlardır. Bu belgeye göre Bakırdan yapılmış iki tekerlekli dört koşumlu ve sürücünün ayakta durmasına yarayan bir platformu bulunan yarış arabası modeli İ.Ö.4000 yıllarında atlara çektirilen tekerlekli arabanın varlığını ve Türk'ler tarafından binildiğini göstermektedir. Yine günümüze kadar gelen belgelerden anlaşıldığına göre Sümer'ler eski bir güreş türünde de başarılı idiler. İ.Ö.2600 yıllarına ait bir tapınağın kazılarında ele geçen bronz bir eserde iki çıplak atletin karşılıklı olarak birbirlerini kisbetlerinden tuttukları ve yenişmeye çalıştıkları açıkça görülmektedir. Sümerlerin ulusal kahramanı GILGAMIŞ ile ilgili İ.Ö.2000 yıllarında Sümerce olarak yazılan destanın orjinali ele geçmiş bulunmaktadır. Gılgamış Uruk sitesinin mitolojik Kralı Arslan Avcısıdır. Sümer'lerden elimize geçen eserlerde Gılgamış'ın eli ile arslanı öldürdüğünü tasfir eden kabartmaları görülmektedir. Sümer ' lerAsur ve Babillilere yenildikleri İ.Ö.2000 yıllarına kadar egemenliklerini aşağı Mezapotamya'da sürdürmüşlerdir.

ASUR VE BABİLLİLER:

Güneyden gelerek Yukarı Mezapotamya'da hüküm siren Sami kavimlerinden Asur ve Babilliler Sümer egemenliğine son verdikten sonra (İ.Ö.2000) uygarlıklarını iyice kökleştirmişlerdir. Paralı savaşçı bir sınıf devamlı beslenirdi. Bu savaşçıların yetişmelerinde vücut kültürüne büyük önem verilmiştir.Okçular uzak mesafelerden atış talimleriyle, Suvarilerin araba sürücülerinin, mızrakçı ve sapancıların kendi branşlarında alıştırmalarla meşgul oldukları anlaşılmaktadır. Kral ve yönetici sınıflara mensup olanların halk üzerindeki etkilerinin üstün fizik gücü ile orantılı olarak tehlikeli avlara ve savaşlara bizzat katılmışlardır. Genelde avcılığın sportif anlam taşımaktan çok savaş için beceri kazanmak amacı ile yapıldığı, arslan ve kaplan avcılığının krallar için tehlikeli, ancak kaçınılmaz bir spor niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır.
Savaşçı bir kavim olan Asur'larda boks ve güreşin varlığına kanıt olacak belgeler vardır. Şişirilmiş tulumlarla yüzmeyi çok iyi başardıkları Asur kabartmaların dan görülmektedir. Asur, Babil, vücut kültürünü daha çok av ve savaş gibi pratik fayda amaçlarında yönelen genellikle soylu sınıfın ve savaşçıların bu maksatla eğitilmesini sağlayan sınırlı bir kültür olarak nitelemek gerekir.

ETİLER:

İki önemli kıtayı birbirine bağlayan köprü niteliğinde insanlık tarihinin tüm safhalarında gelip geçen ve yerleşen pek çok uygarlıklara zemin olan Anadolu toprakları üzerinde İ.Ö.4000 yıllarında orta Asya'dan göçen hatta Türk olduklarından bahsedilen Etiler Anadolu'nun büyük bir kısmını İ.Ö.1400 yıllarında tamamen ellerine geçirerek uygarlıklarını geliştirmişlerdir.Hükümet merkezleri Kızılırmak yakınında Hattuşaş bugünkü Boğazköy idi.
Savaşçı uygarlıklarında görülen savaş arabaları Etiler’de de görülmektedir. Savaş arabasında da bir sürücü, bir savaşçı, bir de kalkancı olmak üzere üç kişi bulunurdu. Bu arabalar yalnız savaş için değil savaşa hazırlık alıştırması için yarış arabası olarak da kullanılırdı Etiler Güneş Tanrısı Teşup'un şerefine düzenledikleri şenliklerde iki tekerlekli araba ile yarışır birinci gelenin başına Eti kızları tarafından tapınakta kutsallaşmış biradan dökülür, üzerlerine çiçekler serpilir, şarkılar söylenirdi. Bu şenliklerde güreşler, kılıç oyunları at yarışları da yapılırdı. İ.Ö.1360 yıllarında Eti Krallarından TİKKULİ'nin seyisbaşısı tarafından bir atçalık antrenman kitabı yazılmış ve Boğazköydeki kazılarda bulunmuştur. Bu kitapta modern bir antrenman kitabında raslanmayacak kadar mükemmel usüller bütün ayrıntıları ile dile getirilmiştir. Yedi aylık antrenman süreleri içinde atın hergünki koşu mesafeleri, adım türleri , tımarı,yemlenmesi ve banyosu en ince ayrıntılarına kadar açıklanmaktadır. Etiler at ve araba yarışları yanında yüzme, eskrim, atıcılık gibi faaliyetlerde de bulunmuşlardır.Vücut kültürüne önem vermelerinin nedenleri ferdleri savaş için üstün güçte yetiştirme düşüncesine dayanmaktadır.
MISIRLILAR:

Nehir uygarlıklarının en eski ve tipik örneklerinden birisidir.Tarihi geçmişi İ.Ö.3500 yıllarına kadar varan Mısır'lıların günümüze bıraktıkları yazılı belgeler çok azdır.Ancak Tapınaklarında ve mezarlarında ele geçen emsalsiz rölyefler, freksler mezarlarda bulunan çeşitli araç ve gereçler ve diğer kalıntı buluntular ve hiyeroglif metinler vücut kültürü bakımından geniş kaynak teşkil etmektedir. Mısırlıların ölülerinin mezarları Mısır Tarihinin aydınlatılmasını sağlamıştır.
Eski Yunan'lıların batı anlamında güzellik kavramının ölçülerinin yaratmalarında çok önce Mısır'da vücut kültürü bakımından üstün seviyeli bir kültürün varlığı bu kalıntılardan kesinlikle anlaşılmıştır. Mezar odalarında bulunan renkleri solmamış resimler aşağı yukarı 1500 yıllık bir zaman kesimini canlandırmaktadır.Bu resimler ve diğer buluntular Mısır'da vücut kültürünü teşkil eden faaliyetler arasında bugünkü anlamı ile cimnastik hareketlerinin, oyunların, boks, güreş, eskrim gibi mücadele sporlarının su ile ilgili alıştırmaların ve dansın varlığını ortaya çıkarmıştır.İ.Ö. 2650 - 2400 yılları arasında Ptah-Hotep'in mezarında ve Sakara adı verilen yerdeki Mereruka mezarındaki resimler arasında bacak, kas ve bandların esnetme hareketleri görülmektedir. Eski Mısır cimnastiğinde gövdenin eşli ve eşsiz olarak yapılan bütün hareketlerine özellikle esnetmelerine yer verildiği, yüzü koyun yay, köprü, ters köprü, el ve baş üstü dikey duruşa kakma ve köprüye düşmeye varıncaya kadar hareketleri bütün safhaları ile canlandıran resimleri bugünkü teknikten ayırt etmeğe imkan yoktur. Mısırlılar eğlenceli gurup hareketleri denilen alıştırmalara da yer vermişlerdir. Eşli dayanma, itme alıştırmaları, yürüyen eşler üzerinde sırtta denge, uçan balık, dayanmalı ters perende ve Hint cimnastiğinde görülen baş üzerinde dik durma türünden hareketleri canlandıran resimler izlenmektedir. Resimlerin bazılarında top oyunlarına da rastlanmaktadır. 7.5 cm. çapında deriden veya sık dokunmuş ketenden yapılmış zikzak dikişlerle dikilmiş içleri kepek, yosun kurusu gibi maddelerle doldurulmuş toplar Kahire, Berlin ve Londra Müzelerinde saklanmaktadır. Mısırlıların küçük , büyük çemberlerle hareketler yaptıkları da görülmüştür. Küçük çemberler ve ucu kıvrık sopalarla bugünkü hokeye benzer oyun da oynanmıştır. Mısırlılarda koşuda önemli bir yer tutmuştur.
Sopa ile eskrim Mısır'ın tarihi boyunca izlenen bir faaliyettir.Mezarlarda bulunan resimlerin büyük bir kısmı güreşle ilgilidir. Bu resimlerde sistematik bir vücut kültürü ile yarışma halindeki kuvvet denemeleri arasında bir denge göze çarpmaktadır. İ.Ö.2000 yıllarından kalan Benihasan mezarlarında bulunan sayısız ve emsalsiz güreş figürleri aynı canlılığını koruyarak günümüze kadar gelmiştir.400 kadar figür vardır. Biri kırmızı diğeri koyu ten rengine boyanmış güreşçi bir çiftin izlenebilen resimleri bugünkü serbest güreşin bir metod kitabı niteliği ile büyük bir değer taşımaktadır. Bu resimlerde Mısır güreşinin bütün ayrıntılarını güreşçilerin giyimleri, meydana gelişleri, birbirlerini kovalamaları, el ense yoklamaları, denge bozan türlü oyunları, çelmeleri, bacaklara dalmaları, saltonları, kafa kol kapmaları, kravat, köprü gibi oyunları izlemek mümkün olmaktadır. İ.Ö.1400 yıllarında boks'unda Mısırlılarca bilindiği anlaşılmıştır.Ağırlık kaldırma alıştırmalarının yapıldığı da anlaşılmaktadır. Yüzme, kürek çekme gibi sporların nehir boyunca yapıldığı ayrıca kayık üzerinde ellerindeki uzun sırıklarla birbirlerini suya düşürmek ve rakiplerin kayıklarını ele geçirmek için mücadele ettiklerini gösteren resimlerle bu faaliyetin yaygın bir halk eğlencesi olduğunu anlatmaktadır. Dansında son derece gelişmiş bir sanat seviyesini gösteren belgeler vardır. Mısır rahiplerinin güneşi temsil eden tapınağın etrafında güneş sisteminin hareketlerini sembolize eden çok estetik figürlerle dolu bir dansı müzik eşliğinde yaptıkları anlatılmaktadır. İleri seviyede vücut kültürü olmasına karşın yarışma fikrinin bulunmadığı, Yunanlılarda gördüğümüz olimpiyaya benzeyen bir örgütün bulunmadığı anlaşılmaktadır.

YAHUDİLER:

Yahudiler'de vücut kültürü din ve savaş bağıntılı bir gelişme gösterir. Tarihleri göçebelikle dolu bir kavimdirler. Binicilik ve silah kullanmayı hayati bir zorunlulukla uyguladıkları görülür. Ağırlık kaldırımı, taş fırlatma, ok atma, yüzme uzun mesafe koşucuları, güreş ve dansın eğitim aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz.Ağır taşları diz, bel, göz, beş, beş üstüne kadar kaldırma, çalışma ve yarışmaları, sapan denilen kıl Kenevir veya hayvan sinirlerinden yapılmış urganlarla ortasına koydukları bir taşı baş üzerine hızla çevirip bir ucunu bırakmak suretiyle taşı uzağa atma ve hedefe isabet ettirme çalışmaları, zevkle yaptıkları koşular, ok atmalar, kutsal kitaplarına girecek kadar önem taşımıştır. Resmi haberlerin stafet yarışmasında olduğu gibi elden ele koşarak taşındığı yarış arabalarının önünde koşan meslek atletlerinin varlığını görüyorsunuz. Bütün bunlar haberleri çabuk iletmek ve hemen düşmana karşı toparlanmak zorunluluğundan doğan alıştırmalardır. Yüzme de çok sevilmekteydi.

AKDENİZDE KÖPRÜ UYGARLIKLAR:

GİRİT:

İ.Ö.2000 yıllarında Kuzeyden gelen halkın Doğu bölgelerinde yerleşmesi bu bölge ikliminin sağladığı ilk çağların uygarlıkları ile kaynaşarak yeni bir uygarlık dönemi başladığını görüyoruz. Bu arada Girit Adasında saraylar ve villalar kurarak yeni bir şehir kültürü geliştiren bu halkların bıraktıkları eserler bu yüksek kültürün değerini ortaya koymaktadır. Girit Adasının konumu gereği doğu kültürünün batıya açılan penceresi görünümündedir.Bu Ada'da Doğu Kültürü ile Batı kültürünün içi içe kaynaştığı bir gerçektir. İ.Ö.2000 - 1700 yılları arasında süregelen barış dönemi içerisinde Giritte vücut kültürünün üstün bir düzeye çıktığı görülmektedir. Boks, güreş, boğa atlamaları, dans ve araba yarışlarına çok değer verildiği, devamlı şenlik ve yarışmalar düzenlendiği anlaşılmaktadır. Kazılarda ele geçen eserlerdeki resimler ve figürlerden her spor dalında çok güzel hareketler ve teknik geliştirildiği belirgindir. Vücut kültürünün orjinal belirtisi boğa üzerinden yapılan atlamadır. Azgın boğanın saldırısını ona doğru koşarak ve boynuzlarını elle tutup boğanın baş sallanmasından yararlanıp üzerinden ve perende veya salto atmak suretiyle arkasına düşmek ve böylece bu oyunu sürdürmek en zevkli eğlencelerindendir. Bunu başaramayanlar boğanın boynuzlanması ile hayatlarından oldukları gibi, sakat da kalabilirlerdi. Bu denli tehlikeli oyuna kızların da katıldığını belirleyen resimler de ele geçmiştir. Boğa verimin ve bereketin sembolü olarak kabul edilmiştir ve bu bölge uygarlıklarını ortak niteliği olarak Ege, İtalya ve İspanya çevresine sıçradığı günümüze kadar da geldiği bilinmektedir.



YUNANLILAR:

İ.Ö.3000 yıl sonralarında kuzeyden gelen İYONLAR - AKALAR ve DORLAR'ı özellikle Teselya'nın eski yerli kavimleri olan Pelasger'lerle karışımından oluşmuş bir halk olduklarını, İyonların Attik Yarım adasında, Dorlar'ın Peloponez Yarımadasında yerleşerek LAKONYA, MESENYA - ARZOLİZ - SYKİON gibi egemen (şehir devlet) kurduklarını biliyoruz.
Yunanlılarda vücut kültürüne verilen önemi düşünürlerden dinleyelim;
Yunan düşünürü ARİSTO şöyle diyor:
"Cimnastik, hangi hareketlerin vücuda yararlı olduğunu, tabiatın insan vücuduna ölçülü olarak bağışladığı niteliklere göre bunların hangilerinin en iyi ve en uygun düşeceğini araştırma bilimidir."
PLATON İSE ;
" Her canlı varlık iç güdüsü ile daima sıçrama ve zıplamak ister. Bunun kendisine özgü ritmi vardır. Bundan da dans ve müzik doğar. İnsanlar ritm denilen ve seste olduğu gibi alçak ve yüksek perdelerin uyuşumu ile ahengi sağlayan bir düzen duygusuna sahiptirler." Diyerek büyüme ile hareket ihtiyacının dozu arasında bağlantı kurmuştur. Gine Tiamies adlı eserinde " Vücudun hareketi çoğu zaman düşüncenin uyanıklığı ile bağıntılıdır. Yüksek fikir de çalışan ve ödevleri yerine getirmek durumunda olanlar, cimnatik yapmalıdırlar. Yani ruh vücutsuz, vücut ruhsuz çalıştırılmamalıdır." demiştir. Görülüyor ki cimnastiğe daha o devirde bedeni, fikri, ahlaki, hedefler verilmiştir.
Beden Eğitiminin karakter yapıcı gücünü takdir eden eski Yunanlılar acılara kolaylıkla dayanma, dünya nimetlerine karşı aşırı isteklerine köreltme, her şeyden önce asaleti ve diğer erdemlerle bezenme gibi ödevleri cimnastiğin araçları arasında görmüşlerdir. Bu eğitim ideallerini "KALOKAGATHİAİ" kavramı ile ifade etmişlerdir. Bu deyim "GENTLEMEN" kavramının benzeridir.

Yunan vücut kültürü verilen öneme göre 3 döneme ayrılmıştır.

1.DÖNEM:
İ.Ö.10-8 yüzyıl arasıdır.Bu dönem mitolojik kahramanlar ve yarı Tanrılar devridir.Vücut kültürü daha çok soylu kişilere hatta insan üstü varlıklara tanınan bir hak olarak görülüyordu. Homerin İliada'sında anlattıkları bu dönemin vücut kültürüne geniş ölçüde ışık tutmuştur.

2.DÖNEM:
İ.Ö.8-4. yüzyıl başlarına kadar klasik dönem ancak İ.Ö.5. yüzyılda en üstün seviyeye ulaştığını görüyoruz. Artık vücut kültürü tüm vatandaşların ortak malı olmuştur. (SOLON ve LYKURG) un büyük etkileri olmuştur.

3.DÖNEM:
İ.Ö.323'den Romalıların hakimiyet dönemi olarak uzlaştığı ve meslek atletizmin türediği dönemdir. (ÇÖKÜŞ DÖNEMİ)

YUNAN CİMNASTİĞİNİN DOĞUŞU:

Filozof SOLON şöyle diyor: "Beden alıştırmalarını gençliğe yalnız yarışmaların hatırı için tavsiye etmiyoruz. Onları sadece yarışmalara katılsınlar diye zorlamıyoruz.Gençler bu çalışmaların sonucunda kendileri ve vatanları için büyük değer taşıyan erdemler kazanıyorlar. Yaptıkları, iş bütün vatandaşların uğrunda uğraştıkları bir ortak dava ile ilgilidir. Gençler görünüşte çamda, meşeden, zeytin veya defne dalından yapılan fakat anlamında insanların bütün mutluluğunu taşıyan çelenkler uğruna yarışıyorlar. Ben bu mutlulukla ferdin ve toplumun ortak özgürlüğünü, refahını, güvenini, şan ve şerefini bir kelime ile tanrılardan dileyebileceğimiz şeyleri kast ediyorum.
Cimnastik alıştırmaları ve yarışlar vatandaşı bu amaca götürmek için düşünülmüştür.Onların mükafatları da aynı düşüncenin mahsulüdür."Yarışmalar büyük ve ortak toplum davalarımızın, uğraşılarımızın küçük bir örneği , çelenkler de uğrunda mücadele edilen büyük manevi değerlerin küçük maddi sembolleridir. " Bu görüş yunan vücut kültürünü verilen önemi açık ve seçik olarak anlatan bir deyimdir. Ancak görüyoruz ki ,Yunanlılar bu ruh ve inanç devam ettiği sürece tarihte uygarlık rollerini oynamışlar sonra bunun kaybolması ile eski güç ve üstünlüklerinden hiç bir iz kalmamıştır.
Bu dönemde iki ayrı ırkın eski köklü sitesi olan Atinalılarla Ispartalıların özdeki ortak düşüncelerine rağmen uygulama tarzlarındaki ayrılıklarını görmekte yarar var.

ATİNALILAR:
İyon kökünden idiler vücut kültürü ruh ve fikir eğitimi ile aynı paralelde yürütülmüştür.Solon Atinalıların yalnız becerikli, çalışkan, dayanıklı birer savaşçı olmalarını değil aynı zamanda fikir eğitimi bakımından da üstün bir seviyeye ulaştırılmalarını istemiştir.Atina’da kızlar vücut çalışmalarına katılmazlar erkek çocuklar PALESTRA'larda devletin resmi öğretmenleri tarafından eğitilirlerdi 18 yaşına gelince EPHEBE sıfatını alırlar ve GYMNASYUM'a devam ederlerdi.Burada vücut çalışmaları ile birlikte bilimsel alanlarda yetiştirilirken iki yıllık savaş eğitiminde tabi olurlardı.(Askerlik görevi , ata binmek - arazide savaş oyunları - uzun yürüyüşler ve mukavemet koşuları ).

ISPARTALILAR:
Isparta yasaları kısa fakat özlü konuşma, sağlam ve keskin iş yapısı emreder.En güçlü savunucusu filozof PLATON'dur.Devlet ve kanunlar adlı eserde bu ruh açıkça görülür.
Çocuk doğuştan devlete aittir.Sitenin yaşlılarından kurulu bir komite doğan çocuğu kontrol eder uygun görürse vatandaşlığını ilan eder görmezse idam ederdi.Yedi yaşına kadar annesinin yanında eğitilir sonra kampa alınır çok sert bir eğitimi tabi tutulurdu.Fikir eğitimi çok gerekli görülen alanlarda yapılır. PAİDONOMOS denilen gençlik önderlerinin gözetiminde askerliğe hazırlayıcı çalışmalara sevk edilirdi.En önemlisi koşularda disk, cirit atma, eskrim, boks, güreş, top oyunları, gençlerin her yönlü yetişmelerini sağlar her on günde bir çıplak olarak uzmanların yaptığı bir sınav ile idman durumları kontrol edilirdi.On iki yaşlarından itibaren iç çamaşır giyilmezdi.Saman ve saz üzerinde yatarlar ancak çok sert havalarda kuru yaprak ve ot döşeyebilirlerdi.her yılın belli bir gününde ARTEMIS tapınağında halk önünde meydan dayağı atılırdı.Bağırmak değil iç çekmek bile yasaktı.Bu çok sert eğitimle OYMPİA oyunlarının ilk ikiyüz yılında şampiyonların çoğunluğu Ispartalılar arasından çıkmıştır.Tüm çalışmalar müzik ile yapılır silahlı dans oyunları yapılırdı.Otuz yaşına kadar süren bu tip eğitime mecbur tutulurlardı. İngiliz BERTRAND RUSSEL ilimden bekleyeceklerimiz adlı yapıtında "eğitimin iki amacı vardır.Bir taraftan zekayı geliştirmek öte yandan iyi vatandaş yetiştirmektir. Atinalılar birincisine önem vermişlerdi, Ispartalılar ise ikincisine Ispartalılar galip geldiler fakat Atinalılar hafızaları fethettiler. " demiştir.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik