ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2007 Cumartesi

ÖZAL VİZYONU

26 11 2006

Biyografisi:

1927 yılında Malatya’da doğdu. 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ni Elektrik Mühendisi olarak bitirdi. 1952 yılında ABD’ye giderek ekonomi tahsili gördü. Türkiye’ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdür Yardımcılığı’na atandı. 1961-1962 yıllarında askerlik hizmetini, Milli Savunma Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu üyesi olarak yaptı ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasına katkıda bulundu. Bu sırada, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde ders verdi. Bir süre Başbakanlık Teknik Uzmanlar Kurulu Üyesi olarak çalıştı ve 1967-1971 yıllarında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini yürüttü. Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, RCD Koordinasyon Kurulu ve AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu. 1971-1973 yıllarında Dünya Bankası’nda danışman olarak görev yaptı. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli sınai kuruluşlarında çalıştı ve 1979 yılı sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini de vekaleten yürüttü. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra kurulan Hükümete ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı. 1982 yılında bu görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi’ni kurdu ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde partisinin birinci gelmesi üzerine hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve böylece Türkiye’nin 19. Başbakanı oldu. 1987 seçimleri sonrasında tekrar hükümet kurdu ve başbakan olarak görev yaptı. 31 Ekim 1989′da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin sekizinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 9 Kasım 1989 gününde bu görevine başladı. 17 Nisan 1993 gününde geçirdiği bir rahatsızlık sonucu görevi sırasında vefat etti. 1954′de Semra Hanım’la evlenen Turgut Özal’ın üç çocuğu bulunuyordu.

Özal’ı Anlamak:

Zamanında merhum Turgut Özal’ı, uzun vadeli yatırımlarını görmezden gelerek çok eleştirdik, yerden yere vurduk. Gerek medya, gerek muhalefet ve gerekse halk olarak… Ama şimdi yerlere göklere sığdıramıyoruz. Tekerrürden ibaret olan tarihi olayları, sırasını bile şaşırmadan yaşadıkça “keşke”lerle başlayan uzun cümleler kuruyoruz. Türkiye’de siyasal, yapısal ve sosyal değişimin ne şekilde olabileceğini bizlere gösteren Özal’ın, hem ekonomiyi hem de kafaları değiştirebilen vasıflara sahip bir lider olduğunun farkına varıyoruz.Biz Özal’ı, yakın tarihimizi irdelerken, geçmişi özlerken, günümüz hükümetinin istikrarını onun misyonuyla bağdaştırıp umutlanırken anıyoruz. Bu anmalar o döneme dönmek için değil, yakın geleceği daha iyi görmek ve yorumlayabilmek içindir. Ölümünün 12. yılında bile Özal hala diri, hala canlı ise bir durup düşünmekte fayda var!Turgut Özallı geçen 10 yıllık dönemi daha iyi anlayabilmek için Özal’ın Türkiye’nin kaderinde rol almaya başladığı dönemin şartlarını iyi bilmek gerekir. Özal’ın sahneye çıkışı, Genel Kurmay Başkanı Org. Kenan Evren ve arkadaşlarının 12 Eylül 1980 darbesi ile parlamento ve hükümetin feshedildiği, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı, ülke genelinde sıkı yönetimin ilan edildiği, bütün siyasi partilerin kapatıldığı, siyasi liderlerin sürgüne gönderildiği(Demirel, Ecevit, Baykal….), temel tüketim maddelerinin karnelerle satıldığı dönemle çakıştı. 12 Eylül harekatı ile kanun ve nizam hakimiyetini sağlamak amacıyla yasama ve yürütme organlarını tek elde toplayarak yapılacak düzenlemelerle siyasi partilerin seçimlerde anayasal çoğunluğu sağladıktan sonra çekilme kararını açıkladıkları dönemi öğrenmek ya da hatırlamak gerekir. (Halet-i zihinlerden çıkmamacasına)Zorlama yollarla istikrar kurmayı amaçlayan askeri yönetimin ardından (ki Türkiye’deki siyasal sistem, askeri darbeler olmadan kendini yenileyemiyor!) iki dönem başbakanlık yapan etkili bir lider ve dahi bir Cumhurbaşkanı’ydı..Hani toplum mühendisleri vardır, toplumu yönlendiren, yöneten, kitleler oluşturan; Hitler gibi Stalin gibi….. Demokratik sistemlerde toplum mühendisleri yoktur, değişim mühendisleri vardır. Özal, bunu bize uygulamalı olarak öğretti. Yeniliğe başbakanlıkla değil; iş hayatıyla, uygar topluluklara ulaşma gayretiyle başladı. Başbakanlığının birinci ayında projelerini uygulamaya koydu. Dediğini yapan insanı biz Özal’la tanımıştık. Özal, değişim mühendisi olarak devrimlerini yaparken tabuları yıkmayı hedeflemişti.

“Uzun İnce Bir Yol”

Bugünlerde Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ile yatıp AB ile kalkıyor. Herkesin dilinde… Kimilerince 17 Aralık’la gelen müzakere tarihi, tarihi bir dönem, kimilerince de aldatılmışlık senaryosunun bilinen replikleri… Mustafa Kemal gibi, değişimi batıda gören Özal’ın AB yolundaki (o zamanlar Avrupa Topluluğu idi) girişimlerini bilmek gerekir. Bu sureci başlatan, AB kapılarında 14 Nisan 1987’de önemli bir viraj alarak üyelik başvurusunu yapan hükümetin başındaki isimdir Turgut Özal.Silahların konuştuğu, üretimin durduğu 12 Eylül askeri darbesinin izlerinin henüz silinmediği, Avrupa ülkeleriyle ilişkilerin askıya alındığı ve daha birçok zorlukların, olumsuzlukların hüküm sürdüğü Türkiye’de, üyelik başvurusunun yapılması ve üye ülkelere Türkiye’nin doğru biçimde izah edilmesi hiç de kolay değildi… Üyelik başvurusunun sonrasında, ülkeyi Avrupa’ya taşıyacak teşkilatı hazırlamak için ciddi çalışmalar yapmaktaydı hükümet. AB’ye hemen kabul edilmeyeceğimizi, tam üyelik alamayacağımızı aslında herkes biliyordu… Hükümet de farkındaydı bunun. Esas amaç, tam üyelik alma yolunda zaman kazanırken bir yandan Türkiye’yi Avrupa normlarına yaklaştırmak, üyelik için zemin hazırlayabilmek, sağlam temeller atabilmek bir yandan da bu zaman zarfında Avrupa ülkeleri ile ilişkileri sıcak tutarak dışa açılmayı kolaylaştırmaktı. Belki de en büyük talihsizlik merhum Özal’ın kalp sorunları yaşaması, ABD’de ameliyat olduktan sonra uzun seyahatlere dayanamayacak olmasıydı. Zorunlu istirahata çekildiği Londra’daki otel odasında, tehlikeyi henüz atlatamamışken, kurduğu zoraki cümlelerle ağzından çıkan “haysiyetimizle oynatmayınız” buyruğuyla yola devam edilmişti. Merhumun deyimi ile AB “uzun, ince bir yol”du ve bu yolda kararlı, sabırlı ve sürekli çalışmak lazımdı. Günümüz hükümetinin bu süreçte birebir markajlarla aleyhimizde olan kararları lehimize çevirdiğini görünce o dönemde yaşanılan talihsizlikleri daha iyi anlarız belki. Ama unutmamak gerekir ki 1989’dan 2004’e kadar kaybolan yılların-altın çağı olması gerekirken- hesabını Özal’ı anlayamayan, haklı mücadelesindeki kararlılığı gösteremeyen beceriksiz siyasetçilerimizden sormak gerekir. Ya da en azından tarihin tekerrür etmemesi için yapılan yanlışlıkları bilmek…Dış politikada dünyaya global olarak bakabilen, Türkiye’ye vizyon oluşturabilen bir şahsiyeti anlamaya çalışıyoruz sadece. AB ile ilişkilerimizin geldiği nokta malum…Bizden 45 sene sonra demokrasiye geçenler, bizden 10 sene sonra serbest ekonomiye geçenler bugün AB’ye üye oldular. Türkiye ise sadece seyirci konumunda. Seyirciliğimizi 10 yıl önce bırakıp devam edebilseydik bu yola, oyalama taktiklerini yemez, haysiyetimizi koruyarak haklılığımızı daha kolay anlatabilirdik belki de…Bu sebepledir ki O’nun yolundan yürümenin gerekliliğini “acabalarla” savunuyor, yeni yöntemler arıyoruz.32.gün ekibinin hazırladığı “Özallı yıllar” belgeselinde Zeynel Abidin Bey Özal’la olan anılarını bizlerle paylaşıyor ve şöyle anlatıyordu Özal’ı: “Bütün dünyayı okuyordu. Okur yazardı. Batıyı okuyordu, Doğu’yu okuyordu. O günkü komünisti okuyordu, liberali okuyordu, muhafazakar ilkeleri okuyordu. Bush ile oturuyor sonra dönüyor öbür cephede İran lideri ile meseleyi hallediyordu. Bir gün Avustralya’dayız. Konuşmacıydı orada. Konuşmasını yapmak için kürsüye yürürken hiçbir Avustralyalı ayağa kalkmadı. Kürsüden indiğinde ise 7 dakikalık alkış kesintisiz sürmüştü. Avustralyalı’lara hitaben söylediği şu söz çok anlamlıydı: “Siz bakıra güvenerek muhasır medeniyetlere ulaşmayı hedefleyen yanlış politikalar izliyorsunuz.” Sovyetler Birliği’nin yıkılacağını önceden hissetmişti. Adeta bir ayağı Balkan’larda bir ayağı Kafkas’larda bir ayağı Asya’daydı. Rafa kaldırılmış olan Türk konfederasyonunu kurma hayali peşindeydi. “Türkiye’nin üzerinde bir darağacı kurmak isteyecekler. Buna göre hazırlıklı olmamız lazım. Bunun da çıkış yolu komşularımız ile önce ekonomik ve ticari sonra kültürel ilişkilerimizi geliştirmek, böylelikle Batı’ya karşı güçlü olmaktır.” derdi. Bütün politikaları rakiplerini anlayarak geliştirmek istiyordu.

“Ortadoğuda dengeleyici bir Türkiye siyaseti”

Körfez Savaşı döneminde komşumuz Irak hakkındaki tavrı son derece net oldu. Saddam, diktatördü, Türkiye için tehlikeliydi ve ne kadar çabuk diktalığına son verilirse dünya için o kadar iyi olurdu. Etnik köken bakımından zengin bir coğrafyada kurulmuş olan Irak’ta, kargaşa bir gün mutlaka su yüzüne çıkacaktı. Özal, 15 yıl önce bu kargaşayı gördüğü için oradaki Kürt kimliğini, Arap’ları ve Türkmen’leri bir bütün olarak değerlendirmeye çalıştı. Balkan’larda çok ayrı bir statü içerisinde olsak da Ortadoğu’da oynamamız gereken aktif rol bizim için kaçınılmazdı. Demokratik toplumlarda, varlığını savunma yöntemi bellidir. Bir devlet adamı için, temsil ettiği topluma karşı sorumluluklarından dolayı, kabul edilmesi zor da olsa ülkesinin çıkarlarını korumak, insani yönünün önüne geçebilir. Savaşın hiçbir haklılığının olmadığını bilsek de, 90’lar Türkiye’sindeki Özal’ı farklı bir açıdan değerlendirmek zorundayız. Çünkü Irak’ın Saddam Hüseyin’den arındırılmış bir ülke olması için savaş kaçınılmaz son olabilirdi. Saddam, Halepçe’de yapılan katliamın tek sorumlusuydu nihayetinde. Kaldı ki son 200 yıldır güçlünün yanında yer alarak bir yerlere gelmeye çalışan zorunlu siyasetimizin bağımsızlığını bir anda hayır diyerek kurtaramazdık. 500 yıl boyunca aynı sınırları paylaştığımız devletlerle oluşturduğumuz ortak kültürlü bir medeniyette komşularıyla kopuk ilişkili bir Türkiye istemiyordu Özal. Türkiye’yi Ortadoğu’nun merkezine oturtma ve lider konumuna getirme çabası vardı. Ayrıca, 12 milyonluk Kürt nüfusu barındıran ve terör bağlantılı bir ülkenin komşusu olan Türkiye’nin, ilerde oluşabilecek ayrımcı, kışkırtıcı hareketlere karşı tedbir alması gerekiyordu. Türkiye için Amerika’nın yanında yer almak Amerika’ya duyulan sempatiden ya da Amerika’nın gerçekten Ortadoğu’ya barışı, istikrarı, demokrasiyi veya hukuku getirecek olmasından kaynaklanmıyordu. ABD’yle birlikte hareket etmek, savaş sonrasında Ortadoğu’nun, haliyle Türkiye’nin geleceğinin tayin edileceği masada söz sahibi olabilmek, ülkenin bütünlüğünü koruyabilmek için gerekliydi. Bunların bilincinde olan Özal, Ortadoğu’nun önemini çok önceden farketmiş, kaçınılmaz savaşı önceden sezmiş ve kendisine söz hakkı tanınmasını beklemeden konuşmak için söz istemişti. Ortadoğu ve dolayısıyla tüm dünya için büyük önem arzeden bu süreçte Özal aktif bir rol oynamış ve ABD’yle birlikte hatta ABD’den önce fikir beyan edip olaylara yön vermiştir. Özal’ın ölümünden sonra baba Bush’un Özal ile ilgili anılarında anlattıklarıyla Özal’ın bu savaştaki baskın konumunu daha net anlayabiliriz:“Biz başlangıçta sorunu barışçıl yollardan çözmeye çalışıyorduk. Özal buna inanmıyordu. O’na göre, Saddam Irak’ın başında olduğu sürece barışçıl çözümler başarılı olamazdı. Saddam’ı sevmezdi. Beni hep uyarırdı. Bir delilik yapabileceğini hep söylerdi. Neticesinde savaşın başladığı ilk dakikalardan itibaren Özal ile çok yakın çalıştık. Bölgedeki diğer liderlerle ilgili bana son derece yardımcı oldu. Amerika, Turgut Özal’la konuşmaktan çok yüksek telefon faturaları ödedi çünkü ondan çok güzel fikirler alıyorduk. Çok güçlü fikirlere sahipti. Bana, Saddam’ı az kayıp ile yeneceksiniz, onunla savaşmanız gerekebileceğinin farkına varmanız lazım diyen ilk liderlerden biri oldu.”“İktidar olmak” siyasi partiler için çok önemli sayılsa da “muktedir olmak” kavramının içi doldurulmadığı sürece hiçbir anlam ifade etmez…! Özal iktidarı aynız zamanda muktedirdi de…Bizde, devlet ve milletin iç içe olması gibi tarihi bir gelenek vardır. Bu gelenek, Özal dönemi öncesinde bozulmaya yüz tutmuştu. Siyaset sahnesinde devleti tekrar millete getiren adam olarak tanınır Özal. Bir nevi, bu yıkılmaya yüz tutmuş geleneği tekrar ayağa kaldırmıştır.

“kafasındaki Türkiye’yi yönetme modeli”

Vizyonu şöyle tarif eder Özal: “Kabiliyet ve bilgi olacak tabi. Ama bunu görgü ve dış dünya temasları ile zenginleştirdiğimiz anda vizyon olur.” Özal’a göre kısa ve öz bir anayasamız olmalıydı. Devletçiliği %30’lara indirgemek, özelleştirmeyi bitirmek istiyordu. Yani devletin asli görevlerine dönmesini amaçlıyordu.Turgut Özal, müthiş bir sentezdir. Dinlemesini bilen biri…. Başka dinleyen bir siyasetçi tipi hatırlıyor musunuz? Konuşurlar diğerleri; radyoda, televizyonda, miting alanlarında… Mecliste konuşanlardan değildir Özal! Enflasyonu şoförüyle, Irak meselesini bir polis memuruyla münazara ederdi.

Kimdir Turgut Özal? Muhafazakar mı? Liberal mi? Bir ayağı Malatya’da, bir ayağı Amerika’da modernleşmenin öncülüğünü yapar Turgut Özal. Ayağı Anadolu’ya basar, gözü Türk Hava Yolları’na bakar. Türk tarihine vakıftır. Yeni dünya düzeninde, geçmişle sadece iftihar etmekle milliyetçi olunamayacağını anlatır. Değerler açısından muhafazakar ama özgürlükler, sivil insiyatifi kullanmayı özendirmek, statükoya karşı olmak açısından liberal; aynı zamanda devrimci bir kişilikti Özal. Sadece bir fikre sabitlenmekten uzak, bütün fikirlerden faydalanmayı bilen iyi bir sentezciydi. Bu sentez, O’na ileri görüşlülük özelliği kazandırmış dolayısıyla da Sovyet rejiminin çökeceğini, Çin’in serbest pazara geçeceğini çok önceden öngörmüştür.Türkiye, Özal döneminde modern dünyanın kabul etmediği Devletçilik’ten kurtulmak için atılımlar yapar. Özal, özelleştirmeye büyük önem verir. Bürokrasiye savaş açar. Devleti hantal yapısından kurtarmak için sert tedbirler alır. Açık sözlülüğüyle tanınır. Romanya’ya gittiğinde “Eğer böyle giderseniz batarsınız.” demekten tereddüt etmez. Pekin’de “Eğer bu fiyatla metro taşımacılığı yaparsanız Çin biter.” sözünün sahibidir. O zamanki komünist liderlere “Saçmalıyorsunuz” diyecek kadar özgüvene ve güçlü bir iradeye sahiptir. Özal, konuşmaya başladığı zaman Amerikalı’lar not almaya başlarlar.Cumhurbaşkanlığı yeminini yaparken üç şey üzerinde durdu. Din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğü. Özgürlüklere çok inanırdı ama hemen arkasından şunu söylerdi: “Eğer ekonomik bakımdan güçlü olmazsak salt bu kavramlarla yaşama şansı bulamayız. Bilakis, gelişmiş ülkelerde bu kavramların yerleşmesi ekonomik yönden güçlü olmalarıyla doğrudan ilintilidir.” Dolayısıyla bu dengeleri korumak için büyük gayret sarfediyordu. Özal’ın, Devlet Planlama Teşkilatı günlerinden beri ağzından eksik etmediği laf şuydu: “Çocuklar en kötü karar, kararsızlıktan iyidir çünkü karar verirseniz düzeltme şansınız olur.” Risk alabilen, ani kararlar verebilen insanların olması için daha ne söylenebilir ki….Dankwort Rustov’a göre Türkiye’nin modernleşmesinde üç temel devrim vardır. Bunlar: Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti ilan etmesi, İsmet İnönü’nün demokrasiye geçiş kararı ve Turgut Özal’ın Türkiye’yi piyasa ekonomisine geçirmesidir.İlk İzmir İktisat Kongresini 1923’de Mustafa Kemal toplamıştı. Sahne değişir aynı oyunda aynı rolde sadece karakterler farklıdır sonrasında. Aradan geçen 58 yılın ardından yine aynı amaçla ikinci ve üçüncü kongreleri toplayan isimdir Özal.1981’deki konuşmasında Özal, asırlarımıza damgasını vuran temeldeki yapısal darboğazlarımıza dikkat çeker: Altyapı, enerji ve ihracat yokluğu… Bu üç darboğazı aşmak için takip edilen piyasa ekonomisi ve dışa açılma reformlarının on yıllık sonuçlarını 1992 kongresinde de anlatır. Sıçrayan rakamlardan, gerçekleştirilen projelerden ve döviz girdilerinden örnekler verir.Turgut Özal her hafta düzenli biçimde yapılan grup toplantılarında bıkmadan ve yorulmadan vizyonunu, projelerini milletvekillerine anlatır.Tabi sadece iktidar milletvekillerinin anlaması yetmez…Özal,“İcraatın içinden” programları ile her ay televizyonda halkın karşısına çıkar. “Sevgili vatandaşlarım” diyerek, elindeki kalemi sallaya sallaya yapmayı tasarladıklarını halka anlatır. Zaman geçtikçe ve yapılanların sayısı arttıkça yapılacaklara olan inanç fazlalaşır. 4-7 Haziran 1992’de 3. İzmir İktisat Kongresi’nde değişim programını açıklar ve “Türkiye’nin büyük devletler arasında yerini alması müktesep bir haktır. Ciddi hatalar yapmazsak 21. Yüzyıl Türk asrı olacaktır.” der.Ne yazık ki sonra çok ciddi hatalar yaptık….

Kaynaklar: Aksiyon dergisi, 32.gün “özallı yıllar” belgeseli, Mehmet Barlas’ın sabah gazetesindeki yazıları, yakınçağ türkiye tarihi “sina akşin, cemil koçak,hikmet özdemir……”

not: Yazar bu makaleyi Betül Karakayış ile hazırlamıştır.

29 Mart 2007 Perşembe

Animasyon - Ortadoğu -

Değerli ziyaretçilerimiz, Filistin ve Ortadoğu’da genel olarak yaşanılan hadiseleri çizgilerle ifade edebilmek elbette zor olsa gerek. El Cezire televizyonunun hazırlamış olduğu çizimleri sizlerle paylaşırken yorumu takdirlerinize bırakıyoruz.


Devamı »

25 Şubat 2007 Pazar

ABD'YE REST ÇEKEN PUTİN ORTADOĞU TURUNDA

www.sonsaniye.net Münih'teki güvenlik konferansında önceki gün ABD'ye 'sınırları aştı' diyerek sert eleştiri yönelten Rusya lideri Vladimir Putin, üç günlük Ortadoğu turuna çıktı.



Ziyaretinin ilk ayağı olan Suudi Arabistan'a dün giden Putin, buradan da Katar ve Ürdün'e geçecek. ABD'nin müttefiki olan bu üç Arap ülkesini kapsayan ziyaret, bir Rus liderinin bu ülkelere gerçekleştirdiği ilk seyahat olması bakımından tarihî bir nitelik taşıyor. Rusya son yıllarda bölge ile ekonomik ilişkileri geliştirmek ve Ortadoğu barış sürecine katkı sağlamak amacıyla yoğun çaba sarf ediyor. Rusya'nın girişimleri, 2005'te İslam Konferansı Örgütü'ne gözlemci statüsü ile kabul edilmesi, 2006'da Rusya ve İslam Dünyası Vizyon Grubu'nun oluşturulması gibi güven artırıcı kurumsal yapılarla desteklendi. Rusya'da yaşayan 20 milyondan fazla Müslüman'la yönetim arasındaki iletişimi örnek gösteren Moskova, ABD'nin Afganistan ve Irak operasyonlarındaki başarısızlığı ve Filistin sorununa ciddi bir çözüm üretememesini de değerlendirerek bölgede ABD'ye karşı denge unsuru olmak istiyor. Moskova, petrol, doğalgaz ve boru hatlarında işbirliği başta olmak üzere, elektrik santralları, ulaşım, inşaat, teknoloji ve uzayı kapsayan onlarca projenin yanı sıra silah satışı konularını bölge ülkeleri ile paylaşacak. Rusya petrol üreticisi Lukoil, 2004'te Suudi Rub el Hali enerji bölgesinde 40 yıllık anlaşma imzalamıştı. Rus enerji devi Gazprom da bu ülkede yatırıma ilgi duyuyor.

Füzeler Türkiye'ye yerleştirilsin!

43. Münih Güvenlik Konferansı'nın dünkü kısmına da Rusya'nın ABD'ye yönelik eleştirileri damgasını vurdu. ABD'nin Çek Cumhuriyeti ve Polonya'ya füze sistemi yerleştirmesini eleştiren Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, "Eğer Avrupa, İran'ın olası bir saldırısından endişe duyuyorsa, Amerikan füzelerinin Türkiye, Irak ya da Afganistan'a yerleştirilmesi daha doğru olur." dedi. Rusya lideri Putin de NATO'nun genişlemesi ve ABD'nin bazı Doğu Avrupa ülkelerine füze konuşlandırmasını tehdit olarak algıladıklarını belirtmişti. Dün bir açıklama yapan ABD Savunma Bakanı Robert Gates ise kimsenin Rusya ile yeni bir Soğuk Savaş istemediğini ve dünyadaki sorunların çözümünde Rusya ile işbirliğine ihtiyaç olduğunu söyledi.

İSVİÇRE: İSRAİL HUKUKU İHLAL EDİYOR

İsviçre hükümeti, bir askerinin kaçırılması ardından İsrail'i "Filistinlileri topluca cezalandırma" yoluna giderek, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmekle suçladı.


sviçre hükümeti, bir askerinin kaçırılması ardından İsrail'i "Filistinlileri topluca cezalandırma" yoluna giderek, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmekle suçladı.

İslam Üniversitesi de İsrail'in hedefleri arasındaydı

İsviçre'de imzalanan ve saklanan, savaş kurallarıyla ilgili Cenevre Sözleşmeleri, sivil halk için temel önem taşıyan su ve elektrik gibi hizmetlerin hedeflenmesini yasaklıyor.

Tarafsız statüsü taşıyan İsviçre, genellikle tartışmalı siyasi konularda görüş bildiren bir ülke değil.

Şimdi bu açıklamasının İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nde rahatsızlık yaratması bekleniyor.

İsviçre Dışişleri Bakanlığı'nın bir sözcüsü, Cenevre Sözleşmeleri'ne ev sahipliği yapmış ülke olarak, uluslararası hukuka saygının güçlendirilmesinin, dış politikalarının hedeflerinden biri olduğunu, yaptıkları açıklamanın bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

İsviçre hükümetinin açıklamasında İsrail ordusunun uluslararası hukuka aykırı görülen bir dizi eylemi sıralanıyor.

Bunlar arasında bir elektrik santralinin ve Filistin başbakanının makamının bombalanması da var.

İsviçre hükümeti, "bu eylemler hiç bir şekilde haklı gösterilemez" diyor ve İsrail'in sivilleri korumak amacıyla uluslararası hukuk tarafından öngörülen önlemleri almadığının açık olduğunu kaydediyor.

Aslında bu İsviçre'nin Orta Doğu siyasetine ilk müdahelesi değil. Bu yılın başlarında İsrail'i ziyaret eden İsviçre Cumhurbaşkanı, Filistin yönetimine dış yardımın engellenmesinin hata olduğunu söyleyerek, İsrail'in öfkeli tepkilerine hedef olmuştu.

İsviçre'nin son açıklaması ise, yardım kuruluşlarının yaptığı çağrılarla ve kınamalarla paralellik taşıyor.

Bir çok yardım örgütü, Gazze Şeridi'ndeki yaşam koşulları konusunda çok kaygılı.

UNICEF, saldırıların genç nüfusta yol açtığı travmayı vurgulamış, Dünya Sağlık Örgütü de bölgede yakında ilaç sıkıntısı başgöstereceğini, doktorlar ve diğer sağlık personelinin, yollardaki barikatlar ve bombardıman yüzünden işe gitmekte çok zorlandıklarını açıklamıştı.

İSRAİL BBC'DEN RAHATSIZ OLDU

İngiliz yayın kurumu BBC, İsrail-Lübnan savaşı sırasındaki haberleri nedeniyle ''tek yanlı'' haber vermek ve ''Hizbullah yanlısı'' yayın yapmakla suçlanıyor.


Jerusalem Post gazetesinin haberine göre, İsrail Dışişleri Bakanlığı, vatandaşların, BBC'nin yeniden boykot edilmesi, Lübnan'daki savaşla ilgili ''tek yanlı'' haberleri nedeniyle BBC muhabirlerinin çalışma belgelerinin geri alınması baskısı altında...

Haberde, diplomatik yetkililerin de BBC haberlerinin ''tarafsız'' olmadığını söyledikleri belirtiliyor. Kudüs'teki yetkililerin,
''haberlerinde, tarafsız olmak yerine, BBC'nin adeta Hizbullah'ın adına çalıştığı izlenimi verdiğini gördüklerini'' ifade ettikleri de kaydedildi.

Dışişleri Bakanlığı Medya ve Kamu İşleri Genel Müdür Yardımcısı Gideon Meir'in bu konuda yorum yapmaktan kaçınmasına rağmen, İsrail'in 1. Kanalı'ndaki bir konuşması sırasında verdiği örnek hatırlatıldı. Buna göre, Meir, London Times'da 24 Temmuzda yayımlanan Stephen Pollard imzalı bir makaleyi hatırlattı ve Pollard'ın, BBC'nin bir programının adeta Hasan Nasrallah tarafından yazıldığı izlenimini verdiğini yazdığını kaydetti.

Başbakan Ehud Olmert'in Basın Sözcüsü Miri Eisen de aynı kanaldaki değerlendirmede, BBC'nin savaşın ilk haftasındaki haberlerinin düzgün olduğunu, ancak sunucusunun Hayfa'dan Beyrut'a gittikten sonra, yayınlarının (Arap kanalları) El Cezire ve El Arabiya benzeri olduğunu ifade etti.

Gazete, 2003 yılındaki Filistin olayları sırasında, İsrailli yetkililerin BBC haber programlarını boykot ederek, 7 ay mülakat
vermediklerini ve BBC habercilerinin brifinglere alınmadıklarını da hatırlattı

2 Şubat 2007 Cuma

Balkanlar ve Ortadoğu’da Türk İzleri

Kitabiyat

L. Carl Brown (ed.), Imperial Legacy: The Ottoman Imprint in the Balkans and the Middle East, New York: Columbia University Press, 1996.

Talip Küçükcan*

Osmanlı Türk kültür tarihine ışık tutan yayınlarda son yıllarda önemli bir artış gözlemlenmektedir. Çoğunluğu binlerce arşiv dokumanı ve uzun yılların birikimine dayalı bilimsel araştırmalar Osmanlı Türklerinin hem Balkanlarda hem de Ortadoğuda silinmez izler bıraktığını kanıtlıyor. Özellikle bu bölgelerde patlak veren siyasal sürtüşmeler ister istemez dikkatlerin bu bölgelerde yaşayan toplulukların tarihi üzerine yoğunlaşmasına neden olmuştur. Gerek Balkanlar gerekse Ortadoğu’nun araştırılması sırasında tüm araştırmacıların keşfettiği ortak nokta, bu bölgelerde köklü bir Osmanlı Türk kültür mirasının varlığı olmaktadır. Bu miras anlaşılmadan ne siyasal ve ne de kültürel tarih araştırmalarında bu bölgelerin hakkıyla anlaşılması mümkün görünmemektedir.

Uzun ömürlü imparatorluklar ve devletler, hüküm sürdükleri topraklarda yaşayan toplulukların tarihleri, kültürleri ve düşünce yapıları üzerinde, izleri bugüne kadar uzanan derin ve silinmez izler bırakmışlardır. Roma ve Bizans imparatorluklarının Akdeniz havzası ve Avrupa’da bıraktığı ve etkileri günümüze kadar uzanan tarihi mirasları ile ilgili yüzlerce yayına rastlamak mümkündür.

Benzer sekilde İngiliz imparatorluğunun Hint yarımadasında bıraktığı izler hakkında da yüzlerce kitap elimizin altında bulunuyor. Hatta bu izleri görebilmek için dikkatli bir gözlemcinin yazılı belgelere bile ihtiyacı yok denilebilir. Çünkü mevcut olaylar, siyasi düşünce tarzları, edebiyata ve sanata yansıyan kültürel etkileşimler geçmişten günümüze uzanan imparatorluk izlerinin ve mirasının canlı birer şahidi durumunda.

Osmanlı İmparatorluğu da, Roma ve Bizans İmparatorlukları gibi alabildiğine geniş bir coğrafyada farklı dinler ve milletlere mensup toplulukları asırlar boyunca yönetme başarısını göstermiştir. İslam tarihi açısından bakıldığında ise Osmanlı İmparatorluğu’nun, Emevi, Abbasi, Fatımi ve Memlükler döneminden devraldığı mirası siyasi kurumsallaşma bakımından en üst düzeye ulaştırma başarısına imza attığı söylenebilir.

Siyasi kurumsallaşma, ekonomik organizasyon, ve uluslararası politikayı etkileme itibariyle de, Osmanlı İmparatorluğu’nun, İslam dünyasının son altıyüz yıllık tarihindeki en yaygın ve en etkili devlet sistemini kurduğunu söylemek herhalde abartılı olmaz. Peki dünya siyasetine yön verecek kadar etkili ve uzun ömürlü bir devlet sistemi kuran Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altında kalmış bölgelerde bıraktığı izler bihakkın biliniyor mu?

L. Carl Brown’a göre bu sorunun cevabı ‘hayır’. Brown’a göre Osmanlılar dönemi siyasal sistemi sürekli olarak görmezden gelinmiş ve Osmanlıların bıraktığı miras hem Batılılar hem de Osmanlılarla aynı geçmişi paylaşanlar tarafından yanlış değerlendirilmiştir. Brown’un bu fikirlerini Columbia Üniversitesi tarafından yayınlanan ve kendisinin de editörü olduğu Imperial Legacy (İmparatorluk Mirası) adlı kitaptan öğreniyoruz.

İkinci baskısı geçtiğimiz aylarda yapılan ve birbirinden ilginç onbeş makaleyi biraraya toplayan bu esere, kitabın muhtevasını yansıtan güzel bir de altbaşlık konulmuş: The Ottoman Imprint on the Balkans and the Middle East (Balkanlarda ve Ortadoğu’da Osmanlı İzleri).

Brown kitabın girizgahında Batı dünyasının genel anlamda, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok kültürlü, çok dinli, çok dilli ve çok uluslu yapısını bilinçli olarak görmezden geldiğini belirtiyor. Yazara göre bu uzun ömürlü devletin mirasını hafife alan ve bıraktığı izleri yok sayan sadece Batılılar değil.

Osmanlı yönetimi altında uzun yıllar kalan ve ancak 20. yüzyılda ilk dönemleri sömürge altında geçirilen modern anlamda ulus-devlet kurabilme imkanı bulan toplumlar da, kendileriyle iç içe yaşamış ve bir anlamda günlük yaşantılarına sinmiş bu mirası reddediyorlar. Balkanlardaki Hıristiyan toplumlar ve güneybatı asyadaki Ermeniler, ayrı bir dil ve dine dayalı milliyetçilik rüzgarına kapılarak Osmanlı mirasını, yabancı bir gücün hegemonyası olarak görüp temelden reddediyorlar.

Aynı dini değerleri paylaşmalarına rağmen Araplar da Osmanlı idaresinin bıraktığı mirası genelde tanımıyorlar ve Osmanlı dönemini, Hıristiyanlar ve Ermeniler gibi yabancı bir yönetim olarak değerlendiriyorlar. Brown bütün bunlara ilave olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin de Osmanlıdan devralınan mirasa karşı çelişkili ve belirsiz bir tutum içerisinde olduğunu sözlerine ekliyor.

Brown’a göre Türkiye zaman zaman Osmanlı mirasına sahiplenmekle birlikte bu mirasın varisi sadece Türkiye Cumhuriyeti değil. Osmanlı yönetimi altında yüzyıllarca kalan diğer ülke ve toplumlar da bu büyük ve zengin mirasın izlerini taşıyor. Imperial Legacy adlı kitaba katkıda bulunan yazarlar işte Osmanlı ile aynı geçmişi paylaşmış bulunan, ancak günümüzde bağımsız birer devlet hüviyeti taşıyan ülkelerdeki, izleri günümüze kadar uzanan Osmanlı mirasını tartışıyorlar.

Şüphesiz Osmanlı mirasını bir kitaba sığdırmak mümkün değil. Ancak bu kitap zengin muhtevası ile kendi türünün ilk ve en iyi örneklerinen biri niteliğini taşımaktadır. Kitaba bu niteliği kazandıran süphesiz katkıda bulunanların bilimsel yetkinliklerini kanıtlamış ilim adamları olmaları ve şeçilen konuların titizlikle kaleme alınmış olmasıdır.. Kitapta yeralan makaleleri okuyacak birçok tarihçi ve toplumbilimcinin Türkiye fiziki sınırları dışında kalan bölgelerdeki Osmanlı mirasına daha da fazla ilgi duyacakları kuvvetle muhtemel.

Imperial Legacy’deki ilk yazı ünlü tarihçimiz Halil İnalcık’a ait. İnalcık, ‘Mirasın Anlamı: Osmanlı Örneği’ başlıklı makalesinde, tarih araştırmalarında miras meselesinin nasıl anlaşılması gerektiğine değinerek, Osmanlı mirasının günümüze şekil vermede nasıl ve ne türden etkilerde bulunduğunu tartışıyor. İnalcık, Osmanlı mirasının günümüze uzanan boyutlarını incelerken Osmanlı devletinin siyasi ve sosyal sistemini, bu devletin yönetimi altındaki gayr-i müslim toplulukları ve Arap dünyası ile Osmanlı ilişkilerini birer birer tahlil ediyor.

Maria Todorova ise ‘Balkanlarda Osmanlı Mirası’ adlı makalesinde, Osmanlı döneminin Balkanlar gibi geniş ve çok kültürlü bir bölgede bıraktığı siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve demografik izleri tahlil ediyor. Karl K. Barbir’in ‘Arap Dünyasýnda Osmanlı Mirası’ başlıkklı yazısı da, Osmanlı döneminin Arap İslam coğrafyasında bıraktığı izleri konu ediyor. Barbir, Arapların Osmanlı mirasına olumsuz baktıklarını ve Arap milliyetçiliğinin de etkisiyle bu mirası reddettiklerini belirterek, Arap tarihinin, yaklaşık dört asırlık bir Osmanlı mührü taşıdığını ancak bu dönemin, doyurucu araştırmaların noksanlığından dolayı yeterince bilinmediğine ve yanlış yorumlandığına dikkat çekiyor.

L. Carl Brown’ın editörlünü yaptığı Imperial Legacy tam bir miras hazinesi. Osmanlı döneminin Balkanlar ve Ortadoğu’da bıraktığı izleri keşfetme sevdasında olanların sürekli olarak başvuracakları bu kitabın yeni araştırmalara kapı aralayacağına şüphe yok.

* Dr., TDV İslam Araştırmaları Merkezi



Kaynak : http://www.academical.org/

Balkanlar ve Ortadoğu’da Türk İzleri

Kitabiyat

L. Carl Brown (ed.), Imperial Legacy: The Ottoman Imprint in the Balkans and the Middle East, New York: Columbia University Press, 1996.

Talip Küçükcan*

Osmanlı Türk kültür tarihine ışık tutan yayınlarda son yıllarda önemli bir artış gözlemlenmektedir. Çoğunluğu binlerce arşiv dokumanı ve uzun yılların birikimine dayalı bilimsel araştırmalar Osmanlı Türklerinin hem Balkanlarda hem de Ortadoğuda silinmez izler bıraktığını kanıtlıyor. Özellikle bu bölgelerde patlak veren siyasal sürtüşmeler ister istemez dikkatlerin bu bölgelerde yaşayan toplulukların tarihi üzerine yoğunlaşmasına neden olmuştur. Gerek Balkanlar gerekse Ortadoğu’nun araştırılması sırasında tüm araştırmacıların keşfettiği ortak nokta, bu bölgelerde köklü bir Osmanlı Türk kültür mirasının varlığı olmaktadır. Bu miras anlaşılmadan ne siyasal ve ne de kültürel tarih araştırmalarında bu bölgelerin hakkıyla anlaşılması mümkün görünmemektedir.

Uzun ömürlü imparatorluklar ve devletler, hüküm sürdükleri topraklarda yaşayan toplulukların tarihleri, kültürleri ve düşünce yapıları üzerinde, izleri bugüne kadar uzanan derin ve silinmez izler bırakmışlardır. Roma ve Bizans imparatorluklarının Akdeniz havzası ve Avrupa’da bıraktığı ve etkileri günümüze kadar uzanan tarihi mirasları ile ilgili yüzlerce yayına rastlamak mümkündür.

Benzer sekilde İngiliz imparatorluğunun Hint yarımadasında bıraktığı izler hakkında da yüzlerce kitap elimizin altında bulunuyor. Hatta bu izleri görebilmek için dikkatli bir gözlemcinin yazılı belgelere bile ihtiyacı yok denilebilir. Çünkü mevcut olaylar, siyasi düşünce tarzları, edebiyata ve sanata yansıyan kültürel etkileşimler geçmişten günümüze uzanan imparatorluk izlerinin ve mirasının canlı birer şahidi durumunda.

Osmanlı İmparatorluğu da, Roma ve Bizans İmparatorlukları gibi alabildiğine geniş bir coğrafyada farklı dinler ve milletlere mensup toplulukları asırlar boyunca yönetme başarısını göstermiştir. İslam tarihi açısından bakıldığında ise Osmanlı İmparatorluğu’nun, Emevi, Abbasi, Fatımi ve Memlükler döneminden devraldığı mirası siyasi kurumsallaşma bakımından en üst düzeye ulaştırma başarısına imza attığı söylenebilir.

Siyasi kurumsallaşma, ekonomik organizasyon, ve uluslararası politikayı etkileme itibariyle de, Osmanlı İmparatorluğu’nun, İslam dünyasının son altıyüz yıllık tarihindeki en yaygın ve en etkili devlet sistemini kurduğunu söylemek herhalde abartılı olmaz. Peki dünya siyasetine yön verecek kadar etkili ve uzun ömürlü bir devlet sistemi kuran Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altında kalmış bölgelerde bıraktığı izler bihakkın biliniyor mu?

L. Carl Brown’a göre bu sorunun cevabı ‘hayır’. Brown’a göre Osmanlılar dönemi siyasal sistemi sürekli olarak görmezden gelinmiş ve Osmanlıların bıraktığı miras hem Batılılar hem de Osmanlılarla aynı geçmişi paylaşanlar tarafından yanlış değerlendirilmiştir. Brown’un bu fikirlerini Columbia Üniversitesi tarafından yayınlanan ve kendisinin de editörü olduğu Imperial Legacy (İmparatorluk Mirası) adlı kitaptan öğreniyoruz.

İkinci baskısı geçtiğimiz aylarda yapılan ve birbirinden ilginç onbeş makaleyi biraraya toplayan bu esere, kitabın muhtevasını yansıtan güzel bir de altbaşlık konulmuş: The Ottoman Imprint on the Balkans and the Middle East (Balkanlarda ve Ortadoğu’da Osmanlı İzleri).

Brown kitabın girizgahında Batı dünyasının genel anlamda, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok kültürlü, çok dinli, çok dilli ve çok uluslu yapısını bilinçli olarak görmezden geldiğini belirtiyor. Yazara göre bu uzun ömürlü devletin mirasını hafife alan ve bıraktığı izleri yok sayan sadece Batılılar değil.

Osmanlı yönetimi altında uzun yıllar kalan ve ancak 20. yüzyılda ilk dönemleri sömürge altında geçirilen modern anlamda ulus-devlet kurabilme imkanı bulan toplumlar da, kendileriyle iç içe yaşamış ve bir anlamda günlük yaşantılarına sinmiş bu mirası reddediyorlar. Balkanlardaki Hıristiyan toplumlar ve güneybatı asyadaki Ermeniler, ayrı bir dil ve dine dayalı milliyetçilik rüzgarına kapılarak Osmanlı mirasını, yabancı bir gücün hegemonyası olarak görüp temelden reddediyorlar.

Aynı dini değerleri paylaşmalarına rağmen Araplar da Osmanlı idaresinin bıraktığı mirası genelde tanımıyorlar ve Osmanlı dönemini, Hıristiyanlar ve Ermeniler gibi yabancı bir yönetim olarak değerlendiriyorlar. Brown bütün bunlara ilave olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin de Osmanlıdan devralınan mirasa karşı çelişkili ve belirsiz bir tutum içerisinde olduğunu sözlerine ekliyor.

Brown’a göre Türkiye zaman zaman Osmanlı mirasına sahiplenmekle birlikte bu mirasın varisi sadece Türkiye Cumhuriyeti değil. Osmanlı yönetimi altında yüzyıllarca kalan diğer ülke ve toplumlar da bu büyük ve zengin mirasın izlerini taşıyor. Imperial Legacy adlı kitaba katkıda bulunan yazarlar işte Osmanlı ile aynı geçmişi paylaşmış bulunan, ancak günümüzde bağımsız birer devlet hüviyeti taşıyan ülkelerdeki, izleri günümüze kadar uzanan Osmanlı mirasını tartışıyorlar.

Şüphesiz Osmanlı mirasını bir kitaba sığdırmak mümkün değil. Ancak bu kitap zengin muhtevası ile kendi türünün ilk ve en iyi örneklerinen biri niteliğini taşımaktadır. Kitaba bu niteliği kazandıran süphesiz katkıda bulunanların bilimsel yetkinliklerini kanıtlamış ilim adamları olmaları ve şeçilen konuların titizlikle kaleme alınmış olmasıdır.. Kitapta yeralan makaleleri okuyacak birçok tarihçi ve toplumbilimcinin Türkiye fiziki sınırları dışında kalan bölgelerdeki Osmanlı mirasına daha da fazla ilgi duyacakları kuvvetle muhtemel.

Imperial Legacy’deki ilk yazı ünlü tarihçimiz Halil İnalcık’a ait. İnalcık, ‘Mirasın Anlamı: Osmanlı Örneği’ başlıklı makalesinde, tarih araştırmalarında miras meselesinin nasıl anlaşılması gerektiğine değinerek, Osmanlı mirasının günümüze şekil vermede nasıl ve ne türden etkilerde bulunduğunu tartışıyor. İnalcık, Osmanlı mirasının günümüze uzanan boyutlarını incelerken Osmanlı devletinin siyasi ve sosyal sistemini, bu devletin yönetimi altındaki gayr-i müslim toplulukları ve Arap dünyası ile Osmanlı ilişkilerini birer birer tahlil ediyor.

Maria Todorova ise ‘Balkanlarda Osmanlı Mirası’ adlı makalesinde, Osmanlı döneminin Balkanlar gibi geniş ve çok kültürlü bir bölgede bıraktığı siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve demografik izleri tahlil ediyor. Karl K. Barbir’in ‘Arap Dünyasýnda Osmanlı Mirası’ başlıkklı yazısı da, Osmanlı döneminin Arap İslam coğrafyasında bıraktığı izleri konu ediyor. Barbir, Arapların Osmanlı mirasına olumsuz baktıklarını ve Arap milliyetçiliğinin de etkisiyle bu mirası reddettiklerini belirterek, Arap tarihinin, yaklaşık dört asırlık bir Osmanlı mührü taşıdığını ancak bu dönemin, doyurucu araştırmaların noksanlığından dolayı yeterince bilinmediğine ve yanlış yorumlandığına dikkat çekiyor.

L. Carl Brown’ın editörlünü yaptığı Imperial Legacy tam bir miras hazinesi. Osmanlı döneminin Balkanlar ve Ortadoğu’da bıraktığı izleri keşfetme sevdasında olanların sürekli olarak başvuracakları bu kitabın yeni araştırmalara kapı aralayacağına şüphe yok.

* Dr., TDV İslam Araştırmaları Merkezi



Kaynak : http://www.academical.org/

27 Ocak 2007 Cumartesi

İsrail istihbaratının Türkiye korkusu

İsrail’in Herzliya kentinde bir araya üst düzey savunma ve istihbarat analistleri, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği görüşünde. İşte ayrıntılar:

Guardian gazetesi, İsrailli üst düzey savunma ve istihbarat analistlerinin, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği konusunda hem fikir olduğu ifade edildi.
Gazetenin başyazısında, İsrailli üst düzey istihbarat ve savunma analistlerinin bu hafta yıllık toplantılarını yapmak üzere İsrail’in Herzliya kentinde bir araya geldiği belirtildi. Yazıda, üst düzey analistlerin, Ortadoğu’nun geleneksel siyasi haritasının değişmekte olduğu konusunda fikir birliği içinde bulunduğu kaydedildi.
“TÜRKİYE VE İRAN SÜPER GÜÇ OLUYOR”
İsrail’in de anlaşmaları kestiği bölgede baskın Arap ülkeleri olan Mısır ve Ürdün’ün etkisinin azaldığı vurgulanan yazıda, buna karşın Türkiye ve İran’ın bölgesel süper güçler olarak etkilerinin arttığı ifade edildi. İsrail’in Batı Şeria işgaline direnişle birlikte Pan-Arabizm’in yerini İslamcılığa bıraktığı kaydedilen yazıda, artık öncü direniş örgütlerinin El Fetih ya da Filistin Kurtuluş Örgütü değil Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütüyle ilişkisi bulunan Hizbullah ve Hamas olduğu belirtildi.
Yazıda, Filistin’de El Fetih ve Hamas arasındaki çıkmazın süreceği ve barışın gelmeyeceği ancak buna karşın bir iç savaşın da yaşanmayacağı öngörüldü. Yazıda ayrıca, İsrail’in bu konuda Filistinli mahkumların serbest bırakılması gibi bazı adımlar atabileceği kaydedildi.
“İSRAİL İRAN İÇİN İZOLASYON KAMPANYASI BAŞLATTI”
Guardian gazetesinin başyazısında ayrıca, İsrail’in İran’ı dünya finans pazarlarından izole etmek istediği, bu yöndeki kampanyanın da dün Eski İsrail Dışişleri Bakanı Benyeman Netanyahu’nun Londra ziyaretiyle başladığı ifade edildi.
Yazıda, bu yöndeki ilk “salvonun” Tahran’da yatırım yapan Batılı emekli sandıklarını hedef alacağı belirtildi.
İSRAİL VE AHMEDİNEJAT MAHKEMELİK OLACAK
Guardian gazetesi ayrıca İsrail’in, İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejat’a “İsrail haritadan silinmeli” sözleri nedeniyle 1948 Genova Soykırım Konvansiyonu kapsamında dava açacağını da kaydetti.

21 Aralık 2006 Perşembe

Siyonist Devletin Oyunları

Ne kadar ilginçtir ki siyonist devletin Lübnan'da yediği darbeden sonra çok hızlı bir şekilde yeni savaş senaryoları üretilmeye başlandı. Bir sonraki savaşta hedefin Suriye ve İran olduğu, İsrail'in İran'a saldırıda kullanacağı denizaltılarını Basra Körfezi'ne doğru yola çıkardığı, savaşın bir sonraki merhalesinin çok daha geniş bir alanı kapsayacağı yolunda haberler yayıldı. Bazı arkadaşlarımızın bu senaryolara çok çabuk sarıldıklarını görüyoruz. Bu senaryolar yediği yumrukla yere düşüp çamura bulanan birinin kendisine yumruk atana "sana gösteririm" tehditleri yapmasına benziyor. Gerçekte bu senaryolarla siyonist devletin yıpranan psikolojik tehdit gücünün tamir edilmesine çalışılmaktadır. Oysa bundan önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere İsrail nüfusuna nispetle kişi başına bin dolara mal olan, nüfusun en az yarısını doğrudan etkileyen, kırk bin kişinin bedensel veya psikolojik zarar görmesine yol açan bir savaştan sonra işgal devletinin yeni bir savaşa girişecek kadar belini doğrultması epey zaman alacaktır. Bu zamanın onun lehine mi yoksa aleyhine mi işleyeceği de belli değildir ki aleyhine işlemesi ihtimali daha yüksektir.
Bölgesel savaş senaryoları üretilirken siyonist devletin kendi iç dünyasında yaşamaya başladığı savaş dikkatten kaçıyor. Siyonist devlet Filistinliler arasında iç savaşa yol açabilmek için muhtelif oyunlar oynadı, tuzaklar kurmaya çalıştı. Hatta satın aldığı bazı vatan hainlerini, fitne ateşini yakmada çakmak olarak kullanma amaçlı bazı işler de becerdi. Ama bu çakmaklardan çıkan alevler, Allah'ın izniyle bir fitne yangınına dönüşmedi. İhlas ve fedakârlık üzere hareket edenlerin oluşturduğu itfaiye olayların üzerine hızla giderek başarılı müdahaleler gerçekleştirebildi.
Filistinlileri birbirine düşürmeyi başaramayan siyonistler Lübnan savaşı sonrası oluşan hava yüzünden birbirlerine düştüler. Yüce Allah, bugün İslâm âleminin göbeğinde bir ur niteliğindeki kitle hakkında şu hatırlatmayı yapar: "Onlar sizinle toplu halde ancak müstahkem şehirlerde veya surların arkasından çarpışabilirler. Kendi aralarındaki çekişmeleri ise pek şiddetlidir. Sen onları toplu halde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır." (Haşr, 14/59) Sadece bu âyeti kerime bile onları yeterince tanımamızı sağlayabilir. Ama ne yazık ki Müslümanlar onları Allah'ın âyetlerinden, Resûlullah (s.a.s.)'ın hadislerinden ve asr-ı saadette yaşanan olaylardan tanımak yerine, onları balon gibi şişirerek dünya üzerinde vahşi tahakküm kurmalarına imkân sağlamaya çalışanların senaryolarından tanıma yoluna gittiler.
Lübnan yenilgisi işgalcilerin aralarındaki uzlaşmazlıkları iyice gün yüzüne çıkardı. Savaş esnasında birlik havasının bozulmaması için susmayı tercih eden muhalif güçler Hizbullah karşısında ağır darbe alınması üzerine düğmeye bastılar. İlk ateşli kavga da Olmert'in parlamentoda savaş tahlili yaptığı esnada gerçekleşti. Olmert'e ağır hakaretlerde bulunan milletvekilleri polis zoruyla salondan dışarı çıkarıldılar.
Bugünlerdeki ateşli tartışmanın merkezinde de Genelkurmay başkanı Dan-galak Halutz var. Henüz görev süresini doldurmasına iki yıl olan Halutz'dan istifa etmesi ve herhangi bir şekilde siyasete atılmasına imkân verilmemesi isteniyor. Oysa adam askeriyedeki görevi esnasında kendince kahramanlıklar yapmak, ardından da siyasete atılarak başbakanlık koltuğuna oturmak istiyordu.
Milletvekillerinin Halutz'a yüklenmelerinin gerekçesi sadece Lübnan'daki yenilgi değil. Bir borsa skandalına karışmış olmasından dolayı da kendisine tepkiler var. Tam savaş öncesinde bazı hisselerini satmış. Tepki gösterenler Halutz'un bu hisseleri, değer kaybedeceğini bildiğinden elden çıkardığını söylüyorlar. Kendisi ise satışın savaşla ilgisinin olmadığını ve zaten bu işten zarar ettiğini ileri sürüyor.
Halutz'a tepki gösterenler onu hainlikle suçluyorlar. Televizyon kanallarında kendisini maskaraya alan mizah programları yayınlanıyor. Onuncu Kanal adlı televizyon kanalında sunucu: "Cehenneme dalmak Halutz ve aile efradı için çok daha uygun olur" ifadesini kullandı.
Oysa Halutz savaştan zaferle çıksaydı onun borsadaki oyunlarını kimse görme ihtiyacı bile duymazdı. Hatta: "Helal olsun ulan Halutz, hak ettin doğrusu!" diyebilirlerdi.
İsrail'i sarsan tartışma ve kavgaların hepsi bu kadar değil. Devam edeceğini düşündüğümüzden gelişmelere paralel olarak diğer ayrıntılar hakkında daha sonra bilgi vermeye çalışırız inşallah.

19 Ağustos 2006 Cumartesi, Vakit gazetesi

Siyonizmin Yeniden Azgınlaşması

Giriş
İslâm dünyasının kalbine saplanmış hançer durumundaki işgalci siyonist devlet yeni bir azgınlık dönemine girdi. Fakat onun azgınlıkta ve saldırganlıkta bu derece arsız olabilmesi kendi gücünden kaynaklanmıyor. O, kendisine güç ve cesaret verenlerin sayesinde bu derece saldırgan, yıkıcı ve yakıcı olabiliyor. Hiçbir sınır tanımadan, insanlığa mal olmuş değerlerin hiçbirine itibar etmeden bu derece vahşice katliamlar yapabiliyor. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde bile siyonist vahşeti haklı ve mazur gösteren yazarlar çıkınca işgalci siyonistlerin azgınlıklarının önü açılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu vahşette, onu savunabilenlerin, mazur gösterenlerin ve bu yolla önünü açanların da payları bulunmaktadır.
Biz hadiselerin gelişme süreci ve arka planıyla ilgili özet bilgiler vererek sizleri aydınlatmak istedik. Burada okuyacağınız bilgiler, Allah'ın izniyle aynı zamanda uluslar arası emperyalizmin ve siyonizmin hizmetindeki medya organlarının kasıtlı yanıltmalarının etkisinden kurtularak doğru kanaate ulaşmanız için de işinize yarayacaktır.
Olaylar Bir Askerle mi Başladı?
Filistin topraklarında son dönemde yaşanan hareketli gelişmelerin başlangıç noktası olarak 25 Haziran 2006 tarihinde Gazze sınırındaki Kerem Şalom geçidinde bulunan bir işgal karakoluna yönelik eylem gösterildi. Bu eylemde Filistinli mücahitler söz konusu karakoldaki işgalcilerden üç askeri öldürmüş, birkaç askeri yaralamış, bir tankı imha etmiş, bir askeri de esir almışlardı. HAMAS'ın askeri kanadı İzzettin Kassam Birlikleri, Halk Direnişi Hareketi'nin askeri kanadı Nasır Salahuddin Tugayları ve İslâm Ordusu'nun birlikte üstlendiği eylemde mücahitlerden de üç kişi şehit olmuştu. Dünya siyonistlerin yaptığı tüm zulümlere gözünü kapattığından bu olay gerginliğin başlangıç noktası olarak yansıtıldı. Ondan birkaç gün önce Gazze'de siyonistlerin bir aileyi toptan yok etmeleri görmezden gelindiği için gerginliğin başlangıç noktası olarak ilan edilmemişti. Yine Filistinlilerin siyasi tercihlerinden dolayı uluslar arası çapta zulme ve cezalandırmaya maruz bırakılmalarına yol açan kararlar da gerginliğin başlangıç noktası olarak gösterilmemişti.
Meselenin Geçmişi
Dünya kamuoyu Filistin halkının hukuku konusunda sürekli cahil bırakıldığı ve gelişmeleri işgalci siyonistleri himaye eden emperyalizmin penceresinden izlemeye mecbur bırakıldığı için Filistinli mücahitlerin direniş ve eylemlerinin gerekçelerinden habersiz kalmaktadır. Her şeyden önce burada işgalci düşmana karşı vatan kurtarma mücadelesi verildiğinden genel anlamda haklı ve meşru bir mücadele verilmektedir. Üstelik meselenin başlangıç noktası olarak lanse edilen esir alma eyleminin özel anlamda haklı bir gerekçesi de bulunmaktadır. Şubat 2005'te kabul edilen Şarmu'ş-Şeyh ateşkes anlaşmasına göre işgal devletinin tüm Filistinli tutsakları serbest bırakması gerekiyordu. Anlaşmada garantörlük eden devletler de bunun sağlanması için gerekeni yapacaklardı. Ama işgal devleti sadece birkaç yüz esiri serbest bıraktıktan sonra daha önceki bütün anlaşmalarında uyguladığı sahtekârlığa döndü. Üstelik serbest bırakılanların yerlerini de yeni tutuklamalarla doldurdu. Başta Mısır olmak üzere, anlaşmanın garantörlüğünü yapan devletler de gelişmelere sadece seyirci kalmayı tercih etti, İsrail'in taahhüt ettiğini yerine getirmesi için hiçbir girişimde bulunmadılar. Böyle olunca Filistin direnişi işgalci devletin zindanlarındaki tutsaklarını kurtarmak amacıyla yeni bir atak yapma ihtiyacı duydu. Yani Filistin direnişi çağdaş emperyalizm tarafından güdülen yönetimlerin sahtekârlıklarına, oyunlarına karşı kendi meşru haklarını savunmak amacıyla yine kendi gücünü ve imkânlarını devreye sokma yoluna gitmişti.
Filistinli Esirler Modern Dünyayı İlgilendirmiyor
İşgal devletinin zindanlarındaki Filistinlilerin tümü savaş esiridir. Üstelik bu insanların birçoğu gece yarısından sonra evlerinin kapıları kırılarak gerçekleştirilen baskınlarla yataklarından alınarak hatta çocuklarının önünde sürüklenerek götürülmüşlerdir. Ama kendini "uluslar arası toplum" diye yutturmaya çalışan çağdaş emperyalizm bütün bu eşkıyalıklara sessiz kalmayı tercih etmiştir. Bu tür bir vahşetle zindanlara doldurulan tutsakların serbest bırakılmasını sağlama amacıyla gerçekleştirilen eylem üzerine ise tüm emperyalist güçler harekete geçmiş ve söz konusu eylemi gerçekleştirenleri gerginliğe sebep olan taraf ilan etmişlerdir. Oysa bu eylemi gerçekleştirenlerin istedikleri normalde "uluslar arası hukuk" kurumları olarak lanse edilen kuruluşların hiçbir pazarlığa bile girişmeden gerçekleştirmeleri gereken şeydi. Çünkü işgalci askeri esir alanlar onu serbest bırakma karşılığında İsrail zindanlarında tutulan kadınların, çocukların, hastaların, sakatların, yaşlıların ve yirmi yıldan fazla süredir zindanda tutulanların serbest bırakılmalarını istiyorlardı. Bu insanların savaş esiri olarak zindanlarda tutulması zaten "uluslar arası hukuk"a göre savaş suçudur ve herhangi bir esir pazarlığına gerek olmadan hepsinin bırakılması gerekir. Ne var ki insan hakları ve demokrasi konusunda olduğu gibi uluslar arası hukuk konusunda da emperyalizmin ikiyüzlü, çifte standartçı ve sahtekâr olduğu herkesçe bilinmektedir.
Siyonist Devletin Gazze Saldırısı
İşgalci siyonist devlet görünüşte esir alınan askerinin serbest bırakılmasını sağlama amacıyla 28 Haziran 2006 tarihinde Gazze'ye yönelik bir askerî operasyon başlattı. İşin gerçeğinde bu operasyonun asıl amacı asker kurtarma değildi ve planı da önceden yapılmıştı. Planının önceden yapılmış olduğunu söz konusu esir alma eyleminin gerçekleştirilmesinden önce İsrail gazetelerinde yayınlanan haberlerden biliyoruz. Eylemden on beş gün öncesinden itibaren İsrail gazetesinin verdiği haberler işgal devletinin Gazze'ye yönelik geniş çaplı askeri operasyon hazırlığı içinde olduğunu dile getiriyordu. Gerekçesi ise Sderot yahudi yerleşim merkezinin, Filistin direnişinin füze saldırılarının hedefi olması sebebiyle yaşanan güvenlik krizi olacaktı. Esir alma eylemiyle birlikte planda değişiklik olmamış sadece gerekçe değiştirilmiştir.
Asıl amacının esir kurtarma olmadığını ise hem işgal devletinin taşıdığı endişeleri okuyarak hem de saldırıda izlenen stratejiyi iyi tahkik ederek anlamak mümkündür. İşgal devletini birinci derecede rahatsız eden husus, kendisine üç ay ömür biçilen HAMAS hükümetinin beklenen üç aylık sürenin dolmasına rağmen zayıflamadan yoluna devam etmesi, üstelik Filistinliler arası fitne çabalarına rağmen bu hareketin tüm direniş gruplarını bir araya toplayarak ittifak oluşturabilmesiydi. Yani uygulanan ekonomik ambargo ve uluslar arası baskı söz konusu hükümeti yıpratamamış, arkasındaki kitlesel desteği etkileyememişti. Ayrıca Filistin direnişi HAMAS'ın öncülüğünde işgalci siyonist devletin fitne oyunlarını aşarak bir ittifak anlaşması gerçekleştirmiş ve bir ulusal ittifak hükümeti kurma kararı almıştı. Bu kararın uygulamaya geçirilmesi durumunda uluslar arası ekonomik ambargonun bütün dayanakları etkisiz hale gelmiş, dolayısıyla siyonist devletin oyunları bozulmuş olacaktı. İşte bu sebeple siyonist işgalci devlet eski alışkanlığına dönerek saldırgan tutumunu devreye sokmaya ve askeri operasyon düzenleyerek söz konusu hükümeti yıpratmaya karar vermişti.
Saldırılarda sürekli altyapı tesislerinin ve hükümet kurumlarının hedef alınması, bu yolla Filistin hükümetinin tamamen işlemez hale getirilmesi için çalışılması da asıl amacın ne olduğunu açığa çıkarıyordu.
Rafah Sınır Kapısı İşkencesi
Siyonistler açısından işkence ve zulüm özel bir zevktir. Filistinlilere işkence edilmesine izin veren ve hatta bu işkenceye herhangi bir sınırlama dahi getirmeyen yasalar çıkarmaları da bu zevklerini açığa çıkarmaktadır. Tarihlerini incelediğimiz zaman da bu zevklerini yakından tanıyabiliriz. Onların bu zevkleri Gazze'nin dünyaya açılan tek kapısı durumundaki Rafah sınır kapısını bir işkence kapısı olarak kullanmalarına yol açmaktadır. Gazze'ye yönelik son askeri operasyonlarına paralel olarak bu zevkleri de devreye girdi ve Rafah sınır kapısını giriş çıkışlara kapatıp giriş için bekleyen binlerce insana yaz sıcağında, çöl ortasında, son derece kötü şartlarda işkence etmeye başladılar. Bekleyenlerin maruz kaldıkları kötü şartlar yüzünden altı kişi hayatını kaybetti. Bu zulüm ve işkencenin sona ermesi için gerek Arap ülkelerinden ve gerekse uluslar arası kurumlardan herhangi bir müdahale de olmadı. Sonunda Filistinli mücahitlerin sınır kapısı duvarının bir kısmını içeriden yıkmayı başarmaları üzerine işgal devleti kapıyı açmaya mecbur kaldı. Ama ne yazık ki kapı yine sadece dışarıda bekleyenlerin girebileceği kadar bir süre için geçici olarak açıldı.
Hizbullah Eylemi ve Hadiselerin Lübnan'a Sıçraması
Siyonistler, esir asker bahanesiyle başlattıkları saldırılarında zulüm ve işkencenin her metodunu denerken ne yazık ki özelde Arap, genelde tüm İslâm ülkelerinin başındaki yönetimler sadece seyirci kalmayı tercih ediyorlardı. Emperyalizmin uyguladığı ambargoyu yararak Filistinlilere maddi destek sağlama yönünde bir gayret bile göstermediler. Oysa bu zulüm karşısında, imdat çağrıları yapan çocukların seslerine kulak vermeleri, vahşetin durması için güçlerini devreye sokmaları gerekirdi. Kukla yönetimler buna cesaret edemezken Lübnan'daki İslâmî oluşumlardan Hizbullah bu cesareti gösterdi ve Lübnan'ın hâlen bir kısmı işgal altında tutulan Şeb'a çiftlikleri bölgesinde yer alan İsrail askeri merkezine baskın düzenleyerek sekiz işgalci askeri öldürüp ikisini de esir aldı. Eylemiyle Filistin direnişine destek vererek esir aldığı askerleri Filistinli ve Lübnanlı tutsakların tümünün özgürlüklerine kavuşturulmaları karşılığında bırakacağını duyurdu. Bu eylem karşısında iki cepheden sıkıştırıldığını gören işgalci siyonist devlet esir pazarlığına oturması durumunda aynı zamanda acziyetini ilan etmiş ve ileriye dönük benzer yeni eylemlerin önünü açmış olacağını düşünerek bütün gücünü ortaya koyma kararı aldı. Bu amaçla Lübnan'ı harabeye çevirme amaçlı hava saldırıları başlattı.
Zulme Sessiz Kalanların Hizbullah'a Köpürmeleri
Filistin halkını perişan eden siyonist vahşete karşı sessiz kalmayı tercih edenlerin Hizbullah eylemi karşısında hemen aslan kesilerek, bu hareketin olayların sebebi olduğunu ve sonucuna da katlanmak zorunda olacağını açıklaması düşündürücüydü. Bu şekilde, vahşette sınır tanımayan işgalci siyonist devleti değil de ona karşı mazlum Filistin halkının yanında yer alan Hizbullah'ı hedefe yerleştiren Arap ülkelerinin başında da Suudi Arabistan'ın yer aldığını hepimiz biliyoruz. Oysa yapmaları gereken Hizbullah'a karşı böyle köpürmeleri değil, siyonist vahşete karşı tavır koyma, mazlum Filistin halkının imdadına koşma konusunda o hareketi yalnız bırakmamalarıydı. Bunu yapamayınca kendi kabahatlerini örtmek için Hizbullah'a yüklenmeyi tercih ettiler. Ama bu tavırları onların Müslüman toplumların nezdindeki itibarlarını daha fazla düşürdü.
Siyonist Vahşetin Avantajları
Siyonist vahşet karşısında gerek Filistin'de ve gerekse Lübnan'da kararlı bir mücadele verildiği bilinmektedir. Hatta bu mücadelede işgalci saldırganlar sürekli moral kaybına uğramakta ve işgal devletlerinin geleceği hakkında ciddi endişelere düşmektedirler. Böyle olmakla birlikte saldırıya maruz kalan halkların çok büyük zorluklarla karşı karşıya oldukları, büyük kayıplar verdikleri bir gerçektir. Böyle olmasının muhtelif sebepleri var. Fakat en önemli sebeplerin başında uluslar arası emperyalizmin verdiği destek, bu destekten kaynaklanan hava gücü ve siyonistlerin saldırı konusunda hiçbir insanî değer, ölçü ve sınır tanımamaları gelmektedir. Hava güçlerinin kendilerine avantaj sağlamasının sebebi ise karşı tarafın bu güce karşı herhangi bir savunma mekanizmasının olmamasıdır. Bu yüzden siyonist devlet hava gücünü çok büyük yıkım, tahribat ve katliam yapmakta kullanabilmektedir. Herhangi bir sınır ve ölçü tanımaması sebebiyle de saldırılarında savunmasız, kalabalık kitleleri, savaştan kaçan insanları taşıyan araçları, hastaneleri, ambulansları, insanî yardım konvoylarını, sığınaklara girmiş kalabalıkları hedef alabilmekte ve böylece çok sayıda can kaybına, büyük hasara, tahribata yol açabilmektedir. Bu durum aynı zamanda siyonist vahşetin gerçek yüzünü ve kimliğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla insanî değerlere saygılı bütün herkesin bu vahşete karşı tavır koyması, insanî değerlere sahip çıkarak mazlumların yanında yer alması gerekmektedir. Siyonist vahşete karşı tavır koymayanın insan hakları vs. gibi insanlara sevimli görünen kavramlardan söz etmesi kuru laf üretmekten başka bir şey değildir ve samimiyetten, gerçekçilikten tamamen uzaktır.
Kara Çarpışmalarında Perişan Olmaları
Vahşette sınır tanımayan hava saldırılarında büyük katliamlar ve yıkımlar gerçekleştiren siyonistlerin kara ataklarında hiçbir başarı gerçekleştirememeleri iman ve azimle verilen mücadele karşısında herhangi bir güç ortaya koyamayacaklarını, dünyaya "yenilmez güç" olarak lanse edilmelerinin sadece psikolojik savaş stratejisinden ibaret olduğunu gözler önüne sermiştir. Hizbullah milislerinin azimle verdiği mücadele karşısında işgal güçleri kara çatışmalarında büyük kayıplar vermiş ve başlangıçta planladıkları Güney Lübnan'da güvenlik şeridi oluşturma planlarından erken vazgeçmek zorunda kalmışlardır.
Bush'un Akıllı Bombaları: Siyoniste Moral Desteği
İşgalci siyonist hava saldırılarında sınır tanımaz bir vahşet sergileyerek büyük katliamlar ve yıkımlar gerçekleştirdiyse de asıl kendini rahatsız eden direniş karşısında herhangi bir askeri başarı elde edemedi. Buna bir de kara çatışmalarındaki büyük kayıpların ve yenilginin eklenmesi işgal güçlerinde ciddi moral kaybına ve psikolojik yıpranmaya sebep oldu. Bu durum Hizbullah'ın füze saldırıları sebebiyle bulundukları yerlerden uzaklaşmaya başlayan yahudi göçmenlerin endişelerini daha da artırdı. Bu durum karşısında ABD işgalcilere moral gücü kazandırma amacıyla "akıllı bombalar" adını verdiği gelişmiş bombaları göndereceğini açıkladı. Verilen bilgilere göre bu bombaların satışı daha önce gerçekleştirilmişti, ancak Lübnan savaşı sebebiyle teslim işleminin hızlandırılması kararlaştırıldı. Bu olay ABD'nin sadece işgal devletine siyasi ve askeri destek vermekle kalmadığını bizzat savaşın içinde olduğunu ortaya koyuyordu. Akıllı bombalar iddiası ise tamamen askeri oyundan ibaretti. Çünkü ABD bu bombalardan Irak işgali esnasında da söz etmişti. Ama bu bombalar Irak direnişi karşısında işgalci ABD güçlerine herhangi bir avantaj sağlayamadı. Yeraltına girip sığınaklardaki insanları bulacağı iddia edilen bu bombalar çalılıkların arasına saklanarak işgalcilere pusu kuran mücahitleri bile bulamamıştı. Dolayısıyla Lübnan'daki direniş karşısında işgalci siyonistlere herhangi bir kazanç sağlamayacağı kesindi.
ABD Arsızlığı ve Rice'ın Ortadoğu Atağı
Siyonist işgalcinin vahşet ve saldırganlıkta bu derece sınır tanımaz olabilmesinin en önemli sebebi ABD'nin ona sınırsız destek vermesi, onun saldırganlığını savunmada son derece arsız olabilmesidir. Hizbullah direnişi karşısında bayağı köşeye sıkıştığını gördüğü siyonist devleti rahatlatmak amacıyla da Dışişleri bakanı Rice'ı bir Ortadoğu turuna gönderdi.
YOP Nereden Çıktı?
Rice'ın savaş esnasındaki Ortadoğu turunun ana konusunu Yeni Ortadoğu Projesi (YOP) oluşturuyordu. Yani ABD, BOP ve GOP'un ardından bu kez de bir YOP çıkarmıştı. Bu projenin temel eksenini ise işgalci siyonist devleti rahatsız eden direniş gruplarının tasfiye edilmesi veya en azından askeri kanatlarının ortadan kaldırılması oluşturuyordu. Böylece işgalci siyonist devletin rahatlatılması amaçlanıyordu. En başta da Hizbullah'ın askeri kanadının dağıtılması ve onun etkili olduğu Güney Lübnan'daki milislerinin çekilerek yerlerine etkisiz Lübnan askerlerinin yerleştirilmesi isteniyordu.
Arap Liderler Yine İhanet Adayı
ABD Dışişleri bakanı Rice, YOP'u uygulamaya geçirebilmek için Arap ülkelerinin desteğine ihtiyaçları olduğunu dile getirerek bu ülkelerin kendilerine yardımcı olmalarını istedi. Ne kadar ilginçtir ki Filistin halkının çığlıklarına sessiz kalan Arap yönetimleri Rice'ın çağrılarına sessiz bile kalmıyor, ihanete aday olduklarını açığa vurmaktan çekinmiyorlardı. ABD yönetimi YOP'un jandarmalığı için ise Suudi Arabistan yönetimini uygun görmüştü. O da bunu kabul ettiğini göstermek için Hizbullah'a yükleniyor ve hem sözlü olarak bu oluşuma saldırıyor, hem de tasfiye edilmesi için Lübnan hükümetiyle işbirliği içine girmeye çalışıyordu.
İhanete Fetva Takviyesi
Suudi Arabistan yönetimi ihanetini ve zulme destek vermesini kendince "şer'î (!)" bir dayanağa oturtabilmek için işin fetvasını da aldı. Arap âleminde kendilerine "murtezika" yani "ekmeğini yediklerinin borusunu öttüren takım" denen "ulemâ" sınıfına mensup Abdullah ibnu Cibrîn (Cebr veya Cibr değil) hemen işin fetvasını verip Hizbullah'ın Şiî olduğunu, Şiîlerin ise rafizî olduklarını, onlara yardım etmenin hatta dua etmenin bile caiz olmadığını, bilakis onların aleyhlerine çalışmak gerektiğini iddia etti. Yani siyonist işgalcilerle ve Amerikan emperyalizmiyle aynı safta yer alarak onların vurduğu hedefi vurmasını Müslüman halklara "şer'î fetva" diye yutturmaya kalkışmıştı.
Roma Toplantısı ve İşgalcilerin Cüretlenmeleri
Filistin halkının özgür iradesini kullanması karşısında ortak ekonomik yaptırım gücünü kullanmaktan çekinmeyen Batı emperyalizmi aynı gücünü siyonist vahşetin önünü kesmek için kullanmazken Roma'da göstermelik bir toplantı düzenledi. Toplantının sonucu tam bir fiyaskoydu tabii ki. Böyle olması işgalci siyonistin işine yaradı ve o, çıkan sonucu kendisine savaşa devam yetkisi verilmesi olarak yorumladı.
Hangi Milletler Birleşmiş?
BM diye bir kuruluş var. Ama hangi milletler birleşmiş acaba? Biz zulmü meşrulaştırmak, zalimin önünü açmak için birleşen milletlerden değiliz. İnsan onur ve hukukuna saygılı hiçbir milletin böyle bir ittifakın içinde yer almayı kabul edeceğini sanmıyoruz. O halde nedir bu teşkilat? Emperyalizmin bir meşrulaştırma mekanizması. Adı ise sadece bir istismar. Filistin ve Lübnan konusunda izlediği tutum da bu kimliğini gözler önüne serdi.
BM ABD'nin, ABD Siyonizmin Güdümünde
Refik el-Hariri'nin öldürülmesi konusunda tamamen hayal ürünü senaryolar üreterek Suriye'yi köşeye sıkıştıran BM, kendi temsilcilik binasının vurulmasından ve elemanlarının öldürülmesinden dolayı bile işgalci siyonist devleti kınama kararı alamadı. Çünkü ABD buna izin vermedi. Böylesine ABD güdümünde, emperyalizmin hizmetinde ve insan haklarına sahip çıkmaktan uzak duran teşkilat nasıl "Birleşmiş Milletler" olabilir? Gerçekte bu teşkilat ABD'ye ABD ise uluslar arası siyonizme ve onun kurumlaşmış hali olan İsrail'e hizmet etmektedir.
"Barış Gücü" Numarası YOP'u Zamana Yayma Çabası
Güney Lübnan'a "barış gücü" adı altında bir uluslar arası güç yayılması ABD'nin İsrail'i sağlama alma amacıyla geliştirdiği YOP'un uygulamaya geçirilmesi işleminin zamana yayılmasından başka bir şey değildir. Siyonistler Hizbullah milislerini kara operasyonuyla geriye itme amaçlarını gerçekleştiremeyince bunu ABD vasıtasıyla bölgeye "barış gücü" adlı bir uluslar arası güç yerleştirilmesini sağlamakla yapmak istiyorlar.
Kimyasal Silah Kullanımı
Siyonist saldırganların Lübnan halkını hedef alan saldırılarında kimyasal silah da kullandıkları bütün belgeleriyle ortaya kondu. Buna rağmen başta BM olmak üzere uluslar arası kuruluşların hiçbirinin harekete geçtiğini göremedik.
İkinci Kana Katliamı
Emperyalizmin verdiği destek sayesinde iyice cüret kazanan ve vahşileşen siyonist saldırganlar sonunda tarihlerine yeni bir Kana katliamı daha eklediler. Saldırılardan korunmak için bir sığınağa toplanan aileler vahşi siyonizmin hava saldırılarına hedef oldular ve yarısı çocuk en az altmış kişi bu saldırıda hayatını kaybetti.
Rice'ın Ateşkes Çağrısı
Lübnan'ı ilk ziyareti esnasında ateşkes için vaktin erken olduğunu söyleyen ABD Dışişleri bakanı Bayan Rice Kana katliamından sonra ateşkes için artık vaktin geldiğini söylemeye başladı. Demek ki Rice'ın veya onu görevlendiren ABD'nin anlayışına göre Beyrut ziyareti sırasında henüz yeterince masum kanı dökülmemişti. Bu sebeple siyonist saldırganlara biraz daha kan dökmesi, biraz daha çocuk katletmesi, vahşi katliamlar gerçekleştirmesi için fırsat tanınması gerekiyordu. Kana katliamından sonra ateşkes için vaktin geldiğini söylemesi de yeterince Müslüman kanı döküldüğüne inanmasından ileri gelmiyordu. Hizbullah'ın intikam saldırıları gerçekleştireceğinden ve İsrail işgal devletine daha büyük zararlar vereceğinden korkuyordu. Yani endişesi yine siyonist katiller içindi.
Toplantı Salonlarının Dışına Çıkamayan İttifaklar: Arap Birliği ve İKÖ
Siyonist saldırganlar bunca vahşet sergilerken, İslâm dünyasındaki sözde ittifak kuruluşları Arap Birliği ve İKÖ yine göstermelik salon toplantıları hazırlıkları yapmakla meşguldü. Zaten bu teşkilatların kararlarının da alındığı salonların dışına çıkamadığını hepimiz biliyoruz. İslâm ümmetinin en önemli sıkıntısı da gerçek anlamda bir güç birliğini ifade edecek çatıdan yoksun olmasıdır.


Ağustos 2006, Vuslat dergisi

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik