balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2007 Pazar

Dedesinin doğduğu köyü zeytinyağı markası yaptı

Tavukçuluk sektörünün önde gelenlerinden Keskinoğlu Şirketler Grubu, Ravika markalı zeytinyağlarını Balkanlar'da pazarlamak için atağa geçti. Çıkış noktası olarak da şirket kurucusu İsmail Keskinoğlu'nun doğum yeri olan ve zeytinyağı markasına ismini veren Yunanistan'ın Drama Kasabası'na bağlı Ravika köyünü seçti.
Keskinoğlu, Balkanlar'daki en iyi zeytinyağı markası olmayı hedefliyor.

Keskinoğlu Şirketler Grubu Pazarlama Grup Başkanı Keskin Keskinoğlu, dedesinin köyü olan Ravika'ya yaptığı ziyarette hedeflerinin Osmanlı bakiyesi olan bu topraklardaki tüketiciye ulaşmak olduğunu vurguladı. Keskinoğlu, Tariş'in son yıllardaki yurtdışı atağında en önemli isimlerden olan ve bir süre önce Keskinoğlu grubuna katılan Savaş Özaltun ile Ravika'yı tanıttı. Grup başkanı, hedeflerini, "Ailemizin kökeni olan Balkanlar'da bir numaralı zeytinyağı markası olmak istiyoruz." sözleriyle açıkladı. Halen İsrail, Amerika, Kanada, Azerbaycan, Kosova, Bosna-Hersek, Bulgaristan ve Makedonya'ya ihraç edilen Ravika, çok yakında Balkanlar'daki tüm süpermarketlerden kolayca alınabilecek. Keskinoğlu, pazarlama stratejisinin bir parçası olarak Balkanlar'da kaybolmakta olan çok renkli kültürün bazı kesitlerini de kullanacaklarını, böylece kamuoyunu da aydınlatacaklarını söyledi. Tüm Balkanlar'daki zeytinyağı pazarının masaya yatırıldığı toplantıya katılan köy halkı ise, Ravika'nın kuruluş hikâyesinden etkilendiklerini belirterek, Keskinoğlu ailesine geçmişlerini unutmayıp köylerinin ismini büyük bir markada yaşattıkları için teşekkür etti. Drama, Zaman

10 Nisan 2007 Salı

Türkiye Orhun Abideleri'nin yolunu yaptırıyor

Devlet Bakanı Beşir Atalay, sorumluluğunda bulunan Türk İş Birliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) aracılığıyla Orhun Abideleri'nin yolunu yaptırdıklarını belirterek, “Türk tarihinin en öncesine, en temeline şu dönem olarak sahip çıkıyoruz” dedi.

AK Parti Manisa Danışma Meclisi Toplantısı'na katılan Bakan Atalay, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde hem Hükümet hem de parti olarak başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere çok iyi bir strateji izlediklerini belirtti.

Bakan Atalay, şöyle konuştu: “Cumhurbaşkanlığıyla ilgili ülkemizin vaktini, kaynağını ve enerjisini sarf ettirmedik. Biz Hükümetiz, biz icradayız. Hem yerel yönetim hem de genel yönetim olarak yapacağımız çok iş var. Onun için de gereksiz kısır tartışmalarla vaktimizi harcamadık. Çünkü Türkiye geçmiş dönemlerde boş yere çok enerji harcamıştır, enerjisinin büyük kısmını gereksiz siyasi tartışmalarla geçirmiştir. Ülkemizin en az vaktini harcadık. Biz işlerimizle uğraştık ve halen de öyle. Yürüteceğimiz hizmetler var. Günü geldiğinde mekanizmalar çalışıyor, karar verilecek ve bu da açıklanacak. Genel Başkanımız, Başbakanımız denetiminde partimizde gerekli çalışmalar, titiz çalışmalar yapılıyor. Zamanı geldiğinde açıklama yapılacak ve TBMM kararını verecek.”

Genel seçimlerin demokrasinin en önemli karar mekanizması olduğunu kaydeden Bakan Atalay, şunları söyledi:
“Bu seçim daha büyük önem kazanıyor. Niye, çünkü biz AK Parti Hükümeti olarak geldiğimiz günleri, devraldığımız Türkiye'yi unutmuyoruz. Bu seçim niye çok önemli? Tekrar o günlere dönmemek için, şu 4,5 yıllık kazanımı zayıflatmamak için çok önemli. Ülkemizin içeride ve dışarıda edindiği gücü, istikrarı ve huzuru yürütebilmek için önemli. Koalisyonların Türkiye'ye kaybettireceği çok şey var.”

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu'nun, görevi devraldıklarında 600 trilyon lira kaynağı bulunmasına karşın 400 trilyon lira borcu olduğunu, bu fonun şu andaki kaynağının ise 1.5 milyar YTL olduğunu kaydetti.
Bu fonun trafik cezalarından televizyon reklamlarına kadar değişik gelirleri bulunduğunu dile getiren Bakan Atalay, “Trafik cezalarının yüzde 50'si bu fona gidiyor. Trafik suçu işlemeyin ama trafik cezası veriyorsanız da üzülmeyin. Çünkü bu anlamlı bir yere gidiyor” dedi.

ORHUN ABİDELERİ'NİN YOLU

TİKA aracılığıyla Türk cumhuriyetleri, Balkanlar, Orta Doğu ve Afrika'da, Türkiye'nin komşusu ya da dostu, kardeşi olan ülkelere mali, insani yardımlar yaptıklarını kaydeden Bakan Atalay, bu kurum sayesinde hastaneler inşa edildiğini, eski Osmanlı kültür merkezlerinin restore edildiğini, Filistin'de Türk bayrağının dalgalandığı tek binanın TİKA binası olduğunu ifade etti.

Bakan Atalay, şöyle konuştu: “Orhun Abideleri'nin yolunu yaptırıyoruz. Türk tarihinin en öncesine, en temeline şu dönem olarak sahip çıkıyoruz. Temmuz ayında yolun açılışını yapacağız. Kırım Türklerinin konut projesini yapıyoruz. Bin konut yapıldı ve teslim edildi. Okullarını yapıyoruz. Hükümetimiz döneminde bu konu gerçekten çok ciddi ele alınmıştır. Sadece Türk cumhuriyetleri değil Balkanlar, Kosova, Makedonya, Batı Trakya, Arnavutluk, Bosna-Hersek ve daha sonra da Orta Doğu'da Filistin, Afganistan, Sudan gibi ülkelere bu programlarımız genişlemiştir. Türkiye büyük ülke olacaksa, bölgesinde daha güçlü olacaksa bunlara devam etmemiz gerekiyor. Kaynağımızı artırarak bunları sürdüreceğiz. Türkiye, Başbakanımızın ve Dışişleri Bakanımızın çabalarıyla dış dünyada adeta bugün yıldız ülkelerden, ekonomisi güçlenmiş ve prestiji artmış ülkelerden biridir.”

hürriyet

4 Nisan 2007 Çarşamba

GENEL OLARAK TÜRKİYE VE BALKANLAR




BALKANLAR, Türkiye'nin önemli bir stratejik ufkunu belirlemektedir. 500 yıllık tarih, bu bölgede yaşayan Müslüman-Türk halklar, milli sınırlarımız, stratejik çıkarlarımız, Balkanlar'ı Türkiye için en önemli dış politika unsurlarından biri haline getirmektedir. Bu yüzden Türkiye'nin bu bölgede aktif olması, barış ve istikrarın korunması için girişimlerde bulunması ulusal politikamızın önemli bir parçasıdır ve öyle olmaya da devam etmelidir. Türkiye bir yandan bölge ülkelerinin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı duymakta, diğer yandan da Balkan ülkeleriyle ikili ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır.
Balkanlar Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısıdır: Türkiye'yi Avrupa'ya bağlayan, ticari akışın sağlandığı otoyollar ve tren hatları Balkan ülkelerinden geçmektedir. Ayrıca Avrupa'dan Türkiye'ye kara yoluyla gelen turistler de Balkanlar üzerinden geçmektedir. Bu yüzden Balkan ülkelerindeki sorunlar, Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmektedir.
Balkanlar'da çok sayıda soydaş ve dindaşımız vardır: Türkiye ve diğer Balkan ülkelerinin halkları arasında önemli bağlar mevcuttur. 500 yıllık ortak yaşamdan kaynaklanan bu bağlar sonucunda çeşitli Balkan ülkelerinde kardeş topluluklar oluşmuştur. Bu topluluklar sadece soy ve din olarak değil, yoğun akrabalık bağlarıyla da Türkiye'ye bağlıdırlar. Çeşitli dönemlerde Balkanlar'da ortaya çıkan etnik sorunların ardından, Türkiye'ye çok sayıda göç olmuştur. Nitekim Türkiye'de Balkanlar'dan göç etmiş, akrabalarını orada bırakmış birçok Türk ve Müslüman yaşamaktadır.
Balkanlar'la ortak coğrafya ve tarihi paylaşmaktayız:
Türkiye Balkan yarımadasının Meriç Nehri'ne kadar olan bölümüne sahip olması sebebiyle bir Balkan ülkesidir. Balkan yarımadasında bugünkü topraklarımız fazla bir yüzölçümü oluşturmasa da, 500 yıldan fazla bir süre, Balkanlar'ın neredeyse tamamı Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolünde olmuştur. Osmanlı mimarisi, yönetimi, geleneği, kültür ve sanatı bölgede hakim unsurlardan biridir.
Balkanlar stratejik öneme sahiptir: Balkanlar, belirli bir dönem boyunca Türkiye'yi koruyan bir savunma kalkanı görevi görmüştür. Özellikle Türk-Rus Savaşları'nda bu kalkanın önemi daha çok ortaya çıkmıştır. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk de Balkanlar'a büyük bir önem vermiştir. Son dönemlerde dış siyasette yaşadığımız sıkıntıların büyük bir kısmı da Yunanistan gibi Balkan ülkeleriyle olmuştur. Bu yüzden Balkan ülkelerinde meydana gelebilecek siyasi değişimler ve ideolojik gelişmeler, bu ülkelerde Müslüman-Türk azınlıklara karşı yapılan uygulamalar Türkiye'yi birinci dereceden ilgilendirmektedir.
Balkan ülkeleri ekonomik açıdan önemlidir: Balkan ülkelerinin Türkiye'nin dış ticaretinde önemli bir yeri vardır. Özellikle bu ülkelerin AB'ye katılmasının ardından bu önem daha da artacaktır. Bu ülkelerle yapılan ekonomik iş birliği anlaşmaları, enerjiden telekomünikasyona kadar çok çeşitli alanlarda yapılan ortak yatırımlar, Balkan ülkelerini Türkiye'nin ticari ortağı haline getirmiştir.
Türkiye, Balkanlar'ın bu öneminin farkında olarak Güneydoğu Avrupa Ülkeleri (GDAÜ) İş Birliği Süreci ve Güneydoğu Avrupa Çok Uluslu Barış Gücü (GAÇBG) gibi önemli girişimlerin hayata geçirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu sayede bölgede kalıcı bir barışın sağlanmasını arzulamaktadır. Yine bu amaçla Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı (İP) ve Güneydoğu Avrupa İş Birliği Girişimi (SECI) gibi platformlarda aktif olarak çalışmalar yürütmektedir.
Türkiye, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Makedonya Cumhuriyeti, Romanya, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve Yunanistan'ın tam, Hırvatistan'ın da gözlemci üye olarak katıldığı Güneydoğu Avrupa Ülkeleri (GDAÜ) İş Birliği Süreci, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki iş birliğini geliştirme ve Güneydoğu Avrupa'ya kalıcı istikrar getirme amacıyla kurulmuştur. Uluslararası toplumun Balkanlar'daki sorunları çözmek için geliştirdiği Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı (İP) da Türkiye tarafından güçlü bir şekilde desteklenmektedir. Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerin kısa süre sonra NATO üyesi olacak olmaları, ayrıca Balkan ülkelerinin neredeyse tamamının AB'ye kabul edilme aşamasında olmaları, hem askeri hem de ekonomik açıdan Türkiye'nin bu ülkelerle aynı ittifakların içinde yer almasının yolunu açmıştır.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Türkiye, Balkanlar'ın stratejik ve ekonomik öneminin farkındadır. Ayrıca bölgenin kalıcı barış, huzur ve refaha kavuşması için önemli adımlar atmaktadır. Ancak bütün bu alanlarda yapılan girişimler, sosyal ve kültürel alanda yapılması gereken faaliyetlerle gereği gibi desteklenememektedir. Bilindiği gibi günümüzde hızla azalmakla birlikte, bazı Balkan ulusları arasında Türkler'e karşı ön yargılı bir yaklaşım vardır. Osmanlı'nın bu topraklardaki tarihi hakkındaki yanlış bilgilendirmeden kaynaklanan bu ön yargılar, Türkiye'ye ve Türklüğe yönelik yersiz ve haksız bir tavra neden olmuştur. Aynı şekilde Türk olmayan Müslüman toplumlar da çeşitli baskı ve zorluklarla karşılaşmışlardır. Türkler hakkında bu tür yanlış duygulara sahip ulusların kalbini kazanacak, yerleşik ön yargıları değiştirecek kültürel ve eğitici faaliyetler yapmak, Türkiye'nin Balkan politikasında önemli bir yer tutmalıdır.
Yunanistan'la yaşanan sorunların bir an önce çözüme kavuşturulması, Sırbistan'la yeni yeni kurulan ilişkilerin hızla iyileştirilmesi bölgede daha sıcak ilişkilerin kurulmasına ve olumsuz propagandaların sona ermesine yol açacaktır. Balkanlar'da yaşayan çok sayıdaki Müslüman-Türk azınlığın sıkıntılarını gidermek, onların bulundukları ülkelerde bütün haklardan ve imkanlardan faydalanmalarını sağlamak da bu politikanın önemli unsurlarından biri olmalıdır.
Kültür Bakanlığımız'ın girişimlerinin çapı genişletilmeli, Balkanlar'da Osmanlı'dan kalan eserlerin envanteri çıkartılmalı, bunların içinde uygun olanlar süratle restore edilmelidir. Ayrıca bölgeye has Osmanlı gelenekleri, el işçiliği, halk edebiyatı canlandırılmalı, azınlıkların yoğun oldukları bölgelerde kültür merkezleri ve temsilcilikler kurulmalıdır. Böylece Balkanlar, bütün dünyaya örnek teşkil edecek bir barış ve istikrar bölgesi haline gelecektir.

BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞININ TARİHİ


BALKANLAR'DAKI Türk varlığının başlangıcı, genel kanının aksine, Osmanlı döneminden çok öncelere dayanır. İlk olarak Hun Türkleri'yle başlayan bu mevcudiyet, Orta Asya'dan göç eden çeşitli Türk boylarıyla devam etmiştir. Bu topluluklar bölgenin kültürel gelişimine büyük katkıda bulunmuş ancak büyük çapta asimilasyona uğramışlardır. Örneğin Volga boylarında yaşayan ve Türkçe konuşan Bulgar Türkleri, Slavların içinde asimile olmuş ve bir Slav topluluğu olarak anılmışlardır.



Osmanlı dönemindeki İstanbul'u resmeden bir tablo

Balkanlar'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethi, bölgede yeni ve parlak bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yaklaşık 500 yıl süren bu iktidar döneminde bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı büyük bir gelişme göstermiştir. Günümüze kadar ulaşan kültür mirasının büyük bir kısmı bu dönemde inşa edilmiştir. Yine bu dönemde Türkler, Balkan topraklarında yaşayan çeşitli topluluklarla köklü bağlar kurarak bölgedeki Müslüman-Türk varlığını kalıcı hale getirmişlerdir.
Her dönemde büyük bir stratejik öneme sahip olan Balkanlar, Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da bu önemini korumuş ve Türk dış siyasetinde önemli bir yer tutmuştur. Ancak bu tarihten itibaren bölgede yaşayan Müslüman-Türk topluluklar açısından yeni ve zorlu bir dönem başlamıştır. Etnik kökenlerinden veya dinlerinden dolayı uygulanan baskılar ve göçlere rağmen varlıklarını muhafaza etmeyi başaran bu soydaş ve dindaşlarımız, günümüzde kısmen de olsa bazı sıkıntıları aşmış ve yeni imkanlar elde etmişlerdir. Şimdi, Balkanlar'daki Müslüman-Türk varlığının bu uzun tarihini daha yakından inceleyelim.

1.1.Osmanlı'dan Önceki Dönem

Hazar denizinin kuzeyindeki steplerde hüküm süren Hun Türkleri, Balkanlar ve Avrupa'ya ilk ayak basan Türkler'dir. 4. yüzyılın başından itibaren batıya doğru ilerleyen Hunlar, 376 yılında Volga nehrini geçerek Balkanlar'da yerleşmeye başlamıştır. İlerleyen yıllarda Hun İmparatoru Attila liderliğindeki ordular Fransa ve İtalya'ya kadar ulaşmışlardır. Ancak bu ilerleyiş uzun sürmemiş, Türk boyları kısa süre içinde eski etki ve güçlerini kaybetmişlerdir. Özellikle Slav göçlerini takip eden dönemde Türk boyları bölge halkının arasında asimile olmuştur.
Türkler'in Balkanlar'la olan ilişkisi Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu İmparatorluğu dönemlerinde de devam etmiştir. Bölgede Müslüman toplulukların oluşumu da bu dönemde başlamıştır. Özellikle II. Keykubat zamanında Bizans yönetimiyle iyi ilişkiler kurulmuş, Dobruca bölgesine Sarı Saltuklu Türkleri yerleştirilmiştir. Bu Müslüman Türk gruplar bulundukları bölgede İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Saltukname adlı ünlü eser bu çalışmaları konu edinmektedir.




"İstanbul'da Yelkenliler", duralit üzeri yağlıboya, Salvator Colacicco


13. yüzyıla kadar Balkanlar'da yaşayan Türk toplulukları burada Orta Asya'dan getirdikleri kültüre ait derin izler bırakmışlardır. Yapılan arkeolojik kazılarda Hunlara ait kazan, kupa, tas, deri aksesuar gibi çeşitli gündelik eşyalar ve silahlar bulunmuştur.
Özellikle Bulgaristan'da yaşayan ve "Eski Bulgar Türkleri" olarak adlandırılan gruplar zengin bir edebiyat mirası bırakmışlardır. Ponta Bulgarları, Gagavuz Türkleri, Kuman ve Kıpçaklar Türk folklorunu bu bölgede yaşatmış ve yaygınlaştırmışlardır.
Kısacası Türkler, Osmanlı İmparatorluğu bölgeye hakim olmadan çok önce Balkanlar'a yerleşmiş ve bölgenin etnik, sosyal ve kültürel yapılanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu etki bölgenin adetlerine, geleneklerine ve hatta yemeklerine kadar günlük yaşamın bütün alanlarına yansımıştır.
Balkanlar'da gerçek anlamda Müslüman-Türk varlığının doruk noktasına ulaşması ise 13. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun fetihleriyle gerçekleşmiştir.

1.2. Osmanlı Döneminde Balkanlar

13. yüzyılın sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasıyla Anadolu'da birçok beylik kuruldu. Bunlardan biri olan Osmanlı Beyliği, kısa bir süre içinde Eskişehir, Bilecik, İnegöl ve Bursa'yı fethederek Osmanlı Devleti'ni kurdu ve Anadolu'daki otorite boşluğunu doldurdu. Aynı dönemde, Moğol baskısından kaçan Türkmenlere de kapılarını açan Osmanlı Devleti, 14. yüzyıldan itibaren Batıya doğru fetihler yapmaya başladı.
Osmanlı Ordusu 1321 yılında Mudanya'yı alarak Rumeli topraklarına ayak bastı. 1345 yılında Karesi Beyliği'nin fethiyle Rumeli'ye geçiş kolaylaştı. Bu tarihten itibaren Türkmenler, başta Trakya olmak üzere Balkan topraklarına yerleştirilmeye başlandı.



Ayvazovski'nin "İstanbul Manzarası" isimli yağlıboya tablosu

1352'de, tahtı ele geçirmek için Osmanlılardan yardım alan Bizans İmparatoru Kantakuzenos, bu yardımın karşılığı olarak Çimpe kalesi ve çevresini Orhan Gazi'ye bıraktı. Bu bölge, Süleyman Paşa'nın önderliğinde Balkanlar'a yayılmak için önemli bir üs olarak kullanıldı. Anadolu'dan getirtilen kuvvetler bu bölgeye yerleştirildi ve Osmanlı'nın Rumeli'deki varlığı kalıcı hale getirildi. Dönemin tarih kayıtlarına göre başta Bolayır ve Malkara olmak üzere, bölgede, Bulgurlu, Esendük, Şeyh Halil, Kara Ahi gibi Türkçe isimler taşıyan çok sayıda köy ve yerleşim yeri kurulmuştu.
1361 yılında Edirne'nin fethi, Balkanlar'da Osmanlı için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Kısa süre sonra devletin merkezi buraya nakledilmiş ve fetihlere ağırlık verilmiştir. Bu fetihlerde özellikle Evrenos Gazi, Hacı İlbeyi gibi akıncı beylerinin çok önemli faaliyetleri olmuştur.
I. Murat, 1363 yılında Filibe'yi fethetmiş ve Türkmen göçünü hızlandırmıştır. Bizans topraklarının fethedilmesi üzerine Papa'dan yardım isteyen Bizans, bir Haçlı ordusu kurulmasına ön ayak olmak istemiş ancak bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 26 Eylül 1371'de yapılan savaşta Sırplar yenilgiye uğratılmış, bu sayede Batı Trakya ve Makedonya'nın yolu açılmıştır. Bu dönemde Vardar'ın doğusu ele geçirilmiş, 1372'de Selanik önlerine gelinmiştir. Daha sonra sırasıyla Sofya, Manastır, Pirlepe, Ohri ve 1386'da Sırbistan'ın anahtarı olan Niş, 1389 ise Sırbistan fethedilmiştir. 1392 yılında Üsküp'ün ele geçirilmesinin ardından bu şehir ve çevresi, Osmanlı Devleti'nin en önemli uç merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1430 yılında Selanik'in fethinden sonra Semendire de Osmanlı topraklarına katılmıştır.
1448 yılında II. Kosova Savaşı'nın kazanılması, Balkanlar'daki Osmanlı hakimiyetini güçlendirmiştir. 1453 yılında İstanbul alınmış ve Fatih Sultan Mehmed döneminin sonuna gelindiğinde Yunanistan, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna dahil olmak üzere Balkanlar'ın neredeyse tamamında hakimiyet kurulmuştur. 1521 yılında Sultan Süleyman Belgrad'ı ele geçirerek Macaristan'a giden yolu açmıştır.
Osmanlı Devleti'nin gerçekleştirdiği bu büyük çaplı fetihlerin ardından, Balkanlar'da büyük bir Müslüman-Türk nüfusu oluşmuştur. Sadece Müslüman ve Türk gruplar değil, hakimiyet altında olan bütün Balkan ulusları, Osmanlı yönetimi altında parlak bir dönem geçirmişlerdir. Osmanlı'nın adil bir yönetim uygulaması, halkın dinini, malını, canını, namusunu güvence altına alması, hakim olduğu bölgelerde imar çalışmalarına önem vermesi farklı halkların barış içinde birarada yaşamasını sağlamıştır.


İstanbul'un Fethi

Bu mutlu dönem, 19. yüzyılın başından itibaren yerini karmaşaya bırakmış, ulus devletlerin kurulmasına kadar geçen süreçte büyük savaşlar yaşanmış, büyük can ve mal kaybı olmuştur. Çeşitli ideolojik-etnik çatışmalar sadece Müslüman-Türk grupları değil, Balkanlar'da yaşayan birçok ulusu olumsuz yönde etkilemiş, önemli yaralar açılmasına sebep olmuştur.
Fransız İhtilali'ni takip eden dönemde, aşırı milliyetçilik akımlarının etkisi altına giren Balkan ulusları, Osmanlı yönetimine karşı, peş peşe isyanlar başlatmış ve kendi ulus devletlerini kurmuşlardır. Bu dönemde, tersine bir göç yaşanmış, Balkan Türkleri'nin büyük bir kısmı Anadolu'ya dönmek zorunda kalmışlardır. Ancak bütün bu göçe rağmen, Balkanlar'da hatırı sayılır miktarda Müslüman-Türk nüfusu kalmış, bu gruplar Anavatan'la olan bağlarını koparmamışlardır. Osmanlı'nın yıkılmasından sonra da Balkanlar ve Balkan Müslüman-Türk halkları, Türk dış politikasının en önemli konularından biri olmuştur.

1.3. Osmanlı Yönetim Anlayışı

Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki halklara iyi davranmış, onların haklarını yaşadıkları yerlerde korumuştur. Bu bölgelerin yerel askeri güçleri, Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilmiş ve daha sonra sancaklarda Hıristiyan tımar erleri olarak görevlendirilmişlerdir. "İstimalet" adı verilen bu uzlaştırıcı politikaya göre, bölge halkının gönlü kazanılmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetimin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Yine aynı politikaya uygun olarak yerel halka karşı şefkatli bir üslup kullanılmış, asla baskıcı ve zorlayıcı bir politika izlenmemiştir. Özellikle dini Ortodoks olan Rumeli halklarını, dönemin Katolik Kilisesi'nin baskısından kurtarmaları, Türkler'in kurtarıcı olarak tanınmalarını sağlamıştır.



Osmanlı'nın bölgedeki farklı etnik kökene ve dine sahip olan halklara gösterdiği hoşgörü ve adalet, bu milletler tarafından da ifade edilen bir gerçektir. 12 Şubat 1867 tarihli bir metinde, Bulgarların 500 yıllık Osmanlı idaresi boyunca ne kadar huzurlu ve güvenli bir hayat yaşadıkları, benzer bir ortamı dönemin diğer milletlerinin idaresinde bulmalarının mümkün olmadığı şöyle ifade edilmektedir:
Bulgar Milleti kulları beş yüz seneden beri Osmanlı idaresi altında mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal, can ve dinleri fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin tecavüzünden muhafaza edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde yaşayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz kaldıkları gibi kendilerine her türlü haksız muamele de reva görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi altında yaşayan kuvvetliler tarafından güçsüzlere hiçbir şekilde eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet ve hakkaniyetten aynı nisbette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki Hıristiyanlar arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit muamele edilmiştir.

Osmanlı Devleti dünya tarihinin en uzun ömürlü ve en büyük devletlerinden biri olmuştur. Osmanlı'yı böylesine etkili ve görkemli kılan, (üstün askeri gücünün yanı sıra) idaresi altındaki milletlere tanıdığı haklar ve yöneticilerinin adalet, hoşgörü gibi güzel özellikleridir.
Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarların 30 Ocak 1862'de Osmanlı Devleti'ne geri dönebilmek için padişaha yazdıkları mektup, Osmanlı'nın Balkanlar'da inşa ettiği nizamı ifade eden bir başka örnektir:

" Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler, Rusya'ya gitmekle yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve bu işi bilerek yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler gibi kandırılan Bulgar hemşehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz. "


Osmanlı İmparatorluğu'nun gayrimüslimlere olan hoşgörüsü, ilerleyen yüzyıllarda da sürmüştür; İspanya'daki Engizisyon vahşetinden kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Bu hoşgörünün kaynağı ise, Kuran ahlakıdır. Allah Kuran'da Müslümanlara; Kitap Ehli'ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını emretmiştir:
İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)



Osmanlı'da günlük yaşamı konu alan bir yağlıboya tablo

Bu şuurla hareket eden Osmanlı yöneticileri, tüm tarihçilerin kabul ettiği örnek bir hoşgörü sergilemişlerdir. Yeni fethedilen bölgelerdeki halkın sıkıntılarının giderilmesi, Osmanlı'ya duyulan sempatiyi de artırmıştır. Yine bu bölgelerde Hıristiyanların örflerine ve idare şekillerine de dokunulmamıştır. Dahası Osmanlı yönetimi halkın önceki yönetime ait vergi yükünü azaltacak düzenlemeler yapmış, keyfi uygulamalara son vermiştir.
Bu dönemde, Osmanlı Devleti sistemli bir iskan politikası uygulamış ve uzun yıllar boyunca Anadolu'dan Balkanlar'a yapılan Türkmen göçleri sayesinde, başta Rumeli olmak üzere Balkanlar'ın büyük bir kısmı Türk yurdu haline gelmiştir. Bu göçlerle ilgili olarak birçok tarihi kayıt bulunmaktadır. Osmanlı tarihçisi Mehmet Neşri'nin düştüğü kayıtlardan biri şu şekildedir:
...Süleyman Paşa Rum-iline geçti, evvel atası Orhan Gazi'ye haber gönderdi. "Kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu, küffarın gayrette zebunluğu vardır", dedi. Ve "bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok adam gerek, lütf edip yarar yoldaş gönderesiniz", dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi vilayetinde göçer Arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp Rum-iline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevahisinde sakin oldular� Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi vilayetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazaya meşgul oldular�

Bu göç hareketi daha çok şimdiki Bulgaristan yönünde gerçekleşmiş, Varna'dan Tuna'ya uzanan bölgede çok sayıda Türk yerleşim bölgesi kurulmuştur. Bir çeşit tapu-kadastro defteri olan "mufassal tahrir defterleri"nin kayıtlarında bu köyler Türkçe isimleriyle ayrıntılı olarak belirtilmiştir.



Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki bölge halkının gönlünü kazanmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetiminin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanımıştır.
Özellikle Yıldırım Beyazıd döneminde göç hareketi hızlanmış, bölgeye yapılacak yerleşimlerde büyük teşvikler uygulanmıştır. Bu çerçevede göçerlere zengin topraklar, aşiret olarak göçenlere yurtluk, tımar gibi ayrıcalıklar sağlanmıştır. 15. yüzyılda, Trakya, Bulgaristan ve Makedonya tamamen Türk hakimiyeti altına girmiştir.
Bu dönemde yerel halk arasında İslamiyet yayılmaya başlamış, Hıristiyan köylerinde yaşayan ve İslam'ı seçen köylüler, nüfus kayıtlarına baba adlarını Abdullah olarak düşmüşlerdir.
Bir süre sonra, Serez, Filibe, Babadağ, Elbasan, Saraybosna, Silistre, Üsküp, Priştine, Kırçova, Gostivar ve Kalkandelen gibi önemli yerleşim yerleri birer Türk şehri haline gelmiş, bu şehirlerde yaşayan gayrimüslim halkın büyük bir çoğunluğu İslam dinine geçmiştir.
16. yüzyılda Üsküp ve Manastır nüfusunun % 65-70'i, Niğbolu ve Tırnova'nın % 50'si, Vidin, Sofya ve Filibe'nin % 70'i Müslümanlardan meydana gelmiştir.
Osmanlı yönetimi, bu bölgelerde iskanla birlikte imar çalışmalarına da önem vermiş, Balkanlar baştan sona han, hamam, cami, köprü, medrese gibi Osmanlı eserleriyle donatılmıştır. Bu huzur ve refah dolu dönem 19. yüzyıla kadar devam etmiştir.

BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞI


BALKANLAR, Türkiye için büyük bir öneme sahiptir. Bu bölgedeki Türk varlığı, çok eski dönemlere dayanmaktadır. 376 yılından itibaren Volga nehrini geçerek bölgeye ulaşan Hun Türkleri, Balkanlar'dan Doğu Avrupa'ya yayılan bir bölgede büyük ve etkili bir güç haline gelmişlerdir.
Bu mevcudiyet sonraki dönemlerde Bulgar, Oğuz, Peçenek, Kuman göçleriyle devam etmiş ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında doruk noktasına ulaşmıştır. 1361 yılında Edirne'nin Osmanlı topraklarına katılmasıyla Balkanlar'daki Türk nüfusu artmaya başlamış, "Rumeli" adı verilen bu topraklar, Anadolu'yla birlikte Osmanlı Devleti'nin iki temel siyasi ve kültürel hakimiyet alanından biri olmuştur.
1912'deki Balkan Savaşı'na dek, İstanbul'dan yola çıkıp, neredeyse Adriyatik denizine kadar Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk hatta bugünkü Yugoslavya'nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak da Osmanlı egemenliği altında bulunmaktaydı. Selanik, İmparatorluğun ikinci büyük kentiydi ve söz konusu "Rumeli" toprakları üzerinde yaşayan nüfusun çoğunluğu da, ya Türk ya da Müslümandı. Batı Trakya ve Makedonya'da zamanında Anadolu'dan göç etmiş olan Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta Müslüman Slavlardan oluşan bir Müslüman-Türk nüfus, çoğunluğu oluşturmaktaydı. Arnavutluk, Kosova ve Batı Makedonya'da yaşayan Arnavutlar da, Müslüman olmaları sebebiyle, bu nüfusun önemli bir parçasını meydana getiriyorlardı.




Özellikle Osmanlı zamanında bu bölgeye göç eden Türkler ya da kendi istekleriyle Müslümanlığı seçen halklar, Balkanlar'da büyük bir Müslüman-Türk nüfusu meydana getirmişti.
Balkan ülkelerinde yaşayan Türk ve Müslüman halklar, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Anavatan'la olan bağlarını kesmemiş, kendi kimliklerini her türlü baskıya rağmen korumayı başarmışlardır. 90'lı yıllarda korkunç etnik kıyımların yaşandığı bu bölge, günümüzde sükunete kavuşmuş gibi gözükmektedir. Ancak bölgeyi karıştıran siyasi-etnik çatışmaların nihai bir çözüme kavuşmamış olması, tedbirli olmayı zorunlu kılmaktadır.
Balkan Yarımadası; Balkan devletleriyle kurduğumuz ilişkiler, Müslüman-Türk nüfusu, Batıyla aramızda bir köprü niteliği taşıyan coğrafi konumu, tarihten gelen birtakım politik sorunların kaynağı olması gibi çeşitli sebeplerden dolayı büyük bir önem taşımaktadır. Bölge ülkeleriyle kurulan ilişkilerde takip edilecek olan yöntemin temelinde barışçı ve dostane bir yaklaşım olmalıdır. Başta Yunanistan'la olan sorunlar olmak üzere, bölgenin siyasi problemleri bir an önce çözülmeli, bölge ülkeleriyle mevcut kültürel bağlantılar canlandırılmalı ve teşvik edilmelidir. Bu ülkelerde yaşayan Müslüman-Türk azınlıklar, kurulacak dostluk köprülerinin temeli olmalıdır. Ayrıca Türkiye bu azınlıkların sorunlarıyla yakından ilgilenmeli, onların sorunlarını uluslararası gündeme taşımalı ve çözülmesi için çaba göstermelidir.

25 Mart 2007 Pazar

Osmanlı Son Dönemleri Göç Hareketleri

Osmanlı Yıkılış Dönemi Göç Hareketleri

Osmanlı Devletinde görülen başlıca göç tarzı ele geçirilen yerleşim birimlerinin yeniden canlanması amacıyla buralara yapılan nüfus hareketleridir. Osmanlı devletinde nüfus hareketlerine devlet müdahalesi her zaman söz konusu olmuştur. Böylece Osmanlı imparatorluğundaki göç hareketlerinin ağırlıklı olarak devlet eliyle planlandığı ve kontrol edildiği yönündeki belirleme haklı bir bakış açısı kazanmaktadır.

Örneğin 1453 yılında İstanbul’un Bizanslılar tarafından alındığı zaman kent nüfusu yalnızca 50.000 idi Fatih Sultan Mehmet kenti canlandırmak ve nüfusu arttırmak için hemen bir seri önlemleri yürürlüğe koydu.İstanbul’un nüfusunu arttırmak için Anadolu ve Mora yarım adasından nüfus getirildi buralardan getirilen çoğu tüccar ve zanaatkar olan kişilere evler verilmişti.Nüfus kadar nüfusun becerileri de önemliydi 1520 yılına gelindiğinde kent nüfusu alınan önlemler ve imparatorluğun genişlemesiyle artan refah sonucu 400,000’e ulaştı.

Görüldüğü üzere Osmanlı imparatorluğu işgal sonrası nüfus dönüşümüne yönelik politikalar uygulamıştır. Bunun yanı sıra imparatorluğa başkaldırmış grupları cezalandırmada sürgünlerinde göç açısından yeri önemlidir.Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun zayıflamasıyla azınlıkların devlet kurarak ayrılmaları ve imparatorluğun dağılma sürecinde sayısı binlerle ifade edilen göçler olduğu bilinmektedir.bu göçlerin genellikle Türk asıllı insanların yeni kurulan devletlerde uygulanan homojen nüfus yaratma politikaları sonucunda,gördükleri baskıdan kurtulmak amaçlı, yani zorunlu göçler olduğu bir gerçektir.

Osmanlı İmparatorluğunun karşılaştığı ilk dış göç olgusu 1789’da Kırımdan gelen göçle olmuştur.

Kırım, Ruslar tarafından işgal ve tahrip edildiği sırada (1771) 35.000 Kırımlı Türk kılıçtan geçirildi.bu türlü şiddet hareketleri karşısında Anadolu be Balkanlara göçler yapıldı. Bu göçlerin en önemlisi 1789-1790 yılları arasında oldu ve 1800’e kadar devam etti. Böylece yaklaşık 500 bin kişi Kırımdan ayrıldı.

1812 yılında Osmanlı devletinin Rusya’ya karşı Fransa’yla işbirliği yapması sonucu Ruslar Kırım Türklerine yeniden zulüm yapmaya başladılar Bir süre sonra göçlere Nogaylar’da katıldı.

93 Harbinden sonra göç hareketleri tekrar başladı ve toplam 400,000 kişi göç etmiş oldu.

Kuzey Kafkasya’dan Göçler:

Türklerin yoğun olarak bulundukları bölgelerden biri olan kuzey Kafkasya’ya ilk Rus akını 1768’de oldu. Kuzey Kafkasya halkı önce Türklerle birlikte Ruslara karşı savaştı fakat düşman sayısının fazla olmasından dolayı yenilerek 10,000 kişilik bir kafile halinde Anadolu’ya göç ettiler.

1855-1859 yılları arasında Ruslarla yapılan bağımsızlık savaşı sonucu yanilgi alınmasıyla 1855-1863 yılları arasında 295,000 kişi Türkiye’ye göç etti.

1864’te Batı Kafkasya ve Kuban havalisinde Türkler bir ay içinde yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldılar. Bir milyondan fazla insanın büyük bir kısmı Ege limanları ve İç Anadolu’ ya gönderildi yaklaşık 400 bin kişi yolda öldü. 1886 yılına kadar yaklaşık 2 milyon insan Türkiye’ ye göç etmek zorunda kaldı. Bunlar arasında Türkler, Avarlar, Çeçenler ve Çerkezler vardır.

Azerbaycan’dan Yapılan Göçler: Azerbaycan’dan yapılan göçler 1800’den başladı.1920 yılına kadar yaklaşık 45,000 kişi göç etti. Kars Ardahan ve Iğdır bölgelerine yerleştiler.

Yunanistan’dan Yapılan Göçler: Cumhuriyetin ilanından sonra ülkemizde görülen en ilginç göç hareketlerinden en ilginç olanı Lozan’da 30 Ocak 1923’te imzalanan ve resmi adı: ”Yunan ve Türk halklarının mübadelesine ilişkin sözleşme ve protokol” sonucunda ortaya çıkan göçtür. Ulus devletlerin kendi aralarında anlaşarak azınlıklardan değiş tokuş la kurtulmaları bu protokolle devlet hukukuna bir örnek olarak yerleşmiştir. Yunanistan’la yapılan bu mübadelenin ortaya koyduğu sonuç yaklaşık 1 milyon 600 bin kişinin doğup büyüdüğü ve kendisine ait gördüğü yerlerde göçürülmesi olmuştur. Bu şekilde Anadolu da yaşayan yaklaşık 1 milyon 200 bin Rum ‘un ve Yunanistan da yaşayan 400 bin civarında Müslüman’ın karşılıklı değiş tokuş u gerçekleştirilmiştir.

Türkiye’nin Yunanistan’la yapmış olduğu karşılıklı nüfus mübadelesi ne yazık ki ülkemiz için ekonomik açıdan önemli bir kayıptır. Anadolu’dan giden 1 milyon 200 bin Rumun çoğunluğunun zanaatkar ve ticaret erbabı olması buna karşılık Yunanistan’ dan gelen 400 bin Müslüman’ın tarımdan başka bir şey bilmemesi sorunun önemini ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin Yunanistan la gerçekleştirdiği nüfus mübadelesi ulus devlet için homojen bir nüfus oluşturma gayreti olarak görülse bile hiçbir zaman sonuca ulaşmamıştır. Kendilerini Türk milliyeti dışında gören diğer unsurların varlığı bunun en iyi örneğidir.


Ermeni Tehciri :

Birinci Dünya Savaşı sıralarında Ermenilerin savaş sahasında kalmaları ve bazı Zaralı eylemleri yüzünden İttihat ve Terakki Partisi tarafından yerleştirilmek üzere Suriye’ye gönderilmeleridir. Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar Osmanlı topraklarında Ermeni ayrılıkçı ve silahlı grupları propaganda çalışmalarını silahlı eyleme kadar götürmüşlerdir. Osmanlı Bankası baskını ve devlet başkanına bombalı saldırı bunlardan sadece birkaçıdır. Ermeni ayrılıkçı hareketi diğer ülkelerde Osmanlı ile ilişkilerde bir kart olarak görülmüş ve zaman zaman kullanılmıştır. İngiltere, Fransa, Rusya ve diğer bazı devletler Ermenilerin haklarını gerekçe göstererek çok sayıda olayda Osmanlı Devletinin iç işlerine karışmıştır. Berlin Antlaşması bunun en açık örneğidir. Bazı Ermeni gruplarda bu ilgiyi teşvik etmiş ve bunu iç amaçlarında kullanmak istemişlerdir. Birinci Dünya Savaşı esnasında Rusya, Osmanlı ile arasında Ermenileri bir tür kalkan olarak kullanmıştır. Ermenilerin içeriden, kendisinin dışarıdan saldırmasıyla Osmanlı ordularını yenmeyi amaç edinmiştir. Savaş ilerledikçe Doğu Anadolu da Ermeni terör gruplarının saldırısı artmış ve Osmanlı ordusundan İstanbul’a önlem çağrıları gelmeye başlamıştır. İstanbul Hükümet’i bu olaylar karşısında iki seçenek görmüştür: 1. Sadece Ruslara yardım eden ve yardım etme ihtimali bulunan Ermenileri Rus ordusu ile kendi arasına alarak onları Rusya’ya sürmek ki bu durumda kayıplar çok fazla olurdu. 2. Ermenileri toplu olarak savaş sahasından uzaklaştırmak.

İkinci seçenek tercih edilmiştir ve özellikle savaş alanına yakın olan Ermeni nüfus Suriye ve çevresine göç ettirilmiştir. Tehcir için kanun çıkarılmış göç edecek Ermenilerin ihtiyaçlarının karşılanması için yasal çeşitli önlemler alınmıştır. Ancak savaş şartlarlı, Kürt çetelerin saldırıları, salgın hastalıklar ve kıtlık sebebiyle çok sayıda ,ermeni yolda hayatını kaybetmiştir. Bu kayıpların 100 bin civarına olduğu sanılmaktadır. Türk araştırmacılardan bu rakamı 400 bine kadar çıkartan olmuştur. Ancak Ermeni Diasporası ve Ermenistan bu rakamı 600 bin ile 2.5 milyon arasında geniş bir yelpazede yorumlamaktadır. Yaklaşık 1.5 milyon Ermeni tehcir edilmiştir.

Bulgaristan’dan Alınan Göçler : Rusların 1828’de Tuna’yı aşarak Edirne’ye kadar gelmesi ve Bulgarları Türklerin üzerine saldırtması sonucunda bozguna uğrayan şehir ve kasabalardaki perişan halde 30 bin Türk Türkiye’ye göç etmiştir. 1876’da Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından Balkanlar bölündü. Avusturya Bosna-Hersek’ i aldı ayrıca Bulgarlar ve Sırplara Rusya himayesinde bağımsızlık verildi. Aynı yıl Bulgarlar Türklere karşı şiddet hareketlerine giriştiler. Buradaki Türkleri korumakla görevli Türk ordusunun hareketi Avrupa devletlerinin müdahalesiyle durduruldu. 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında yapılan Berlin Antlaşmasıyla Bulgaristan Devleti’nin kurulması kabul edildi. Bu durum Türkler için kötü oldu 1876-1878 yılları arasında 200 bin Türk Edirne ve çevresine yerleşti. 300 bin göçmen Rumeli’den Anadolu’ya geçti. 1.Dünya Savaşında Bulgaristan Türkiye’ nin Müttefiki olunca göç eden kafilelere bazı kolaylıklar gösterdi. Fakat göçmenlerin ellerindeki mal ve mülkün bedelini değerinden çok düşük ödedi. 1885-1923 yılları arasında Türkiye’ye 500 bin kişi göç etti.

Kıbrıs'tan Lozan Antlaşmasıyla ada İngilizlere bırakılınca 24 bin kişi Türkiye’ye göç etti.

Kanuni'nin Belgrad Kadısına Gönderdigi Ferman

Kanuni'nin Belgrad Kadısına Gönderdigi Ferman
Kanuni Sultan Süleyman, 1389 yılında Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesi’nde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısı’na gönderdiği "İnsan Hakları Fermanı" nda şöyle buyurmaktadır:
Devlet askerleri (Sipahiler), biçilmeyip el ile yolunan ottan zorla vergi alırlar imiş, kaldırdım. Askerler, ev yakınında bulunan bağ, bahçe ve bostanlardan yemeklik için üretim yapanlardan para almak isterler imiş, almasınlar, yasakladım. Boş yerlere tarla açanlardan, ihya edenlerden vergi alınmasın. Nehir üzerlerindeki dolap ve karaca değirmenler, yeni yapılmış olsalar dahi fazla vergi alınmasın. Askerler, tarla ürünlerini satmak için, halka pazar yerine götürmelerini isterler imiş, pazara götürülmesin, teklif dahi edilmesin. Askerler ‘boyunduruk hakkı’ diye vergi almasınlar. Askerler savaşa gitseler, geride kalan mallarını köy halkından güvenilir adamlar korusunlar. Yeni evlenen yeniçerilerden ‘gerdek hakkı' diye vergi alınır imiş, bundan böyle alınmasın. Savaş esnasında bile askerler eve girip arı kovanlarına dokunmasınlar. Ve yerleştiği yerde, evleri önünde, sancakları altında kendi geçimleri için ürettikleri arı kovanından dahi vergi alırlar imiş. Onu dahi göresin. Başka kovanlık olmayıp, evleri yanında ve sancakları altında olan kovandan dahi vergi aldırmayasın. Kovan hakkı bahanesi ile askerler savaş esnasında bile bu bahaneyle evlere girmekten men eylensin. Bu husus için şikayet ettirmeyesin.

21 Mart 2007 Çarşamba

Romanya'da Yaşayan Türkler

Bölgedeki Türk toplulukları: Rumeli Türkleri, Tatar Türkleri
Romanya coğrafyasında Türkler çok eskilere dayanmaktadır. Eski Türk kavimleri olan Oğurlar (Uzlar), Peçenekler, Kıpçaklar ve sonra daha birçok Türk boyları Karadeniz Kuzeyinden gelip Romanya'ya yerleşmişlerdir.

XIIl-XIV'üncü yüzyıllarında Altın Ordu ve sonraki yıllarda Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine giren bölgeye birçok Türk gelip yerleşmiştir. Yediyüz yıla yakın süren Osmanlı hakimiyet dönemi 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonucu yapılan Berlin anlaşması ile bitmiş, bağımsız hale gelen Romanya Osmanlı İmparatorluğu'ndan kopunca Romanya'da yaşayan Türkler de anavatandan kopmuşlardır.

Bugün nüfusları 95 bin civarında olan Türkler, özellikle Tuna Nehri ile Karadeniz arasında kalan Dobruca bölgesinde çoğunlukla yaşamaktadırlar. Anadolu'dan göç eden Türkler, Kırım Türkleri (Tatarlar), Nogay Türkleri ile Gagauz Türkleri olan bu topluluklar Romenler'le iyi ilişkiler içerisinde iç içe ve barış içerisinde yaşamaktadırlar. Bugün Romanya'da Türk ve Tatar diye ikiye ayrılmış olan Türk toplumunu tek bir federasyon halinde birleştirme çabaları sonuç vermeye başlamış ve sağlam bir temele oturmak üzeredir.

Çavuşesku Sonrası Romanya'daki Azınlıklar

23 milyonluk nüfusu ve 237.000 km2lik yözölçümüyle Balkanların önemli bir ülkesi olan Romanya, 1989 Aralık ayındaki halk ayaklanmasından sonra, gerek siyasi gerekse ekonomik alanda girdiği darboğazlardan çıkmanın çabası içindedir. Eski Sosyalistlerden umduğunu bulamayan ama demokrasiye olan inançlarını yitirmeyen Romenler, geçtiğimiz yılın sonunda iktidara liberalleri getirdiler. Bunların, halkın beklentisine ne derece cevap vereceğini ise zaman gösterecektir. Yarım asırlık bir komünizm döneminden sonra dış dünyaya açılmaya çalışan Romanya, bir yandan da Rus tehditi karşısında Nato'ya girmeye çalışmaktadır.

Ülkenin kuzeyinde yer alan ve çekilmesi Ruslar tarafından durdurulan 14. Ordu, iki ülke arasında önemli bir problem olarak gündemdeki yerini korumaktadır.Romanya'nın nüfusunun %10'unu azınlıklar teşkil etmektedir. Bunların en büyüğünü 1.620.198 kişiyle Macarlar oluşturur. Diğerleri ise sırasıyla Romanlar (Çingeneler 409.723), Almanlar (119.000), Ruslar, Ukraynalılar, Türkler ve Leh, Çek, Yunan gibi küçük azınlıklardır. Romenler'in ileri derecede bir özerklik isteyen Macarlar dışında, azınlıklarla ilgili bir problemi yoktur. Bu sorun da iki ülke arasında imzalanan (16.09.1996) bir antlaşmayla şimdilik dondurulmuştur.

Romanya, azınlıklara tanınan haklar bakımından son derece ileri durumdadır. Bunda, 1989 Aralık ayındaki ayaklanmada Macarlar'ın oynadıkları rolün etkisi gözardı edilmemelidir. Romen anayasasının 6. Maddesiyle milli azınlıklara dil, din, kültür ve etnik özelliklerini ifade etme ve koruma hakkı tanınmış; kanunlar çerçevsinde kendi dillerini ve dinlerini öğrenebilmeleri, ana dilleriyle eğitim yapabilmeleri serbest bırakılmıştır. Buna karşılık Türk azınlığın, kendilerine tanınan hakları kullanma konusunda durumu hiç de iç açıcı değildir. Bunlara geçmeden önce, Dobruca Türkleri'nin tarihine kısaca bir göz atmak yerinde olacaktır.


Dobruca Türkleri'nin Tarihini Kısa Bir Bakış
İsmini, Kuman asıllı Dobrotiç'ten aldığı tahmin edilen Dobruca; Tuna ile Kardeniz arasında bulunan, 14.492 km2si Romanya, 7.780km2si de Bulgaristan sınırları içinda kalan bir bölgenin adıdır. 1992'deki nüfus sayımına göre Romanya 54.182 "Türk ve Tatar" vardır. Bunların 29.533'ü Rumeli, 24.649'u ise Tatar Türkü'dür. Gayri resmi kaynaklara göre ise bu sayının 80 bin ile 120 bin arasında olduğu belirtilmektedir. Gerçekten de, nüfus sayımına katılan görevliler Romenler'le evlenen alilelere gidemediklerini ifade etmektedirler. Türkler arasında, annesi babası Romen olan binlerce aile vardır.

Ayrıca Kılıraş (Calaraşi), Oltena (Oltenita), İbrail (Braila), Galats, Bükreş gibi illerde de Türk azınlığa rastlanmaktadır. Bunlar ise ancak %3 gibi küçük bir oran teşkil eder. Türkler'in %85'i Köstence'de, %12'si ise Tulça'da yaşamaktadır. Romanya'daki Tük azınlığın çoğunluğunu Rumeli Türkü ve Tatarlar teşkil etmekle birlikte; Ortadoks Türkler'den olan Gagavuzlar'a da rastlanmaktadır.

Bugünkü Dobruca Türklüğü'nün, çok eskilere uzanan tarihi bir geçmişi vardır. Düz, verimle, sulak bir yer olması sebebiyle, tarih boyunca birçok Türk kavminin yerleşim merkezi olan Dobruca bölgesi, dört buçuk asra yakın bir süre devam eden Osmanlı idaresiyle de, adeta bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Bugün gerek Osmanlı gerekse Osmanlı öncesine ait arkeolojik tarihi birçok eserle, çeşitli yer adları (II. Dünya Savaşı'na kadar yüzlercesi değiştirilmekle birlikte) hala varlığını korumaktadır.

13. yüzyıla kadar, hep kuzeyden ve Orta Asya'dan gelen Türkler'in akınlarına sahne olan Karpat-Tuna Bölgesi'nde, ilk olarak M.Ö. 1000 yıllarında, proto-Türkler'den kabul edilen İskitler (Sciti) görülür. Bunlar, Romenler'in ataları kabul edilen Traklar'la temas kurarak Mangalya (ki bu ada İskitler'den kalmıştır) civarında bazı Romen aşiretlerini idaresi altına alırlar.

İskitleri, sırasıyla M.Ö. 375 yıllarında Batı Hun Türkleri (80 yıl); M. VI. yüzyılda Orta Asya'dan (Deşt-i Kıpçak) gelerek İstanbul'u bile kuşatacak kadar ilerleyen Avar Türkleri (VII. yüzyıla kadar); M.III. yüzyılda da Bulgar Türkleri (681-702) takip eder. 9. ve 10. Asırlarda Karpat-Tuna bölgesinde oluştuğu kabul edilen romen ulusu, 9. yüzyılın sonlarına doğru ise Peçenek Türkleri'nin istilasına uğrar. Bizans'ı da kendilerine dahil eden Peçenek Türkleri Avarlar'dan sonra İstanbul'u ikinci defa kuşatırlarsa da fethedemezler. On üç boydan oluşan bu Türkler'in biri de, bugünkü Gagavuz Türkleri'nin aslını oluşturan Oğuz/Uz'lardır. Brail ve Tulça'da Peçenek ve Oğuz/Uz Türkleri'nden kalan bazı yer adlarına rastlanmaktadır.

Peçenekler, XI. yüzyılın ortalarında (1057) Kuman Türkleri'ne mağlup olurlar. Kumanlar, bu yörede iki asra yakın hüküm sürdükten sonra Katolikliği kabul ederler. 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi'nda, Bizans Ordusu'nun önemli bir kısmını oluşturan Peçenek ve Oğuz/Uz Türkleri'nin; kendi dillerini konuşan soydaşlarını görünce, onların saflarına geçerek, savaşın kaderini değiştirdikleri, bilinen tarihi bir gerçektir.

1241'de kısa bir süre devam eden Moğoll akınları, buradaki Türkler'in, daha güneye inmelerine sebep olur. 13. asırda, bu bölgede güneyden gelen Türkler görülmeye başlar. M.1263-64'te, Konya Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus ve amcası Sarı Saltuk önderliğindeki Selçuklu Türkleri, Babadağ civarındaki Kavurna ülkesi adı verilen bir bölgeye yerleştiler. Bunlar, Sarı Saltuk'un ölümünden sonra Bizans'ın zorlamasıyla Hristiyanlığa geçerler. Dobruca adının da bu devletin başına geçen Kuman asıllı Dobrotiç'ten geldiği tahmin edilmektedir. Türk tarihçileri, bu asırdan itibaren bu bölgeden Dobruca yurdu olarak bahsetmişlerdir.

13. yüzyılın ortalarından 14. Yüzyılın sonlarına kadar ise, Altınordu Devleti'nin sınırlarının Tuna'ya kadar genişlemesi üzerine; Kıpçık Bozkırları'ndaki Tatar Türkleri'nden bir kısmı, Dobruca Bölgesi'ne gelip yerleştiler.

14. yüzyılda, Aydınoğulları Beyliği'nin Dobruca bölgesine yaptığı birkaç saldırıdan sonra, Balkanlar'da asırlar sürecek yeni bir dönem başlar. 1391'de, Osmanlılar'a vergi vermeyi kabul eden Eflak (Valahya), Yıldırım Bayezid'in 1397'deki Niğbolu Zaferi'nden sonra ise, kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçer. Boğdan ise II. Beyazıt'ın, 1484'te Kili(Kila) ve Akkirman'ı fethinden sonra Osmanlılar'a bağlanır.
Osmanlılar, Rumeli'ye ayak bastıklarında, buradaki Kuman, Peçenek, Oğuz Türkleri'yle karşılaşırlar. Bunlar, Osmanlılar'ın Rumeli'deki ilerleyişlerinde ve bölgede uzun süre kalabilmelerinde önemli bir rol oynamıştır.

Eflak ve Boğdan, Osmanlılar'a bağlandıkdan sonra önemli hak ve ayrıcalıklara sahip özerk bir prenslik olarak yönetilmiştir. Bunlarda, Osmanlı Kanunları tatbik edilmemiş Beylerbeyi ve kadı da gönderilmemiştir. Fakat bölgede hutud kalaleriyle, askeri teşkilat bulundurulmuştur.

II. Beyazıt, Dobruca'yı fethettikten sonra Karadeniz'in kuzeyinden çağırdığı Tatarlar'la, Anadolu'dan getirdiği çoğu konar-göçer (yörük) olan Türkler'i Dobruca'ya yerleştirir. 1783'te Kırım'ın Ruslar'a bağlanmasından sonra da bir kısım Kırım Türkü Dobruca'ya göç eder.

1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra Romanya bağımsızlığını kazanır. Bu tarihten sonra ise Dobruca Türkleri akın akın "Ak Topraklar" dedikleri Anadolu'ya göçe başlarlar. Göçler 1910'a kadar yoğun bir şekilde devam eder. Bundan sonra 1935-37 yıllarında yapılan göçlerle de Dobruca, Türkler tarafından adeta boşaltılır. 23.08.1944'te başlayan komünizm döneminde de, bilhassa varlıklı ve aydın kişilere karşı yapılan baskılar sonucu bir kısım Türk Anadolu'ya göç eder. Bütün bu göçlere karşılık 1920'lerde 250 bin civarında olan Türk nüfus, azala azala bugünkü sayıya düşmüştür.

Görüldüğü gibi Dobruca, birçok Türk boyunun uğrak yeri olmuş; bunların bir kısmı Hristiyanlığı kabul ederek Romenler'e karışıp gitmişler; bir kısmı da kende aralarında karışarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Romen ulusunun oluşumunda, eski Türk kavimlerinin önemli rol oynadığı kaynaklarda belirtilmektedir. Romenler arasında bugün bile varlığını koruyan birçok Türkçe isim bunun canlı bir göstergesidir. Macarlar'ın yoğun olarak yaşadığı Sibiu Şehri'nde, "Çangıy" ve "Sakuy"lar denilen ve kendi aralarında eski bir Türçe konuşulan topluluğun da, Katolikliği kabul eden ve zamanla Macarlaşan Kuman Türkleri olduğu tahmin edilmektedir.

Tatar Türkleri kendilerinin Tat, Keriç-Çongar ve Nogay olmak üzere üçe ayırmaktadır. Bahçesaray civarından gelen Anadolu Türkçesi'ne yakın olanlara Tat; Dobruca'ya ilk yerleşen, şiveleri Kuzey Tükçesi'ne benzeyenlere Nogay; 1860'lardan sonra gelen ve Dobruca'daki Kırım Türkleri'nin çoğunluğunu teşkil edenlere ise Keriç-Çongar denilmektedir. Evlâd-ı fâtihan dediğimiz Türkler ise, tipik bir Rumeli Türkçesi konuşmaktadırlar. Bunların yanında, Türkçe'yi canlı bir şekilde yaşatan ve millet adı verilen Çingeneler de vardır. Bunlar, Osmanlılar döneminde İslamiyeti kabul ederek Türkçe'yi öğrenen bir topluluktur. Kendilerini Türk kabul eden bu topluluk, Türk milletvekilleri için oy kullanmaktadır.

Türk ve Tatar Birliği

Romanya'nın birliğine ve bütünlüğüne sadık, problemsiz bir azınlık olarak varlıklarını sürdüren Türkler, kurduğu birliklere kendilerine tanınan anayasal haklardan yararlanmaya çalışmaktadır. Komünizm öncesinde de birçok cemiyete sahip olan Türkler, sosyalist rejimin devrilmesinden sonra 29.12.1989'da "Romanya Demokrat Türk Müslüman Birliği"ni kurarlar. Bu birliktelik ne yazık ki kısa bir süre sonra; birliğin Romanya Türkleri'nin Demokratik Birliği (Uniunea Democrata Turca Din Romanıa) ve (Uniunea Democrate a Tatarilor Turk-Müsluman din Romania) Romanya Tatar-Türk Müslümanlarının Demokrat Birliği olarak ikiye ayrılmasıyla bozulur/bozdurtulur. Bu iki topluluk, girişimler sonucu 30.07.1994'te Türk-Tatar Birlikleri Federasyonu altında birleşmişlerdir.

11 Mart 2007 Pazar

Napolyon Hayatı ve Sözleri


İşte askeri deha Napolyon'un herkes tarafından okunması gereken müthiş sözleri


Küçüklüğünde,okul yıllarında arkadaşları sık sık Napolyon'un boyuyla dalga
geçmektedirler."Oğlum"der birisi "Seni büyüyünce savaşa çağırsalar sen
bu boyla atına binene kadar savaş biter." Napolyon arkadaşlarına bakar ve
şöyle der "Merak etmeyin,ben büyüdüğümde beni savaşa çağırdıklarında ben
ata binmeyeceğim,ben atıma bindiğimde savaş başlayacak.

İspanya'yı aldıktan sonra İspanya kralı ona "Sen para için savaşıyorsun" diye
haykırır."Biz ise şerefimiz için." Napolyon cevap verir "Herkes kendisinde
olmayan şey için savaşır."

Napolyon'un ordusu zor durumdadır,general gelir ve şöyle der."İmparatorum,
savaşamayız düşman 3 katımız gücünde,onlar 150.000 biz ise 50.000 kişiyiz."
Napolyon şu yanıtı verir "Onlar 150.000 biz ise 50.000 bir de beni kat, etti
150.000 eşitiz,savaşıyoruz."

Napolyon gençken teğmenlik döneminde içine kapanık biriydi.Bulunduğu
ortamın civarında partiler verilir insanlar durmadan pervasızca eğlenirken
Napolyon hiç katılma isteği duymazdı ortamlarda o pasif duruşu ve solgun
çehreli halini görenlere şöyle derdi."Tarih örnekleriyle doludur,gün gelir
soluk çehreli ama ihtiraslı olan adamlar öne çıkarlar ve zengin züppelerin,
uslanmaz güzel ??????lerin ve onların zamparalarının hakimiyetini ellerine
geçirirler.

Vaktiyle Fransız hükümetinden biri Napolyon Bonapart'ı bir muharebe sırasında
eleştiriye kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:
Önce şurasını almalıydınız,sonra burdan geçerek ötesini zaptetmeliydiniz,
gibi fikirler yürütünce Napolyon vet,onlar parmakla alınabilseydi dediğin
gibi yapardım.

Ayrıca onunla ilgili şunlar eklenmeli
1-Avrupa'da trafiğin sağdan akması Napolyon'un süngü tehdidine dayanan
bir sebeple belirlediği bir olay,başta Fransa,Almanya,Türkiye gibi 51 ülkede
direksiyon solda bulunurken Napolyon'un işgal edemeyip etkisini yayamadığı
İngiltere ve onun Avustralya,Hindistan gibi sömürgelerinde sağdadır.İnanılmaz
mali faturayla karşılaşılacağı için İngilizler bunu değiştiremiyor.
2-Napolyon Türk ordusuna hayrandı.Türkler öldürülebilir ama asla yok
edilemezler demiştir bunun yanı sıra bana Türklerden oluşan bir ordu verin
tüm Dünya'yı fethedeyim dediği söylenir ancak yine kendisine göre başta Sultan'ın Osmanlısı tüm Asya'ya hakim olmasını Türk-İngiliz birleşik savunmasına karşı bozguna uğradığı Akka engellemiştir.
3-Ünlü sözü "para,para,para"yı bir savaş yapıp kazanmak için ne gerekir
sorusu üzerine söylemiştir.


Napolyon Bonapart


Napolyon Bonapart, 1769 yilinda Korsika'nin Ajaccio Sehrinde doğdu. Carlo Buanoparte ile Marie Letizia Ramolino'nun ikinci oğullaridir. Öğrenimini Brienne'de bir okulda yapti; sonra Paris'teki Askeri Akademiye yazildi. 1785'te Valence'daki topçu alayına katildi. 1794'te Italya'daki topçu birliklerinin komutanliğina getirildi. Paris'teyken Jakoben çevrelerle iliski kurmus olduğu anlasildiğindan, La Vendee'ye gönderilmek istendi; bunu kabul etmeyince, görevinden alindi. Paris'e döndükten sonra, Konvansiyona karsi hareketi bastirmak için, Paul François Barras ile Lazare Carnot'un kuvvetlerine katildi. Olaylar kisa zamanda geliserek yeni bir anayasanın ve Direktuvarliin doğmasina yol açti.

Napolyon, 1795 Ekiminde Fransa'daki ordunun basina getirildi. 1796 Subatinda da Italya'daki ordunun baskomutani oldu. Bu arada General de Beauharnais'in dul karisi Josephine ile evlendi. 1796 Nisanýnda ilk Italya seferinin yaptı. Bu sefer, Napolyon'un ününü yaydi. Stratejik ustaliğin bir saheseri sayilan Italya seferi, büyük basari ile sonuçlandi. İmzalanan Campo Formio antlasmasi ile Venedik Cumhuriyeti Italya'ya birakiliyor, karsiliğinda da Belçika ve Iyon adalarýialiniyordu. Bu önemli siyasi olayla devrim cumhuriyeti, Avrupa'nın en tutucu devleti olan Avusturya'ya gücünü göstermiþ; Napolyon da Italya'daki Fransız yönetimini kabul ettirmis oluyordu.

Napolyon, Paris'e döndükten sonra, Direktuvarlik tarafından Ingiltere'yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere'ye saldıracağına, Ingiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Misir seferine çikti. Akdeniz'deki Ingiliz donanmasını yenilgiye uğratti, Malta'yi aldý. 1798 Temmuzunda da Iskenderiye'ye girdi. Piramitler Savasi'nda Memlükleri yendi. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki Ingiliz donanmasi, Fransýz donanmasýna saldirarak gemilerini batirdi. Nelson'un basarisi üzerine Ýngiltere, Osmanlý Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa'ya karsi birlestiler. Birleþik ordu, Rus generali Alexander Suvorov'un komutasında, Napolyon'un ele geçirdiği topraklari geri aldi. Napolyon, 1799 yilinda Suriye'ye girdi. Akka'nýn Cezzar Ahmed Paþa tarafindan basariyla savunulmasi ve ordusunda belirgin salgın hastaliklar yüzünden Misir'a çekildi. Ordusunu burada birakarak gemi ile Fransa'ya döndü. 9 Kasým 1799'daki hükümet darbesi, Fransa tarihinde yeni bir dönemin baþlamasina sebep oldu. Birkaç hafta sonra, anayasada desiþiklikler yapilarak yönetim üç konsülün eline birakildi. Napolyon "birinci konsül" olarak, Fransa'nýn mutlak hakimi oldu. Bazi reformlar yapmaya çaliþti. Devletin dağittiği kredileri belli bir düzene soktu; 1802 yilinda Fransa Bankasini kurdu; idari alanda bazi reformlar gerçeklestirerek valilerin ve belediye baskanlarinin siviller arasindan seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karsi sorumlu olmalarini sağladi; mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi.
Avusturya ve Ingiltere ordulari hala silahlarini birakmamiþlardi. Napolyon Bonapart, 1800 yilinda tekrar Italya'ya girdi ve Milano'yu aldi. Böylece Avusturya ordusunu ikiye bölmüþ oluyordu. Birini kuþatma altinda tutarken diğerine saldirdi. Bu saldirilari basari ile sonuçlandirdi. Jean Victor Moreau'nun Hohenlinden'deki zaferi üzerine, Avusturya Imparatoru, Ingiltere ile ittifakini bozmak ve 1801 Subatinda Luneville baris antlasmasini imzalamak zorunda kaldi.

Napolyon kisa zamanda Fransa halkinin sevgisini kazandi. Yabanci ülkelerdeki Fransizlarin, ülkelerine dönüs devletin modernlestirilmesinde kendisine yardimci olmalarini sağladi. 1804'te yaptiği Code Napoleon (Napolyon Kanunlari) halk tarafindan da desteklendi. Napolyon, ayni yil, Paris'teki Notre Dame katedralinde Papa Pius VII'nin eliyle taç giyerek Imparator oldu. Napolyon İmparatorluðu boyunca sayisiz zaferler kazandi. Ancak Fransa içinde beliren bazi hosnutsuzluklara, İngiliz donanmasının gücü, Ispanya ve Italya'da tahta geçirdiði akrabalarýna halk tarafindan duyulan kin ve nefrete, kendine bağladiği devletlerde beliren milliyetçilik akımlari da eklenmisti.

Napolyon 1812 yilinda Rusya'ya girdi. Ancak yiyecek sikintisi, asker kaçaklari ve Rusya'nýn dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden, ordunun yönetimi Joachim Murat'ya býrakarak Paris'e döndü. Kendisine karsi düzenlenen hükümet darbesini bastirdiktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekiminde Leipzig'de yenik düstü. Düþman kuvvetleri 1814'te Paris kapilarina dayanýnca görevinden ayrilmak zorunda kaldı. Elbe adasına sürgüne gönderildi.

Napolyon'dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi. Viyana kongresine katýian bakanlar ve delegeler, 7 Mart 1815'te Napolyon'un kaçis Paris'e dönmüs olduğunu, halk tarafindan büyük sevgi ile karsilandiğini öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon, Belçika'ya saldirdi. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington'un komutasindaki Ingiliz ve Gebhard von Blücher komutasýndaki Prusya kuvvetleri tarafýndan 18 Haziran 1815'te Waterloo'da büyük bir yenilgiye uğratildi.

Napolyon, Paris'e dönünce ikinci kez tahttan indirildi. Amerika'ya kaçmak istedi, ancak bunu baþaramayýnca Ingilizlere teslim oldu. Ingilizler, onu Atlantik'teki St. Helena adasina götürdüler. Napolyon, son yillarini bu küçük adada geçirdi ve anilarini yazdirdi. Napolyon 5 Mayis 1821'de öldü, ancak cenazesi 1840 yilinda Paris'e getirilebildi ve invalides'e gömüldü. Napolyon'un usaği tarafindan zehirlendiğini ileri sürenler vardir.

Askeri dehaya sahip bir komutan olan Napolyon, siyasi bakimdan da önemliydi. Burjuva ihtilalini kendi istediği doğrultuya yöneltmis; ne eski rejime dönülmesine ne de bir halk hükümetinin kurulmasýna yol açmiþtir. Waterloo yenilgisinden sonra, Paris halkini silahlandirmaya bu yüzden cesaret edememistir. Halk, Napolyon için silaha sarilabilirdi ama Napolyon, bu hareketten bir halk hükümetinin doğabileceðini düþünmüþtü. Orta sinýfin hakim olduğu merkezi bir hükümet biçiminin yaraticisiydi. Napolyon'un anlayisina uygun olan bu hükümet biçimini daha sonraki yillarda baþka Avrupa devletleri de benimseyerek uyguladilar. Napolyon, milliyetçilik duygularina pek önem vermezdi; ama Italya, Polonya, Almanya ve Balkanlarda farkinda olmayarak milliyetçilik tohumlarinin atilmasina sebep olmuştu.

10 Mart 2007 Cumartesi

Fatih'in Hırıstiyan Askerleri

İstanbul’un fethine dair her şey tartışıldı. Asker sayısı, karadan yüzdürülen gemilerin ebadı, fetih gününün tarihi…. Ama Fatih’in ordusunda yer alan, evlad-ı fatihanla yan yana savaşan binlerle ifade edilen Hıristiyan asker hiç tartışma konusu olmadı.

Osmanlı Ordusu’ndaki Hıristiyan askerler bu gün tespit edilmiş olmamakla birlikte çok tartışılmayan, gündeme gelmeyen bir konu. 1432 tarihli Arvanit (Arnavut Sancağı) defterine dayanarak çok eski tımar sistemini inceleyen Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti tarafından yerli Hıristiyanların önde gelenlerine tımar verildiğini görür. Tarih biliminde bu önemli bir buluş olarak kayda geçer. 1952 yılında Belleten dergisinde kaleme aldığı makaleyle bunu akademik dünyaya duyurur. İnalcık’ın hayat hikâyesini ve görüşlerini ihtiva eden, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Tarihçinin Kutbu (söyleşi Emine Çaykara) adlı kitapta anlattığına göre bu tez profesörlüğünün kapılarını açmıştır. Peki, bu tez neden önemlidir?

“Osmanlı Devleti Balkan’da mevcut aristokrasiyi kılıçtan geçirmemiş, aksine tımar vererek Bulgar, Sırp, Arnavut senyörünü yerinde bırakmış, işbirliği yapmış onlarla. Böylelikle Osmanlı Balkanlar’da yüksek sınıfı tımar rejimine sokarak Osmanlılaştırmış ve Müslüman olma şartı koymamıştır.” İşte bu yüzden, İstanbul 1453’te kuşatıldığında Fatih’in ordusunda pek çok Hıristiyan asker vardır.

Tımarlı sipahiler toprak yönetiminin bir parçasıydı. Yükselme döneminden sonra eski popülaritesini yitirse de İstanbul’un fethi tarihinde Osmanlı Devleti’nin en önemli askerî kuvvetlerini teşkil etmekteydi. Sistem bir yönüyle toprağın işlenmesini ve ürün alınmasını sağlarken, diğer yönüyle de devletin asker ihtiyacının karşılanmasını sağlıyordu. İnalcık, Tarihçi’nin Kutbu’nda sistemi şöyle anlatıyor: “Osmanlı Sırbistan’a, Arnavutluk’a, Bulgaristan’a gittiği zaman, diyelim 20-30 köyü olan bir soylu asker var; Osmanlı 30 köyün 20’sini elinde bırakmış, fakat kendisini tımar, zeamet sahibi olarak kaydetmiş defterlere. Başlangıçta dinlerini değiştirmesini de istememiş. Mesela Arnavutluk’ta eski Hıristiyan feodallerin yüzde 35’i Osmanlı tımar sipahisi. Bu, Osmanlı yayılışını, egemenliğini kolaylaştıran bir yöntem. Vesikalarda birkaç nesil tımar sahiplerini Hıristiyan olarak görüyoruz.” Peki, sonra ne oluyor. “Müslümanlarla savaşa gidip gelmek onları İslam’a ısındırıyor; ordunun sahada namazgahta namaz kıldıklarını görüyor, zamanla Müslümanlaşıyorlar. Öyle ki, Hıristiyan tımar, zeamet sahipleri arasında sancakbeyi olanlar var, sonra Müslüman oluyorlar.”

Farklı kaynaklar Osmanlı Ordusu’nda yer alan Hıristiyan askerlerin sadece tımarlı sipahiler grubunda yer almadığını gösteriyor. Graf Marsigli, 1934 tarihli “Osmanlı İmparatorluğu’nun Zuhur ve Terakkisinden İnhitatı (Gerileme) Zamanına Kadar Askerî Vaziyeti” başlıklı çalışmasında sefere çıkan Osmanlı ordusunun sadece kapıkulu askerleri ve tımarlı sipahilerden ibaret olmadığını belirtiyor. “Bunların dışında Kırım Hanlığı’na ve salyaneli (Eflak ve Boğdan) eyaletlere bağlı askerler ile Fransız, Ulah ve Moldovalı askerler de Osmanlı ordusu ile birlikte sefere katılırdı.”

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin İstanbul’un Fethi maddesinde konuya ilişkin birkaç satır bulmak mümkün. “Osmanlı ordusunda bilhassa toprak altında tünel kazan (lağımcı) grup arasında 300 kadar Sırp madencinin bulunduğu, ayrıca Alman, Bohemyalı, Macar ustaların görev yaptığı belirtilir. Silah ve teçhizat yönüyle çok kuvvetli olan orduda asıl gücü Anadolu ve Rumeli tımarlı askerler teşkil etmekteydi.(Prof. Dr. Ferudun Emecen)”

Dr. Erhan Afyoncu, sorularla Osmanlı İmparatorluğu kitabında yağma için gelmiş olan Hıristiyanlara işaret ediyor. “Osmanlı askerleri şehre durdurak bilmeden saldırıyorlardı. Fatih ilk olarak azapları ve ordusundaki Hıristiyanları surlara saldırttı. İşin en garibi Avrupalı Hıristiyanlardan Bizans’a birkaç yüz kişilik yardım gelmişken, Osmanlı ordusunda Alman’dan Macar’a, Hırvat’tan Sırp’a kadar binlerce Hıristiyan vardı. Hatta ganimet almak umuduyla şehre saldıran bu Hıristiyanların içerisinde Rum kökenli olanlar bile bulunuyordu...”

Yıldırım Beyazıt’la Ankara’da savaşan Timur, Osmanlı ordusundaki Hıristiyan askerleri diline dolamaktan geri kalmaz, sırf bu nedenle Osmanlı ordusunu kâfir ilan etmeye kadar gider. Fethettiği topraklarda kalıcı yönetimler kurmak peşinde olan Osmanlı için Hıristiyan askerlerin pek sorun edilmediği anlaşılıyor. Yüzbinlik orduda sayısal ve etkinlik bakımdan bir şey ifade etmeyen Hıristiyan asker, Osmanlı kurumsallaşmasının tamamlanmasından sonra (Kanuni dönemi) görülmez. Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi birkaç asır içinde zaten hepsi Müslüman olmuşlardır.

Bu konuda alıntı yapılacak pek çok kaynak olmakla birlikte neredeyse tüm çalışmalar Halil İnalcık’ın o meşhur çalışmasına dayanıyor. En büyük heyecanı Balkan halkları yaşamış. Çünkü Osmanlı devrine köle olarak girmediklerini, askerî sınıfta Osmanlı ile beraber olduklarını öğrenmişlerdir. Fakat tımar sisteminin bir sonucu olarak İstanbul’un fethinde binlerce Hıristiyan askerin katılmış olması, bizim için çok bir anlam ifade etmiyor olmalı ki popüler bir karşılığı, fetih günlerinde hatırlanmışlığı yok. Ayrıca herkesin söz söyleyebileceği bir alan olmayıp, Halil İnalcık konunun neredeyse tek otoritesi konumunda.

Konuyu tarihçilerle konuşmak istediğimizde bunu daha iyi anlıyoruz. Osmanlı Tarihi ile ilgili kapsamlı bir kitabı da bulunan, daha çok toplumsal tarih çalışmalarıyla da bilinen bir tarihçiye soru yönettiğimizde “Halil İnalcık’ın söylediği üzerine bir şey söylemek ya da onu tasdik etmek bize düşmez” diyor. Ünlü bir başka tarihçi de ‘binlerce’ sözüne itiraz etmekle birlikte “hocayla ihtilaflı duruma düşmek istemem” diyerek görüş vermek istemiyor.

Büyük saygı duyduğunu belirtip Halil İnalcık’ın söylediklerine açık olarak şerhini koyan kişi Osmanlı ve İslam Hukuku uzmanı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz oluyor. Akgündüz’e göre bomba yapımı, köprü inşası, istihbarat gibi teknik ve destek hizmetlerinden yardımcı kuvvet olarak Hıristiyanlar kullanılmıştır ama savaşan grup tamamen Müslümanlardan ibarettir. Akgündüz, Osmanlı askeriye sisteminde Hıristiyan ve Yahudilerin cizye vererek askerlik hizmetinden muaf kılınması geleneğinin Tanzimat’tan sonra bile korunduğunu, ancak ittihatçılarla bozulduğunu söylüyor.

Akgündüz, Halil İnalcık’ın bu yorumuna katılmıyor. Bunun bir araştırmadan çok ‘teori’ olarak nitelendirilebileceğini söylüyor. Büyük hürmet beslediği hocaya bu konuda katılmamasının sebebini hocanın İslam Hukuku alanında herhangi bir yetkinliği olmaması olarak gösteriyor. Akgündüz, Osmanlı tarihini anlamada İslam Hukuku çalışmalarının çok önemli olduğunu belirtirken, Halil İnalcık da bu durumun zaman zaman eksik yorumlara yol açtığını dile getiriyor. Bir sempozyumda Halil İnalcık’la ayaküstü bir görüşmesinde, bu görüşlerini kendisine ilettiğinde her zaman olduğu gibi olgunlukla karşıladığını da ekliyor.

Eğer İnalcık haklıysa bir dua da onlara göndermek gerekiyor. Toprağınız bol olsun!


BALKANLAR’I ANLAMAK iÇiN OSMANLI OKUYORLAR

Anadolu’dan önce Balkanlar’a yönelen ve orada kendine özgü bir sistem kuran Osmanlı, kurduğu sistem ve sağladığı barış (Pax Otamana) ile bugün dünyanın ilgi odağı. Amerika’da okutulan ülke tarihlerinin başında Osmanlı geliyor. Prof. Dr. Cemal Kafadar’a göre bunun basit bir nedeni var. “6 asırlık olaysız Balkan sistemini anlamak.” Prof. Dr. Halil İnalcık’la birlikte Amerika’da bu ilginin doğuşuna sebep olan Prof. Dr. Kemal Karpat’a göre yakın tarihte yaşananlar gözleri Osmanlı’ya dikti. “Son 15-20 yıl içinde Balkanlar’da ve Rusya’da çöküntüler meydana geldi ve buralarda milliyetçilik ortaya çıktı. Sovyetler’in bütün gayretlerine rağmen orada yaşayan 130-140 kavimi 70 sene boyunca asimile edememesi ve nihayet bu rejimin çökmesinden sonra yeni cumhuriyetlerin ortaya çıkması şu düşünceyi doğurdu: Sovyetler bütün imkanlara sahip olmasına rağmen bu milliyetleri memnun edemedi. Diğer taraftan Osmanlı’ya bakıyorsun; çeşitli milliyetlerden kurulu olmasına rağmen 600 sene ayakta durdu.” Üstelik Balkanlar’da 1990’dan sonra olaylar aynı meseleyi şiddetli ve aktüel bir şekilde ortaya çıkarmış, Sırp Boşnak’ı Hırvat Sırb’ı, Makedon Arnavut’u öldürmektedir: “Bakıyorsunuz ki Osmanlı’da bu yok. Osmanlı döneminde Balkanlar’da ve Rusya’da bu gibi milliyetler arasında kavgalar olmadı. İşte bu nedenle, ‘Osmanlı bu kadar farklılığı bir arada nasıl tutabildi, anlayalım bunu, nesi vardı bu adamların’ demeye başlandı.”

13 Şubat 2007 Salı

Siyasi Tarih II

Siyasi Tarih (B-Ç)


Baas Partisi (Hizb el Ba's el-Arabi el-İştiraki)
Tam adı Arap Sosyalist Baas Partisi ve Arap Sosyalist Yeniden Doğuş
Partisi. Tek bir sosyalist Arap toplumu oluşturmayı hedefleyen radikal
siyasi hareket. Pekçok Arap ülkesinde kolları vardır.
Baas Partisi 1943 yılında Mişel Eflak ve Salah el-Bitar tarafından Şam'da
kuruldu. 1953'de Suriye Sosyalist Partisi ile birleşen parti Arap
Sosyalist Baas Partisi adını aldı. Bağlantısızlık politikasını,
emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı çıkmayı benimseyen Baas Partisi,
İslam'ın bazı unsurlarından faydalanarak sınıfsal farklılıkları ortadan
kaldırmayı amaçlayan bir hareket gerçekleştirmeye çalışmıştır. Katı
disipline dayalı aşırı merkeziyetçi bir yapıya sahiptir.
1963'te Suriye'de iktidarı ele geçiren Baas, "milliyetçi" ve "ilerici"
diye anılan iki gruba bölündü ve 1970'te Hafız Esad'ın başa geçmesiyle iki
grup arasındaki çekişmeyi milliyetçiler kazanmış oldu. Irak'ta 1963
yılında kısa bir süre Baasçılar iktidara geldiyse de 1968'de yeniden
iktidarı ele geçirdiler. Irak ve Suriye'deki Baas Partileri arasındaki
anlaşmazlık iki ülkenin siyasi birliğine engel oldu ve daha sonra iki ülke
birbirine karşı pek dostça olmayan siyaset yürütmeye başladı. Suriye'de
Baas hükümetine en önemli tehdit Müslüman Kardeşler Örgütü olmuştu. Ama
Hafız Esat 1982 yılında Hama'da kanlı bir müdahale ile örgüte ağır bir
darbe indirdi. Irak'ta ise kuzeydeki Kürt ve güneydeki Şii gruplar Baas
için en önemli tehlikelerdi.
Suriye Baas Partisi yıllardır Batı'ya karşı sert olan tutumunu Orta Doğu
Barış Süreci doğrultusunda yumuşatırken Irak'ta Baas, Körfez Savaşı ve
sonrası Batı ve özellikle Amerika karşıtı bir siyaset izlemektedir.
Bağdat Paktı, 1955
Ortadoğu'da barış ve güvenliğin korunması için kurulan ittifak. 1955
yılında Türkiye ve Irak arasında kurulan Pakt'a aynı yıl Pakistan, İran ve
İngiltere katılmıştır. Bütün Arap Birliği üyesi ülkeler ve büyük Batılı
devletlerden bazıları da Pakt'a davet edilmiş ama hiçbiri buna ilgi
göstermemiştir. 1959'da rejim değişikliği ile Irak'ın üyelikten
ayrılmasıyla Pakt, Merkezi Andlaşma Örgütü (CENTO) adını almıştır.
Bakü Kongresi, 1920
III. Komünist Enternasyonal (Komintern) tarafından Bakü'de düzenlenen
toplantı. 1920 yılında Bolşevikler artık Batı'da umdukları büyük devrimin
pek de yakın olmadığına inanmaya başlamışlardı. Bu ortamda Doğu halklarına
doğru yönelen Sovyetler Birliği onlarla Batı'ya karşı bir ittifak kurmaya
çalışıyor ve Batılı emperyalist güçlerin egemenliği altındaki Doğulu
halkları bu güçlere karşı ayaklandırmayı düşünüyorlardı. Eylül 1920'de
Bakü'de çoğunluğu sömürge rejimi altındaki Doğu ülkelerinden gelen
komünist partilerin temsilcilerinin katıldığı bir Kongre düzenlendi.
Kongrede iki ana konu üzerinde yoğunlukla duruldu. i)Doğu halklarının
ulusal kurtuluş mücadeleleri beklenen dünya devrimi açısından nasıl
değerlendirilecek. ii)Komintern bu konuda nasıl bir strateji izleyecek.
Kongre'de komünist nitelikli olmayan -bu sırada Anadolu'daki kurtuluş
mücadelesi dahil- ulusal kurtuluş hareketlerine karşı nasıl bir tutum
takınılacağı da tartışıldı.
Balfour Bildirisi, 1917
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur J. Balfour'un 2 Kasım 1917'de,
Uluslararası Siyonist hareketin önderlerinden Lord Rotschild'e gönderdiği,
Filistin'de Yahudilere bir "ulusal yurt" kurulması çabasının İngiliz
hükümetince destekleneceğinin belirtildiği mektup. Ancak yine mektuba
göre, Yahudiler için kurulacak böyle bir yurt, bölgenin Yahudi olmayan
kesiminin haklarını ihlal etmeyecekti. İngiliz Dışişleri Bakanını böyle
bir mektup yazmaya iten en önemli sebep, toprakları üzerinde çok sayıda ve
önemli etkiye sahip Yahudi'nin yaşamakta olduğu A.B.D.'nin sempatisini ve
Almanya'ya karşı yürütülen savaşta katkısını sağlamaktı. Mektubun
zamanlaması da iyi yapılmıştı. Çünkü kısa bir süre sonra Almanya ve
Osmanlı Devleti deYahudi desteğini sağlayabilmek için özellikle Almanya
Siyonistlerine savaş sonrası ödünleri vermeye başlamışlardı.
Siyonist liderlerden H. Weizman ve N. Skolov'un ısrarlı çabaları ile
yayımlanan Bildiri, Filistin'de yalnızca Yahudilere ait bir devletin
kurulmasını isteyen Siyonistlerin isteklerini tam anlamıyla karşılamıyordu
ama ilerde İsrail'in kuruluşu için bir dayanak oldu.
Balkan Antantı, 1934
9 Şubat 1934'te Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında
imzalanan ittifak andlaşması.Avrupa'nın revizyonist ve anti-revizyonist
iki kamp etrafında toplanmaya başlaması Balkan devletlerini bir grup
kurmaya yönlendiriyordu. İlk kez 1929'da Yunanistan Başbakanı
Papanastasio'nun ortaya attığı bir Balkan birliği kurulması fikri çeşitli
devletlerden destek görmüş ve arka arkaya Balkan devletleri arasında
gayriresmi nitelikli konferanslar toplanmaya başlamıştı. Konferanslar
sonucu verilen uzlaşma doğrultusunda 9 Şubat 1934'te Atina'da Türkiye,
Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Atlantı imzalandı. Üç
maddeden oluşan Antant Balkan ülkelerinin kendi aralarında olan sınırları
koruyor ve bu ülkeler arası işbirliğini geliştirmeyi amaçlıyordu. Antant
bölgede revizyonist politika izleyen Bulgaristan'ı hedeflemekteydi. II.
Dünya Savaşı'nda Türkiye dışındaki üyelerin Alman işgaline uğraması ile
Antant geçerliliğini kaybetmiştir.

Balkan Paktı
Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya'nın taraf olduğu siyasal nitelikli
bölgesel örgüt. Pek uzun ömürlü olamamıştır.
A.B.D. 1950'lerin başında Sovyetlerle gergin ilişkileri olan Yugoslavya
ile ilgilenmeye başlamıştı ve NATO'ya girmeleri kesinleşmiş olan Türkiye
ve Yunanistan ile bu ülkeler arasında bir pakt yapılması yönünde
çabalıyordu. 1951 yılı sonuna doğru ve üç ülke arasında başlayan
yakınlaşma 1952 boyunca da devam etmiş ve 28 Şubat 1953'te Ankara'da üç
ülkenin Dışişleri Bakanları tarafından bir "Dostluk ve İşbirliği
Andlaşması" imzalanmıştır. Bu andlaşmaya göre üç devlet ortak çıkarlarıyla
ilgili konularda birbirlerine danışacaklar ve üye devletlerin Dışişleri
Bakanları yılda en az bir defa toplanacaktı. Dışişleri Bakanları arasında
süren toplantılar sonucu yeni ilerlemeler sağlanmış, 9 Ağustos 1954'te üç
ülke arasında Bled Andlaşması imzalanmıştır. Bu andlaşmaya göre taraflar,
aralarından herhangi birine ya da birkaçına yönelen bir saldırıyı
kendilerine de yapılmış sayarak askeri güç de dahil her türlü önlemi
alacaklardı.
Ama daha paktın ilk günlerinden itibaren Türkiye ve Yugoslavya arasında
görüş ayrılıkları ortaya çıkmış ve 1955'ten itibaren Sovyetlerle
ilişkilerini düzeltmeye başlayan bu ülkenin pakta ilgisi azalmıştır.
Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla da
Paktın doğurduğu olumlu hava silinmeye başlamıştı. Pakt 1960 yılına kadar
devam etmiş 1960 Haziranında da resmen sona erdiği açıklanmıştır.

Balkan Savaşları, Ekim 1912-Haziran 1913
Birincisi Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti, ikincisi Balkan
devletlerinin kendi aralarında yaptıkları iki savaş. I. Balkan Savaşı
Osmanlı Devleti'nin Rumeli'de kalan son topraklarını da kaybetmesi ile
sonuçlanmıştır.
1912 yılı boyunca Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan kendi
aralarında yaptıkları ittifak andlaşmaları ile Osmanlı Devletine karşı bir
birlik kurdular. 1912 Eylül'ünde seferberliklerini tamamlayan Balkan
devletleri Osmanlı'nın Trablusgarp Savaşı ile uğraşması ve iç siyasi
çekişmelerinden faydalanarak hazırlıklarını pekiştirdiler. 8 Ekim 1912'de
Karadağ'ın savaş ilanı ile I. Balkan Savaşı başladı ve bunu öteki
devletlerin savaş ilanları izledi. Hazırlıksız yakalanan Osmanlı orduları
hemen hemen her cephede yenildi ve Midye-Enez hattının gerisine çekilmek
zorunda kaldı. Bu arada Arnavutluk da bağımsızlığını ilan etti. 17
Aralık'ta Londra'da toplanan bir konferans sonunda 30 Mayıs 1913'te bir
barış andlaşması imzalandı.
Londra barışından umduğunu bulamayan Bulgaristan'ın 30 Haziran'da
Yunanistan'a saldırması ile II. Balkan Savaşı başladı. Bulgaristan savaşta
pek bir başarı sağlayamadı ve Romanya'nın savaşa girmesi ile yenilgiye
uğratıldı. Bulgaristan'ın zayıf durumundan yararlanan Osmanlı Devleti de
Edirne'yi aldı. 10 Ağustos 1913'te Bükreş'te imzalana barış andlaşması ile
II. Balkan Savaşı sona erdi. Osmanlı Devleti de Yunanistan'la Atina,
Bulgaristan ve Sırbistan ile İstanbul Andlaşmalarını yaptı. Böylece
bugünkü Türk-Bulgar ve Türk-Yunan sınırları birkaç istisna dışında
çizilmiş oldu ve yapılan andlaşmalarda Balkan devletleri sınırları içinde
kalan Türk azınlıklarla ilgili maddeler yer aldı.

Bandung Konferansı, 1955
18-24 Nisan 1955 tarihlerinde Endonezya'nın Bandung kentinde toplanan ve
Bağlantısızlar Hareketi'nin temellerinin atıldığı toplantı. Endonezya,
Pakistan, Hindistan, Seylan (Sri Lanka) ve Birmanya'nın düzenlediği
toplantıya o zamanki dünya nüfusunun yarasından fazlasını oluşturan 20
Asya ve Afrika ülkesi katılmıştı.
Konferansı düzenleyen ülkeler, Batılı devletlerin Asya'ya ilişkin
aldıkları kararlarda kendilerine danışılmamasından duydukları rahatsızlığı
dile getirdiler. Tartışmalar temel olarak Sovyetler Birliği'nin Doğu
Avrupa ve Orta Asya'daki tutumunun Batılı devletlerin sömürgeciliği ile eş
biçimde eleştirilip eleştirilmemesinde yoğunlaştı. Sonunda "tüm
görünümleri ile sömürgeciliğin" mahkum edilmesi üzerinde uzlaşıldı.
Birleşmiş Milletler Bildirisi'ndeki ilkelerle Hindistan başbakanı Nehru'nu
beş ilkesini kapsayan on maddelik bir "dünya barış ve işbirliğini
geliştirme bildirisi" oybirliği ile kabul edildi.
Konferansa katılan Türkiye'nin toplantılar boyunca izlediği Batı yanlısı
tutum, bağlantısızlık politikası izleyen diğer üçüncü dünya ülkeleri ile
ilişkilerinin soğumasına neden oldu.

Baruch Planı, 1946
1946'da A.B.D. tarafından Birleşmiş Milletler Atom Enerjisi Komisyonu'na
sunulan atom silahının yayılması ve atom enerjisinin kontrolü ile ilgili
teklif. Plan hazırlaycısı Bernard Baruch'un adıyla anılır. Plan önce atom
enerjisi üzerinde etkili bir denetimin kurulmasını, sonra da nükleer
stokların tümünün yok edilmesini öngörüyordu. Ayrıca bir Uluslararası
Atomu Geliştirme Örgütü (International Atomic Development Agency)
kurulacak, dünyanın güvenliği için tehlike teşkil eden tüm atom enerjisine
bu örgüt sahip olacaktı. Eğer Sovyetler Birliği bu örgütün kurulmasını
kabul ederse, A.B.D. elindeki tüm atom silahlarını ve bunların yapılması
için gerekli bilgiyi bu örgüte devredecekti. Örgütün çalışmasıyla ilgili
olarak Güvenlik Konseyi'nde hiçbir devlet veto yetkisini kullanamayacaktı.
Ancak, Sovyetler Birliği bu öneriyi kabul etmedi, veto yetkisinin
devamında direnerek, etkili bir tedbir için önce nükleer silah stokunun
yok edilmesi, denetimin bunun izlemesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Taraflar görüşlerinde ısrar edince, Atom Enerjisi Komisyonu'nda bu konuda
yapılan uzun tartışmalardan hiçbir sonuç çıkmamıştır.

Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi (Euzkadr Ta Azcatasuna-ETA)
İspanya'da Bask azınlığının yoğun olarak yaşadığı bölgenin bağımsızlığı
için mücadele eden silahı örgüt. ETA, Franco döneminde bütün baskılara
rağmen 1950'lerden sonra belirli bir örgütlenme düzeyine ulaştı ve
yönetime karşı silahlı mücadeleye başladı. Düzenlediği birçok bombalı
saldırı ve suikastten en önemlisi 1973 yılında İspanya Başbakanı
Blanco'nun öldürülmesidir. Franco döneminin sona ermesinden sonra Bask
bölgesine özerklik tanınmasına rağmen ETA mücadeleye devam etti.

Belgrad Konferansı, 1-6 Eylül 1961
1-6 Eylül 1961 tarihleri arasında Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'ta
yapılan ilk Bağlantısızlar zirvesi. Konferansa yirmibeş ülkenin devlet
veya hükümet başkanı katılmıştır. Konferans Soğuk Savaş'ın en yoğun olduğu
dönemlerden birinde, Berlin ablukasının sürdüğü ve Sovyetlerin nükleer
denemelere yeniden başladığını açıkladığı sırada toplanmış ve uluslararası
ortamın gerginliği konferansa da yansımıştır. Tito, Abdulnasır, Sukarno ve
Nkrumah'ın en faal liderler olarak göze çarptıkları konferans sonunda
kabul edilen yirmiyedi maddelik deklerasyonda çeşitli uluslararası
sorunlara değinilmiştir.

Berlin Ablukası, 1948-1949
1948-1949'da Sovyetler Birliği'nin, Batılı işgal devletlerini Batı
Berlin'deki egemenlik haklarından vazgeçmeye zorlama girişiminin yol
açtığı uluslararası bunalım. Mart 1948'de İngiltere,Fransa ve A.B.D.'nin
Almanya'daki işgal bölgelerini tek bir ekonomik birim halinde birleştirme
kararı Sovyetlerin tepkisine yol açtı ve Sovyetler Birliği Müttefikler
Kontrol Konseyi'nden çekildi. Batı'da yeni bir Alman Markı'nın piyasaya
çıkmasını Doğu Alman parasına karşı rekabet olarak gören sovyetler Batı
ile Berlin arasındaki demir, kara ve su yollarını kapatarak kenti ablukaya
aldı. 26 Haziran 1948'de ABD ve İngiltere kente acil gereksinimleri
havayoluyla sağlamaya başladılar ve Berlin'den dışarı yapılan sanayi
ihracatının hava yoluyla gerçekleşmesi için bir "hava köprüsü" kurdular.
Artan gerginlik karşılıklı askeri güç tırmanmasına yol açtı. Gerginlik
sovyetler Birliği'nin 12 Mayıs 1949'da ablukayı kaldırmasına değin sürdü.

Berlin Andlaşması, 3 Haziran 1972
Berlin kentinin A.B.D., Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere'nin
yükümlülüğü altına konduğuna ilişkin andlaşma. 3 Eylül 1971'de hazırlanıp
parafe edilen andlaşma, 3 Haziran 1972'de imzalandı. Bu andlaşmayla Batı
Berlin'de A.B.D., Fransa ve İngiltere'nin sorumluluğu devam ediyor ama
Batı Berlin'i temsil yetkisi Federal Almanya'ya geçiyordu. Sovyetler
Birliği ise Doğu Berlin üzerindeki haklarını Demokratik Alman hükümetine
devretmeyecekti.
Bu andlaşma sonucunda 12 Ağustos 1970 tarihli Federal Almanya ile
Sovyetler Birliği arasında imzalanmış olan Moskova Andlaşması ve 7 Aralık
1970'de yine Federal Almanya ile Polonya arasında imzalanmış olan Varşova
Andlaşması da yürürlüğe girmiştir.

Berlin Batı Afrika Konferansı, 1884-1885
Afrika'nın kıyılarında ve büyük nehirlerde ticaret serbestliğinin
sürekliliğini sağlamak ve bu kıyılardaki yeni yerlerin işgal koşullarını
belirlemek amacıyla Bismarck'ın girişimi ile 15 Kasım 1884-26 Şubat 1885
tarihleri arasında Berlin'de toplanan uluslararası konferans.
O tarihe kadar sömürge işletmelerine pek rağbet etmeyen Alman başbakanı,
Alman egemenliğine konan toprakları değerlendirecek imtiyazlı şirketlerin
kurulmasını göz önüne alarak tavrını değiştirdi. Bismarck, öteki Avrupa
devletleri arasındaki sömürge rekabetini kızıştırıyor ve Fransa'yı yeni
sömürge hayalleri ile kışkırtarak bu ülkenin Almanya'ya karşı bir öç alma
siyaseti gütmesini önlemeyi umuyordu. Jules Ferry'nin ve sonra İngiltere
Dışişleri Bakanlığının onayını alan Bismarck, Viyana Antlaşması'nı
imzalayan devletler ile Belçika, İtalya, ABD ve Türkiye'yi konferansa
çağırdı.
Antlaşmanın sonuç belgesi Nijer ırmağında ulaşım özgürlüğünü ve Atlas
okyanusundan Hint okyanusuna kadar uzanan Kongo havzasında ticaret
serbestliğini güvence altına alıyordu. Bu, Fransa ile Portekiz'in toprak
ilhakları ve 1884 İngiliz-Portekiz anlaşması ile bir süre için tehlikeye
düşen liberalizmin zaferi demekti.
Konferans Afrika'nın paylaştırılmasını gerçekleştirmedi ama bunu kuşkusuz
hızlandırdı. Konferansta, imzacı devletlerden birinin gerçekleştireceği
toprak ihlallerinin, ancak öteki imzacı devletlere bildirilmesi koşuluyla
geçerlik kazanabileceği ilkesi kabuledildi.
Bir bildirge de köle ticaretiyle ilgiliydi (md. 9). Genel olarak, imzacı
devletler, yerlileri, gezginleri ve din özgürlüğünü korumayı
yükümlüyorlardı. Ancak Afrikalılara alkollü içki satışı, Almanya ile
Hollanda'nın itirazı üzerine yasaklanmadı. 1885 sonunda Fransa ile Almanya
arasında Togo-Kamerun sınırını belirleyen özel bir antlaşma imzalanmasıyla
Berlin Antlaşması tamamlandı.
Berlin Deklerasyonu, 1955
II. Dünya Savaşı sonrasına İngiltere, A.B.D.,Fransa ve S.S.C.B.'nin işgali
altındaki Berlin üzerinde bu devletlerin haklarını belirleyen belge. Bu
deklerasyona göre kentin güvenliği, kentte bulunan askeri birliklerin
gözetimi ve sivil havacılığın denetimi işgal birliklerinin sorumluluğu
altındaydı. Hukuki açıdan Batı Berlin Federal Almanya'nın bir parçası
değildi ve kentin bu kesiminde 12 bin Müttefik devletlere bağlı asker
bulunmaktaydı. Bu yüzden Federal Alman Parlamentosu ve Anayasa
Mahkemesi'nin kararlarının Batı Berlin'de uygulanabilmesi için Batı Berlin
Parlamentosu'nun bunları onaylaması gerekiyordu. Müttefiklerin
parlamentodan geçen yasalara itiraz ve bu yasaları geçersiz kılma hakları
vardı. Bu nedenle Federal Alman Parlamentosu'ndan çıkan yasalar Berlin'e
gelmeden önce Bonn'daki Müttefik devletlerin büyükelçileri tarafından
gözden geçirilmekteydi. Ayrıca Batı Berlin'in silahlanması yasaklandığı
için Batı Berlinliler'in askerlik yapmaları da yasaktı. Deklerasyona göre,
Müttefik devletler gerekli durumlarda Batı Berlin polisi üzerinde de
yetkili olabilmekteydiler.
Berlin Kongresi, 13 Haziran-13 Temmuz 1878
Osmanlı Devleti, Rusya, Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu ve Fransa'nın katılımı ile gerçekleşen kongre. Kongre
sonunda 1887-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası imzalanan
Ayastefanos Andlaşması'nın yerine geçmek üzere bir andlaşma yapıldı.
Ayastefanos ile kurulan "Büyük Bulgaristan" oldukça küçülerek Osmanlı'ya
bağlı bir prenslik haline geldi. Doğu Rumeli eyaleti kuruldu ve
Ayastefanos'ta Bulgaristan'a bırakılan Makedonya reform yapılması şartıyla
Osmanlı Devleti'ne iade ediliyordu. Osmanlı Devleti açısından daha olumlu
görülen bu andlaşma, bu kazançları Bosna-Hersek ve Kıbrıs'ta geçici
yönetimler adı altında Avusturya-Macaristan ve İngiltere'nin yönetimine
vermesi ile geri alıyordu.
Berlin Kongresi her ne kadar Rumeli'nin Osmanlı Devleti'nin elinde
kalmasını sağlamışsa da ilerde ortaya çıkacak bunalımlara da ortam
yaratmış oldu.
Berlin Senedi, 1885
Berlin Batı Afrika Konferansı olarak adlandırılan ve Kasım 1884 ile Şubat
1885 arasında Berlin'de yapılan bir dizi görüşme sonucunda kabul edilen
belge. Konferans Orta Afrika'daki Kongo Havzası ile ilgili anlaşmazlıkları
çözmek amacıyla toplanmıştı. Berlin Senedi ile Kongo Havzası Alman Doğu
Afrikasını da kapsayacak şekilde tarafsız bölge ilan edildi. Burada bütün
devletlere serbest ticaret ve taşımacılık hakkı tarafında ve Portekiz'in
Atlas Okyanusu'ndaki hak iddiaları reddedildi. Bu senet ile
sömürgeleştirmede "fiili işgal" ilkesinin benimsenmesi sonucu olarak
Avrupalı devletler Afrika'da mümkün olduğu kadar geniş toprak parçalarını
hızla işgal etme yarışına girdiler. Böylece Afrika'nın sömürgeleştirilmesi
süreci hızlanmış oldu.

Birinci Dünya Savaşı, 1914-1918
1914 yılı yazında Avrupa'da başlayıp sonradan dünyanın geri kalan
bölgelerine yayılan ve 1918 yılının sonuna kadar süren topyekün savaş.
1914 Haziranında Saraybosna'da Avusturya Macaristan veliahtının bir Sırp
milliyetçisi tarafından öldürülmesi sonucunda Avusturya-Macaristan önce
Sırbistan'a bir nota vermiş ardından bu ülkeye savaş açmıştı. Bu olaydan
sonra Rusya'nın Sırbistan'ı savunması, bu ülkenin seferberliğini ilan
etmesiyle daha önce bu durumu savaş sebebi sayacağını ilan eden
Almanya'nın Rusya'ya savaş ilan etmesi sonucunda I. Dünya Savaşı başlamış,
Rusya'nın müttefikleri İngiltere ve Fransa'nın da Almanya'ya karşı savaşa
girmeleriyle savaş diğer kıtalara da yayılmıştır. Savaşın nedenleri
üzerinde tarihçiler arasında hala görüş birliğine varılamamıştır. Ama
savaşın en temel nedeni olarak Avrupa devletleri arasındaki emperyalizm
mücadelesini gösterebiliriz. 1870'lerin son çeyreğinde ulusal bütünlüğünü
sağlayan Almanya sanayiini geliştirmesine rağmen bu sanayii destekleyecek
sömürgelere sahip değildi. Almanya sömürge elde etmeye karar verdiğinde
ise dünyanın hemen hemen tamamının komşusu Fransa ve İngiltere arasında
paylaşılmış olduğunu gördü. İngiltere de Almanya'nın sömürgecilik
yönündeki faaliyetinden rahatsız oluyordu. Öte yandan benzer bir mücadele
de Balkanlar üzerinde Rusya ve Avusturya-Macaristan arasında yaşanıyordu.
1878 Berlin Kongresi'nden sonra Bosna-Hersek'in yönetimini ele geçiren ve
daha sonra burayı ilhak eden Avusturya Macaristan'ın sınırları dahilinde
pekçok Slav asıllı ulus yaşamaktaydı. Bu ülke küçük Sırbistan'ı kendisi
için tehlike görmekteydi. Rusya da Avusturya'nın Balkanlar'daki etkisinden
rahatsızdı ve Sırbistan'ı Avusturya'ya ezdirmeye kararlıydı.
Yukarıdaki gelişmeler Avrupa'yı bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan
ve İtalya, diğer yanda, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın bulunduğu bir üçlü
ittifak ve üçlü itilaf kamplaşmasına götürdü ve böylece Avrupa'da Viyana
Kongresi'nden bu yana süren Avrupa Uyumu bozulmuş oldu.
27 Temmuz 1914'te Avusturya'nın Sırbistan'a savaş açması ile başlayan
savaş Almanya'nın 31 Temmuz'da Rusya'ya, 3 Ağustos'da Fransa'ya savaş
açmasıyla genişledi. 4 Ağustos'ta Belçika'nın Alman kuvvetlerince işgali
sonunda İngiltere'de Almanya'ya karşı ilan etti. Bu arada Osmanlı Devleti
2 Ağustos'ta Almanya ile Rusya'ya karşı bu ülkenin yanında yer almayı
öngören bir İttifak imzaladı.
Akdeniz'deki İngiliz donanmasından kaçan iki Alman gemisi 10 Ağustos'ta
Osmanlı Devleti'ne sığındı. İngiltere'nin protestosu üzerine Osmanlı
devleti bu iki gemiyi satın aldığını söyleyerek bunlara Yavuz ve Midilli
adalarını verdi. Bu iki geminin 1914 Ekimi sonunda Karadeniz'deki Rus
limanlarını bombalaması ile Osmanlı Devleti de Almanya yanında savaşa
girmiş oldu. Osmanlı Devleti savaşta dört ana cephede çatışmaya girdi.
i)Çanakkale, ii)Kafkas, iii)Kanal-Filistin, iv)Mezopotamya. Bunlardan
sadece Çanakkale cephesinde başarılı oldu. 1917 yılı sonunda Rusya'da
meydana gelen Bolşevik devriminin sonucunda yeni kurulan Sovyetler Birliği
ittifak devletleri ile Brest-Litovsk Andlaşmaları'nı imzalayarak savaştan
çekildi. Ama 1917 Nisan'ında itilaf devletleri yanında savaşa giren ABD
Rusya'nın boşluğunu fazlasıyla doldurdu. ABD'nin savaşa girme nedeni
ticaret gemilerinin Alman denizaltıları tarafından batırılması idi.
Sonuçta savaş ittifak devletlerinin yenilgisi ile noktalandı. Savaş
sonunda itilaf devletleri Almanya ile Versailles, Avusturya ile St.
Germain, Macaristan ile Trianon, Bulgaristan ile Neuilly ve Osmanlı
Devleti ile Sevres Antlaşmalarını imzaladı. Bu andlaşmalarla yukarıda
anılan devletler önemli oranda toprak kaybına uğradılar ve yüklü miktarda
savaş tazminatı ödemek durumunda kaldılar. Bu antlaşmalardan Serves
Andlaşması sadece yukarıdaki özellikleri göstermekle kalmayıp Osmanlı
Devleti'ne yaşam hakkı dahi tanımayacak bir özelliğe sahiptir. Anadolu
Hareketi ve Kurtuluş Savaşı sonucunda imzalanan Lozan Andlaşması ile
yürürlüğe giremeden hükmünü kaybetti. Bu andlaşmalar doğrultusunda kurulan
savaş sonrası düzen mağlup devleti tatmin etmedi ve revizyonist diye
adlandırılacak mevcut statüko karşıtı politikaların bu devletlerce
izlenmesine neden oldu. Özellikle Versailles Andlaşması ile Almanya'ya
getirilen kısıtlamaların II. Dünya Savaşının tohumlarını atmış olduğu
söylenebilir.

Bir Millet, Bir Devlet İlkesi (Ein Volk, Ein Reich)
Hitler'in bütün Almanca konuşan toplulukları tek bir Alman devleti (Reich)
altında toplamayı amaçlayan ülküsünün sloganı ve Nazi Almanya'sının dış
politikasının temellerinden biri. Hitler 1933'te iktidara gelmesinden
sonra bu amacı adım adım gerçekleştirmeye başladı. 1934'te Almanya ile
Avusturya'nın birleşmesi için yaptığı ilk girişim başarısızlıkla
sonuçlandı. Ama bunun ardından Versailles Andlaşması'na göre Saar
bölgesinde yapılan plebisit sonucu, bölge Fransa'dan ayrılarak Almanya'ya
katıldı. 1938'deki ikinci Anschluss denemesi ise başarıyla sonuçlandı ve
Mart 1938'de Avusturya Almanya'ya katıldı. Aynı yıl Hitler
Çekoslavakya'nın Südetler bölgesinin Almanya'ya katılması için bu ülkeye
baskı uygulamaya başladı. Eylül 1938'deki Münih Konferansı ile de önce
Südetler bölgesi sonra da Çekoslovakya'nın geri kalanı Almanya tarafından
ilhak edildi. Hitler "bir millet, bir devlet ilkesi"ni büyük ölçüde
gerçekleştirdikten sonra dış politikasının ikinci aşaması olan "hayat
sahası" (Lebensraum) için çalışmaya başladı.
Bismarck, Otto Von
Alman devlet adamı ve şansölyesi. Alman ulusal birliğinin kurulmasında,
belkide en önemli rolü oynamış kişi.
Bismarck, Kral Wilhelm I ile birlikte, Alman ulusal birliğini kurmak için
Danimarka, Avusturya ve Fransa ile savaştı. Her seferinde, ince diplomatik
girişimlerle, diğerlerini dışarda bırakmayı başararak, her üç savaştan da
zaferle çıktı. 18 Ocak 1871 tarihinde II. Reich'ın kurulduğu ilan edildi.
Bismarck, Berlin Kongresi (1878)'ni izleyen barışçı dönemin kurucusu oldu.
Bismarck'ın diplomasisinin iki temel karakteri vardır: i)gerçekçilik,
ii)çok yönlü etkinlik. Ayrıca, Avrupa'ya egemen olma özleminden kaçındı ve
savaşı yalnızca diplomasiyi destekleyen bir araç olarak gördü.
Wilhelm II'nin genişlemeci ve ihtiraslı politikalarını benimsemeyen Alman
şansölyesi Bismarck, bu görevini bırakmak zorunda kalmıştır.

Blitzkrieg (yıldırım savaşı)
II. Dünya Savaşı'nda Alman ordularının uyguladığı savaş taktiği.
Blitzkrieg zırhlı birliklerin yoğun ve seri bir şekilde düşman hatların
belirli noktalarına saldırarak onları arkadan kuşatmalarına dayanmaktaydı.
Bu taktik Hitler'in gerek Polonya'da gerekse Batı cephesinde kısa zamanda
büyük zaferler kazanmasını sağladı. Ama coğrafi, topografik ve iklimsel
şartların zırhlı araç harekatına elvermediği durumlarda bu taktik
işlemiyordu. Bu yüzden Alman orduları -başka şartların etkisiyle beraber-
Rusya'da kısa sürede hedefe ulaşamadılar.

Boğazlar Komisyonu
Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin 10. maddesine göre İstanbul ve Çanakkale
Boğazları'ndan geçişi denetlemek amacıyla kurulan komisyon. Karada
herhangi bir yetkiye sahip olmayan Komisyon, bir Türk temsilcinin
başkanlığında sözleşmeye taraf olan devletlerin temsilcilerinden
oluşacaktı. Eğer ABD ve Karadeniz'e kıyıdaş öteki devletler sözleşmeye
katılırlarsa Komisyon'a birer temsilci gönderebileceklerdi. Sözleşmenin
14. maddesine göre Boğazlardan geçen savaş gemileri ve Boğazlar'ın
üstündeki hava sahasını kullanan askeri uçakların geçişi ile ilgili
kuralların gereğince uygulanıp uygulanmadığı Komisyon'un denetimine tabi
olacaktır. Komisyon, Milletler Cemiyeti'nin koruması altında olacak ve
Cemiyet'e faaliyetlerini gösteren bir yıllık rapor sunacaktır. Ayrıca
Komisyon kendi çalışması ile ilgili gerekli yasal düzenlemeleri yapmakta
serbest kılınmıştı. 1936 yılında imzalanan Montreux Boğazlar Sözleşmesi
ile Boğazlar komisyonu kaldırılmıştır.

Boğazlar Sorunu
Türk Boğazları'nda (İstanbul ve Çanakkale Boğazları) yabancı devletlere
ait deniz araçlarının geçişine ilişkin olarak çeşitli dönemlerde ortaya
çıkan anlaşmazlık. XVIII. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devletinin
boğazlar üzerinde kayıtsız şartsız bir egemenliği söz konusuydu. Bu
tarihte Rusya Karadeniz'in kuzey kıyılarını ele geçirmeye başlamıştı.
1774'te iki ülke arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya
ticaret gemilerine boğazlardan serbest geçiş hakkı tanındı. 1798 ve 1805
Osmanlı-Rus ittifak andlaşmalarıyla da boğazlar bütün üçüncü devletlerin
savaş gemilerine kapatılırken Rus savaş gemilerine serbest geçiş hakkı
tanındı. Ancak 1807'de iki ülke arasında çıkan savaş sonucunda bu andlaşma
yürürlükten kalktı. Bu arada Osmanlı Devleti 1809'da İngiltere ile
imzaladığı Kala-i Sultaniye Andlaşması ile Boğazları kapalı tutmayı
taahhüt etti. Daha sonra 1829'da Rusya ile yapılan Edirne Antlaşması
sonucunda Boğazlar tekrar Rus ticaret gemilerinin serbest geçişine açıldı.
1833'te Osmanlı Devleti'ni iyice zor duruma sokan Kavalalı Mehmet Ali Paşa
isyanı sırasında Rusya Osmanlı Devleti'ne yapacağı askeri yardım
karşılığında bu devletten boğazları üçüncü devletlerin savaş gemilerine
kapalı tutma sözünü aldı. Hünkar İskelesi Andlaşması, 1841 Londra Boğazlar
Sözleşmesi ile iptal edilmişti. Bu sözleşme barış zamanında boğazların
Osmanlı dışındaki bütün savaş gemilerine kapalı tutulmasını öngörüyordu.
londra Sözleşmesi 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin imzalanmasına kadar
yürürlükte kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonundaki Mondros Ateşkes Andlaşması
ile boğazlar itilaf devletlerince işgal edilmişti. Bu devletlerin Ağustos
1920'de İstanbul hükümetiyle imzaladıkları Serves Andlaşması, Boğazların
denetimini bir uluslararası Boğazlar Komisyonuna devrediyordu. Bu komisyon
çeşitli devletlerin gönderecekleri üyelerden oluşacak ve adeta bir devlet
niteliğine bürünecekti. Serves'in hiçbir zaman yürürlüğe girememesi ile bu
Komisyon da hiç bir zaman kurulamadı.
1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar bölgesi Türkiye'nin
egemenliğine bırakılıyordu ama Türkiye bu bölgeyi silahlandıramazdı. Her
ne kadar Türkiye'nin başkanlığında bir Boğazlar Komisyonu öngörüyorsa da
bu komisyonun statüsü Serves'dekinden çok daha farklıydı. Sözleşme ile
bütün savaş gemilerine boğazlardan geçiş serbestisi tanınmıştı. 1933
Londra Silahsızlanma Konferansı sırasında Türkiye bu sözleşmenin
değiştirilmesi yönündeki talebini imzacı devletlere sundu. İtalya
dışındaki bütün imzacı devletlerin katılımıyla 1936'da Montreux'de
toplanan Konferans sonucuna 20 Temmuz 1936 tarihli Montreux Boğazlar
Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmeye göre Türkiye Boğazlar bölgesini
silahlandırabilecek, savaşta, barışta ve savaşa yakın hissettiği
durumlarda Boğazlardan gemi ve diğer deniz araçlarının geçişi hakkında
çeşitli kararlar verebilecektir. Boğazlar Komisyonu da kaldırıldı.
Sovyetler Birliği 1945 yılındaki Yalta ve Potsdam Konferanslarında
Montreux düzeninin değiştirilmesi ile ilgili öneriler ileri sürdü ama bu
konuda ABD ve İngiltere ile uzlaşamadı. Savaş sırasında Türkiye'nin
Montreux Sözleşmesi'ni ihlal ettiğini öne sürecek boğazların Karadeniz'e
kıyıdaş devletlere açık, geri kalan devletlere ise kapalı tutulmasını
istedi. Ayrıca boğazları, Türkiye ile ortaklaşa savunma talebinde bulundu.
Batılı devletler ise sorunun bir uluslararası konferans çerçevesinde
çözülmesini savundular. Türkiye de Sovyetlere verdiği notalarla sorunun
uluslararası görüşmelerle çözülmesi gerektiğini ileri sürdü ve Sovyetlerin
ortak savunma talebini reddetti. Bir uluslararası konferans toplanması
girişimleri de bir sonuç getirmedi ve Boğazlar rejiminde bugüne kadar bir
değişiklik olmadı.
Bolşevik Devrimi: bkz. Rus Devrimi
Boxer Ayaklanması, 1900
Çin'de bütün yabancıları ülkeden atmayı amaçlayan ve devletten destek
gören köylü ayaklanması. XIX. yüzyılın sonlarına doğru yoksullaşmanın
artması, karşılaşılan doğal afetler ve şiddetlenen yabancı saldırıları
sonucu Çin'in kuzey eyaletlerinde Boxer'ler güç kazanmaya başladı.
Boxer'lerin kışkırtmalarıyla başlayan köylü ayaklanması Alman elçisinin
öldürülmesi ile doruğa ulaştı. Bunun üzerine Ağustos 1900'de bir
uluslararası birlik Pekin'i işgal etti. Mahsur kalan diğer elçilik
görevlileri ile öteki yabancıları kurtardı. Yapılan görüşmeler sonunda
imzalanan bir protokol ile çatışmalar sona erdi ve Çin'in yabancı
devletlere ödeyeceği tazminat belirlendi.
Brandt Raporu, 1980
Azgelişmiş ülkelerin sorunlarına yönelik olarak Almanya eski başbakanı
Willy Brandt tarafından hazırlanan rapor. Dünya Bankası, Willy Brandt'in
başkanlığında bir komisyonun kurulmasını önermişti. Kurulan bu komisyonda
hazırlanan ve azgelişmiş ülkelerin sorunlarını ele alan rapor, 1980'de
"Kuzey-Güney: Yaşam Savaşı İçin Bir Program" başlığı ile yayınlandı.
Rapora göre Kuzey ve Güney ülkeleri arasında giderek artanoranda bir
gelişmişlik farkı vardır. Zengin Kuzey ülkeleri fakir Güney ülkelerine
yardım etmeli ve bu şekilde aradaki açık kapatılmalıyda. Rapor, azgelişmiş
ülkelerin kalkınma çabalarının başarıya ulaşması, bu ülkelerdeki açlık ve
yoksulluğun giderilmesi amacıyla azgelişmiş Güney ile kalkınmış Kuzey
arasında işbirliği oluşturmaya çalışmıştır.
Brejnev Doktrini
Sovyetler Birliği'nin herhangi bir sosyalist ülkede rejim karşıtı bir
gelişmeye karşı o ülke ve diğer sosyalist ülkelerdeki düzeni korumak
amacıyla "büyük ağabey" olarak müdahalesini öngören siyasi görüş. 1968
Prag Baharı döneminde Çekoslovakya'da gerçekleşen liberalleşme hareketine
Sovyetler Birliği'nin kanlı bir şekilde müdahalesini meşru
göstermekamacıyla Sovyet Devlet Başkanı Leonid Brejnev tarafından ortaya
atılmış ve onun adıyla anılmıştır. Brejnev, 12 Kasım 1968'de Polonya
Komünist Partisi 5. Kongresi'nde yaptığı konuşmada sosyalist ülkeler
arasında Çekoslovakya benzeri müdahalelerin normal olduğunu savunuyordu;
bir sosyalist ülkedeki gelişmeler diğer sosyalist ülkeleri de
ilgilendirirdi ve sosyalist bir ülkenin egemenliği dünya sosyalizminin
çıkarlarıyla ters düşemezdi.Eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa sosyalist
ülkeler topluluğu adına yapılacak bir müdahale meşru bir hareket
olacaktı.Brejnev Doktrini'ne karşı en önemli tepkiler İspanyol ve İtalyan
Komünistleri başta olmak üzere Avrupalı komünistlerden geldi ve bu gelişme
Avrupa Komünizmi için önemli bir uyarıcı durum oldu.

Brest-Litovsk Barış Andlaşmaları, 1918
I. Dünya Savaşı sırasında Üçlü İttifak devletlerinin Sovyetler Birliği ve
Ukrayna ile imzaladıkları barış andlaşmaları.
Bolşevik Devriminden sonra kurulan Sovyetler Birliği savaştan çekilmek
istiyordu ve Sovyet hükümetinin 1917 Kasım'ındaki barış talebinden sonra
Aralık sonuna doğru barış görüşmeleri başladı. Zorlu geçen ve kimi zaman
kesilen görüşmeler sonunda 3 Mart 1918'de Brest-Litovsk'ta barış
andlaşmaları imzalandı. Sovyetler Polonya, Litvanya, Letonya, ve
Estonya'dan çekilirken Osmanlı Devleti'ne de 1877-1878 savaşında
kaybedilen Kars, Ardahan ve Batum'u geri veriyordu.
Bu andlaşmalarla ittifak devletleri önemli toprak kazançları elde etmekle
beraber doğu cephelerinde de savaşa son veriyorlardı, ama 1918 sonunda
savaşı yenilgiyle bitirdiler ve Brest-Litovsk'un hükümleri müttefik
devletlerce tanınmadı.

Briand-Kellog Paktı, 1928
Savaşı ulusal politikanın bir aracı olmaktan çıkarmayı amaçlayan, 1928'de
tamamlanıp daha sonra hemen hemen bütün ülkelerce imzalanan genel
andlaşma. Resmi adı Savaşın Terk Edilmesi İçin Genel Andlaşma'dır. Paris
Paktı olarak da bilinir, ayrıca Amerika metinlerinde Kellog-Briand Paktı
olarak da geçer. ABD Dışişleri Bakanı Frank B.Kellog ileFransa Dışişleri
Bakanı Aristide Briand'ın girişimleri sonucu hazırlanan Pakt 1928
Ağustos'unda ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, İtalya, Polonya,
Belçika ve Çekoslovakya tarafından imzalandı. Türkiye daha sonra bu Pakta
katılacaktır. Andlaşmanın iki ana maddesine göre taraflar: i.Uluslararası
anlaşmazlıkların çözümünde savaşa başvurmayı kınıyor ve savaşı ulusal
politikalarının aracı olarak kullanmayacaklarını açıkca ilan ediyorlardı.
ii.Hangi şart ve kökene sahip olursa olsun hiçbir anlaşmazlık ve
çatışmanın çözümü için barışçı yollar dışındaki yollara başvurulmayacaktı.
Yine de Paktı imzalayan pek çok ülke andlaşmaya kendilerine yönelik
"saldırı" olması durumuyla ilgili olarak çekince koydular.
Briand-Kellog Paktı Birleşmiş Milletler öncesi dönemde barışı koruma
konusundaki en önemli girişimlerden biridir. Paktın tarafları andlaşmayı
çiğnemiş olsa da II. Dünya Savaşı'na kadar Pakt güvenilir bir belge olma
özelliğini korumuştur ve savaş sonrası oluşturulan savaş suçları kavramına
hukuksal temel olmuştur. Ayrıca Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri'nde
Briand-Kellog Paktı'nı ihlal eden suçlardan dolayı da yargılamalar
olmuştur.

Brüksel Andlaşması, 17 Mart 1948
17 Mart 1948 tarihinde Brüksel'de imzalanan savunma ve işbirliği
andlaşması. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg II. Dünya
Savaşı sırasında Londra'da bir gümrük andlaşması imzalamışlardı ve 1948
yılı başından itibaren bu ülkeler arasında gümrük oranları büyük ölçüde
azalmıştı. Bu Benelux Ekonomik Birliği'ne temel oluyordu. Öte taraftan
İngiltere ve Fransa Mart 1947'de Dunkirk Andlaşması'nı imzalayarak askeri
ve ekonomik işbirliği yolunda önemli bir adım atmışlardı. Sovyetlerin Doğu
Avrupa'da etkinliğini arttırarak Şubat 1948'de Çekoslovakya'da
komünistleri iktidara getirmesi Batı Avrupa Birliği'nin kurulması
doğrultusundaki çabaları hızlandırdı. Brüksel Andlaşması ile taraflar
ortak bir savunma sistemi kurmaya, ekonomik ve kültürel bağları
kuvvetlendirmeye karar vermişlerdi. Andlamanın 4. maddesine göre
taraflardan herhangi biri "Avrupa'da silahlı bir saldırıya uğrarsa
andlaşmaya taraf diğer devletler bu devlete mevcut askeri ve diğer bütün
olanaklarla yardım edeceklerdi. Andlaşma ile "Batı Birliği"nin en üst
organı olarak, beş ülkenin Dışişleri Bakanlarının katılımıyla oluşan
Danışma Konseyi ve bu Konsey'e bağlı Savunma Bakanlarından kurulu Batı
Savunma Komitesi kuruluyordu.
Brüksel Andlaşması 1949'da kurulan NATO ile 1955'te kurulan Batı Avrupa
Birliği'ne öncülük etmiştir.

Bükreş Barış Andlaşması, 10 Ağustos 1913
II. Balkan Savaşı'nı sona erdiren andlaşma. I. Balkan Savaşı'nda Osmanlı
Devleti'ni ağır bir yenilgiye uğratan müttefik Balkan devletleri arasında,
ele geçirilen toprak konusunda anlaşmazlık çıktı. Bulgaristan'ın
Yunanistan'a saldırması sonucu tekrar ama bu sefer eski müttefikler
arasında başlayan savaş Bulgaristan'ın yenilgisiyle sonuçlandı. I. Balkan
Savaşı'na katılmamış olan Romanya da Bulgaristan karşısında savaşa girdi.
Bükreş'te 10 Ağustos 1913'te imzalanan barış andlaşmasıyla Bulgaristan'a
Makedonya'nın küçük bir bölümü ve Batı Trakya bırakılırken Bulgaristan
Güney Dobruca'yı Romanya'ya vermek zorunda kaldı. Sırbistan Makedonya'nın
orta ve kuzey, Yunanistan ise güney bölümünü aldı.

Camp David Andlaşmaları, 1979
17 Eylül 1978 tarihinde Mısır ile İsrail arasında imzalanan çerçeve
anlaşmalar. Bu anlaşmalar temelinde ve A.B.D.'nin çabaları sonucunda iki
ülke 26 Mart 1979'da yine Washington'da bir Barış Antlaşması yaparak
aralarındaki 30 yıllık savaş durumuna son verdiler.
Mısır ve İsrail, İsrail devletinin 1948'deki kuruluşundan beri
birbirlerine düşman durumundaydılar. A.B.D. Başkanı Jimmy Carter bu iki
devleti antlaşma masasına oturtarak sürmekte olan Arap-İsrail sorununa bir
çözüm bulmayı amaçlıyordu. 1977 Kasım'ında Mısır Cumhurbaşkanı Enver
Sedat'ın sürpriz Kudüs ziyareti bu yolda önemli bir adım oldu. Sonuçta
A.B.D.'nin sürekli çabası ve her iki devlete görülmemiş miktarda ekonomik
yardım sözü karşılığında Mısır Cumhurbaşkanı Sedat ile İsrail Başbakanı
Begin 1978 Eylül'ünde Camp David'de biraraya geldiler ve 17 Eylül'de Camp
David Antlaşmalarına imza koydular. Antlaşmalar Batı Şeria, Gazze,
Filistin ve Sina Yarımadası konularını kapsayan ve iki devlet arasında
gerçekleşecek barışın esaslarını belirliyordu. Buna göre İsrail ile Mısır
ve Ürdün arasında yapılacak görüşmelerle Batı Şeria ve Gazze'de yaşayan
Filistinliler'e özerklik tanınacaktır. Sina Yarımadası bu antlaşmalardan
sonraki üç ay içinde imzalanacak barış antlaşmasından sonraki üç ay
zarfında İsrail tarafından boşaltılacaktı. Öngörülen Barış Antlaşması 26
Mart 1979'da Washington'da imzalandı. Bu antlaşma, Filistin Kurtuluş
Örgütü ile hemen hemen bütün Arap dünyasında tepki ile karşılanmış,
Mısır'a karşı geniş bir siyasi ve ekonomik boykota girişilmiştir. Mısır
belirli bir süre Arap dünyasında yalnızlığa itilmiştir.Öte yandan İsrail,
1979 Eylül'ünde Sina Yarımadası'ndan tamamen çekilmiştir.
Carter Doktrini
1979 sonlarında Sovyetler'in Afganistan'a askeri müdahalede bulunarak
ülkeyi kontrol altına alması üzerine, ABD bu hareketin Basra Körfezi ve
petrol bölgesine yayılmasından kuşkulandığından, Başkan Carter bir
açıklama yaparak, herhangi bir yabancı devletin bu Körfezin kontrolünü ele
geçirmeye çalışılmasının ABD'nin hayati menfaatlerine saldırı
sayılacağından, askeri kuvvet kullanılması da dahil her türlü tedbiri
alacaklarını ilan etti. Bu açıklama ve politik tutum Carter Doktrini
olarak anılmaktadır.

Casablanca Konferansı, 15-24 Ocak 1943
II. Dünya Savaşı sırasında A.B.D. Başkanı Roosevelt ile İngiltere
Başbakanı Churchill arasında Fas'ın Casablanca kentinde yapılan görüşme.
Konferansa daha sonra sürgündeki Fransız hükümeti adına da Gaulle de
katılmışsa da pek bir ilgi görmemiştir. Konferans, 15-24 Ocak 1943
tarihleri arasında müttefiklerin Kuzey Afrika harekatından önce
yapılmıştı. Görüşmelerde bu harekatle beraber Sicilya ve Güney İtalya'ya
yapılacak çıkarma da ele alındı. Konferans sonunda alınan karara göre
Mihver Devletleri kayıtsız şartsız teslim olacaklardı. Bu kararın sebebi
I. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi Wilson'un 14 noktasına göre teslim
olduğunu ileri sürmüş olan Almanya'nın Versailles düzenine bunu göstererek
karşı çıkmış olmasıdır. Savaş sonrasında Almanya'nın bu gibi gerekçelere
dayanarak sorun çıkarması istenmiyordu.
Castlereagh, Robert Stewart
1818-1822 yılları arası İngiltere Dışişleri Bakanı. Napoleon'a karşı
kurulan Büyük İttifak'ın oluşturulmasına katkıda bulunmuş, ayrıca 1815'te
Avrupa haritasını yeniden çizen Viyana Kongresi'nde önemli rol oynamıştır.
Avusturya Şansölyesi Metternich ile beraber 1815 sonrası Avrupa düzenin
mimarlarından sayılır.

Cenevre Anlaşmaları, 1954
Nisan-Temmuz 1954 arasında Cenevre'de yapılan, Çin Halk Cumhuriyeti,
İngiltere, Fransa, S.S.C.B., A.B.D., Kamboçya, Laos, Kuzey ve Güney
Vietnam'ın katıldığı konferansta kabul edilen, fakat bağlayıcı niteliğe
sahip olmayan belgeler. İmzalanan on belgeden, üçü askeri anlaşma, altısı
tek taraflı bildiri ve sonuncusu da Sonuç Bildirgesiydi.
Fransa, Kuzey-Güney Vietnam, Laos ve Kamboçya arasında başlayan görüşmeler
21 Temmuz'da bu ülkeler arasında imzalanan anlaşmalar ile sonuçlandı. Buna
göre Vietnam'ı ikiye bölen 17. enlem boyunca ateşkes ilan ediliyor,
karşılıklı olarak askeri birliklerin çekilmesi için taraflara 300 gün
tanınıyordu. Ayrıca komünist gerillaların Kamboçya ve Laos'tan çekilerek
bu ülkelerde serbest seçimlerin yapılması ve bu ülkelerin rızası
doğrultusunda Fransız birliklerinin bu ülkelere yerleştirilmesi
öngörülüyordu. Anlaşmalar ile bölünme çizgisi olarak ileri sürülen
sınırları da ortadan kaldırıyorlardı. Anlaşmaların uygulanması, Polonya,
Hindistan ve Kanadalı temsilcilerden oluşacak bir kurul tarafından
denetlenecekti. Konferans'ın Sonuç Bildirgesi ise Vietnam'ın yeniden
birleştirmesi ve 1956 Temmuz'unda bu ülkede seçimlerin yapılması
çağırısında bulundu.
Konferansa katılan ülkeler anlaşma hükümlerine uymayı taahhüt ettiler, ama
A.B.D. anlaşmaların kendisini bağlamadığını ileri sürdü. Güney Vietnam da
anlaşmayı imzalamayı geciktirince Sonuç Bildirgesi imzalanamadı.
Cenevre Bildirgesi, 30 Temmuz 1974
I. Kıbrıs Barış Harekatı (20 Temmuz 1974) sonrasında Birleşmiş Milletlerin
çağrısı ile Cenevre'de biraraya gelen Türk, Yunan ve İngiliz Dışişleri
Bakanlarının imzaladıkları bildiri. Buna göre i-Adada 1960 Anayasası ile
kurulmuş düzene dönülmesi için gerekli önlemler alınacak ii-Adada taraflar
30 Temmuz 1974 günü denetimleri altında bulundurdukları alanları
genişletmeyecekler iii-30 Temmuz ateşkes çizgisinde sadece Birleşmiş
Milletler kuvvetleri denetimi altında olacak bir güvenlik bölgesi
oluşturulacak iv-Kıbrıs Rum ve Yunan kuvvetlerinin kuşatması altındaki
bütün Türk bölgeleri bu kuvvetlerce boşaltılacak ve bu bölgeler Birleşmiş
Milletler kuvvetlerinin koruması altınagirecek v-Adada anayasal düzenin
yeniden kurulması için, üç Dışişleri Bakanı, Kıbrıs'daki iki toplumun
liderlerinin de katılımıyla 8 Ağustos'ta Cenevre'de yeniden biraraya
gelecekti.

Cenevre Konferansları, 25-30 Temmuz 1974, 8-14 Ağustos 1974
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin çağrısı ile Türkiye, Yunanistan
ve İngiltere arasında Cenevre'de yapılan Kıbrıs Sorununun çözümüne yönelik
iki konferans, 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs'ta Enosis amaçlı EOKA'cı Nikos
Sampson tarafından yapılan darbe üzerine Türkiye Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi'ni harekete geçirmeye çabaladı. Bir sonuç alınamaması
sonucu Türkiye I. Kıbrıs Barış Harekatını gerçekleştirdi (20 Temmuz 1974).
Bunun üzerine Güvenlik Konseyi aldığı 353 sayılı kararla, tarafları
ateşkes yapmaya, yabancı güçleri Kıbrıs'tan çekilmeye ve üç garantör
devlet olarak Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'yi görüşmeler yapmaya
çağırdı. 25 Temmuz'da Cenevre'de biraraya gelen üç ülke Dışişleri
Bakanları 30 Temmuz'da Cenevre Deklarasyonu'nu imzaladılar. Deklarasyona
göre 8 Ağustos'ta üç ülke Dışişleri Bakanları Cenevre'de bir kez daha
biraraya geldiler. Görüşmelerde bir sonuç alınamaması üzerine Türkiye, 14
Ağustos'ta II. Kıbrıs Barış Harekatı'na başladı.
Cenevre Sözleşmeleri, 1949
12 Nisan-12 Ağustos 1949 tarihleri arasında Cenevre'de toplanan
uluslararası konferansta imzalanan ve Uluslararası İnsancıl Hukuk'un
temelini oluşturan dört sözleşme. Bu sözleşmeler şunlardır: 1)Kara
savaşında yaralıların ve hastaların durumlarını iyileştirme hakkında
sözleşme 2)Deniz savaşında yaralıların ve hastaların durumlarını
iyileştirme sözleşmesi 3)Savaş tutsaklarına yapılacak işlemlere ilişkin
sözleşme 4)Savaş zamanında sivil halkın korunmasına ilişkin sözleşme.

Cezayir Anlaşması, 1975
6 Mart 1975'te Irak ile İran arasında Cezayir'de imzalanan iki ülke
arasındaki sınır anlaşmazlığı ve bazı diğer sorunları çözüme bağlayan
anlaşma. 1969 Nisan'ında, A.B.D.'nin desteğine sahip ve askeri gücü yüksek
olan İran Şahı, önemli bir suyolu olan Şatt-ül Arab'ın Irak'a ait
bulunduğu 1937 tarihli Irak-İran Sınır Antlaşması'nı ortadan kaldırmak
istedi. Bu amaçla İran gemilerini bir güç gösterisi olarak bölgeye
gönderdiğinde, iki ülke kuvvetleri arasında silahlı çatışma çıktı ve
1970'te de diplomatik ilişkiler kesildi. Ancak çok geçmeden 1973 yılında
Irak ile İran arasında diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu. 1975 yılında
Cezayir'deki Petrol İhraç Eden Ülkeler toplantısında, Cezayir Devlet
Başkanı Bumedyan'ın arabuluculuğu ile iki ülke arasında Cezayir Anlaşması
imzalandı. Buna göre, iki ülke arasındaki sınır Şatt-ül Arab suyolunun en
derin noktasından geçecek ve İran, Irak'taki Kürtleri merkezi hükümete
karşı desteklemekten vazgeçip onlara yaptığı yardımı kesecekti. Ancak
1979'da İran'da Şah'ın devrilip İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla iki
ülke arasındaki ilişkiler kötüleşti ve 1980 Eylül'ünde İran-Irak savaşı
başladı.
Cezayir Konferansı, 1973
Bağlantısız ülkeler dördüncü zirve toplantısı. Cezayir'in başkenti
Cezayir'de toplanan zirveye 77 ülkenin devlet veya hükümet başkanları
katılmıştır. Konferans 5-9 Eylül 1973 tarihleri arasında yapılmış,
1970'teki Lusaka Konferansı'nda olduğu gibi bu konferansta da ekonomik
sorunlar ağırlıklı ele alınmıştır. Bunun sebebi uluslararası ortamdaki
"yumuşama" ile beraber artık bu ülkeleri ilgilendiren pekçok siyasi
bağımsızlık mücadelelerinin başarıya ulaşmış olmasıydı. Bunun sonucu bazı
Latin Amerika ülkelerinin konferansa ilgi duyması olmuştur. Konferans
sonunda yayınlanan "Ekonomik Bildiri"de "Siyasal Bildiri"den daha geniş
yer almıştır.

Chaumont Andlaşması, 1814
1 Mart 1814'te İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında imzalanan ve
bu devletler arasında sürekli bir diplomatik işbirliğinin temellerini atan
antlaşma. 1822 yılına kadar yürürlükte kalan antlaşma bu tarihte İngiltere
tarafından geçersiz sayılarak sona ermiştir.
Chester Projesi
Amerikalı emekli Amiral Colby Chester'in aracılığı ile bir ABD-Kanada
ortaklık grubu şirketi tarafından hazırlanan, inşa bölgesinin çevresindeki
madenleri işletme imtiyazı karşılığında bazı bölgelerde demiryolu ve liman
yapımını içeren proje. Projeye göre şirket Adana-Yumurtalık, Musul-Kerkük
ve Samsun bölgelerinde yaklaşık 4400 km'lik bir demiryolu; Yumurtalık ve
Trabzon'a birer liman inşa edecek, buna karşılık olarak da bu bölgelerin
çevresindeki 40 km'lik bir kuşak çevresinde bilinen ve sonradan
bulunabilecek petrol ve diğer bütün madenlerin 99 yıllığına işletecekti.
Şirket gerek demiryolları ve limanlardan gerekse madenlerin işletiminden
elde ettiği kardan Türk hükümetine belirli bir pay verecekti.
Chester Projesi ile verilen imtiyaz, Cumhuriyet döneminin ilk yabancı
sermaye yatırım girişimi olması bakımından önemlidir. Nisan 1923'te Meclis
tarafından onaylandıysa da Musul ve Kerkük'ün Lozan Antlaşması ile
alınamaması nedeniyle proje uygulamaya konamadı ve Meclis Aralık 1923'te
sözleşmeleri feshetti.
Chicago Sözleşmesi, 1944
Aralık 1944'te Chicago'da toplanan konferansta kabul edilen Uluslararası
Sivil Havacılık Sözleşmesi. Daha önce imzalanmış Paris ve Havana
Sözleşmeleri'nin yerini almıştır. Sözleşme ile her devlete kendi
üzerindeki hava sahasında "kısıtlamasız ve tekelci bir egemenlik"
tanınmıştır. Fakat bu egemenliğin kullanımının yanında herhangi bir
tarifeye bağlı olmayan uçaklar önceden izin almadan -sözleşmeye taraf
devletin ülkesine veya ticari amaçlı inişler hariç- transit olarak
sözleşmeye taraf ülkenin hava sahasından geçebileceklerdir. Tarifeli
uçuşlar veya charter seferlerinde ise o ülkenin izni gerekmektedir.
Sözleşme kabotaj hakkını ülke devletine tanımış ve güvenlik nedeniyle
uçuşa yasak bölgeler kurulabilmesine izin vermiştir. Ayrıca Sözleşme ile
uçakların uyruğunun belirlenmesi için kullanılabilecek kurallara da
açıklık getirilmiş, her uçağın, tescil edildiği devletin uyruğunda olduğu
kararlaştırılmıştır.
Sözleşme ile ilgili bir nokta da Birleşmiş Milletler uzmanlık
kuruluşlarından biri olan ve merkezi Montreal'da bulunan Uluslararası
Sivil Havacılık Örgütü'nün (ICAO) kurulmasıdır. Bu örgüt, sivil
havacılıkla ilgili kural ve yöntemlerin geliştirilmesi için çalışır ve
bazı önlemler önerir.
Chicago Konferansı sonunda Uluslararası Sivil Havacılık Sözleşmesi'yle
beraber Uluslararası Hava Servisleri Transit Sözleşmesi ve Uluslararası
Hava Nakliyatı Sözleşmesi de imzalanmıştır. Bu sözleşmeler,
ülke-devletinin geçiş ile ilgili olarak diğer devletlere tanıyacağı
hakları ve geçiş ile beraber nakliyet ve ticaret ile ilgili birtakım hak
ve kolaylıkları içermektedir.
Churchill, Sir Winston
İngiliz devlet adamı, başbakan ve yazar. 1940-1945 ve 1951-1955 yılları
arasında Muhafazakar Parti'nin lideri olarak Başbakanlık yapmıştır. II.
Dünya Savaşı'nda ülkesini yenilginin eşiğinden döndürmüş, Roosevelt ve
Stalin ile beraber müttefiklerin savaş stratejisini belirlemiştir.
Kraliyet Askeri Okulu'nu bitirdi ve 1895'te orduya katıldı. 1900'da
ordudan ayrılarak siyasete girdi. 1911'de önce İçişleri sonra Deniz
Kuvvetleri Bakanı oldu. Çanakkale Savaşı'nda donanmanın başarısızlığı
sonucu bakanlıktan ayrılarak orduya döndü. 1921'de ise Sömürgeler
Bakanlığı'na getirildi. Bir ara Maliye Bakanlığı yaptıysa da 1935
seçimlerinden sonra kabineye alınamadı. Savaşın başlaması ile tekrar Deniz
Kuvvetleri Bakanlığı'na getirilen Churchill Nisan 1940'ta Chamberlain'in
istifası ile onun yerine geçerek Başbakan oldu. Churchill acı sonuçlara ve
tartışmalara yol açan bazı kararlar almak durumunda kaldı ama kendine özgü
mizah anlayışını bırakmadan halka gerçekçi açıklamalar yapıyordu.
Ağzındaki puro ve eliyle yaptığı zafer işareti Churchill'in simgesi
olmuştu. A.B.D.'nin de savaşa girmesiyle bu ülke ile her cephede komuta
birliği ve ortak strateji kurdu. Başbakan Roosevelt'ten aldığı destekle
Sovyetlerden gelen bütün "ikinci cephe" kurulması isteklerini erteledi.
Savaş sırasında toplanan Kazablanka, Quebec, Tahran ve Yalta
konferanslarında Roosevelt ve Stalin ile biraraya gelerek savaşın devamı
ve savaş sonrası düzenle ilgili kararlara katkıda bulundu. Savaş
sonrasında Potsdam Konferansı'na da katıldıysa da önemli bir rol
oynayamadı. Partisinin seçimleri kaybetmesiyle konferans bitmeden ülkesine
döndü.
Colbertçilik
Fransa Maliye Bakanı J.Baptiste Colbert (1619-1683)'in Fransa'da izlediği,
sıkı bir devlet himayesi, sanayileşme ve ekonominin devlet eliyle
düzenlenmesi yoluyla bir devletçilik öngören ekonomi politikası.
Colbert'in Fransız Sanayisini geliştirecek ihracatı arttırma yönündeki bu
politikası "Colbertçilik" diye anılmaktadır. Colbertçiliğe "Fransız
Merkantilizmi" veya "Sanayi Merkantilizmi" de denmektedir. Colbert,
sanayinin gelişmesi için gerekli mali reformları yapmış ve bundan elde
edilen geliri yine sanayie aktarıp devlet eliyle fabrikalar kurmuş ve
imalat yöntemleri ile kalite kontrolü hakkında kararnameler yayınlamıştır.
Sanayiin ihtiyaç duyduğu hammaddelerin ithalatı kolaylaştırılırken bunun
dışındaki ithalat yüksek vergilerle önlenmeye çalışılmış, ihracat ise
teşvik edilmiştir. Bu dönemde ekonomiye devletin müdahalesinin artması ile
Colbertçilik gerek sanayiciler gerekse ihmal edilen tarım kesimi
tarafından eleştirilmiş ama Colbertçilik Fransa'nın alt-yapı ve imalat
sanayiin gelişmesinden önemli bir rol oynamıştır.
Colombo Konferansı, 1954
Mayıs 1954'te Seylan (Sri Lanka)'ın başkenti Colombo'da yapılan beş güney
Asya devleti temsilcisinin katıldığı konferans. Endonezya Devlet Başkanı
Sastroamidi Jojo'nun çağrısı ile toplanan Konferansa Hindistan, Pakistan,
Seylan, Endonezya ve Birmanya katılmıştır. Konferansın esas amacı
Çinhindi'deki gelişmeleri izlemek olmakla beraber daha büyük bir
Asya-Afrika devletleri Konferansı toplanması konusu tartışılmıştır.
Konferans 1955'te toplanan Bandung Konferansı'na öncülük etmiştir.

Colombo Konferansı, 1976
Sri Lanka'nın başkenti Colombo'da toplanan Bağlantısız ülkeler zirve
toplantısı. 11-14 Ağustos 1976 tarihleri arasında toplanan Konferansa
aralarında Filistin Kurtuluş Örgütü'nün de yer aldığı 86 ülkenin devlet
veya hükümet başkanları katılmıştı. Konferans'ta Bağlantısızlar
hareketinin genel durumu, sömürge ülkelerinden bazılarının
bağımsızlıklarına kavuşmaları, Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki ırk ayrımı
politikası, Filistin ve Kamboçya sorunları, Hint Okyanusu ve Kore
yarımadasının silahtan arındırılması gibi konularda görüşmeler yapılmıştı.
Konferans'ta ekonomik konulara ilişkin olarak aynı yılın Mayıs ayında
Nairobi'de yapılan Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı'nda
"77'ler Grubu" tarafından önerilen görüşler tekrarlanmıştır. Ayrıca Petrol
İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) model alınarak diğer hammaddeler için de
benzer uluslararası örgütlenmelerin gerçekleştirilmesi konusu da
tartışılmıştır.

Colombo Planı
Üyeleri arasında karşılıklı yardımlaşmayı geliştirmeyi ve çok taraflı bir
danışma mekanizmasını amaçlayan bölgesel ekonomik yardım programı. Colombo
Planı 1950'deki Colombo İngiliz Uluslar Topluluğu Konferansı'nda kabul
edildi. Plan ilk önce gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere altı
yıllık bir kalkınma programı dahilinde 5 milyar dolarlık bir yardımda
bulunmasını öngörüyordu. Pakistan, Hindistan, Seylan (Sri Lanka), Yeni
Zelanda, Avusturya ve İngiltere arasında gelişen bu örgütlenme daha sonra
başka Asya ülkelerinin de katılmasıyla genişledi. Sovyetler Birliği'ne
karşı çevreleme politikası izleyen A.B.D.de Asya'daki komünist olmayan
ülkeleri desteklemek amacıyla plana katılmıştır. 1950'den bu yana
kalkınmaları amacıyla Asya ülkelerine 25 milyar dolarlık borç ve yardım bu
plan çerçevesinde sağlanmış ve binlerce kişi bu plan sayesinde teknik
eğitim edinmiştir.

Curzon Hattı
1919-1920 Sovyetler Birliği -Polonya Savaşı'nda Sovyetler ile Polonya
arasında ateşkes hattı olarak önerilen sınır çizgisi I. Dünya Savaşı
sonrasında Polonya'nın doğu sınırı olarak Lord Curzon tarafından
önerilmişse de kabul edilmemiştir. II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında
Almanya Eylül 1919'da bu hatta kadar olan Polonya topraklarını işgal etmiş
ve bu hattın doğusundaki Polonya toprakları ise Molotov-Ribbentrop
Antlaşması'na göre Sovyetlerin işgali altına girmiştir. Şubat 1945'teki
Yalta Konferansı'nda Sovyetler Birliği, A.B.D. ve İngiltere'ye Curzon
Hattı'nı Sovyet-Polonya sınırı olarak kabul ettirdi. 1951'de yapılan ufak
bir iki değişiklikle beraber hat, Sovyet-Polonya sınırını oluşturdu.

Çanakkale Savaşları, Şubat 1915-Ocak 1916
Müttefik devletlerin 1915 Şubat'ında başlattıkları Çanakkale Boğazı ve
İstanbul'u ele geçirmeye yönelik askeri harekat başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda (Anzak)
kuvvetlerinin katıldığı harekatın amaçları şunlardı i-Boğazları açarak
Rusya'ya savaş malzemesi ve yardım göndermek ii-İstanbul'u işgal ederek
Osmanlı Devleti'ni savaş dışında bırakmak ii-Balkanlarda üstünlük sağlayıp
henüz savaşa girmemiş İtalya ve Romanya'nın İtilaf Devletleri yanında
savaşa girmelerini sağlamak.
Yaklaşık her iki taraftan da 300.000'er askerin ölmesi ile sonuçlanan
Çanakkale Savaşları İtilaf Devletleri için büyük bir başarısızlık oldu.
Boğazların açılamaması sonucu yardım alamayan Rusya'da rejim çöktü ve
işbaşına gelen Bolşevikler Brest-Litovsk Antlaşmaları ile savaştan
çekildiler. İngiltere'de ise Asquith liderliğindeki Liberal hükümet istifa
etmek zorunda kalarak yerini koalisyon hükümetine bıraktı. Böylece o
sırada Deniz Kuvvetleri Bakanı ve harekatın mimarlarından Churchill
kabineden ayrılmak zorunda kaldı. Tarihçiler tarafından savunulan
genelkanı, Çanakkale Savaşları'nın başarısızlıkla sonuçlanmasının I. Dünya
Savaşı'nın en az iki yıl uzamasına yol açtığı yönündedir.
Çekiç Güç (Combined Task Force-Poised Hammer)
Temmuz 1991 tarihinde kurulan ve amacı Saddam Hüseyin'in olası
saldırılarına karşı Kuzey Irak Kürtlerine güvence sağlamak olan "Huzur
Operasyonu-2"nin (Operation Provide Comfort-2) uygulama birliği olan hava
kuvveti ile küçük fakat etkili bir yer unsurunun adı. Türkiye'de İncirlik
ve Pirinçlik'te konuşlanmış 77 uçak ve helikopterden ve
Amerikan-İngiliz-Fransız-Türk 1862 kişilik personelden oluşmaktadır. Kuzey
Irak'taki Zaho'da da bir irtibat merkezi (Military Coordination
Center-MCC) bulunmaktadır.

Çekoslovakya Bunalımı, 1968
Çekoslovakya'da Prag Baharı ile görülen katı Marksist rejim
uygulamalarından daha liberal politikalara kayma eğilimine karşı Sovyetler
Birliği liderliğindeki Varşova Paktı ülkelerinin bu ülkeye yaptıkları
askeri müdahale sonrası ortaya çıkan bunalım. 1968 Ocak'ında Çekoslovakya
Komünist Partisi Genel Sekreterliğine Aleksander Dubçek'in atanmasıyla
birlikte ülkede liberalleşme politikaları gözlenmeye başladı. Üst düzey
görevlere Dubçek gibi liberalleşme yanlısı kişilerin getirilmesi
Moskova'yı tedirgin etti ve Sovyetler Birliği Dubçek'i, tutumunu
değiştirmesi yönünde uyardı. Buna Dubçek'in uymaması üzerine Sovyetler
Birliği önderliğindeki Macaristan, Polonya ve Demokratik Almanya
birliklerinden oluşan bir Varşova Pakto gücü Çekoslovakya'yı işgal etti.
Sovyetler bu olayı bir Pakt içi mesele olarak görürken uluslararası
platformda bu olay bir ülkenin egemenliğinin ihlali olarak algılanıyordu.
Bu olay, uluslararası komünist hareketler arasında da tartışmaya yol açtı
ve bir tarafta Brejnev Doktrini öte yanda ise Avrupa Komünizmi görüşleri
ortaya çıktı.
Çelik Pakt (Pacto d'Acciaio), 1939
Nazi Almanyası ile faşist İtalya arasında 22 Mayıs 1939'da imzalanan
ittifak antlaşması. Her iki devlet kendileri için öngörmüş oldukları
"hayat sahası"nı gerçekleştirmeyi hedefleyen bu ittifak antlaşmasına göre
taraflar birbirlerini ilgilendiren bütün sorunlarda karşılıklı olarak
yardımlaşacaklardı ve taraflardan biri, bir veya daha fazla devlet ile
savaşa girer ise, öteki devlet bütün gücü ile ona yardım edecekti. Çelik
Paktı, İngiltere ve Fransa'nın doğu ve güney Avrupa'daki bazı küçük
devletlerle -Türkiye dahil- yaptıkları ikili antlaşmalara bir tepki
niteliğindedir.

Çevreleme Politikası (Containment Policy)
II. Dünya Savaşı sonrası A.B.D.'nin Sovyetler Birliği'ne karşı olarak onun
etrafındaki devletlerle oluşturduğu veya oluşmalarında katkıda bulunduğu
ittifaklar zinciri. Savaş sonrasında iki farklı dünya görüşüne sahip
devlet dünya egemenliği konusunda sıkı bir mücadeleye girdiler. Doğu
Avrupa'da Sovyetlerin kendisine bağlı uydu sosyalist devletler kurmasından
ürken A.B.D. bu Sovyet yayılmasını önlemek amacıyla çeşitli tarihi ve
politik nedenlerle bu ülkeden çekinen devletlerle bir ittifaklar zinciri
oluşturarak onu "çevrelemek" istiyordu. Bu doğrultuda kurulan Kuzey
Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Balkan Paktı, Bağdat Paktı, Güney Asya
Antlaşması Örgütü (SEATO), Anzus Paktı bu politikanın ürünleridir.

Çifte Çevreleme Politikası (Dual-Double Containment Policy)
Amerika Birleşik Devletleri'nin 1990-1991 Körfez Savaşı'ndan sonra İran ve
Irak'a yönelik olarak uyguladığı politika. ABD, 1979'daki İslami nitelikli
rejim değişikliği nedeniyle İran'a yönelik olarak uygulamaya koyduğu
siyasal ve ekonomik kuşatmaya Körfez Savaşı'ndan sonra Irak'ı da dahil
etmiş, yani her ikisini birden karşısına alarak dünya politikasından
tecrit etmeye çalışmıştır ve buna da çifte çevreleme denmiştir.
Çin-Sovyet Uyuşmazlığı
II. Dünya Savaşı sonrasında 1949'da Çin'de kurulan komünist rejim ile
Sovyetler Birliği arasında 1950'lerin sonlarında başlayıp 1980'lerin
ikinci yarısına kadar süren soğuk ilişkiler. Çin Halk Cumhuriyeti'nin
kurulmasından sonra Sovyetler Birliği ile bu ülke arasında sıcak ilişkiler
kurulmuştu. Fakat Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin 20. Kongresi'nden
sonra iki ülke arasındaki ilişkiler giderek bozulmaya başladı. En başta
iki ülke arasında yüzyıllardan beri süren bir tarihi mücadele vardı. Çin
Rusya'ya XIX. yüzyılda kendisini sömüren bir devlet gözüyle bakıyordu.
Bununla beraber iki ülke önderliği Marksist-Lenininst ideolojiyi farklı
şekillerde yorumlamaktaydılar. Mao'ya göre Stalin'in kötülenmesi
kampanyası çok ileri gitmişti ve Sovyetlerin "barış içinde birarada
yaşama" tezini beğenmiyordu. Ayrıca 1960'lardan itibaren Çin, Çin
İmparatorluğu'nun zayıf olduğu ve bu yüzden Çarlık Rusyasına toprak
bıraktığı "haksız" sınır antlaşmalarının değiştirilmesi gerektiğini ileri
sürmeye başladı. Bu sınır anlaşmazlığı 1969 yılında iki devletin silahlı
kuvvetleri arasında ciddi çatışmalara varacak kadar büyüdü. Bu arada Çin,
1968'de Çekoslovakya'ya yapılan Sovyet müdahalesini kınadı. 1970'lerde
sınır görüşmelerinin başlamasına rağmen bunlar ancak belli aralıklarla
sürmüş, 1978'de yine ciddi çatışmalar yaşanmıştır. Bütün bu gelişmeler
yaşanırken Çin, kendisine karşı Sovyetler kadar büyük bir tehlike olarak
görmediği A.B.D. ilişkileri normalleştirmeye çalışmaktaydı. 1972'de A.B.D.
Başkanı Nixon Çin'i ziyaret etti ve 1976'da iki ülke arasında diplomatik
ilişkiler kuruldu.
1976'da Mao'nun ölümü ve muhalif önderlerin iktidara gelmesiyle
ilişkilerin normalleşmesi yolunda bir engel kalktıysa da bu hemen
gerçekleşmedi. 1979'da Çin, Kampoçya ile savaşan Vietnam'a girdi ve Nisan
ayında Sovyetler ile 1950 tarihli Dostluk, İttifak ve Karşılıklı Yardım
Antlaşması'nı iptal etti. Sovyetler ise Vietnam'ın yanında yer aldı.
1979'un sonunda Sovyetlerin Afganistan'a girmesi de ilişkilerin daha da
bozulmasına yol açtı. 1982'de Sovyet Devlet Başkanı Brejnev'in ölümünden
sonra iki ülke Dışişleri Bakanları görüşmelere başladılar ve 1983'te
Moskova'da yapılan görüşmeler sonucunda ticari konularda anlaşmaya
varıldı. 1983 Kasım'ında Çin-Sovyet sınırı ticarete açıldı.
Yine de ilişkilerin normalleştirilmesi için Gorbaçov iktidarını beklemek
gerekecekti. Çin'de ekonomik reformla birlikte Sovyetler Birliği, Çin'in
dış ticaretine önemli ülkeler arasına girdi ve Çin'in Gorbaçov'un
reformlarına ilgisi arttı. 1987 Ağustos'unda iki ülke arasında
görüşmelerin başlamasıyla sınırın doğu kesiminde toprak iddialarından
doğan sorunların çözülmesi yolunda adımlar atılmaya başladı. Sovyetler
Birliği bir yıl sonra Moğolistan'ın kuzeyinden önemli sayıda asker çekti.
Nihayet 1989 Mayıs'ında Gorbaçov'un Pekin'i ziyareti sırasında Sovyet ve
Çin liderleri karşılıklı olarak dostluk, egemenlik ve birbirlerinin
içişlerine karışmama sözü verdiler ve "ilişkilerin normalleştiğini"
açıkladılar.

Çok Taraflı Nükleer Güç (Multilateral Force-MLF)
1960'ların başında A.B.D. tarafından öne sürülen Batı bloku çerçevesinde
nükleer gücün kullanımının paylaşılması önerisi. 1960'ların ilk yarısında
A.B.D., Sovyetler Birliği ve İngiltere'den sonra Fransa ve Çin de nükleer
denemeler yapmışlardı. Hindistan, Federal Almanya, İtalya, Japonya,
Brezilya, İsrail, Pakistan, İsveç, İran ve Libya'nın da nükleer silah
yapmak için çalıştıkları veya bunu arzuladıkları biliniyordu. Bunun
üzerine özellikle bağlantısız devletler, Birleşmiş Milletler çerçevesinde
nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına girişmişlerdi. Bu ortamda
A.B.D. çok taraflı nükleer güç düşüncesini ortaya atmış, bu yolla Avrupalı
müttefiklerini nükleer silah yapımı yerine, nükleer silah paylaşımına ikna
etmeye çalışmıştı. Buna göre bu projeye katılacak ülkeler, bu amaç için
ayırdıkları bütün güçlerini NATO'nun emrine verecek, masrafları da
ortaklaşa paylaşacaklardı. Bu şekilde oluşturulacak nükleer güç bazı
ülkelere yerleştirilmek yerine denizaltı ve gemilerde bulundurulacaktı. Bu
silahlar da ancak ortaklaşa alınacak bir karar ile kullanabilecekti. Bu
proje çeşitli tartışmalara yol açtı. Nükleer silahların bu silahlara sahip
olmayan devletlerle paylaşılması nükleer gücün yayılması demek değil
miydi? Sovyetler Birliği her ne şekilde olursa olsun Almanya'nın "nükleer
tetikte" parmağının bulunmasına karşıydı. Sonuçta bu proje 1968 yılında
A.B.D. ve Sovyetler Birliği'nin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme
Antlaşması (The Non-Proliferation Treaty)'nı imzalanması ile gündemden
kalkmıştır.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik