Siyasi Tarih VI
Siyasi Tarih (O-R)
Oder Neisse Hattı
II. Dünya savaşından sonra müttefiklerce düzenlenen Polonya-Almanya
sınırı. Savaş sonrası dönemin dönüm noktasını oluşturan Yalta
Konferansında ele alınan konulardan biri de Polonya sorunuydu. Savaşın
galip devletlerinden Sovyetler Birliği, Polanya'da, Almanya'nın aleyhine
genişlemesini öngören bir sınır öneriyordu. O zaman iki ayrı Polonya
Hükümeti vardı. Biri Alman ve Sovyet işgali sırasında Londra'ya kaçan
hükümetti. Öteki ise, Sovyetler Birliğinin işgal bölgesinde kurdurup
tanıdığı ve Lüblin kentinde kurulduğu için "Lüblin Komitesi" adını alan
komünist hükümetti. İşte Stalin bu hükümeti destekliyordu. Sonunda bir
koalisyon hükümeti kurulması kararlaştırıldı.
II. Dünya savaşından önce "Curzon Çizgisi" Polonya-Sovyet sınırı olarak
saptanmıştı. Polonya, Fransa'nın da desteği ile, bu sınır kabul etmedi.
Riga Barış Antlaşması ile, Polonya sınırı Curzon Çizgisi'nin çok doğusuna
doğru genişledi. Böylece, Polonya'nın içine birçok Ukraynalı ve Beyaz Rus
girdi. Daha sonra, Yalta'da Sovyetler Birliği eski "Curzon Çizgisi"
üzerinde ısrar edince, öteki devletler bunu doğal karşıladılar ve Sovyet
isteklerini yerine getirdiler. Ayrıca Sovyetlere Doğu Prusya'daki
Königsberg kenti, Polonya'ya da terkettiği topraklara karşılık olarak,
Almanya'dan, yani batısından toprak verildi. Oder-Neisse akarsuyu
Alman-Polonya sınırı oldu. Böylece Polonya batıyı kaydırılmış oldu. Güçlü
bir Polonya hem Sovyetlerin, hem de Fransa'nın işine yarıyordu. Federal
Almanya 12 Ağustos 1970 tarihinde Sovyetler ile, 7 Aralık 1970 tarihinde
Polonya ile yaptığı antlaşmada bu sınır çizgisini tanıdı. Oder-Neisse
hattı Batı-Doğu Almanya sınırını da oluşturmaktaydı.
1990 yılında iki Almanya'nın birleşmesi görüşmelerinde Polonya sınır
tekrar gündeme geldi. Polonya, iki Almanya'dan da güvence istedi. Sonuçta,
iki Almanya Polonya sınırını tanıdıklarını açıkladılar. Birleşme
Antlaşması 3 Ekim 1990'da imzaladığında, Demokratik Almanya'nın Batı'ya
ilhakı kesinleşti. Böylece Birleşik Almanya'nın sınırları Doğuda
Oder-Neisse Hattı'na kadar uzandı. Polonya-Almanya sınırı, devletler arası
bir anlaşma ile de tescil edildi.
Ondört Nokta Programı (Wilson İlkeleri), 1918
Birinci Dünya Savaşı sona ermeden, 1918 yılının Ocak ayının ABD Başkan
Woodrow Wilson'un savaş sonrası dünyası ile ilgili görüşlerini içeren
bildiri. Bu görüşler "14 nokta"dan oluşmaktaydı. Bunlar: 1)Barış
görüşmeleri ve anlaşmaları açıklıkla yürütülecek, gizli diploması
yöntemleri kullanılmayacaktır. 2)Barış ve savaş döneminde açık denizlerde
seyrüsefer serbestisi sağlanacaktır. 3)Uluslararası ticaretteki engeller
kaldırılacaktır. 4)Ulusal silahlanmanın iç güvenliğin gerektirdiği ölçü ve
düzeyde tutulacaktır; 5)Tüm sömürge sorunları özgürce ve tarafsız çözüme
bağlanacaktır. Bu konuda şu kurallar gözetilecektir. 6)Birincisi, Rusya'yı
diğer ulusların istedikleri takdirde ve ölçüde özgürce yardımda
bulunulması garanti edilecektir. İkinci, Rusya'ya kendi siyasi girişimi ve
ulusal politikasında bağımsız olabilme özgürlüğü sağlanacaktır.7)Almanya
Belçika'dan çekilecektir ve Belçika tekrar bağımsız devlet halini
alacaktır. 8)Alsace ve Lorraine, Fransa'ya geri verilecektir. Bunun
yanında, Almanya işgal ettiği Fransız topraklarını tekrar Fransa'ya iade
edecek ve verdiği zararı Fransa'ya ödemeyi yüklenecektir; 9)İtalya
sınırları yeniden düzenlenecektir; 10)Avusturya-Macaristan imparatorluğu
altında bulunan halklara özerklik verilecektir; 11)Almanya, Romanya,
Sırbistan ve Karadağ'daki askerlerini geri çekecektir, ayrıca Sırbistan'a
denize çıkma hakkı verilecektir. 12)Osmanlı devletinin Türk kesimlerinin
egemenliğini güvence altına alınacak, imparatorluk içindeki öteki uluslara
can güvenliği ve özerk gelişme olanakları sağlanacak ve Boğazlar'dan
sürekli geçiş özgürlüğü uluslararası güvence altına alınacaktır; 13)
Bağımsız bir Polonya'ya denize çıkma hakkı verilecek ve Polonyalı'ların
oturduğu bütün topraklar bu devlete bağlanacaktır; 14)Büyük ve küçük
ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını ve ulusal bütünlüklerini karşılıklı
olarak garanti altına almak amacı ile özel statüleri olan bir uluslar
birliğinin (Milletler Cemiyeti) en kısa zamanda kurulması için çalışmalara
hemen başlanacaktır.
Ortaçağ (Middleage)
İ.S. 5-13. yüzyıllar arasını kapsayan dilimin adı. Bu kelime 17. yüzyıldan
beri Avrupa tarihi sözkonusu olduğunda, kullanılmaya başlanmıştır. Bu
kavram, genellikle insanların öznel bilincinde biçimlendiği için kesin
başlangıç ve bitiş noktalarından söz edilemez. Ancak, bütün bu nedenlere
rağmen, tarih kitaplarında Roma imparatorluğunun bölünme tarihi (M.S. 395)
yada son Batı Roma imparatorluğunun düşüş tarihi (476) gibi noktalar
Ortaçağın başlangıcı olarak alınmaktadır. Bitiş noktaları ise, İstanbul'un
fethi (1453); İtalyan kaşif Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'yı (Amerika)
keşif (1492); Dini savaşlar olarak bilinen 30 Yıl Savaşlarını sona erdiren
Westphalia Antlaşması (1648); Fransız Devrimi (1789) gibi siyasi tarihte
önemli sonuçlar doğuran tarihler sayılmaktadır.
Ortaçağ kavramı tarihte ilk defa Rönesans düşünürleri tarafından
geliştirildi. Bunlar kendi dönemlerini, Roma İmparatorluğunda yaşanan
parlaklık ve "yeniden doğuş" dönemleri arasında bir geçiş dönemi olarak
görmektedirler. Roma'da yaşanan uygarlığın kendi dönemlerinde yeniden
canlandığını görüyorlardı. Roma İmparatorluğu ile, kendi dönemlerine kadar
geçen karanlık dönem için bu tabiri kullandılar.
Bu olumsuz değerlendirmelere karşın, Ortaçağ büyük siyasal, ekonomik,
kültürel, toplumsal ve sanatsal değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Batı
tarihçiler bu dönemi üç başlık altında incelemektedirler: "Erken Ortaçağ",
"Yüksek Ortaçağ" ve "Geç Ortaçağ".
Ortaçağın ortaya çıkardığı en önemli özellikler, kamu otoritesinin
bölünmesi, feodalizmden kaynaklanan ademi-merkeziyetçiliğin güçlenmesi,
ideolojik üstyapılara dinin egemen olması, piyasa için üretim yapılmasının
yaratılması, burjuvazinin kent ve ülke parlamentolarında temsil
edilmesinin sağlanmasıdır.
Orta Menzili Nükleer Silahları Sınırlandırma Antlaşması
Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında nükleer
silahların sınırlandırılması konusunda yapılan iki taraflı antlaşma. Bu
anlaşmaya göre tarafların ellerinde bulundurdukları orta menzili nükleer
silahların (INF) tümünün ortadan kaldıracak ve üretimleri yasaklanacaktı.
1980'li yıllarla birlikte Avrupa'daki silah dengesini kendi lehine
çevirmek isteyen Sovyetler Birliği, orta menzilli ve Avrupa'ya yönelik
"55-20" füzelerinin bir kısmını kendi topraklarında, diğer kısmını ise
Doğu Avrupa'daki müttefiklerine yerleştirmeye başlamıştı. ABD buna
karşılık olarak, yine orta menzilli "Pershing II" ve "Cruise" füzelerini
Avrupa'daki müttefiklerine yerleştirdi. Ancak, 1985 yılı geldiğinde
Sovyetler Birliğinin başına Gorbaçov, ABD'de ise Reagan işbasına geldi.
İki başkanın başkanlığının ilk yıllarından sonra silahsızlanma çabalarına
olumlu yaklaşmasıyla, iki ülke arasında INF denen orta menzilli füzelerin
yasaklanması görüşmeleri başladı. Cenevre'de yapılan ön görüşmelerden
sonra, 18 Eylül'de iki tarafın görüş birliğine vardıkları açıklandı. 24
Kasım'da Cenevre'de buluşan Dışişleri Bakanları Shultz ve Şevarnadze, her
iki ülkenin menzilli 500 ile 5499 km arasında olan nükleer füzeleri
yasaklayan, yani Avrupa'da tümünün ortadan kaldırılmasını öngören (O
çözüm) bir anlaşmasının şartlarını belirlediler. İki Başkan arasında zirve
toplantısı 8-10 Aralık 1987'de Washington'da gerçekleşti ve 8 Aralık'ta
"INF" Antlaşması imzalandı.
Yapılan antlaşma her iki tarafa, getirilen koşullara uyulup uyulmadığını
doğrulama hakkını tanımaktadır. antlaşma, dört ana belgeden oluşmaktadır.
Bunlar: 1)ABD ve SSCB'nin elinde bulundurdukları tüm orta ve daha kısa
menzilli nükleer füzeleri üç yıl içinde yok etme yükümlülüğü getiren ve bu
süre sonrasında bu tür silahları yasaklayan, ayrıca antlaşmanın
koşullarına tam uyulup uyulmadığının etkin biçimde doğrulanmasını sağlayan
antlaşma maddeleri; 2)01 Kasım 1987'den itibaren; silahların yerleri,
sayıları ve nitelikleri konusunda antlaşmanın imzalanmasından önce
tarafların birbirlerine verdikleri verileri biraraya toplanan "Veriler
Konusunda Anlayış Memorandumu" (MOU); 3)Üzerinde anlaşmaya varılmış olan
yerinde denetleme, ani denetleme ve diğer türlü denetleme yöntemlerinin
nasıl yerine getirileceğini belirleyen Denetleme Protokolü, 4)Füzelerin
rampalarının, destek sistemlerinin, destek yapılarının ve destek
tesislerinin nasıl ortadan kaldırılacağını ayrıntılı biçimde anlatan
"Yoketme Protokolu"dur.
Andlaşmanın süresi sınırsızdır. Taraflardan herhangi biri anlaşmanın
konusu ile ilgili olarak belirlenecek olağanüstü durumların kendi
çıkarlarını tehlikeye koyduğu kanısına sahip olduğu takdirde, anlaşmadan
çekilecektir.
Otuz Yıl Savaşları, 1618-1648
Katolik ve Protestan davası üzerinde Alman topraklarında sürdürülen bir
dizi uluslararası ve iç savaş (1618-1648). Savaşın nedenine bakıldığında,
1555 yılında yapılan Augsburg anlaşmasının uygulamada yürümediğini
görüyoruz. Bu anlaşma her devlete vatandaşlarının dinini belirleme
yetkisini tanımıştı. Ancak protestanlar anlaşmanın başarısızlığa
uğradığını gördüklerinde, haklarını savunmak için aralarında birlik
kurdular ve 1618'de başlattıkları ayaklanma, Otuz Yıl Savaşlarının
başlangıcı sayılır. Protestanlar dışarıdan destek sağlamak için İngiltere,
Fransa ve Hollanda nezdinde girişimlerde bulundular. Katolik Alman
devletleri ise 1609'da Kutsal Roma İmparatoru'nun desteği ve Bavyera'nın
önderliğinde birleştiler. Savaş, oluşan bu iki kamp arasında başladı.
Bunun sonucu da, savaş karmaşık bir hal aldı. Savaş bir kere Katolik ve
Protestanlar arasında bir Alman İç Savaşı, diğer taraftan da Kutsal Roma
İmparatoru ile bağımsızlıklarını sağlamak için çabalayan üye devletleri
arasında sürdürülen bir savaş niteliğini aldı. Ayrıca işin içine Fransa,
Habsburglar, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsveç ve Transilvanya'nın
karışması, savaşın uluslararası bir nitelik almasını sağladı. Savaş
Protestanlar'ın zaferi sonucu 1648 tarihli Westphalia (Vestefalya) barışı
ile bitmiştir.
Savaş sonunda, Avrupa güç dengesi tamamen değişmişti. İspanya Batı
Avrupa'daki üstünlüğünü yitirmiş, Fransa Avrupa'da en güçlü hale gelmişti.
İsveç, Baltık denizinde üstünlük sağlamış, Flemenk Cumhuriyeti bütün
ülkeler tarafından bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınmıştı. Kutsal Roma
İmparatorluğu'na bağlı bütün devletler tam bağımsız hale gelmişlerdi.
Kilisenin gücü sınırlandırılmış, Augsburg barışının hükümleri yinelenmiş
ve Almanya'da Katolik, Protestanlık ve Calvinizm geçerli dinler haline
gelmiştir. Artık Avrupa, kendi yasalarına göre davaranan, kendi ekonomik
ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediği tarafta yeralan, ittifaklar kuran
ve bozan modern bağımsız devletlerden oluşacaktır. Bugün anladığımız
anlamda devletlerin oluşturulduğu uluslararası sistem, Westphalia Barışı
ile kurulmuştur.
Ödünç Verme-Kiralama Programı (lend and lease), 1941
Amerika Birleşik Devletlerinin, II. Dünya Savaşında, Hitler'e karşı
savaşan devletlere yaptığı yardım programı. Ödünç Verme ve Kiralama
Yasası, 1941 yılında Roosevelt tarafından ABD kongresine tasarı olarak
sunuldu.
II. Dünya Savaşı başladığından Amerikan, kamuoyu, Almanya'ya karşıydı.
Bunun nedeni, Hitlerin yayılmacı ve saldırı politikası, Yahudilere karşı
tutumu, demokrasiye olan karşıtlığı, yapılan antlaşmaları çiğnemesidir.
Ancak bu kötü imaj, savaşa girmeyi gerektirecek kadar etkili değildi. ABD
I. Dünya Savaşı'nda aldığı dersten dolayı, çıkardığı tarafsızlık yasaları
ile, savaştan uzak kalmayı tercih ediyordu. Ancak, savaş Almanya'nın
lehine bir gelişme göstermeye başlayınca, ABD bu tarafsızlık yasalarında
değişiklik yapılmasını gerekli gördü. Tarafsızlık yasalarına göre, ABD'den
savaş malzemesi ihraç edilmesi yasaktı. Almanya ise bu durumdan
yararlandı. 4 Kasım 1939'da yapılan bir değişiklikle, savaş malzemesinin
ödenmesi olduğu ancak paranın peşin satışı serbest gerektiği ve
mülkiyetinin hemen el değiştirmesinin şart olduğu açıklandı. Ancak
yasalarda yapılan değişikliklerin İngiltere'ye yeterli olmayacağı
anlaşıldı. İngiltere, para ve silah yardımı istiyordu. ABD Kasım 1940
yılında, İngiltere'ye 50 destroyer verdi. Vermesinin nedeni de, ABD'nin
güvenliği, o dönemde İngiliz deniz gücüne bağlıydı. ABD en büyük yardımı,
Kongreye sunduğu Ödünç Verme-Kiralama Yasa tasarısı ile gerçekleştirmeye
çalıştı. Buna göre, Müttefiklere her türlü silah, hammadde, yedek parça ve
yiyecek dahil her türlü yardım sağlanacaktı. Bu yardım 50 milyar
dolaklıktı. 6 milyarı yiyecek, 4 milyarı hizmet, geriye kalanı ise savaş
malzemesidir. Bu yardımın en büyük payının İngiltere almıştır: 31 milyar.
Bunu 11 milyar ile Sovyetler Birliği, 3 milyar ile Fransa ve 1,5 milyar
ile Çin izlemektedir. Yasa, tasarısı 11 Mart 1941 tarihinde, Kongre'den
yasa olarak çıktı ve savaşın bitimine kadar yürürlükte kaldı (1941-1945).
Pan-Arabizm
Arapça konuşulan bütün İslam ülkelerini, büyük bir ortak düzen içinde
birleştirmeyi amaç edinen siyasi hareket.
Panislamizm hareketinin durakladığı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra
gelişen Pan-arabizm XIX. yy.'da Arap dilinin ve kültürünün yeniden
canlanışı olarak Mısır'da ortaya çıktı. XIX. yy.'ın başlarında, Avrupa'da
özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimi altında bulunan Balkan
milletlerinde başlayan milliyetçilik uyanışı, kısa bir süre içinde Mısır'a
sıçradı. XIX. yy. ortalarında Genç Osmanlılar tarafından ortaya atılan
Panottomanizm düşüncesine karşılık, Mısır'da da, Arapça konuşan bütün
milletleri bir bayrak altında toplama ülküsünü güden Pan-arabizm akımı
doğdu. Arap ülkelerinin, özellikle petrol kaynaklarının bulunduğu
bölgelerin, Angloamerikan şirketlerinin eline geçmesi yüzünden, küçük Arap
emirlikleri doğduğu için bu düşünce başarılı olamadı. Pan-arabizm ülküsü,
bağımsız Arap devletlerin ortaya çıkışı yüzünden bölünmeleri önleyemedi;
ancak, Avrupa devletlerinin yardımlarıyla Osmanlı İmparatorluğunun
yönetiminde bulunan Arap topraklarının Türklerin elinden çıkmasını
kolaylaştırdı. İkinci Dünya Savaşı sonunda bu görüşün niteliği, Kahire'de
kurulan, Mısır, Lübnan, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen ve Libya'nın
katıldığı Arap Birliği'nin doğmasıyla ortaya çıktı (1945). Mısır ile
Suriye'yi biraraya getiren Birleşik Arap Cumhuriyeti denemesi, kısa süreli
olmasına rağmen (Şubat 1958-Eylül 1961) Pan-arabizmin bir aşaması
sayılabilir.
Pan-İslamizm
19. yüzyılda İslam liderleri tarafından ortaya atılan İslami birlik
düşüncesi. Bu düşüncenin temelini, Avrupalı'ların Müslüman topraklarında
hakimiyet kurmaları ve kısmen müslüman dünyasında yaşanan durgunlukta
aramak gerekir.
Pan-islamism 19. yüzyılda. müslüman liderlerinin en çok tuttukları bir
görüştür. Bu müslüman liderlerin başını çektiği Osmanlı sultanı ve
Halifesi II. Abdülhamit (1876-1909 hakimiyet dönemi) müslüman dünyasında
bu görüşü bütün müslümanlara yaymak için girişimlerde bulundu. Bu konuda
ilk adımı Hicaz demiryolunun yapılmasıydı.
Pan-islamizmin önde gelen ideologlarından biri Cemaluddin Afgani, yaptığı
konuşmalar ve yazdığı kitaplar ile, bu görüşün uzak topraklara da
yayılmasını sağladı. Bu görüşün diğer bir ideologu ise Abdullah
Sahraverdi'dir. Kendisi 1903 yılında Londra'da Pan-islamizm derneğini
kurdu. Amaç iki islami sekte olan Şii ve Sunni'leri birleştirmekti.
Abdülhamid'in ölmesi (1909) Pan-İslamizm hareketinin gerilemesine neden
olmuştur. Abdülhamid'in bütün islam unsurlarını biraraya getirmede
başarısız olması, bu hareketin içinde bulunanları yeni bir arayışa
sevketmiştir. Fakat yapılan arayışların, islam evrenselliğine uygun
olmaması yüzünden, tekrar başarısız olmuştur. Birinci Dünya Savaşından
sonra Osmanlının yıkılması ile saltanatın kaldırılmış, ardından da hilafet
kurumu feshedilmiştir (1924). İslam dünyasının halifesiz kalması, bundan
çok etkilenen Hindistan Müslamanlarını, yeni bir hilafetin kurulması
konusunda girişime sevketmiştir. 1926 yılında Mekke ve Kahire'de hilafet
kongreleri yapılmış, fakat hiçbir sonuç çıkmamıştır.
İkinci Dünya savaşından sonra, Pan-islamizm düşüncesi geride kalmış,
yerini Neo-Pan-islamizm almıştı. Amaç, tek bir merkezi kurum altında bütün
müslümanların birleşmesini amaçlayan Pan-İslamizmden farklı olarak,
uluslararası camia çerçevesinde yapılacak faaliyetlerin eşgüdümlenmesidir.
Pan-Slavizm
Orta ve Doğu Avrupa'da yaşayan Slavlar'ın ortak etnik geçmişinin kabul
edilmesi ve bu slavlar arasında kültürel ve siyasi birlik sağlanmasını
amaçlayan hareket. Bu hareket ilk defa 19. yüzyılda ortaya çıktı. Hareket,
Batı ve Güney Slav entellektüel, bilimadamları ve şairler arasında ortaya
çıktı. Bunlar ilk olarak, Slav halkının şarkılarını, folklörünü ve köylü
lehçelerini inceleyerek, aradaki benzerlikleri göstererek, Slav birliği
anlayışını geliştirmeye çalışıyorlardı. Prag kenti, Slav tarihinin
araştırıldığı bir yer olduğu için, Pan-Slavizmin merkezi oldu.
Avusturya-Macaristan ihtilaller ile sarsıldığı sırada, 1848 yılında
Prag'da bir Slav kongresi toplandı. Amaçları, Avusturya'nın merkezi
monarşik yönetimine son verip, eşit halklardan oluşan bir federasyonun
kurulmasını sağlamaktı. Bunun üzerine Pan-Slav hareketi 1860'larda
Rusya'da yaygınlaştı. Rusya o zaman, Habsburg ve Osmanlı yönetiminden,
Slavların tek kurtarıcısı olarak görülüyordu. Rus Pan-Slavistleri,
hareketin kurumsal temelini değiştirerek, Slavofil anlayışı savundular.
Buna göre, Batı Avrupa manevi ve kültürel açıdan iflas etmiştir ve
Rusya'nın tarihsel misyonun, siyasal egemenlik kurarak Avrupa'yı
gençleştirmek ve Rusya egemenliğinde bir Slav konferasyonu kurmaktır.
Rus yönetimi bu görüşü resmen desteklememesine rağmen, İstanbul ve
Belgrad'ta bulunan Rus elçileri, Pan-Slavizmi ateşli bir biçimde
savunarak, Rusya ve Sırbistan'ı Osmanlı Devleti'ne karşı savaşan sokmayı
başardılar. (1876-1878)
20. yüzyılın başlarında, Pan-Slav hareketini yeniden canlandırmak için
ciddi girişimlerde bulunuldu. Fakat Slav halkları arasındaki gelişmeler
bunu engelledi. 20. yüzyılın ikinci yarısında değişik gelişmelerin ortaya
çıkması, özellikle 1991 yılında Yugoslavya'da savaş başlaması bazı Slav
liderlerini yeni bir savaşa yöneltti. Sözgelimi, Sırbistan Devlet Başkanı
Miloseviç Yunanistan ile işbirliğine gidip, diğer Balkan ülkelerinin de
katılacağı bir "Ortodoks Birliğinin kurulmasını önermiştir.
Paris Barış Antlaşması, 1763
İngiltere ve Fransız arasında sömürge, ticaret ve deniz gücü için yapılan
Yedi Yıl Savaşları sonunda imzalanan antlaşmadır. Bu antlaşma ile
İngiltere ilk defa bir dünya gücü olarak tanındı ve yüz yıl süren
Fransa-İngiltere mücadelesi, İngiltere lehine sonuçlandı. Ayrıca İngiltere
Asya ve denizlerinde güç dengesi sağlayacak hale geldi. Hindistan, Afrika
ve Amerika'daki Fransız toprakları, İngiltere'nin denetimi altına geçti.
Fransa Kuzey Amerika'daki bütün topraklarını yitirdi. Ancak Fransa büyük
bir yenilgi almasına rağmen, ekonomik bir felakete sürüklenmedi.
Meksika'nın kuzeyindeki Amerika, İngilizce konuşan dünyanın bir uzantısı
haline geldi. Hindistan ise, İngiliz İmparatorluğu'nun ekonomik sisteminin
en önemli parçası haline geldi.
Paris Barış Konferansı, 1919-1920
I. Dünya Savaşı sonunda, barış antlaşmalarının yapıldığı konferans. Bu,
yenik devletlerin hatta Sovyetler Birliği'nin çağrılmadığı, üç büyük
devletin düzenledikleri konferanstır. Herşeyden önce, bu üç büyük devlet
adanı, Wilson (ABD başkanı), Georges Clemenceu (Fransa Başbakanı) ve Lloyd
George (İngiltere Başbakanı)'un eseridir. Konferansa İtalya Başbakanı
Vttorio Orlando katılmıştı. Konferans, 18 Ocak 1919 tarihinde yirmi yedi
ülkenin katılımı ile çalışmalarına başladı. Konferansta bir Yüksek Konsey
oluşturulmuş, bütün önemli konularda Konsey'in yetkili olması
kararlaştırıldı. Dışişleri Bakanları düzeyinde temsil edilen, bir Beşler
Konsey'i oluşturuldu. Bu Konsey, ikincil önemde olan konuları ele
alacaktı. Ekonomik konularda danışmanlık yapmak için bir Yüksek Ekonomik
Konsey'i oluşturuldu.
Konferansta karşılaşılan en önemli sorun, bozulmuş olan Avrupa güç
dengesiydi. Avusturya-Macaristan imparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ile
Rus Çarlığının yıkılması, Avrupa'da bir güç boşluğu yaratmıştı. Ancak en
büyük sorun Almanya ile Orta ve Doğu Avrupa'ydı. Avrupa'da kurulacak olan
güç dengesi öyle bir hale getirilmeliydi ki, Almanya'nın tekrar bir
militarist ve yayılmacı bir devlet olarak sivrilmesi önlensin. Ayrıca Orta
ve Doğu Avrupa'nın sınırları öyle çizilmeliydi ki, ekonomi, güvenlik ve
milliyet esasına göre çizilecek ve bir daha bozulmayacaktı.
Konferansın sonunda yenik devletlere imzalattıkları antlaşmalar şunlardır:
Almanya ile Versay Antlaşması (28 Haziran 1919), Avusturya ile St. Germain
Antlaşması (10 Eylül 1919). Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması, (27 Kasım
1919). Konferansta Başkan Wilson'un ortaya attığı Milletler Cemiyeti
fikrine ilişkin sözleşme 28 Nisan'da onaylandı. Konferans, Milletler
Cemiyeti'nin resmen kurulması ile (20 Ocak 1920) sona erdi.
Sonuç olarak Paris Barış düzenlemesinin en önemli ilkesi,
"Self-determination" (her ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi
hakkı)'nın kabul edilmesidir.
Paris Komünü, 1871
Bismarck'ın Fransa'nın Katolik Alman devletleri üzerindeki denetimini
kırmak için 1870 yılında Fransa'ya karşı açtığı savaştan sonra 18 Mart-28
Mayıs 1871 tarihleri arasında Paris'te başlayan ayaklanma. Ayaklanma ve
ondan sonra 21 Mart'da yapılan yerel yönetim seçimlerinde devrimciler
kazandıklarından komün yönetimi kuruldu. Bu yeni oluşturulan yönetim, 1793
Fransız devrim geleneğini sürdüren ve devrimin Paris Komünü denetiminde
olmasını savunan Proudhon'cular ve şiddet yanlısı Bloquiciler'den
oluşmaktaydı.
Paris Komünü bir program yayımladı. Buna göre, Devlet dine verdiği desteği
çekecektir. Fransız Cumhuriyet takvimi kullanılacak, iş saati on saat ile
sınırlandırılacaktır.
Hükümet birlikleri, Komüncülere karşı 21 Mayıs 1871 tarihinde saldırı
başlattı, 20 bin komüncü öldürüldü. Ayrıca 38.000 kişi tutuklandı ve
8.000'e yakın kişi sınır dışı edildi. Hükümet, bunun ardından elde ettiği
güçten, sert yöntemlere başvurdu.
Paris Komünü, Marksistler tarafından tarihin ilk sosyalist devrim denemesi
olarak kabul edilir. Kral Marks Paris Komünü'ne, Proletarya
diktatörlüğünün ilk örneği olarak bakmıştır.
Paris Kongresi, 1856
Osmanlı Devleti, Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya, Sardunya-Piyemonte
ve Rus çarlığı arasında, 25 Şubat-30 Mart 1856 tarihleri arasında
düzenlenen Kongre.
1853 yılında Osmanlı-Rusya arasında Kırım Savaşı başlamıştı. 1854 yılında
Rusya'nın Sinop'daki Osmanlı donanmasını bir baskın yaparak yakması
üzerine, İngiltere ve Fransa Osmanlı'nın yardımına koştular. Piyemonte'nin
de Osmanlı devletinin yanında katıldığı savaş, 1856 yılında Rusya'nın
barış istemesi üzerine bitti. 19. yüzyılda Osmanlılar'ın Rusya'ya karşı
kazandıkları tek savaş olan "Kırım Savaşı" sonunda, 30 Mart 1856 tarihinde
Paris Kongresi'nde, "Paris Barış Antlaşması" imzalandı. Bu antlaşma 34
madde ve bir geçici maddeden oluşuyordu.
Antlaşmaya göre, Rusya işgal ettiği Kars ve diğer Osmanlı topraklarını
terkedecekti. Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti olarak tanınacak,
bütünlük ve bağımsızlığına saygı gösterilecekti. Osmanlı Devleti'nin
içişlerine karışılmayacaktı. Karadeniz tarafsız bir statüde kalacaktı.
Karadeniz kıyılarında Rusya ve Osmanlı devleti tersane
bulundurmayacaklardı. Rusya Beserabya'yı Boğdan'a bırakılacaktı. Eflak ve
Boğdan tarafların güvencesi altına alınacak, ancak Osmanlı Devleti'ne
bağlılıkları sürecekti, içişleri ve ticarette ise serbest olacaklardı.
Bu hükümler, Osmanlı devletinin parçalanmasında dönem noktası olarak
görülebilir. Eflak ve Boğdan özerkliklerini aldıktan sonra, Fransa ve
Rusya'nın desteği ile, 1869 yılında birleşeceklerdir. Eyaletlerin Romanya
adı ile tam bağımsızlıklarını almaları, 1878 yılında ve bir başka
Osmanlı-Rus savaşı sonunda gerçekleşecektir.
Paris Şartı: bkz. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı
Pasifik Doktrini
1975'te ABD Başkanı G. Ford'un ilan ettiği Pasifik politikası ilkeleri.
Buna göre, ABD Güneydoğu Asya'nın güvenliği ile yakından ilgilidir ve
buralarda menfaatleri vardır. ABD'nin varlığı Pasifik bölgesi için
elzemdir. Burada Japonya'da ortaklık, Çin ile ilişkilerinin normalleşmesi
ve güçlendirilmesi, Güney Kore ile sıkı ilişkiler ve orada ABD varlığı,
Pasifik bölgesiyle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi gibi hususlar
savunulmuştur.
Pearl Harbor Baskını, 1941
Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nda (7 Aralık 1941) Oahu adasındaki (Hawaii)
Pearl Harbor'da bulunan ABD'nin deniz üssüne düzenlediği saldırı. Saldırı
savaşta tarafsız kalmak isteyen ABD'nin savaşa girmesine neden olmuştur.
Japonya'nın, İkinci Dünya Savaşı başladığında Almanya ve İtalya ile
ittifak kurması, ABD'de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine ABD,
ülkesinde bulunan Japon varlıklarını dondurdu, ayrıca petrol ve savaş
mazemelerinin gönderilmesini yasakladı. 1941 yılının Temmuz ayı
geldiğinde, ABD, Japonya ile olan bütün mali ve ticari ilişkilerini kesti.
Japonya, buna cevap olarak saldırı hazırlıklarını başlattı.
ABD donanmasına gerçekleştirilecek olan, saldırı, Japonya Birleşik
Donanması'nın Komutanı Amiral Yamamoto İsoroku tarafından titiz bir
şekilde planlamıştı. 23 Kasım'da Komutan yardımcısı Nagumo Çuiçi'nin
yönetiminde 6 uçak gemisi, 2 savaş gemisi, 3 kruvazör ve 11 destroyerden
oluşan bir filo, Hawaii'nin yaklaşık 440 km kuzeyindeki bir noktaya doğru
hareket etti. Saldırı bu noktadan 360 uçakla gerçekleştirildi. Yerel
saatle 7.55'te başlayan saldırı, ABD savaş gemilerine ağır darbe vurdu.
"Virginia", "Arizona" ve "West Virginia" adlı gemiler battı. Daha sonra
"Maryland", "Pennsylvania", "Neroda" ve "Tennessee" gemilerine ağır hasar
verildi. Ayrıca 140'tan fazla uçak yok oldu. Askeri kayıpların toplamı
ölüler dahil, 3.400'ün üstündeydi. Japonya'nın ise sadece 29 uçak ve 5
denizaltısı yok oldu.
Japonya, Pearl Harbor baskınında hava gücünün deniz gücüne üstünlüğünü
kanıtlamıştı.
Peel Raporu
İngiltere tarafından Filistinlilerle Yahudiler arasındaki anlaşmazlık ve
uyuşmazlıkları araştırmak üzere Robert Peel başkanlığında 1936 yılında
kurulan komisyonun hazırladığı rapor. 1920 yılında Filistin'de başlayan
İngiliz manda yönetimi, Filistin'de bir Yahudi devletini kurmak istiyordu.
Diğer taraftan da Filistinlilerin haklarını korumayı amaçlıyordu. Ancak
bundan hoşnut olmayan Filistinliler (Araplar) İngiliz mandasına karşı
gelerek, 1936 yılında ayaklanma başlattı. Bunun üzerine kurulan komisyon
biriktirdiği verileri ve yaptığı incelemeleri, bir rapor halinde 1937
yılında yayımladı. Rapor'da, Filistinde sükunetin sağlanması için manda
yönetiminin yararsız olduğu kabul ediliyor, bir Arap devleti, bir Yahudi
devleti ve kutsal yerleri kapsayan bir tarafsız bölgenin kurulması
öneriliyordu. İlk önce önerileri kabul eden İngiliz hükümeti, görüş
değiştirerek, 1938 yılında Rapor'u reddetti.
Petrol Ambargosu, 1973
1973 Arap-İsrail Savaşı sonucunda OPEC (The Organization of Petroleum
Exporting Countries-Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) ülkelerinin, savaşta
İsrail'e yardım eden ülkelere petrol arzını durdurması.
Batılı ülkeler kendi endüstriyel ihtiyaçlarını karşılamak için, Ortadoğu
petrollerine yöneldiler. Çok geçmeden Batılı petrol şirketleri, petrol
üretiminin her alanında kendilerini göstermeye başladılar. Bu şirketler,
petrolun taşınması ve dağıtımını kontrolleri altında tutuyorlardı. Aynı
zamanda hem fiyat hem petrol arzını belirliyorlardı.
Petrole sahip ülkeler ise çok az bir pay almaktaydılar. 1946 yılında,
şirketler petrol üretiminin %82'sine, petrol ülkeleri ise sadece %18'ine
sahiptiler. Ancak durum 1960'larda değişmeye başladı. 1960 yılında OPEC
kuruldu ve ilk talep edilen şey, fiyatların artışı ve daha büyük paya
sahip olmaydı.
OPEC ülkeleri kendi kaynaklarını kendilerinin kontrol etmelerini
egemenlikten gelen bir hak olarak görüyorlardı. Zamanla OPEC ülkelerinin
petrol üretimindeki payları artmaya başladı. 1946'daki %18'lik pay, 1960
yılında %50'ye ve 1970'de, %70'e yükseldi. Bununla, OPEC ülkeleri petrol
üretimini kontrolleri altına almaya başladılar.
1973 yılında Arap-İsrail Ramazan (Yom Kippur) savaşında yaşanan yenilgi,
petrolu bir siyasi güç haline getirdi. Savaş, OPEC'in iki karar almasına
neden oldu. İlk olarak, OPEC, İsrail'e yardım edenlere "petrol ambargosu"
uygulama kararı aldı. İkincisi de, petrol fiyatların %400 arttırılması
kararıydı. Petrol'ün, OPEC ülkeleri tarafından gelişme, kalkınma ve dış
politikada hedeflerin gerçekleştirilmesi amaçlı olarak kullanılması durumu
bugün de devam etmektedir.
Polisario Cephesi
Batı Sahra'nın bağımsızlığı için mücadele veren örgüt. 20. yüzyılın üçüncü
çeyreğinde yoğunlaşan sömürgelerin bağımsızlık mücadelelerinden Batı
Sahra'da payını almıştı. Sömürgeciliğe karşı başlayan hareketler, İspanya
sömürgeciliğinin sonunu göstermişti. İspanya, kendi sömürgelerinden biri
olan Batı Sahra'dan 1976'da çekilmişti. İspanya'nın yerini almak isteyen
Fas, işgal girişiminde bulunmuş, bu işgal de Polisario Cephesi tarafından
engellenmiştir. Daha sonra 1976 yılında Cezayir'de sürgün "Arap Demokratik
Cumhuriyeti"ni kuran örgüt, Libya'dan destek almıştır. Cephe Moritanya ile
yakınlaşarak, "Afrika Birliği Örgütü" tarafından destek görmüş ve Fas'a
karşı mücadele etmiştir.
Porter Doktrini
Bir devletin borcunu ödememesi durumunda uygulanması gereken önlemlere
ilişkin bir uluslararası hukuk görüşü. Bir devletin vatandaşlarının bir
başka devletten alacaklarını tahsil edemedikleri durumlarda, borçlu
devlete karşı zorlama tedbirlerine başvurulup vurulamayacağı konusu 20.
yy. başlarında en çok tartışılan konulardan biriydi. Dönemin Arjantin
Dışişleri Bakanı Louis Drago, 1907 yılında yapılan, II. La Haye Barış
konferansında, bu gibi konularda borçlu devlete karşı zorlama önlemlerine
başvurulamayacağını savunmuştu. Fakat çoğunluk bunu kabul etmemişti. ABD
temsilcisi General Horace Porter bazı öneriler getirmiştir. Verilen
önerilere göre, ilke olarak borçlu devlete karşı borcunu ödettirmek için
zorlama önlemlerine başvurulamayacaktı. Bununla beraber, borçlu olan
devlet konunun hakemliğe götürülmesini kabul edecekti. Eğer sözkonusu olan
devlet hakemin kararına uymazsa, o zaman o devlete karşı zorlama önlemleri
kullanılacaktır. Bu görüş konferanstaki çoğunluk tarafından kabul
edilerek, yeni bir doktrin (Porter) halini aldı.
Potsdam Konferansı, 1945
II. Dünya Savaşı sonlarına doğru Müttefik devletlerin yaptığı son
konferans. Konferans, Prusya devletinin kraliyet merkezi olan Potsdam'da
yapıldı. Konferansa ABD'den Başkan Truman, İngiltere'den Başbakan Winston
Churchill (Konferans sürerken yapılan seçimlerde Churchill iktidardan
düştü ve Attlee yeni Başbakan olarak Potsdam konferansına katıldı) ve
Sovyetler Birliği'nden Stalin katılmıştır.
Temmuz 1945'te başlayan Konferans, tarihin en büyük zaferinden sonra
toplanmıştır. Fakat çözülmesi gereken sorun çok önemliydi: Avrupa'nın
yeniden kurulması. Avrupa'nın savaştan yıkık çıkması, bu ihtiyacı
doğurmuştu. Potsdam konferansı, planlandığı tarihten birkaç gün sonra
başlamıştı. Tarihçiler bu konuda Truman'ı sorumlu tutmaktadırlar. Truman,
konferansa ilk atom bombası denemesinin sonucunu beklerken gitti.
Konferans'ta, barış antlaşmalarını hazırlayacak bir Dışişleri Bakanları
Kurulu kuruldu. Üzerinde durulan en önemli konular: Almanya sorunu,
Polonya sorunu, Avusturya'nın işgali, SSCB'nin Doğu Avrupa'daki rolü,savaş
tazminatları ve Japonya ile süren savaşın durumuydu. Konferansta en çok
tartışılan konu Almanya idi. Müttefikler, Almanya'nın yenilmesi kesinlik
kazanmaya başlayınca, Almanya'nın parçalanması konusundaki eski
görüşlerini değiştirmeye başladılar. Churchill Mart 1945'te "Almanya'yı
parçalamayı düşünmüyoruz" demekteydi. Stalin ise Almanya'yı parçalamayı
istemediğini söyledi. Stalin Ruhr bölgesinden tamirat almak istiyordu.
Potsdam'da, daha çok Almanya'nın Nazilikten ve askerlikten arındırılması
konusu üzerinde duruldu. İlk önce savaş suçlularının cezalandırılmasına
karar verildi. Alman askerlerinin elinden silahların alınması, demokratik
düzenin kurulması; bunu yapmak için ise, eğitim sisteminin tümüyle
değiştirilmesi gerekirdi. Bunun için Almanya'nın bir süre işgal altında
kalması kararlaştırıldı. Buna göre, Almanya, Sovyet, İngiliz, Amerikan ve
Fransız işgal kuvvetleri komutanlarınca yönetilecek dört ayrı işgal
bölgesine ayrılacaktı. Berlin, Viyana ve Avusturya aynı şekilde
bölünecekti. Almanya'da demokrasiyi kurmak için, tüm ülkeyi kapsayan ve
yerel özerkliğe sahip devletlerden oluşan bir federasyon kurulmasına karar
verildi. Maliye, dış ticaret ve bunun gibi konular ise federalizm
kapsamına alınmayarak "Denetim Kurulu" oluşturuldu.
Konferansta üzerinde durulan diğer bir önemli konu, Polonya'ydı. Yalta
Konferansında kurulması kararlaştırılmış olan koalisyon hükümeti, şimdi
Potsdam Konferansı süresince kurulmuş ve kabul edilmişti. Polonya'da
seçimler açık olacaktı, gazeteciler de seçimde gözlemci sıfatı ile
bulunacaklardı. Sovyetler Birliği, Müttefik devletlerden yönetimleri
değişen Romanya, Bulgaristan ve Macaristan'a karışmamalarını, Türkiye'den
Sovyetlere bir üs verilmesini istedi. Fakat bu istekler kabul edilmedi.
Japonya'ya, Potsdam Bildirgesi'ni kabul etmesi içinültimatom gönderildi.
Ancak, Japonya bunu reddetti. Bunun üzerine ABD, Hiroşima ve Nagazaki'ye
(6 Ağustos, 9 Ağustos) atom bombası attı. Konferans 1 Ağustos 1945
tarihinde sona erdi.
Prag Darbesi, 1948
Çekoslovakya'da Şubat 1948'de komünistler tarafından gerçekleştirilen
hükümet darbesi. Çekoslovakya'nın Bohemya ve Marovya toprakları, 29 Eylül
1938 tarihinde yapılan Münih Konferansı ile Almanya'ya verilmişti. 1935'te
Masaryk'ün yerine Cumhurbaşkanı olarak geçen Beneş, Almanya ilhakını
onaylamaktansa Cumhurbaşkanlığından ayrılarak, önce Londra'ya, ardından
Chicago'ya gitti. Çekoslovakya'nın toprak kayıpları, Münih Düzenlemesi ile
bitmedi; ülkenin bir kısmı (Teschen Düklüğü) Polonya'ya, Slovaklar ile
Rutenlerin yaşadığı topraklar Macaristan'a verildi. Dönemin Prag hükümeti,
Tiso'nun yönetimindeki Slovak Halkçı Partisi ile Karpatlar'da yaşayan
Rutenlerin özerklik taleplerine boyun eğerek, üç özerk birimden oluşacak
çapraşık bir yönetim sistemi oluşturuldu. Mayıs 1942'de, ilk önce
buradaProtektora sıfatı ile bulunan Almanya yönetime fiilen el koydu.
1941'de, Beneş'in Londra'da ve Washington'da yürüttüğü görüşmeler sonucu,
Jan Şramek'in başkanlığında, sürgündeki Çekoslovakya hükümeti kuruldu. Çek
ulusal Komitesi'nin yönettiği yeraltı çalışmalar sonucu, 5 Mayıs'ta Prag
halkı Alman birliklerine karşı ayaklandı. Mayıs 1946'da yapılan genel
seçimlerde, Çekoslovakya komünistlerinin önderi Gottwald'in başında
bulunduğu Komünist Parti seçimleri kazandı. Hükümette bir koalisyon
oluşturularak, seçimlerin yapılacağı 1948'e değin geçici yönetimin
sürdürülmesi kararı alındı. Ama partilerarası işbirliği, daha başlangıçta
ekonomik kalkınma programı yüzünden, güçlüklerle karşı karşıya geldi.
1947'de SSCB'nin baskısıyla ABD'nin Marshall Planına katılm düşüncesinden
vazgeçildi.
20 Şubat 1948'de komünist olmayan bakanların büyük bölümü Gottwald'ı
istifaya zorlamak umuduyla hükümetten ayrıldı. Ama Gottwald istifa etmedi
ve komünistler, boşalan bakanlıkları ve muhalefete geçen partilerin
merkezlerini işgal etti. Komünistlerin örgütlediği işçiler Prag'da yürüyüş
yaptılar. Prag ve öteki bölgelerde "eylem komiteleri" kurularak, devlet
görevlileri de bu kurulan işbirliğine zorlandı. 25 Şubat günü çoğunlukla
komünistlerin bulunduğu yeni bir hükümet kuruldu. Geçici Milli Meclis yeni
hükümeti ve programı onayladı. Binlerce komünist olmayan politikacı, aydın
ve yönetici ülkeden ayrıldı. 10 Mart'ta eski Cumhurbaşkanı Jan Masaryk ölü
olarak bulundu. Böylece ülkenin Komünist Partisi, gerçekleştirdiği hükümet
darbesiyle yönetimi eline geçirdi ve ülkenin tek örgütü haline gelerek,
halkın çoğunluğunu arkasına almayı başardı. Bu olaylardan sonra
Çekoslovakya dış dünyaya kapanarak iç sorunlara yöneldi.
Quebec Konferansları, 14-24 Ağustos 1943 ve 11-16 Eylül 1944
II. Dünya Savaşı sırasında ABD ve İngiltere arasında yapılan, aralıklı iki
Konferans. Konferanslara ABD tarafından Devlet Başkanı Roosevelt,
İngiltere tarafından ise Başkan Winston Churchill katılmıştır. İki
konferanstan ilki 14-24 Ağustos 1943 tarihleri arasında yapıldı. Bu
konferansta İtalya ve Fransa kıyılarına yapılacak askeri çıkartmaların
planları tartışıldı. Konferansta İtalya'ya yapılacak çıkartmanın
"Normandiya Çıkartması" ile aynı anda yapılması konusunda anlaşıldı ve
daha sonra konu aynı yıl Moskova, Kahire ve Tahran'da yapılan
konferanslarda da ele alındı. 11-16 Eylül 1944 tarihleri arasında yapılan
ikinci konferansta taraflar, Almanya'ya karşı Batı'daki iki cepheden
çıkartma yapılmasına karar verdi.
Quebec Sorunu (Quebec Question)
Kanada'nın doğusunda Fransızca konuşanların çoğunlukta olduğu Quebec
eyaletinin Kanada'dan ayrılıp-ayrılmama sorunu.
Quebec 1534 yılında "yeni Fransa" adı altında kuruldu. Yeni yıl savaşları
sonucunda Fransa burayı İngiltere'ye kaptırdı. Eyalet İngiliz kolonisi
haline geldiğinde İngiliz Ceza Kanunu ve Fransız Medeni Kanunu uygulanmaya
konuldu. 1791'de Kanada Aşağı Kanada (Quebec) ve Yukarı Kanada (Ontorio)
olmak üzere ikiye ayrıldı. 19 yüzyıldan sonra Quebec'te İngiliz nüfus
azalmasına rağmen, Fransızca konuşan halk hiçbir zaman bölgenin ekonomik
hayatını kontrolü altına almayı başaramadı. 1918 yılında Fransız
kökenliler I. Dünya Savaşı'nda İngiliz ordusuna katılmayı reddederek
ayaklanmalar başlattılar. 1968 yılında ayrılıkçı "Parti Quebecois"
kuruldu. 1970'lerde şiddet eylemleri arttı, ve finansman ayarlamaları
konusunda eyaletler arasında problemler çıkmaya başladı. Kanada'dan
ayrılma konusunda 1980 yılında yapılan ilk referandumda ayrılıkçılar yüzde
40 oyla mağlup oldular. Quebec, 1982'deki Kanada Anayasası'nı kendi
kimliine aykırı bularak imzalamadı. Qubec'in şikayetleri doğrultusunda
1987 ve 1992 yıllarındaki iki girişim başarısızlıkla sonuçlandı. 30 Ekim
1995'te yapılan referandumda ayırılıkçılar yüzde 1.2 gibi küçük bir farkla
yenilgiye uğradılar.
Quisling (quisling)
Başka bir devletin politikasına felsefesine ve sempati duyan ve savaş
durumunda saldırgan devlete katılarak ve işbirliği yaparak kendi ülkesi
aleyhine çalışan kişi. Bu kavram, bir süre Norveç'teki Faşist Parti'nin
lideri olan ve İkinci Dünya Savaşı'nda Hitleri'nin ordularının ülkesini
işgal etmesi sırasında Alman çıkarlarına hizmet eden bir hükümet kuran
Vidkun Quisling'in adından türemiştir.
Ramazan Savaşı (Yom Kippur Savaşı), 1973
Ortadoğu'da, Arap ile İsrail kuvvetleri arasında yapılan savaşlardan en
önemlisi 6 Ekim 1973 günü başlayan bu savaş altı gün süren 1967 Savaşının
yarattığı kızgınlığın bir sonucuydu. 6 Gün Savaşında İsrail, topraklarını
yaklaşık dört kat genişletmişti. Golan Tepeleri Kudüs'ün tümü, Batı Şeria,
Sina Yarımadası ve Gazze İsrail'in eline geçmişti.
1970 yılında Nasır'ın ölmesi ile yerine geçen Enver Sedat, 1967 yılında
İsrail'e kaptırılan toprakların geri alınması için, bir Arap karşı
saldırısı üzerinde durmaya başladı. 6 Ekim 1973'te başlayan savaşın,
Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin kutsal ayı olan Yom
Kippur'a denk gelmesi, bu savaşın aynı zamanda Ramazan Savaşı olarak
anılmasına neden oldu. Sözkonusu olan tarihte, Suriye ve Mısır birlikleri
bir sürpriz saldırıda bulundular. İsrail birlikleri Sina yarımadasından ve
Golan Tepeleri'nden çekilmeye zorlandı. Bu savaşta ilk kez Araplar
İsrail'e saldırıda bulunacak güç buldular, aynı zamanda güçlerine
güvenmeye başladılar. Savaşın Arapların lehinde olduğunu gören öteki Arap
devletleri de savaşa katıldılar. İki büyük güç de bu savaşta dolaylı
olarak yerlerini almışlar, ABD İsrail'e Sovyetler Birliği Arap
devletlerine silah göndermekteydi. Ancak, savaşın gidişatı böyle olmadı.
Savaşın ikinci haftasında, İsrail karşı saldırıda bulunarak, Golan
Tepeleri'ni geri aldı ve Sina Yarımadası'ndan geri çektiği askerleri,
tekrar geriye gönderdi.
Savaşın etkisi iki büyük devlet arasındaki çekişmeye yansıması, Doğu-Batı
çatışma olasılığını ortaya çıkardı. Bunun üzerine harekete geçen BM
Güvenlik Konseyi bir ateşkesin sağlanmasına karar verdi. Ancak bu karar
yürümedi. Sovyetler Birliği'nin, ABD-Sovyetler Birliği kuvvetlerinin
bölgeye gönderilmesini öngören önerisi, ABD tarafından reddedildi. Daha
sonra, Sovyetler Birliği, tek başına asker göndereceğine ilişkin açıklama
yapınca, iki güç arasındaki gerilim bir hayli arttı. Fakat, araya
Bağlantısızlar grubunun girmesi ile, bunların ortaya attıkları BM Barış
Gücü askerlerinin çatışanların arasına girmesi önerisi kabul edildi.
Savaş sona erdiğinde, tarafların kayıpları (hiç olmazsa manevi kayıp) çok
fazla, aradaki askeri denge değişmiş, bir çok ülke değişik devletler
tarafından silahlandırılmıştır. Suriye, Sovyetler Birliği yapımı olan T-62
tanklarına sahip olmuş, uçaklarına uçak filoları eklemiştir. İsrail ordusu
da ABD tarafından güçlendirilmiştir.
18 Ocak 1974'te İsrail-Mısır arasında barış antlaşması imzalandı. Antlaşma
gereğince, Mısır Suveyş Kanalı'nın doğu yakasındaki güçlerini azaltacak,
buna karşılık İsrail de Sina'da Milta ve Gidi geçitlerinin batısına
çekilecekti. Bu antlaşma 4 Eylül 1975 tarihinde imzalanan ikinci bir
antlaşma ile tamamlandı. 31 Mart 1974 tarihinde ise, Suriye ve İsrail
arasında, her iki tarafın kuvvetlerinin bir Birleşmiş Milletler tampon
bölgesi ile ayrılması ve savaş tutsaklarının değiştirilmesi kararlarını da
içeren bir ateşkes antlaşması imzalandı.
Ramazan Savaşı'nın en önemli sonucu, petrole sahip Arap ülkelerinin,
petrol fiyatlarına yaptıkları müdahale ile üçüncü ülkelere karşı bir tür
ambargonun koyulmasıdır.
Rapollo Antlaşması, 1922
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyetler Birliği ve Almanya arasında imzalanan
dostluk antlaşması. Savaşın sonunda yapılan antlaşmalar, iki savaş arası
dönemin özelliklerine bir ölçüde biçim verdi. Almanya'ya imzalattırılan
Versay Antlaşması, Almanya'ya ağır yükler verdi. Almanya, yapılan
konferans ve toplantılarda hep ikinci sınıf devlet uygulamasını görüyordu.
Fransa, Almanya'dan fizik garantiler peşinde koşuyor tamirat borcunda
ısrar ediyor ve en önemlisi, dış politikada Almanya'yı "çevreleme
politikası" uyguluyordu. Diğer taraftan da, 1917 sonrasında, Sovyetlerin
Fransa ile ilişkileri iyi değildi. İç savaş sırasında Bolşeviklere karşı
mücadele eden kesimleri destekleyen Fransa, savaş sonrası da bunun
tutumunu değiştirmedi. Buna karşılık olarak da, Sovyetler Birliği,
İngiltere ve Fransa'nın sömürgelerinde ortaya çıkan başkaldırıları teşvik
ediyor ve destekliyordu. 1922 yılında da Cenevre'de yapılan konferansta,
İngiltere ve Fransa'nın, Çarlık döneminden kalan borçların ödenmesi
isteğini Sovyetler reddettiler. Böylece ortak düşmana karşı, Sovyetler ve
Almanya arasındabir yakınlaşma başladı. Bunun sonucu olarak da 16 Nisan
1922 tarihinde Cenevre yakınlarında bulunan Rapollo'da Alman-Sovyetler
Birliği Rapollo Dostluk Antlaşması imzalandı. Buna göre, iki ülke arasında
diplomatik ilişkiler kuruluyor, Almanya yeni Sovyet rejimini tanıyordu.
Birbirlerine yönelik her türlü iddiadan vazgeçtiklerini ve sıkı bir
ekonomik işbirliğine gireceklerini belirtiyorlardı. Bu antlaşma ile
birlikte Versay düzenine karşı ilk başkaldırı ortaya çıkmış olmaktaydı.
Yani iki devlet, revizyonist bir politika sürdürdüler. Bu yakınlaşma
bununla kalmayarak, 1926 yılında yapılan Berlin Antlaşması'na göre,
taraflardan biri saldırıya uğrarsa, öteki devlet tam yansızlık politikası
izleyecekti. Bu yakınlaşma, 1939 yılında tekrarlanmak üzere, Hitler'in
1933 yılında iktidara gelişine kadar sürecektir.
Reformasyon (dini reform)
15. ve 16. yüzyılın Avrupa insanında ortaya çıkan görüş değişikliği
sonucu, kilisenin devlet yönetiminden ayrı dinsel bir örgüt olarak
faaliyet göstermesine neden olacak olan dini reform.
Dini reform konusunda verilen mücadele, üç yönlü bir nitelik göstermiştir.
Mücadelenin değişik niteliklere sahip olması, Katolik kilisesine karşı
yapılan muhalefetin üç kaynaktan gelmiş olmasındandır. Bunlar, monarklar
ve zenginler, sade vatandaş ve kilise içinde bulunan misyonerler,
azizler'dir.
15. yüzyıla gelindiğinde Kilise, monarklar ve zenginlerde olan
saygınlığını yitirmeye başlamıştı. Monarklar ve zenginler, kilisenin
manevi sınırlandırmalarına, genel hükümranlığına, koyduğu vergilere karşı
çıkmaya başlamış, gücüne itibar etmemeye başlamışlardı. Bunun sonucu
olarak da, monark ve zenginlerin reformasyonu, dinin başı olarak Papa'nın
değil monarkın (devletin) geçmesi biçimini aldı, ve bunun üzerine her
yerde ulusal kiliseler kurulmaya başlandı. Bohemya, Kuzey Almanya,
İngiltere, İskoçya, İsveç, Norveç, Danimarka monarkları, Roma kilisesinden
ayrıldılar ve kendi ulusal kiliselerini kurdular. Kilise'nin etkisi aynı
zamanda sade vatandaşta da azalmaya başlamıştı. Ancak sade vatandaşın
başkaldırısı monarktan farklı olarak, dini nitelikteydi. Onlar
karşılarında güçlü bir kilisenin bulunmasını istiyorlardı, ama bu gücün
diniöğretiye uygun olmasını istiyorlardı. Bunun sonucu olarak ta, sade
vatandaşın reformasyonu, Roma kilisesi ile olan bağlantının tekrar devam
etmesi ile sonuçlandı. Yapmak istedikleri, kilisenin otoritesine karşı,
kendi İncil'lerine sahip olmak, kendi kiliselerini buna uygun olarak
yönetmekti. Bu hareketin tipik örneği, Martin Luther'in Alman
Protestanlığıdır. Büyük taraflar toplayan Protestanlık, gitgide yaşlı
kıtada yayılmaya başladı. Daha sonra, bir grup Protestan prens ve kent
-devletleri biraraya gelerek Katolik Kuutsal Roma imparatoruna karşı, 1546
yılında savaş başlattılar. 1555 yılında yapılan Augsburg Barışı ile
Protestanlık, devlet tarafından resmen tanındı.
Kilisenin içinde bulunan misyonerler ve azizler'in başlattıkları reform
hareketinin amacı, Kilise'yi doğru yola çekerek onun gücünü arttırmaktı.
Bu hareketin en önemli temsilcisi, İspanyol Loyala'lı Aziz İngatius'tur.
İngatius, 1538'de "İsa'nın Toplumu" adıyla bir tarikat kurdu. Ve bunlara
halk tarafından "Cizvitler" (jesuits) denmeye başlandı. Bunlar daha çok
misyonerlik faaliyetleri ile uğraşıyorlardı. Ancak bunların en büyük
başarısı eğitim alanındadır. Bunlar Katolik Kilisesi'nin itibarını yeniden
kazandırmak için çalışmışlardır.
Reformasyon'unun en önemli sonucu, 15 ve 16. yüzyılda Kilisesinin ya da
dini otoritenin hemen hemen bugünkü biçimini alması ve laikliğe giden
kapının açılmasıdır.
Roma Antlaşmaları, 1957
Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile Avrupa Atom Birliği'nin (EURATOM)
kuran 25 Mart 1957 tarihli Roma antlaşmaları. Bu antlaşmalar, Avrupa'nın
ekonomik ve siyasal birlik kurma çabalarının bir sonucudur. 1945'i izleyen
yıllarda Avrupa devletlerinin çoğu, karşılaştıkları ekonomik ve siyasal
sorunların yalnızca ulusal bir çerçevede halledilemeyeceğini, bir tür
uluslararası ya da uluslarüstü yetkilerle donatılmış bir kuruluşun
kurulmasından yanaydılar. İşte,Avrupa devletleri aralarındaki
koordinasyonu sağlamak için, Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü'nü (Nisan
1948), daha sonra bunu yetersiz görerek, Avrupa Kömür ve Çelik Birliğini
kurdular (C.E.C.A). Avrupa'nın uluslarüstü bir ekonomik bütünleşmeye
gitmesi konusunda yeni bir girişim Hollanda Dışişleri Bakanı Johan Willem
Beyen'den geldi. Beyen, bu konuda 1953 yılında bir plan sundu. Buna
"Benelux Memorandumu" adı verilmektedir. Temmuz 1955'te Federal Almanya,
Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg'un katıldığı Messina
toplantısı yapıldı. Bu toplantıda, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile
Avrupa Atom Birliği'nin (EURATOM) dayanacağı genel ilkeler saptandı ve
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (CECA) gibi bir ortak pazarı, ekonominin
bütün alanlarına yayma kararı aldılar. Kurulacak topluluğun yöntemlerini
saptamak için hükümetlerarası bir komite kuruldu. Bu kurulun hazırladığı
"Spaak Raporu" (Eski Belçika Başkanı Paul Henry Spaak'ın adıyla
anılmaktadır) 1956 yılının Nisan ayında hükümetlere sunuldu. Bütünleşme
konusunda atacakları ilk adım gümrük duvarlarının kaldırılmasıydı. Böylece
hazırlanan antlaşmalar, 25 Mart 1957 tarihinde Roma'da imzalanarak, Avrupa
Ekonomik Topluluğu olarak 1 Ocak 1958 tarihinde yürürleğe girdi.
İngiltere, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) ile özel ilişkilerini
dikkate alarak, AET ve girmedi. Ancak daha sonra, İsveç, Norveç,
Danimarka, Avusturya, Portekiz ve İsviçre ile kurduğu EFTA (European Free
Trade Area) cılız kalınca AET'ye girme yollarını aramaya başladı ve 1973
yılında üye oldu.
Rönesans
"Yeniden doğuş" anlamına gelen bir süreçtir. 15. yüzyılda başlayan bir
süreç, aynı yüzyıl içinde bütün Avrupa'ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve
Grek başarılarının yeniden cezalandırılması istemi vardır. Rönesans şu
temel anlayışlara dayanıyordu. 1)Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya
değer bir yerdir, 2)İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde
edebilir, 3)İnsanın sürekli faal olması şerefli birşeydir ve 4)Gerçek
güzeldir. Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi
çekici bir yerdir ki, başka dünyaları düşünmenin hiçbir anlamı yoktur
anlayışı hakimdir.
Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar
en karlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan
sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar.
Rönesans; Floransa, Venedik, İngiltere, Portekiz, Hollanda gibi küçük
kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.


