13 Şubat 2007 Salı

Siyasi Tarih V

Siyasi Tarih (K-N)


Kırım Savaşı, 12 Mart 1854-10 Eylül 1855
Abdülmecid devrinde Osmanlı, Fransız ve İngiliz devletlerin Rusya'ya karşı
yaptıkları savaş. Sultan Abdülmecid'in Osmanlı İmparatorluğunu diriltmek
amacıyla giriştiği reformlar, kendini "hasta adam"ın varisi sayan Rus çarı
Nikolay I'i memnun etmemişti. Bu yüzden, Türkiye'deki bütün ortadoksların
himayesine verilmesini istedi ve padişahın ret cevabı üzerine
Enflak-Boğdan eyaletlerini işgal etti ve bir Rus donanması Sinop şehrini
bombalayarak Osman Paşa kumandasındaki Türk donanmasını batırdı. (30 Kasım
1853). Bunun üzerine Fransa ve İngiltere, İstanbul'un ve Boğazlar'ın Rus
tehdidi altına girdiğini anladılar. Türk Rus anlaşmazlığı bu olaydan sonra
bir defa daha meselesi durumuna geldi. İngiltere ve Fransa'da basın, savaş
lehine yazılar yazmağa başladı; Fransa ve ingiltere hükümetleri Ekim
ayında çar anlaşmaya yanaşmazsa, Türklere yardım edeceklerini
bildirmişlerdi. Nitekim bir süre sonra da İngiliz ve Fransızlara ait
donanmalar Çanakkale boğazını geçerek İstanbul önlerine geldi. Durumu
haber alan Rus Çarı, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boğazını
geçmesini protesto etti. Avusturya ve Prusya, Boğazlar Antlaşmasını (3
Temmuz 1841) imzaladığı halde olaylarla ilgilenmediler. Sinop
bombardımanından sonra İngiltere kraliçesi Victoria ve Napoleon III,
Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki anlaşmazlığı çözmek için
arabuluculuk teklif ettiler. Çar Nikolay'ın bunu kabul etmemesi üzerine,
Londra ve Paris kabineleri Rusya'ya birer ültimatom verdi. Bu ültimatomda,
Eflak ve Boğdan'ın hemen boşaltılmasını, Osmanlı imparatorluğunun mülki
bütünlüğünün tanınmasını, ortadoks tebaa üstünde himaye fikrinde
vazgeçilmesini istediler. Böylece Eflak ve Boğdan'ın boşaltılması, savaş
için yeterli bir sebep olacaktı. Çar bu ültimatomu reddetti, sonra da Rus
ordularına Tuna'yı geçme emrini verdi (9 Şubat 1854). İngiltere ve Fransa,
bunun üzerine Rusya'ya savaş açılmasını kararlaştırdılar. (12 Mart 1854).
Osmanlılar, Fransızlar ve İngilizler arasında üç antlaşma yapıldı, ilki
İstanbul Antlaşmasıydı. Bu antlaşma ile İngiltere ve Fransa Osmanlı
devletinin toprak bütünlüğünü garanti ediyor ve yenileşme hareketlerini
destekliyorlardı (12 Mart 1854). İkincisi Londra Antlaşmasıydı. Bunda, iki
devlet Osmanlı İmparatorluğundan özel çıkarlar sağlamak düşüncesinde
olmadıklarını açıkladılar. 28 Ocak 1854'te Ruslar genel bir saldırıya
geçtiler. Tuna'yı, Kalas'ı, İbrail'i ve İsmail'i de alarak Dobruca'ya
girdiler. Bu arada bir Osmanlı ordusunu yenerek Silistre'yi kuşattılar.
Kaledeki Osmanlı kuvvetleri, Ruslara karşı kaleyi şiddetle savundu;
Mayıs'ta yapılan altı saldırıyı püskürttüler. Bu arada İngiliz ve Fransız
kuvvetleri, Osmanlılara yardım etmek üzere Gelibolu'dan Varna'ya geldiler.
Avusturya da Rusya'yı zorlamağa başladı. Osmanlılar Avusturya ile bir
antlaşma yaparak Tuna bölgesindeki cepheyi ortadan kaldırdılar. Bu
antlaşmadan sonra müttefikler Rusya'yı barışa zorlamak için Kırım üzerine
yürümeyi uygun buldular. Kırım Savaşının daha fazla uzamayacağını ve kesin
bir zafer kazanacaklarını umuyorlardı. Fakat Fransız ve İngiliz orduları
Avrupa'daki üslerinden çok uzakta dövüşmek zorunda kaldı; ayrıca böyle bir
sefer için her bakımdan hazır değillerdi. Üç devletin deniz ve kara
kuvvetleri arasında işbirliği, kumanda birliği de yoktu. Türk
kuvvetlerinin başında Ömer Paşa, Fransız kuvvetlerinin başında Saint
Arnaud, İngilizlerin başında Lord Ralgan bulunuyordu. 89 savaş gemisinin
yanında 267 taşıt gemisi, Kırım'da Veupatoria'ya 30.000 Fransız, 21.000
İngiliz ve 6.000 Türk askeri çıkardı (29 Eylül 1854). Bu kuvvetlerin
karşısında 51.000 Rus askeri vardı. Müttefiklerin başlıca amacı
Sivastopol'u almaktı. Sivastopol yolunu kapayan Mençikov kuvvetlerini
Alma'da yendiler. Fakat Ruslar savaş gemilerinin bir kısmını batırarak
limanın deniz tarafından güvenliğini sağladılar. Albay Totloben'in yaptığı
tabyalar da karadan gelen taaruzu önledi. Bunun üzerine şehrin sürekli
kuşatılmasına karar verildi. Bu arada Rusların müttefik çemberini yarmak
için yaptığı çıkış hareketleri de sonuç vermedi (25 Ekim-5 Aralık 1854).
Kış gelince, savaşlar durdu. Bu sırada Küçük Piyemonte hükümeti Rusya'ya
karşı savaşa girerek 15.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. 1855 Baharında
müttefikler 14.000 kişilik bir kuvvetle tekrar savaşa başladılar. Malakov
tabyasının Yeşiltepe mevkii ve Beyaz tabya, 7 Haziran'da alındı. Yardıma
gelen kuvvetler Traktik köprüsünde ezildi (16 Ağustos 1854), Sivastopol
sürekli topa tutuldu, Ruslar günde 1.000 kayıp verdiler. Müttefikler 4-7
Eylül'de genel bir saldırı ile Sivastopol'u savunan Malakov tabyalarını
teslim aldılar, 10 Eylül'de bir harebe durumuna gelen şehre girdiler.
Limanı, dokları, tersaneyi tahrip ettiler. Harekat, Kangil çarpışması ve
Kinbun ile Orçakov'un işgaliyle sona erdi Bu arada Ömer Paşa da Rusları
Yevpatoria'da kesin bir yenilgiye uğrattı. B savaşlarda iki tarafın
kayıpları 240.000'e yükseldi. Müttefiklerin başarılı, Nikolay'ın ölümü ve
yerine Aleksandr II'nin geçmesi, Ruslar'da, savaşı kazanma ümidini yok
etti. Yeni çar şerefli bir barış yapmağa hazır olduğunu bildirdi. Barış
şartlarının görüşülmesi için Paris'te bir kongrenin toplanması
kararlaştırıldı.

Kırmızı Telefon (Hot Line)
Washington ile Moskova arasındaki özel telefon. Nükleer silahların
gelişmesi ve çoğalmasından sonra milletlerarası politikada büyük devletler
arasında varolan dehşet dengesinin sonucu olarak, nükleer savaştan kaçınma
tedbirleri aranmaya başlanmıştır. Özellikle ABD ile Rusya en güçlü
silahlara sahip iki devlet olarak, gerek önemli bunalımlarda, gerekse bir
yanlışlık neticesi böyle bir savaştan kaçınmaya özel bir önem vermişler,
Washington'da Başkanlık evi olan Beyaz Saray ile Sovyet yöneticilerinin
Moskova'daki Kremlin Sarayı arasında bu amaçla özel bir telefon bağlantısı
kurmuşlardır. Böylece tehlike anında, nükleer silahları harekete geçirmek
için, aynı zamanda bölgesel çatışmaların (Ortadoğu devletleri arasındaki
çatışmalar gibi) doğrudan temas ile çözümlenebilmesi amacıyla iki devlet
yöneticileri derhal özel hatla konuşma olanağına kavuşmuşlardır ve bu
telefon bağlantısına kırmızı telefon denmektedir.
Bu bağlantı, 1962 Ekim'inde, Sovyetlerin Küba'da Amerika'ya çevrik füzeler
yerleştirmeleri ve ABD'nin yeni füzeler getirmekte olan Sovyet gemilerine
karşı deniz kuvvetlerini harekete geçirerek Küba'yı ablukaya almasıyla
ortaya çıkan Küba Krizi'ni takiben gerçekleştirilmiştir. Bu krizin
şiddetlenmesi iki ülkeyi nükleer bir savaşın eşiğine getirmiştir.

Kıta sahanlığı sorunu
Devletlerin karasuları ve karasularının dışında kalan bölgelerden
faydalanmaları ile ilgili ortaya çıkan sorun. Kıta sahanlığı kavramı
1945'te ABD başkanı Truman'ın bir bildirisi ile ortaya çıkmıştır. Bunun
önemi kıta sahanlığında maden yumrularının, sahanlığının toprak altında
petrol ve doğal gaz yataklarının bulunması ve bunların işletilmeye
başlamasıdır. Kıta sahanlığı alanının nereye kadar uzanacağı önemli bir
sorun olmuştur. Kıyıları doğrudan açık denizlere, okyanuslara açılan
ülkelerin (örneğin, Latin Amerika ülkelerinin) büyük çoğunluğu, bu
bölgeleri mümkün olduğunca geniş tutmaya çalışmışlardır. Amaç ekonomik
değeri olan balık avlanma hakkını artırmaktır. Bu konuda uygulanacak
kurallar 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansında yapılan Kıta Sahanlığı
Sözleşmesi ile belirlenmiştir. Kıta sahanlığı kuramının açıklığa
çıkmasında Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları (1969) ve III. Deniz
Hukuku Konferansı ve bunun sonunda ortaya çıkan Birleşmiş Milletler Deniz
Hukuku Sözleşmesi (1982) son aşamayı oluşturmaktadır.
Kolonicilik: bkz. sömürgecilik
Kore savaşı
Kore yarımadası 1945 Ağustos'unda, Rusya'nın Japonya'ya harp ilan
etmesiyle kuzeyde Rus istilasına uğramış ve 38'inci paralelden itibaren
Rusya ile ABD tarafından geçici olarak ikiye bölünerek Kuzey Kore
yaratılmıştır. Ruslar kuzeyde komünist bir idare kurup çekilmişler ve
1948'de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti adını alan devlet ortaya
çıkmıştır. Böylece, ilerde iki ülkenin birleştirilmesi kararı da askıda
kalmıştır. İki ülke arasında 38. paralel boyunca çeşitli sınır çatışmaları
başlamış ve 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore Güney Kore'ye saldırıya
geçmiştir.
Bu durumda, Birleşmiş Milletler bir karar alarak çok büyük kısmı ABD
Kuvvetlerinden oluşan bir B.M. Kuvvetini Güney Kore'nin yardımına
göndermiş, bu kuvvetler kuzeye doğru ilerleyerek Mançura'daki Çin sınırına
yaklaşmışlardı. Çinliler de gönüllü kendi kuvvetleriyle Kuzey Kore'ye
yardıma girişmişler, böylece savaş genişlemiş ve uzamıştır. B.M.
Başkumandanı olan General Mac Arthur savaşın durması için bir ara
Mançurya'ya atom bombası atılmasını önermiş ve bu yüzden görevinden
alınmıştır. Daha sonra Temmuz 1953'de iki taraf arasında 38. paralel
civarında mütareke imzalanmıştır.
Kore savaşı çok sayıda insan hayatına mal olmuş, dünya ekonomisine birçok
maddenin fiyatını yükselterek önemli etkiler yapmıştır.
Türkiye'de 17 Ekim 1950 tarihinde Kore'ye General Tahsin Yazıcı
komutasında 5090 kişilik bir Tugay çıkarmıştır. Çeşitli görevler alan Türk
Tugayı Kore'de büyük başarı göstererek, dünyanın takdirini kazanmıştır
(Kunuri savaşı). Türk Tugayı Kore'de 900'den fazla şehit vermiş, 200 kişi
de yara almıştır. Zamanla Türk Tugayının mevcudu indirilmiştir. Kore'de
önemli bir Türk şehitliği vardır ve Ankara'da da 1973'de şehitlerin
hatırasına bir anıt yapılmıştır.
Kore savaşından tarafların kayıplarının durumu ise şöyledir: Güney Kore
ordusu 141 bin ölü ve 43 bin kayıp, Birleşmiş Milletler kuvvetleri 36 bin
ölü vermiş, karşı taraftan Kuzey Kore ordusu 295 bin ölü, komünist Çin
ordusu da 184 bin ölü vermiştir. (Kore'de sivil halktan da her iki kesimde
3 milyon kişi kadar ölmüştür.)

Körfez Savaşı, (1980-1988): bkz. İran-Irak Savaşı
Körfez Savaşı (Gulf War)
Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak'ın silahlı kuvvetleri 1 Ağustos 1990'da
Kuveyt Krallığını, Kuveyt ülkesinin Osmanlı Devleti döneminde Basra
eyaletine bağlı olduğu, Basra'nın da Irak'a ait olduğu gerekçesiyle işgal
etmiştir. Pekçok ülke Irak'a geri çekilmesi konusunda uyarıda bulunmuş,
ancak Irak bunları dikkate almamıştır. Birleşmiş Milletler 15 Ocak
1991'de, Irak'ın geri çekilmesi konusunda ültimatomu içeren bir karar
almıştır.Ayrıca, ABD, 7 Ağustos 1990'da Suudi Arabistan'a askeri birlikler
göndermiştir. 12 Ocak 1991'de ise ABD Kongresi, Başkan George Bush'un,
Irak'a ABD kuvvetleri sevk etme planını onaylamıştır. Ardından, 430.000'i
Amerikalı olmak üzere 28 koalisyon ülkesi kuvvetlerinden oluşan 700.000
kişilik askeri birlik Irak'a karşı koymuştur. Irak'ın müttefikleri sadece
Filistin Kurtuluşu Örgütü (FKÖ) ve Ürdün olmuştur. Saldırının Hazırlanması
sırasında Iraklılar, ülkedeki yabancı işçileri rehin almıştır. Bu rehinler
arasında 1.200 İngiliz, 900 Amerikalı, 200 Japon, ayrıca daha az sayıda
olmak üzere Polonyalılar ve Almanlar bulunmaktaydı. Irak kuvvetlerine
karşı saldırı 17 Ocak 1991'de başlamış ve Iraklılar Kuveyt'ten geri
çekilmişlerdir. Saldırı sırasında müttefikler tarafından 200 kişi ölmüş ya
da yaralanmış buna karşılık 100,000 den fazla Irak'lı yaşamını
yitirmiştir. Bunlar arasında siviller azımsanmayacak sayıdaydı. 180.000
Iraklı asker ise koalisyon güçlerine teslim olmuştur. Savaş sırasında Irak
hava gücünün büyük kısmı, tahribattan korunmak için İran'a geçmiştir. ABD
Başkanı Bush'un Iraklı liderleri ve özellikle de, kendi yönetiminden kaçan
Kürtlere baskı uygulayan ve kimyasal ve nükleer silah materyallerini
gelecekte kullanmak üzere saklayan Saddam Hüseyin'i yeterince takip edip
uğraşmama kararı oldukça eleştirilmiştir. ABD gelecekteki muhtemel bir
kullanım için bölgede 25.000 askerden oluşan bir kuvveti ve 200 hava
gücünü bölgede bırakmıştır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından
hazırlanan bir istatistiğe göre savaşın maliyeti 61.1 milyar dolar
olmuştur. Savaşın açıklanan sebebi Kuveyt'in, Irak'ın saldırısından
kurtarılmasıdır. Ancak bu savaşı soğuk savaş ertesi dönemde Amerikan'ın
Pax-Amerikana'yı oluşturmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirenler
de vardır. ABD bu savaşta, soğuk savaşta rastlanmayan bir askeri
stratejiyi (orta yoğunlukta çatışma-mid-intensity conflict) uygulamıştır.
ABD Irak'a yönelik bu stratejinin hazırlıklarına Körfez Savaşı'ndan birkaç
yıl önce başlamıştır. Irak yönetimi, ateşkes antlaşmasından sonra, savaş
sırasında ayaklanan Kürt ve Şiilere karşı askeri bir harekat
düzenlenmiştir. Baskı karşısında Türkiye'ye sığınan Kürt, Şii ve Azeriler
için Irak'ın kuzeyinde ve Türkiye'de sığınma kampları oluşturulmuştur.
Irak'ta Zaho kenti çevresi koalisyon güçlerince denetim altına alınarak
sığınmacılar için güvenlik bölgesi oluşturulmuştur. Kurulan yerleşim
yerlerinin aşamalı olarak Birleşmiş Milletler denetimine bırakılması
kararlaştırılmıştır.
Türkiye, Körfez savaşı sırasında Birleşmiş Milletler'in ambargo kararına
uyarak, Kerkük-Yumurtalık Petrol boru hattının kapatmış, ayrıca güneyde
bulunan İncirlik ve Pirinçlik üslerini koalisyon güçlerinin kullanımına
açmıştır.
Kudüs Sorunu.
Bir çok dinin inançlarına göre kutsal kabul edilen Kudüs'ü İsrail'in
başkenti ilan etmesiyle başlayan sorun. Kudüs 1948 yılında İngilizler
çekilince İsrail ve Ürdün arasında paylaşıldı. 1967'deki Altı Gün
Savaşının ardından İsrail doğu Kudüs'ü işgal ederek kenti eli geçirdi.
Ancak Birleşmiş Milletler'in daha önceki Filistin'in paylaşılması planında
Kudüs'ün statüsü (corpus-separatum) uluslararası statüde -ayrılmış- kent
olarak belirlenmişti. Kudüs sorununun çözümü 1991'de FKÖ ve israil
arasında imzalanan "İlkeler Açıklaması"nda 1996'ya ertelendi. 1996'daki
ABD başkanlık seçimi, İsrail Knesset seçimleri, soğuk savaşın bitmesiyle
diasporadan gelen yahudi göçlerinin artması ve Kudüs'ün kuruluşunun 3.000
yıldönümü kutlamaları sorunun çözümünü zorlaştıracak faktörler olarak
görülüyor.

Kutsal İttifak.
Rus çarı I. Aleksandr, Avusturya imparatoru I. Franz ve Prusya kralı III.
Friedrich Wilhelm'in, Napoleon'un yenilgisinin ardından başlayan II. Paris
Antlaşması görüşmeleri sırasında kurdukları ittifak (26 Eylül 1815).
Siyasal ve toplumsal yaşamda Hristiyan ilkelere bağlılığı güçlendirmeyi
amaçladığını ilan edilen Kutsal İttifak'ın kuruluşuna Çar Aleksandr
önderlik etti. Sonradan İngiltere veliaht prensi, Osmanlı padişahı ve papa
dışında bütün Avrupa hükümdarlarının katıldıkları ittifak, fazla etkili
olmamakla birlikte, liberaller ve sonraki tarihçiler tarafından Orta ve
Doğu Avrupa ülkelerindeki tutucu ve baskıcı yönetimlerin aracı ve simgesi
olarak kabul edildi. Napoleon sonrası dönemin önde gelen diplomatlarından
Avusturya Dışişleri Bakanı Prens Klemens von Metternich ve İngiltere
Dışişleri Bakanı Vikont Castlereagh ise Kutsal İttifak'ı önemsiz ve geçici
bir birlik olarak değerlendirmişlerdir.

Kuveyt Krizi: bkz. Körfez Savaşı, 1991.
Küba Bunalımı, 1962
Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri'ni doğrudan savaşın
eşiğine getiren uluslararası siyasal bunalım.
Küba'da Fidel Castro, 1959'da Amerikan yanlısı diktatör Batista'yı
devirerek iktidarı ele geçirmişti. Bu tarihten itibaren Küba'nın ABD ile
ilişkileri bozulurken, SSCB ile gelişmiştir. Özellikle 1961 yılının Nisan
ayında, ABD tarafından Küba'ya karşı düzenlenen başarısız Domuzlar Körfezi
çıkartması ABD-Küba gerginliğini iyice artırmıştır. Bu arada 1962 Ocağında
OAS (Amerikan Devletleri Örgütü) devletleri Küba'nın OAS'tan atılmasını
kararlaştırmışlardır. 1962 Ağustos'unda ABD istihbaratı Küba'ya bazı
Sovyet füzelerinin yerleştirilmiş olduğunu saptamıştır. Bunun üzerine
Küba'daki Sovyet füzelerinin sökülmesini isteyen ABD, 22 Ekim 1962
tarihinden başlayarak adayı denizden ablukaya almıştır. Bu sırada bazı
Sovyet gemilerinin de Küba limanlarına doğru Atlantik'te seyretmekte
olması, daha önce 1948 tarihli Berlin ablukasında karşı karşıya gelen iki
"süper devlet" arasında doğrudan bir çatışma olasılığını ortaya
çıkarmıştır. Tüm dünyada bir nükleer savaş korkusu yaşatan bir kaç kritik
gün içerisinde, kısmen Khruchchev liderliğindeki SSCB yönetiminin biraz
geri adım atması, kısmen de taraflar arasında sürdürülen pazarlıklarda bir
anlaşmaya varılması, krizin sıcak bir çatışmaya dönüşmesini önlemiştir.
Sovyetler Birliği, Türkiye'de bulunan Jüpiter füzelerinin de sökülmesi
kaydıyla Küba'daki füzelerin sökülmesini kabul etmiştir. Küba (Ekim
füzeleri) bunalımının en önemli sonucu, soğuk savaşın doruk noktasına
vardığı bir dönemde, "yumuşama" ve "görüşme" havası yaratmış olmasıdır.
Bunalımın ikinci sonucu, NATO'nun Avrupalı ortaklarının, böylesine büyük
bir bunalımda, yanı kendilerini de son derece tehlikede bırakan
durumlarda, kendi görüşlerinin alınmayacağını açıkça görmüş olmalarıdır.
Küba Bunalımı, her iki ittifak grubunda da üyelerin, stratejik
değişikliklerle başlayan yeni uluslararası ortama uyum gösterme
özlemlerine hız kazandırdı. Bunalım,ayrıca geleneksel (klasik) silahların
önemini artırmıştır. Son olarak, ABD ile Sovyetler Birliği arasında, iki
devlet başkanının gizli, çabuk ve doğrudan haberleşmeleri ile birçok
yanlış anlamanın giderilmesi amacıyla bir doğrudan telefon hattı (hotline)
kurulmuştur.
Küçük Antant (Petite Entente)
Birinci Dünya Savaşını izleyen devrede Avrupa'da oluşan yeni
bloklaşmalardan biridir. Çekoslovakya, Yugoslavya ve Romanya'nın
aralarında kurdukları bir işbirliği ve ittifak sistemidir.
Küçük Antant; 1920'de Çekoslovakya-Yugoslavya, 1921'de
Çekoslovakya-Romanya ve Yugoslavya-Romanya arasındaki ikili anlaşmalardan
oluşmuştur. Amacı, bu savaş ertesi yeni devletlerin Orta Avrupa'daki
güvenliklerini korumak (Alman, Macar ve Bulgar tehlikesine karşı) ve
status quo'yu devam getirmekti. Fransa bu sistemin koruyucusu rolünü
oynamış, bu ülkelerin dış siyasetini hayli etkilemiştir.

La Haye Konferansları
Devletler hukuku alanında sık sık değinilen Lahey Konferansları, başlıca
1899'da ve 1907'de olmak üzere iki defa toplanmıştır. Genel olarak
milletlerarası anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi ile savaş
hukuku konularında bazı kurallar koyarak devletler hukukunun düzenlenmesi
(codification) konusunda yararlı çalışmalar yapmıştır. Daha sonra 1930
yılında da bir diğer konferans daha yapılmışsa da, önceki ikisi kadar
önemli sayılmaz.
Birinci Konferansta 26 ülke bulunmuş, hemen bütün Avrupa devletleri ile
ABD de katılmıştır. İkinci Konferans ise 44 ülke arasında yapılmıştır.
Lahey Konferanslarında saptanan kurallar bazı sözleşmeler meydana
getirmiştir. Bunlara Lahey Sözleşmeleri denmektedir. Örneğin,
"Milletlerarası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümlenmesine Dair Lahey
Sözleşmesi" veya "Savaş Açılmasına Dair Lahey Sözleşmesi" bunlardandır.

Laval-Mussolini Anlaşması, 7 Ocak 1935
Fransız Pierre Laval ile İtalya Devlet Başkanı Benito Mussolini arasında
yapılan anlaşma. Nazi Almanyası ortaya çıktıktan sonra ve özellikle 1934
Ekim'inde Dışişleri Bakanlığına gelen Pierre Laval ile birlikte,
Fransa-İtalya münasebetleri hızla gelişti. Fransa İtalya'ya daha fazla
kaydı ve anlaşma imzalandı.Anlaşma, Tuna ülkeleri konusunda bir pakt
öngörmekteydi. Avusturya'nın bağımsızlığı garanti altına alınıyordu. Bu
Avrupa'da barışın korunması için bir şart olarak kabul ediliyordu.
Anlaşmada yer almayan fakat gizli görüşmelerde Habeşistan (Etyopya) bahis
konusu olmuş ve Laval Fransa'nın bu konudaki ilgisizliğini açıklamıştır.
Bu da Etyopya'nın İtalyanlar tarafından işgalini kabul ettiğini
gösteriyor.

Lenin, Vladimir İ.
Asıl adı Vlamidir İliç Ulyanov'dur. 1917 Sovyet Devrimi'nin esin kaynağı
ve önderi olan Marksist düşün, siyaset ve eylem adamı. İlk başkanlığını
yaptığı (1917-1924) yeni Sovyet devletinin temellerini atmış, dünya işçi
hareketinin yeni öncü örgütü olarak III. Enternasyoneli (Komintern)
kurmuştur. Tarihinin en büyük devrimcilerinden biri ve Marx sonrası
dönemin en etkili sosyalist düşünürü olarak kabul edilir. Marx'ın
kuramlarına yaptığı katkılardan dolayı komünist hareketler genellikle
Marsizm-Leninizm olarak anılmıştır.
Litvinov Protokolu, 9 Şubat 1929
Sovyetler Birliği'nin Briand-Kellog Paktının güttüğü aynı amacı kapsayan
bir protokolü kendi komşuları arasında da en kısa zamanda yürürlüğe koymak
için hazırladığı özel bir protokol. Kellog Paktı'nı Sovyetler, Batılıların
Sovyet Rusya'yı izole etmek, çember içine almak ve Sovyet Rusya'ya karşı
mücadele etmek ve kurdukları bir kombinezon olarak karşılamışlardı. Fakat
Fransız hükümetinin daveti üzerine 1928 Ekim'inde Sovyet Rusya da bu pakta
katılmıştır. Sovyetler, paktın silahsızlanmaya gereken önemi vermemiş
olduğunu belirtmekle beraber paktın en kısa zamanda yürürlüğe girmesini
sağlamak için Polonya ve Litvanya'ya özel bir protokol önerdi. Polonya bu
protokole katılmak için Romanya ve diğer Baltık devletlerinin de
katılmasını şart koşmuştur. Protokol 9 Şubat 1929'da SSCB, Letonya,
Estonya, Romanya ve Polonya tarafından imzalanmıştır. Türkiye, Litvanya,
İran ve Danzig de kısa bir süre sonra bu protokolü imzalamışlardır.
Protokol ve pakt, tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşmaları imzalamamış
olan devletler ile SSCB arasında bu çeşit anlaşmaların yerini almıştır.

Locarno Antlaşmaları, 1 Aralık 1929
I. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa'da barışı korumak amacıyla Almanya,
Fransa, Belçika, İngiltere ve İtalya arasında imzalanan bir dizi antlaşma.
16 Ekim'de İsviçre'nin Locarno kentinde kaleme alınan antlaşmalar, 1
Aralık'ta Londra'da imzalanmıştır.
Locarno Paktı Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasındaki
karşılıklı güvence antlaşmasını, Almanya ile Belçika ve Almanya ile Fransa
arasındaki hakem antlaşmalarını, eskiden itilaf devletleri tarafından
Almanya'ya verilen ve Milletler Cemiyeti sözleşmesinin 16. md.'ne göre
sözleşmeyi çiğneyen bir devlete karşı uygulanacak yaptırımları açıklayan
notayı, Fransa ile Polonya ve Fransa ile Çekoslavakya arasındaki güvence
antlaşmalarını içeriyordu.
Güvence antlaşmasına göre Versailles Antlaşmasıyla (1919) belirlenen
Almanya-Belçika ve Almanya-Fransa sınırları da değiştirilemezdi. Almanya,
Belçika ve Fransa "meşru savunma" ya da Milletler Cemiyeti'nin koyduğu
yükümlülüklerden biri nedeniyle doğacak durumlar dışında birbirlerine asla
saldırmayacaklar, anlaşmazlıklarını barışçı yollarla çözümleyeeklerdi. Bu
antlaşmanın ihlali durumunda, antlaşmaya imza koyan devletler, Milletler
Cemiyeti'nin saldırıya uğradığına karar verdiği tarafın yardımına
koşacaktı. Fransa'nın Polonya ve Çekoslavakya arasındaki anlaşmalar ise
tahrik unsuru olmaksızın başlayan herhangi bir saldırı karşısında,
tarafların birbirlerini desteklemelerini öngörüyordu. Pakta ayrıca Ren
Bölgesinin kararlaştırılmış tarihten beş yıl önce 1930'da boşaltılması
öngörülüyordu.
Locarno'nun açık anlamı, Almanya'nın batı sınırlarını değiştirmek için zor
kullanmaktan vazgeçip doğu sınırları konusunda hakem kararına uymayı kabul
etmesi, İngiltere'nin ise Belçika ve Fransa'ya askeri destek sağlamayı
kabul ederken aynı güvenceyi Polonya ve Çekoslovakya için vermemesiydi.
Uluslararası politika açısından önemli kısa ve uzun vadeli sonuçları
olmuştur. Savaştan sonra ilk kez Fransa ile Almanya'nın ilişkilerini
normalleştirdi. Almanya'yı yeniden Avrupa'nın büyük devletleri arasına
alarak Dawes Planının başlattığı işi bitirdi.
Uzun vadeli sonuçları, tüm savaş sonrası düzenin üzerine oturduğu
Versailles Antlaşmasının başka antlaşmalar ile teyid edilmedikçe bağlayıcı
olmadığını açıkça olması bile, üstü kapalı ortaya koymuştur. Bu da
Versailles düzeninin iflası demekti. 2. olarak hükümetlerin kendilerini
doğrudan doğruya ilgilendirmeyen sınırların korunması için askeri harekata
girişmeyecekleri açıkça ortaya çıkmıştır.
Belirli bir süre Avrupa'daki barış yanlılarını umutlandıran bu
anlaşmaların yarattığı yumuşama havası, 1936 yılında Hitlerin Ren
bölgesine asker sokması ile sona erdi.

Londra Boğazlar Sözleşmesi, 17 Ocak-13 Haziran 1871
Rusya'nın ilan etmiş olduğu Karadeniz'in tarafsızlığının (1856 Paris
antlaşmasının 11, 13 ve 14. maddeleri) kaldırılmasını onayladı; fakat
boğazlar kapalı olmağa devam etti. Kırım savaşına son veren Paris
Antlaşmasıyla Karadeniz'in tarafsızlığı kabul edilmişti. Buna zorunlu
olarak uyan Rusya, 1871'de Fransız Alman Savaşının Fransa aleyhine
sonuçlanmasıyla Paris Antlaşmasındaki bu hükmü tanımadığını belirtti.
Osmanlı İmparatorluğunun başvurusu üzerine toplanan konferansta imzalanan
antlaşmayla Karadeniz'in tarafsızlığı ve barış zamanlarında Osmanlı
İmparatorluğu'na Boğazlar'ı kapalı tutma yetkisi tanıyan Paris
antlaşmasındaki madde kaldırıldı. Ancak gerektiğinde Osmanlı devletinin
dost ve bağlaşık donanmaları içeri almakta serbest bırakılması, Osmanlı
Devleti için önemli bir ödün olduğu kadar Rusya açısından da yeni bir
tehdit öğesi oluşturdu.

Londra Deniz Silahsızlanma Konferansı, 21 Nisan 1930
1930 yılının Ocak ayında deniz silahlarının sınırlandırılması konusunda
toplanan konferans. 1928'de Briand Kellog Paktı'nın oluşturduğu barışçı
atmosfer bu antlaşmaya yol açmıştır. Görüşmeler sonunda hazırlanan
antlaşma iki kısma ayrıldı. İlk kısımda, ABD, İngiltere ve Japonya daha
küçük tonajda savaş gemilerinin de sınırlandırılabilmesi konusunda
anlaşmaya vardılar. İkinci kısmı ise, deniz savaşının düzenlenmesine
ilişkin hükümleri içermekteydi. Bu konferans Uzakdoğu'da büyük bir güç
olarak ortaya çıkan Japon ile bölgenin üstün gücü ABD arasındaki rekabetin
açıkça ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 1933 yılında ABD Başkanlığına
seçilen Roosevelt'in, Amerikan donanmasına geliştirici önlemler almasıyla
Japonya 1934'te bu antlaşmaya uymayacağını belirtti. İngiltere'nin
Londra'da yeni bir konferans toplama çalışmaları da Japonya'nın
isteksizliği yüzünden sonuçsuz kaldı ve 1936'da Konferansı terkeden
Japonya hiçbir kısıtlamaya uymayarak savaş gemileri yapımına başladı.

Londra Konferansı, 1912 ve 1921
Balkan Savaşı sırasında1912 Aralık ayının ortalarında aynı anda başlayan
iki ayrı uluslararası konferans. Bunlardan birinde Osmanlı ve Balkan
ülkelerinin temsilcileri karşı karşıya geliyordu. Diğeri ise, Avrupalı
altı büyük devlet temsilcisinden oluşmaktaydı. Osmanlının ve diğer tarafın
koruyucuları vardı. Avusturya-Macaristan ve Almanya İstanbul hükümetini,
Rusya ve Üçlü İtilaf devletleri de Balkan ülkelerini destekliyordu.
Konferansta, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği ve altı büyük devletin
denetimi altında özerk bir Arnavutluk kurulması kararlaştırılmıştır. Diğer
yandan Osmanlı İmparatorluğundan Avrupa'daki sınırını Midye-Tekirdağ
çizgisine çekmesi, Edirne'nin teslim edilmesi, Ege denizindeki tüm
haklarından vazgeçmesi isteniyordu. Bu istemler İstanbul hükümetince kabul
edildiği sırada 23 Ocak 1913 günü Jön Türkler darbe ile iktidara geçmişler
ve konferans sonuçları uygulanamamıştır.
I. İnönü Savaşı'nda elde edilen başarı sonucu Batılı devletler bir
konferans düzenlemeye karar verdiler. Londra Konferansı 21 Şubat'tan 12
Mart 1921'e kadar devam etmiştir. Londra görüşmelerinde Bekir Sami Bey,
Ankara ve İstanbul temsilcileri arasında varılan bir anlaşma sonucunda,
her iki heyet adına hareket etmiştir. Türk temsilcilerinin Londra
temaslarını iki kısma ayırmak gerekir. Birincisi, Türk temsilcilerinin
Müttefik devletlerle yaptıkları genel görüşmeler; ikincisi de Ankara
heyeti başkanı, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey ile İngiliz, Fransız,
İtalyan temsilcileri arasındaki görüşmelerde hazırlanan andlaşma
tasarılarıdır. Ankara hükümeti Bekir Sami Bey'in yaptığı anlaşmaları kabul
etmedi. Bir anlaşma gerçekleşmemiştir. Ama bunu önemi Ankara hükümetinin
Avrupa devletleri tarafından gizli bir şekilde de olsa tanınması ve İtilaf
devletleri arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmasıdır.

Londra Konferansları, 1955-1959
Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan
arasında düzenlenen iki konferans. I. Londra Konferansı'nda (29 Ağustos-7
Eylül 1955) bir sonuç elde edilmezken, II. Londra Konferansı'nda (19-23
Şubat 1959) Kıbrıs'ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Belirli bir süre
Kıbrıs sorununun varlığını kabul etmeyen İngiltere, Ada'daki gelişmeler
hızlanınca, Türkiye ve Yunanistan'ın katılacağı bir konferans toplamaya
karar verdi. I. Londra Konferansında İngiltere, egemenlik kendisinde
kalmak üzere, Kıbrıs'a özerklik verilmesini ve Ada'nın savunmasında
Türkiye ve Yunanistan'ın yeralması tezini savundu. Türkiye, Ada'nın
tarihsel geçmişe göre kendisine verilmesi gerektiğini ileri sürdü.
Yunanistan ise Kıbrıs halkına kendi geleceğini belirleme hakkının
verilmesinde ısrar etti. Konferans bir sonuca ulaşamadan dağıldı.
II. Konferans, Aralık 1958'de Paris'te yapılan NATO Bakanlar Konseyi
toplantısı vesilesiyle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanlrı
Kıbrıs'a bağımsızlık verilmesi üzerinde görüşmeler yaptılar. Daha sonra
Zürich'te biraraya gelen Türk ve Yunan tarafları prensip olarak anlaştılar
(11 Şubat 1959). Kıbrıs anlaşmazlığına böyle bir çözüm daha önce 1958
yılında Makarios tarafından ortaya atılmıştı. Antlaşmayı Londra'da
Lancester House'de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere başbakanları
imzaladılar. Antlaşmaya göre Ada'da Türklerden ve Rumlardan meydana gelen
ikili bir yönetim tarzı uygulanacak ve Kıbrıs devletinin bağımsızlığı
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantisi altında bulunacaktı.
Kıbrıs, hiçbir devlete katılmayacak; Türkler bir azınlık muamelesi
görmeyecek, Ada'nın savunmasına Yunanistan ve Türkiye katılacak, İngiltere
buradaki bazı askeri üslerini koruyacaktı.
Ada'nın Temsilciler Meclisinde her iki cemaat belirli oranlar içerisinde
üye bulunduracak; Cumhurbaşkanı Rumlardan, yardımcı Türklerden
seçilecekti. Türkler, kurulacak Kıbrıs ordusuna %40, mahalli kolluk
kuvvetlerine ve yönetime %30 oranında katılacaklardır. Bakanlar kurulunun
3 üyesi Türk, 7'si Rum olacaktı. Antlaşmada daha birçok kurumun, "ikili
yönetime" göre nasıl kurulacağı hakkında ayrıntılı hükümler yer aldı.
Louis, 14.
17. yüzyılda (1638-175) Fransa'da hüküm süren kral. 1943'te beş
yaşındayken Fransız tahtına çıktı. Bunda önce yönetimde, kral Naibi
Kardinal Nazarin vardı. 14. Louis 1661'de 23 yaşında iken ülkenin
yönetimini ele aldı ve 1715'te ölene kadar tam 72 yıl iktidarda kaldı.
Çağdaş tarihin iktidarda en uzun süreyle iktidarda kalan monarkıdır. Kendi
döneminde, yönetimde mutlakiyet hakimdi. 16. yüzyılda yaşanan din
savaşları ve Westphalia Barışı sırasında 1648 ayaklanmaları, Almanya'yı
küçük devletlere bölmüş, Fransa'ya da dünya üstünlüğünü ele geçirmesini
sağlamıştır. 14. Louis, sınıflara bölünmüş bir Fransa'nın
bütünleştirilmesinde tek gücün ulusal monarşinin olduğuna inanmıştır.
Merkeziyetçi otoritesini kurduktan sonra, orduya çekidüzen verdi. Çünkü
askerler önceden istedikleri ülkeye hizmet ediyorlardı. Bunlara sürekli
oturacak barakalar kurdu, emir komuta zinciri kurdu ve tek bir üniforma
giydirdi. 14. Louis bunları içerde yaparken, dış politikada da çeşitli
stratejiler uyguladı. Bu stratejinin temelinde genişleme yatıyordu. Doğuya
ve Ren bölgesine doğru genişlemek ve İspanya Hollandasını (Belçika) kendi
ülkesine ilhak etmek istedi. Bir de İspanya kralı II. Charles'in
kızkardeşi ile evlenmişti). Bu konudaki amacı, Avrupa'nın öteki
devletlerinin bağımsızlıklarına son verecek olan, "evrensel monarşi"
kurmaktı.
Arkasında büyük bir miras bırakacak olan İspanya Kralı II. Charles'in
ölmesi ile 1700 yılında Avrupa savaş ile karşı karşıya gelmişti. Miras
üzerinde en büyük hak sahibi, II. Charles'in iki kızkardeşi ile evli
bulunan Habsburg İmparatoru ve Fransa Kralı'ydı. II. Charles ölmeden önce
mirasın kime kalacağı konusunda vasiyet bırakmıştı. Vasiyete göre İspanya
toprakları parçalanmadan bir bütün olarak 14. Louis'in torununa kalacak
ama taht hiç bir zaman birleştirilmeyecekti. 14. Louis kabul etmezse,
Habsburg İmparator'unun oğluna verilecek. 14. Louis bu mirası kabul etti
ve savaş başladı. Savaş sonunda Utrecht Barış Antlaşması imzalanacak ve
İspanya tahtına 14. Louis'in torunu II. Philippe geçecektir.

Lozan Antlaşması, 1923
Kurtuluş savaşımızın sonunda, yeni Türk devleti ve diğer imzacı ülkeler
arasında yapılan barış antlaşması ile Türkiye tam bağımsızlığını bütün
dünyaya kabul ettirmiş oldu. Bugünkü sınırlarımız ile dış ilişkilerimizin
bir kısmı da Lozan Barış Antlaşmasına göre saptanmış ve yürütülmektedir.
20 Kasım 1922'de başlayan ve çok çetin geçen görüşmeler, aradaki bir
kesilme döneminden sonra, 24 Temmuz 1923'de sonuçlanarak bu tarihte
Antlaşma imzalanmıştır. Daha sonra da TBMM'de 23 Ağustos 1923 günü 340,
341, 342 ve 343 sayılı kanunlarla kabul olunmuş ve böylece hazır bulunan
227 üyeden 213'ünün olumlu oyu ile tasdik olunmuştur. Aynı gün, İstanbul
ve Boğazlar bölgesindeki müttefik kuvvetleri ve donanmasının çekilmesi
istenmiş ve 6 hafta içinde gitmişlerdir.
Lozan Konferansında Türkiye'yi baş delege olarak, o sırada Dışişleri
Bakanı bulunan İsmet İnönü temsil etmiştir.
Lozan Barışıyla özet olarak şu sonuçlara ulaşılmıştır:
Henüz tespit edilmemiş güney sınırları hariç Türkiye'nin yeni sınırları
Milli Misak ile kabul edilen sınırlardı. Türkiye Müttefiklere hiç bir
tazminat ödemeyecekti. Kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Türkiye'de bulunan
yabancılar ve yabancı kurum ve okullar Türk kanunlarına tabi olacaklardı.
Yunanistan ile ahali mübadelesinden sonra, Türkiye, halkının büyük
çoğunluğunu Türklerin teşkil ettiği mütecanis bir devlet haline gelmişti.
Boğazlarda, tam kontrol hakkını kulanmamakla beraber egemenliği ve
bağımsızlığı üzerine konulan tehditlerin bir çoğunu kaldırmaya muvaffak
olmuştu.
Lozan'da imzalanmış olan belgelerin dökümü ise şöyledir:
1. Türkiye ile İngiltere, Fransa, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya
arasında (Barış Andlaşması).
2. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan,
Yunanistan, Romanya, Rusya, Yugoslavya arasında (Boğazların Usulüne Dair
Sözleşme),
3. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya,
Yugoslavya arasında (Trakya Sınırlarına Dair Sözleme),
4. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,
Yugoslavya arasında (Ticaret Sözleşmesi),
5. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yunanistan
arasında (Genel Af ile İlgili Beyanname ve Protokol).
6. Yunanistan'daki Müslümanların malları hakkında (Yunan Beyannamesi).
7. Sağlık Sorunlarına Ait Türk Beyannamesi
8. Adalet işlerinin İdaresine ait Türk Beyannamesi
9. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya
arasında Osmanlı İmparatorluğunca verilmiş olan bazı imtiyazlara dair
Protokol ve (Türk Beyannamesi),
10. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya
arasında Lozan'da imza edilen belgelerin bazı hükümetlerine Belçika ve
Portekiz'in katılmasına dair Protokol ve (Belçika Beyannamesi) ile
(Portekiz Beyannamesi).
11. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya arasında İngiltere, Fransa, İtalya
tarafından işgal edilen Türk arazisinin boşaltılmasına dair Protokol ve
(Türk Beyannamesi).
12. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya,Yunanistan arasında
Karaağaç arazisiyle Bozcaada ve İmroz adalarına dair Protokol.
13. İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan arasında
Yunanistan'daki azınlıkların korunması hakkında başlıca müttefik devletler
ile Yunanistan arasında 10.08.1920 gününde yapılmış andlaşması ile
Trakya'ya ait olarak aynı devletler arasında aynı günde yapılan andlaşmaya
dair Protokol.
14. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,
Bulgaristan arasında, Yugoslavya tarafından Barış Antlaşmasının imzasına
dair Protokol.
15. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,
Bulgaristan, Belçika, Portekiz arasında Lozan Konferansının bitimine ait
Belge.
Barış Andlaşmasının kapsamı içinde olarak Türkiye ile Yunanistan
arasındaki Rum ve Türk ahalinin karşılıklı değiştirilmesine dair Andlaşma
30.1.1923'de imzalanmıştır.
Atatürk, Nutkunda, Mondros Mütarekesinden sonra Müttefik devletlerce
Türkiye'ye dört defa barış teklii yapıldığını, ilk üçünü Türk milletini
tatmin etmekten çok uzak olduklarını, dördüncü ve son teklifin Lozan
Antlaşması ile sonuçlanan görüşmeleri başlattığını belirterek
ayrıntılarını vermiş ve Lozanı bir zafer olarak nitelemiştir.

Lusaka Konferansı, 1970
Bağlantısızların Zambia'nın başkenti Lusaka'da yaptıkları üçüncü
bağlantısızlar toplantısı. "Barış, Bağımsızlık, İşbirliği ve Uluslararası
İlişkilerin Demokratikleştirilmesi Üzerine Lusaka Deklarasyonu" ile
bağlantısız bir dış politika izleme özlemi kararlı bir biçimde bir daha
ilan edilmiştir.
Lübnan Sorunu
Ortadoğu sorununun önemli bir parçası durumundaki olaylar. Lübnan,
1970'lerin ortalarında taraflarını Hıristiyan sağcılar, Müslüman solcular,
Suriye birlikleri, İsrail ve BM Barış Gücü'nün oluşturduğu bir iç savaş
içine girdi. Bu çatışmanın nedenleri, Lübnan'ın iç yapısında ve bölgenin
özelliklerinde aranmalıdır.
Bir kere Lübnan çeşitli dinsel ve etnik bölüntülere ayrılmış olup bir
ulus-devlet görünümünde değildir. Ülkede hiçbir mezhep çoğunluğa sahip
olamamıştır. Bunlar arasında Müslüman Sünniler, Şiiler, Düriziler,
Hristiyan Maruniler, Yunan Ortodokslar, Katolikler ve Yahudiler en
önemlilerini oluşturmaktadır. Bu etnik ve dini mozayiğe bir de 1970'te
Ürdün'deki iç savaşı kaybederek bir anlamda bölgeden sürülen Filistinliler
eklenmiştir. Burada bir yandan Hıristyan, Batı kültürü ile öte yandan
İslam ve Doğu kültürü aynı potada erimemektedir. Lübnan toplumunun
ailelere bölünmüş yapısı ülkenin siyasal yaşantısına kişisellik özelliği
katmıştır. Siyasal iktidarın bozulduğu dönemde iktidarı ele geçirme
çabaları büyük çatışmalara yol açmaktadır.
Lübnan 1943 yılında tam bağımsız olduğundan bu yana siyasal istikrarını
geleneksel olarak bir Hristiyan başkan ve müslüman bir başbakan seçerek
sürdürüyordu. Hristiyanlar mecliste ve hükümette çoğunluğu ellerinde
bulunduruyorlardı.
Filistinlilerin de Lübnan'a gelmesi dengeyi iyice bozdu. 1975 yılında
sağcı ve Hristiyanlar, solcu Müslümanlar ve Filistin gerillaları arasında
bir savaş çıktı. Bir yıl sonra da Suriye, ABD ve İsrail'in onayı ile
çatışmaları durdurmak için müdahale etti. 1978 yılında İsrail Güney Lübnan
sınırından içeri girdiyse de BM Barış gücü gelince geri çekildi. Bu
tarihten itibaren Lübnan'a saldırı için fırsat kollayan İsrail bir
harekatı başlatarak Lübnan'ın güneyini işgal etti. Sonuçta Arafat ve
Filistinliler bölgeden çekilirken, Lübnan'da yeni bir mücadele dönemi
başlıyordu. 1980'li yıllar Lübnan'a özlediği barışı getiremedi ve 1975'te
başlayan iç savaş hızını artırarak sürdürdü. Özellikle İsrail'in bölgede
çekilişi sırasında ülkede, Devlet Başkanı Emin Cemayel dışında üç güç
odağı ortaya çıktı. Hristiyanlar, Düriziler ve Şii Emel Örgütü.
Saldırılara hedef olan Uluslararası Barış Gücü 1984 yılında ülkeden
çekildiyse de İsrail askeri varlığını sürdürdü. 1986'dan sonra Suriye
birlikleri, Şii Emel milisleri ve Filistinliler arasında yeni çatışmalar
çıktı. 1989 yılında ise iç savaşın yeniden alevlenmesi, yeni seçilmiş
başkan Rene Moawad'ın bir suikast ile öldürülmesi ve Batılı rehineler
bunalımı sürmekteydi. Ordu komutanı Michel Aoun Hristiyanlar'ın lideri
olarak ortaya çıktı. Auon, Suriye'nin Lübnan'dan elini eteğini tümüyle
çekmedikçe herhangi bir anlaşmaya varamayacağını açıkladı. Aynı yıl içinde
Arap Birliği Örgütü'nün çeşitli arabuluculuk komitelerinin çabaları sonuç
getirmedi. Nihayet, 22 Mayıs 1991 tarihinde Suriye ile Lübnan arasında
imzalanan bir antlaşma ile Suriye 1943 yılında bağımsızlığını
kazanmasından sonra ilk defa Lübnan'ı ayrı ve bağımsız bir devlet olarak
tanıdı. Bu tarihten sonra Lübnan merkezi hükümetinin en önemli sorunları,
etnik dengelerin bozulup yeni çatışmalara yol açmasını engellemek, ülke
topraklarının her tarafında denetimi sağlamak ve İsrail'in zaman zaman
saldırıda bulunduğu gerilla kamplarının ne yapılacağı konusunda açıklık
kazandırmaktır.

Maastricht Zirvesi (Maastricht Summit), Aralık 1991
Avrupa Topluluğu üyesi oniki ülkenin Hollanda'daki Maastricht kentinde
Aralık 1991'de, 1992'de yürürlüğe girmek üzere ortak bir Avrupa pazarına
geçiş prosedürünü modernize etmek amacıyla düzenledikleri toplantı.
Zirvede kararlaştırılan ana konu, geri dönülmez olarak değerlendirilen
birliğin siyasal, ekonomik ve parasal yönü idi. Avrupa Topluluğu, dünyanın
en geniş piyasası olarak, malların ve insanların serbest dolaşımı ile
global güçlerden birisi olabilecektir.
Macar Ayaklanması, 1956
Macaristan'daki Sovyetler Birliği karşıtı ayaklanma. Stalin'in ölümünün
ardından SSCB'de sözkonusu olan değişiklikler Macaristan'a da yansımıştı.
Macaristan'daki Rakosi yönetimi, öteki Doğu Avrupa ülkelerine göre enyeni,
kapalı ve halktan kopuk olanıydı. Böyle bir yöneticiye Sovyet önderliğinin
geri görüşleri anlatılmalıydı. Rakosi istenen değişiklikleri yapmayınca
Sovyet yöneticileri Rakosi'nin tek adam yönetimine son vererek, 1953'te
iktidara Liberal görüşlü İmre Nagy'nin gelmesini sağladılar. Nagy'nin
başbakanlığı sırasında yöneldiği liberal uygulamalar Sovyetler'i
endişelendirdi. Bunun üzerine 1955 Nisan'ında sağcı sapma ve hizipçilik
ile suçlanarak, Moskova'nın da oluru ile görevinden uzaklaştırıldı. Rakosi
bazı serbestlikler tanıdıysa da başarılı olamadı. Ayrıca bu sırada
Polonya'daki Poznan ayaklanmasının olması da onu tedirgin etti. Bu durum
karşısında Macar Komünist Partisi 24 Ekim'de İmre Nagy'i yeniden
başbakanlığa getirdiyse de durumu denetim altına alamadı. Sovyetler
Birliği aleyhinde gösteriler ve grevler daha da arttı. Tam bu sırada
Komünist Partisi Genel Sekreterliğine getirilen Sanos Kadar'ın yaptığı
çağrılar da olayın hızını kesmedi. Bu arada daha önceden önemli yerleri
tutmuş olan Sovyet tanklarının olaylara müdahalede bulunması Macar halkına
birleştirdi ve Sovyetler'e karşı mücadeleyi güçlendirdi. Bu durumda
başbakan İmre Nagy ile Sovyetler Birliği'nin arası iyice açıldı. 4 Kasım
sabahından itibaren Sovyet tankları Budapeşte'yi tamamen işgal ederken
Kadar'da başbakanlığa getirildi. Böylece ayaklanma bastırılmış oldu. Kadar
1960'lara kadar koyu bir baskı politikası uygulamışsa da bu tarihten sonra
kısmi liberalleşme hareketlerine girişmiştir.

Mac Arthur Planı
İkinci Dünya Savaşı'nın Pasifikteki başarılı komutanlarından ve savaş
sonrasında Japonya'da A.B.D. yönetiminin başı olan General Mac Arthur,
Kore Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Başkomutanlığında
bulunduğu sırada, Çinlilerin de Kuzey Koreliler yanında aktif şekilde
savaşa katılması üzerine en uygun çare olarak, Kore'ye Bitişik Çin
topraklarına atom bombaları atılmasını planlayıp A.B.D. hükümetine önermiş
ve görevinden alınmıştır. Buna rağmen, Generalin Amerika'ya dönüşü büyük
bir olay oldu ve halk kendisini tam bir kahrman gibi karşıladı.
Magna Carta, 1215
Kral "Yurtsuz" John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış
olan belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara
yenilmesiyle kabul edilmiş olan bu "Büyük Özgürlük Fermanı"nın olağanüstü
önemli, çağcıl demokrasi tarihinde kralın yetkilerini sınırlayan ilk temel
belge olmasıdır.
Magna Carta'yı oluşturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf,
katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve
özgürlükleri güvenceye bağlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi
baronlardır. Bunun yanısıra özgür köylüler var. Ayrıca fermanda,
geleneksel uyruk hakları de resmen anımsatılıp açıkça tanınmaktadır.
Kilise'nin tam özerk olmasını sağlayan temel ayrıcalıklar burada
yinelenmiştir.
Magna Carta anımsattığı bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de
bağlamıştır. Bu haklar, 1)Adalet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez,
2)Suçsuza ceza verilemez, 3)Ceza suçla orantılı olmalı, 4)Zoralım yasak,
5)Kendilerinin izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6)Ülkeye
giriş ve çıkış serbesttir, 7)Tam bir ticaret serbestisi vardır.
Makedonya Sorunu
19. ve 20. yy'da Makedonya bölgesini ele geçirmek isteyen Balkan
devletleri arasında başgösteren anlaşmazlık. Bulgaristan'ın bölgeyi alma
girişimi, 1878'de İngiltere ve öteki büyük güçler tarafından engellendi.
Daha sonra bölge üzerinde hak iddia eden Sırbistan, Yunanistan ve
Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda Osmanlıların bölgedeki egemenliğine
son vererek 1913'te Makedonya'yı 3'e ayırdılar. I. Dünya Savaşı'nda
Bulgaristan, bölgenin Sırbistan'a ait bölümünü kendi topraklarına kattıysa
da 1919'da kendi topraklarının da bir bölümünü kaybederek bölgeden
çekilmek zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Makedonya'nın
Sırbistan'a ait bölümü, Yugoslavya'yı oluşturan altı Cumhuriyet'ten biri
oldu.

Marshal Planı (Marshall Plan)
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine
yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini
sağlamak amacıyla hazırlanan bir program.Savaştan sonra Avrupa ülkeleri,
yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmişlerdir. Bunun
için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD'den sağlanabilirdi.
Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD'ye akmış ve
büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi. Bu koşullar altında
zamanın ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa'ya programlı
yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım
Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin
isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir. Marshall Programı, 1948
yılında Başkan Truman tarafından imzalananbir kanun ile kabul edildi.
Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Program çerçevesinde yapılan
yardımlara da Marshall Yardımları denmektedir. ABD, yardımları
karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bağımsızlıklarını
artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri
almalarını ve aralarında yakın bir işbirliği gerçekleştirmelerini
istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD'ye bağımlılıkları da azaltılmış
olacaktı. Bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini
gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik
İşbirliği Örgütü (OEEC)'nü kurdular. 17 BatıAvrupa ülkesinden her biri,
1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini
toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler
alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilece ve aralarında uyum
sağlanacaktı.Aslında bu koordinasyon, ABD'ye bir ölçüde üye ülkelerin
ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı sağlıyordu.
Kısacası, Marshall Programı'nın başlıca iki amacı vardı. Birisi,
sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin
onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri
de Komünizmin Batı Avrupa'daki yayılışına engel olmaktı. Savaş sonrası
dönem dünyada "soğuk savaş"ın başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne
pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu. Diğer
yandan, Batı Avrupa, ABD'nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O
bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı
umuyordu. Avrupa Onarım Programı'nın uygulandığı dört yıllık süre
içerisinde ABD, Avrupa'ya 11.4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90'ı
doğrudanhibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24),
Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi. Aza
miktardaolmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi.
Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönü idi. 1945'de
başlayan Amerikan yardımı, 1955'e kadar 51 milyar doları buldu. Bu
yardımlar tüm Batı Blokuna yapılan yardımları kapsar.

Mc Mahon Hattı
1914'de Çin ile Hindistan arasındaki sınırı saptayan İngiliz delegesinin
çizdiği hattın ismi. Çin daha sonra bu hattın çizilmesinde kendisine
haksızlık edildiği görüşünü savunmuştur. Bugün de aynı görüştedir.

Megali İdea
Yunanca "Büyük Fikir veya İdeal" anlamına gelen bu deyim, Yunanistan'ın
yayılma ve büyüme siyaseti ve engellerini açıklayan bir slogandır. Eski
İskender imparatorluğu ve Bizans imparatorluğu devrinden esinlenen bu
görüşün bütün Yunanlıları bir araya toplayan irredantist bir yönü olduğu
gibi, eski toprakların geri alınması ve yenileri de katılmasıyla bir
imparatorluk kurma hayaline dayanan emperyalist bir yönü de bulunmaktadır.

Meiji Anayasası (Meiji Constitution)
1889'da Japon imparatorluğu döneminde, seçilmiş üyelerden oluşacak kanun
yapıcı bir organın kurulmasını öngören anayasa. Bu anayasa, daha sonra
1947'de yerini modern bir anayasaya bırakacaktır. Tokugawa şogunluğunun
yıkılmasından ve 1868'deki İmparator Meiji'nin restorasyon çalışmasından
sonra Japon ulusunun hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Modern
Japonya'nın kurucu babalarından birisi, bir devlet adamı daha sonra da
başbakan olan Ito Hirobumi'dir. Hirobumi, 1870'de iyi bir anayasa bulup
incelemek üzere bir yolculuğa çıkmış, ilk kez Amerikan modelini
değerlendirmiş ancak pek tatmin edici bulmamıştır. Çünkü Amerikan modeli
istikrarlı bir hükümetin kurulması ve korunması konusunda yetersiz
kalıyordu. Aranan model Berlin'de bulunmuştu. Ito, Lorenz von Stein'in
geliştirdiği, kontrolsüz bir bireyselcilikten uzak ve yığınların
gereksinimlerini dikkate alan "sosyal monarşi" düşüncesini benimsemiştir.
Sonuçta, Alman Anayasası'nın 71 maddesinde 46'sını hemen hemen harfi
harfine alan Meiji Anayasası Japonya'da 1881'de kabul edilmiştir. Bu
anayasa ile Japonya'da bürokrasinin resmi sorumluluğunun, disiplinin,
ekonominin ve verimliliğin altı çizilmiştir.
Merkantilizm
Devlet gücünü ve güvenliğini artırmak için bir ulusun ekonomik yaşamını
düzenleyen hükümet uygulamaları ve ekonomik felsefesidir. Merkantilizm 16.
yy.'da 18. yy.'a kadar Avrupa devletleri tarafından izlenen bir modeli
oluşturdu. Bu dönemde Avrupa'da feodalizm çöküp yerine devletler kurulmuş
ve ticaret kapitalizmi gelişmiştir. Bunun temelinde devletçilik, ulusal
ekonomiyi korumacılık ve sanayileşme vardır. Her devlet ihracatın
ithalattan fazla olmasını sağlamaya çalıştı. İstenen ticaret dengesi altın
ve gümüşün içeriye akışıyla sonuçlandı. Bu yolla dış ticaret bilançosundan
fazlalar oluşacak ve devlet zenginleşecekti. Merkantilizmin gelişmesinde
coğrafi keşiflerin artması da önemli bir rol oynamıştır. Sistemde içe
karşı müdahalecilik, dışa karşı korumacılık sözkonusudur. İçerde mamul
maddelere düşük taşıma maliyetleri ve yüksek fiyatlar önerildi. Koloniler
ucuz hammaddelerin kaynağı ve phalı ürünlerin pazarı olarak kullanıldı.
Merkantilizm, daha çok devleti güçlendirmeye yönelik bir dış ticaret
doktrini ve politikasını ifade etmektedir. Komünist devletler politik
amaçlarını ekonomik politikanın üstünde tutarak merkantilist fikre en
yakın olanlardır.
Merkantilizm sistemi, 18. yy. sonları ve 19.yy.'ın başlarında bireyci
laissez faire'ci kapitalist teoriler yerini alana kadar uluslararası
ekonomiyi yönlendirdi.
Merkantilizmin Fransa'daki uygulamasına Colbertizm, Almanya ve
Avusturya'daki uygulamasına Kameralizm ve İspanya'dakine de Bulyonizm
denmektedir.

Metternich
Avusturyalı tutucu devlet adamı. Napoleon'u yenilgiye uğratan ittifakın
oluşmasına katkıda bulunmuş ve Viyana Kongresi'ni (1814-15) toplayarak
Avusturya'yı yeniden Avrupa'nın önde gelen devletlerinden biri durumuna
getirmiştir.
Metternich, Napoleon'a karşı genel bir Alman ayaklanması başlatma gibi
görüşlerinden zamanla vazgeçti. Her türlü halk hareketine karşı duymaya
başladığı tepki, çok uluslu devlet yapısını statükocu bir yaklaşımla
korumaya yönelmesine yol açtı. Öte yandan dış politikada Avrupa'da güç
dengesi öğretisinin en kararlı savunucusu durumuna geldi.
Metternich'in Avusturya'yı eski gücüne kavuşturma çabaları, Viyana
Kongresiyle doruğa ulaştı.
Zamanla baskının ve gericiliğin nefred edilen bir simgesi haline
geldi.1848'de yükselen devrimci dalganın ilk kurbanı olarak 13 Mart'ta
istifa etmek zorunda kaldı.
Mihver Devletleri
II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında müttefik devletlere karşı savaşan
devletler. İttifak halindek İngiltere ve Fransa'ya karşı oluşturulan
Mihver'de Almanya, İtalya ve Japonya yer aldı. Ancak savaş mihver
devletlerinin yenilgisiyle sonuçlanınca savaş sırasında gerçekleştirilen
üçlü askeri mihver paktı da sona erdi.
1823 yılında Amerikan Başkanı P. Monroe'nin Kongreye sunduğu birmesajdan
doğmuş bir politika anlayışı ve tutumudur. Bunda hakim olan üç görüş
bulunmaktadır.
(a) Karışmazlık-non intervention-isteği: Çünkü o sıralarda Güney
Amerika'daki İspanyol kolonilerinde bağımsızlık isyanları olmaktaydı ve
Avrupa büyük devletlerinden oluşan Mukaddes İttifak (Sainte Alliance)'ın
buralara müdahale ile koloniyalist çıkarlara hizmet için karışması
istenmiyordu;
(b) Anti-koloniyalizm görüşü: O sıralarda Alaska'ya sahip bulunan
Rusya'nın egemenliğini daha aşağılara doğru genişletmek
niyetine-Kaliforniya'ya kadar-karşı çıkılıyordu;
(c) Kabuğuna çekilme (isolation) ilkesi: Sözkonusu mesajda, Amerika'nın
Avrupa işleriyle ilgilenmeyeceği ve karışmayacağı ilkesi açıklanıyordu.
Yüzyılımızda ve hatta günümüzde bile zaman zaman Monroe Doktrini sözkonusu
edilmekte ve bazı politik çevreler bunun tekrar yürürlüğe konmasını
savunmaktadırlar.
Mondros Mütarekesi, 30 Ekim 1918
Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisini belgeleyen Mondros
Mütarekesi aslında bir silah bırakılması, bir ateşkes sözleşmesi olarak
hazırlanmakla birlikte içerdiği hükümler bakımından tam bir teslim
antlaşmasıdır.
Osmanlı Devleti ile bağlaşıkları Almanya, Avusturya-Macaristan ve
Bulgaristan Eylül 1918'de artık savaşı sürdüremeyeceklerini anlamışlardı.
Önce Bulgaristan 29 Eylül'de ateşkes antlaşması imzalayarak savaştan
çekildi. Bunu Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti'nin ateşkes
için ABD Başkanı Woodrow Wilson'a başvuruları izledi. Yenilgiyi kabul eden
bu devletler Wilson'ın 8 Ocak 1918'de çıkardığı 14 maddelik barış programı
çerçevesinde bir antlaşma yapmak istiyorlardı. Ama İngiltere ve Fransa
buna karşı çıkınca ABD'de de onlara uyarak daha sert bir tutum takındı.
ABD, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile kendibağlaşıklarının istekleri
doğrultusunda ateşkes koşullarını görüşmeye başlarken Osmanlı Devleti'nin
başvurusuna yanıt bile vermedi.
Bu arada 1913'ten beri başta bulunan İttihat ve Terakki hükümeti 8 Ekim'de
istifa etmişti. Yeni hükümeti kuran Ahmed İzzet Paşa ABD'den bir yanıt
alamayınca ateşkes için İngiltere'ye başvurdu. Bu isteği hemen kabul eden
İngiltere, görüşmelerin Ege Deniz'indeki Limni Adası'nın Mondros Limanında
demirli bir savaş gemisinde yapılmasını istedi. İngiltere'yi Amiral Arthur
G. Calthorpe'un, Osmanlı Devleti'ni de Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey'in
başkanlığındaki kurulların temsil ettiği görüşmeler 27 Ekim'de Mondros'ta
başladı. Amiral Calthorpe görüşmeye ateşkes koşullarını içeren bir
taslakla gelmişti. Osmanlı kurulunun son derece ağır hükümlerle dolu bir
belgeye itiraz edecek gücü yoktu. Bazı hükümleri hafifletme yolundaki
çabaları da başarılı olamadı ve 30 Ekim'de 25 maddelik mütareke metnini
imzalamak zorunda kaldı.
Mütareke hükümlerine göre İstanbul ve Çanakkale boğazları
silahsızlandırılarak serbest geçişe hazırlanıyor, denetimi de İtilaf
Devletleri'ne bırakılıyordu. Sınırların korunması ve iç güvenlik için
gerekli sayının dışındaki askerler tehris ediliyor, yani ordu
dağıtılıyordu. Donanma da İtilaf Devletleri'nin gözetimi altında limanlara
çekiliyordu. Bütün ulaştırma ve haberleşme hizmetleri İtilaf
Devletleri'nin denetimi altına giriyordu. En önemli madde ise İtilaf
Devletleri'nin, güvenliklerini tehlikeye düşürdüğünü ileri sürerek
istedikleri yeri işgal edebileceklerini öngören yedinci maddeydi. Nitekim
kısa bir süre sonra bu madde hükmüne dayanılarak dört bir yanda işgaller
başlayacak, İtilaf devletleri 1920'de Osmanlı Devleti'ne Sevr Antlaşmasını
imzalatarak bu işgalleri resmen kabul ettireceklerdi. Buna karşı çıkanlar
ise Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nın bayrağını açacaklardı.
Monroe Doktrini
Milletlerarası ilişkilerde ve siyasi tarihte sözü sık edilen Monroe
Doktrini, çok kısa şekilde basit ifadesiyle "Amerika Amerikanlılarındır"
şeklinde tanımlanmakta ise de bu konuda biraz ayrıntı hukuki yönden
gereklidir.
Montrö Sözleşmesi (Convention de Montreux)
Gerek milletlerarası bir su yolu olarak devletler hukukunda önemli bir yer
tutan, gerekse Türkiye'nin ve bulunduğu bölgenin jeopolitik durumu
açısından büyük anlam ve değeri bulunan Türk Boğazlarının statüsü son
olarak, 20 Temmuz 1936'da İsviçre'nin Montrö şehrinde imzalanan
milletlerarası bir sözleşme ile saptanmıştır.

Montrö Sözleşmesinin esasları şunlardır:
1. Boğazlardan geçiş; barış ve savaş zamanı ile ticaret ve askeri gemiler
açısından ve ayrıca Karadeniz'de kıyısı bulunan devletlerle bulunmayanlara
göre değişik biçimlerde saptanmıştır. Aşağıda açıklanacak bazı incelikler
dışında, genel kural olarak "Geçiş serbestliği" kabul olunmuştur.
2. Boğazların askeri kontrolu ve savunma tedbirleri tamamen Türkiye'ye
aittir. Bundan önceki 1923 Lozan Antlaşması'ndaki hüküm burayı
askersizleştirmişti. Montrö'de en büyük isteğimiz bu hükmün değişmesiydi
ve bu hakkımız tanındı.
3. Boğazlardan geçişi denetleyen Milletlerarası Boğazlar Komisyonu
kaldırılmıştır (Montrö'den evvel yabancı devletler uzmanlarını da kapsayan
böyle bir kontrol komisyonu bulunmaktaydı).
Yukarıdaki sonuçlar bakımından Montrö Sözleşmesi Türkiye için bir başarı
olmuştur ve Boğazlar üzerindeki genel hakimiyetimizi sağlamıştır.
Sözleşmeye göre, yabancı gemilerin Boğazlardan geçişlerinde şu incelikler
hükme bağlanmış bulunmaktadır:

A)Barış Zamanında
a) "Karadeniz'de kıyısı olmayan" (non-riverain) devletlerin ticaret
gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri ise, 8-15 gün önceden
Türkiye'ye haber vereceklerdir. En fazla bir arada 9 gemi geçebilir ve
bunların toplamı tonajı 15.020 tonu aşamaz. Denizaltılar, uçak gemiler ve
10.000 tondan büyük savaş gemileri ise hiç geçemezler. Sözleşmeye uyan
şekilde geçen yabancı savaş gemileri Karadeniz'de 21 günden fazla
kalamazlar.
Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletlerin barışta, denizde bulunabilecek
savaş gemilerinin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacak şekilde
saptanmıştır. Ancak burada kıyısı bulunan en kuvvetli filoya sahip
devletin filosunda 10 bin tonu aşan bir artış gerçekleştiğinde, sözkonusu
diğer devletler de bulundurabilecekleri toplam tonajı, bu artışa paralel
olarak artırabilecekler, fakat en fazla 45.000 tonu aşamayacaklardır.
b) "Karadeniz'de kıyısı bulunan" (riverain) devletler için ise ticaret
gemileri yine serbesttir. Savaş gemileri de, 8 gün önceden bize
bildirilecek, bu arada geçenlerin toplam tonajı 15.000'den fazla
olmayacaktır. Karadeniz'de kalışları tabii süreye bağlı değildir.

B)Savaş Zamanında
a) "Türkiye tarafsız" ise: Herkesin ticaret gemileri serbestçe geçerler.
Fakat, savaşan devletlerin savaş gemileri geçemezler.
b) "Türkiye savaşa katılmış" ise: Her tür gemiyi geçirip, geçirmemekte
kendisi karar verir. Dilerse Boğazları herkese kapayabilir.
c) Savaş tehlikesinin çk yaklaştığı durumlarda: Türkiye yine karar
serbestisine sahiptir. Boğazları kapayabilir.
Bunların yanısıra, sözleşmede daha bir çok teknik husus hükme
bağlanmıştır. Türkiye, boğazlardan geçen gemilerin sayı ve tonajlarını
düzenli raporlar halinde ilgili devletlere bildirir.
Morgenthau Planı
İkinci Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkan ve işgal olunan Almanya'nın artık
bir sanayi ülkesi olmaktan çıkarılarak, bir tarım ülkesi haline
getirilmesini amaçlayan, Amerikalı uzman Morgenthau'un hazırladığı bir
plandır. Bu plan tam bir onay görüp uygulanmadı ise de, işgalci devletler
savaş tazminatı yerine Alman sanayiinin zaten zayıflamış bulunan gücünü
hiçe indirdiler. Ancak, Almanya 10-15 yıl içinde, "Alman mucizesi" denen
bir kalkınma ve gayret göstererek yine Avrupa'nın en güçlü sanayi ülkesi
oldu.
Moskova Antlaşması, 16 Mart 1921
TBMM ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan destek antlaşması.
Antlaşmaya göre, Sovyetler Birliği Misak-ı Milli sınırlarını tanıyor ve
tarafların birine zorla kabul ettirilecek bir barış anlaşmasını tanımama
ilkesi karşılıklı olarak kabul ediliyordu. Boğazlardan tüm ülkelerin
ticaret gemilerinin serbestçe geçmesi, Türkiye'nin güvenliğini zedelememek
koşulu ile kabul edildi. Karadeniz ve Boğazların hukuki durumu ise daha
sonra kıyı devletlerin temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından
belirlenmesi öngörülüyordu. Türkiye Çarlık döneminde imzalanmış
sözleşmelerden doğan bazı mali yükümlülüklerden kurtuldu.

Moskova Antlaşması, 1970
Federal Almanya ile SSCB arasında 12 Ağustos 1970'de imzalanan antlaşma.
Bu antlaşmya göre Batı Almanya, ABD, Fransa ve İngiltere'nin Berlin
üzerindeki hakları saklı kalmak şartıyla, Avrupa'daki sınırların
dokunulmazlığını kabul ettirme, bu sınırların yalnızca barışçı yollarla
değiştirilebileceği ilkesi getirildi.
Moskova Konferansı, 1943: bkz. II. Dünya Savaşı
Moskova Konferansı, 1944: bkz. II. Dünya Savaşı
Musul Sorunu
1920'lerde Türkiye-İngiltere arasında çekişmelere neden olan bir bölge
anlaşmazlığı. Irak'ın kuzeyinde bulunan bu bölge, zengin petrol
yataklarından olayı devletlerin her zaman ilgisini çekmiştir. I. Dünya
Savaşı sırasında Ortadoğu'ya yönelik yapılan gizli antlaşmalardan
"Sykes-Picot Andlaşması" ile Fransa'ya bırakılmıştı. Bu bölge 30 Ekim 1918
tarihli Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman Türk kuvvetlerinin elinde
bulunuyordu. İngiltere ise, mütarekeye dayanarak, "Müttefikler,
güvneliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir
stratejik yeri işgal hakkına sahip olacaktır" maddesinden yararlanarak
bölgeyi işgal etti ve 1920 San Remo Antlaşması ile kendisine bırakıldı.
Lozan Konferansı sırasında Türkiye etnik ve coğrafi nedenlerle Musul'un
kendisine bırakılmasını istemişti. İngiltere statükonun korunmasında
diretmiş ve sorun bir çözüme bağlanamamıştı. Lozan Antlaşmasının
hükümlerine göre, dokuz ay içerisinde bir sonuca ulaştırmak üzere,
Türkiye-İngiltere ikili görüşmelerine bırakılmıştı. 19 Mayıs-5 Haziran
1924 tarihleri arasında yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamayınca, daha
önce Lozan Antlaşmasında kararlaştırılmış olduğu gibi, sorun Milletler
Cemiyeti'ne sunuldu. Türkiye bölgede plebisit yapılmasını önerdiyse de
İngiltere bunu kabul etmedi. Milletler Cemiyeti tarafından oluşturulan
komisyon, yaptığı incelemelerle hazırladığı raporda, bölgenin Irak'a
bırakılmasını, bölgede yaşayan Kürt halkının haklarının garanti altına
alınmasını ve İngiltere'nin tartışma konusu yaptığı Hakkari'nin Türkiye'ye
bırakılmasını öneriyordu. Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 1925 Aralığında
bu raporu kabul etti. Türkiye o sıralarda Milletler Cemiyetinin üyesi
olmamakla birlikte, ilgili taraflardan biri olarak, Dışişleri Bakanı Dr.
Tevfik Rüştü (Aras) tarafından temsil edilmiştir. Türkiye, 5 Haziran
1926'da İngiltere ile bir anlaşma yaparak bunu kabullenmek zorunda kaldı.
Çünkü Türkiye'de bir Şeyh Said ayaklanması çıktı ve olayı İngiltere buna
dayandırmıştı. Bunun ardından Türkiye'nin dış politikasında Sovyetler
Birliği ile bir yakınlaşma görüldü.
Daha sonra Türk-Irak sınırında yerel bazı çatışmalar çıktı ve bunun
üzerine Brüksel'de geçici nitelikte bir sınır saptandı ve bu Türk-Irak
sınırı olmuş, Musul Irak'a bırakılmış ve Türkiye'nin Musul petrollerinden
25 yıl süre ile %10 hisse alması kabul edilmiştir. Türkiye, daha sonra
500.000 İngiliz lirası karşılığında bu hakkından vazgeçecektir. Böylece,
yeni Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere arasındaki sorun ortadan
kaldırılmış oldu.

Münih Konferansı, 1938
Hitler, Mussolini, Fransa Başbakanı Daladier ve İngiltere adını
Chamberlain arasında yapılan ve Çekoslovakya'nın batısındaki "Südetler"
bölgesini Almanya'ya veren andlaşma ile sonuçlanan konferans.
Almanya, Avusturya'yı ele geçirdikten sonra ve "bir uluslu bir devlet"
politikasını gerçekleştirmek için gözlerini 3.5 milyon Almanın yaşadığı
Südetler (Çekoslavakya'nın batısında bulunan bölge) bölgesine çevirdi. Bu
bölgede Naziler hareketlerini sürdürüyorlardı. Hitler amacını
gerçekleştirmek için sürekli olarak bu bölgeden sözediyor ve bu bölgenin
anayurt ile birleşmesinden sözediyordu. Bu kışkırtmalardan doğan bölgedeki
karışıklığı bahane ederek Hitler Çekoslavakya sınırına asker yığdı. Bunun
üzerine Çekoslavakya hükümeti seferberlik ilan etti. Çekoslavakya 1924
yılında Fransa ile bir ittifak anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre,
Fransa, bir işgal durumunda, Çekoslavakya'ya yardım edecekti. Ancak
Fransa, 1938 yılı geldiğinde, İngiltere ile birlikte hareket edeceğini
bildirdi. Bu durum üzerine, İngiltere Başbakanı Chamberlain, 15 Eylül 1938
tarihinde Almanya'da Hitler ile görüştü. Başbakan Chamberlain Südetler
bölgesinin Almanya'ya verilmesi konusunda Fransa ile Çekoslavakya'yı ikna
edeceğine söz verdi. Chamberlain'in görüşmeden çıkardığı sonuç,
Almanya'nın denetimli bir biçimde hareket etmesi halinde, Avrupa istikrar
ve barışının bir iki küçük devletin ortadan kalkması pahasına da olsa
kurtarılabileceğiydi. Chamberlain söz verdiyse de bu Hitler'i tatmin
etmedi. Chamberlain ile Hitlerin tekrar bir görüşmesi oldu. Bu arada
Almanya'nın desteklediği Polonya ve Macaristan, Çekoslavakya'dan toprak
talebinde bulundular. Bundan tedirgin olan Hitler derhal Südetler
bölgesinin işgal edilmesini istedi. Ancak Fransa 1924 yılında Çekoslavakya
ile yaptığı ittifak anlaşmasına sadık kalacağını söyleyince, Chamberlain,
bu bunalımın atlatılabilmesi için bir uluslararası konferansın yapılmasını
önerdi.
Hitler, Mussolini, Daladier (Fransa Başbakanı) ve Chamberlain'in
(İngiltere Başbakanı) katıldıkları Münih Konferansı 29 Eylül'de toplantı.
Mussolini'in taraflara sunduğu anlaşma tasarısı kabul edilerek "Münih
Düzenlemesi" adını aldı (30 Eylül 1938). Daha sonra İtalya tarafından
hazırlandığı sanılan bu tasarının Almanlar tarafından hazırlandığı ortaya
çıktı. Yapılan düzenlemeye göre, Südetler bölgesi dört aşamada Almanya'ya
verilecekti. Ayrıca, ilerde doğacak anlaşmazlıkların çözülmesi için
uluslararası birkomisyon kurulması kararlaştırıldı. Çekoslavakya'nın
sınırlarının (yeni oluşacak sınırlar) uluslararası güvence altına
alınacağı ve İngiltere ile Almanya'nın birbirlerine karşı
savaşmayacaklarını, taraflar oybirliği ile kabul ettiler.
Düzenlemeye göre, Almanya 10 Ekim'e kadar Südetler bölgesini işgal
edecekti. Çekoslavakya bu düzenlemeden sonra, Polonya ve Macaristan'ın
isteklerine boyun eğerek, Polonya'ya "Teschen" bölgesini, Macaristan'a da
Slovakya'dan bir bölgenin verilmesini kabul etti.
Münih Düzenlemesi, dört büyük devletin isteklerini küçük bir devlete kabul
ettirdiklerini göstermektedir. Herşeyden önce, Almanya saldırganlığının
durdurulamamasıdır. Çekoslavakya, bu büyük devletlere daha sonra duyduğu
güvensizlikten dolayı, II. Dünya Savaşından sonra, Sovyetler Birliğine
sığındı.

Nasırizm
Mısır'da krallığın bir darbe ile 1952'de yıkılmasından bir kaç yıl sonra
başa geçen Albay Nasır zamanla bütün Arap dünyasında önemli bir milliyetçi
lider oldu. İngiliz kuvvetleri Süveyş Kanalı bölgesinden çıkartıp Kanalı
millileştirmesi ve ülkede sosyal reformlar yapması Nasır'ın prestijini
yükseltti. Kendisinin ayrıca Asya-Afrika ülkeleri ve bloksuz ülkeler
arasında faal bir rol oynaması da şöhretini arttırdı. Nehru-Tito-Nasır,
"Üçüncü Dünya" denilen bu blokun liderleri oldular. Arap ülkelerinde Nasır
taraftarları çoğaldı ve Nasır Arap milliyetçiliğini uyandırdı. İdeali,
Atlantik Okyanusu'unda Hint Okyanusu'na uzanan bölgede birleşik bir Arap
dünyası meydana getirmekti. Nasır taraftarlığı ve kendisinin bu projesine
"Nasırizm" adı verildi. Mısır ve Suriye arasında 1958'de bir birleşme oldu
ise de çok sürmedi. Birleşik Arap Cumhuriyeti adı olan bu girişimden sonra
başka bir birlik kurma çabaları da sonuç vermedi. 1967 Altıgün Savaşı'ndan
ve 1970'de ölümünden sonra Nasırizm yavaş yavaş zayıfladı.

Neuilly Andlaşması, 27 Kasım 1919
Birinci Dünya Savaşından sonra ABD Başkanı Wilson, Fransız Başbakanı
Georges Clemenceu ve İngiltere Başbakanı Lloyd George'un eseri olan Paris
Barış Konferansında yenik devletlere imzalattırılan barış antlaşmalarından
biri. 9 Ağustos 1920'de yürürlüğe giren bu andlaşma ile, Romanya,
Yunanistan ve Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı gibi devletlere toprak veren
Bulgaristan'a askeri kısıtlamalar getirildi ve tamirat borcu ödetildi.
Buna göre Bulgaristan, 300.000 kişinin yaşadığı Ege Denizi kıyısındaki
Güney Dobruca'yı Romanya'ya Batı Trakya'daki Gümülcine (Komotini) ve
Dedeağaç (Aleksandriapolis)'i Yunanistan'a ve bir kısım bölgeyi de
Sırp-Hırvat-Sloven krallığına bırakıyordu. Asker sayısı 20.000'e inecek ve
%75'i silinen bir savaş tazminatı ödenecekti.
Nixon Doktrini
1968'de ABD Başkanı seçilen Richard Nixon 1974 Temmuz'unda Watergate
Skandalı sonucu istifa edinceye kadar, dünya politikası açısından önemli
girişimlerde bulunmuştur. Kendisine bu yönden Dışişleri Bakanı Henry
Kissinger de çok yardımcı olmuştur.
Nixon'un ABD dış politikasında ve uluslararası ilişkilerde büyük etkileri
olan en önemli girişimleri Vietnam Savaşı'nın durdurulması, Çin'i
ziyaretle bu büyük ülkeyle temaslara geçilmesi, Sovyet Rusya ile stratejik
silahlar ve nükleer savaş konusunda bazı anlaşmalar yapılması, 1973'te
Ortadoğu'daki Ekim Savaşı sonunda bazı anlaşmalar yapılarak barış
görüşmelerinin başlatılması gibi hususlardır ve bu girişimler dünya
barışına yararlı olmuşlardır.
Başkan Nixon bu politikayı bazı belirli pratik ilkelere dayandırmaktaydı
ve bunların tümüne uzmanlarca Nixon Doktrini denmiştir.
1. Amerika dost ülkelerle bir nevi ortaklık kurmalı barış
yükümlülükleriyle yararları bu ortaklıkta adilane paylaşılmalıdır.
2. Amerika olsun, dostları olsun, anlaşmazlıkla sonuçlanabilecek
sorunların derin nedenlerine çözüm yolu bulmak için her an müzakereye
hazır olmalıdırlar.
Doktrinin özeti şudur: Amerika kuvvetli olmalıdır, fakat, uluslararası
sorunların çözümüne elde silah ile değil müzakere ile gitmelidir.
Nixon'un başkanlıktan istifasından sonra da ABD'nin dış politikasında
değişiklik olmayacağı özellikle belirtilmiştir.

Normandiya Çıkartması, 1944
İkinci dünya savaşında müttefik devletlerin 5 Haziran 1944'te Avrupa'nın
kuzey kesiminde, Normandiya kıyılarında düzenledikleri bir çıkartma
harekatı. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük donanması, tarihin en büyük
çıkartmasını başlattı (Operation Overlord). Bu donanma 80 km.'lik bir
mesafeyi kapsıyordu. Almanların çok iyi tahkim ettikleri için hiç
beklemedikleri Normandiya açığında çıkartma gerçekleşti. Savaşta Batılı
müttefikler ve Sovyetler Birliği yetkilileri arasında yapılan görüşmelerde
Almanya'ya karşı bir cephe açılması kararlaştırılmıştır. Bu cepheyi
Fransa'nın Normandiya kıyı şeridinde açmayı kararlaştırdılar. Bu çıkartma
bin uçak ve dört bin çıkartma gemisi ile başladı. Önemli kayıplara rağmen
çıkartma başarılı oldu ve Fransa'nın güneyinden gelen birliklerle 26
Ağustos'ta Paris'te birleşerek kent kurtarıldı. Müttefikler Amsterdam ve
Brüksel'i ele geçirmişler ve Eylül ayının sonunda Fransa ve Belçika'da
savaşan Alman askeri kalmamıştı. Daha sonra Müttefik kuvvetleri Ren
nehrini aşarak Alman topraklarına girdiler. Doğuda ise aynı zamanda Sovyet
ordusu Polonya ve Baltık ülkelerine girdi. Eylül'de Bulgaristan Sovyet
tarafından işgal edildi, Romanya ile Finlandiya ise mütareke istediler.
Bütün bu avantajlar, D. Day'in (Normandiya çıkartması gününün kod adı)
başarısı ile oldu.

Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Antlaşması (Test Ban Treaty): bkz.
Atmosferde, Dış Uzayda ve Su Altında Nükleer Denemeleri Yasaklayan
Antlaşma
Nükleer Savaşın Önlenmesine İlişkin Anlaşma, 1973
Soğuk savaş döneminde, Küba Bunalımı'ndan sonra ortaya çıkan "yumuşama"
sürecinde, ABD ve SSCB arasında yapılan ikili anlaşma. Bu anlaşma 22
Haziran 1973 tarihinde Washington'da imzalandı. Anlaşma nükleer savaşın
çıkma riskini azaltmak için karşılıklı işbirliğini, düşünce alışverişini
ve davranış ilkelerini içermektedir. Anlaşma, imzalandığı tarihten
itibaren yürürlüğe girmiştir.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (Non-Proliferation
Treaty), 1968
Soğuk savaş döneminin yumuşama sürecinde, nükleer silahlara ilişkin
yapılan çok taraflı antlaşma.
Soğuk savaşın doğruğa ulaştığı dönemlerde, ABD ve SSCB dışındaki ülkeler
nükleer silahlara sahip olmaya başlamışlardı. Hindistan, İtalya, Japonya
ve İsveç, Brezilya, Federal Almanya, Pakistan, İsrail, Güney Kore, Libya
ve İran nükleer bomba yapma yönünde çalışmalar yapıyorlardı. Bunun
üzerine, özellikle bağlantısız devletler, Birleşmiş milletler çerçevesi
içinde nükleer silahların yayılmasını önlemek için girişimde
bulunmuşlardı. Federal Almanya'yı NATO çerçevesi içinde nükleer tetikte
söz sahibi yapacak olan "Çok Taraflı Nükleer Güç" (MLF-Multilateral Force)
konusu, Sovyetler Birliği veAmerika Birleşik Devletleri arasında tartışma
yaratmıştı. Sovyetler Birliği, Almanya'nın "nükleer tetikte" parmağının
bulunmasına karşı geliyordu. Bağlantısızlar grubu ise, nükleer silahların
hem devletler arasında, hem nükleer devletlerin ellerindeki silah sayısı
ve güç artışına karşıydılar ve bu konudaki amaçlarını gerçekleştirmek
için, geniş kapsamlı tedbirler üzerinde duruyor, nükleer deneylerin tümden
yasaklanmasından yanaydılar.
İki büyük devlet, nükleer silahların yayılmasını önlemek için, 1 Ocak 1967
tarihinde anlaştıkları metin, 14 Mart 1968 tarihinde Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu'na sunuldu. Kurul'a gelen metin yapılan bazı değişikliklerden
sonra, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleyen Antlaşmanın (The
Non-Proliferation Treaty) imzaya açılmasını öngören tasarı, 95 olumlu oya
karşı, 4 olumsuz (Arnavutluk, Küba, Tanzanya ve Zambiya) oyla kabul
edilmiş, 21 devlet ise çekimser oy kullanmışlardır. Antlaşma, 1 Temmuz
1968 tarihinde Moskova, Washington ve Londra'da imzaya açıldı. Yürürlüğe
girdiği tarih ise 5 Mart 1970'tir.
Nürnberg Mahkemeleri (Nüremberg Mahkemesi)
II. Dünya Savaşı sonunda savaş suçlularının cezalandırılmasını sağlamak
için Müttefik devletler tarafından kurulan mahkeme. Uluslararası Askeri
Mahkeme bu davalara bakma yetkisini 8 Ağustos 1945'te ABD, İngiltere, SSCB
ve Fransa geçici hükümeti temsilciliklerinin imzaladığı Londra
Anlaşması'ndan alıyordu. Yetkisine giren konular ise barışa karşı suçlar,
insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş yasalarını ihlal eden suçlar ve ilk
üç kategoride belirtilen suçları işlemek üzere ortak bir anlaşma içine
girmeydi. Nürnberg'de kurulan bu mahkeme 20 Kasım 1945'te başlamış ve 1
Ekim 1946'da sona ermiştir. Mahkemenin aldığı kararlara sanıklardan ve
dışardan eleştiriler gelmiştir. Bu eleştiriler: 1)Mahkemenin yetkili olup
olmadığı, 2)Kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibine aykırılık, 3)Mahkemede
tarafsız ve yenik devletlerden yargıç bulunması, 4)Yalnızca yenik
devletlerin yargılanmış olması.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik