Uluslararası İlişkiler Sözlüğü I
Abluka (blockade)
Savaş halinde olan devletlerden birinin, diğerinin kıyılarındanbiri
bölümüne veya tümüne giriş ve çıkışı engellemeyi amaçlayan savaş
önlemlerinden birisidir. Devletlerin birbirlerine karşı geniş çapta
ekonomik bağımlılıkları olmasından dolayı abluka modern savaş aracı olarak
etkili bir silah vazifesi görür. Genel olarak abluka yazılı olan veya
olmayan uluslararası hukuk kuralları ile düzenlenir. Abluka öncesinde
tarafsız devletlere notayla bildirimde bulunmak ve her devlete eşit
muamelede bulunmak zorunludur. Abluka ihlallerinde cezai müeyyide olarak
gemiye el konabilir fakat zarar verilemez.Uygulama yönünden ablukaları
çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür. 18 ve 19. yy.'da yaygın olan kağıt
ablukasında sadece ablukanın ilanıyla yetinilmiştir, hukuki bir işlevi
yoktur. Çoğunlukla savaş zamanında başvurulana abluka (BM'nin 1990'da
Irak'a karşı uyguladığı gibi) savaş olmaksızın da sözkonusu olabilir.
(1962 yılında ABD'nin Küba'ya uyguladığı gibi). Ayrıca abluka Irak'a
uygulandığı gibi denizden olabileceği gibi, 1948 yılında Berlin'e
uygulanan abluka gibi karadan ve havadan olabilir. Ayrıca abluka Amerikan
İç Savaşı esnasında Kuzey'in Güney'in limanlarını ablukaya alması sonucu
savaşı sona erdiren önemli bir etken olmuştur. Sonuç olarak abluka
uluslararası arenada etkinliğini ve işlevselliğini korumaktadır.
ABM sistemi: bkz. anti balistik füze sistemi
Açık Deniz (high seas)
Hiç bir devletin egemenliği altında olmayan uluslararası deniz alanları.
Bir devletin karasuları ya da içsuları olmayan bu alanlardan bütün
devletler uluslararası hukukun izin verdiği ölçüde yararlanırlar.
Uluslararası kamu alanı olarak kabul edilen açık denizdeki özgürlük
sejimi, seyrüsefer, yapay adalar inşa etme, bilimsel araştırmalar yapma
balık avlama, deniz altı kablo ve boruları döşeme ile uçuş serbestliğini
kapsar. Devletlerin tekelci yetkilerinin olmadığı bu uluslararası
denizlerde düzen, bayrak yasası ve devletler arasında kamuya ilişkin
imzalanan sözleşmeler ile sağlanır.
Açık Diplomasi (open diplomacy)
Gizli diplomasiye tepki olarak ortaya atılan diplomasi anlayışı. Bu
anlayışa göre, diplomatik görüşmelerle ilgili tarafların yüklenecekleri
hak ve sorumlulukların kamuoyunun bilgi ve denetimine sunulması gerekir.
Gizli diplomasiye en büyük tepki ABD başkanı olan W. Wilson'dan gelmiştir.
Savaş sonucunda yayınladığı "Ondört Nokta"nın birincisinde "açık
görüşmeler sonunda varılacak açık sözleşmeler" ilkesini iler sürmüştür. Bu
diplomasi anlayışının gelişmesini etkileyen iki ana etkendensözedilebilir.
İlk olarak, genel anlamda katılımcı demokrasinin sınırlarının gelişmesi
hem kitlelerin meclislerini, hükümetlerini denetleme ve yönlendirme
olanağını nisbeten artırmış, hem de kamuoyunu çeşitli baskı gruplarına ait
örgütler yolu ile yöneticileri etkileme mesaj iletme kanallarının
açılması, açık diplomasiyi belirli bir ölçüde de olsa zorunlu kılmıştır.
İkinci olarak da özellikle konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi
gibi gizli biçimde yürütülmesi pek de kolay olmayan diplomasi türlerinin
yaygınlaşması açık diplomasiyi kaçınılmaz hale getirmiştir.
Bu tür diplomasinin asıl amacı, iki veya daha fazla devletin aralarında
gizlice anlaşarak, bir başka devletin temel hak ve yetkilerine yönelik bir
eyleme hazırlanmalarını engellemeye çalışmaktır.
Fakat iki dünya savaşı arasındaki dönemde ayıp sayılmış olan kapalı ya da
gizli diplomasi yöntemine son savaştan bu yana yoğun bir biçimde dönülmüş
bulunuyor.
Açık Kapı Politikası (open door policy)
ABD'nin, Çin'in toprak ve yönetim bütünlüğünün sağlanması, Çin'le ticari
ilişkileri olan ülkeler arasında eşit ayrıcalıkların korunması için ilan
ettiği ilkeler bildirgesi (1899-1900). Bu amaçla bu devletin kendi
toprakları üzerinde diğer devletlere serbestçe ticaret yapma özgürlüğü
tanınması. Bu politika ABD'nin yaygın olarak benimsenmiş ve uzun bir süre
ABD dış politikasının temeli olmuştur. Bildirge ABD Dışişleri Bakanı John
Hay tarafından Büyük Britanya, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya ve
Rusya'ya gönderilen sirküler bir mektup şeklinde hazırlanmıştır. Bildirge
şu maddeleri içeriyordu: 1)Her ülke, antlaşmayla dış ticarete açılan
herhangi bir limanı serbestçe kullanacak ya da kendi nüfuz bölgesindeki
başka kazanılmış haklardan serbestçe yararlanacak, 2)Ticaret üzerinden
alınan vergiler yalnızca Çin Hükümeti toplayabilecek, 3)Nüfuz bölgesine
sahip ülkeler liman ücreti ve demiryolu resmi ödenekten muaf tutulmayacak.
Açık kapı politikası Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğraması
ve Çin İç Savaşı'nda komünistlerin kazandığı zaferde (1949) anlamını
yitirerek son bulmuştur.
Aktif Halk (active population)
Sistemi düzeltmek, değiştirmek için çaba harcayan ve siyasal sistemle
yakından ilgilenip ona faal olarak katılan halk grubu Aktif kişiler ya
düzenden yana olurlar ve onun bütün güçleriyle destekler, ya da düzene
karşı çıkarlar ve düzeni değiştirmeye, gerekirse yıkmaya çalışırlar. Bu
halk grubu dış politika konularında bilgi sahibidir ve sosyal-eğitimsel
yapıda üst düzeyde bulunurlar. Aktif halk grubu tüm halkın %9-11 gibi
küçük bir kısmını teşkil eder.
Alçak Yoğunlukta Çatışma: bkz. Düşük Yoğunlukta Çatışma
Ambargo (embargo)
Ekonomik politikanın yaptırım araçlarından bir tanesi. Bir ülkeyi ekonomik
açıdan zor duruma düşürmek için ticaret gemilerinin ve diğer malların
giriş çıkışının, ithalat ve ihracatın yasaklanması. Ambargo etkili
olabilmesi için sadece denizden değil, havadan ve hatta karadan da
uygulanmalıdır. Ambargo sivil ve uluslararası olmak üzere iki türlüdür.
Sivil ambargo, bir devletin kendi gemilerini yabancı devletlerin
yağmasından korumak ya da malların belli bir ülkeye ulaşmasını engellemek
amacıyla kendi limanlarında alıkoymasıdır. Uluslararası ambargo ise
yabancı devlet gemilerinin ve mallarının alıkonulmasıdır. Ambargo amaç
yönünden siyasal içerikli yahut misilleme türünde olabilir. Siyasal amaçlı
ambargo savaş ya da ayaklanma içinde olan devletlere silah ve savaş
malzemesi ihracını engellemek amacıyla uygulanır. İspanyol İç Savaşı
sırasında ABD'nin tarafsızlığını belirtmek amacıyla uyguladığı 1937
yılındaki ambargo bu türe bir örnektir. Misilleme türünde ambargo;
devletler hukukuna ilişkin yükümlülüklerini çiğnediği düşünülen bir
devlete karşı kullanılır. İngiltere ve Fransa'ya konulan 1807 ABD
ambargosu bu niteliktedir. Ayrıca ABD'nin en gözde devlet olan SSCB'ye
uygulamış olduğu kısıtlama da "de facto ambargo" olarak tanımlanır.
Amfibik Harekat (amphibic operation)
Stratejide, deniz ve kara müşterek harekatına denir ve daha ziyade
denizden karaya asker ve zırhlı araçlar çıkarılmasını kapsar. Bu alanda
özel olarak hazırlanmış deniz piyadesi birlikleri ile denizden yüzen tank
ve zırhlı araçlar yapılmıştır.
Kıbrıs olaylarının 1963'ten beri ciddi bunalımlar göstermesi karşısında
silahlı kuvvetlerimiz amfibik harekata girişme kapasitesi elde
etmişlerdir. Nitekim 1974 Temmuz'unda girişilen Barış Harekatımız çok
başarılı olmuştur.
Anarşizm (anarchism)
Bir ülkede veya milletlerarası alanda çeşitli amaçlarla ve türlü yollarla
kargaşalık ve huzursuzluk yaratılması çabalarına ve olaylarına anarşizm
deniz. Anarşizm, mevcut düzeni sarsmak ve yıkmak, ekonomik, politik ve
sosyal karışıklar çıkarmak gibi amaçlara yöneliktir. Menfi propaganda
faaliyetleri şekliyle olanlara karşı kanuni ve fiili tedbirler alırlar.
Animus Belli
"Savaş amacı" anlamına gelen latince terimdir.
Antant (entente)
Anlaşma, siyasi anlaşma. Devletler arasında bir veya birkaç anlaşmanın
imzalanması ile oluşan ittifaklara verilen ad. Antant kelimesi tarih
boyunca bazı devletlerarası anlaşma ve birleşmelerin özel adı olarak
kullanılmıştır. 1959'da dört Afrika devleti (Fildişi Sahili, Dehemey,
Nijer ve Yukarı Volta) tarafından kurulan Antant Kurulu 1904'te
Fransa-İngiltere yakınlaşmasını simgeleyen Entente Cordiale, 1920 ve
1921'de Romanya, Yugoslavya ve Çekoslavakya, arasında imzalanan iki
taraflı anlaşmalar sonucu doğan"Küçük Antant", 1898-1905 yılları arasında
Fransa, İngiltere ve Rusya'nın aralarında imzaladıkları anlaşmalarla
oluşturdukları "Üçlü Antant" tarihte en bilinen antant örnekleridir.
Anti-Balistik Füze Sistemi (anti-ballistic missile system)
Nükleer silahlara karşı geliştirilen, düşman balistik füzesini yok etmeye
ya da etkisiz hale getirmeye çalışan savunma sistemi. Saldırı halindeki
bir uçak ya da füzenin hedefine varmadan yok edilerek hedefin korunması
amacıyla kullanılan sistem, yok edilmek istenen saldırı araç ya da
füzesinin hangi aşamada yok edilmek istenişine göre çeşitlilik gösterir.
Balistik füzelerin ortaya çıkmasıyla kent, sanayi merkezleri ve füze
depoları büyük ölçüde tehlike oluşturuyordu. ABD ve Sovyetler Birliği bu
tehlikeyi bertaraf etmek için ABM savunma sisteminin kurulmasını
tasarladılar. Aynı zamanda bu sistem çok iyi işleyen bir erken uyarı
sisteminin varlığını gerektirmekteydi. Kurulması ve devam ettirilmesi çok
yüksek maliyetlere mal olan bu sistem, 26 Mayıs 1972'de ABD ve SSCB
arasındaki Salt-I antlaşmaları çerçevesinde büyük ölçüde sınırlandırıldı.
1975 yılından bu yana ABD'de hiç bir ABM Savunma Sistemi çalışmamaktadır.
SSCB'de ise Moskova çevresinde "Galoş" tipi 64 füze savardan oluşan sistem
bulunmaktaydı.
Anti-Semitizm (anti-Semitism)
Yahudi ırkına karşı duyulan düşmanlık. İlk çağlarda Musevilerin
putperestliğe karşı çıkışının nedeninin ülkelerine bağlı olmamaları
biçiminde yanlış anlaşılması sonucu, anti-semitizmin temelini din
farklılıkları oluşturuyordu. Fakat 19. yy.'da milliyetçilik akımının
Avrupa'yı etkisi altına alması sonucu anti-semitizmin dayanağı dinsel
nitelikten ırkı üstünlüğe kayarak kitlelerden büyük destek görmüştür.
Anti-semitizm bazı devletlerin devlet politikası haline gelmiş. Örneğin
Orta Çağ'da Rusya'da Çarlık dönemi boyunca devlet politikasının bir
parçası olarak süre gelmiştir. Yahudilerin özellikle Almanya ve Avusturya
gibi ülkelerde çok iyi koşullarda yaşamaları, milliyetçilik akımının
etkisiyle Yahudileri birinci hedef haline getirmiştir. 1933'te Almanya'da
Adolf Hitler'in iktidara gelmesiyle anti-semitizm çığrından çıkarak tüm
dünyaya yayılmıştır. II. Dünya Savaşı boyunca Almanlar tarafından altı
milyon yahudi öldürülmüştür. İslam ülkelerinde anti-semitizm ehli kitap
sayılan Yahudiler'in zımmilik statüsüne tabi tutulması sonucu bir sorun
oluşturmamıştır.
Aparthayd (apartheid)
Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1994 yılına kadar yürürlükte kalan ve beyaz
olmayan ırklar arasında yasal olarak bir ayrımı öngören politika.
Apartheid rejimi Avrupalı azınlığın ülkenin yönetimini kontrol etmesi için
düzenlenmiştir. Böylece ülke nüfusunun sadece %15'ini oluşturan beyazlar
ülkenin siyasal liderliğini ellerinde tutuyorlar ve ülke ekonomisini de
istedikleri şekilde yönlendiriyorlardı. Apartheid düzeni 1950 tarihi Nüfus
Kayıt Yasası'na dayanıyordu. Bu yasaya göre Güney Afrika vatandaşlarıBantu
(bütün zenciler), Renkliler (melezler) ve Beyazlar şeklinde üçe
ayrılıyorlardı. Bu ayrıma daha sonra Asyalılar (Hindistan ve Pakistan
kökenliler) de eklendi.
Apartheid rejimi ile beyaz yönetim, beyaz olmayanların siyasi haklarını
meslek seçme, ibadet ve evlenme özgürlüklerini kısıtlıyordu. Zenciler
devletçe belirlenen özel bölgelerde yaşamaya zorlanıyordu. Bunun üzerine
1963'ten itibaren zenciler yönetime karşı pasif direnişe başladılar. Bu
hareketin liderliğini Afrika Ulusal Kongresi yaptı. Bu arada Apartheid
uluslararası alanda da tepki görüyordu. 1961'de Güney Afrika Cumhuriyeti
İngiliz uluslar Topluluğu'ndan çıkartıldı. Birleşmiş Milletler'in çağrısı
üzerine bu ülkeye yönelik çeşitli ambargolar uygulanmaya başlandı.
1980'lere gelindiğinde ülkede bir yumuşama havası hakim olmaya başladı.
1986'da bazı yasaların iptali ile Apartheid biraz daha esnek duruma
getirildi. Apartheid'a karşı mücadele eden Afrika Ulusal Konseyi'nin
lideri Nelson Mandela'nın 27 yıllık bir hapisten sonra Şubat 1990'da
serbest bırakılması ile Apartheid'in yıkılmasına yönelik çabalar hız
kazandı. 1990 ve 1991 yılında da Klerk hükümeti aralarında 1950 Nüfus
Kayıt Yasası'nın da bulunduğu pek çok ayrımcı yasayı yürürlükten kaldırdı.
1992 ve 1993 yılında hükümet ile Afrika Ulusal Kongresi arasında yapılan
görüşmeler sonucunda 27 Nisan 1994'te ülkede ilk kez bütün ırklardan
kişilerin tek oya sahip olacağı eşit ve adil seçimlerin yapılması
kararlaştırıldı. 27 Nisan 1994'te yapılanseçimlerde Afrika Ulusal Konseyi
büyük bir başarı elde etti ve Nelson Mandela Güney Afrika Cumhuriyeti'nin
Cumhurbaşkanı oldu.Aynı tarihte yürürlüğe giren yeni anayasa ve haklar
anayasası ile Apartheid rejimi tarihe karışmış oldu.
Arabuluculuk (mediation)
Uluslararası bir anlaşmazlıkta, taraflar arasındaki anlaşmazlığa çözüm
aramak veya kesin görüş ayrılıklarını azaltmak amacıyla üçüncü bir tarafın
yardımına başvurulmasına dayanan bir uzlaştırma yöntemi. Arabulucu, önce
tarafları buluşturup görüşmelerini sağlar. Görüşmelere kendisi de katılır.
Ancak, arabulucunun önerileri taraflarca kabul edilmeyebilir, bu durumda
arabuluculuk durumu da sona ermiş olur.
Asimilasyon: bkz. özümleme
Ataşe (attache)
Bir ülkenin yabancı ülkelerdeki diplomatik misyonlarında belirli bir
uzmanlık alanı ile ilgili olarak temsil ve bilgi toplama fonksiyonunu
gören diplomatik görevli. Siyasal memur statüsündeki bu görevli, bulunduğu
yabancı devletin durumunu ve davranışlarını kendi yetki alanında kalmak
koşuluyla izler ve hükümetine bildirir. Bazılarına göre onun bilgi toplama
hareketi casusluk olarak kabul edilir. Ataşeler çeşitli hizmet alanlarında
görev yaparlar. Örneğin askeri ataşeler (ataşe militer) bağlı oldukları
ulusal ordunun komutanlığının temsilcisi sıfatıyla hem elçiliğin askeri
danışmanıdır, hem de kendi ülkeleri için haber toplarlar. Basın ataşeleri
basın, film, radyo ve televizyon gibi alanlarda uzmanlaşmış
danışmanlardır. Ticaret ataşeleri, bulundukları yabancı ülkelerle kendi
ülkeleri arasındaki ticaret ilişkilerini izleyen, ticaret anlaşmalarının
hazırlanmasında rol alan ve kendi ülkelerinin ekonomik çıkarlarının
korunması doğrultusunda danışma görevi yapan görevlilerdir. Kültür
ataşeleri ise bulundukları yabancı ülkelerde kendi ülkelerinin kültürünü
tanıtmaya ve iki ülke arasındaki kültür bağlarını geliştirmeye çalışırlar.
Ateşkes (cease fire-truce)
İki ya da daha çok taraf arasındaki çarpışmalara son vermek için yapılan
antlaşma. Ateşkes antlaşmasının koşulları, kapsadığı alan ve süresi,
genellikle antlaşmayı yapan taraflarca belirlenir. Ateşkes antlaşması
ölülerin toplanması gibi özel amaçlarla, bölgesel ya da geçici olarak
yapılabilir. Buna bölgesel ateşkes ya da mütareke denir. Bu antlaşmayla
savaş durumu sona ermez. Bu tür antlaşmaların en önemli fonksiyonu,
çatışan taraflara aralarındaki sorunu görüşmeler yoluyla çözme konusunda
yeni bir fırsat oluşturmasıdır. Son zamanlardaki eğilim, ateşkes
antlaşmasının kapsamını genişleterek biçim ve içerik açısından bir ön
barış antlaşmasına dönüşmesini sağlamak yönündedir.
Ateşkes antlaşmasına ilişkin genel kurallar 1907 Lahey Barış
Konferansı'nda saptanmış ve Lahey Kara Savaşı Yönetmeliği'nde yer
almıştır. Bu yönetmeliğin koşullarına göre, bir ateşkes antlaşmasının
yeterince açık olmaması, savaşın yeniden başlamasına sebep olabilir.
Kasıtlı ilerlemeler, bir birliğin hattı dışındaki noktalara el koyması ve
birliklerin istenmeyen ya da zayıf bir noktadan geri çekilmeleri, ateşkes
antlaşmasının bozulmasını doğuran davranışlar arasındadır.
Atom Bombası (atomic bomb)
Plütonyum 239 ya da uranyum 235 izotopları gibi ağır element
çekirdeklerinin bölünmesiyle açığa çıkan enerjiden kaynaklanan büyük
patlayıcı güce sahip nükleer salih. Bu bölünme, çok hızlı bir zincirleme
tepkime içinde bölünebilir çekirdeklerin nötronlarla bombardımanıyla
başlatılır. Bir atom bombasının gücü, kimyasal patlayıcılarla yapılmış
aynı boyuttaki bir bombayla karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Patlama
sırasında, şok dalgaları ve rüzgar basıncıyla yarattığı etkinin yanı sıra
ısı, ışık ve öldürücü ışınlar radyasyon yayar.
İlk atom bombaları, II. Dünya Savaşı sırasında ABD'de Manhettan Projesi
adıyla bilinen bir program çerçevesinde ve iki farklı türde üretildi.
Plütonyumlu atombombası 16 Temmuz 1945'te New Mexico eyaletindeki
Alamogordo'da denendi. Uranyumlu ilk atombombası ise, 6 Ağustos 1945'te
Japonya'nın Hiroşima kentine atıldı ve kentin büyük bölümünün yerle bir
olmasına, 200 binden çok kişinin ölümüne neden oldular. Bu çapta bir
yıkıma yol açan ikinci bir plütonyum bombası da, 9 Ağustos'ta Nağazaki'ye
atıldı. 1950'lerin ilk yıllarında termonükleer bombanın geliştirilmesiyle,
atom bombaları ve silahları stratejik silahlar olmaktan çıkıp taktik
silahlar sınıflardan sayılmaya başlandı.
Avrosantrizm Diplomasisi (eurocentric diplomacy)
Uluslararası ilişkilerdeki yaklaşım biçimlerinden birisidir ve Avrupa'yı
önem ve öncelik bakımından en ön planda ve bütün işlerin ve olayların
merkezi olarak görmek ve bunu kabullenmektedir. ABD'nin İkinci Dünya
Savaşı öncesi yıllardaki kabuğuna çekilme politikası nedeniyle ve
Sovyetler Birliğinin içerdekomünizmi yerleştirip pekiştirmek için meşgul
bulunuşu sonucu Avrupa daima en önemli diplomasi odağı olarak göze
çarpmıştır. Savaş sonrası yıllarda ABD ve Sovyetler'in iki süper devlet
oluşları dünya politikasını iki kutuplu hale getirmiş, zamanla Çin'in ve
Üçüncü Dünya denilen gelişmekte olan ülkelerin gruplaşmaları ile çok
kutuplu (multipolar) bir durumda söz edilmeye başlanmıştır. Bu arada
Avrupa kendi birliğini kurma yolunda bazı önemli adımlar atmış ve AET
(Ortak Pazar veya Avrupa Ekonomik Topluluğu) çerçevesinde önce 6 sonra 9
ülke ekonomik birliğe yönelmiş ve diplomatik alanda ortak ve uyumlu bir
dış politika amaçlanmakta ve sürdürülmektedir. Böylece bir çok önemlidünya
sorunlarında ve olaylarında bunlar birarada hareket ile avronsantrizm
diplomasisini güçlendirmekte ve iki süper güç arasında önemli bir pozisyon
sağlamaktadır. Avrupa ülkelerinin ekonomik ve teknik gelişmeleri ile ortak
diplomasileri bu durumunu sürdürmesinin başlıca etkenleri olacaktır.
Türkiye'nin de avrosantrik gelişmeleri iyi izlemesi ve bir rol alması,
üzerinde önemle durulan bir husustur.
Ayrım Politikası (discrimination policy)
Irk ayrımının yanısıra, bir kısım ülkelerde bazı başka devlet uyruklarına
da maksatlı olarak ayrım politikası (discrimination) uygulanır. Genellikle
sosyal durum, din ve ırk, köken yönünden bu ayrım göze çarpar. Örneğin,
Yunanistan'ın Batı Trakya'daki Türkler'e uyguladığı politika böyledir.
Kağıt üzerinde bütün vatandaş haklarına sahip gözükmekle beraber Türkler
çeşitli formalitelerle birçok haklarından fiilen yoksundurlar ve ayrıma
uğramaktadırlar.
Azgelişmişlik (underdevelopment)
Sermayenin nüfusa ve mevcut gelir kaynaklarına göre yetersiz olması.
Ekonomik kalkınmışlığın göstergesi olan sanayileşmeyi sağlayamamış, ulusal
geliri ve dolayısıyla tasarruf düzeyi sanayileşmeyi gerçekleştirecek
yatırımların finansmanına yetmeye ülkeler, azgelişmiş ülkeler olarak
adlandırılır.İlk kez BM Genel Kurulu'nda kullanılan bu terim, kişi başına
düşen reel gelir düzeyi ve üretim kapasitesi ile tanımlanmıştır. Bunların
ortak özellikleri, 1)düşük tasarruf ve yatırım hacmi, 2)döviz gelirinin
büyük kısmının tarım kesimindensağlanması, 3)Emek yoğun bir üretime
dayanma ve bunun çoğunun da tarım kesiminde istihdamı, 4)yetersiz
alt-yapı, 5)bozuk gelir dağılımı, 6)düşük okuma-yazma oranı, 7)hızlı nüfus
artışı, yetersiz beslenme, yüksek çocuk ölümleri. Hızlı nüfus artışı
durumu daha da kötüleştirmektedir.
Bu ülkeler genellikle dünyanın geri kalan kısmından işlenmiş ürünler ithal
eder ve onlara sınai veya zirai ilk madde ihraç ederler. Görünmeyen
hizmetler (navlun, turizm, sigorta vb.) mübadelesinden kar sağlama
imkanları yoktur. Ödünç sermaye alırlar ve faiz, yıllık borç taksiti,
temettü ödemek zorunda kalırlar. Bu da onları zengin ülkeler ve borç
verenlere bağımlı kılar. Azgelişmiş ülkeleri dünya kapitalist sisteminin
gelişme sürecinde ve bu süreç içinde aldıkları roller çerçevesinde
inceleyen kuramlar, az gelişmişliği dünya, kapitalist sistemi ile
bağımlılık ilişkisine göre tanımlarlar. Kurama göre azgelişmişlik "uydu"
ya da "çevre" ya da merkez gelişmiş ülkeler arasında kapitalizmin dünya
çapında genişlemesiyle başlayan ve bugün de sürmekte olan ekonomik
ilişkilerin tarihsel ürünüdür. Azgelişmenin gelişmesi ise, dünya
kapitalizminin gelişme sürecinde, dünya işbölümü ile bütünleşme
biçimlerine bağlıdır.
Azınlık Grubu (minority group)
Bir toplumda, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan gruptan din, dil, etnik
köken vb. yönlerden farklı özellikler gösteren topluluk. Yerleşik
azınlığın çoğunlukla eşitliğini sağlayıcı kurallar genillikle şu
konulardan konulmaktadır; 1)Yaşama hakkı, 2)Özgürlüklerden yararlanma,
3)Medeni ve siyasal haklardan yararlanma. Azınlıkların farklı kimliklerini
sürdürmelerine ilişkin kurallar ise genellikle şu konularda kabul
edilmektedir. 1)dillerini kullanma ve kendi ibadetlerini serbestçe yapma,
2)Özel kültürlerini sürdürme. Bu haklardan yararlanma, azınlığa mensup
kişilerin bireysel düzeyde yararlanmaları ve uyrukluğunu taşıdıkları
devlete bağlılık göstermeleri ile gerçekleşir. Halen, herkesçe kabul
edilmiş bir azınlıklar rejimi olmadığı gibi, azınlıklar konusu bir
azınlıklar rejimi olmadığı gibi, azınlıklar konusu çözümlenmesi çok zor
bir uluslararası sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
Bağımlılık (dependence)
İki veya daha fazla sayıdaki uluslararası politika biriminin arasında
simetrik olmayan bir etki ilişkisi. Günümüzde iki anlamda
kullanılmaktadır. İlki, özellikle Anglo-sakson yazarlar kavramı, bir
(A)devletin tutum ve davranışlarının bir başka devletin (B)tutum ve
davranışları ile açıklanabilmesini, (A)'nın (B)'ye bağımlılığı olarak
tanımlamaktadırlar. Bu türden bir bağımlılık terimi en azından
derecelendirme yolu ile ölçülmeye nisbeten uygun bir görünümdedir. İkinci
olarak uluslararası sistemi merkez/çevre ikilemi içerisinde gören ve Andre
GundenFrank başta olmak üzere Latin Amerika üzerinde uzmanlaşmış bazı
yazarlar ise, kavrama devletlerarası bir ilişkinin ötesinde bir anlam
yüklemektedirler. Bu bağlamdan bağımlılık olgusu, metropol ülkenin karar
alma mekanizması, merkez/çevre bağlantısında önemli bir role sahip olan
çok uluslu ve uluslarüstü şirketler, çevredeki yerel karar oldakları, gibi
birimler arasındaki bir ilişki ve bu ilişkinin içerisinde oluştuğu yapı
olarak ortaya çıkmaktadır. Bu türden bir bağımlılık ilişkisinin
derecelendirme yolu ileölçülebilmesi oldukça zor görünmektedir.
Bağımsızlık (independence)
Uluslararası politika ve uluslararası hukuk alanında farklı sayılabilecek
anlamlarda kullanılan kavram. Uluslararası politikada bağımsızlık, bir
ülkenin başka bir ülke ya da ülkelerin yönetim ya da denetimi
anlamındadır. Bununla beraber tam bağımsızlıktan söz etmek güçtür.
Devletlerin birbirinden etkilendiği kabul edilir. Bağımsızlık uluslararası
hukukta devletin kurucu öğelerinden biridir. Devletin kurucu öğelerinden
egemenlik ilkesinin uluslararası hukukun alanını sınırlaması, dolayısıyla
bazı hukukçular bunun yerine bağımsızlık kavramını kullanmaktadırlar.
Klasik devletler hukukuna göre bağımsızlık bir devletin dışa karşı
egemenliği anlamına gelir ve tüm egemen devletlerin eşitliği ilkesine
dayanır. Bu çerçevedeki bağımsızlık, uluslararası hukukun sujeleri
konumunda bulunan devletlerin yetki limitlerinin uluslararası hukuk
kurallarınca belirlenmesi ve garanti altına alınması anlamını
taşımaktadır.
Bağlantısızlık (nonaligment)
Bloksuzluk olarak da bilinir. Uluslararası politika, belli başlı bloklarla
siyasal ya da ideolojik yakınlaşmalardan kaçınma politikası.
Bağlantısızlık politikası, II. Dünya savaşı sonrasında Hindistan, Kenya,
Yugoslavya gibi ülkeler ile Asya ve Afrika'da yeni kurulan devletlerin
çoğu tarafından uygulandı. Bu ülkeler, çoğunlukla ne SSCB'nin
önderliğindeki sosyalist blokla ne de ABD'nin önderliğindeki batı blokuyla
ittifak kurmaya yanaştılar. Bununla beraber, kendilerini soyutlayacak bir
yansızlık politikası da izlemediler. Bir yandan uluslararası ilişkilere
etkin biçimde katılırken öbür yandan uluslararası sorun ve çatışmalarda
açık tutum takındılar. Bağlantısız ülkeler arasında en geniş grubu
oluşturan genç Asya ve Afrika ülkeleri, çoğunlukla batılı devletlerin eski
sömürgeleridir. Bu ülkeler, hem batı bloku içindeki eski sömürgeci
devletlerle sürekli ve yakın ilişki kurmanın yeni bir bağımlılık biçimi
oluşturabileceğinden kaygılanmakta, hem de sosyalist düzenlerin hızlı
ekonomik gelişmesi genellikle çekici gelmekle birlikte, SSCB ile çok
yakından bağlar kurmanın da onları uydulaştırarak bağımsızlıklarına zarar
vereceğinden korkmaktadır. Bağlantısızlık politikası, bu ülkelerin büyük
gereksinme duyduğu ekonomik yardımları da çoğu kez her iki bloktan da
sağlamalarına olanak vermektedir.
İlk kez 1955 Bandung Konferansı'nda adlarını duyuran bağlantısız ülkeler,
1960'lar ve 1970'lerde, uluslararası ilişkilerde ortak politika izleyerek
yeni bir blok oluşturmaya çalıştılar, ama belirli konularda kendi
aralarında çıkan ulusal çıkar ayrılıkları yüzünden bu girişimler,
başarısız kaldı. Bandung'tan sonra "Bağlantısızlık Hareketi Konferansı adı
altında sekiz konferans toplantısı 1961'de Balgrad'da 25 ülkenin
katılmasıyla düzenlenen ilk konferansta, bağlantısız sayılmak için 5 ilke
belirlendi. Bunlar; 1)Barış içinde bir arada yaşamayı temel alan bir
bağımsızlık politikası izleme, 2)NATO, Varşova paktı, SEATO veya CENTO
gibi çok farklı askeri ittifaklara katılmama, 3)Kendi topraklarında üs
vermeme, 4)Büyük güçlerle ikili askeri ittifaklara katılmama, 5)Ulusal
kurtuluş savaşlarını destekleme.
1960'lı yıllarda çok sayıda eski sömürgenin bağımsızlığa kavuşarak
uluslararası sistem ve BM içerisinde yer alması ile hareket giderek güç
kazandı. 1970'lerden itibaren, kısmen iki kutuplu sistemin gevşemesi,
kısmen hareketin ortak paydasını oluşturan sömürge durumundan kurtulmak
için verilen ulusal kurtuluş mücadelelerinin azalması, kısmen de grubun
üye sayısının artması dolayısı ile ortaya çıkan dağınıklık, hareketin eski
prestijini yitirmesine sebep oldu. 1986'da Harare'de yapılan son konferans
101 bağlantısız ülke temsilci yolladı. Günümüzde grubun faaliyetlerinin en
belirgin biçimde ortaya çıktığı yer BM Genel Kurulu'dur.
Balıkçılık Bölgesi (fishing zone)
Balıkçılık amaçlı olarak belirlenmiş, karasuların dış sınırının ötesindeki
deniz bölgesidir. Kıyı devletlerin istemiyle oluşturulan bu bölgeye
"balıkçılık bitişik bölgesi" adı da verilir. Ancak, balıkçılık bölgesi
kavramının varlığı günümüzde sözkonusu olmaktan çıkmıştır. Türkiye 15
Mayıs 1964 tarihli Karasuları Kanunu ile 6 millik karasularına 6 millik
bir balıkçılık bölgesi kurmuştur.
Barışçı Çözüm (peaceful settlement)
Güce başvurmadan devletler arasındaki uyuşmazlıkların giderilmesidir.
Barışçı çözüm devletlerin önemli hakları ve görevleri konusundaki
uyuşmazlıkların çözümlenebileceği süreçleri içerir. Uluslararası
uyuşmazlıkların barışçı çözümü için iki tür teknik vardır. Hukuki ve
siyasal, hukuki olan uluslararası hukuki uyuşmazlığın gerçeklerine
(öğelerine) uygulamayı içerir. Bunun başlıca iki yöntemi sözkonusudur.
Hakemlik ve uluslararası yargı. Siyasi olan ise diplomatik müzakere,
dostça girişim, arabuluculuk, soruşturma komisyonları, uzlaştırma
komisyonları ve BM örgütü aracılığıyla çözüm yöntemleridir. 1899 ve 1907
Hague Barış Konferansları zorunlu barışçı çözüm sürecini kurma çabalarının
oluşmasına neden oldu. Bu tür çabalar ve metodlar Briand-Kellog Paktı'nda,
BM anlaşmasında yer aldı. Barışçı çözüm alanındaki gelişmeler
(ilerlemeler) silahsızlandırma, uluslararası örgütsel etkinlikler,
ekonomik gelişme ve eğitimsel ve kültürel değişiklikler gibi ilgili
alanlardaki çalışmalarla daha da büyümektedir.
Barış Gücü (peace force)
Birleşmiş Milletler'in bazı bunalımların üzerine ve Güvenlik Konseyi'nin
kararı ile üye ülkeler askerlerinden oluşan ve kritik bölgelere gönderilen
kuvvetlerdir.
İlk defa Kore Savaşı çıktığında buraya Birleşmiş Milletler kuvvetleri
sevkedilmiştir. Ancak, doğu bloku ülkeleri bunu arzulamadığındn bu
konudaki karar Güvenlik Konseyi yerine, Genel Kurulu'nca alınmış ve
uygulanmıştır. Esasen bu operasyona daha ziyade ABD kuvvetleri önemli
ölçüde katılmıştır. Daha sonraları ise, başka durumlarda da Birleşmiş
Milletler üyelerinden bazılarının askerlerinden oluşan kuvvetler
kullanılmış ve bunlara doğu bloku ile batı bloku ve tarafsız (bloksuz)
ülkeler askerlerinin de katıldığı görülmüştür. Bu da, Birleşmiş Milletler
Anayasası'nda öngörülen bu örgütün askeri kuvvetlerinin olmayışının
herkesçe bir boşluk olarak kabul edildiğine bir işarettir. Nitekim,
Birleşmiş Milletler bazı olaylarda (Ortadoğu, Kongo, Kıbrıs) silahlı
kuvvetler göndermiş bazı yerlerde de askeri gözlemciler bulundurmuştur.
Örneğin Kıbrıs'taki B.M. Barış Gücü (UNFICYE) adıyla anılan ve bir ara
toplam 6 bin kişi civarına kadar çıkan Avusturya, Kanada, Danimarka,
Finlandiya, İrlanda, İsveç ve İngiliz askerlerinden oluşan bir askeri
kuvvet görevlendirilmiştir. Ayrıca, bu kuvvetlerin masraflarının
karşılanmasına çok daha fazla sayıda BM üyesi ülkeler katılmaktadırlar ve
hepsi kendi arzusuna göre bir miktar para vermektedir. 1964'te Kıbrıs'a
gönderilen bu kuvvetlerin finansmanına 55 ülke katılmış bulunmaktadır. Bu
kuvvetin süresi de her 6 ayda bir Güvenlik Konseyince görüşülmekte ve
yeniden uzatılmaktadır. 1974 yazında Türkiye'nin yaptığı Kıbrıs Barış
Harekatı ile B.M. Barış Gücünün yeterli ve yararlı olmadığı ortaya
çıkmıştır. Halen Adada 2500 kadar Barış gücü askeri vardır.
Son olarak, Ortadoğu'daki Altı Ekim Arap-İsrail Savaşı'ndansonra,
Kıbrıs'taki Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin bir kısmı Sina
Yarımadası'nda gönderilerek, Mısır-İsrail kuvvetleri arasında bir bölgede
görev almışlardır. Ortadoğuda UNTSO, UNEF, UNDOF Mısır-İsrail arasında ve
UNIFIL Lübnan'da görev alan kuvvetlerin isimleridir. B.M. Barış Gücü
askerlerine politika lisanında ayrıca "Mavi Bereliler" (casque blues)
denmekte olup, bunun nedeni, sözü geçen askerlerin Birleşmiş Milletler
bayrağındaki mavi renkte bere giymeleridir. 1978'de Afrikalılar da bir
Barışgücü oluşturup Zaire'ye yollamışlardır.
Barış İçinde Birarada Yaşama (peaceful co-existence)
II. Dünya Savaşı'nı izleyen soğuk savaş yıllarından sonra SSCB tarafından
ortaya atılan, kapitalist, sosyalist sistemler arasındaki ilişkilerin
savaşa yol açmadan sürdürülebileceği belirtilen doktrin.
1920'lerin başında V.İ. Lenin tarafından ilk söz edilerek çerçevesi
çizilen terim, farklı toplumsal sistemleri olan ülkeler arasında barışçı
ilişkiler kurulmasını öngörüyordu.
Sovyetler birliği Komünist Partisi (SBKP) birinci sekreteri Nikita
Kruşçev, 21 Haziran 1960'ta yaptığı bir konuşmada kapitalizm koşullarında
savaşın kaçınılmaz olduğu yolundaki kuramın artık geçerli olmadığı
görüşünü yineledi. Kruşçev, daha sonra da sosyalizmin başarısının
anahtarının barış içinde bir arada yaşama olduğunu vurguladı. Bu kural
ulusal kurtuluş savaşlarını geçersiz kılmıyordu. SSCB, sömürgesi aktif bir
biçimde destekleyecekti. Gene Kruşçev'e göre barış için mücadele sloganı
ile, komünizm için mücadele sloganı çatışmıyordu. Bu doktrinin ana
çizgileri Ekim 1964'te Kruşçev'in yerine geçen Leonid Brejnev tarafından
izlendi.
Bu yorum esas itibariyle nükleer bir savaşta her iki tarafın da yok
olacağının anlaşılmaya başlanmasıyla ilgilidir. Kruşçev'e göre barış
içinde birarada yaşama ilkesi, sosyalist ülkelerin kapitalist ülkelerle
olan mücadelesinin daha çok ekonomik ve teknolojik alanlara kayması
sonucunu doğuracaktı.
Başat Güç (dominant power)
George Modelski tarafından geliştirilen bu kurama göre, XV. yüzyılla
birlikte dünya tarihi, belirli devletlerin belirli bir süreyle yeryüzünde
üstün duruma yükselmeleri ve sonra bu statülerin düşmeleri zinciri içinde
bugüne doğru çıkmaktadır. Bu üstün duruma geçen devlet başat güç adını
almaktadır. Bu başat güç durumuna yükselme ve bu durumdan düşüş kabaca
yüzer yıllık sürelerle olmaktadır. Belirli bir devlet yükselerek dünya
denizlerinde egemen duruma geçmekte-başat gücün tanımında okyanuslara
egemen olmak önemli ve belirleyici bir özellik olarak gösteriliyor- ve bu
egemenliğini hemen hemen yüz yıl sürdürmektedi. Bu süre içinde, başat güce
meydan okuyan başka bir güç (challenger) çıkmakta ve ikisi arasında belki
sistemin öteki üyelerinden bir kısmının da katıldığı büyük bir savaş, yeni
başat gücün belirmesini sağlamaktadır. Bu büyük savaştan ise genellikle
başat güç ve meydan okuyan güç değil, üçüncü bir devlet kazançlı çıkarak,
dünya egemenliğini o kurmaktadır.
"Bekle ve Gör" Politikası (wait and see policy)
Diplomasi ve genellikle politika alanında, çok sözü geçen İngilizce
kökenli deyim, Türkçe'ye "Bekle ve Gör" politikası şeklinde
çevrilmektedir. Bir takım olaylar karşısında, acele etmeden beklemek ve
hemen harekete geçmeden, bu olayların gelişmesini dikkatle ve yakınen
izleyerek, son ve en uygun duruma göre bir tutum saptamak politikasıdır.
Bazen de bir politik amacın gerçekleşmesi için hareketsizliği benimseyip
sabırla beklemek anlamına gelen ve "attantizm" de denilen tutum ile aynı
olarak kullanılmaktadır.
Beşinci Kol (fifth column)
Ellerindeki her türlü araca başvurarak bir ulusun dayanışmasını ve
bütünlüğünü yok etmeye çalışan yıkıcı yeraltı grubuna ve bu harekete
verilen isim. İspanya iç savaşı (1936-39) sırasında faşistlerin dört
koldan Madrit'e doğru ilerlediği bir sırada, hükümeti çeşitli sabotaj ve
eylemlerle içeriden yıkmaya çalışan Françisco Franco taraftarları beşinci
kol diye nitelendirilmiştir. Beşinci kolun başlıca yöntemlerinden biri
yıkıcı unsurların, hedef ülkenin tüm yapısına, özellikle de siyasal karar
alma ve ulusal savunma merkezlerine sızmasıdır. Benzeri uygulamalar Nazi
Almanyası tarafının Avusturya, Çekoslovakya, Norveç gibi ülkelerin ele
geçirilmesinde uygulanmıştır. 1940 yılında Nazi Almanyası'nın Norveç'e
saldırısında vatan haini olarak tanımlanan dünya grubu beşinci kol olarak
çok etkili bir rol oynamıştır.
Beş Prensip (parch sheala)
Hindistan ile Çin arasındaki ilişkilerde uyulması gereken kurallar, Çin
başbakanı Çu en Lay, Hindistan başbakanı Nehru ile görüşerek,
ilişkilerinde Beş Prensibin egemen olmasına karar vermişlerdir. Bunlar;
birbirlerinin toprak bütünlüğü ve egemenliklerine karşılıklı saygı,
saldırmazlık, birbirlerinin iç işlerine karışmama, etkinlik ve karşılıklı
fayda ve barış içinde birarada yaşama.
Birim-veto Sistemi (unit veto system)
Varsayımsal bir uluslararası sistem türü. Uluslararası politika teorisinde
Morton A. Kaplan tarafından ortaya atılan bu sistemde bulunan hemen tüm
birimler, bir nükleer savaşı başlatabilecek ölçüde nükleer silaha sahip
olacaklardır. Böylece günümüzün esas itibari ile iki kutuplu nükleer denge
anlayışı, yerini daha değişik bir denge anlayışına bırakacak, sistemdeki
birçok birim, genel bir barış ya da savaş konusunda söz sahibi
olacaklardır. Günümüzde nükleer güç dağılımı henüz bu aşamadan uzak
olmakla birlikte, gelişmenin bu yönde olduğu bir gerçek.
Birinci Vuruş Yeteneği (first-strike capability)
Bir nükleer çatışmada ani bir nükleer saldırıya karşı tarafın gücünü hızlı
bir şekilde tahrip etme veya zayıflatma yahut misilleme imkanını ortadan
aldırma stratejisini uygulama yeteneği. Birinci vuruş teorisi bir tarafın
yapacağı büyük çaptaki bir saldırıya karşı tarafın yaralarını saramayacak
şekilde tahrip edilmesi ve felce uğratılması sonucu savaşın kazanılmasını
varsayar. Birinci vuruş yeteneği bir devletin elinde bulunan nükleer
başlıkların sayısına ve gönderme araçlarına bağlıdır fakat aynı zamanda da
düşmanın ikinci vuruş yeteneğine sahip olma gelişmişliğiyle sınırlıdır.
İkinci vuruş yeteneğinin tahribatından kaçınmak için, ABD ve SSCB
filolarda ve uydu ülkelerde katılararası füzeleri yerleştirmişler, çok
yönlü nükleer başlıklı füzeleri denizden fırlatan denizaltıları da
dünyanın değişik okyanuslarına dağıtmışlardır.
Bitişik Bölge (contiguous zone)
Kıyı devletlerin üzerinde egemenlik haklarının değil de gümrük, mali,
sağlık amaçlı veya göç konularındaki belirli çıkarlarını koruma
yetkilerinin bulunduğu karasularına bitişik açık deniz parçası.
Karasularının ölçülmeye başladığı esas hattan başlayarak 12 milden öteye
uzatılmayan karasularının dış sınırının ötesinden bitişik deniz alanıdır.
Bloklaşma
Ülkelerin aralarında, özellikle politika ve askeri yönden işbirliği yapmak
üzere ve diğer bazı ülkelere yönelik olarak anlaşmalar yoluyla gruplar
kurmalarına, milletlerarası politika lisanında "bloklaşma" denmektedir.
Bloklar kurma tarih boyunca görülmüştür. Yüzyılımızda ise en önemli
bloklaşmaların ilki, Birinci Dünya Savaşı öncesinde oluşan İngiltere,
Fransa, Rusya ile diğer bazı devletlerden kurulan "itilaf" yani "antant
devletleri" bloku ile bunun karşısında bulunan Almanya, Avusturya,
Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve diğer bazı devletlerden
oluşan ve adına "ittifak" yani "Alyans Devletleri" veya "Merkezi
İmparatorluklar" denilen bloktur.
Birinci Dünya Savaşı da zaten bu iki blok arasında olmuştur. (ABD'de
birinci bloka katılmıştır). Bu savaşın bitimini izleyen yıllarda,
özellikle Almanya'da Nazizm'in (Nasyonel Sosyalizm) gelişmesi, Rusya'da da
Komünist rejimin yerleşmesinden sonra dünya politikasında ilişkilerini
artırması ve çekingen tutumundan sıyrılması ile ayrıca Uzak Doğu'da
Çin-Japon savaşının gelişmesi ile tekrar bloklaşmalara doğru eğilimler ve
girişimler artmıştır.
Böylece, bir yandan Almanya, İtalya ve Japonya'nın öncülüğünü yaptığı
Mihver (Axis) denilen blok doğmuş, diğer yandan da Müttefikler (Allied
Powers) denilen, İngiltere ve Fransa ile sonradan onlara katılan Çin, ABD
ve diğer bir çok ülkeden kurulu blok arasında İkinci Dünya Savaşı
yapılmıştır.
Bloklaşmalar, bir çatışma halinde birçok ülkenin savaşmasına yol açmakta
ve dünya yüzünde bir genel savaş meydana gelmektedir. Birinci Dünya
Savaşında 16 ülke aralarında savaşmışlar, İkinci Dünya Savaşına katılan
ülkelerin sayısı ise 50'yi aşmıştır.
İkinci Dünya savaşından sonra ise "Soğuk Savaş" denilen psikolojik
gerginlik ve baskılar devresine giriliş, bazı yerlerde "Bölgesel Savaşlar"
denilen gerçek silahlı çatışmalar başgöstermiş ve yine yeryüzünde ve bu
kez ideolojik faktörlerinde rol oynadığı yeni bir bloklaşma dönemi
yaşamaya başlanmıştır.
Bu kez bloklaşma bir yandan "Doğu Bloku" denilen sosyalist ülkeler (Doğu
Avrupa ülkeleri ve Rusya ile Çin'den oluşmuştur) bir yandan da "Batı
Bloku" denilen (ABD, İngiltere, Fransa ve diğer birçok Avrupa ve amerikan
kıtası ülkesinden oluşmuştur) iki grup yaratmıştır.
Bu iki blok daha öncelerinden farklı olarak aralarında daha değişik sıkı
bağlar kurmuşlar, bazı konularda ise birbirlerine fazla bağlanmamışlardır.
Örneğin, Batı Bloku veya Batı Dünyası denilen bloktan 15 ülke sıkı bir
askeri ve siyasi ittifak olan NATO'da işbirliği yaparken, diğer birçoğu bu
işbirliğinin dışında fakat genel eğilimi bakımından birbirine yakın bir
politika içinde oluşmuşlardır. Öte yandan, Doğu Bloku'nda da Varşova Paktı
içinde 7 ülke sıkı askeri ve siyasi işbirliği sürdürürken; Çin, Arnavutlu,
Küba gibi ülkeler bunun dışında fakat eğilim bakımından Doğu Bloku
içindedirler.
Ayrıca bu kez, bir diğer blok olan "Üçüncü Dünya" ülkeleri denilen sözü
geçen iki önemli blokun dışında kalan pek çok ülkenin oluşturduğu bir grup
da ortaya çıkmıştır.
Üçüncü Dünya denilen gruptaki ülkelerin aralarındaki bağlar, diğer iki
bloka nazaran çok değişikti. Bunlar daha ziyade aynı problemlere sahip
olmaları ve çeşitli nedenlerle bir kesim blok içinde bulunmak
istemeyişleri dolayısıyle kader yönünden birbirlerine benzemekte
oluşlarından bir blok gibi görünmekte ise de esas "ortada" denilebileek
bir durumdadırlar. Fakat dünya politikasının tartışıldığı birçok
milletlerarası kuruluş, konferans ve toplantılarda önemli bir rol
oynamaktadırlar.
Bloksuzlar: bkz. bağlantısızlar
Boykot (boycott)
Boykot, bir ülke ya da ülkeler grubuyla toplu ve organize edilmiş bir
şekilde ekonomik ilişkileri kesme. Dış politikada etkili ticari yaptırım
biçimlerindendir. Boykot ekonomik olabileceği gibi politik, askeri ve
ideolojik kaynaklı da olabilir. Boykot çoğunlukla işçi örgütlerini daha
iyi ücret ve çalışma koşulları elde etmek için başvurdukları bir
yöntemdir. ABD'nin II. Dünya Savaşı'ndan önce Japon ithal ürünlerine karşı
uyguladığı boykut, kendi iş alanlarına ve endüstrisini dış rekabete karşı
genel olarak korumaya yönlendirilmiştir. Boykot terimi, belirli olarak
eylemlere katılmayı reddetme anlamını da içerir. Bir ülkenin temsilcileri,
başka bir ülkenin izlediği politikadan ya da tutumdan hoşnut olmadıklarını
göstermek için uluslararası konferansları ya da toplantıları boykot
edebilir. Bir ülkenin, ülke topluluğunun ya da uluslararası örgütlerin
başka bir ülkenin politikasını ve hareketlerini etkilemek ya da protesto
etmek amacıyla giriştiği boykot biçimleri de vardır. Birleşmiş
Milletler'in 1965 yılında yasal olmayan yollarla İngiltere'den ayrılıp
bağımsızlığını ilan eden Rodezya ile ekonomik ilişkiler kesilmesi yolunda
bütün üyelerine yaptığı çağrı uluslararası bir örgütçe uygulanan bir
boykot örneğidir.
Böl ve Yönet (divide and rule)
Rakiplerini bölerek ya da onları bölünmüş vaziyette tutarak zayıf durumda
bırakmak isteyen devletlerin izledikleri yoldur. Bu bir tür hükümran olmak
için bölmektir. XIX. yy.'da sömürge imparatorluklarının kuruluşunda, Asya
ve Afrika'nın komşu topluluklarını birbirine düşman etmek için bu kuraldan
çok yararlanıldı. Bu politikanın en iyi örneklerini Almanya'ya karşı
Fransa'nın politikasında ve Avrupa'nın öteki ülkelerine karşı izlenen
Sovyet Politikası'nda görüyoruz. Son birkaç yüzyıldan beri II. Dünya
Savaşınınsonuna değin, Fransa'nın Almanya'ya karşı politikasının ana
teması, ya Alman İmparatorluğunu küçük bağımsız devletlere bölmek ya da bu
gibi küçük devletlerinbirleşerek tek bir devlet kurmalarını önlemek
olmuştur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölünmüş olan Almanya'nın
birleşmesine de yine Fransa karşı çıkmıştır. Bunun gibi Sovyetler Birliği
de Avrupa'nın birleşmesi konusundaki her plana karşı çıkmış; birleşmiş bir
Avrupa'yı kendisi için bir tehlike olarak görmüştür.
Bütünleşme (integration)
En genel anlamda, daha büyük siyasi veya ekonomik birimlerin ortaya
çıktığı bir gelişim süreci. Entegrasyon iki alanda ele alınabilir;
a)uluslararası alanda, yeni birim yaratma amacı ile girişilen entegrasyon,
b)iç yani ulusal alanda; kurulmuş bir bütün kendi içinde işbirliğini kurma
ve geliştirme amacı ile girişilen entegrasyon. Ulusal entegrasyon olarak
sözü edilen ikinci bir durum, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında
bağımsızlığını kazanan eski sömürgeler açısından önem taşımaktadır.
Birinci anlamda ise, uluslararası platformda devletlerin siyasi ve
ekonomik alanda daha büyük birimler oluşturmaları olarak açıklanabilir.
Ekonommik entegrasyon, iki veya daha çok ülkenin birbirleri ile ekonomik,
mali, parasal ve sosyal alanlarda anlaşmasıdır. Bu anlamda kurulan
birlikler bölgesel niteliklidir ve gümrük duvarları kaldırılarak tam bir
alışkanlık sağlanmasını amaçlar. Siyasal entegrasyon ise, ekonomik
entegrasyonun başarılı işleyebilmesi için gerekli karar ünitesi yaratmayı
amaçlar. Bu ünitenin amacı siyasal, dengesizlik ve anlaşmazlıkların
ortadan kaldırılmasıdır. Merkezi ünite aracılığı ile belirlenen ortak
politikalar, bir dizi siyasal ve teknik nedenler ile başvurulur. Tarihsel
nedenler, savaşları durdurma ve barışı sağlama amacı taşir. Ekonomik
nedenler; a)ekonomik sürtüşmelerin yıkıcı etkilerinden arınma isteği,
b)istihdam ve yaşam standartlarının yükseltilmesi ile ortak kalkınma
isteği, c)geniş pazar olanakları yaratma isteği, d)ulusal ekonomilerin
uluslararası değerlerle yönlendirilmesinin zorunluluğu. Siyasal nedenler;
a)tek tek etkisiz kalınan konularda bütünleşerek siyasal etki oluşturma
eğilimi; b)dünya dengesini koruma. Teknik Nedenler; a)teknoloji ve bilim
alanında ortak çalışma çoğunluğunun ortaya çıkması, b)uluslararası
şirketlerin faaliyetlerini yürütebilmesi için gerekli ortamın
hazırlanması.
Bir entegrasyonun başarılı olabilmesi şu şartlara bağlıdır.
a) Ülkelerin sahip olduğu doğa ve ilişkiler
b) Ülkelerin çıkarlarının çatışıp çatışmadığı
c) Ülkelerin sağlayıp dağıttığı güç
d) Topluluğun sürekliliği
e) Ortak politika ve eylemler
Büyükelçi (ambassador)
Bir devletçe bir başka devlete gönderilen en yüksek rütbeli diplomatik
temsilci. Diplomatik ilişkiler üzerine gerçekleşen Viyana Kongresi (1961)
diplomatik temsilcileri üç kategoriye ayırmıştır. 1)Ev sahibi devletin
devlet başkanına güven mektubu sunan büyükelçiler ve eşit rütbedeki diğer
misyon başkanları. 2)Ev sahibi devletin devlet başkanına güven mektubu
sunan elçiler, orta elçiler ve diğer temsilciler. 3)Ev sahibi ülkenin
Dışişleri Bakanına güven mektubu sunan maslahat güzarlar.
Başlangıçta yalnızca krallıklara gönderilen büyükelçiler sonraları eşit
düzeyde görülen cumhuriyetlerde de görev yapmaya başladı. Geçmişte
Avusturya, Macaristan, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, İtalya, Japonya,
Rusya ve ABD gibi büyük devletlerin yanı sıra ispanya ve Osmanlı Devletini
de kapsayan devletler arasında genel bir büyükelçi değişimi vardı.
1945'ten sonra, bütün devletlerin resmi yasal eşitliği öğretisine uygun
olarak diplomatik ilişki kurulan ülkelere büyükelçiler yollanmaya
başlandı.
Modern iletişim araçlarının gelişmesinden önce, büyükelçilere tam yetkiye
varan geniş yetkiler veriliyordu. Günümüzde büyükelçiler kendi
Dışişlerinin sözcüsü konumunu taşır; bir büyükelçi çok seyrek olarak kendi
başına karar verebilir. Bununla birlikte bir büyükelçinin kişiliği ve
saygınlığı temsil ettiği devletin görüşlerini karşı tarafa anlatmakta
önemli bir rol oynayabilir. Gönderildiği; ülkeye ilişkin ilk elden bilgi
edinerek, devletin izleyeceği politikalarda belirleyici bir etkide
bulunabilir.
Casus Belli: bkz. Savaş Nedeni
Casus Foederis
Latince'de "bir anlaşmanın uygulanabilir ve bağlayıcı hale geldiği koşul"
demektir. Ayrıca bir devlet başka bir devlete tek taraflı, bir anlaşma ile
yardım edeceğini açıkladığında devletler arasındaki ilişkilerde (sözgelimi
dışardan bir saldırı ya da bir ayaklanma durumunda) böyle bir taahhütü
hatırlatmaya gerek kalmadan anlaşmada belirlenen durum ortaya çıktığı anda
otomatik olarak uygulanabilen bir doktrini ifade eder. Mesela Nato
Andlaşması'nın 5. maddesi imzacı devletlerden herbirini her hangi bir dış
saldırı olduğunda, diğerlerine askeri olarak yardım etmesini zorunlu
kılmaktadır.
Casusluk (espionage)
Milletlerarası ilişkilerde casusluk, diğer bir devlet hesabına olarak, bir
devletin askeri, siyasi, ekonomik, teknik ve başka alanlarda gizli olarak
bilgilerinin toplanması ve diğer devlete aktarılmasıdır.
Hemen her ülkenin iç hukukunda bu alanda hükümler mevcuttur ve ceza
kanunlarına girmiştir. Yabancı veya kendi uyruğunda olması durum
değiştirmez. Ancak diplomatik statüsü olarak yabancıların böyle eylemler
halinde yakalanmaları genellikle sınırdışı edilmeleri sonucunu verir ve o
diplomat "İstenmeyen Kişi" (Persona Non Grata) ilan olunur.
Bugün casusluk eylemi kişilere bağlı olmaktan çıkmıştır. Teknik araçların
çok gelişmesi bu durumu yaratmıştır, bu gün de devam etmekle beraber,
artık gizli dinleme ve fotoğraf araçları çok yüksekten uçan casus
uçaklarındaki veya gemilerdeki elektronik cihazlar, uzayda casus uydular
gibi araçlardan çok etkili roller oynamaktadırlar.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra casusluk olayları çok artmış ve teknik bir
nitelik kazanmıştır. Bu konuda bir çok önemli örnekler verilebilir. Atom
bombasına ait sırların bazı bilim adamlarınca Rusya'ya verilmesi, ABD'nin
casus uçakları olan U-2'lerden birinin Rusya, üzerinde düşürülüp pilotunun
yakalanması sonucu 1960 Mayıs'ında Paris'de yapılacak Doğu-Batı Zirve
Konferansı'ndan vazgeçilmesi, İngiltere'de Savunma Bakanı'nın Ruslarla
ilgisi olan kiralık kadın şebekesiyle ilişki kurması ile ortaya çıkan
Profumo Skandalı, Pueblo isimli bir ABD casus gemisinin Çin Denizi'nde
yakalanması, Londra'daki Sovyet büyükelçiliğinin yüzden fazla diplomatın
casusluk yaptıkları gerekçesiyle 1971'de topluca İngiltere'den sınırdışı
edilmeleri, Batı Almanya Başbakanı Brandt'ın başdanışmanının Doğu Alman
casus olmasının anlaşılmasıyla Başbakanın istifası ve hükümetin düşmesi
gibi durumlar, NATO'da görevli sekreterlerin Doğu Almanya'ya kaçışları,
son yılların önemli casusluk olaylarıyla ilgilidir.
Türk Ceza Kanunu'nun 131/1 ve 416/3 maddeleri ile Askeri Ceza Kanunu'nun
56/1. maddesinde bu konu hükme bağlanmıştır. Özetle, devletin emniyeti ve
beynelmilel siyasi menfaatleri icabından olarak gizli kalması lazım gelen
malumatı, siyasi ve askeri casusluk maksadıyle başka devlete aktaranlar.
Türkiye ile harp halindeki bir devletin menfaati için istihsal edenler ve
milli savunmaya hiyanet cürmünü işleyenler veya bu yolda bir talebi veya
arzı kabul edenler hakkında duruma göre çeşitli hükümler öngörmüştür.
Ayrıca 1975'de çıkan 1803 sayılı Af Kanunu yabancı ülkelerde tutuklu
Türklere karşılık bazı mahkum casusların takas edilmesini öngören bir
hükümde taşımaktadır.
Caydırma (deterrence)
Düşman bir devletten gelebilecek nükleer bir saldırıyı engellemek amacıyla
anında ve güçlü bir misilleme yapma tehdidi etkili biçimde kullanmaya
dayanan askeri strateji. Caydırma, nükleer silahların ortaya çıkışından bu
yana bu silahların kullanılmasıyla siyasi bir başarı elde edilemeyeceğinin
anlaşılmasından ötürü nükleer güce sahip devletlerin ve ittifak
sistemlerinin temel stratejisi haline gelmiştir. Bu stratejide nükleer
silah ile karşılık verilebileceği ihtimali gündemde tutularak, düşman
belirli bir davranıştan alıkonulur. Bu stratejinin uygulanabilmesi için,
devletlerin herhangi bir saldırıya karşı yüksek düzeyde kesin tahrip
yeteneğine sahip olması gerekir. Başarılı olabilmek için gerekli diğer bir
öğe ise potansiyel saldırganın kuşku içinde bulunmasıdır. Sonuç olarak
caydırma stratejisinin iki temel şartı, beklenmedik bir saldırının
ardından misilleme yapma yeteneğinin karşı tarafa inandırcı bir şekilde
gösterilmesi ve karşı tarafın misilleme kararlılığının bir ihtimal olarak
göz önüne alınmasıdır.
Corps Diplomatique
Bir devlete atanmış diplomasi temsilcilerinin hepsi birden corps
diplomatique diye adlandırılan bir topluluk meydana getirmektedirler. Bu
topluluk diplomasi temsilcileri ile elçilik kurulu üyelerini ilgilendiren
sorunların, bulundukları devletin hükümetine karşı ortak bir tutumla
davranarak halledilmesine yardım eder.
Çok Başlıklı Füzeler (multiple re-entry vehicles-MRV)
Herbiri birden fazla başlık taşıyan füze sistemi. İlk yapılan Amerikan ve
Sovyet füzelerinin hepsi bir tek nükleer başlık taşıyorlardı. 1960'ların
başlarında Amerikalılar bunları aşmayı başarmışlardı. MRV'yi
geliştirdiler. Böylece, bir füzenin taşıdığı birden fazla başlık çeşitli
yerlere fırlatılarak geniş bir alana yayılacağından, örneğin, büyük bir
kentin imhasında daha iyi sonuç alınabilecektir. Bundan daha geliştirilmiş
bir sistem MIRV'ler (Mltiple Independently Targeted Reentry Vehicles)dir.
Burada, bir tek füze bağımsız olarak çeşitli hedeflere gidebilen birden
fazla başlık taşımaktadır; böylece bir tek füze ile birden fazla hedefin
vurulması sağlandığı gibi, gönderilen füzelerin hepsinin tahrip
edilebilmesi olasılığı da önlenmiş oluyordu. Bugüne değin Amerikalılar iki
tür MRIV geliştirmişlerdir. Birincisi ICMB'ler için (bunlara Minuteman III
denilmekte), ötekide SLBM'ler iin (bunlarada posseidon denilmekte)
olanlardır. M-X'leri ve SSCB'nin SS-19'ları bu kategoriden silahlardır.
Çok Kutuplu Sistem (multipolar system)
Çok sayıda devletin hemen hemen eşit etki, güç ve statüye sahip olduğu
sistemdir. Bu sistemde birden fazla devlet uluslararası sistem ve dünya
politikası üzerinde söz sahibi ve yönlendiricidir. Bu sistem Tek-Kutuplu
veya İki-Kutuplu sisteme göre daha gevşek, karışık ve istikrarsızdır.
Çünkü uluslararası alanda yapılan herhangi bir hareketin, müdahalesinin,
hamlenin gerçekte kimi hedef aldığı, kime yöneldiği önceden
kestirilememekte ve önlem alınamamaktadır.
Daimi Tarafsızlık (permanent neutrality)
Tarafsızlık savaş, bağlantısızlık ise barış zamanlarına yönelik bir dış
politika yöntemi iken daimi tarafsızlık hem barış hem de savaş zamanına
yönelik bir politikadır.
Daimi tarafsız devlet, ülke bütünlüğünün ve bağımsızlığının öteki
devletlerce garanti edilmesi karşılığında savaş ilan etme, bir savaşa
katılma ve bir savaşa yolaçabilecek antlaşmalara taraf olma yetkilerinden
vazgeçmiş olan devlettir. Tarafsızlık anlaşması hükümleri dışında iç ve
dış işlerinde bütünüyle bağımsız olan sürekli tarafsız devleti
silahsızlandırılmış olan devletten ayıran temel fark, ülkesine yönelik
saldırıları önlemek amacıyla dilediği gibi silahlanma yetkisine sahip
olmasıdır. Günümüzde sürekli tarafsız devlet statüsünde bulunan 3 devlet
var. İsviçre (20 Kasım 1815 ParisBildirgesi), Avusturya bir bakıma O'nun
15 Mayıs 1955 tarihli Viyana antlaşması ile bağımsızlığına kavuşması için
bir şart olmuştur. Bu çerçevede hiç bir askeri ittifaka katılmamayı,
ülkesinde yabancı üslerin kurulmasına izin vermemeyi anayasasında garanti
eden Avusturya tarafsızlaştırılmıştır. 1960'larda Bağımsız Kıbrıs
Cumhuriyeti oluşturulurken de benzer bir statü anayasada yer almıştır.
Laos, On Üçler Konferansı'nın 18 Temmuz 1962 bildirgesiyle bu statüyü
kazanmıştır. Türkmenistan'ın sürekli tarafsızlık ilanı 1995'te BM
tarafından kabul edilmiştir.
Deballatio
Savaş sonunda yenilen devletin ülkesinin tümü yenen devletin ülkesine
katılmak ve yenilen devlet ortadan kalkmakta ise buna debellatio adı
verilmektedir. Klasik uygulamada ve doktrinde savaş, savaşan devletlerden
birinin askeri bakımdan yenilmesi ve barış anlaşması imzalanması ile
değil, siyasi ve idari bir kurum olan devlet varlığının tamamen
parçalanması ve ortadan kalkması ile sona erebilmekteydi. Bu yolla sona
erdirilmiş savaşlardan bazıları şunlardır: Prusya'nın bazı krallık ve
dükalıkları ilhakı (1866), İtalya'nın Habeşistan'ı ilhakı (1935).
Dehşet Dengesi (balance of terror)
Nükleer güce sahip devletler arasında olası bir nükleer savaşta ortaya
çıkacak topluca yok olma korkusu doğrultusunda doğan denge A.B.D. ile
Sovyetler Birliği arasındaki dehşet dengesi, çok çeşitli imha silahları ve
bunları taşıyacak füze sistemlerine sahip iki taraftan birinin, ilk
saldırısına ötekinin vereceği yanıtın önlenemeyeceği anlayışı üzerine
yatmaktadır. Ani bir saldırıda karşı tarafın çok iyi şekilde korunan
nükleer silah kapasitesinin tam anlamıyla yok edilemeyeceğinin bilinmemesi
dehşet dengesinin yarattığı yıldırıyı arttırmaktadır. Dehşet dengesinin
yıldırıcılığı tarafların daha çok ürettikleri öldürücü silahlar sonucu
daha da artmıştır.
Dehşet dengesini yaratan geniş nükleer silah stoğu topyekün savaşı akılcı
bir devlet politikası olmaktan çıkartırken, kaza sonucu bir savaşın
çıkması tehlikesini büyük oranda arttırmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası
dönemde atom bombası üzerine kurulu olan denge, Hiroşima'ya atılan
bombadan binlerce kat daha güçlü bombaların üretimi sonucu daha da
şiddetlenmişti. Dehşet Dengesi'nin varlığı Soğuk Savaş döneminde iki blok
arasında bir topyekün savaşı önlemişse de, Kore ve Vietnam Savaşları gibi
"sınırlı savaşlar" devam etmiştir. Dehşet Dengesi "Karşılıklı Mahvolma"
(Mutually Assured Destruction) olarak da anılır.
Delegasyon (delegation)
Diplomaside, yurt dışında görevlendirilen uzmanlardan kurulu heyetlerdir.
Belirli görev için kısa süreli olarak kurulan ve ikili görüşmeler, kongre,
konferans, anlaşma müzakere ve imzasına katılan veya bir törende ülkeyi
temsil gibi protokol açısından görevlendirilen delegasyonlar olduğu gibi
bir milletlerarası örgüt nezdinde devamlı olarak görevli bulunan
uzmanlardan kurulu daimi nitelikte delegasyonlar da vardır.
Denge Politikası (balance policy)
Milletlerarası ilişkilerde, bir veya daha fazla ülkenin, bölgesindeki veya
dünya üzerindeki politik, stratejik, ekonomik ve sair çıkarları için diğer
ülkelerle anlaşmalar yapması, böylece hem çıkarlarını kollaması, hem de
kendisine yönelik tehlikelere karşı korunması suretiyle denge
sağlamasıdır.
Örneğin, her ikisi de sosyalist blok üyesi bulunan Rusya ve Çin'in son
10-15 yıldır çıkarları çatıştığından ve ilişkileri zaman zaman bir savaşa
gidecek kadar gerginleştiğinden, Rusya, Amerika ve Batı ülkeleri ile
yakınlaşma politikası izlemeye başlamış, Çin de bu ülkelere olaneski
tutumunu değiştirerek onlara yanaşmış, böylece her iki devlet de birbirine
karşı bir denge kurma çabasına girişmişlerdir. Öte yandan, Çin, Amerika
ile Rusya'nın yakınlaşarak anlaşıp dünya politikasına hakim olmalarını
önlemek için, dengeyi sağlayacak bir faktör olarak gördüğü Avrupa
Birleşmesinin gerçekleşmesi yönünde birer adım olan Avrupa Topluluklarının
güçlendirilmesini destekleyen bir politika izlemektedir.
Askeri ve stratejik alanda denge politikasına bir örnek ise NATO ile
Varşova Paktları'dır. Bu iki güçlü askeri blok birbirlerine karşı denge
sağlamak, güvenliklerini ve stratejik çıkarlarını korumak isteyen
ülkelerden oluşmuştur.
Ekonomik denge politikasının örneğini de Avrupa'da 6 ülkenin kurmuş
bulunduğu Ortak Pazar karşısında 7 ülkenin kurduğu serbest Mübadele
Bölgesi (EFTA)'nın ortaya çıkışı teşkil etmektedir. Ancak, bu iki blok
zamanla birbirlerine yanaşmamışlardır. Ve Ortak Pazar diğer bloktan
İngiltere ve Danimarka'yı kendisine üye olarak almıştır.
1948'lerden sonra Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (O.E.C.D. karşısında
Sosyalist Blok'un kurduğu karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi
(COMECON) diğer bir denge politikası örneğidir.
Denizaltı Balistik Füzeleri (submarine launched ballistic missiles)
Denizaltından atılan menzilleri 8000 km civarında olan bir gönderme
aracıdır (nükleer silah). Bu silahın avantajları hızla hareketliliği
olduğu için yerinin saptanmasının zorluğu ve hedefe ulaşma şansının
yüksekliğidir. Dezavantajı ise diğer füzelere oranla daha az yük
taşımasıdır.
Detant: bkz. yumuşama
Devlet Ülkesi (state territory)
Bir devletin egemenliği altında bulunan belirli bir yeryüzü parçasına
verilen adı. Devlet ülkesi terimi devletin kara ülkesini, ulusal sınırları
içindeki gölleri, nehirleri, karasuları ve içsularını ve bunlar üzerindeki
havasahalarını kapsar. Devlet ülkesinin yüzeyi gibi, alt kısımlardaki
yeratı zenginliklerinden yararlanma ve işletme hakkı da devlet
tekelindedir.
Devlet ülkesinin sınır çizgilerinin saptanmasında doğal sınırlar ve yapay
sınırlar olmak üzere iki yol vardır. İki devlet ülkesi arasındaki dağlar,
göller, ya da özellikle akarsular (bkz. Thalweg çizgisi) doğal sınırları
oluşturmakla birlikte, enlem-boylam çizgileri kullanılarak kabul edilen
noktalardan geçirilen hayali "yapay sınır" çizgileri de devlet ülkesinin
sınırlarının saptanmasında kullanılabilmektedir.
Dış Politika (foreign policy)
Bir devletin, ulusal çıkarlarının biçimlendirdiği amaçlara ulaşmak için
diğer devletlerle ve uluslararası kurumlarla arasında olan diplomatik
siyasal, ekonomi ve hukuki ilişkileri kapsayan politika. Ayrıca dış
politikayı, başka bir devletin yapmış olduğu girişimler ve tutumlar da
biçimlendirebilir. Dış politika uygulamasında bazı önemli noktalar vardır.
Herşeyden önce ulusal çıkarlar çerçevesinde belirli ve sabit amaçlar
belirlenmeli, bu amaçları etkileyecek olan uluslararası ve ulusal
faktörleri bulmak, devletin bu planlanan amaçlara ulaşabilme kapasitesinin
yeterliliğinin ölçülmesi, amaçları gerçekleştirme yolunda ortaya çıkan
engelleri aşmak için devletin kapasitesini çeşitli şekillerde kullanmayı
sağlayan stratejiler geliştirmek ve bu süreci devamlı şekilde yeniden
gözden geçirmek ve yorumlamak.
Dış politika deyimiyle genellikle bir devletin uyguladığı dış
politikaların bir bütünü anlaşılırsa da bazen tekbir durum veya tek bir
amaca ulaşmak için uygulanan stratejiler anlamına da gelebilir. Diğer
yandan kitle halinde siyasal katılımların çoğalması, çıkar ve baskı
gruplarının kamuoyunu da yanına alarak karar verenlere etkide bulunması
sonucu iç ve dış politikayı birbirinden tamamen ayırmak son derece
zorlaşmıştır. Devletler arasındaki bütünleşme, işbirliği ve
organizasyonlar arttıkça bir devletin dış politikası başka bir devletin iç
politikası olabilmektedir.
Sabit ve tutarlı bir dış politika izlemek ve uygulamak oldukça zordur.
Çünkü, kısa dönem avantajlar veya dezavantajlar bunların uzun-dönem
sonuçları arasında bağlantı kurmak, bunların diğer milletler üzerindeki
etkisini değerlendirmek, başarısızlığa uğramış bir politikayı çözmek
oldukça zordur.
Dış Politika Amaçları (objectives of foreign policy)
Dış politika amaçları, dış politikanın başarılması amacıyla düzenlendiği
sonuçlardır. Bu amaçlar, uluslararası toplumda bir devletin ilişkilerini
korumak veya değiştirmek, çalışan karar-alıcı birimler veya kişilerce
belirlenir. Birçok devletten devlete değişen bir çeşitlilik gösteren belli
başlı amaçlar da şunlardır: Kendi varlığını koruma ve savunma, güvenliğini
sağlama, ulusal olarak güçlü olma, ulusal prestij, ideoloji ve gücün
korunması ve güçlendirilmesi.
Dış Politika Stratejileri (strategies of foreign policy)
Bir devlet ulusal çıkarlarına uygun olarak belirlenmiş olan dış politika
amaçlarını gerçekleştirmek için uygulamış olduğu temel politikalar.
Stratejiler bir bakış açısına göre üç bölüme ayrılır. Bu gün en çok
uygulanan stratejide yabancı bir güç veya güçlere karşı birbirlerine yakın
hisseden veya çıkarları aynı olan devletler ittifak yapabilir veya
koalisyon kurabilir. Diğer bir strateji ise, bir devletin kendi dışında
olan sorunlara mümkün olduğunca karışmaması diğer ülkeler ve uluslararası
organizasyonlar ile en düşük seviyede ilişki kurması yani yalnızlık
(isolationism) stratejisidir.
I. Dünya Savaşı öncesi Amerika bu stratejiyi uygulamıştır. Bu
stratejilerin sonuncusu ise bağlantısızlık (non-alignment)'dir.
Uluslararası ilişkiler uzmanları, Batı Bloku birinci, Doğu Bloku ikinci,
bunların dışında kalan devletler de üçüncü dünya ülkeleri demiştir. Doğu
Bloku'nun ortadan kalmasıyla 1950 ile 1990 yılları arasında önemli
etkileri olan üçüncü dünya ülkelerine Bağlantısızlar denmiştir.
Bir başka bakış açısına göre dış politika stratejileri, kurulu
uluslararası sisteme karşı devletlerin takındıkları tutuma göre
revizyonist (antistatükocu) ve anti-revizyonist (statükocu) diye ikiye
ayrılabilir. İki savaş arası dönemde Çekoslovakya, Polonya, Yugoslavya ve
Romanya anti-revizyonist yani güç dağılımını destekleyen bir politika
izlerken, Macaristan, Bulgaristan ve İtalya revizyonist bir politika
izlemişlerdir.
Dış Yardım (foreign aid, assistance)
Uluslararası kurumlar veya devletler tarafından başka bir devlete verilen
askeri, sosyal ve ekonomik yardım ve destek. Ekonomik yardım teknik
yardım, sermaye bağışı, gelişim projeleri için borç, yiyecek yardımı, özel
yatırımlar için garantiler ve ticari krediler gibi unsurlardan, askeri
yardım ise askeri donanım transferleri, tavsiye grupları savunma desteği,
iyi niyetli asker kuruluşları desteklemek için ödemeler gibi unsurlardan
oluşur.
Dış yardım yapmanın amaçları; ittifakları kuvvetlendirmek, savaş nedeniyle
yıkılmış ekonomileri tekrar kurmak, ekonomik gelişimleri arttırmak
ideolojik destek sağlamak, stratejik malzemeleri ve hammaddeleri ele
geçirmek, uluslararası ekonomik çöküntüden ya da doğal felaketlerden
kurtarmaktır.
Dinginlik (equilibrium)
Karşıt güçler veya eylemler arasında denge halinde bulunma durumunu ifade
etmektedir. Bu denge hali mutlaka statik olmayabilir. İstikrarlı
olabileceği gibi istikrarsız da olabilir.
Dinginlik fikri siyasal açıdan bakılınca, iki ayrı çevre veya ortam içinde
düşünülebilir. Birincisi ulusal çevre veya ortam, öteki de uluslararası
çevre veya ortam.
Dinginliğin bulunmadığı sırada, oldukça yüksek bir istikrar durumunun
bulunması olanaklıdır. Bu durum, başat durumda bulunan taraftan saldırgan
emelleri taşımaması ve bu durumun sistemin diğer üye ülkelerince
uygulanmaz ve kabul edilmiş bulunması halinde ortaya çıkar.
Diplomasi (diplomacy)
Bir hükümetin belli konulardaki kanı ve görüşlerini doğrudan doğruya öteki
devletlerin karar vericilerine iletmesi sürecidir. Diplomasinin bir
görüşme sanatı olduğu da söylenir. Modern anlamda diplomasinin Kuzey
İtalya'da doğduğu kabul edilmektedir. XII. yy.'dan itibaren burada küçük
kent devletleri görülmektedir.
Bunlar arasında diplomasinin gelişmesine en fazla katkıda bulunan Venedik
Cumhuriyeti idi. Venedik Cumhuriyeti'nin diğer devletlerle geniş ticaret
ilişkileri içinde bulunması ve Bizans ile temas halinde olması, bu devleti
"elçiler okulu" durumuna getirmiştir. XVII. ve XIX. yüzyıl Avrupa'sında
altın çağını yaşayan klasik diplomasi, çağımızda eski önemini kaybetmiş,
buna karşılık yeni bazı diplomasi türleri ortaya çıkmıştır. Bunlar
konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi, sessiz diplomasi, zirve
diplomasisidir.
Diplomasi Temsilcileri (diplomatic representatives)
Devletlerin birbirleri ile ilişkilerde bulunmasını sağlamak amacıyla tayin
olunan ve devleti yabancı devlet nezdinde temsil eden kişiler (konsoloslar
diplomasi temsilcileri değildir).
Diplomatik temsilcilerin oluşturduğu bütüne "diplomatik misyon" adı
verilir. Misyon şefinin emri altında, diplomatik personel statüsündeki
meslek memurları (hariciyeciler) il idari ve teknik personel hizmet görür.
Viyana Kongresi'nde belirlenen sisteme göre misyon şefleri statüsündeki
diplomatik temsilciler 3'e ayrılır. 1. Devlet başkanları yanına gönderilen
büyükelçiler, Papanın temsilcisi olan muncio'lar (elçi), 2.Devlet
Başkanları yanına gönderilen orta elçiler ve öteki temsilciler,
3.Dışişleri bakanı yanına gönderilen maslahat güzarlar. Misyonda görevli
öteki diplomatik personel ise şöyle sıralanmıştır. Elçi (ya da
elçi-müsteşar), müsteşar, başkatip, ikinci katip, üçüncü katip ve ataşe,
devletler karşılıklı gönderecekleri misyon şeflerinin hangi düzeyde
olacağını aralarında kararlaştırırlar. Bununla birlikte kendilerini temsil
ettirmek için büyükelçi atamaları yolundaki uygulama yerleşmiş
bulunmaktadır. Diplomatik temsilci gönderilen devletlerden biri açıkça
itiraz etmediği takdirde, birkaç devlet yanında tek misyon şefi
gönderilebileceği gibi, birkaç devletin aynı kişiyi misyon şefi olarak
aynı devlet yanına göndermeleri de olanaklıdır.
Diplomat
Gönderilmiş olduğu devlet tarafından yetkili kılınan, ülkesini yabancı bir
ülkede veya uluslararası görüşmelerde temsil eden görevli diplomatların
sıfatları ve derece sıralaması. 1815 Viyana Kongresi ile belirlenmiştir.
Buna göre diplomatlar;
-Ambassador (büyükelçiler)
-Envoy resident
-Charge d'affaires şeklinde sıralanır.
Resmi evrak ve belgelerin çağlar boyunca geçirdikleri biçim
değişikliklerini inceleyen, bunları açıklayan aynı zamanda bu belgelerin
hazırlanmasını kuşaktan kuşağa aktarılmasını ve bu şekilde açıklayabilecek
kurumları inceleyen bilim.
Diplomatik Ayrıcalık ve Bağışıklıklar (diplomatic privileges and
immunities)
Uygulanan uluslararası hukukta kavram olarak, dokunulmazlıklar ile
ayrıcalıklar arasında bir ayrıma gidilmektedir. Dokunulmazlık kavramı
genel yasalardan bağışık tutulmayı değil, fakat yargılama ve icra
yollarının uygulamasından bağışık tutulmayı belirtmektedir. Buna karşılık
ayrıcalık kavramı kabul eden devletin kimi yasalarının özünden bağışık
tutulmayı, bunların özünün uygulanmamasını ifade eder. Diplomatik
ayrıcalık ve bağışıklıkları, 1. Diplomasi Temsilciliği Bakımından, 2.
Diplomasi Temsilcilikleri ve Görevlileri bakımından olmak üzere iki kısma
ayırabiliriz.
Diplomasi Temsilciliği Bakımından ayrıcalık ve bağışıklıklar şunlardır:
a) Elçilik binasının ve Araçlarının Dokunulmazlığı
b) Elçilik Arşivlerinin Dokunulmazlığı
c) Elçiliğin Haberleşme Serbestliği
d) Elçiliğin Vergi Ayrıcalığı
e) Elçiliğin Gümrük Ayrıcalığı
Diplomasi Temsilcileri ve Görevlileri Bakımından ayrıcalık ve
bağışıklıklar ise,
a) Kişi Dokunulmazlığı
b) Konut Dokunulmazlığı
c) Yargı Dokunulmazlığı ya da Bağışıklığı
d) Vergi Ayrıcalığı
e) Gümrük Ayrıcalığı
Diplomatik Koruma (diplomatic protection)
Bir devletin yabancı bir devletin haksız eyleminden zarara uğrayan
vatandaşını diplomatik yollar aracılığıyla koruma altına alması
(Diplomatic Protection).
Diplomatik Pasaport (diplomatic passport)
Yabancı bir hükümetin ajanlarına verilen ve onların resmi statülerini
tanımlayan, diplomatik ayrıcalık ve bağışıklıklarını sağlayan pasaport.
Diplomatik Protokol (diplomatic protocol)
Diplomatik misyon üyeleri arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar. Bu
konu uzun yıllar tartışmalara yol açmıştır. Diplomatik derecede ve
protokol sorunu 1815 Viyana Kongresi ve 1818 tarihli Aix-la-Chapelle
Kongresinde ele alınmıştır. Bunlarda alınan kararlar 14 Nisan 1961
tarihinde Viyana'da toplanan Diplomatik İlişki ve Bağışıklıklar Hakkında
Birleşmiş Milletler Konferansı'nda da küçük düzeltmeler kabul edilmiştir.
Buna göre diplomasi temsilcilikleri üç sınıfa ayrılmaktadır: (1)Devlet
başkanı katına atanan büyükelçiler ve nuncio'lar, ya da bunlara eşit
durumda bulunan öteki diplomasi temsilcileri, (2)Devlet başkanı katına
atanan, ortaelçiler ve internuncio'lar (Papaların ortaelçileri)
(3)Dışişleri Bakanı katına atanan işgüderler. Sözleşmenin 16. maddesinde,
her sınıfta elçilik kurulunun başlarının, kabul eden devlette, göreve
başladıkları tarih sırasına göre önde gelecekleri belirtilmiştir.
Diplomatik Sığınma (diplomatic asylum)
Sığınmacının suç işlediği ülke üzerinde bulunan bir yabancı diplomasi
temsilciliğine sığınmasıdır. İlke olarak, ülke devletinin ülkesel
yetkisine dair bir aykırılık oluşturduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle,
devletlerin diplomatik sığınma tanımama yükümü altında bulunduğu görüşü
yaygındır. Bununla birlikte, bir devletin başka bir ülkedeki diplomasi
temsilciliğine sığınan bir kişiyi, ilke olarak, ülke devletine temsil etme
yükümlülüğü de yoktur. Böyle bir yükümlülük ancak bu yönde bir andlaşma
hükmünün ya da başka yolla kabulün varolması ile olanaklıdır. Sığınmacı
statüsünün tanınmasının kesin olabilmesi için bunun iki tarafça da kabul
edilmesi en sorunsuz durumdur. 1950 tarihli Sığınma Hakkı Davası'na
ilişkin kararında, diplomatik sığınma konusunda bir tarafın iradesinin
yeterli olmadığını kabul etmektedir.
Domino Teorisi (domino theory)
1950'lerin ortalarından itibaren A.B.D.'nin yaklaşık yirmi yıl boyunca
uyguladığı Güneydoğu Asya politikasının dayandığı görüş. Domino teorisi
ilk kez Nisan 1964'te Vietnam'la ilgili birbasın toplantısı sırasında
Başkan Eisenhower tarafından ortaya atılmıştır. Vietnam'dan geri çekilme
yönündeki baskılara, ABD'nin Vietnam'ı kaybetmesi halinde bölgedeki diğer
ABD'nin yanında yer alan ülkelerin domino taşlarının yıkılması gibi teker
teker Çin ve Sovyet etkisine girecekleri şekilde cevap vermiştir. Daha
sonra Amerika dış politikasını yönlendiren diğer devlet adamları
tarafından da paylaşılan bu görüş ABD'nin yıllarca Vietnam'dan çekilmeye
ısrarla reddetmesinde etkili olmuştur. Bu görüş ayrıca 1965'te ABD'nin
Dominik Cumhuriyeti'ne karşı giriştiği askeri harekatı açıklamak, Küba
lideri Fidel Castro'nun yaratacağı bir domino etkisinden korunmanın
amaçlandığı iddia edilmiştir.
Doruk Diplomasisi: bkz. Zirve Diplomasisi
Dostça Girişim (friendly demarche)
Devletlerarası uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümünde kullanılan bir
yöntem. Aralarında belirli bir uyuşmazlık bulunan ve uyuşmazlığı çözmek
için görüşmelere çeşitli nedenlerle hazır olmayan tarafların bir araya
gelmelerini sağlamak, bir dostça girişim örneği olabilir. Bu türden bir
çabada temel amaç, sözkonusu devletler arasında belirli bir yumuşama
yaratarak görüşme zemini hazırlamak ve tarafları buluşturup
görüştürmektir.Taraflar bu girişimi olumlu ya da olumsuz karşılamakta
serbesttirler.
Duayen (dean of diplomatic corps)
Diplomatik protokolde bir statü. Bir meslekte yaşça ve kıdemce başta gelen
kimse. Bir ülkede görevli diplomatik temsilcilerden misyon şefi olarak o
ülkede en uzun süredir bulunan temsilci.
Dünya Hükümeti (world government)
Devletlerüstü olan; sahip olduğu en yüksek yetki ve güç ile barış ve
güvenliği sağlayacağına inanılan global bir politik kurum. Dünya Hükümeti
taraftarları kurulacak olan federasyonun merkezi yetkisi federasyonuna üye
olan devletlerin vazgeçecekleri yetkiden oluşacağını savunmuştur.
Günümüzde dünya hükümeti fikrini savunan ve yaymaya çalışan en hareketli
grup, Birleşik Dünya Federalistleridir (United World Federalist).
Bütün kuvvetin tek bir elde toplandığı uluslarüstü güç. Bu güç, yetkisi
altındaki devletler ve onların halkını ilgilendiren bütün politikaları
biçimlendirir. Böyle bir askeri fetihlerle kurulacağı gibi devletler
arasındaki işbirliği ile de kurulabilir. Eski Roma İmparatorluğu fetih
yoluyla bu güce çok yaklaşan tarihin başarılı örneklerinden birisidir.
Dünya Kamuoyu (world opinion)
Taahhütte bulunmuş ulusların ya da hiç bir uluslararası güç grubu ile
işbirliği yapmayan liderlerin, gerçek ya da tasarlanmış beklenen
tepkilerinin manevi gücü.
Dünya Politikası (world policy)
Uluslararası politika kavramının bir başka anlatım şekli. Uluslararası
politika kavramındaki varsayım ulus devletinin temel birimi olduğudur.
Ancak dünyamızda yeralan diğer ulus-devlet dışı bazı birimlerde
uluslararası politikanın kapsamı içerisine alınmaktadır. Dünya politikası
kavramı ise uluslararası kuruluşlar veya bazı zihinsel kuruluşları da
içine alarak biraz farklı çerçeve çizmektedir. Dünya politikası
uluslararası ilişkilere farklı bir perspektiften bakan farklı bir
yaklaşımdır.
Düşük Yoğunlukta Çatışma (low-intensity conflict)
ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki gerilla savaşlarına tepkide bulunmak
şeklindeki çatışmaları ifade eden bir çeşit savaş stratejisi. Düşük
yoğunluktaki çatışma stratejisinde hafif silahların kullanımı sözkonusudur
ve bu strateji halen ABD tarafından kullanılmaktadır.
Egemenlik (sovereignty)
Sadece devletin sahip olup, diğer sosyal kurumların sahip olmadığı en üst
karar alma ve uygulama yetkisi, iktidarı. Egemenlik, iç ve dış egemenlik
olmak üzere ikiye ayrılır. İç egemenlik, ulusal sınırlar içinde yalnız
devletin yetkisi ve güç sahibi oluşunu, dış egemenlik ise uluslararası
düzende de devletin yalnızca kendi taahhütleri çerçevesinde sınırlanabilen
mutlak bağımsızlığını içerir. Egemenlik, otuz yıl savaşları sonunda
politik bir gerçek olarak kabul edilmiş ve Modern ulus devletlerde en
önemli politika, organizasyon birimleri olmuştur.
Egemenlik, devletin sınırsız özgürlüklere sahip olması demek değildir.
Devlet idaresi uluslararası hukuk kurallarına ve devletin üye bulunduğu
birçok uluslararası organizasyonların kuralları ile düzenlenir. Egemenlik
eşit şartlarda bazı haklara sahip devlet eşitliğini de anlatır. Ayrıca
devlet, bağlı bulunduğu devlet sisteminin ortaya koyduğu kurallarla da
sınırlıdır.
Egemenlik terimini ilk kez. J. Bodin kullanmıştır. T. Bodin'e göre
Egemenlik: kişiler, vatandaşlar ve uyruklar üzerinde kanunların
kısıtlamadığı en yüksek iktidardır.
Ekonomik Yaptırım (economic sanction)
Birbirlerini istedikleri yönde etkilemek amacıyla devletlerin
kullandıkları dış politika araçlarından birisidir. Ekonomik yaptırımlar
iki gruba ayrılabilir: 1)Dış ticarete ilişkin tarife, kota, ambargo,
abluka gibi yaptırımlar. 2)Dış yardım gibi finansal yaptırımlar.
Ancak ekonomik yaptırımları bir dış politika aracı olarak kullanan
devletin diğer devleti istediği yönde etkilemesi bakımından karşı
faktörler önemlidir. Bu faktörler ekonomik yaptırımı uygulayan ülkenin
kapasitesi ve bu yaptırımların uygulandığı ülkenin yaptırım uygulayan
ülkeye olan bağımlılık derecesi olarak özetlenebilir.
Elçi (minister-envoy)
Bir devletin büyükelçilik nezdinde temsil edilmediği yabancı bir devlete,
devlet başkanı nezdinde gönderdiği tamyetkili diplomasi temsilcisi.
Elçilik (legation)
Elçinin yönetiminde çalışan diplomasi temsilciliği; bu temsilcilikte ve
çalışanların bulunduğu bina. Elçilikler kuruldukları ülkenin başkenti
önemli bir veya iki şehrinde kurulabilir.
Elçilik Hakkı (right of legation)
Devletin birbirleri ile olan ilişkilerini sağlamak ve sürdürmek amacıyla
temsilci gönderme ve kabul etmelerine bu ad verilir. Bütün bağımsız egemen
devletler bu haktan yararlanırlar. Papalık da elçilik hakkına sahip olan
uluslararası birimlerdendir. Bu hakka sahip olmayan uluslararası birimler
ise bağımsızlığı kısıtlı devletler, uluslararası duruma sokulmuş ülkeler
ve uluslararası örgütlerdir.
Emperyalizm (imperialism)
Daha ziyade İkinci Dünya Savaşı öncesi ve hatta yüzyılımızın başı ile
ondan önceki yüzyılların siyasi tablosuna uygun ve o devirlereait bir
deyimdir. Kelime anlamına uygun olarak bir ülkenin imparatorluk biçimi bir
egemenlik kurması için başka ülkelere veya bölgelere doğru yayılma
politikasıdır.
Bugün için Doğu ve Batı blokları birbirlerini böyle bir tutum izlemekle
suçlanmakta ise de gerçek odur ki kelimenin tam anlamına uyan
imparatorluklar yavaş yavaş kaybolmuşlardır ve uzun yıllar emperyalizmin
etki alanında buunan pek çok Asya ve Afrika ülkesi, son 20 yılda
bağımsızlık almış, milli kişiliğini bulmuştur. Bu nedenledir ki, bugün
Birleşmiş Milletlerin üye sayısı 185 (1994) olmuş ve gittikçe de artma
eğilimindedir. Bu kadronun yarısından çoğu, emperyalizmden çıkmış yeni
bağımsız ülkelerdir.
Entegrasyon: bkz. bütünleşme
Esnek karşılık doktrini (flexible response doctrine)
ABD'nin Kennedy döneminde gerçekleştirdiği daha sonra NATO'nun benimsediği
savunma doktrini. Doktrin ABD'nin tam anlamıyla yaşamsal çıkarlarının
sözkonusu olduğu durumlarda güvenliğini nükleer silahlarla koruyacağı,
öteki durumlarda ise savunmanın geleneksel silahlarla yapılacağı
anlayışına dayanıyordu. Kısacası, karşılaşılan silahlarının niteliğine
göre yanıt verilecekti. Çünkü bir saldırıya kitlesel karşılık vermesi
ABD'nin hareket serbestisini sınırlandıran bir durum haline gelmesiydi.
Ayrıca Sovyetler Birliği'nin kıtalararası balistik füze sistemlerine sahip
olmasıyla ABD'nin kendisi artık doğrudan sovyet saldırısına açık bir hale
gelmiştir. Bu durumda Avrupa'da muhtemel bir Sovyet saldırısında hemen
nükleer güçle yanıt verilmesi halinde Amerikan toprakları da bir nükleer
saldırı tehlikesi altında kalıyordu. Bu durumun ortaya çıkmaması için
"esnek" bir strateji izlenmesi gerekiyordu.
Esnek karşılık doktrininin en doğal sonucu NATO'nun kara kuvvetlerinde bir
artışa ihtiyaç duymasıydı. Çünkü karada Sovyetleri dengelemek gerekiyordu.
Yeni strateji sonucunda Avrupalı müttefikler arasında Amerikan nükleer
gücünün kontrolü yüzünde istekler çıktı, anlaşmaya varılamaması sonucunda
Batılı müttefikler arasındaki konsensüs bozuldu ve Fransa NOTA'nun askeri
kanadından çekildi.
Etkinlik (efficiency)
Bir kimsenin, bir grubun toplumsal ve siyasal güçlerini bir ortamda
kullandıkları, ve olguların, olayların akışını, alınan kararları
etkilemelerini sağlayan yetkileri, saygınlıkları ve gücü.
Etnosantrizm (ethnocentrism)
Bir kişinin kendi grup ve kültürünün diğer grup ve kültürlerden üstün
olduğuna inanması. Etnosantrizm ile toplulukların değerleri ve bu
değerlerin temsil eden statüleri arasındaki farklar önem kazanır. Kişinin
üyesi bulunduğu grubun değerleri diğer grupların değerlendirmesini
sağlayan standartlardır.
Fait Accompli
Dilimize "oldu-bitti" şeklinde aktarılabilecek, uluslararası sorunların
görüşmeler yolu ile çözmenin karşıtı anlamında bir terim. Uluslararası
ilişkilerde tek yanlı ve ilgili diğer tarafları dikkate almadan girişilen
uluslararası hukukça yasaklanmış bir eylemi ifade eder.
Faşizm (fascism)
İtalya'da 1919'dan sonra Mussolini'nin kurduğu partiye bağlı milis
kuvvetleri (Kara gömlekliler) büyük bir yürüyüş düzenleyerek Roma'ya girip
1922'de Mussolini'yi iktidara getirmişlerdir. Faşist Milli Parti (Partito
Nazionale Fascista) olarak ortaya çıkan bu siyasi örgütün temeli,
"Savaşçılar demeti" anlamına gelen (Fascio di Combattimento) adlı silahlı
milislere dayanıyordu.
Faşistler, komünislere karşı büyük bir mücadeleye giriştiler. Ayrıca,
herşeyde devlet elinin bulunması görüşündeydiler. Sloganları "Herşey
devlet içindir, hiç bir şey devlete karşı değildir, hiç bir şey devletin
dışında değildir" şeklinde idi. Mussolini diktatör olmuştu ve "Duçe"
ünvanı ile anılıyordu. Sıkı bir korporasyon sistemi ile ekonomik hayat da
kontrol altına alınmıştı.
Mussolini, yine kendi rejimine yakın olan Hitler'in Nasyonal Sosyalizmine
büyük sempati duyarak Nazi Almanyası ile Faşist İtalya'yı aynı blokta
topladı ve İkinci Dünya Savaşı'nda birlikte yer aldılar. 1944'te İtalya
mağlup olarak savaşı bıraktı. Mussolini de kendi vatandaşlarınca idam
edildi.
Federasyon (federation)
Ortak ancak sınırlı olmayan çıkarları sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir
devlet örgütleniş biçimi. Federal devlet bir devletin yapısında olabilecek
bir değişiklik sonucu ortaya çıkabileceği gibi bir devlet
konfederasyonunun gelişmesi ile üyelerin birleşmesi sonucu da oluşabilir.
Federal devleti devletler konfederasyonundan ayıran en önemli özellik
federal birimlerin tüm uluslararası yetkilerini merkez organa yani federal
devlet merkezine bırakmalarıdır. Savaş ilanı, ulusal savunma, andlaşmalar
yapma ve elçi gönderme yetkisi federal devletin tekelindedir. Ancak feodal
devletlerin herbirinin yasaları ve çeşitli organlır bulunmaktadır. Bu
etkili yapı içerisinde ortaya çıkan sorunlar hukuk çerçevesinde çözmek
amacıyla bir yüksek mahkeme oluşturulmaktadır. ABD, eski SSCB,
Avusturalya, Kanada, İsviçre, Meksika ve Almanya gibi ülkeler bu federal
sistemin farklı uygulamalarının örnekleridir.
FIR Hattı (Flight Information Region-FIR)
Uçuş bilgi bölgesi ya da İngilizce kısaltılmış adıyla FIR, içinde uçuş
bilgi ve uyarı hizmetlerinin verildiği hava sahasıdır. Uçuş bilgi
hizmetleri, özellikle, önemli meteorolojik bilgileri ulaşım
kolaylıklarını, hava alanlarının durumunu, bölgede bulunan tehlikeleri
(örneğin göçmen kuşların varlığı gibi) bildirmeyi içermektedir. Uyarı
hizmetleri ise, kaybolan, kaza yapan ya da tehlikede olan hava araçlarına
ilişkin bilgilerin arama-kurtarma faaliyetleri ile görevli birimlere
bildirilmesi görevlerini kapsamaktadır. FIR sahaları yalnızca ulusal hava
sahalarını kapsayabileceği gibi, kimi bölgelerde uluslararası hava
sahasını da kapsamaktadır.
Füze (missile)
Devletlerin elindeki silahları hedeflerine ulaştıracak araçlardan biri.
Uçak teknolojisindeki tüm gelişmelere rağmen, uçakların karşı tarafın hava
savunmasını aşarak hedeflerine tam başarıyla ulaşmaları olasılığı fazla
değildir. Bundan dolayı, bugün nükleer silahların gönderme araçları
arasında füzeler, uçaklara nazaran daha çok önem kazanmışlardır. Füzelerin
en önemli ayrıcalıklarından biri hızlarıdır. Hızı saatte 10.000 mil
dolayında olan kıtalararası balistik füzeler, Atlas Okyanusunu yirmi
dakika ile yarım saat arasında bir süre içinde geçebilmektedirler. Olası
bir nükleer savaşta füzelerin korunması konusundaki önlemler
öngörülmüştür: 1)Hedefi gizlemek, 2)dayanıklı sığınaklar yapmak ve 3)oynak
hedefler kullanmak.
Orta ve uzun menzilli füze taşıyabilen denizaltıların hizmete girmesi,
gönderme araçları alanında büyük yenilikler meydana getirmiştir. Ortaya
çıkan bu gibi denizaltılardan fırlatılacak füzelerle, hemen her hedefe
ulaşılması olanaklıdır. Karada işlenen ICBM (Inter Continental Balistic
Missiles-Kıtalararası Balistik Füzeleri)'lerin korunması, SLBM
(denizaltılardan fırlatılan balistik füzeler)'lere oranla çok daha zordur.
ABD ve SSCB, bu füzelerin korunması konusunda korunganlar (yeraltı
siloları) inşa etmişlerdir. ICBM'lerin başka bir korunma biçimi, bunların
karayolu veya demiryolu üzerinde sürekli harekette bulundurulmalarıdır.
Böylece karşı taraf füzelerin belli bir zamanda nerede olduklarını
bilemeyeceğinden, bunları tahrip edemeyecektir.
İlk yapılan Amerikan ve Sovyet füzelerinin hepsi tek bir nükleer başlık
taşımaktaydılar. ABD bir ABM (Anti Balistik Missiles) sistemini açabilmek
için, 1960'lı yıllarda çok başlıklı füze sistemi (MRV) geliştirmiştir.
Böylece bir füzenin taşıyacağı birçok başlık çeşitli yerlere
fırlatılacağından, geniş bir alanda başarı sağlaması daha muhtemeldir.
ABM'lere karşı MRV'ların yanında MIRV sistemi geliştirilmiştir. Bu tür
sistemde, bir tek füze, bir çok hedefe ulaşabilen birden fazla başlık
taşımaktadır. Şimdiye kadar ABD'liler iki çeşit MIRV'ler
geliştirmişlerdir. Birisi "Minuteman III" (ICBM'ler için), öteki de
"Posseidon" (SLBM'ler için) ve en çok isabet gücü olan füzeler bunlardır.
Hedeflerin yerlerinin saptanmasında yapılan hatalar, füzelerin fırlatılma
yeri, hava koşulları füzelerin isabet gücünü etkileyen önemli öğelerdir.
Füzesavar Füze (anti ballistic missiles-ABM)
Nükleer silahlara karşı geliştirilen savunma sistemlerindenbiri. Bu füze
sistemi, bir füzenin hedefine varmadan önce tahrip edilmesini
amaçlamaktadır. Bu tür füzeler çeşitlilik gösterebilmektedirler. Bu
çeşitlilik, yok edilmek istenilen füzenin hangi aşamada tahrip edilmek
istendiğine bağlıdır. Ancak bu tür sistemin başarılı olması için iyi
işleyen bir erken uyarı sisteminin varlığı gerekir. Bu tür bir sistem ilk
defa 1960'larda Sovyetler Birliği tarafından geliştirildi. 1960'larda
başlayan nükleer silahlara ilişkin görüşmelerde bu tür sistemlerde
sınırlandırmaya gidildi.
Ganbot Diplomasisi (gunboat diplomacy)
İngilizce'de kuvvetli topları olan eski bir gemi tipine ganbot denir.
Özellikle ABD'nin 20. yy.'lın en başlarında, Orta Amerika ülkelerine siyas
baskı yapmak için savaş gemisi ve deniz piyadesi göndermek suretiyle
uyguladığı politikayı tanımlayan bir deyim.
Gaullisme
Fransa'nın milli kahramanlarından ve meşhur devlet başkanlarından de
Gaulle'un siyasi felsefesini ve bunun uygulamasını tanımlayan ve Fransız
siyasi hayatında çok geçen bir deyimdir. Kendisinin ölümünden sonra da çok
taraftarı olan ve iktidarda bulunan bir siyasi akım ve cephe olmuştur.
Özetle; hürriyetçi fakat otoriter, devlet taraflısı, sosyal adalete önem
verir fakat anti komünist, dış politikada da batı dünyasına bağlı fakat
doğu bloku ile yakın ilişkiler sürdüren, Fransa'nın kendi atom silahlarına
sahip olması, NATO'ya çok bağlı olmaması, Avrupa Birliğine taraftar ancak
İngiltere'nin Avrupa işlerinden uzak tutulması, tarafsız ve yeni
bağımsızlığına kavuşmuş Üçüncü Dünya Ülkelerine Fransa'nın yakınlık
göstermesi şeklinde tanımlanan özellikleri bulunan bir akımdır.
Gerilla Savaşı (guerilla warfare)
Geleneksel savaş yöntemleri ile dize getirilemeyecek bir düşmana karşı
uygulanan vur-kaç taktiğine dayalı bir tür çete savaşı. Özellikle, son
dönemde silah teknolojisinin hızla gelişmesi karşısında bazı silahlara
sahip olamayanların cephelerde başarı sağlanması imkansızlaşmıştı. Bu
aşamada gerilla savaşının stratejisi, savaşta barışa varmaya yeterli
düzeye gelinceye kadar düşmanı etkisiz hale getirmeye dayanır. Geleneksel
olarak gerilla savaşı, yabancı bir işgale ya da bir ülkenin yönetiminin
belli bir gruba karşı haksız olduğu öne sürülen uygulamalarına tepki
görüntüsü taşır. Gerilla hareketleri, bağımsız olarak ortaya
çıkabilecekleri gibi düzenli askeri harekatları da destekleyebilirler.
Genellikle gerilla savaşı için politik bir amacın olması gerekir. Gerilla
savaşında başarı için propaganda ve halk desteği şarttır. Gerillalar
tedhişçi taktiklere başvurduklarında insanların bağlılığı sarsılabilir.
Eğer devlet ya da işgal güçleri benzer biçimde karşılık verirse halk her
iki taraftan da korkar. Hangi taraf güçlü ise ve denetimi elde tutuyorsa
onunla işbirliğine girebilir. Geçmişte, Vietkong'un Vietnam'daki Amerika
Birleşik Devletleri destekli güçlere, Afgan gerillalarının Afganistan'daki
Sovyetler Birliği destekli güçlere karşı yürüttükleri mücadele, bu savaş
türünün örneklerindendir.
Gizli Diplomasi (secret diplomacy)
Diplomasi anlayış ve uygulanmasında XVII. ve XIX. yüzyılların Avrupa
diplomasisinde en belirgin özelliklerinden birisi de gizlilikti.
Genellikle Avrupalı monarkların bizzat veya özel temsilcileri aracılığı
ile sürdürdükleri diplomasi faaliyeti gizli bir şekilde oluştuğu gibi, bu
gizlilik çoğu zaman belirli bir sonuca ulaşıldığında da sürerdi. Bir başka
deyişle, saray diplomasisi olarak da adlandırılan bu tür diplomasi, her
aşaması ile dışa kapalı bir biçimde yürütülürdü. Böylece, bir bölge halkı
bazen bir başka devletin egemenliğine geçtiğini sonradan öğrenebilirdi. Bu
tür diplomasiye karşı en önemli tepki, idealist ABD Başkanı Wodrow
Wilson'dan gelmişti. Wilson I. Dünya Savaşı sonlarında yayınladığı ünlü
"On dört nokta"nın Birincisinde, açık görüşmeler yolu ile ulaşılacak açık
sözleşmelerden sözediyordu. Gerçekte de, XX. yüzyılda demokrasinin
gelişmesi, halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha
büyük oranlarda katılmaları ile diplomasi daha "açık" niteliğe
bürünmüştür.
Glasnost: bkz. Gorbaçov Diplomasisi
Globalizm: bkz. Küreselleşme
Global Strateji (global strategy)
Bütün dünya üzerinde etkisi olabilecek bir strateji politikası izlemeye
milletlerarası kuvvetler dengesinde global strateji denir. Bu tür
politikaya bugün için sadece teksüper devlet olan ABD tam anlamı ile
izleyebilmektedir. Çin de bu yolda adımlar atmaktadır. Son zamanlarda,
ABD-Rusya-Çin üçlüsüne dünya askeri 1 uzun menzilli bonbardıman uçakları,
atom denizaltıları, uçak gemileri ve çeşitli ülkelerde askeri üslere malik
olması gereklidir.
Gorbaçov Diplomasisi (Gorbachev diplomacy)
Mihail Sergeyeviç Gorbaçov-1985 yılında SBKP Genel Sekreterliğine
getirilmiştir. Sovyet iç ve dış politikasında köklü değişiklikler
yaratmıştır. Glasnost (açıklık) ve Prestroika (yeniden yapılanma)
politikalarıyla belirli bir süreç içerisinde siyasal, toplumsal ve
ekonomik bir dönüşüm başlattı. Doğu Avrupa'daki katı komünizmin
arkasındaki Sovyet desteğini çekerek bölgedeki reformlara katkıda bulundu.
Bunu ikiAlmanya'nın birleşmesi konusunda olumsuz tutumunu değiştirmesi ve
1990'da Berlin Duvarı'nın yıkılması izledi. Silahsızlanma alanında
gösterdiği yürekli girişimler Amerika başkanı ile doruk toplantısındaki
olumlu tavırları ile dış gezileriyle uluslararası alanda saygınlık
kazandı. 1987 Aralığında ABD ile orta menzilli nükleer füzelerin
kaldırılmasını öngören INF antlaşmasını imzaladı. 1989'da Avrupa Konseyi
toplantısına katılarak bir "Ortak Avrupa Evi" önerisinde bulundu ve SNF
(kısa menzilli nükleer füzeler) konusunun görüşülmesini istedi.
Gorbaçov'un izlediği politika Sovyet Cumhuriyetlerinde bağımsızlık
hareketlerine yol açmış ve başkanlıktan istifasından bir gün sonra
Sovyetler Birliği resmen dağılmıştır (26 Aralık 1991).
Göçmenler (immigrants)
Milli ekonomik ve sosyal problemlerin yanısıra milletlerarası ilişkilerde
ve diplomaside de rol oynayan göçmenler, başlıca yurt dışına giden
(Emigration) ve yurda gelenler (Immigration) olarak iki ana konudur.
Yurt dışına giden göçmenler, genellikle, ülkedeki işsizlik ve nüfus
patlaması sonucudur. Ülke ekonomisi üzerindeki baskıyı hafifletirler.
Ayrıca gittikleri yerde ülkeler için bir potansiyel olurlar ve gereğinde
maddi ve manevi yardım unsurudurlar.
Ülkeye gelen göçmenler ise, ekonomisi zayıf ülkelerde büsbütün bir
ekonomik baskı unsuru olurlar. İşsizlik, meskensizlik problemlerine konu
teşkil ederler. Çeşitli ekonomik ve sosyal zorlukların kaynağı
olabilirler. Bazı ülkeler ise insan gücü sağlamak için göçmen kabul
politikası izlerler (ABD, Avusturya, Kanada) giden ve gelengöçmenlerin
kalifiye iş ve sanat sahibi olmaları da ülkenin ekonomik hayatı üzerinde
etkiler yapar.
Türkiye'deki 1951'de Bulgaristan'dan gelen yüzbinlerce göçmen ülkemiz
açısından son yılların en önemli göç olaylarındandır. 1968'de yapılan bir
anlaşma ile 1951 göçünde parçalanmış olan ailelerin diğer bazı fertlerinin
de Türkiye'ye göç etmesi olanakları sağlanmış, 100 bin kişi kadar
gelmiştir. Bu arada, 1963 Kıbrıs bunalımından sonra onbinlerce Rum asıllı
vatandaş da Türkiye'den Yunanistan'a göçmüştür. Bulgaristan ile olan göç
anlaşması uygulaması 1978 sonunda bitmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında çatışmaların gelişmesine göre çeşitli
kitlevi göçler olmuştur. Savaş sonrasında 1948'de Filistin'de İsrail'in
kuruluşu ile yüzbinlerce kişi bu topraklardan Arap ülkelerine iltica veya
göç etmişlerdir. İsrail'in kuruluşu ile çeşitli ülkelerde bulunan
yüzbinlerce Yahudi de buraya göçmüş ve göçmektedirler. Yine 1948'de
Pakistan-Hindistan ayrılmasından sonra milyonlarca kişi her iki yöne
doğuru göç etmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Doğu Prusya ve
civarındaki bir kısım topraklarındaki Almanya'dan batı yönündekibölgelere
14 milyon kadar kişi göç etmiş bulunmaktadır.
Göç hareketleri tehlike ve zorluklar karşısında veya baskı neticesi
olabileceği gibi, iki ülke arasında karşılıklı nüfus değişimi (Exchange de
Population) şeklinde anlaşmalar olabilir.
Gönderme Araçları (delivery systems)
Uluslararası strateji literatüründe, nükleer bombaları hedefe göndermek
için kullanılan çeşitli araçlara verilen ad. Nükleer bombaların hedefe
gönderilmesinde kullanılan en eski araç uçaklardır. Günümüzde ağır
bombardıman uçakları eskisinden çok daha büyük miktarlarda nükleer bomba
taşıyabilmekte ve saatte yaklaşık 1000 km hızla kıtalararası gidip
gelebilmektedir. Gönderme araçlarının ikinci grubu ise yerden veya
denizaltından fırlatılan tek veya çok başlıklı, füzelerden oluşmaktadır.
1981 yılında yürürlüğe sokulan Amerika Birleşik Devletleri Uzay Mekiği
programında kullanılan gönderme araçları, öncekilere oranla çok daha
gelişkindir. Birden çok uçuşta kullanılmaları olanaklıdır. Bu nedenle uzay
mekikleri ile gerçekleştirilen uçuşların maliyeti düşmektedir.
Görüşmeler (negotiations)
Uluslararası ilişkilerin temel öğelerinden birisi. Devletler arasında
görüşmeler bazen yalnızca görüş ve bilgi alışverişinde bulunma, bazen de
belirli bir sonucun barışçı yollardan çözümünü sağlama amacına yönelik
olabilir. Ayrıca görüşmeler, karşı tarafı masa başında oyalayarak zaman
kazanmak veya kendi görüşleri doğrultusunda propaganda yapmak amaçlarına
yönelik olarak da kullanılabilir.
Devletler arasındaki iki ya da çok yanlı görüşmelerde ilk karşılaşılan
sorun, görüşmenin nerede yapılacağıdır. Görüşme düşman iki ülke arasında
yapılıyorsa, genellikle tarafsız bir ülke topraklarında gerçekleşir. Dost
ülkeler arasındaki ilişkiler ise, karşılıklı olarak iki ülke topraklarında
gerçekleşmektedir. Görüşmeler kullanılacak dil, basına açık ya da kapalı
olması vb. sorunlar görüşmeler öncesinde çözülmesi gereken sorunlardır.
Diplomasi pratiği, tarafların uzlaşabilir konuları ele almalarını
öngörmektedir. Böyle durumlarda taraflar bazen çıkar birliği içerisinde
bazen de karşılıklı tavizler vererek sorunları çözebilir. Tarafların
birbirleri ile bağdaştırılması güç olan tezleri ele almaları çoğu zaman
bir sonuç doğurmasa da soruna çözüm getirecek konuların yaratılması
konusunda bazı adımlar atılmasını sağlayabilmektedir. Görüşmeler bazen de
kısır döngü halinde tıkanabilmektedir.
Gözlemci Statüsü (observer's status)
Bir takım konuları yerine getiren devletin ve öteki ulusların birimlerin,
gözlemci statüyle uluslararası örgütlerin çalışmalarına oy hakkı olmadan
katılmalarını ifade eder. Örgütlere göre gözlemcilerin bazen söz hakkı
bulunduğu gözlenmektedir. Gözlemci statüsünden yararlanan birimler
şunlardır. i)Henüz örgüt üye devletlerince devlet olarak tanınmamış devlet
iddiasındaki topluluklar, ii)Uluslararası örgütler, iii)Kimi ulusal
bağımsızlık hareketleri.
Güç Dengesi (balance of power)
Devletlerin ulusal güvenlik sorunlarıyla değişen ittifaklar çerçevesinde
nasıl uğraştığını tanımlayan bir bakış açısı. Özellikle XVIII. ve XIX.
yüzyılların Avrupasında geçerli olan bir sistem. Bu sistemde kutup ya da
bloklar bulnmamaktadır. Güçleri birbirine yakın en az beş ya da altı
devletin bir ortamda bulunması gerekir. Sistem, revizyonist devletlerin,
statükocu güçlerin güvenliğini tehdit etmeye başladığında gündeme gelir.
Bu sistemde yenilen devletlerin ortadan kaldırılması yerine onun sisteme
tekrar atılması amaçlanır. Devletler arasında gücün dengelenmesi ya ağır
tarafın hafifletilmesi ya da hafif tarafa ağırlık verilmesiyle olur. Bunun
için kullanılan bazı yöntemler; böl ve yönet, silahlanma ve ittifaklar ve
koalisyonların kurulmasıdır. Devletin yaşamını sürdürmesi statükonun
devamı için şarttır. Dengenin her bir devleti eşit güçte olabileceği gibi,
bir taraf diğerlerinden üstün olabilir. Ayrıca bir devletin Büyük
Britanya'nın 19. yy.'da yaptığı gibi bilinçli bir güç dengesi politikası
izleyebilir. 17. ve 18. yüzyıllarda güç dengesi politikası izleyen
devletlerin amacı, kendi hareket serbestilerini en üst düzeyde tutmaktı.
Amaç, devletlerin bağımsızlık ve hükümranlıklarını korumaktı. Devletler
serbestçe bir ittifaktan diğerine geçebiliyordu.
Kutsal ittifak statükonun korunmasına, devletin ortadan kaldırılmasına bir
örnektir Napolyon'un Fransa'yı mağlup edildikten sonra Fransa'ya paylaşmak
yerine Napolyon öncesi duruma getirilmesi tercih edilmiştir. I. ve II.
Dünya Savaşlarında ise bu sistemi temelinden sarsan ve çökmesine neden
olan Almanya'dır.
Güç Kuramı (power theory)
Başka devletlerin davranışını kontrol edebilmek iktidarını ve kapasitesini
ifade eder. Uluslararası ilişkilerde gücün başlıca rolü, öteki devletlerin
tutum ve davranışlarını etkilemektir. Güç uluslararası ilişkilerde belirli
bir amaca ulaşmada kullanılan bir araçtır. Bir devletin gücü çeşitli
öğelerden oluşur. Bu öğeler sürekli değişim halindedirler. Bir devletin
gücünü oluşturan öğeler arasında şunları sayabiliriz: a)nüfus ve işgücü,
b)doğal kaynaklar, c)coğrafi konum, ç)gelişme düzeyi, d)askeri güç,
e)hükümetin niteliği, f)diplomasinin kalitesi, g)Ulusal moral, vs. ülkenin
coğrafi konumu kadar, biçimi, topoğrafyası, iklimi vb. gibi noktalar da
devletin gücünü etkilerler.
Güç yaklaşımı (power approach)
Uluslararası Politika'yı açıklamakta kullanılan en eski yaklaşımlardan
biridir. Teorilerinde güç yaklaşımını kullanan ilk kişi Hans J.
Morgenthau'dur. Morgethau'ya göre Uluslararası politika, tüm politikalar
gibi bir güç ve iktidar mücadelesidir. Ayrıca Morgenthau ulusal çıkarı güç
öğesine göre tanımlamaktadır. Buna göre, devletlerin ulusal çıkarlarını
gerçekleştirebilmek için güce gereksinimleri vardır. Devletler
Margenthau'ya göre, 3 tür politika izleyebilirler: 1)Prestij politikası,
2)Statüko politikası, 3)Yayılma politikası. Bu ayrımda birincisi devletin
sahip olduğu gücü göstermek içinyaptığı girişimleri ve diğer ikisi ise
sahip olduğu gücü sürdürmek ve artırmak için yaptığı girişimleri ifade
eder. Morgenthau'un bu görüşleri, tüm uluslararası politikanın salt "güç"
kavramı ile anlatılmasının eksik olacağı ve çok genel nitelikte olduğu
için eleştirilere uğramıştır ancak güç yaklaşımı uluslararası politika
alanında temel yaklaşım biçimlerinden biri olmuş ve birçok yeni yaklaşımın
geliştirilmesinde çıkış noktası oluşturmuştur.
Güven Mektubu (letter of credence)
Bir diplomatik temsilcinin görev yapacağı ülkenin devlet başkanına,
diplomatın ülkesinin devlet başkanı tarafından gönderilen resmi döküman.
Bu mektupta diplomatın ülkesinin devlet başkanı, diplomatın kendisini
temsil yeteneğine olan güvenini belirtir ve kendi hükümeti adına
girişeceği faaliyetlerde kendisine gerekli kolaylığın gösterilmesini rica
eder. Bu mektubun diplomat tarafından sözkonusu ülkenin devlet başkanına
sunulması ile diplomatın o ülkedeki resmi görevi de başlamış olur.
Haber Alma (intelligence)
Bir devletin, diğer devletlerin gücüne, etkinliklerine ve olası hareket
yönlerine ilişkin bilgi toplaması. Haber alma ile güdülen amaç, siyasal
yöneticilere karar almalarında yardımcı olmak üzere değerlendirilebilecek
bilgilerden oluşan rapor hazırlamaktır. Haber alma üç aşamalı bir süreci
içerir. Bilinmesi gerekli olanlar kararlaştırılır. Daha sonra bilgi
toplanır ve sonunda bu bilgiler değerlendirilip çözümlenir. Toplanan
bilgiler diğer devletlerin silahlı kuvvetlerinin hazırlık derecesi, yeni
silahları, önemli askeri merkezleri, stratejik ve teknik hareket planları
vb. askeri-stratejik nitelikte olabileceği gibi özellikle ile de ilgili
olabilir. Haber almanın çeşitli yöntemleri vardır. Yaratılan izlenimin
aksine, bilgi toplamanın çoğu gazeteler, radyo ve televizyon yayınları ve
hükümet raporları gibi kamuya açık kaynaklardan elde edilir. Ayrıca
diplomatlar da bilgi toparlarlar. Bunlardan başka uydular, gizli
gönderimlerin çözülmesi ve yabancı ülkelerde bulunan ajanların aracılığı
ile de bilgi toplanmaktadır.
Haklı Savaş (justified war)
Bu kavram savaşların niteliği ile ilgilidir. Bu tür savaşı Ortaçağ
Avrupasında bir hükümdarın silahlı kuvvetlerini egemenlik bölgesi dışında
meşru nedenlerle kullanabilmesi anlamını taşımaktadır. O dönemde
Hristiyanlığı geliştirmeye yönelik savaşlar "Haklı", diğerleri ise haksız
olarak görülüyordu. Kavram XIX. yüzyılda değişik anlamlar kazanmıştır.
Çağımızda sömürge ülke halklarının bağımsızlıklarını sağlama amacına
yönelik olarak giriştikleri ulusal kurtuluş mücadeleleri "haklı savaş"
olarak görülmektedir. Bu görüşün karşısında yer alanlar ise bir
haklı/haksız ayırımındaki güçlüğe dikkat çekerek şiddetin her türlüsüne
karşı çıkmaktadırlar.
Hayat Sahası: bkz. yaşam alanı
Hibe (donation)
Karşılıksız dış yardım. Uluslararası örgütler, kuruluşlar ya da devletler
tarafından bir ülkeye yapılan hibe yardımda hiç bir koşul aramaz. Bu
yardım türü mali olabileceği gibi, program ve projelere ilişkin olarak
teknik malzeme biçiminde de olabilir. Hibe yardımda bulanan ülkenin bu
yardımı alan ülkelerdeki amacı kendisine siyasi avantajlar kazandırmak,
uluslararası alandaki gücünü arttırmak ve desteklediği sektörleri kendi
lehine kullanabilmektir.
Hidrojen Bombası (hydrogen bomb)
Füzyon ya da termonükleer bomba da denilen bir nükleer bomba türü.
Atomların füzyonunu hafif çekirdeklerin birleşerek, daha ağır bir çekirdek
oluşturması sırasında ortaya çıkan bir miktar enerjinin denetim altına
alınması anlamına gelmektedir. Bu bombalarda açığa çıkan enerji, atom
bombalarına oranla daha fazladır. Hidrojen bombasının ilk denemesini,
Amerika Birleşik Devletleri 31 Ekim 1952'de Sovyetler Birliği ise 12
Ağustos 1959'da gerçekleştirmişlerdir. Sonradan İngiltere, Fransa ve Çin
Halk Cumhuriyeti de füzyon bombaları yapmışlardır.
Bununla beraber gerek diplomatik teşebbüsler, gerekse taraflar arasında
varılan anlaşmalar bakımından sözkonusu olan nispi "açıklığı" fazla da
abartmamak gerekir. Gerçekten günümüzde açıklıktan uzak bir diplomatik
faaliyetten söz etmek mümkündür. Kaldı ki, teorik düzeyde de diplomatik
faaliyetlerin açık veya kapalı olmasının fayda ve sakıncaları tartışma
konusudur. Bazılarına göre kapalı diplomasi, zarar alıcıların kapalı
kapılar ardından geniş kitlelerin aleyhine bazı kurallar alabilmelerini
mümkün kılan ve demokrasinin özüne aykırı bir nitelik taşımaktadır.
Bazılarına göre, ise gerektiğinde uygulandığı takdirde kritik sorunların
ele alınışında, genellikle hisleri ile hareket eden ve kolayca
yönlendirilebilen geniş halk kitlelerinin etkisini azaltarak, sorunun
çözümü için gerekli teknik bilgi ve deneyime sahip uzmanlara daha fazla
inisiyatif tanıması dolayısı ile gerekli bir diplomasi biçimidir.
Hinterland
Geride topraklar, gerideki ülke anlamına gelen Almanca kökenli bir terim.
Bu ulaşım kaynağına, limana, özellikle ekonomik anlamda, bağımlı durumda
bulunan toprak parçaları birer hinterland oluştururlar.
Hiyerarşik Sistem (system of hierarchy)
Bu sistem hipotetik nitelikteki uluslararası sistem türlerinden bir
tanesi. Tarihte gerçekleşen en güzel örneğini, Roma İmparatorluğu
döneminin oluşturduğu söylenebilir. Günümüzde uluslararası politika
literatüründe daha çok bazı alt sistemleri çözümlemek açısından önem
taşıyan bu teorik modelde, sistem içerisinde bir devlet ile diğerleri
arasındaki güç dağılımı simetrik olmayan bir nitelik göstermekte ve de bu
sistemde ülke başat bir konumda bulunmaktadır.


