Uluslararası İlişkiler Sözlüğü-II
Ilımlı Dış Politika (moderate foreign policy)
Bir ülkenin dış ilişkilerinde, bugünkü dünya konjonktürü açısından,
herhangi bir bloka katılmaksızın ve herhangi bir ülke ile çatışmaksızın,
gerek Doğu ve gerekse Batı bloku ile iyi ilişkiler sürdürülmesi, diğer
bütün devletlere karşı ve konuda aşırı bir tutum izlenmesinden
kaçınılmasıdır. Bir çok ülkeler, bir bloka mensup olmamakla beraber, yine
de komşularıyla çeşitli anlaşmazlıklar içinde bulunmakta veya bloklarda
birine veya hepsine karşı bir tutum izlemektedirler ki bu durumda ılımlı
politika söz konusu olmaz. Üçüncü Dünya ülkeleri denen Asya-Afrikalı genç
devletlerden bir çoğu bu durumdadırlar. Oysa İsviçre, İsveç, Avusturya,
Finlandiya gibi ülkeler yukarıdaki nitelikleri olan bir dış politika
tutumu içinde bulunmaktadırlar. Bunlar sadee ekonomik yönden bazı
ülkelerle daha yakın ilişkiler sürdürmekte, fakat siyasi ilişkilerini
genellikle her ülke ile iyi geçinerek ve onlara eşit davranarak bir
anlaşmazlık çıksa dahi hiç bir askeri tedbiri sözkonusu etmeksizin tamamen
barışçı çözüm yolları arayarak tam bir ılımlılık içinde yürütmektedirler.
Irk Ayrımı: bkz. Aparthayd
İçişlerine Karışma (intervention in domestic affairs)
Devletlerin hedeflerine ulaşmak için dış politakalarında başvurdukları
yollardan biridir. Devletin iç işlerine karışmak, özellikle I. Dünya
Savaşı'ndan sonra yoğunlaşmış bir uygulamadır. İki dünya savaşı arasında
Almanya, İtalya ve Japonya, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise Amerika
Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti bir çok
devletin iç işlerine karışmışlardır. İç işlerine karışma büyük devletler
tarafından yapıldığı gibi diğer devletler tarafından da yapılmaktadır.
Bugünkü uluslararası yapı devletlerin birbirlerinin iç işlerine
karışmalarına olanak verebilmektedir. Bugünkü uluslararası yapı devletleri
birbirlerinin iç işlerine karışmalarına olanak verebilmektedir. Devletler
ve uluslararası kuruluşlar tarafından verilen yardımlar, bunları alan
devletlerin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşantılarını doğrudan ve
dolaylı olarak etkilemektedir. Karışmaya olanak veren, diğer bazı durumlar
ise, devletler arasındaki sınırların kolaylıkla geçilebilir olması ve halk
arasındaki din, dil ve etnik farklılık ya da benzerlikler, bir ülkede
bulunan en yüksek toplumsal ve siyasal kurumlara veya otoritelere duyulan
bağlılığın kimi zaman bir dış otoriteye veya ideolojiye karşı duyulması,
nükleer bir silahlanmanın ortaya çıkardığı askeri güce dayalı tehdit
politikaları, devrimci dış amaçları bulunan devletlerin propaganda
kışkırtma, yeraltı faaliyetlerini yönetmek için oluşturdukları örgütün
etkileri şeklinde sıralanabilir. İç işlerine karışma yöntemlerini altı
başlıkla toplayabiliriz: a)Diplomatik karışma, b)Güç gösterileri, c)Yıkıcı
faaliyetler, d)Siyasi Nitelikteki yeraltı faaliyetleri, e)Askeri karışma,
f)Dış destekli gerilla eylemleri.
Devletin egemenlik hakkının ve egemen eşitliği ilkesinin doğal
sonuçlarından bir devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmaması
olmaktadır. Bunun siyasal nitelikli bir ilke olarak ortaya çıkması ABD
Başkanı James Monroe'nun ABD Konseyi önünde 1823'de yaptığı konuşması ile
gerçekleşmiştir. "Monroe Doktrini" diye anılan bu görüşe göre Avrupalı
devletlerin Amerika kıtasının işlerine karışmaması istenmekte ve ABD'nin
de Avrupa işlerine karışmayacağı bildirilmektedir. Bu siyasal ilkenin
uygulanan uluslararası hukuk kuralı biçimine dönüşmesi ise Milletler
Cemiyeti Sözleşmesi 15. maddede 8. fıkrası ile gerçekleşmiştir. Benzeri
bir hüküm BM Andlaşmasının 2. madde 7. fıksarı ile de benimsenmiştir.
İç Savaş (civil war)
Aynı ülke içerisinde bulunan farklı siyasi, etnik, ideolojileri temsil
eden gruplar arasında sürdürülen bir tür savaş. Böyle bir savaş, mevcut
hükümete bağlı güçler ile buna karşı olan güçler arasında çıkabileceği
gibi (1936-1939 İspanyol iç savaşı, Yugoslavya iç savaşları 1919-?)
çeşitli siyasi grupların yeni oluşmakta olan bir devlet yapısına sahip
çıkmaları sebebi ile de başlayabilir (Angoladaki MPLA ve UNITA
mücadelesi).
Günümüzde iç savaşlar herhangi bir ülkenin sınırları içerisinde geçmekle
beraber, zamanla uluslararası bir hal almakta, değişik ülkeler çatışmacı
taraflardan birisinin yanında yer almaktadır. Bazı iç savaşlar ise bazı
devletlerin iç politikalarında bağımsız değişken hale gelmektedir.
İç Sular (national waters)
Denizlerdeki iç sular, bir devletin kara ülkesine sıkıca bağlı karasuları
olup, bu devletin karasularının iç sınırı iç sularının bittiği noktada
başlamaktadır. İç sular devletin, ilke olarak, tam egemenliğinde
bulunmaktadır.
Bununla birlikte kimi bakımlardan denizlerdeki iç sular kara ülkesinin
içinde yer alan göl, akarsu gibi karasal içsulardanbir takım farklılıklar
göstermektedir.
İki Kutuplu Sistem (bipolar system)
II. Dünya savaşı sonrasında global düzeyde gerçeklik kazanan bir
uluslararası sistem türü. Mortan A. Kaplan'ın sınıflandırmasına göre
gevşek ve sıkı olmak üzere başlıca iki türlü kutuplu sistem türü
sözkonusudur. Bunlardan "sıkı iki kutuplu sistem"e en benzeyen yapının
1950'lerin başlarında görüldüğü, o dönemden sonra sistemin "gevşek" bir
nitelik aldığı söylenebilir. İki kutuplu bir uluslararası sistemde
genellikle bir blok liderinin etrafında kümelenmiş iki devletler grubu
vardır. Sistem ne oranda sıkı ise, blok üyelerinin, blok liderliğine
bağımlılıklarının o derece fazla olması beklenir, yine sistem ne oranda
sıkı ise blok üyelerinin zorunlu bir seçim halinde blok çıkarlarına, kendi
ulusal çıkarlarından daha fazla önem vermeleri blok üyelerinden beklenen
bir davranıştır. Sistem içerisinde herhangi bir blokta yer alamayan
devletlerin ağırlığı ne oranda fazla ve sistem içerisinde Birleşmiş
Milletler gibi bloklar arasındaki ilişkileri yumuşatıcı bir örgüt ne
oranda etkin ise sistemin o ölçüde gevşek bir niteliğe sahip olduğu
söylenebilir.
İkinci Vuruş Yeteneği (second strike capability)
Saldırganın ilk vuruşundan sonra meydana gelecek "aşınmadan" arta kalan
bir kuvveti elinde bulundurması ve bir karşı darbe ile saldırganın
kentlerine, halkına ekonomisine "dayanılmaz" zararlar verebilmesidir.
İlhak (annexation)
Bir devletin kendine ait olmayan topraklar üzerinde resmen egemenliğini
ilan etmesi. Toprakların anlaşmalarla ya da satışla el değiştirmesinin
tersine ilhak fiilen el koyma ile gerçekleştirilen ve genel tanınma ile
meşruluk kazanan tek taraflı bir eylemdir.İlhak edien topraklar genellikle
önceden istila ve işgal edilmiştir. 1938'de Almanya'nın Avusturya'yı
ilhakında olduğu gibi istila sıcak çatışma olmaksızın şiddet tehdidi ile
de gerçekleşebilir. Askeri işgal ilhak oluşmaksızın şiddet tehdidi ile
gerçekleşebilir. Askeri işgal ilhak oluşturmaz ya da zorunlu olarak ilhaka
yol açmaz. Mesela II. Dünya Savaşından sonra çatışmanın sona ermesinin
ardından müttefikler Almanya'yı işgal ettiler ama bunu ilhak izlemedi,
tersine müttefikler ilhak niyetinde olmadıklarını açıkladılar. Askeri
işgal ilhakla sonuçlanırsa genellikle ilhak eden devletin egemen
otoritesinin kurulduğu ve bundan böyle de sürdürülebileceği yolunda resmi
bildirim beklenir. Yasadışı şiddet kullanımına dayalı ilhak BM
Anlaşması'nda kınanmıştır.
İltica: bkz. Sığınma
İnsan Hakları (human rights)
Tanımlanması ve sınırlanması oldukça zor, uzmanların üzerinde bazı
noktalarda uzlaşmadıkları, çağımızda ise uluslararası boyut kazanan bir
kavram, 1948 yılında ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde
İnsan Hakları "ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyaset ve diğer ayrıcı
nitelikler gözetilmeksizin tüm insanların faydalanacağı, temel hak ve
özgürlüklerdir. Tüm insanların sahip olması gereken bu haklar insanın en
üstün değer olarak kabul edilmesinden ortaya çıkar.
Alman hukukçu Jelinek Temel Hak ve Özgürlükleri; bireyi devlete ve topluma
karşı koruyan "Koruyucu Haklar", bireyin devletlerden bir hizmet veya
yardım almasını sağlayan "İsteme hakları" çalışma hakkı, öğrenme hakkı,
sosyal güvenlik hakkı, konut hakkı, bireyin toplumun yönetilmesinde söz
sahibi yapan ve iktidarın kullanılmasına katılmasını sağlayan, "Katılım
Hakları" olarak sınıflandırmıştır. Bu hakların birbirini tamamlayıcı
niteliktedir.
İnsan hakları ulusal anayasal ve yasalarca güvence altına alınmış ve
korunmuştur. Bu koruma uluslararası kurumların sağladığı uluslararası
koruma ile geliştirilir. Bu insan haklarının evrensel niteliğini de ortaya
koyar. Gerçekten çağımızda insan haklarının korunması ulusal düzeyi aşarak
uluslararası bir boyut -özellikle 2. Dünya Savaşından sonra- kazanmış,
devletlerin egemenlikleri insan hakları ile sınırlanmış ve insan hakları
uluslararası denetimin alanı içine girmiştir. 1948 yılında Birleşmiş
Milletler "İnsan Hakları Evrensel Bildirisi" 1950 yılında Avrupa
Konseyi'nce hazırlanan "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi" bu alandaki
önemli adımlardır. Bu sözleşmenin kurduğu organlar ise "İnsan Hakları
Komisyonu" ve "İnsan Hakları Mahkemesi"dir.
Türkiye 1987 yılında "Bireysel Başvuru" hakkı 1980 yılında "İnsan Hakları
Mahkemesi"nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş, 1975 Helsinki'de AGİK
"Savaş Belgesi"ni imzalamış ve 1988 yılında Avrupa Konseyi ve Birleşmiş
Milletler'in işkenceyi önlemeye yönelik sözleşmelerini onaylayarak,
uluslararası topluluğun bir üyesi olarak insan haklarına saygı
göstereceğini taahhüt etmiştir.
Günümüzde İnsan Haklarının uluslararası düzeyde korunmasında devlet dışı
özel kişi ve gruplarca kurulan gönüllü uluslararası kuruluşların önemi
artmaktadır. Bu kuruluş "Uluslararası AF Örgütü", "Uluslararası Hukuk
Komisyonu", "Helsinki İzleme Komitesi" dir. İnsan Haklarının uluslararası
düzeyde korunması için Birleşmiş Milletler ve onların ilgili organlarınca
1946 yılından beri yapılan çalışmaların bazıları şunlardır:
Üye devletler adına, insan haklarını korumak için gönüllü hizmet etmek,
Taraf devletlerce onaylanan ve sınırları içindeki herhangi bir insan
hakları ihlali olayında müdahale etme izni veren çok-taraflı
antlaşmaların yapılmasını,
"İnsan Hakları Yıllığı" katoloğu çıkarılarak -her yıl- üye devletlere
bilgi ve yardım sağlamak.
İnsan haklarını ihlal eden devletlere karşı, birlikte hareket ederek
kınama, silah ambargosu, ekonomik müeyyide gibi önlemler alması.
İrredantizm (irredentism)
İrridentizm teriminin kökeni İtalyanca'dır. Önceleri İtalya Krallığı'nın
kuruluş aşamasında, İtalyanca konuşan ve Avusturya sınırları içerisinde
yaşayan toplulukların bu krallığa katılmak istemesi çabalarına bu ad
verilmişken, sonradan genel bir anlam kazanarak; bir ülkenin başka bir
ülkede yaşayan bir dil ve etnik köken itibariyle kendisinden olduğuna
inandığı insan topluluklarını kendi topraklarına katmak istemesi ya da en
azından onlar üzerinde bir hak iddia etmesi olarak anlaşılmıştır. Örnek
olarak Hitler'in Çekoslovakya'nın Almanca konuşan Südetler Bölgesinin
Almanya'ya verilmesini verebiliriz.
İstikrarsız Blok Sistemi (unstable bloc system)
Morton Kaplanın geliştirdiği uluslararası siyasal sistem modellerinden
birisi. Bu sistemde, Amerika Birleşik devletleri ve Sovyetler Birliği
arasındaki gerginlik önemli boyutlardadır. Silahların denetimi konusundaki
anlaşmalar önemsizdir. Şiddetin yoğun biçimde kullanıldığı yerel
çatışmalar yaygındır. ABD ve SSCB'nin nükleer güçlerini minimum caydırma
düzeyinde iken, buna benzer durumda dört-beş ülke bulunmaktadır. Bu
sistemde ittifak ilişkileri askeri kapasite ve politikalara göre
belirlenmektedir. ABD ve SSCB müdahaleci bir eğilim içindedirler. ABD
statükoyu korumaya yönelik muhafazakar politikalara ağırlık vermekte, SSCB
ise statüko karşıtı -ulusal kurtuluş savaşları gibi- hareketleri
desteklemektedir. Bu sistemde, uluslararası hukuk gerektiği şekilde
hareket edememektedir. Burada Uluslararası camiaya düşen görev ise
arabuluculuk ve şiddet uygulamalarının sonuçlarını hafifletmektir.
İşgal (occupation)
Bir yeri ele geçirme. Toprakların işgali, savaşta işgal veya askeri işgal,
barış zamanında işgal ve bir anlaşmaya dayanan işgal birbirinden değişik
işgal biçimleridir.
Bugün artık kaybolmakta olan sahipsiz toprakların işgali daha çok sömürge
topraklarının işgali için kullanılan bir terimdir.
Savaşta işgal veya askeri işgal ise, bir yabancı ülke toprağı üzerinde
fiili bir duruma dayanarak hakimiyet kurmaktır. Bu işgal zaman bakımından
sınırlıdır: İşgal durumu savaşın bitiminde son bularak işgal edilmiş olan
toprak ya geri verilir veya işgal eden tarafın topraklarına katılır.
Savaşta işgal veya askeri işgal bir idari teşkilat kurarak yapılan
istiladan farklıdır.
Barış zamanında işgal ise bir barış anlaşmasında yer alan özel şartlara
uyulmasını sağlamak için yapılır. Örneğin, Ren nehrinin sol yakası
Versailles Antlaşmasına dayanılarak işgal edilmiştir. Savaş sırasında
yapılan bir işgal olmasına rağmen, taraflar arasındaki bir anlaşmaya
dayanır. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında Fransız topraklarının büyük
bir kısmı Almanya tarafından Haziran 1940 tarihli ateşkes antlaşması
gereğince; savaş sonunda Almanya müttefikler tarafından, Almanya'nın Mayıs
1945'te kabul ettiği teslim olma şartlarına dayanılarak işgal edilmişti.
İşgüder: bkz. Maslahatgüzar
İttifak (alliance)
Uluslararası ilişkilerde çeşitli devlet ya da güçlerin ortak eylemlerde
bulunmak için oluşturdukları birlik. II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere,
Fransa, SSCB ve ABD'nin Mihver devletlerine karşı kurdukları ittifak ile
NATO bu tür birliklere örnek gösterilebilir.
Günümüzdeki kurulan ittifaklar eskilere göre daha çok kapsamlı bir
işbirliği ve çaba gerektirmektedir. Bu nedenle örneğin II. Dünya
Savaşından kurulmuş ittifaklarda askeri ve ekonomik planlama daireleri
özel bir önem kazanmış ve yaygınlaşmıştı. NATO gibi daha gevşek bağlarla
kurulmuş ittifaklarda bile siyasal ve askeri alanlarda işbirliği içinde
çalışmaya ve ortak tavır almaya büyük önem vermektedir.
İzolasyonizm: bkz. Yalnızcılık
Jenosid (genocide)
Bir ırkın bir din, veya dil mensubu bir toplumun kitle halinde yok
edilmesini (exterminasyon) amaçlayan harekete denir ve diğer bir ismi de
"soykırım"dır. Bu hareketler, genellikle politik amaçla yapılır. Jenosid
bazı yönlerdenırk ayrımına benzese de amaç ve metod bakımından tamamen
farklıdır. Çünkü, ırk ayrımında, bir topluluğun horlanması, kötü muamele
görmesi, bir kısım haklarının kısıtlanması veya kamu hayatında önemsiz
durumda bırakılması varken, jenosid de bir topluluğun kökünün kazınması
şeklinde yok edilmesi esas amaçtır.
Tarih boyunca birçok jenosid olayları görülmüştür. Yüzyılımızda en önemli
olanı, Nazi Almanyası'nın İkinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında
Yahudilere karşı izlediği politikadır. Polonya "Varşova gettos", Alman
topraklarında da "Auschwitz, Buchenwald ve Dachau Kampları" şeklinde
anılan bu yerlerdeki uygulamalar sonucu yaklaşık 6 milyon kadarYahudinin
yok edilmesi üzerine savaştan sonra harp suçlularını yargılamak üzere
kurulmuş bulunan müttefiklerin Nürnberg Mahkemesi'nde bir kısım Nazi
Sorumluları jenosidden yargılanarak idam ve diğer ağır cezalara
çarptırılmışlardır. Ayrıca, Stalin Devrinde savaş sırasında Rusya'daki
Kırım Tatarlarının da kitle halinde Sibirya'ya ağır şartlardaki kamplara
sürülmesi ve Kırım'da hiç Tatar bırakılmaması da bu tür savaşlardan
sayılmaktadır. Daha sonra Kruçev devrinde bu olay bir suç olarak resmen
kınanmış ve sözü geçen toplumdan arda kalan yerlerine dönme müsaadesi
hükümetçe resmen verilmiştir.
1940'da Birleşmiş Milletlerce, jenosid hareketi resmen bir suç olarak
tanınmış ve tescil edilmiştir.
Jeopolitik (geopolitics)
Uluslararası siyasette coğrafi etmenlerin güç ilişkileri üzerindeki
etkisinin incelenmesi. Jeopolitik kramcıları doğal sınırlara ulaşma,
önemli deniz yollarından yararlanma ve stratejikönem taşıyan kara
parçalarının denetim altında tutma gibi kaygıların ulusal politikaların
belirlenmesinde önemini göstermeye çalışmışlardır. Coğrafi kaygılar
yalnızca uluslararası siyasette kilit rol oynamaya çalışan güçlü
devletlerin politik hesaplarında değil, ulusal çıkarlarını korumak için
uygun coğrafi sınırlara ulaşmayı amaçlayan küçük devletlerin etki
alanlarının belirlenmesinde de başlıca rol oynadı. Ulaşım ve iletişim
olanaklarının artması ve öteki teknik gelişmeler sonucunda ise devletler
coğrafi konumlarının sınırlamalarını aşabilir hale geldiler ve jeopolitik
etmenlerin ulusal politikalar bakımından önemi azaldı.
Jus Legationum: bkz. Elçilik Hakkı
Kabotaj (cabotage)
Bir ülkenin kendi limanları arasında deniz ticareti konusunda tanıdığı
ayrıcalık. Bu ayrıcalıktan sadece yurttaşların yararlanması ulusal
ekonomiye önemli bir katkı sağlayacağından devletler, yabancı bandralı
gemilere kabotaj yasağı koyma yoluna gitmişlerdir.
Bazı uluslararası sözleşmelerde de kabotaj yasağı koyma yetkisine ilişkin
hükümler yer alır. Terim günümüzde hava trafiği açısından da
kullanılmaktadır.
Kamuoyu (public opinion)
Belli bir konuda toplumun büyük bir kesimince benimsenen görüş, tavır ve
inançların toplamı. Biraz farklı ifade ile de belirli zamanda belirli bir
tartışmalı sorun karşısında bu sorun ile ilgilenen kişiler grubuna hakim
olan kanaattir. Bu açıdan, basın, radyo-TV, toplumsal dernek kurma,
siyasal faaliyet (partiler) özgürlük ile baskı grupları hem bireysel hem
toplum ifade araçları hem de kamuoyunun serbestçe oluşumunu sağlayan
kanallar durumundadır.
Kapalı Diplomasi (closed diplomacy)
Bir diplomasi anlayışı ve uygulaması. Eski diplomasinin belki de en önemli
niteliklerinden biri gizlilik rolü. Gizlilikten diplomatik görüşmelerin
gelişme biçiminin ve sonuçlarının kamuoyuna açıklanmaması kastediliyordu.
Nitekim bu yüzden I. Dünya Savaşı'nın başlamasına değin uluslararası
politika bir bakıma saray politikası niteliğinde idi. Yani diplomasi
ilişkileri çoğu kez bizzat hükümdarlar tarafından yürütülüyordu. Yabancı
ülkelere gönderilen diplomatlara da hükümdarın kişisel temsilcisi gözü ile
bakılıyordu. Bu eski diplomasi türünde sadece diplomatik görüşmelerin
değil; varılan sonuçların da açıklanmaması ya da gizli tutulması giderek
artananlaşmaların ve sözleşmelerin yapılmasıyla sonuçlanıyordu. Bazen bir
bölge halkı başka bir devletin egemenliğine geçtiğini sonradan
öğreniyordu. Bu tip diplomasiye karşı en büyük tepki ABD başkanı
Wilson'dan gelmiştir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılacak açık
sözleşmelerden sözediliyordu. Gerçekten 20. yy.'da demokrasinin gelişmesi
halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha büyük
oranlarda katılması gibi nedenlerle diplomasi eskiye oranla daha açığa
bürünmüştür. Bununla beraber gerek diplomatik gelişmeler gerekse taraflar
arasında varılan anlaşmalar açısından sözkonusu olan bir nisbi "açıklığı"
fazla da abartmamak gerekir.
Kapasite Analizi (capacity analysis)
Bir devletin, dış politika amacı ile yönelimlerine ulaşabilmesi için,
elindeki siyasi, askeri ve ekonomik yetenek ve olanaklarını analiz etmeye
çalışan yaklaşımdır. Karar alma sürecinde, karar vericilerin herhangi bir
konuda politika belirlerken yalnız kendi ülkelerinin değil, sözkonusu
karardan etkilenebilecek diğer ülkelerin de kapasitesini iyi
değerlendirmeleri gerekir. Bir ülkenin kapasitesini oluşturan öğeler:
a)Doğal kaynaklar, b)Coğrafi konum, c)Nüfus ve işgücü, d)Endüstriyel
kapasite e)Asker güç f)Ulusal Moral, g)İdari ve siyasi örgütlenme şeklinde
sıralanabilir. Bu kaynakların nitelik ve niceliklerinin ölçülebilmesi
kapasitesi analizinde karşılaşılan en önemli sorundur. Bu yüzden bu
öğelerden bazıları kapasite analizinde gözardı edilebilmektedir.
Karar Alma Süreci (resolution process)
Basit anlamda karar alma, varolan seçenekler arasında tercih yapmak
davranışıdır. Bu yaklaşım Uluslararası Politika'da öteden beri vardır,
ancak bu sürecin sistemli olarak incelenmesi ilk olarak psikoloji, ekonomi
gibi diğer bilim dallarında görülmüştür. Karar verme sürecinde üzerinde
önemle durulması gereken iki nokta vardır: Algılama ve rasyonellik.
Algılama, psikolojik bir kavram olup, karar vericilerin önlerinde ki
veriler hakkındaki yorum yapmalarında başrolü oynar. Rasyonellik öğesi ise
insanların karar alırken akılcı biçimde davranacakları düşünülerek kabul
edilmiş bir kavramdır. Karar alma sürecinde iç ve dış çevrenin ve daha
önceki kararların feedback (geri bildirim) yoluyla sürekli etkileri
vardır. Bu yüzden bu sürecin sadece karar vericileri hakkında elde edilen
bilgiye dayanılarak anlatılması mümkün değildir. Kaldı ki karar alma
sürecinin hangi kişi ya da kurum tarafından başlatıldığını söylemek de her
zaman kolay değildir.
Karasuları (territorial waters)
Uluslararası Hukuk'ta bir devletin kıyılarına bitişik olan ve o devletin
kara toprakları üzerindeki yargı yetkisine giren deniz parçası. Bütün
ulusların kullanımına sunulmuş açık denizlerden ve ulusal toprakla çevrili
göller belli koy ya da haliçler gibi iç sulardan farklı bir hukuki rejime
tabidir. Karasularının dış sınırı ülke sınırını oluşturur.
Kara Ülkesi (national territory)
Bir devletin üzerinde kesin egemenlik haklarını kullandığı toprak alanı.
Bu alan devlet ülkesinin bir parçasıdır ve yüzeyi gibi alt kısımları da
devlete aittir. Günümüzde kıta sahanlığı kavramı kara ülkesinin bir devamı
niteliğinde kabul edilmiş ve kıyıya bitişik deniz yatağı ve onun toprak
altı da devletler tarafından işletilmeye başlanmıştır.
Karışma (intervention)
Herhangi bir devletin iç veya dış politikasını etkilemek amacı ile diğer
bir devlet veya devletler grubunun sözkonusu ilk devlete yaptığı müdahale.
Bu şekilde bir müdahale doğrudan veya dolaylı olabilir. Bir devlet bu
türden eylemlerin gerekçe olarak çeşitli nedenler öne sürebilir. Karışmada
bulunan devlet; bir anlaşma ile bu hakkını kendisine tanınmış olduğunu,
karşı tarafın aralarındaki bir anlaşmayı tek taraflı bozduğunu, müdahaleyi
bu ülkede yaşayan kendi vatandaşlarını kollamak amacı ile yaptığını,
müdahalenin bir meşru müdafaa özelliği taşıdığını, müdahale edilen
devletin uluslararası hukuk kurallarının çiğnendiğini gerçek olarak
gösterebilir. Bütün bunlara rağmen uluslararası teamül ve Birleşmiş
Milletler Antlaşması, sadece çok sınırlı durumlarda bir devletin böyle bir
davranışını meşru kabul etmek eğilimindedir.
Karşılıklı Bağımlılık (interdependence)
İki yada daha fazla tarafın eylemlerinin karşılıklı olarak birbirleri ile
bağıntılı olma vaziyeti. Bu karşılıklı bağımlılık genelde ekonomik gibi
özel bazı alamlara ilişkin olmaktadır. Karşılıklı bağımlılığın düzeyi bu
nitelik açısından iki bir ayrımı yapılmaktadır. Birinci ayrıma göre
taraflar arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisi, bir yanı ile,
tarafların kendileri dışındaki bazı gelişmelere olan duyarlılığına ve
etkileme durumuna işaret etmekte bir yanı ile de, taraflarca kendilerinin
dışındaki bazı gelişmelere olan bu duyarlılığın kendilerine yüklediği
maliyetin bir göstergesi olmaktadır. İkinci ayrım ise, böyle bir ilişkinin
tarafları açısından yapılmaktadır. Bu açıdan iki türlü karşılıklı
bağımlılık olgusu mevcuttur. Ülkelerin birbirlerine olan karşılıklı
bağımlılıkları ve uluslararası sistem arasındaki karşılıklı bağımlılık.
Birinci tür karşılıklı bağımlılığın en geleneksel türüdür. İkinci tür ise,
kavramın bugünkü anlamını daha iyi yansıtmaktadır. Bu tür bağımlılık
siyasi/askeri öğeleri de kapsamakla birlikte ticari/ekonomik alanda ortaya
çıkar.
Kısırdöngü: bkz. Görüşmeler
Kıtalararası Balistik Füzeler (intercontinental ballistic missiles)
Nükleer bombaları hedefe göndermek için kullanılan çeşitli araçlara
verilen isim. Bu işi yapmakta kullanılan en eski araçlar uçaklardır.
Gönderme araçlarının ikinci grubu ise yerden veya denizaltından tek veya
çok başlıklı füzelerden oluşmaktadır.
Amerika'nın U-2 casus uçaklarını geliştirmesi, 1956 yılının ortalarına
rastlar. Bu uçak Sovyetler Birliğinin fotoğraflarını çekmesi üzerine
Sovyetler Birliği çalışmalarını daha gizli biçimde yürütmeye çalışmıştır.
26 Ağustos 1957'de ise SSCB ilk ICBM denemesini yaptı ve bundan 6 hafta
sonra ise 4 Ekim de ilk Sputnik'i uzaya fırlattı. ABD bunun üzerine
kamuoyunda ve kongrede oluşan "füze açığı (missile gap)" heyecanı üzerine
hızla ICBM yapımı programına girdi. 1962 yılında ise, karşı tarafı
caydırmak için gerekli olanın çok üstünde bir öldürme kapasitesine ulaştı.
Kıta Sahanlığı (continental shelf)
Kara platformu olarak da bilinen, bir kara parçasını ya da kıtayı
çevreleyen görece sığ ve eğimli deniz tabanı. Genellikle kıta sahanlıkları
kıyıdan 200 m derinliklere kadar uzanır. Texas'taki petrol yataklarının
deniz altına uzandığının anlaşılması üzerine 1945 yılında ilk kez ABD
tarafından uluslararası hukukta Kıta sahanlığı kavramını kullanmıştır. İlk
sözleşme ingiltere ile Venezuela arasında 1942 yılında imzalanmıştır. 1958
tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı'nın ilk toplantısında,
kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısının dibi ve dipaltı olarak
tanımlanan kıta sahanlığının dış sınırının 200 m derinlik ya da
işletilebilirlik ölçütüne göre saptanması kararlaştırılmıştır. 1958'de
ortaya konan adaların kendi kıta sahanlıklarına sahip olabilecekleri
ilkesi bu sözleşmeyle benimsenmiştir. 1970'lerin başından bu yana Türkiye
ile Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı anlaşmazlığı, deniz sınırları
karşı karşıya olan devletlerin durumuna tipik bir örnek oluşturmakta ve bu
sorun günümüzde de devam etmektedir.
Kitlesel Karşılık Doktrini (mass retaliation doctrine)
1957 yılından önce NATO'nun Sovyet tehlikesine karşı askeri stratejisi. Bu
strateji kısaca, herhangi bir komünist saldırı karşısında ABD'nin
Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin önemli endüstri merkezlerine
karşılıkta bulunacağını öngörmesiydi. Ancak burada temel nokta karşı
tarafın kullandığı silahların türüne bakılmaksızın nükleer silahlarla
savunma yapılacak olmasıydı. İki noktaya dayanıyordu: 1)Nükleer silahlarla
karşılık verme düşmanı hem sınırlı, hem de kitlesel bir savaştan
caydıracaktı. 2)Nükleer silahlar durum gerektirdiğinde kullanılacaktır.
Kitlesel karşılık stratejisi dünya barışı ve insanlığın geleceği açısından
büyük riskler taşıyorsa da nükleer çağın gerçeklerine uyuyordu ve
güvenlikliydi. Ancak zamanla inandırıcılığını ve dolayısıyla
caydırıcılığını yitirmesi, Sovyetler Birliği'nin uzun mensilli gönderme
araçlarını geliştirmesi gibi nedenlerle bu stratejiden vazgeçilmiştir.
Kollektif Güvenlik (collective security)
Dünyadaki her devletin diğer bir devletin güvenliğini ve bağımsızlığını
garanti edeceği bir güç sistemi. Kollektif güvenliğin temel ilkesi
katılımın ve zorlanmanın evrenselliğidir. Bu şartlar altında bir saldırgan
ulusun, tüm topluluğun birleşmiş muhalefetiyle karşılaşması beklenir. Bu
temel varsayım şimdiye kadar MC misakında ve BM sözleşmesinde yer
almıştır. NATO, Varşova Paktı gibi bölgesel örgütler kollektif güvenlik
sisteminin modelleri olarak kabul edilmemişlerdir. Çünkü bunlar
evrensellik ilkesini tam olarak yerine getirmiyorlar. Kollektif güenlik
sadece bir teorik güç modelidir. Böyle bir sistem hiç bir zaman etkili bir
şekilde işlemedi. Milletler Cemiyeti ile getirilen kollektif güvenlik
sistemi, sistemin temel öğelerinden önemli bir bölümünün mevcut statükodan
memnun olmamaları sebebiyle işlememiştir.
BM dünya barış ve güvenliğin tehlikeye düştüğünü gördüğü anda silahlı
önlem dahil her türlü önlemi alabilecektir. Ancak Konsey'deki 5 daimi
üyenin veto hakkının bulunması karar alınmasını zorlaştırmaktadır. Bu
tıkanıklığı aşmak amacı ile böyle durumlarda Genel Kurul'a konu ile ilgili
karar alma yetkisi tanıyan Barış İçin Birleşme Kararı 1950'de kabul
edilmiştir. Herşeye rağmen büyük güçlerin aralarında anlaşmadığı
konularda, barış ve güvenliği bu yollar ile sağlama çabalarının başarılı
olacağı söylenemez.
Kollektif Liderlik (collective leadership)
Bir tür liderliktir. Parlamentodaki tüm muhaliflerin ve üst düzey
yöneticilerin yönetimde beraber söz almalarıdır. Stalin'in ölümünden sonra
Stalin'i kötüleme kampanyası doruk noktasına SBKP'nin 20. kongresine
ulaştı. En çok eleştirilen nokta Stalin'in ortak vasisiydi ve okunan
programda yeni bir otokratın ortaya çıkmasının önlenmesi için kollektif
liderlik ilkesine önem verilmesi gerektiğini belirtiyordu. İşte kollektif
liderlik Stalin'den sonra iktidar mücadelesine girenlerin bir süre tercih
ettiği toplu yönetimdir.
1953'te Rakosi'nin istenenleri yapmadığını gören Sovyet Yöneticileri
Macaristan'da Rakosi'nin tek adam yönetimine son vererek kollektif
liderlik ilkesini yürürlüğe soktular. Polonya'da Bierut'un 1956'da
ölümüyle ülkede tek adam yönetimi sona erdi. Kollektif birleştirme burada
da yapıldı.
Kollektivizm (collectivism)
Ekonomi politikası açısından kollektivizm, ülkedeki her tür üretim araç ve
olanaklarının şahıslar veya özel şirketler yerine tamamen devletin veya
toplumun elinde olması durumudur.
Bu sistemdeki bir toplumda kişisel mülkiyet de çok sınırlı olup önemsiz
bir düzeydedir.
Kolonyalizm: bkz. sömürgecilik
Kominform (Cominform)
Resmi adı "Komünist Enformasyon Bürosu" olan 1947'de Sovyetler Birliğinin
önderliğinde kurulan ve 1956 yılına kadar etkinlik gösteren uluslararası
komünist örgüt. Büro Eylül 1947'de SSCB, Çekoslovakya, Macaristan,
Bulgaristan, Polonya, Romanya, Yugoslavya, Fransa ve İtalya komünist
partilerince Polonya'da kurulmuştur. Kominformun kuruluşuna Yugoslavya
komünistleri büyük destek sağladıkları için ilk olarak örgüt merkezi
Belgrad olarak belirlenmiştir. Fakat daha sonraları Yugoslavya ile
Sovyetler Birliği arasındaki gerginliğin artması sonucu, Yugoslavya
Komünist Partisi Haziran 1948'de örgütten çıkarılmış ve Merkez Bükreş'e
taşınmıştır. Kominform devletleri arasında uluslararası dayanışmayı
pekiştirmek için propaganda, ağırlıklı bir eri teşkil ediyordu. Marshall
Plan ve Truman Doktrin'in uygulanmasını engellemek için kominform
tarafından görevlendirilen İtalyan ve Fransız komünist partileri başarılı
olamamışlardır. Daha önceki denemelerde olduğu gibi kominform döneminde de
sosyalist sistemin kazanımlarını koruma eğilimine ağırlık verilerek,
devrimlerin yayılması amacı ikinci plana itilmiştir. Kominform 17 Nisan
1956 tarihinde Yugoslavya ile arasındaki gerginliği yumuşatmayı amaçlayan
Sovyetler Birliği tarafından dağıtılmıştır.
Komintern (Comintern)
Üçüncü Enternasyonal'in diğer adıdır. Komintern 1919'da Rus Devrimi'nden
sonra Moskova'da kurulmuştur. Hedefi Marksist sosyalizmi ve devrimciliği
dünyaya yaymaktı. Başlangıçta Alman ve Rus Komünist Partileri ile diğer
ülkelerin aşırı solcu gruplaşmaları, Komintern hareketlerine katılmıştır.
Komintern, diğer ülkelerdeki Sosyalist partilerin aşırı unsurlarını
kazanıp, bunlara komünist partiler kurdurmak üzere on yıldan fazla bir
süre çalışmıştır. Zamanla bütün ülkelerin açık ya da gizli faaliyet
halindeki komünist partileri Üçüncü Enternasyonel'e üye olmuştur. Almanya
ve Japonya 1936'da Komintern'e karşı Anti Komintern Paktı'nı imzalamıştır
ve bu organizasyon Berlin-Roma Mihveriyle yakın ilişkiler kurmuştur.
Üçüncü Enternasyonal 1943'te Stalin tarafından dağıtılmıştır. 1947'de
Kominform adıyla tekrar teorik olarak kurulmuştur, ancak eski cazibesini
kazanmaktan uzak kalmıştır.
Konfederasyon (confederation)
İki ya da daha çok devletin ortak ve sınırlı çıkarları için, iç ve dış
egemenliklerini koruyarak bir antlaşmayla oluşturdukları devletler
topluluğu. Konfederasyon devletleri arasında işbirliği sağlamak için
genellikle üye devletlerin kendi hükümlerinin direktifleriyle sıkı sıkıya
bağlı temsilcilerinden kurulu, diplomatik nitelikte bir danışma organı
oluşturur. Konfederasyona bağlı ülkeler ilke olarak bağımsızlıklarını
koruduklarından, bu devletlerden her biri yabancı devletlerle diplomatik
ilişkilerini sürdürürler. Konfederasyonun federasyon ile arasındaki fark
konfederasyonun yetkilerinin ortak çıkarlarla sınırlılığı, alınan
kararları uygulayabilecek bir organın yokluğu gibi olumsuz özelliklerine
karşıt federasyonda siyasi otoritenin merkezi yönetim ile birimler
arasında bölüştürülmüş olmasıdır. Bu yüzden konfederasyonlar federal
örgütlenmenin çekirdeğini oluştururlar. ABD 1976'da 13 ingiliz kolonisinin
bir konfederasyon çatısı altında bir araya gelmesiyle oluşurken, günümüzde
50 eyaletten oluşan federal bir cumhuriyet şeklini almıştır. Milletler
Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi global organizasyonlar, NATO ve
Avrupa Birliği gibibölgesel kuruluşlar konfederasyon ilkesine göre
oluşturulmuşlardır.
Konferans Diplomasisi (conference diplomacy)
İkiden fazla devlet temsilcisinin toplanarak aralarındaki meseleleri
çözümlendirme girişimleridir. Bu anlamda konferans diplomasisinin tarihi
pek eski değildir. Konferans diplomasisi olarak adlandırılan bu tür
diplomasisinin 1648 tarihli Westphalia Kongresi ile başlamış olduğu kabul
ediliyor.
Fakat 17. ve 18. yüzyıllarda toplanan konferanslarda özellikle usul
sorunları nedeniyle işlerin yürütülmesinde zorluklarla karşılaşmaktaydı.
Konferans diplomasisinde bu yönde önemli adımların atılabilmesi için 1815
tarihli Viyana Kongresini beklemek gerekmişti. Viyana Kongresi gerek
sorunların ele alınma ve çözülme biçimi, gerek kongreden sonra çok yanlı
diplomasiye dahafazla başvurulması bakımından bir dönüm noktası olmuştur.
Viyana Kongresi'ne katılan devletler, belirli aralıklarla
temsilciliklerinin bir araya gelerek Avrupa barışını gerektiren yolları
araştırmalarını kararlaştırmışlardır. Büyük devletler diplomasisi olarak
ortaya çıkan bu tür diplomasi, iki dünya savaşı arasında önemini korumakla
beraber, II. dünya savaşı sonrasında gelişen yeni bazı diplomasi
türlerinin gerisinde kalmıştır.
Konsolos (consul)
Ülkeler arasındaki ticari, ekonomik, kültürel, bilimsel ilişkilerin
yürütülmesi ve geliştirilmesi ve dış ülkelerde vatandaşlarının haklarını
korumak için atanan dışişleri görevlisi. Kural olarak devleti temsil etme
yetkileri bulunmayan konsoloslar bulunduğu ülkede devletin gerçek ve tüzel
kişiliklerini korumak, işlerliğini kolaylaştırmak, pasaportları uzatmak ya
da yenilemek gibi görevlere sahiptirler. Hukuki açıdan diplomatik
ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanma haklarına sahip olmayan
konsoloslar diplomatik temsilci konumunu da taşımazlar. Diplomatik
dokunulmazlığına sahip olmayan konsoloslar, yine de görevlendirildikleri
ülkede normal bir yabancıdan farklı olarak bir takım ayrıcalık ve
bağışıklıklardan yararlanırlar. Konsolosluk görevlileri önem sırasına göre
başkonsolos, konsolos, yardımcısı ve fahri konsolos olarak sıralanırlar.
Konsoloslara tanınan ayrıcalık ve bağışıklıkların içeriği konsolosluk
sözleşmeleri diye ifade edilen iki ya da çok taraflı antlaşmalarla
belirlenir. Türkiye Konsolosluk ilişkileri hakkında 1975 yılında Viyana
Sözleşmesi'ne taraf olmuştur.
Konsorsiyum (consortium)
Değişik kuruluşların merkezi bir yönetim etrafında toplanması anlamına
gelen terim. Aynı zamanda, çeşitli ülke veya kuruluşların biraraya
gelerek, diğer bir ülkeye ekonomik yardım amacı ile oluşturdukları
örgütlenme ve mali fona bu ad verilmektedir.
Konsorsiyum kanalı ile yardım alacak ülkenin ekonomik ve mali durumu
gözden geçirilir, dış yardım ihtiyaçları belirlenir ve yardım yapanın dış
yardım politikaları arasında uyum ve koordinasyon sağlanır. Dolayısıyla
bunlar geçici nitelikteki kuruluşlardır. Konsorsiyumların elinde
dağıtılacak mali kaynak yoktur. Yardımlar, onu oluşturan ülkeler
tarafından iki taraflı olarak verilir. Konsorsiyum toplantılarında yardım
konusunda ön hazırlıklar yapılır. O yıl ülkeye ne miktar yardım
sağlanacağı ve bu yardımların üyeler arasında ne oranda dağıtılacağı gibi
hususlar belirlenir. Bu şekilde yardım alacak ülkenin durumunun ortaklarca
görüşülmesi ve karara bağlanması, yardımın etkinliğini artırır. 1950
yılında, Dünya Bankası'nın denetiminde Hindistan'a yardım konsorsiyumu
kurulmuştur. 1962'de ise bu kez, OECD'ye bağlı Türkiye'ye yardım
konsorsiyum oluşturulmuştur.
Konvansiyonel silahlar (conventional weapons)
Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar dışında, kara, deniz ve hava
ordularınca kullanılan her türlü silahlar. Bu tür silahlar nükleer çağda
da ülkelerin dış politika aracı olma özelliğini sürdürmüştür. Dünya
ülkelerinin çoğu nükleer silahlara sahip değildir ve sahip olanlar da
bunları her zaman kullanma olanağına sahip değildir. Bu sebeple bu
ülkelerin dış politika aktivitelerinde askeri araçlara başvurmaları
kaçınılmaz olmaktadır.
Kordiplomatik (corps diplomatique-diplomatic corps)
Bir ülkede diplomatik görevle ve statüyle bulunan yabancı devletler
diplomatlarının tümüne denir. Kordiplomatik mensupları bazı özel haklardan
(ayrıcalık ve bağışıklardan) yararlanır. Örneğin, otomobillerinde (C.D.)
harfleri bulunur ve trafik sırasında zorluğa uğradıklarından görevlilerden
özel yardım görürler. Bu işaret ayrıca, ülkenin güvenlik makamları
bakamından da bazı maksatlar açısından bir tanıma olanağı sağlar. Keza,
kordiplomatik mensupları için özel hüviyet kartı verilir ve ülkeden
alınırken bu kartı iade ederler.
Kordiplomatik Duayeni (doyen du corps diplomatique)
Dean of the Diplomatic Corps denen şahıs, bir ülkenin başkentinde en uzun
süreden beri görev yapmakta bulunan büyükelçidir. Bütün büyükelçilerin bir
öncelik sırası vardır ve "preseacence" denilen bu sıra, güven mektuplarını
o ülkenin devlet başkanına sunmaları tarihine göre oluşur.
Kordiplomatik duayeni, bulunan ülkenin Dışişleri Bakanlığı nezdinde
kordiplomatik mensuplarının genel hak ve çıkarlarını korur, törenlerde en
başta yer alır. Duayenin başka ülkelere gitmesi halinde, ondan sonra
sıradaki bu görevi devralır.
Kordiplomatik Listesi (list du corps diplomatic)
Diplomatic List denilen bir ülkede görevli bütün diplomatların isim, görev
ve adreslerini gösteren liste olup, içinde ayrıca genellikle, misyon
şeflerinin (büyükelçi ve diğer temsilcilerin) öncelik sırası listesi ile
temsil olunan ülkelerin milli günlerinin listesini de kapsar.
Kordiplomatik listelerini her ülkenin Dışişleri Bakanlığı'nın protokol
kısmı yayınlar.
Korsanlık (piracy)
Soygun, gaspetme ya da zarar verme amacıyla açık denizlerde ticaret
gemilerine karşı girişilen saldırı eylemi. Denizlerden ayrı olarak uçak
kaçırma veya hava korsanlığı ayrı bir tür olarak ele alınır. Daha önceleri
savaşan devletlerin de başvurduğu bir yöntem olarak korsanlık, 1856 Paris
Kongresi'yle devletler hukukuna göre suç sayılmıştır. Bu yüzden resmi
yetkililer bir korsan gemisini zaptedebilir, zorla bir limana yanaşabilir,
uyruklarına ya da ikametlerine bakmaksızın korsan gemi mürettebatını
yargılayabilir ve suçlu bulunanları cezalandırarak gemiye el koyabilir.
Devletler hukukunca suç sayılan korsanlığın temel özellikleri, herhangi
bir devletin onay vermemiş olması ve saldırının kişisel amaca yönelik
olmasıdır. Bu yönüyle farklı ülkelerin yasalarında ya da özel
sözleşmelerde korsanlık olarak tanımlanan yasadışı savaş, ayaklanma, isyan
ve köle ticareti gibi fiiller çoğu zaman devletler hukukuna göre korsanlık
kapsamına girmez. Günümüzde korsanlık terimi başta uçak olmak üzere
otobüs, tren ve kamyon gibi araçları kaçırma, bir hakkı izinsiz kullanarak
kazanç ya da çıkar sağlama gibi durumlar için de kullanılmaktadır.
Koruma Altındaki Ülke (protectorate)
Bir devlet veya devletlerce ekonomik, sosyal ve askeri yardım yapılması ve
gözetilmesi. Ekonomik yardım, tekniksel yardım, sermaye bağışı, özel
yatırımın garanti altına alınması ve ticareti krediler vb. Askeri yardım
ise silah ve teçhizat transferi, tavsiye grupları, savunma desteği, askeri
temeli kurmak için ödemelerde bulunmak vb. içerir.
Kültür Anlaşmaları (cultural agreements)
Ülkeler arasında yakınlaşmayısağlamakta önemli rol oynayan belgelerdir.
Genellikle, kültürel temaslar, burslar, karşılıklı santranç ve bilim adamı
ziyaretlerispor temasları, yayınlar ve tercümeler, ortak araştırmalar,
ders kitaplarındaki iki ülkeye ait konular, radyo ve televizyon yayınları,
diplomaların denkliği ve daha bir çok kültürel konuları kapsarlar. Kültür
anlaşmaları, yakınlaşma ve siyasi anlaşmalara öncülük ederler.
Kültürel Diplomasi (cultural diplomacy)
Ülkelerin karşılıklı olarak siyasal etkide bulunabilmek amacı ile
uyguladıkları bir diplomasi türü. Bu fikrin temelinde, kültürel açıdan
birbirlerine daha yakın olan taraflar arasında siyasal etkileşimin daha
kolay olacağı varsayımı yatmaktadır. Bu diplomasi aracını kullanan
devletlerin üzerinde durdukları iki temel öğe "dil" ve "eğitim"dir. Bir
ülke hedef aldığı ülkede kendi dilini yaygınlaştırdığı ölçüde daha etkili
olma şansını elde eder.
Kültür Emperyalizmi (cultural imperialism)
Bir emperyalizm yöntemi. Kültür kalıpları, ekonomik, siyasal ya da
toplumsal olsun bir toplumun ana değerlerinin göstergesidir. Kültür
emperyalizmi bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka
bir ülkenin halkına benimsetmesidir. Kitle haberleşme araçlarının
gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine her devlet kendi kültürel değerlerini
başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Gerçekten de
bir ulusun değerlerini ele geçirmek için etkin bir kontrol yöntemi olarak
kabul edilebilir. Kültür emperyalizmi diğer emperyalizm yöntemlerinin
uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynar.
Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm
çeşididir. Egemenliğine çok bağlı ülkeler, bu konuda abartılı davranarak,
kendi dillerini isimlerini giysilerini değiştirerek Batılı yaşam
stilindenkendilerini kurtarabileceklerini ve dolayısıyla
bağımlılıklarından kurtulabileceklerini düşünmüşlerdir. Çağımızda bu
konuya en büyük örnek olarak Comintern'in bütün ülkelerdeki komünist
partilerinin Sovyet dışı politikasını desteklemek yolundaki çalışmalarını
verebiliriz. Bugün ABD'nin geniş ölçüde kullandığı yöntemlerden biridir.
Küreselleşme (globalization)
Ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemler çatışma halinde olmalarına rağmen
farklı küresel topluluklar her zamankinden daha fazla karşılıklı
bağımlılığa maruz kalmışlardır. Çünkü tüketicilerin gereksinimleri ve
tercihleri dünya çapında küreselleşmiştir. Küreselleşme stratejisinde,
uzun dönemli anlaşmalardan çok birleşmeler oluşturma ve bunları teşvik
etme esastır. Ayrıca küresel bağlantılar, yurtseverlik, milliyetçilik ya
da bireysellikten çok "değer" unsuruna dayanmaktadır.


