28 Ocak 2007 Pazar

Nuh Tufanı

Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.(Ankebut Suresi, 14)

Hemen her kültürde yer aldığını gördüğümüz Nuh Tufanı, Kuran’da anlatılan kıssalar arasında, üzerinde en çok durulanlardan biridir. Hz. Nuh’un gönderildiği kavmin uyarıları ve öğütleri dinlememeleri, gösterdikleri tepkiler ve olayın meydana gelişi birçok ayette detaylarıyla anlatılır.
Hz. Nuh, Allah’ın ayetlerinden uzaklaşarak O’na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah’a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah’ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah’ın azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh’u yalanladılar ve şirk koşmaya devam ettiler. Müminun Suresi’nde, Nuh Kavmi’nde gelişen olaylar şöyle anlatılıyor:

Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: ‘Ey Kavmim, Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?’
Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: ‘Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.’
O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.
Rabbim’ dedi (Nuh). ‘Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et. (Mü’minun Suresi, 23-26)

Ayetlerde anlatıldığı gibi, kavminin önde gelenleri Hz. Nuh’u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak ve delilik gibi iftiralarla karalamaya çalıştılar. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler.
Bunun üzerine Allah Hz. Nuh’a, bir gemi inşa etmesini, çünkü inkar edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve yalnızcaiman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.
Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh’a “onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy” (Mü’minun Suresi, 27) emrini verdi ve Hz. Nuh’un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nuh’un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan “oğlu” da dahil olmak üzere- tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle “iş bitiverince” de gemi, Kuran’da bildirildiğine göre, Cudi’ye -yani yüksekçe bir yere- oturdu.
Yapılan arkeolojik, jeolojik ve tarihi çalışmalar olayın Kuran’da anlatıldığı şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Eski çağlarda yaşamış birçok uygarlığa ait tabletlerde ve elde edilen birçok tarihi belgede, tufan olayı, kişi ve yer isimleri farklılık gösterse de, çok büyük benzerliklerle anlatılmış ve “sapkın bir kavmin başına gelenler” bir ibret kaynağı olarak çağdaşlarına sunulmuştur.
Tufan olayı, Tevrat ve İncil’in dışında, Sümer, Asur-Babil kayıtlarında, Yunan efsanelerinde, Hindistan’da Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, İngiltere’nin Galler yöresinde anlatılan bazı efsanelerde, İskandinav Edna efsanelerinde, Litvanya efsanelerinde ve hatta Çin kaynaklı öykülerde birbirine çok benzer şekillerde anlatılır.
Birbirinden ve Tufan bölgesinden hem coğrafi hem kültürel olarak bu kadar uzak kültürlerde, Tufan’la ilgili bu denli detaylı ve birbiriyle uyumlu bilgi nasıl yerleşmiş olabilir?
Sorunun cevabı açıktır: Eski dönemlerde birbirleriyle ilişki kurmuş olmaları imkansız olan bu toplumların yazıtlarında aynı olaydan bahsedilmesi, aslında bu insanların bir ilahi kaynaktan bilgi aldıklarını gösteren açık bir kanıt durumundadır. Görünen odur ki, tarihin en büyük helak olaylarından biri olan Tufan, farklı uygarlıklara gönderilen peygamberler tarafından ibret için anlatılmış ve bu şekilde Tufan’la ilgili bilgiler çeşitli kültürlere yerleşmiştir.
Bununla birlikte, Tufan olayı ve Nuh kıssası birçok kültürde ve dini kaynaklarda anlatılmasına rağmen, kaynakların tahrif edilmesi veya yanlış aktarma ve kasıtlar sebebiyle birçok değişikliğe uğramış, aslından uzaklaştırılmıştır. Yapılan araştırmalardan, temelde aynı olayı anlatan ancak aralarında birtakım farklılıklar da bulunan Tufan anlatımları içinde, eldeki bilimsel bulgulara uygun yegane anlatım Kuran’dadır.

Kuran’da Hz. Nuh ve Tufan

Nuh Tufanı, Kuran’ın pek çok ayetinde anlatılır. Aşağıda, olayın gelişim sırasına göre ayetler derlenmiştir.

Hz. Nuh’un, Kavmini Dine Davet Edişi

Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine (toplumuna) gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım.’ (A’raf Suresi, 59)

‘Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin.’ (Şuara Suresi, 107-110)

Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: Ey Kavmim, Allah’a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (Müminun Suresi, 23)

Hz. Nuh’un, Kavmini Allah’ın Azabına Karşı Uyarması

Hiç şüphesiz Biz Nuh’u: Kavmini, onlara acı bir azap gelmeden evvel uyarıp korkut diye kendi kavmine (Peygamber olarak) gönderdik. (Nuh Suresi, 1)
(Nuh:) ‘Artık siz, ileride bileceksiniz. Aşağılatıcı azap kime gelecek ve sürekli azap kimin üstüne çökecek.’ (Hud Suresi, 39)

(Nuh:) ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım.’ (Hud Suresi, 26)

Kavmin Hz. Nuh’u Yalanlaması

Kavminin önde gelenleri? ‘Gerçekte biz seni açıkça bir ‘şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görmekteyiz’ dediler. (A’raf Suresi, 60)

Dediler ki: ‘Ey Nuh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vadettiğini getir (görelim.)’ (Hud Suresi, 32)

Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: ‘Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz’ dedi. (Hud Suresi, 38)

Bunun üzerine, kavminden küfre sapmış önde gelenler dediler ki: ‘Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz. O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.’ (Müminun Suresi, 24-25)

Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve ‘delidir’ dediler. O, baskı altına alınıp engellenmişti. (Kamer Suresi, 9)

Hz. Nuh’a Uyanların Küçük Görülmeleri

Kavminden, ileri gelen inkarcılar: ‘Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz’ dedi.’ (Hud Suresi, 27)

Dediler ki: ‘Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken inanır mıyız?’ Dedi ki: ‘Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur. Onların hesabı yalnızca Rabbime aittir, eğer şuurundaysanız (anlarsınız). Ve ben mümin olanları kovacak değilim. Ben, yalnızca apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum.’ (Şuara Suresi, 111-115)

Allah’ın Hz. Nuh’a Üzülmemesini Hatırlatması

Nuh’a vahyedildi: ‘Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.’ (Hud Suresi, 36)

Hz. Nuh’un Duaları

‘Bundan böyle, benimle onların arasını açık bir hükümle ayır ve beni ve benimle birlikte olan müminleri kurtar.’ (Şuara Suresi, 118)

Sonunda Rabbine dua etti: ‘Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık sen (bu kafir toplumdan) intikam al.’ (Kamer Suresi, 10)

(Nuh) Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum. Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı.’ (Nuh Suresi, 5-6)

‘Rabbim’ dedi. (Nuh) ‘Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.’ (Müminun Suresi, 26)

Andolsun, Nuh Bize (dua edip) seslenmişti de ne güzel icabet etmiştik. (Saffat Suresi, 75)

Geminin Yapılışı

Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda-boğulacaklardır. (Hud Suresi, 37)

Hz. Nuh’un Kavminin Suda Boğularak Helak Olması

Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi. (A’raf Suresi, 64)

Sonra bunun ardından geride kalanları da suda-boğduk. (Şuara Suresi, 120)

Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.’ (Ankebut Suresi, 14)

Hz. Nuh’un ‘Oğlunun’ da Helak Olması

Kuran’da, Tufan’ın başlangıcında Hz. Nuh ile onun oğlu arasında geçen konuşma şöyle anlatılır:
(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.’ (Oğlu) Dedi ki: ‘Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.’ Dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olandan başka bir koruyucu yoktur.’ Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.’.. (Hud Suresi, 42-43)

Tufan’dan Müminlerin Kurtulmaları

Bunun üzerine, onu ve onunla birlikte olanları (insan ve hayvanlarla) yüklü gemi içinde kurtardık. (Şuara Suresi, 119)

Böylece Biz onu da gemi halkını da kurtardık ve bunu alemlere bir ayet (kendisinden ders çıkarılacak bir olay) kılmış olduk. (Ankebut Suresi, 15)

Tufan’ın Fiziksel Özellikleri

Biz, bardaktan boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı birleşti. Ve onu da tahtalar, çiviler (le inşa edilmiş gemi) üzerinde taşıdık. (Kamer Suresi, 11-13)

Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: ‘Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.’ Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)

(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: “Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.” (Hud Suresi, 42)

Böylelikle Biz ona: “Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim Bizim emrimiz gelip de tandır kızışınca, onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş olanlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda Bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaklardır” diye vahyettik. (Müminun Suresi, 27)

Geminin Yüksekçe Bir Yere Oturması

Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.’ Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: ‘Uzak olsunlar’ denildi. (Hud Suresi, 44)

Tufan Olayı’nın İbret Verici Olması

Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide Biz sizi taşıdık; Öyle ki, onu sizlere bir ibret (hatırlatma ve öğüt) kılalım. Gerçeği belleyip kavrayabilen kullar da onu belleyip kavrasın. (Hakka Suresi, 11-12)

Allah’ın Hz. Nuh’u Övmesi

Alemler içinde selam olsun Nuh’a. Gerçekten Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mümin olan kullarımızdandı. (Saffat Suresi, 79-81)


Tufan Yerel Bir Afet miydi?

Nuh Tufanı’nın varlığını inkar edenler, bu iddialarına delil olarak dünya çapında bir tufanın varlığının imkansız olduğunu söylemektedirler. Ayrıca böylesine bir tufanın gerçekleşmemiş olduğu iddiasını, inkarlarına bir gerekçe olması amacıyla da öne sürmektedirler.
Oysa, Allah’ın indirdiği ve tahrif edilmemiş tek kutsal kitap olan Kuran’ı Kerim’de Tufan olayı, Tevrat ve çeşitli kültürlerde bahsedilen Tufan efsanelerinden çok daha farklı anlatılır. Eski Ahit’in ilk beş kitabını oluşturan Muharref Tevrat, bu tufanın evrensel olduğunu ve tüm dünyayı kapsadığını söylemektedir. Oysa Kuran’da böyle bir bilgi verilmez, aksine, ilgili ayetlerden Tufan’ın yöresel olduğu ve tüm dünyanın değil, Hz. Nuh tarafından uyarılıp-korkutulan Nuh Kavmi’nin cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
Tevrat’ın ve Kuran’ın Tufan anlatımlarına bakıldığında bu farklılık kolaylıkla görülebilmektedir. Tarih içinde çeşitli tahrifatlara ve eklemelere maruz kalmış olan Tevrat, Tufan’ın başlangıcını şöyle açıklamaktadır:
Ve Rab gördü ki, yeryüzünde adamın kötülüğü çoktu, ve her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi. Ve Rab yeryüzünde adamı yaptığına nadim oldu, ve yüreğinde acı duydu. Ve Rab dedi: Yarattığım adamı, ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim; çünkü onları yaptığıma nadim oldum. Fakat Nuh, Rabbin gözünde inayet buldu. (Tekvin, 6:5-8)
Oysa Kuran’da tüm dünyanın değil, sadece Nuh Kavmi’nin helak edildiği bildirilmektedir. Tıpkı Ad Kavmi’ne gönderilen Hz. Hud (Hud Suresi, 50) veya Semud Kavmi’ne gönderilen Hz. Salih (Hud Suresi, 61) ve diğer peygamberler gibi Hz. Nuh da yalnızca kendi kavmine gönderilmiştir ve Tufan da Nuh’un Kavmi’ni ortadan kaldırmıştır:

Andolsun, Biz Nuh’u Kavmi’ne gönderdik. (Onlara) ‘Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp- korkutucuyum. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım’ dedi. (Hud Suresi, 25-26)

Helak olanlar Hz. Nuh’un tebliğini dinlemeyen ve isyanda direten kavimdir. Bu konudaki ayetler kesin bir anlatım ile açıklanmıştır:

Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi. (A’raf Suresi, 64)

Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk. (A’raf Suresi, 72)

Ayrıca Kuran’da Allah, herhangi bir kavme elçi gönderilmedikçe, o kavmin helak edilmeyeceğini bildirmektedir. Helak için, kavme uyarıcı korkutucu gelmiş olması ve bu uyarıcının yalanlanmış olması gerekmektedir. Kasas Suresi’nde Allah şöyle buyurmaktadır:

Senin Rabbin, ‘ana yerleşim merkezlerine’ onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz. (Kasas Suresi, 59)

Kendisine uyarıcı gönderilmeyen bir kavmin helak edileceği Kuran’da bildirilmektedir. Bir uyarıcı olan Hz. Nuh ise sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Bu sebeple Allah, uyarıcı gönderilmemiş olan kavimleri değil, sadece Hz. Nuh’un Kavmi’ni helak etmiştir.
Kuran’daki bu ifadelerden Nuh Tufanı’nın tüm dünyayı kaplayan değil, yöresel bir felaket olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Tufan’ın gerçekleştiği düşünülen arkeolojik bölgede yapılan -ve birazdan inceleyeceğimiz- kazılar da, Tufan’ın tüm dünyayı kaplayan evrensel bir olay değil, Mezopotamya’nın bir bölümünü etkisi altına almış olan çok geniş bir afet olduğunu göstermektedir.

Gemiye Bütün Hayvanlar Alındı mı?

Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Nuh’un yeryüzündeki tüm hayvan türlerini gemiye aldığına ve hayvan neslinin Hz. Nuh sayesinde yok olmaktan kurtulduğuna inanırlar. Bu inanışa göre yeryüzündeki tüm hayvanlar toplanmış ve gemiye yerleştirilmiştir.
Bu iddiayı savunanlar elbette birçok açıdan çok zor duruma düşmektedirler. Gemiye alınan hayvan türlerinin nasıl beslendikleri, gemide nasıl istiflendikleri, birbirlerinden nasıl tecrit edildikleri gibi soruların cevaplanması elbette mümkün değildir. Dahası, farklı kıtalara has hayvanların nasıl toplandığı da merak konusudur; kutuplardaki memeliler, Avustralya’daki kangurular veya Amerika’ya has bizonlar gibi. Ayrıca insan için son derece tehlikeli olan yılan, akrep gibi zehirli olanların ve vahşi hayvanların nasıl yakalandığı, Tufan’a kadar bunların kendi doğal ortamlarının dışında nasıl yaşatılabildiği gibi sorular da birbirini izlemektedir.
Ancak bunlar tahrif edilmiş Tevrat’ta yer alan ve açıklama getirilemeyen izahlardır. Kuran’da ise, yeryüzündeki tüm hayvan türlerinin gemiye alındığına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi Tufan belirli bir bölgede gerçekleşmiştir. Bu nedenle gemiye alınan hayvanlar, Nuh Kavmi’nin bulunduğu bölgede yaşayanlar olmalıdır.
Ancak sadece o bölgede yaşayan tüm hayvan türlerinin bile biraraya getirilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hz. Nuh’un ve çok az sayıda oldukları belirtilen müminlerin (Hud Suresi, 40) çevrelerindeki yüzlerce hayvan türünden çiftler topladıklarını düşünmek de zordur. Yaşadıkları bölgedeki hayvanlardan sadece böcek türlerinin toplanması bile mümkün değildir; hem de erkek dişi ayrımı yaparak! Bu nedenle, toplanan hayvanların rahatlıkla yakalanıp himaye edilebilecek ve özellikle de insanlara yarar sağlayacak evcil hayvanlar olduğu düşünülebilir. Buna göre, Hz. Nuh muhtemelen, inek, koyun, at, tavuk, horoz, deve ve benzeri hayvanları gemiye almış olabilir. Çünkü Tufan nedeniyle canlılığını büyük ölçüde yitirmiş olan bölgede yeni kurulacak hayat için gerekli olan temel hayvanlar bunlardır.
Burada önemli olan nokta şudur: Allah’ın Hz. Nuh’a verdiği hayvanları toplama emrindeki hikmetlerden biri, hayvanların neslini korumaktan çok, Tufan sonrasında kurulacak yeni yaşama gerekli olan hayvanların toplanması olabilir. Çünkü Tufan yerel olduğu için hayvanların soylarının tükenmesi söz konusu olamaz. Nasıl olsa Tufan’dan sonra zamanla diğer bölgelerden hayvanlar bu bölgeye göç edip bölgeyi eski canlılığına getireceklerdir. Önemli olan Tufan’dan hemen sonra bölgede kurulacak yaşamdır ve toplanan hayvanlar temelde bu amaçla toplanmış olmalıdırlar.

Sular Ne Kadar Yükseldi?

Tufan hakkındaki bir başka tartışma ise, suların dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran’da, geminin Tufan sonrası “Cudi”ye oturduğu bildirilmektedir. “Cudi” kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak alınır, oysa kelime Arapça’da “yüksekçe yer-tepe” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Kuran’da “Cudi”nin, özel bir dağ ismi olarak değil, sadece geminin yüksekçe bir mekana oturduğunu anlatmak için kullanılmış olabileceği göz ardı edilmemelidir. Ayrıca cudi kelimesinin bu anlamından, suların belirli bir yüksekliğe eriştiği, ama yine de büyük dağların seviyesine kadar yükselmemiş olduğu da çıkarılabilir. Yani Tufan Tevrat’ta anlatıldığı gibi tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm dağları yutmamış, sadece belirli bir bölgeyi kaplamış olmalıdır.

Nuh Tufanı’nın Yeri

Nuh Tufanı’nın gerçekleştiği yer olarak Mezopotamya Ovası gösterilir. Bu bölgede tarihte bilinen en eski ve en gelişmiş uygarlıklar kurulmuştur. Ayrıca bu bölge, Dicle ve Fırat Nehirleri’nin ortasında yer alması sebebiyle, coğrafi olarak büyük bir su baskınına uygun bir zemin teşkil etmektedir. Tufan’ın etkisini artıran sebeplerden birisi, büyük bir ihtimalle, bu iki nehrin yataklarından taşıp bölgeyi etkisi altına almış olmasıdır.
Bu bölgenin Tufan’ın gerçekleştiği yer olarak kabul edilmesinin ikinci bir sebebi de tarihseldir. Bölgedeki birçok medeniyetin kayıtlarında, aynı dönemde yaşanmış bir Tufan’ı anlatan çok sayıda belge ortaya çıkarılmıştır. Nuh Kavmi’nin helak edilmesine tanık olan bu medeniyetler, bu felaketin oluş biçimini ve sonuçlarını tarihsel kayıtlara işleme ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar. Tufan’ı anlatan efsanelerin çoğunluğunun Mezopotamya kökenli olduğu da bilinmektedir. En önemlisi de arkeolojik bulgulardır. Bunlar, bu bölgede gerçekten de büyük bir su baskınının meydana geldiğini göstermektedir. Bu su baskını, ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi, bölgede bulunan uygarlığın bir süre için duraksamasına neden olmuştur. Yapılan kazılarda böylesine büyük bir felaketin açık izleri toprağın altından çıkartılmıştır.
Mezopotamya bölgesinde yapılan kazılardan anlaşıldığına göre, bu bölge tarih içinde birçok kez seller ve Dicle, Fırat Nehirleri’nin taşması sonucu meydana gelen felaketlerle yüz yüze gelmiştir. Örneğin, MÖ 2000 civarında Mezopotamya’nın tam güney kısmında bulunan büyük Ur kentinin hükümdarı olan İbbis’in zamanındaki bir yıl, “gökle yer arasındaki sınırları yok eden bir Tufan sonrası”1 şeklinde tanımlanmaktadır. MÖ 1700′lerde Babilli Hammurabi zamanında bir yıl da “Eşnunna kentinin bir selle yıkılması” olayıyla tanımlanmaktadır.
MÖ 10. yüzyılda hükümdar Nabumukinapal zamanında Babil şehrinde bir su baskını gerçekleşmiştir.2 Milattan sonra 7., 8., 10., 11. ve 12. yüzyıllarda da bölgede önemli su baskınları vuku bulmuştur. 20. yüzyılda 1925, 1930 ve 1954 yıllarında da bu meydana gelmiştir.3 Anlaşılan odur ki bölge, her zaman için bir sel felaketine açıktır ve Kuran’da belirtildiği gibi büyük çaplı bir selin tüm bir kavmi yok etmesi açıkça mümkündür.

Tufan’ın Arkeolojik Delilleri

Kuran’da helak edildiği haber verilen kavimlerin birçoğunun izlerine günümüzde rastlanılması oldukça dikkat çekicidir. Arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır ki, bir kavmin ortadan kaybolması ne kadar ani olursa, buna ait bulgu elde edilmesi şansı da o kadar fazla olmaktadır.
Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda -ki bu bir doğal felaket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir- bu uygarlığa ait izler çok daha iyi korunmaktadır. İnsanların içinde yaşadıkları evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde toprağın altına gömülmektedir. Böylece bunlar, uzunca bir süre insan eli değmeden saklanmakta ve gün ışığına çıkartılmalarıyla geçmişteki yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.
İşte Nuh Tufanı’yla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması bu sayede olmuştur. MÖ 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen Tufan, tüm bir uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tufan’ın açık delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.
Mezopotamya Ovası’nı etkisi altına alan Tufan’ı araştırmak için yapılmış birçok kazı vardır. Bölgede yapılan kazılarda başlıca dört şehirde büyük bir tufan sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felaketinin izlerine rastlanmıştır. Bu şehirler Mezopotamya Ovası’nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak’tır.
Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000′li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.
Önce Ur şehrinde yapılan kazıları ele alalım.
Günümüzde Tel-El Muhayer olarak isimlendirilen Ur şehrinde yapılan kazılarda ele geçirilen medeniyet kalıntılarının en eskisi MÖ 7000′li yıllara kadar uzanmaktadır. İnsanların ilk uygarlık kurdukları yerlerden birisi olan Ur şehri, tarih boyunca birçok medeniyetin birbiri ardına gelip geçtiği bir yerleşim bölgesi olmuştur.
Ur şehrinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan arkeolojik bulgular, buradaki medeniyetin çok büyük bir sel felaketi sonunda kesintiye uğradığını, daha sonra zaman içinde tekrar yeni uygarlıkların meydana çıkmaya başladığını göstermektedir. Bu bölgede ilk kazıyı yapan kişi, British Museum’dan R. H. Hall’dür. Hall’den sonra kazıyı yürütme görevini devralan Leonard Woolley, British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına da başkanlık etmiştir. Woolley’in yürüttüğü ve dünya çapında büyük sansasyon yaratan kazı çalışmaları 1922′den 1934 yılına kadar sürdürülmüştür.
Sir Woolley’in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Ur şehrinin ilk kurucuları, Kuzey Mezopotamya’dan gelmiş olan ve kendilerine “Ubaidyen” ismini veren bir halktı. Bu halka dair bilgi elde etmek için detaylı kazılar başlatıldı. Reader’s Digest dergisinde Woolley’in kazıları şöyle anlatılıyor:
Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı; bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları. Bunlardan çok daha önemli olan başka şeyler de vardı; kil tabletlere hayret verici bir ustalık ve beceriyle, yüksek bir teknikle pres edilmiş tarihsel kayıtlar. Araştırmacılar, Ur’da kral listelerindeki aynı adları taşıyan yazılar bulmuş, hatta bunların arasında Ur’un ilk krallık ailesini kuran kişinin adına rastlamıştı. Woolley, mezarlığın ilk Ur Hanedanlığı’ndan önce başladığı neticesine vardı. Bu nedenle, son derece gelişmiş bir medeniyetin ilk hanedandan daha önceleri var olduğu sonucuna vardı.
Kanıtın iyice incelenmesinden sonra Woolley kazıyı daha derinlere, mezarların altına doğru ilerletmeye karar verdi. İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. “Ve sonra birdenbire herşey durdu.” Woolley böyle yazıyordu. “Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur.”
Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, tarihçilerin son Taş Devri kültürü olarak isimlendirdiği bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nuh’un öyküsü, Mezopotamya Çölü’nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu.4
Ayrıca Max Mallowan kazıyı yürüten Leonard Woolley’in düşüncelerini şöyle aktarıyordu:
Woolley, tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir mil kütlesinin sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabileceğini belirterek; Sümer Ur’u ile Al-Ubaid’in boyalı çanak çömlek kullanan halkı tarafından kurulan kenti ayıran sel tabakasını, efsanevi Tufan’ın kalıntıları olarak tanımladı.5
Bu veriler, Tufan’ın etkilediği yerlerden birinin Ur şehri olduğunu gösteriyordu. Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının önemini şöyle ifade etmişti: “Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu.”6
Tufan’ın izlerini taşıyan bir başka Mezopotamya şehri ise günümüzde Tel El-Uhaymer olarak isimlendirilen, Sümerlilerin Kiş şehridir. Eski Sümer kayıtlarında, bu şehir “Büyük Tufan’dan sonra başa geçen ilk hanedanlığın başkenti” olarak nitelendirilmektedir.7
Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılan Güney Mezopotamya’daki Şuruppak kenti de Tufan’ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi’nden Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Kazılarda MÖ 3000-2000 yılları arasında var olan bir uygarlığın doğuşu ve gelişmesi değişik tabakalarda rahatlıkla izlenebiliyordu. Çivi yazılı kayıtlardan anlaşılan oydu ki, bu bölgede MÖ 3000′li yıllarda, kültürel olarak oldukça gelişmiş bir halk yaşıyordu.8
Asıl önemli nokta ise, bu şehirde de MÖ 3000-2900 yılları civarında büyük bir sel felaketinin gerçekleştiğinin anlaşılmasıydı. Schmidt’in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle diyor:
“Schmidt 4-5 metre derinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu…” Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt “tamamen nehir kökenli bir kum” olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.9
Kısacası Şuruppak kentinde yapılan kazılarda da yaklaşık MÖ 3000-2900 yıllarına rastgelen bir selin kalıntıları ortaya çıkartılmıştı. Diğer şehirlerle beraber Şuruppak kenti de muhtemelen Tufan’dan etkilenmişti.10
Tufan’dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi, Şuruppak’ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900′li yıllarla tarihlendirilmektedir.11
Bilindiği gibi Dicle ve Fırat Nehirleri Mezopotamya’yı boydan boya kesmektedir. Anlaşılan odur ki, olay anında, bu iki nehir ve irili ufaklı bütün su kaynakları taşmış, bunlar yağmur sularıyla birleşerek büyük bir su baskını oluşturmuşlardır. Kuran’da bu olayı Allah şöyle bildirmektedir:

Biz de ‘bardaktan boşanırcasına akan’ bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı (hükmümüzü gerçekleştirmek üzere) birleşti. (Kamer Suresi, 11-12)

Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide Biz sizi taşıdık. (Hakka Suresi, 11)

Aslında felaketin gerçekleşmesine neden olan öğeler tek tek ele alındığında hepsi gayet doğal olaylardır. Tüm bu olayların aynı anda olması ve Hz. Nuh’un da kavmini böyle bir felaket için uyarması, olayın mucizevi yönünü oluşturur.
Yapılan çalışmalar sonucu elde edilen ipuçları değerlendirildiğinde Tufan’ın oluştuğu alanın boyutlarının yaklaşık olarak doğudan batıya (genişlik) 160 km, kuzeyden güneye (boy) 600 km. olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tespit de, Tufan’ın tüm Mezopotamya Ovası’nı kapladığını göstermektedir. Tufan’ın izlerini taşıyan Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş şehirleri dizilimini incelediğimiz zaman bunların bir hat üzerinde yer aldığını görürüz. Öyleyse Tufan, bu dört şehri ve çevresini etkilemiş olmalıdır. Ayrıca MÖ 3000′li yıllarda Mezopotamya Ovası’nın coğrafi yapısının günümüzdekinden daha farklı olduğunu söylemek gerekir. O devirlerde Fırat Nehri’nin yatağı, bugünküne göre daha doğuda bulunmaktaydı; bu akış rotası da Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş’ten geçen bir hatta denk geliyordu. Kuran’da belirtilen “yeryüzü ve gökyüzü pınarları”nın açılmasıyla, anlaşıldığına göre, Fırat Nehri taşmış ve yukarıda belirtilen bu dört şehri yerle bir ederek yayılmıştı.

Tufan’dan Söz Eden Din ve Kültürler

Hak dini tebliğ eden peygamberlerin ağzından hemen her kavme duyurulmuş olan Tufan, zamanla çeşitli dejenerasyon ve eklemelerle karıştırılarak, sözü edilen toplumların efsaneleri haline dönüştürülmüştür.
Allah, Nuh Tufanı’nı, insanlara bir ibret ve ders konusu teşkil etmesi için farklı toplumlara gönderdiği peygamberler ve kitaplar yoluyla aktarmıştır. Ancak her defasında metinler orijinalinden uzaklaştırılmış ve Tufan anlatımlarına mistik, mitolojik öğeler katılmıştır. Arkeolojik bulgularla uyuşan ve onları tasdik eden tek kaynak ise Kuran’dır. Bunun tek nedeni Allah’ın Kuran’ı en ufak bir değişikliğe uğramadan korumuş olması ve aslının bozulmasına izin vermemesidir. Kuran, “hiç şüphesiz zikri (Kuranı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da Biziz” (Hicr Suresi, 9) hükmüne göre, Allah’ın özel koruması altındadır.
Kitabımızın Tufan’la ilgili son kısmında olayın -oldukça bozulmuş olmakla birlikte- çeşitli kültürlerde, ayrıca Tevrat ve İncil’de nasıl yer aldığını inceleyeceğiz.

Tevrat’ta Nuh Tufanı

Hz. Musa’ya indirilmiş hak kitap olan Tevrat, bilindiği gibi zamanla orijinalliğini yitirmiş, bazı kısımları Yahudi toplumunun önde gelenleri tarafından değiştirilmiştir. Hz. Musa döneminden sonra İsrailoğulları’na gönderilen peygamberlerin bildirdikleri de aynı sona uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla orijinalliğini kaybetmiş olan “Muharref Tevrat”ın bu özelliği, bizim ona bir kutsal kitaptan çok, bir tarih kitabı gibi bakmamızı gerektirir. Nitekim M. Tevrat’ın bu yapısı ve barındırdığı çelişkiler, -bazı bölümlerinde Kuran ile paralellikler içermekle birlikte-, Nuh Kıssası’nda da kendini gösterir.
Tevrat’a göre, Allah, Hz. Nuh’a yeryüzünün zorbalıklarla dolu olması sebebiyle, inananların dışındaki tüm insanların yok edileceğini bildirir. Bunun için kendisine gemi yapmasını emreder ve gemiyi nasıl yapacağını etraflıca tarif eder. Ayrıca, gemiye ailesiyle beraber üç oğlunu ve onların üç karısını ve tüm canlılardan ikişer adet ve birtakım yiyeceklerden de almasını söyler.
Yedi gün sonra Tufan vakti geldiğinde, yerin bütün kaynakları yarılmış, göklerin pencereleri açılmış ve büyük bir sel ortaya çıkmıştır. Bu kırk gün, kırk gece devam etmiştir. Gemi, bütün yüksek yerleri ve dağları örten sular üzerinde yüzmüştür. Böylece Hz. Nuh ile beraber gemide olanlar kurtulmuşlar, geride kalanlar ise Tufan’ın sularına kapılıp gitmiş ve boğularak ölmüşlerdir. 40 gün 40 gece süren Tufan’dan sonra yağmurlar kesilmiş ve bundan 150 gün sonra sular alçalmaya başlamıştır.
Bunun üzerine gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat (Ağrı) Dağları üzerine oturur. Hz. Nuh, suların iyice çekilip çekilmediğini anlamak için birkaç defa güvercin yollar ve sonunda güvercin geri dönmeyince suların iyice çekildiği anlaşılır. Bunun üzerine Allah Hz. Nuh’a yeryüzüne yayılmaları için gemiden çıkmalarını söyler.
Tevrat’ta yer alan Nuh Tufanı ile ilgili bazı bölümler şöyledir:
Ve Allah Nuh’a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebiyle yeryüzü zorbalıkla doldu, ve işte, Ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap; Ve Ben, işte Ben, göklerin altında kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı getiriyorum; yeryüzünde olanların hepsi ölecektir. Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım; ve sen ve seninle beraber oğulların, ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin; erkek ve dişi olacaklar. Ve Nuh Allah’ın kendisine emrettiği herşeye göre yaptı; öyle yaptı. (Tekvin, 6/13-22)
Ve gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat dağları üzerine oturdu. (Tekvin, 8/1-19)
Bütün yeryüzü üzerinde zürriyetlerinin sağ kalması için, kendine her temiz hayvandan, erkek ve onun dişisi olarak yedişer ve temiz olmayan hayvanlardan, erkek ve onun dişisi olarak ikişer… (Tekvin, 7/1-24)
Ve ahdimi sizinle sabit kılacağım, ve bütün beşer artık tufanın suları ile kesilmeyecektir, ve yeryüzünü helak etmek için artık tufan olmayacaktır. (Tekvin, 9/11)
Muharref Tevrat’a göre, tüm dünyayı kaplayan bir Tufan’la “yeryüzünde olanların hepsi ölecektir” hükmü gereği, tüm insanlar cezalandırılmış, Tufan sonrasında yaşayan yegane insanlar Hz. Nuh ile gemiye binenler olmuştur.

İncil’de Nuh Tufanı

Bugün elimizde var olan İncil de zaman içerisinde tahrif edilmesi dolayısıyla gerçek anlamda İlahi bir kitap değildir. Nitekim Yeni Ahit, Hz. İsa’nın sözlerini ve eylemlerini içeren, onun göğe yükselişinden 30 ila 50 yıl sonra, onu hiç görmemiş ya da bir süre yanında bulunmuş kişiler tarafından yazılmış dört “İncil”le başlar; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bu dört İncil arasında çok belirgin çelişkiler vardır, özellikle Yuhanna İncili, birbirlerine büyük ölçüde paralel olan diğer üçünden (Snoptik İnciller) çok farklıdır. Yeni Ahit’in diğer kitapları ise Hz. İsa’dan sonra onun havarilerinin yaptıkları işleri anlatan ve havariler veya Tarsuslu Pavlus (sonradan Aziz Paul) tarafından yazılan mektuplardan oluşur.
Dolayısıyla bugünkü İncil de ilahi bir metin değil, bir tarih kitabı niteliğindedir.
İncil’e göre Nuh Peygamber sapkın ve itaatsiz kavme gönderilmiş, ancak kavmi ona uymayıp sapkınlıklarına devam etmiştir. Bunun üzerine Allah Tufan ile inkar edenleri yakalamış, Nuh Peygamberi ve inananları gemiye bindirip kurtarmıştır. Konuyla ilgili bazı İncil bölümleri şöyledir:
Nuh’un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlu’nun gelişinde de öyle olacak. Nuh’un gemiye bindiği güne dek, tufandan önceki günlerde insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Tufan gelinceye, hepsini süpürüp götürünceye dek başlarına geleceklerden habersizdiler. İnsanoğlu’nun gelişi de öyle olacak. (Matta, 24/37-39)
Tanrı, eski dünyayı da esirgemedi. Ama Tanrısızların dünyası üzerine tufanı gönderdiği zaman, doğruluk yolunu bildiren Nuh’u ve yedi kişiyi daha korudu. (II. Petrus, 2/5)
Nuh’un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlu’nun günlerinde de öyle olacak. Nuh’un gemiye bindiği güne dek insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Sonra tufan gelip hepsini yok etti. (Luka, 17/26-27)
Ne var ki göklerin, çok önceden Tanrı’nın sözüyle var olduğunu ve yerin su aracılığıyla sudan şekillendiğini kasıtlı olarak unutuyorlar. O zamanki dünya yine suyla, tufanla mahvolmuştu. (II. Petrus 3/5-6)

Tufan’la İlgili Diğer Kültürlerdeki Bilgiler

Sümerlere göre, Enlil isimli bir tanrı, diğer tanrıların insanlığı yok etmeye karar verdiklerini, kendisinin de onları kurtarmaya niyetli olduğunu insanlara açıklar. Olayın kahramanı Sippar kentinin sofu kralı Ziusudra’dır. Tanrı Enlil, Ziusudra’ya Tufan’dan kurtulmak için ne yapması gerektiğini anlatır. Metnin kayığın yapılışını anlatan parçası yitiktir, ancak böyle bir parçanın varlığı, Tufan’ın gelip, Ziusudra’nın nasıl kurtulduğunu anlatan bölümlerinden anlaşılmaktadır. Tufan’ın Babilonya versiyonuna dayanılarak, olayın eksiksiz Sümer versiyonunda, Tufan’ın nedeni ve kayığın yapılışı hakkında çok daha doyurucu ayrıntının bulunduğu sonucuna varılabilir.
Sümer ve Babil kayıtlarına göre, Xisuthros ya da Khasisatra, ailesi, arkadaşları, kuşlar ve hayvanlarla birlikte 925 metre uzunluğunda bir gemiyle Tufan’dan kurtulmuşlardır. “Sular göğe doğru uzandı, okyanuslar kıyıları örttü ve nehirler yataklarından taştı.” denir. Gemi daha sonra Gordiyen Dağı’na oturmuştur.
Asur-Babil kayıtlarına göre ise Ubaratutu ya da Khasisatra, ailesi, uşakları, sürüleri ve vahşi hayvanlarla birlikte 600 kübit uzunluğunda, 60 kübit yüksekliğinde ve genişliğinde bir tekneyle kurtulmuştur. Tufan 6 gün 6 gece sürmüştür. Gemi Nizar Dağı’na gelince uçurulan güvercin dönmüş ama karga dönmemiştir.
Bazı Sümer, Asur ve Babil kayıtlarına göre de, Utnapishtim, ailesiyle birlikte 6 gün 6 gece süren Tufan’ı atlatmışlardır: “Yedinci gün Utnapishtim dışarı baktı. Herşey çok sessizdi. İnsanoğlu tekrar çamura dönmüştü” diye anlatılır. Gemi Nizar Dağı’nda karaya oturunca Utnapishtim bir güvercin, bir karga ve bir de kırlangıç gönderir. Karga cesetleri yemek için kalır, fakat diğer iki kuş geri dönmez.
Hindistan’ın Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, adı geçen Manu, Rishiz ile birlikte Tufan’dan kurtulmuştur. Efsaneye göre Manu’nun yakalayıp yaşamını bağışladığı bir balık birdenbire büyüyüp, bir gemi inşa edip boynuzlarına bağlamasını söylemiştir. Balık gemiyi dev dalgaların üzerinden aşırıp, kuzeye, Himavat Dağı’na çıkarmıştır.
Britanya’nın Galler yöresi efsanelerine göre, Dwyfan ve Dwyfach büyük felaketten bir gemiyle kurtulmuşlardır. Dalgalar Gölü adı verilen Llynllion’un patlaması sonucu oluşan korkunç seller durulunca, Dwyfan ve Dwyfach yeniden Britanya Halkını oluşturmaya başlarlar.
İskandinav Edna efsaneleri Bergalmer ile eşinin büyük bir tekneyle Tufan’dan kurtulduğunu anlatır.
Litvanya efsanelerinde ise birkaç çift insanın ve hayvanın yüksek bir dağın tepesinde bir kabuğun içinde barınarak kurtuldukları anlatılır. 12 gün 12 gece süren rüzgarlar ve seller yüksek dağa erişip oradakileri de yutacağı zaman, Yaratıcı onlara dev bir ceviz kabuğu atar. Dağdakiler ceviz kabuğu ile yolculuk yaparak felaketten kurtulurlar.
Çin kaynaklı öyküler Yao adında birisinin 7 kişiyle birlikte, ya da Fa Li, eşi ve çocuklarıyla birlikte bir yelkenliyle sel ve depremlerden kurtulduğu anlatır. “Dünya paramparça oldu. Sular fışkırıp her tarafı kapladı.” diye söylenir. Sonunda sular çekilir.
Tüm bu bilgiler bizlere somut bir gerçeği göstermektedir. Tarihte her topluluğa İlahi vahyin mesajı ulaşmıştır ve bu sayede de pek çok toplum Nuh Tufanı ile ilgili bilgileri öğrenmiştir. Ancak insanların İlahi vahyin özünden uzaklaşmalarıyla birlikte Tufan ile ilgili bilgiler de çeşitli değişikliklere uğramış, efsanelere ve mitolojiye dönüşmüştür.
Hz. Nuh’un ve onun inkarcı kavminin gerçek hikayesini öğrenebileceğimiz yegane kaynak ise, İlahi vahyin bozulmamış tek kaynağı olan Kuran’dır.
Kuran’ın bu özelliği, yalnızca Nuh Tufanı değil, başka tarihsel olaylar ve kavimler hakkında da doğru bilgileri edinmemizi sağlar…

27 Ocak 2007 Cumartesi

İşte Google Gerçekleri

Hiç bilmediğiniz yönleri ile Google

GOOGLE FENOMENİ

Tabii ki işin en merak edilen yanı bu Amerikan rüyasının nasıl gerçekleştiğidir. Google'ın formülünde biraz kapitalist dünyanın nimetleri, biraz girişimcilik, biraz teknik bilgi ve biraz da akademik destek var. nasıl mı? Şöyle; Google, Stanford'da doktora yapan Larry Page ve Sergey Brin adlı iki öğrenci, tarafından bir garajda kuruldu. 1998'de 25 milyon dolar yasal sermayeyle kurulan şirket öğrencilerin tez çalışmasıyken şimdi dünyanın en büyük arama motoru haline geldi.
Google, "googol" sözcüğünün üzerinde oynanmasıyla ortaya çıkmıştır. Edward Kasner adındaki Amerikalı matematikçinin yeğeni Milton Sorotta tarafından üretilmiş olan "googol" sözcüğü 1 ve onun ardından 100 sıfırın gelmesiyle oluşan rakamı belirten matematiksel bir terimdir. Google'ın bu terimi kullanması, şirketin dünyadaki tüm bilgiyi organize etme misyonunu yansıtır.
7 yıl önce basit bir tez çalışması olarak görünen kimsenin sahip çıkmak istemediği İnternet arama motoru Google'ın bugünkü piyasa değeri 80.82 milyar dolara ulaşarak Time Warner'ı geçmiş bulunmaktadır.
Bugün Şirketin GooglePlex denen merkez ofisi Kaliforniya'da bulunur ve tüm dünyada 5,000 civarında kişi çalıştırır. Şirketin sermaye ortakları, Kleiner Perkins Caufield & Byers ve Sequoia Capital'ı kapsamaktadır. Şirket ayrıca, içerik sağlayıcı firmalara özel web arama çözümleri de sunmaktadır.
TEKNOLOJİSİ:
Google'ın arama teknolojisi ve kullanıcı arabirim tasarımı Google'ı günümüzün ilk-nesil arama motorlarından farklı kılmaktadır. Sadece anahtar kelime veya meta arama teknolojisi kullanmak yerine, Google en önemli sonuçları ilk getiren, gelişmiş PageRank™ teknolojisine dayanmaktadır.
PageRank ağ sayfalarının önemini nesnel bir ölçeğe uyarlar; bu 500 milyon değişken ve 2 milyar terimden oluşan bir denklemin çözülmesiyle hesaplanır. PageRank ağın çok sayıda bağlantılı yapısını düzenleyici bir araç olarak kullanır. Doğal olarak, Google, Sayfa A'dan Sayfa B'ye kurulmuş her bağlantıyı, Sayfa A'dan Sayfa B'ye bir "oy" olarak yorumlar. Google bir sayfanın önemini aldığı oylarla belirler. Google ayrıca oyu veren sayfayı da inceler.
Google'ın komplike ve otomatikleştirilmiş arama metodları, insan müdahalesine engel olur. Diğer arama motorlarından farklı olarak; Google, hiç kimsenin daha yüksek listeleme yapamayacağı ve ticari amaçla sonuçları değiştiremeyeceği bir şekilde yapılandırılmıştır.
GOOGLE'IN İŞİ NE?
Kısa tanımıyla Google'ın yaptığı iş aslında dünyadaki bilgileri evrensel olarak erişilebilir ve kullanışlı hale getirerek internetteki en iyi araştırma tecrübesini yaşatmak olarak tanımlanabilir.
Dünyanın en büyük arama motorunun geliştiricisi Google, web'teki bilgilere en hızlı ve en kolay yolla ulaşmayı sağlıyor. 1.3 milyarın üzerinde web sayfalarına ulaşarak, yarım saniyeden az bir sürede tüm dünyadaki kullanıcılara arama sorgularıyla ilişkili sonuçları getiriyor. Google bugün, günde 100 Milyondan fazla kullanıcı sorgulamalarına cevap verebiliyor.
PEKİ BUNLARI NASIL YAPIYOR ?
Google'ın arama teknolojisi ve kullanıcı arabirim tasarımı Google'ı günümüzün ilk-nesil arama motorlarından farklı kılar.
Sadece anahtar kelime veya meta arama teknolojisi kullanmak yerine, Google en önemli sonuçları ilk getiren, gelişmiş PageRank teknolojisine dayanır.
Google'ın komplike ve otomatikleştirilmiş arama metodları, insan müdahalesine engel olur. Diğer arama motorlarından farklı olarak; Google, hiç kimsenin daha yüksek listeleme yapamayacağı ve ticari amaçla sonuçları değiştiremeyeceği bir şekilde yapılandırılmıştır.
GOOGLE YAN SANAYİİ
Bilindiği gibi bugün her konuda bize yardımcı Google'ın verdiği hizmetler saymakla bitmez.Birkaç örnek vermek gerekirse internetten indirilen uygulamalar dikkatimizi çeker.Bu uygulamalar:Google'ın Gmail hesabı olanlar için hazırladığı internet üzerinden mesajlaşma ve sesli görüşme yapılabilecek olan GoogleTalk, yeryüzünü ince ayrıntılarına kadar üç boyutlu görmeye yarayan programın indirilebildiği site GoogleEarth ve içinde Google'ın bütün programları bulunan paket program GooglePack şeklinde sıralanabilir. Bu programları şöyle sıralamak mümkün:
İnternet üzerinde indirilen Google uygulamaları :
http://talk.google.com: Google'ın Gmail hesabı olanlar için hazırladığı internet üzerinden mesajlaşma ve sesli görüşme yapılabilecek program
http://earth.google.com: Yeryüzünü ince ayrıntılarına kadar üç boyutlu görmeye yarayan programın indirilebildiği site, Google Earth
http://pack.google.com/ : Google'ın bütün programları bulunan paket programı
GSM (GPRS) internet hizmetleri:
http://www.google.com/sms/: Amerika bölgesel cep telefonu haritası upload hizmeti http://www.google.co.uk/sms/: İngiltere bölgesel cep telefonu haritası upload hizmeti
İnternet Gösterimcisi ile verdiği Hizmetler : Google arama motoru hizmetinin yanısıra aşağıdaki hizmetleri de sunmaktadır:
http://gmail.google.com: Gmail,Google'ın e-posta hizmeti. Alanı 2,7 GB'ın üstündedir. Bir Gmail üyesinin davetiye göndermesi yoluyla, ya da cep telefonu yoluyla gmail hesabı edinilebilir. http://docs.google.com: google'nin MS Office'ine alternatif ücretsiz internet ofisi uygulaması
http://google.com/ig: Google Kişiselleştirilmiş Giriş Sayfası
http://images.google.com: Resim, fotoğraf, grafik, çizim arama motoru
http://video.google.com: Video arama motoru
http://groups.google.com: E-posta listesi/grubu hizmeti
http://maps.google.com: Harita ve uydu görüntüleri
http://moon.google.com: Ay'ın uzaydan çekilmiş görüntüleri
http://mars.google.com: Mars'ın uzaydan çekilmiş görüntüleri
http://trends.google.com/: Google da en çok aranan kelimeler
http://books.google.com: Basılı kitaplar arama motoru
http://scholar.google.com: Akademik makaleleri, kitap bilgilerini ve göndermeleri arama motoru
http://catalogs.google.com: Yayınevlerinin kataloglarını aramaya ve sayfa sayfa okumaya yarayan motor
http://news.google.com: ingilizce Haberler
http://reader.google.com: RSS ve ATOM okuyucu hizmeti
http://labs.google.com/sets: Aynı kümeye giren başka sözcükleri öğrenmeye yarar
http://www.google.com/language_tools: Google'ın birçok dildeki web sayfasını ve metni İngilizce'ye tercüme eden ve yine İngilizce web sayfalarını ve metinleri başka dillere tercüme eden hizmeti
http://labs.google.com/: en son geliştirilme sürecindeki google prototip proje uygulamaları hakkında
http://www.froogle.com: İnternet üzerinden ürün satın almak isteyenler için karşılaştırma şansı sağlayan arama motoru
KURUMSAL GOOGLE
Google AdsenseGoogle AdSense web site yayıncılarının içerik sayfalarında konuyla ilgili Google reklamları göstermesinin ve para kazanmasının hızlı ve kolay bir yoludur. Reklamlar sitenizin içeriğiyle ilgili olacağından, içerik sayfalarınızı geliştirmenin de bir yolunu bulmuş olacaksınız. Web sitesi yayıncıları için Google arama sonuçlarına site kullanıcılarına sunmak ve sonuç sayfalarında Google reklamları göstererek para kazanmak da bir başka yoldur.
Google AdWordsBütçeye göre yüksek ölçüde hedeflenmiş tıklama-başı-maliyet (CPC) reklam satın almanın hızlı ve basit bir yoludur. AdWords reklamları Google yanında AOL, EarthLink, HowStuffWorks ve Blogger dahil olmak üzere sürekli büyümekte olan Google ağında yer alan arama ve içerik sitelerinde de gösterilir.
EN ÇOK NELERİ MERAK ETMİŞİZ; "GOOGLE BİLİR" DEMİŞİZ?
80 dilde kullanım hizmeti sağlayan Google'da en çok aranan kelimeler ülkeye göre değişiyor. Genel ortalamada en çok aranan kelimeler summer camps(yaz kampları), Ronaldinho, coffee(kahve), tea(çay) ve sudoku.
Türkiyede en çok aranan kelimelerin başında porno, kpss, kraloyun, yonja, ssk, ösym, burçlar ve siberalem gelirken İngiltere'de en çok aranan kelimeler the sun, topshop ve bbc olarak sıralanıyor.
SEN SOR O CEVAP VERSİN
Google'a her gün binlerce soru soruluyor. Türkiye'de bunların başında şu sorular geliyor.
Gökyüzü neden mavidir? En hızlı koşan kuş hangisi?Dünyaya en yakın yıldız hangisi?Pusulayı kim icat etti?
GOOGLE KURUMLARI (!)
GOOGLE TIP FAKÜLTESİ
Google'ı artık doktorlar da şaşırtıcı tıbbi vakalarda teşhis için kullanıyor. Brisbane'deki Prenses Aleksandra Hastanesi'nden bir ekip Google'ın faydasını ölçmek için, 26 teşhisi zor hastalıkla ilgili terimleri Google'da aradılar. 26 vakadan 15'inde teşhis doğruydu.
Raporda şu da vurgulandı: "Google sonuçları, sadece arayanın bilgi düzeyi kadar yararlı. Hastalar kendi kendilerine teşhis koymaya kalkmasın!"
Google doktor oldu, şifa buldu Avusturalya Brisbane'deki Princess Alexandra Hastanesi doktorları teşhisi zor olduğu bilinen 26 vaka ile ilgili bazı anahtar kelimeler kullanarak Google'da arama yaptı.
Doktorlar, Google'dan çıkan teşhisleri alıp doğru teşhisle karşılaştırdılar. Google, 26 vakanın 15'inde doğru teşhis koydu. Uzmanlar doktorların hastalardan daha doğru sonuçlara varacağını, hastaların tek başlarına Google'da doğru teşhise ulaşmalarının zor olduğunu söyledi.
İngiliz tıp yayını British Medical Journal'da yayımlanan araştırmanın sonucuna göre, 'doktorlar ve hastalar her geçen gün internete daha hakim hale geliyorlar ve tıbbi bilgileri elde edebilmek için sık sık Google'a başvuruyorlar.' "Araştırmamızda teşhisi zor vakalarda teşhis için Google kullanılmasının faydalı olduğu ortaya çıktı" ifadesine de yer verildi.
DÜNYANIN TÜM HARİKALARI DA BURADA
Dünyanın tüm harikaları Google'da Google, tüm dünyanın uydu fotoğraflarını görüntülediği 'Google earth' programından sonra şimdi de dünyanın doğal harikalarını, popüler bölgelerini ve dünya üzerinde insan eliyle yapılan değişiklikleri bilgisayar ekranlarına getirecek. 'Google earth' programı içinde geliştirilen 'Featured content' bölümü, Tutankamun'un Mısır'daki mezarından, Japonya'daki Itsukushima Türbesi'nden Çin'deki Three Gorges Dam Barajı projesine kadar sayısız yeri gösterecek. Kullanıcı ikonları tıklayarak doğal harikaları, dünyanın önemli şehirlerini, çevresel etkilerin neden olduğu değişiklikleri bilgisayar ekranında görecek.
CHURCH OF GOOGLE
Bu haber pek çok okuyucunun hoşuna gitmese de Church of Google, Google'ı tanrı olarak kabul eden bir topluluüun yaptığı internet sitesi. Artık gerçek alemide himayesine almış olan sanal aleminde bir tanrısı olmamalı mı? Bu site Google'ın tanrılığını şu şekilde açıklıyor:
Her şeyi bilir: 9,5 milyar sayfayı satır satır bellemiştir. Ayrıca topladığı ek bilgilerle başka kimsenin sahip olmadığı bilgilere sahiptir.Her an, her yerdedir: Hafızasına aldığı milyarlarca sayfalık bilgi dünyanın her yerine dağılmıştır. Her cihazdan, her yerde ona ulaşmamız mümkündür.Dualara cevap verir: Bir arama yaparak dileğinizi istersiniz, o da verir. Örneğin kanserseniz dilediğiniz şifanın (tedavinin) yerini size o gösterir.Ölümsüzdür: Fiziksel bir varlık, cisim değildir. İşleyişini sağlayan algoritmaları birçok bilgisayara dağılmıştır. Bir parçası yok olsa da kalanı çalışır. Teorik olarak sonsuza kadar var olacaktır.Sonsuzdur: İnternet teorik olarak sonsuza kadar büyüyebilir. Google da.Her şeyi hatırlar: Kaşe belleği sayesinde sizin sildiğiniz şeyleri bile aklında tutar. İnternetteki her şey sonsuza kadar hafızasına yerleşir.Şeytanlık yapmaz: Kurumsal felsefesi bunu yasaklar.Varlığının belgesi boldur: Google'ın varlığı şu ana kadar tapınılan her Tanrı'dan daha barizdir. Eğer görmek inanmaksa, google.com'a bakılabilir!
GOOGLE ile MICROSOFT BİR GÜN YOLDA YÜRÜYORMUŞ...
Google'den Microsoft'a darbe Tüm bunlar olurken Google, Microsoft'un tekerine çomak sokmaktan geri kalmıyor. Google birden bire gelen vahiyle belge yazma, işleme ve saklama hizmeti sunmaya başladı. Rakip firma Microsoft'un kurulum gerektiren özel ve ücretli yazılımı Office'le rekabet amacıyla başlatılan "Docs&Spreadsheets" adlı hizmetin en önemli özelliği ücretsiz olmasıydı.
Google, bu hizmet için, 2006 başında geliştirdiği internet üzerinden metin yazma programı "Writely" ile arşivleme ve paylaşma sistemi "Spreadsheets"'i birleştirdi. İnternet kullanıcılarının, bundan yararlanabilmek için programı bilgisayarlarına yüklemesi gerekmiyor ki bu da Microsoft'un canını sıkıyor.
Kullanıcılar, bu hizmetten yararlanarak yeni belge hazırlayabildikleri gibi Excel, Word...vs programlarla hazırlanmış belgeleri de yeniden işleyip arşivleyebiliyor, diğer insanlarla paylaşabiliyor. Bu işlemler, internete bağlı herhangi bir bilgisayardan yapılabiliyor.
Bu hamle, yazılım devi Microsoft'un egemenliğindeki internet sektöründe ücretsiz yazılımlarla atılan büyük bir rekabet adımı anlamına geliyor. Çünkü Microsoft, gelirinin büyük kısmını, tanesi yaklaşık 400 dolara sattığı Office programının satışından elde ediyor.
MICROSOFT'UN ELİ ARMUT MU TOPLUYOR PEKİ?
Microsoft'tan da Google'a rakipTabii Google bu stratejilerle Bill Gates'in üzerine gidince olan oldu, yazılım devi Microsoft firması, güncelleyip ismini değiştirdiği kişiselleştirilebilen arama motoru ''Windows Live Search''ü, geçtiğimiz ay resmen başlattı.
Microsoft firmasının halen internet üzerindeki arama motoru ''MSN Search'' yerine geçecek olan ''Windows Live Search'', aylardır sürdürülen beta test yayınının ardından faaliyete geçti ve 23 dilde kullanıcıya ulaştı.
Ocak ayında yüzde 11 olan Microsoft'un arama motoru alanındaki pazar payı, Temmuz ayında Google ve Yahoo'nun arkasında yüzde 9,6 ile 3. sıraya inmişti. Microsoft firması, ayrıca ABD ve İngiltere'de ''Live Local Search'' adlı yerel arama motorunu da resmen hizmete soktu. Yine bir süredir test yayınında olan bu adresten kapsamlı harita hizmeti veriliyor.
Microsoft, Google Earth'a da rakip Tüm bunların ardından Microsoft, Google’ın Earth adlı online harita hizmetine rakip 3 boyutlu bir ayrıntılı harita hizmeti başlattı.Şimdilik sadece ABD’nin belli başlı büyük kentlerini kapsayan ve "Virtual Earth 3D" adlı 3 boyutlu harita hizmetine, "http://live.com" adresinden ulaşılabiliyor.
Aralarında San Francisco, Los Angeles, Seattle, San Jose, Las Vegas ve Dallas’ın bulunduğu 15 kentin, yeni bir teknolojiyle elde edilen 3 boyutlu kuş bakışı görüntüleri, indirilen programla kullanıcılara sunuluyor.
Microsoft, yakında başka Amerikan ve dünyanın belli başlı kentlerinin de 3 boyutlu haritalarının kullanıma açılacağını belirterek, Virtual Earth ile gerçek zamanlı trafik bilgilerinin, güzergahların ve sanal reklam ilanlarının da kullanıma sunulacağını bildirdi.
Aslında görünen o ki; Microsoft ve Google arasında ki bu rekabet internete büyük bir canlılık getiriyor.
GOOGLE ve MÜSLÜMAN ÜLKELER
İslam ülkeleri Google'da en çok neyi arıyor? İnternetin önde gelen arama motorlarından Google'da, farklı başlıklar altında seks konusunda en çok arama yapan ilk 10 ülkeden 6'sının Müslüman ülkeler olduğu tespit edildi. Buna göre, listenin ilk sırasında Pakistan, ikinci sırada ise Mısır yer alırken, Türkiye listenin 8'inci sırasında yer alıyor. Listedeki tek Avrupa ülkesiyse, 10'uncu sıradaki Polonya. 'Gay seks' başlığı altında en çok arama yapan ülkeler arasında birinci sırada Filipinler var. İkinci Suudi Arabistan yer alırken Türkiye bu kategoride 7'nci sırada yer buldu... 'Grup seks' başlığında birinciliği Hindistan ve Suudi Arabistan paylaşırken, Türkiye ise 8'inci sırada bulunuyor. İran, Google'a ateş püskürdü Türkiye’nin de zaman zaman karşılaştığı harita krizleri bu kez İran ile dünyaca ünlü arama motoru Google’ı karşı karşıya getirdi. Guardian gazetesinin haberine göre, İran’daki Azeri bölgesinin başkenti Tebriz’i “Şu anda İran topraklarında bulunan Güney Azerbaycan” olarak nitelendiren bir görüntü, Google Video’da yayınlandı.
Sitede yayınlanan turizm filminin bu metni, Tahran tarafından “İran’ın toprak bütünlüğüne karşı bir müdahale” olarak kabul edildi. İranlı milletvekili Valiallah Azarvash, “Bir İranlı asla böyle bir şeyi kabul edemez. Milattan Önce 2000 yılından bu yana Tebriz ve Doğu Azerbaycan İran’dan hiç ayrılmadı. Şimdi nasıl bir başka yere ait olabilir ki” dedi. PROTESTO ÇAĞRISIİran Enformasyon Teknoloji Bakanlığı da İran halkını Google’a protestolarını iletmeye çağırdı. Bakanlığın Meclis Temsilcisi Samad Mohmen Bela, “Bu eylem, bir başka ülkenin işlerine karışmak için tipik bir örnek. (Buna karşı) En basit ve en etkili yöntem, bütün İranlı kullanıcıların Google’ı e-mail yağdırmasıdır” diye konuştu.
Bu yılın başlarında Tebriz bölgesi, Farsça yayınlanan bir gazetede Azerice konuşanları hamam böceğine benzeten bir karikatür yayınlandığı için şiddet eylemlerine sahne olmuştu.
ÇOCUK PORNOSUNDA İLK DÖRTTE
Türklerin arama yaptığı başlıklardan biri de hayvanlarla, özellikle de atlarla seks... Burada birinci sırayı yine Pakistan alırken Türkiye üçüncü oldu. Türkiye'nin listede birinci olduğu tek başlık ise anal seks. Türkiye'yi; Romanya, Yeni Zelanda, Kanada ve ABD izliyor. Oral seks konusundaki arama sıralamasındaki tek Müslüman ülke olan Türkiye, 10 ülke arasında 4'üncü sırada yer alıyor. Araştırmanın en dehşet verici başlıklarından biri de, 'çocukla cinsel ilişki.' Bu konuda en çok araştırma yapılan ülke Pakistan. Türkiye ise bu alanda dördüncü sırada.
GOOGLE TÜRK YETKİLİRCE SUÇLU BULUNDU
'Çocuk pornosunda suçlu Google'dır' Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü İsmail Çalışkan, 'Türk vatandaşlarının çocuk pornografisine düşkün olduğu'na dair görüşün doğru olmadığını söyledi. Çalışkan, bu görüşe dair varsayımın arama motorunun özelliğinden kaynaklandığını ileri sürdü.
'Çocuk yazınca hepsi geliyor' Haftalık bilgilendirme toplantısında konuşan Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü Çalışkan, basında, 'internet ortamında Türk kullanıcıların, çocuk pornografisi içerikli siteleri en çok ziyaret eden kişiler olduğu'na dair haberler çıktığını belirtti. Bunun arama motoru Google sitesinin özelliğinden kaynaklandığını vurgulayan İsmail Çalışkan, şöyle konuştu: "Arama motoru Google'a 'çocuk' kelimesinin yazılması durumunda çocukla ilgili her türlü bilgi bilgisayara geliyor. Yani konu basına yansıdığı gibi, 'Türk vatandaşlarının çocuk pornografisine düşkün oldukları' şeklinde bir görüşün doğruluğu söz konusu değildir."
MERAKLISINA SON BİLGİLER:

Tür :Anonim Şirketi Kuruluş: Menlo Park, California (1998)

Merkez: Mountain View, California, USA
Önemli şahıslar: Dr. Eric E. Schmidt, Yönetici ve Genel Müdür Larry Page, İkinci Kurucu & Başkan, Ürünler Bölümü Sergey Brin, İkinci Kurucu & Başkan, Teknoloji Bölümü Omid Kordestani, Başkan Yardımcısı, Ticari Geliştirme & Satışlar Bölümü Wayne Rosing, Mühendislik Bölümü Başkan Yardımcısı Cindy McCaffrey, Başkan Yardımcısı, Kurumsal İletişim Bölümü Joan Braddi, Başkan Yardımcısı, Arama Servisleri Bölümü Tim Armstrong, Başkan Yardımcısı, Reklam Satış Bölümü Urs Hölzle, Google Üyesi Craig Silverstein, Teknoloji Bölümü Yöneticisi

Sektör: Internet Ürünler: Arama, Bilişim, Reklam, Teknoloji Gelir :$7.14 Milyar USD (2006)

Çalışan sayısı :6,800 (2006)

Web sitesi: www.google.com

KAYNAKÇA:
wikipedia.org,
ilginchaber.com,
forum.zurnachat.com,
radikal,
blogspot.com,
ozgurhaber.net

DERLEYEN:
Gökçe Günaydın
Kaan Ezgimen

Dünya Osmanlı´yı anlama derdinde

15. Türk Tarih Kongresi´ne büyük ilgi var. Özellikle Osmanlı´ya ilgi çok büyüt. Eskiden yalnız Avrupalıların ilgi gösterdiği Osmanlı Devleti şimdi tüm dünyanın merak odağı

Ortadoğu en huzurlu ve refah dolu yıllarını Osmanlı döneminde yaşadı. Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin kutsal mekânlarını barındıran bu topraklar, 400 yıl boyunca huzur solukladı. Yaklaşık 1 asır önce Osmanlı’nın elinden çıkan bu bölge, daha son
ra gün yüzü görmedi, dünyanın en istikrarsız, en kanlı bölgelerinden biri haline geldi. Son yıllarda Ortadoğu’nun yeniden kaynaması dünya tarihçilerini Osmanlı’ya yöneltti.
Önümüzdeki hafta düzenlenecek olan 15. Türk Tarih Kongresi’ne tam 750 yabancı bilim adamı bildiri gönderdi.
Zaman’ın sorularını cevaplayan Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu, rekor düzeydeki ilgiyi şöyle yorumladı: “Son yıllarda olayların dinmediği Ortadoğu’daki toprakların Osmanlı coğrafyasında bulunması tarihçileri daha fazla araştırma yapmaya itiyor.” Halaçoğlu, kongreye katılmak isteyen bütün yabancı tarihçilerin Osmanlıca ve Türkçe bildiğini vurguladı.
Yabancı bilim adamları, 15. Türk Tarih Kongresi’nde, Türk tarihinin çok çeşitli dönemlerine ışık tutacak bildirilerini sunmak için adeta yarıştı. 11-15 Eylül 2006 tarihleri arasında Türk Tarih Kurumu’nun (TTK) ev sahipliğinde gerçekleşecek kongre için 750 bilim adamı bildiri gönderdi. Bu bildirilerin sadece 310 tanesi kongreye kabul edildi.
TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, rekor derecedeki katılım talebinin, tarih uzmanları arasında son yıllarda giderek artan Türkiye ve Osmanlı merakından kaynaklandığını söyledi. Halaçoğlu, kongrede bildiri sunmak isteyen 750 tarih uzmanını zaman bakımından ağırlama imkanı olmadığı için aralarında Türk bilim adamlarının da bulunduğu 310 isim ile sınırlı tuttuklarını açıkladı. Atatürk’ün bizzat katıldığı 1932 yılında düzenlenen ilk kongrede 33 bilim adamı bildiri sundu
Katılımcı yabancı tarihçilerin hemen hepsinin Osmanlıca ve Türkçe bildiğini hatırlatan Yusuf Halaçoğlu, Türkiye tarihinin giderek artan sayıda takipçilerinin olduğunu aktardı. Kongre boyunca çok farklı konu başlıklarını içeren bildirilerin sunulacağını belirten Halaçoğlu, uzmanların konu seçimlerinde ve ifadelerinde tamamen özgür olduklarını söyledi. Ermeni ve misyonerlik gibi tartışmalı konuların da konuşulacağı kongrede, Ermeni soykırımını savunan isimlerin de çıkabileceğine işaret eden Halaçoğlu; “Ancak bu iddialarını sağlam belgelere dayandırmalıdırlar. Bu iddiayı savunacak bilim adamının tezlerini çürütecek birikimimiz var.” dedi.
Yusuf Halaçoğlu, bu yılki ilgiyi; “Ortadoğu’da yaşanan olayların geçtiği toprakların Osmanlı coğrafyasında bulunması, tarihçileri bu topraklarda daha fazla araştırma yapmaya itiyor.” sözleri ile açıklarken, Hazırlık Komitesi’nde yer alan Prof. Dr. İlber Ortaylı da, kongrenin bilim dünyasında prestijli bir yere sahip olmasının ilgi noktasında önemli bir sebep olduğunu söyledi. Ortaylı, eskiden sadece Avrupalıların ilgi gösterdiği Osmanlı’ya şimdi tüm dünyadan ilgi olduğunu belirtti.
Yabancı uzmanların sunacağı bazı bildiri başlıkları
Salahi R. Sonyel “Kurtuluş Savaşı Döneminde Padişah Vahdettin’in İngilizlerle İlişkileri”, Howard Reed “Gazeteci Louise Bryant’ın 1923 Yılında Türk Liderleri ile Yaptığı Röportajlar”, Entela Muço “Atatürk Döneminde Türk Kadının Batılılaşması ve Arnavutluk’taki Etkileri”, Boris Potskhveriya “İkinci Dünya Savaşı Zamanında Türkiye’nin Tutumu ile İlgili Sovyet Arşiv Belgeleri”, George S. Harris “Washington’da İki Türk Büyükelçisi: Ahmet Muhtar ve Mehmet Münir”, Kerstin Tomenendal “1. Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan Yergili ve Mizahi Haftalık Dergilerinde Müttefiki Türklerin İmgesi”, Aleksander Vasilyev “18.-19. Yüzyıllarda Rusya Harbiyesinde Öğretim Görerek Rus İmparatorları Tarafından Ödüllendirilmiş Olan Türk Subayları Hakkında Rusya Devlet Arşivindeki Belgeler”, Muhammed Ahmed “Sultan 2. Abdülhamit ve Filistin Meselesi”
Yabancı uzmanların yanı sıra Türk bilim adamları da Osmanlı’da ABD’li misyonerlerin faaliyetleri, Ermeni iddiaları, Osmanlı toplumuna şans oyunlarının girmesi, İncirlik Üssü ve Türkiye-ABD ilişkileri gibi ilgi çekici konularda Türk uzmanlar bilgiler verecek.

Sultan Abdulhamit´in en büyük sırrı

Sultan İkinci Abdülhamid´in kendi parasıyla bir heyete petrol haritası hazırlattığı ortaya çıktı.

İlk kez haftalık haber dergisi Aksiyon'un bu haftaki sayısında yayımlanan "Sultan'ın petrol haritası"nda, Güneydoğu Anadolu'nun neredeyse tamamında yüksek ölçekte petrol rezervinin bulunduğu yer alıyor.

Haşim Söylemez imzalı habere göre, Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi Dicle'de sal üstünde, karada at ve eşek sırtında aylarca süren bir çalışma yaptı. 22 Ekim 1901'de II. Abdülhamid'e sunulan raporda, Bitlis Suyu denilen çayın kıyısı boyunca önemli petrol rezervlerinin bulunduğu yer alıyor. Güneydoğu Anadolu'nun neredeyse tamamı ve Doğu Anadolu'nun bir kısmını kapsayan petrol haritasında Diyarbakır, Mardin, Bismil, Hazro Çayı etrafı, Sinan, Batman Çayı etrafı, Dicle bölgesi, Midyat, Bedran, Tulan, Siirt, Botan Çayı etrafı, Habur, Fındık, Cizre, Habur Çayı etrafı, Bitlis Çayı kıyısı ve Hakkâri (Çölemerik)'de önemli petrol yataklarının bulunduğu kaydediliyor. Groskoph, raporunda "Dicle ve Fırat nehirleri havzasında zengin ve mühim petroller bulunuyor. Bunların işletilmesi ve pazarlanması için Bağdat'a uzanan bir tren yolu lâzım. 1889'da inşaatına başlanan ve 1902'de biten demiryolu, petrolün Anadolu'ya taşınmasını sağlayacaktır. Ana hatta sadece birkaç ilave ek hattın yapılması yeterlidir." diyor. Başmühendis, ayrıca iyi değerlendirilmesi durumunda bu petrol coğrafyasının gelecekte dünyanın en önemli merkezlerinden biri olacağını vurguluyor.

AKSİYON'daki haberin tam metnini okumak için tıklayın

Papa çarmıha gerilsin

Papa 16. Benediktus’un İslamiyet’le ilgili sözlerine Müslümanlardan tepkiler gelmeye devam ediyor.

Irak’ta El Kaide’ye bağlı Ensar El Sünnet grubu, internet üzerinden Batılıları ve özellikle İtalya’yı tehdit ederken, Endonezya’da İslamı Savunanlar Cephesi adlı örgüt gösteri düzenleyerek, Papa’nın çarmıha gerilmesini istedi. ( O da güzel )

Mısırlı milletvekilleri de Papa’nın doğrudan ve açık şekilde özür dilemesi gerektiğini söyleyerek, Vatikan’la diplomatik ilişkilerin dondurulmasını talep ettiler. ( Çok diplomatik :)

Suudi Arabistan’da yayımlanan El Yum gazetesi de Papa’nın sözlerinin sıradan bir hata olmadığını ve bunların uygarlıklar çatışması konusunda ABD’deki aşırı sağcı ideolojiyle tam olarak uyuştuğunu savundu. ( eee karşılığı hangi aşırılığı desteklemek? )

Çin’de 18 milyon Müslümanın resmi temsilcisi Chen Guangyuan da Papa 16. Benediktus’un İslam inancına ve Hz Muhammed’e hakaret ettiğini belirterek, Papa’dan sözlerini geri almasını istedi.

Ürdün’ün başkenti Amman’da da Hristiyan ve Müslüman milletvekilleri ile dini liderler gösteri düzenleyerek, Papa’nın sözlerini protesto etmek için oturma eylemi düzenlediler.

Pakistan’ın Cenevre Büyükelçisi Mesud Han da BM İnsan Hakları Konseyinin İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) adına dini hoşgörü konusunda bir toplantı düzenlemesini istedi. ( Hadi cnm çok yumuşak ama birilerinin yapması lazım tabi )

İnsan Hakları Konseyinde İKÖ adına konuşan Mesud Han, Papa’nın sözlerinin ardından üzüntü duyduğu yolunda açıklama yapmasının kendisini biraz rahatlattığını söyledi.

Fas Kralı 6. Muhammed de ülkesinin Vatikan’daki büyükelçisini danışmalarda bulunmak üzere geri çağırarak, Papa 16. Benediktus’u İslam’a saygılı olmaya çağırdı.

HEPİMİZ TÜRK´ÜZ manşeti

Dink´in cenazesinde açılan pankart karşı tepkiye yol açtı. Tercüman´ın attığı sürmanşet beğeniyle karşılandı.

Hrant Dink'in cenazesinde açılan pankart gündeme oturdu. Milliyetçilik tartışması yeniden alevlendi. Tercüman'ın attığı bu manşet kavgayı daha da kızıştıracak.Cenazeye katılanların "Hepimiz Ermeniyiz" pankartına karşı Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi sürmanşetten HEPİMİZ TÜRK'ÜZ manşetini attı. Spotta ise şu ifadeler yer aldı: İçimizdeki hainler Hrant Dink'in cenazesinde 'Hepimiz Ermeniyiz' pankartı açınca vatanseverler Türk bayrağı altındaki binlerce yıllık beraberliği bölenlere haykırdı: Ayrımız yok, hepimiz Türk'üz

İsrail istihbaratının Türkiye korkusu

İsrail’in Herzliya kentinde bir araya üst düzey savunma ve istihbarat analistleri, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği görüşünde. İşte ayrıntılar:

Guardian gazetesi, İsrailli üst düzey savunma ve istihbarat analistlerinin, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği konusunda hem fikir olduğu ifade edildi.
Gazetenin başyazısında, İsrailli üst düzey istihbarat ve savunma analistlerinin bu hafta yıllık toplantılarını yapmak üzere İsrail’in Herzliya kentinde bir araya geldiği belirtildi. Yazıda, üst düzey analistlerin, Ortadoğu’nun geleneksel siyasi haritasının değişmekte olduğu konusunda fikir birliği içinde bulunduğu kaydedildi.
“TÜRKİYE VE İRAN SÜPER GÜÇ OLUYOR”
İsrail’in de anlaşmaları kestiği bölgede baskın Arap ülkeleri olan Mısır ve Ürdün’ün etkisinin azaldığı vurgulanan yazıda, buna karşın Türkiye ve İran’ın bölgesel süper güçler olarak etkilerinin arttığı ifade edildi. İsrail’in Batı Şeria işgaline direnişle birlikte Pan-Arabizm’in yerini İslamcılığa bıraktığı kaydedilen yazıda, artık öncü direniş örgütlerinin El Fetih ya da Filistin Kurtuluş Örgütü değil Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütüyle ilişkisi bulunan Hizbullah ve Hamas olduğu belirtildi.
Yazıda, Filistin’de El Fetih ve Hamas arasındaki çıkmazın süreceği ve barışın gelmeyeceği ancak buna karşın bir iç savaşın da yaşanmayacağı öngörüldü. Yazıda ayrıca, İsrail’in bu konuda Filistinli mahkumların serbest bırakılması gibi bazı adımlar atabileceği kaydedildi.
“İSRAİL İRAN İÇİN İZOLASYON KAMPANYASI BAŞLATTI”
Guardian gazetesinin başyazısında ayrıca, İsrail’in İran’ı dünya finans pazarlarından izole etmek istediği, bu yöndeki kampanyanın da dün Eski İsrail Dışişleri Bakanı Benyeman Netanyahu’nun Londra ziyaretiyle başladığı ifade edildi.
Yazıda, bu yöndeki ilk “salvonun” Tahran’da yatırım yapan Batılı emekli sandıklarını hedef alacağı belirtildi.
İSRAİL VE AHMEDİNEJAT MAHKEMELİK OLACAK
Guardian gazetesi ayrıca İsrail’in, İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejat’a “İsrail haritadan silinmeli” sözleri nedeniyle 1948 Genova Soykırım Konvansiyonu kapsamında dava açacağını da kaydetti.

YÖK, dekanlık davasını kaybetti

En fazla oyu almasına rağmen, YÖK tarafından Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi´ne dekan olarak atanamayan Prof. Dr. Tümer Çorapçıoğlu, açtığı davayı kazandı.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı için en fazla oyu almasına rağmen YÖK Genel Kurulu tarafından ataması yapılmayan ve büyük tartışmaya yol açan Prof Dr. Tümer Çorapçıoğlu, açtığı davayı kazandı. Ankara Üniversitesi'nde ortaya çıkartılan bir yolsuzluğu Cumhuriyet Savcılığı'na şikayet ettiği için YÖK tarafından rektörlükten ayrılması istenen Prof. Dr. Nusret Aras da yine Danıştay kararıyla görevinde kalabilmişti. YÖK'ün Ankara Üniversitesi ile giriştiği mücadele dün yeni bir boyut kazandı. Dekanlığa en yüksek oyu almasına rağmen YÖK tarafından seçilmeyen Prof. Dr Tümer Çorapçıoğlu'nun Ankara 15'inci İdare Mahkemesi'ne açtığı dava az önce sonuçlandı . Mahkeme kararında şöyle denildi: "Üniversite tarafından ve dekanlık atama komisyonunca üçüncü defa dekanlığa ataması önerilen Prof. Dr. Tümer Çorapçıoğlu'nun dekanlığa atanmasına ilişkin dava konusu işlemde sebep unsuru yönünden hukuka ve kamu yararı gereklerine uygunluk görülmemiştir. Hukuka aykırılığı açık olan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı'na davacının atanmamasına ilişkin dava konusu işlemin ise uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceğinden yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir. YÖK'ün dekanlık atamasındaki uygulaması kamuoyunda büyük tartışmaya yol açmış YÖK'ün oy sıralamasında ikinci olan adayı atamasından sonra bu kişi de görevinden istifa etmişti. Prof. Dr. Tümer Çorapçıoğlu karşısında davayı kaybeden YÖK'ün karara itiraz etmesi bekleniyor.

23 Ocak 2007 Salı

Yehova Şahitleri kimdir ve inançları nedir?

YEHOVALAR KİMDİR VE İNANÇLARI NELERDİR?

Önceleri Russel’ın tarikatı durumunda iken, 26 Temmuz 1931′den itibaren Yehova Şahitleri adı ile kendilerini tanıtmaya başlamışlardır. Yehovalar Hristiyanların bir koludur. İncil’in içine kendilerine göre birtakım sözler sokmuşlardır ve çok sözleri de kendilerine göre açıklamışladır. Diğer hıristiyanlar bunlara çok kızmaktadırlar. Bu Yehovalar, Hz. İsa’dan 1931 sene kadar önce neredeydiler de isimlerini açıklamadılar?

Hıristiyanlığın kutsal kitabı İncil’i kendi yaptıkları yeni tercümede, metnin içine 200′den fazla Yehova adını katmışlardır.
Hiç mukaddes sayılan bir kitaba, kullar tarafından ek yapılır mı?

Demek ki bu kitap eksikmiş ki, içine 200 tane Yehova eklemişler. İçine sonradan ek yapılan bir kitap, nasıl, olur da mukaddes kitap olabilir? Yehova, Yahudilerde tanrının ismidir. Bizde ise Sanrının ismi, Allah’tır. İncil’in içine, 200 tane Yahudilerin tanrılarının ismini koymalarından, bunların Yahudiler tarafından Hıristiyanlığı bölmek için kurulan bir mezhep olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, her yerde Yahudileri destekleinektedirler. Yehova Şahitleri teşkilâtı yöneticilerinin düşüncelerini yansıtan yorumlar ve görüşler, 1917-1928 yılları arasında 148 noktada değişiklik göstermiştir. Onların dünyevî krallıklarının kurulduğunu, kendi anlayış çerçeveleri içinde devletlerin ve hükümetlerin sonunun başladığını ilan ettikleri tarihler daima fiyasko ile neticelenmiştir.(261) İsa’nın kırallığının başladığı ve milletlerin, hükümetlerin sonu olduğunu iddia ettikleri tarihler, 1914-1918-1925-1975 tarihleridir. Bu söyledikleri tarihlerde ne İsa’nın krallığı başladı, ne de diğer hükümetlerin sonu oldu. Hıristiyanlığın kutsal kitabı, 66 kitaptan ibarettir. Bunların 39′u aynı zamanda Yahudilerin de kutsal kitabıdır. Yahudiler 39 kitap dışında, hıristiyanlarca eklenen 27 kitabı kutsal saymazlar, reddederler. Onları uydurma olarak görürler. Bazı taraflarının yalan yanlış kendilerinden kopya edildiğini söylerler. Onların nazarında İsa ne Yehova’nın oğlu, ne de bir peygamberdir. Onu yalancılık ve sahtekârlıkla itham ederler. Bu 66 kitap Yehova Şahitlerinin de temel mukaddes kitaplarıdır. Bundan yaptıkları yorumla, ve eklemelerle ayrı bir akım, ayrı bir Hıristiyanlık mezhebi şeklinde görünürler. Bazı Hıristiyan mezhepleri İsa’yı ilâhlaştırırlar ve bilinen teslis (baba-oğul-ruhul kudüs) içinde görürler. Katolik, Ortodoks ve Protestanlık da böyledir. Yehova Şahitleri için ilâh Yehova olmakla beraber, onun yanında ilâha eşit olmayan fakat aynı zamanda onun oğlu olan insanüstü bir varlık yer almaktadır. Yehova Şahitlerine göre, İsa Yehova’nın sağında yer almıştır. Ve onun oğludur. Bu şekilde bile, İsa’yı ilâh olmaktan çıkarış, Katolik, Ortodoks ve bazı Protestanları kızdırmıştır.

Yehova Şahitleri İsa’nın ikinci gelişi için 1914 tarihini öne sürmektedirler. Bu defa onun gelişini “Russel Takipçileri” durumunda olan Yehova Şahitlerinin göreceklerini iddia ettiler. İsa’nın bu gelişinin maddî gözle değil, ruhen olacağını ve ruhanî gözle görüleceğini ileri sürdüler. Yehova Şahitleri bunda da yanılmışlardır. Zira vahiy kitabının 1:6-7 cümleleri onu her gözün görebileceğini, Yuhanna’da günahkarların bile onu görebileceği anlatılmaktadır. (262) Bu da gösteriyor ki, Yehova Şahitleri Hıristiyan olduklarını iddia ettikleri halde, şu andaki hıristiyanların mukaddes kitabının emirlerine ters inanışlar da taşımaktadırlar.

(261) Yehova Şahitleri - Doç. Dr. Hikmet Tanyu.

Russel ve tarikatçılarına göre, zavallı İsa, dirildikten sonra hemen kral olmamıştır. O zaman krallık ehliyetini almış olduğu halde kral olabilmek için ta 1914′e kadar beklemeliydi. Nasıl ki zavallı fakir bir adam, şoförlük ehliyetini alır ama parası olmadığı için bir oto satın alamaz ve muayyen parayı kazanıncaya kadar ehliyet cebinde olduğu halde beklemelidir. İşte böylece de zavallı fakir (haşa Allah(!) İsa’ya krallık ehliyeti verdiği halde, krallığı yürütecek kudrette değildi, ta Yehova Şahitleri’nin kurulacakları zamana kadar beklemeliydi. İşte tam o zaman zenginleşen baba, İsa Mesih’i krallık ehliyetini kullanmak üzere tahta geçen kral yapmıştır! Eğer bu hususta “Allah Hak Olsun” adlı kitabın 17. bölümüne ve 13 ve 14. paragraflarına bakarsanız, bu çeşit bir saçma iddiayı şaşkınlıkla görürsünüz. Ama öbür taraftan, bu konuda Hıristiyanlığın kutsal kitabı ne diyor? Rab İsa, 1914′te mi krallığı aldı? O tarihte mi krallığı kullanmaya başladı? Yoksa mezara ve ölüme dirilişiyle bu zaferinden hemen sonra babasının (Hristiyanlığa göre tanrının) sağına, göğe gider gitmez mi krallığını kullanmaya başladı (262-a) Yehova Şahitleri’nin bu konudaki yorumlarının, Hıristiyanlık kutsal kitabına uymadığı yine bu kitaptan deliller göstererek açıklamaya çalışılmakta ve Efesos 1.120-22, Matta, 28:18, Vahiy 17:14, Vahiy 19:16 ve diğer kitaplardan alınan cümlelerle Yehova Şahitleri bu noktada tekzip edilmektedir. (263)

(262) Aynı Eser. (262-a) Aynı eser.

Yehova Şahitleri diğer Hıristiyan mezhep ve tarikatları gibi asli suç inancına sımsıkı sarılmışlar, onu bütün anlamıyla benimsemişlerdir. Onlara göre insan, Adem ve Havva’nın cennette işledikleri yasak meyveyi yeme, şeytana uyuş ve Tanrı’ya itaatsizlik yüzünden cennetten suçlu olarak kovulmuş ve bu sebeple ölüme mahkûm olmuştur. Böylece, soya çekimle bütün insanlar bu suçu taşımaktadırlar. İnsan kendi gücü ile bu suçtan kurtulamaz. Ancak Tanrı, yani onlara göre Yehova, oğlu İsa’yı, insanları bu suçtan kurtarmak için gönderir ve işkence ile yine insanlar tarafından haç şeklinde tahtaya çivilenir, ölür. Böylece kendisini insanlığı kurtarmak için güya fidye yapar. İnsanlar İsa’yı öldürdüğü halde, yani yeni bir suç işlediği halde önceki aslî suçundan bu fidye ile kurtulmuştur. Bu kadar saçmalık olur mu hiç?
Nasıl olur da bir insanın suçunu bütün insanlar çekebilir?
Yani Adem (a.s)’ın suçunu nasıl bütün insanlar çekebilir?
Diğer insanların ne suçu var, bu bir haksızlık, adaletsizlik değil mi? Hiç Allah olan adaletsizlik yapar mı?
İnsanlar günahkâr olarak dünyaya geliyormuş. Hiçbir şeye aklı ermeyen zavallı çocuğun ne günahı olabilir de, günahkâr olarak dünyaya geliyor?
Yoksa anasının karnında mı suç işledi? Diyelim ki soya çekimle Hz. Adem’in suçundan dolayı bütün insanlar suçlu olsun, bütün insanların suçunu affetmek için niçin bir kişiyi cezalandırsın?
Bütün insanları cezalandırması gerekmez miydi?
Asılanın suçu ne idi?
Hem de Tanrı Yehova, oğlu İsa’yı çarmıha gerdiriyor, insanların suçunun keffareti için. Tanrının insanların suçunu affetmesi için mutlaka birini mi çarmıha germesi lâzımdı? Bütün insanları affettim demekle, affedemez miydi? İsa’yı aslî suçlu olarak kabul etmiyorlar.
O zaman nasıl olur da asli suçu olmayanı Tanrı asabiliyor?
Bu bir adaletsizlik değil mi? Nasıl olur da bir Tanrı, oğul evlat edinir?
Ne ihtiyacı var ki evlada?
Hiç bu kadar saçmalık, beyinsizlik olur mu Allah’ım?
Tanrı çarmıha gerecek birini bulamamış da, günahsız olan oğlunu mu asmış?
Oğlunun acı çekmesine niçin müsaade etmiş?
Oğul edinmek isteyen bir tanrı, hemen bir oğul meydana getiremez miydi de, 9 ay aciz bir kadının karnında oğlunu tuttu? Aciz miydi ki hemen yaratamadı?
Bu kadar büyük saçmalık olur mu?
Üstelik bir kısım insanlar (onlara göre) İsa’yı çarmıha gererek işkence ile öldürmüşlerdir. Peki, Tanrı bu yeni suç ve cinayetle insanların aslî suçunu nasıl bağışlamış oluyor?
Bu türlü dolaylı işlemlerin lüzumunu tahlil edip açıklamıyorlar, dolayısı ile çelişkiler içinde bocalamaktadırlar.

(263)/Aynı Eser.

Hıristiyanların kiliselerine karşı Yehova Şahitleri’nin de hem bethel, Tanrı evi, hem de krallık salonu vardır. Onlarda toplantılar dua ile başlar, dua ile sonuçlanır. Hatta kendilerine mahsus ilahileri, şarkıları da vardır. Müslümanlara inançlarını aşılamak isteyen Yehova Şahitleri, bu Hristiyan yönlerini gizler, kiliseye gidilmediğini söyler ve çok zaman Yehova yerine Müslümanlara cana yakın gelmesi için “Allah” ve diğer İslâmi terimleri kullanırlar.

Yehova Şahitleri merkez teşkilatı, Hıristiyanlık kutsal kitabını (İncil’i) kendilerine göre yorumlarlar. İncillerinde cennet inancı olduğu ve orada evlilik, zürriyet, tenasül gibi hususlar olmadığı halde, onlar cennetin yeryüzünde (dünyada) olacağına İsa’nın orada krallığına ve 144 bin seçkin Yahudinin orada yönetileceğine, dünya cennetinde maddî, bedenî bir hayat yaşanacağına, çoluk çocuk sahibi olunacağına inanırlar. Ruhun varlığına ve ölmezliğine inanmazlar. Şimdi bunlar İncil’e inandıkları halde niçin İncil’in içindeki ayetlere karşı geliyorlar? Zaten İncil’lerin içindekilerin çoğu da doğru değil. Çünkü İncil doğru olsa idi, bir tane İncil olurdu. Halbuki dört tane İncil var. Onların da içindekiler birbirini tutmuyor (İleride buna da temas edeceğiz.) İndilerde cennet var diyor; bunlar cennet yoktur, ancak bu dünyada vardır diyorlar. Orada evlilik, çoluk çocuk yoktur deniyor, bunlar vardır diyorlar. Hıristiyansa bunlar nasıl Hristiyan ki İncil’in dediğine inanmıyor. Yok Hristiyan değil yeni bir din kurdularsa peygamberleri kim bunların? Cennet bu dünyada olacakmış, hem de bu maddî bedenle. Bu kadar saçmalık ve dünya ilminden habersizlik olur mu? Çünkü, bütün dünya insanları kabul ediyorlar ki bu dünya fanidir. Bütün madde yok olmaktadır. Güneş enerjisi bitmektedir. Güneş dakikada binlerce ton parçalanıp, toz haline geldikten sonra yok olmaktadır. Yani, bu dünyanın mutlaka birgün yok olacağını herkes kabul ettiği halde, nasıl oluyor da bunlar, “Cennet bu dünyada olacak” diyorlar?
Ruha inanmıyorlarmış.
Acaba kendi varlıklarına inanıyorlar mı ki, bu kadar saçmalıkları söylüyorlar? Ruhun varlığının ispatını kitapta daha önce yapmıştık, oradan okuyun. Eski ve yeni Ahiti benimser göründükleri birçok yerde inançları için delilleri merkez teşkilatlarının yorumlarıyla getirdikleri, eski ve yeni Ahit kitaplarının Allah tarafından yazdırıldığını ileri sürdükleri halde, Tevrat’ta açık şekilde belirtilmiş pesah (mayasız ekmek) bayramını,
sünnet olmayı, domuz eti yememeyi ve (on emirde yer alan) cumartesi gününü istirahatla geçirme gibi esasları benimsemezler.
İsa bunları değiştirmiş midir?
Neden?
Nasıl?
Bunlara cevap veremezler. Tevrat’taki cumartesi günü ateş yakmama buyruğuna uymazlar.
Fakat kan nakline, kan vermeye engel olmak için yorumlara girişir, bunun yasaklandığını iddia ederler. Bazı Hıristiyan mezheplerinde olduğu gibi, mabette (ibadet edilecek yerde) resim, heykel, haç, mum yakma, tesbih, Tanrının resmini yapma adetlerine karşıdırlar. Kiliselerinin altınla, rahiplerin süslü elbiseler içinde olmasına da karşıdırlar. “İsa’nın ve havarilerin özel kıyafetleri yoktur” derler. Hıristiyanlık kutsal kitabından aldıkları bazı sözleri ve levhaları duvarlara asarlar.

Yehova Şahitleri’nin ahlak ilkeleri, Musa’nın on emri ve Hıristiyanlık kutsal kitabının bazı cümlelerinden gelmektedir. Üçleme (teslis anlayışları), bazı Hıristiyan mezheplerinden farklı olmakla beraber tamamen reddetmemektedirler. İsa, Allah’ın sağında duran, onun ruh verdiği mümtaz oğludur. Allah’ın hiç sağı solu olur mu? Bu Allah’a mekan tayin etmektir. Halbuki, Allah mekândan münezzehtir. Mekan, sağ, sol, ancak yaratıklar için söz konusudur. Teslisleri Allah (baba) yaratıcı, İsa (oğul) kurtarıcı, kutsal ruh (takdis edici kuvvet) oluyor ve bu kutsal ruh insana, vaftizle Yehova’dan (tanrıdan) çıkıp geliyor. Vaftiz mayolarla ve yarı çıplak, topluca suya dua ile girmek demektir. Vaftiz, temel ayindir. Vaftiz, ölüm demektir. Suya batan insan, önceki hayatında ölüp yeni hayatına başlıyor. Bazı Hıristiyan ilahiyatçıları, “İnsanın hakiki ilahî hayatı o andan itibaren başlıyor” diyorlar.

“Tevrat’ta, Tanah’ta poligami (çok evlilik) oluşuna Yehova müsaade etti” diyorlar. Fakat İsa müsaade etmiyor diyerek bir çelişmeye düşüp, İsa’nın tek evliliği istediğini ileri sürüyor ve evlenmeyi dini bir anlamda kabul ediyorlar” (264). Güya inandıkları kitabın, işine gelmeyen yerlerini değiştiriyorlar. Yehova’nın (tanrının) müsaade ettiği bir emri nasıl olur da bir peygamber olan İsa kaldırabiliyor? Peygamber İsa (Yehova’nın oğlu), böylece Tanrıya (babasına) karşı gelmiş olmuyor mu? Ayrıca mukaddes dedikleri kitabın içindekileri nasıl değiştirebiliyorlar? Yehovalar ilmî hakikatlere karşı gelirler. İlmî hakikatleri kendilerine göre açıklamaya çalışırlar. İlmî hakikatlere karşı çıkanlara ne demeli? Bunlara, gerici yobaz, ahmak demek gerekmez mi?

Zamanımızda faaliyetlerini arttıran Yehova Şahitleri bilhassa şu propaganda üzerinde durmaktadırlar. Yakında mutlaka İsa’nın meydana çıkışı ve Armagedon son savaşı vukuu bulacaktır. Bu savaşta İsa’ya, Hıristiyanlığa karşı olanların dünyevi güçleriyle, 1000 yıllık hükümetin hükümdarı (İsa) karşı karşıya gelecektir. Kim Yehova’ya olan inancını bildirip yayarsa, uzun zaman yaşamaya devam edecek ve.böylece bir kimse 1000 yıllık hükümetin imtihanını kazanırsa, bir insanî mükemmeliyet içinde ebedî hayata ve cennet olan dünyaya (Yeni dünyaya) girebilecektir. Yehova Şahitleri hali hazırda kurmuş oldukları örgüte (Yeni Dünya Derneği) dedikleri gibi ayrıca ilerideki kuruluşa da (Yeni Dünya Derneği) demektedirler.

Yesus Kritus (İsa Mesih) dünyaya gelmiş. Tanrı Yehova onu ruhanî bakımdan tekrar diriltmiştir ve onu 1874-1914′den itibaren görünmez teokratik organizasyonun kralı, başkanı yapmıştır. İsa Mesih’in dünyaya geldiğini kim söyledi bunlara? Hıristiyanların diğer mezhepleri İsa Mesih’in şimdi indiğini acaba kabul etmekte midirler?
Niçin görünmez bir devletin kralı, görünen bir devletin kralı olmuyor?
Çünkü böyle bir şey yok da ondan. Acaba kendileri görüyorlar mı? Kendileri de görmüyorlarsa nasıl inanıyorlar?
Kendi inançlarına göre İsa çarmıha gerilirken görünüyordu da niçin şimdi gözükmüyor?
(İslâm dininde İsa (a.s) çarmıha gerilmemiştir. İsa’ya benzeyen birini çarmıha germişlerdir. İsa’yı (a.s) Allah Teala göğe çekmiştir.

(264) Aynı Eser.

Yehova Şahitleri peygamberimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v) yalancılıkla ve Kur’an’ı batıl, asılsız olarak itham ederler. “İncil’de ne eksiklik var da Kur’an gelmiştir” derler. Biz de onlara: “Zebur’da ne eksiklik vardı da Tevrat geldi, Tevrat’ta ne eksiklik vardı da İncil geldi?” dersek, acaba ne cevap vereceklerdir?
Elbette süt dökmüş kedi gibi susacaklar veya kendilerine göre saçma sapan açıklamalar yapacaklardır.

“Yehova Şahitleri kitap, dergi ve broşürlerinde İsrail’i, Yahudiliği överek onun yedi şamdanını (menora) tekrar tekrar resimleriyle ele alması ve bu siyon adını teşkilatın ve derginin ilk günlerinde başlık olarak kullanması ve sık sık kapak arkalarında renkli İsrail haritaları vermesi ve İsrail’i tarih ve ülkesiyle övmeye ve ona saygılı davranmaya sevketmesi, Yehova Şahitleri merkez teşkilatının arkasında Yahudi desteği, etkisi ve malî yardımı olduğuna dair şüpheler uyandırmıştır. Yıllıklarında başbakan yardımcılarının İsrail’i, Arap memleketlerinin yenilgisinden sonra ziyareti ve İsrail’in muzaffer durumunu övmesi, üzerinde ibretle düşünmeyi gerektirir.” (265)

Ahmet Kahraman, “Dinler Tarihi” adlı kitabında bu düşünceyi şöyle belirtiyor: “Hıristiyanlık ve Yahudilik”, “Yehova Şahitleri” adı altında bugün faaliyet göstermektedirler. Kendilerini Hz. İsa’ya nisbet edilen İncil’in telkin ettiği saf Hıristiyanlığın müdafii olarak takdim eden ve çeşitli kombinezonlarla gençleri, bilhasa din yönünden aydınlatılmamış nesilleri kandırma yollarını arayarak, Yahudi zihniyetine hizmet ettirme gayesini güden bu mezhep, Yahudi teşkilatından başka bir şey değildir… En geniş faaliyet sahalarından bir tanesi de Türkiye’dir.

(266-a)
(265) Aynı Eser.

YEHOVA ŞAHİTLERİNİN PSİKOLOJİK USULLERİ VE TELKİN METODU:

1 — Dünyadan ve insanlıktan ümitsizliğe uğratmak, savaş, yer sarsıntısı, sel baskını, kıtlık, hastalık, hatta hava kirlenmesi üzerinde durarak, insanın bunlarla cezalandırıldığı veya insanın bunları düzenleyemeyeceği telkinini yapmak, kendileri dışında mevcut dinleri, manevî idealleri, partileri, hukukî nizamı kötüleyerek, manevî bir buhran, zihnî bir bezginlik, ümitsizlik telkin etmek.

2 — Korku içinde bırakmak. Yakında ölüneceği, Yehova Şahidi olmayanlar için ise kıyamet ve felaket geleceği-

3 — Biricik kurtuluş ümidinin ve gerçek yönün kendilerinde olduğunu telkin.

4 — Avlanan insanları grup, kitle psikolojisinden faydalanmak üzere, kızlı, kadınlı dinî toplantılara götürüp, konuşmaların, tanışmaların manevî havasından faydalanmak.

5 — Devamlı, sürekli konuşma, telkin. Ses tonunu değiştirme (sesi alçaltıp, yükseltme). Birkaç dakika birisinin konuşması, sonra diğerinin devam etmesi.

6 — Devamlı, sürekli okutma, aynı inançla ilgili yeni yayınların arkasını kesmeden vermek ve onları okutmaya çalışma. Böylece hem sözlü, hem okumalı telkine tâbi tutma.

(266-a) Ahmet Kahraman - Dinler Tarihi.

7 — Hıristiyanlık kutsal kitabını mantıkî tahlil ve muhakeme. Ondaki tutmazlık ve çelişmeleri göstermeden, çok zaman teviller ve onun pürüzlerinden sapmalarla işi değiştirme ve diğer dinleri ciddi bir inceleme okuma ve mukayese etme faaliyeti, emeği olmadan tek taraflı bir ezbercilik faaliyetine sevketme.

8 — Dünya çapında bir kuvvete ve çokluğa, örgüte dayanma ve mensubiyetle övünme, güvenme, kendine önem verme, verdirme ve bu gibi durumlar.

9 — Aktif, aksiyoner veya eylemci bir hale, bir robot haline gelme ve getirilme, vaiz öncü yapılma.

10 — Yabancı memleketlere seyahat ve temas imkânları. Kongrelerin, toplantıların havasından telkin altında kalış.

11 — Yehova Şahidi kadınlarla evlendirme metodu veya kadınları Yehova Şahidi erkeklerle evledirme usulü.

12 — İş ve menfaat sağlama, aylık alma vesair imkânlarla kendilerine çekme.

13 — Bir çevre temini veya tesisi, yeni dostluklar, arkadaşlar edinme psikolojisi.

14 — Maddî, cinsî menfaat, bu türlü arkadaşlıklar kurma ve örgüte girme suretiyle zevk temin etmek.

15 — Bilhassa Türkiye’de İslâmî bilgisi olmayan, imanı, inancı zayıf, geniş tahsili bulunmayan insanlar üzerinde çalışma, onlara ciddi ve gerçekmiş gibi, hayatlarında roman ve hikâyeden, gazete ve resimli romanlardan başka birşey okumamış olanlara önem vererek kendi telkinlerini, verdikleri kitapları, dergileri hazmettirme. Onları hipnotize edilmiş bir hale getirme.

Yehova Şahitlerinin vaizleri, öncüleri ve daha ileri mevkideki adamları bu konuşma ve tartışmalarda sakin kalmak, sinirlenmemek, kızmamak gibi alışkanlıklarla yetiştirilirler. Görüştükleri kimse onları kovsa bile, kavgaya mahal vermeden uzaklaşmak hususunda emir aldıkları için ses çıkarmazlar ve kendilerini istemeyenlere “keçiler” diyerek, onları inatçılıkla (içlerinde ve kendi aralarında) küçümserler.

Yehova Şahidi örgütünün propagandacıları, kendisinden kitap ve dergi almak isteyenlere hatta bunları, kendilerini incelemek için olsa bile aldırış etmezler, yeter ki kendileriyle konuşulsun ve yayınlarından alınsın. Onlar er-geç kendi telkin kabiliyetlerine ve bu telkin metodunun başarı kazanacağına inanırlar.

Yehova Şahitleri’nin öncüleri, müjdecileri ve vaazla, daha doğrusu propaganda ile görevlileri çok metodlu, planlı çalışmaktadırlar.

Ellerinde geniş bölge haritaları ve vaazda, telkinde bulunacakları kimselerin adları yazılı liste vardır. O günkü konuşmanın planını hazırlamak ilk işleridir. Bunu ufak bir pusula üzerinde yaparlar. Vaaz verirken arada bir durup karşıdaki şahsı inceler, bazan ona konuşma, soru sorma fırsatı vererek yine kendi bildikleri konuya dönerek vaaza devam ederler.

Kıyafetleri, giyimleri, temiz ve tertiplidir. Bununla da karşıdakine tesire çalışırlar. Vaazlarını denetleyen müfettişlerin veya bir üst dereceli dernek mensuplarının ellerinde matbu veya teksir makinesinde yazılmış veya daktilo makinasıyla düzenlenmiş, öğrenci karnesi gibi kağıtlara konuşma, telkin ve diğer hususlarda iyi, orta gibi notlar verirler. Kurnaz, işini bilir bir propagandacı olarak adamlarını yetiştirmeye çalışırlar. Bilhassa genç kız ve kadınların yardımından faydalanırlar. Umumiyetle bir kadın ve bir erkek veya iki kadın birlikte giderek propaganda yaparlar, tekrar görüşmek için - umumiyetle bir hatfa sonra- söz almaya çalışırlar. (266)

Yehova Şahitleri’nin kurucusu Charles Taze Russel’in (1852-1916) ahlakî karakteri: Maria Francis, 1879′da evlendiği Russel’i kendini beğenmişlik, bencillik ve kadınlara düşkünlük, ahlâksızlık iddiasıyla mahkemeye verdi ve Russel, mahkeme önünde evlatlık kızı Roz Boll ile olan cinsî münasebetlerini alenen itiraf etti. Russel mahkûm oldu. Fakat mahkeme kararına uymayarak karısına nafaka ödemediğinden, tekrar muhakeme edilerek aleyhte bir hüküm giydi.

Russel ahlâksız olduğu kadar büyük bir yalancı idi. Kendisini etrafındakilere, “Çok saygı değer çoban” olarak tanıttığını gören Protestan Baptist kilisesi üyesi, söylevci C. Ross, Russel’in sahte bir çoban olduğunu ileri sürerek, “Some facts about the selfstyled Pastor Charles T. Russel”, “Kendisine vaiz süsü vermek isteyen Russel hakkında bazı gerçekler” adlı broşürünü yayınladı. Russel buna karşı çıkarak, C. Ross’u mahkemeye verdi. Mahkemede avukatın bir sorusuna karşılık Russel, Yunanca bildiğini ileri sürerek yemin edince, avukat kendisine Yunanca bir İncil uzatarak okumasını söyledi, fakat okuyamayınca mahkemece “yalan yere yemin eden biri” olarak ilan edildi. Daha sonra, kendisinin başka din adamları tarafından takdis edilmiş, “çok saygı değer çoban” olduğunu söyleyince isbatı istenmiş, zor durumda kaldığından, kendisinin hiçbir din adamı tarafından takdis edilmemiş olduğunu itiraf etmeye mecbur olmuş, böylece mahkeme onun bir “yalancı” olduğuna dair hüküm vermiştir.” (Bak. Martin and Klann adlı eserin 18-22. sayfalarına).

(266) Yehova Şahitleri - Doç. Dr. Hikmet Tanyu.

Russel, yine satışa çıkardığı bir buğdayın az miktarının bile çok fazla ürün vereceğini, bu buğdayın mucizeli olduğunu ilan etti. Buğdayın içindeki büyük mucizeye inanan safdil, bilgisiz kimseler bunun bir avucunu 60 dolara satın alarak ektiler. Fakat, doğru dürüst bir mahsul alınmayınca dolandırıldığını anlayan halk tarafından mahkemeye verildi Mucizevî olduğu reklam edilen buğdayın diğer buğdaydan hiç bir farkı olmadığını mahkeme huzurunda itiraf etti ve tekrar mahkum oldu. (Bu olay ansiklopedilere de geçmiştir.)

Yine Çin ve Japonya’ya yaptığı seyahat sonunda oralarda ilk misyoner teşkilatını kurduğunu söylediğinden, kiliseler ve diğer ilgililer tarafından tekrar mahkemeye verildi. “Yalan yere propaganda eden” bir kişi olarak bu davada tescili yapıldı.

31 Ekim 1916′da ölen Russel daima kullandığı, “Şimdi yaşayan milyonlarca kişi hiçbir zaman ölümü görmeyecektir” sloganına rağmen, ölümü görmüş ve cehennemin gayyasına yuvarlanmış gitmiştir.

Şimdi Hıristiyanların amentüsüne bir göz atalım: Müslümanların amentüsünün Hz. Peygamber tarafından öğretilmesine rağmen, Hıristiyanların amentüsü Hz. İsa tarafından değil, çok daha sonra gelen Hıristiyan din alimleri tarafından meydana getirilmiştir. Nasıl olur da bir dinin amentüsünü peygamber değil de, insanlar hazırlayabilir? Peygamber İsa niçin hazırlamamış? Gelelim amentülerine:

1 — Ben, yeri ve göğü yaratan herşeye kadir, baba Tanrıya inanırım. Tanrı için kullanılan “baba” tabiri çok alçaltıcıdır. Zira, insan cemiyetinde, kötü hatıra bırakan aile babaları vardır. Aynı zamanda baba terimi (sözü) cinsel ilişkileri hatırlatır. Baba da öleceği için ölümü düşündürür; yani Tanrı’nın öleceğini düşündürür. Mirası düşündürür.

(267) Aynı Eser.

2 — Ve efendimiz olan, onun biricik oğlu İsa’ya inanırım. Mecazî ve temsilî manada bile olsa, hem eski Ahid ve hem de yeni Ahid’de (Ahid, kitapların ismi) İsa’dan başka insanlar için “Tanrı’nın oğlu” tabiri kullanılmıştır. Bu ise “Biricik oğul” tabiri ile tezat halindedir. Luka’ya göre (3/38), Adem (a.s) Tanrının oğludur. “Seignur” kelimesinden, İsa’nın Tanrı oğlu, yani ulûhiyyete iştirak ettiği anlaşılıyor ki bu da Allah’ın birliğine zıt düşmektedir.(268)

3 — Ruhu-1 Kudüs’ten gebe kalınana inanırım. Ruhu-1 Kudüs’ün gösterdiği fonksiyondan, onun Tanrı için bir alet olduğu görünümü çıkıyor. Amil ile alet aynı şey olamaz. Bu ruhu ulûhiyyete ortak koşmak, ilahî birliğe ters düşer. Kur’an-ı Kerim (17-85) “ruh” kelimesinin emir manasına geldiğini beyan eder. Allah kendi emriyle, İsa’yı babasız yarattı. Bu durum fevkaladedir. Ve ilahî bir mucizedir. Diğer taraftan, Hz. Adem’in yaratılışında bir anne de söz konusu değildir. Onun ulûhiyyete ortak olmaksızın, fevkalade yaratılışı daha da üstün bir mucize idi.

4 — Ve bakire Meryem’den doğana inanırım. Şayet Tanrı bir bakireden bir çocuk doğurtursa, bu çocuğa değil, bizzat Tanrı’ya tapınılma gereğini ortaya koyar.

5-6 — Onun Pontus Pilatus’tan zulüm gördüğüne inanırım. Doğum, işkence, ölüm ve defnedilmek insanla ilgili özelliklerdir. Tanrı’nın özellikleri değildir. Şayet Hz. İsa’nın, aynı anda ilahî ve insanî olmak üzere iki hüviyete sahip olduğu ve onun insanî hüviyetiyle öldüğü söylenirse, bu dahi anlaşmazlıklara sebep olur.

(268) İslâmiyet ve Hristiyanlık - Doç. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Tercüme.

7 — Cehennemlere indiğine inanırım. Cehennem günahkârların yeridir. Acaba İsa oraya niçin gitti ve bize oradaki acaip olaylar hakkında niçin bilgi verdi? Bir cezadan kurtarmak için mi? Allah suçluları affetmesi için bir masumu (günahsızı) cezalandırmaz. Günahkârları çıkarmak için, Hz. İsa niçin üç gün cehennemde kalsın? Hapishanenin kapısını açmak yeterli idi. Kaldı ki, İsa’nın oradan ayrılışından sonra gelecek günahkârların durumu ne olacaktı?

8 — Üçüncü gün tekrar canlandığına inanırım. Herhangi birşeyi yapmaya muktedir olmadan cehennemlere ölü olarak inişi, hiçbir işe yaramayacaktı.

9 — Göklere çıkıp, kadir olan baba Tanrı’nın sağına oturduğuna inanırım. Bu maddeye göre İsa, Tanrı’nın sağına oturduğu için, o (İsa) Tanrı’dan farklıdır. Zira birisinin, kendi kendisinin sağına oturması mümkün değildir. Şayet İsa, yeryüzünde insan olup, gökte de insan kalırsa o halde ne zaman Tanrı oluyor?

10 — Oradan gelip ölüleri ve dirileri hesaba çekeceğine inanırım. Şüphesiz ölüler, tekrar dirildikten sonra muhakeme edilirler. Fakat, yaşayanları hesaba çekmek acelecilik olmuyor mu? Zira onların hayatı henüz bitmediğinden, çok sayıda iyi veya kötü hareketlerde bulunma imkanına sahiptirler.

11 — Ruhu-1 Kudüs’e inanırım.

12 — Mukaddes Katolik kilisesine inanırım. Tarih, kilisenin temel noktalarda bile görüş değiştirdiğini göstermiştir. Bu nedenle kilise dahi kesin ve mükemmel değildir.

13 — Azizlerin cemaatine inanırım Azizler günahkârları kurtarmazlar. Allah istediğini cezalandırma

veya affetme konusunda kesinlikle hürdür. Şayet “communition” “uluhiyyete iştirak” düşüncesiyle, biraz şarap içmek ve biraz ekmek yemek ameliyesine ihtiyaç duyuluyorsa, bu ilahi birliğin hiç bir şekilde müsamaha etmeyeceği bir şirk koşma çeşididir.

14 — Günahların affedileceğine inanırım. Günahların affı, tövbe ve ilahî rahmet neticesinde olur. Bir masumun cezalandırılmasından değil. Velev ki Tanrı’nın oğlu olsun. Hıristiyan amentüsü metninin dışında İsa, Yeni Ahid’in hiçbir yerinde “Ben tanrıyım” demiyor. Bilakis tam zıddını söylüyor. Meselâ, Matta 12, 18′de şöyle diyor: “İşte benim seçtiğim kulum”. Tanrının bu sözünü söyleyerek bunu kendisine tatbik eden İsa, Tanrı’nın kulu ve kölesi ol maktan gurur duymaktadır. Yine Matta 24/36 ve Markos 13,32′ye göre, dünyanın sonu ne zaman gelecek sorusuna, İsa şöyle cevap verir. “Fakat o gün saat hakkında ne göklerin melekleri, ne de oğul, yalnız Babadan başka kimse bir şey bilmez.” Aynı şekilde Yuhanna 5/19′a şöyle denmektedir: “Doğrusu ve doğrusu size derim: Babanın yapmakta olduğunu gördüğü şeyden başka, oğul kendiliğinden birşey yapamaz, Çünkü, o ne yaparsa, oğul da onları öylece yapar.” İsa Tanrı olmadığını, fakat onda fenafîllah olduğunu, açıkça söylemektedir. (269) Ayrıca, aşağıdaki İncil ayetlerinde İsa için, “Ebul insan” denilmektedir.
Matta İncili Bab 8 Ayet 20 ” ” 9 ” 6 ” “.”‘ 13 ” 37

” ” 16 ” 27-28 ” ” 17 “21

” ” 18 ” 11

269)Aynı Eser

” ” 19 ” 28

M 20 „ 18

” ” 24 ” 28,30,37,40,45

” 25 ” 13,31

” ” 26 ” 21,24

Markos ” 8 ” 32,38

‘’ ” 9 ” 9, 112,31 (270)

15 —Vücudun tekrar canlanacağına inanırım.

16 — Ebedî hayata inanırım.

İNCİL’İN DİLİ

Hz. İsa Yahudi milletine peygamber olarak gelmiştir ve dolayısıyla kendisi de bu millete mensuptu. İncil’i yazan şakirtleri de elbette bu millete mensuptu. Her peygamberin kendi zamanında revaçta olan ilimin cinsine göre mucizelerle gönderildiği gibi, her peygamberin kendi kavminin lisanı ile yazılmış ve herkesin anlayabileceği bir şekilde kitap da gönderilmiştir. Halbuki, elde bulunan bugünkü en eski İnciller halk Yunancası ile yazılmıştır. İçinde bazı Aramice kelimeler vardır. (271) İnsan bunu okuyunca, neredeyse İsa (a.s)’ı Yunanlı kabul etmesi geliyor içinden. Ama ne Hz. İsa Yunanlı, ne de onun konuştuğu lisan Yunanca idi. O, ancak peygamber yatağı diyebileceğimiz Asya kıtasında doğmuş ve kendisine burada vazife verilmiştir. Meram ve isteklerini kavmine bildirmesi de ancak kavminin konuştuğu lisanla konuşması ile mümkün olabilir. Yoksa onlara anlatmak imkansızlaşır. Renan’ın da bildirdiği gibi, küçük bir kasaba olan ve memleketinin dışında pek fazla bir yer görmeyen Nasıra halkına, Allah’ın Yunanca hitap etmesi, Hakkari dağlarındaki bir çobana Japonca hitap etmek kadar abes ve çirkindir.

(270) İmanî Suallere Cevaplar - ismail Fenni Ertuğrul.

(271) Kur’an ve Garb Kaynaklarına Göre Hristiyanlık - Ziya Korur.

Biz, Allah’ı böyle bir küçüklükten uzak görürüz. Keza, bu kitaplarda Aramice birkaç cümlenin bulunması bu kitapların Yunanca değil de, Hz. İsa’nın konuştuğu lisan üzere olduklarını gösterir. Fakat bugün elde bu lisanda bir İncil’in bulunmaması insanı düşündürüyor ve ister istemez bu kitabın aslının kaybolduğu kanaatine vardırıyor. Bugünkü İnciller’in bu kusurunu örtbas etmek için mutaassıp Hıristiyan yazarlar, İsa zamanında Yunancanın umumi olarak kullanıldığını ileri sürerler. Fakat bunun birçok bakımdan hatalı olduğunu izah etmeden önce şunu söyleyelim ki, Hıristiyan yazar ve aynı zamanda eski bir papaz olan E. Renan bu fikir hakkında şöyle der: Yahudiler Yunanca konuşmuyordu, konuşanı da ayıpladıkları gibi ondan domuzdan kaçar gibi kaçarlardı. Yahudilikte domuzun haram olduğunu göz önüne alırsak, Yahudilerin bunlara karşı nasıl hareket ettiği kolayca ortaya çıkar. Tarihte önemli mevkileri olan milletler dillerinden vazgeçmezler. Yahudiler gerçekten çok önemli bir kavimdir. Hangi durum ve şart altında olursa olsun Yahudi daima kendisini efendi, başka milletlere mensup olan kimseleri de aşağılık görür. Zira bu dinlerinin bir icabıdır.

Kur’an’da ismi zikredilen peygamberlerden bir çoğu Beni İsrail’e gönderilmiş olan peygamberlerdir. Bu bakımdan yahudilerin önemli bir millet olduğu aşikardır. Hatta kendilerinden uzun uzadıya bahsedilmektedir. Allah’ın Firavun’a karşı nasıl onları galip getirdiği bilinen bir gerçektir. Bu yüzden Yahudilerin kendi dillerini kısa bir zaman içinde unutmayacakları belli olduğu gibi Yahudilerin kendi dinlerine çok sıkı bir şekilde bağlı oldukları da bilinmektedir. Dinlerinin ve din kitapları İbranice yazılan Yahudilerin, dillerinden kolaylıkla fedakârlık etmeyecekleri bilinen bir gerçektir. Bilhassa bunun için yahudiler kendi dillerini feda etmezlerdi. Tabul-ul Ahd’ın yere düşmemesi için canından fedakarlık eden yahudi, mukaddes kitabının yazıldığı dilden herhalde kolay kolay vazgeçmese gerek.

Medeniyet ve incelik bakımından yahudiler kendilerini Romalılardan aşağı görmezlerdi; bilakis üstün görürlerdi. Bu durum herhalde onları kendi dilleri ile öğünmemeye ve ondan vazgeçmemeye sevk etmiş olmalıydı. Tarihte.yüksek bir medeniyete sahip olan bir millet başkasının boyunduruğu altına kısa bir zaman için girmiştir. Fakat yüksek medeniyetleri sayesinde müstevli milletleri potasında eritebilmiştir. Medeniyet bakımından kendilerini Romalılardan üstün gören yahudilerin durumu bununla izah edilebilir mi?

Yahudiler siyasî kudretlerini birgün elde edeceklerini umuyorlardı. Bir millet istikbalinden tamamen ümidini keserek kötümser olabilir, dili ile öğünme yeteneğini kaybedebilir. Fakat İsa zamanındaki yahudiler, yahudi idaresini tekrar kuracak olan bir yahudi kralın çıkacağım bekliyorlardı. Yahudilerin İsa ile olan münakaşalarında bir çok kimse bu ümidi istismar bile etmiştir. Böyle ilerisi için beklemekte olan bir milletin kendi dilini unutacağı imkân dahilinde olmayan bir şeydir. Siyasî kudretlerinin tekrar avdet edeceğine inanan bir milletin başbakanı olan Levi Eşkol’un, “İki bin senelik rüyamız gerçekleşti” demesi bile bunun açık bir delilidir. Kaldı ki, İsa zamanındaki yahudilerin durumu bundan altmış, yetmiş sene önceki yahudilerin durumundan daha iyiydi.

O devrin yahudi yazarları kendi dilleri veya o dilin bozuk bir şivesi ile yazarlardı Dilleri değişmiş olsaydı, o devirde Yahudiceden başka bir dil ile yazdıkları kitapların elimizde bulunması gerekirdi. O devre ait kitaplar içinde Yahudiceden başka kitapların olmaması bize yine bir hakikati açıklar niteliktedir. O hakikat İncil’in ilk orijinal nüshasının Yunanca değil, Yahudice olmasıdır.

Yeni Ahid’in en eski nüshalarının Yunanca olduğunu söylemiştik. Fakat Hz. İsa zamanında Roma İmparatorluğu henüz ikiye ayrılmamıştı; İmparatorluğun merkezi hâlâ Roma şehri idi. Latince ve Yunancanın çok zor birer lisan oldukları da göz önüne alınınca bunun imkânsız olduğu kendiliğinden anlaşılır. Roma tesiri Yahudi hayatına tesir etmiş olsaydı, İbrani diline Yunanca değil, Latince kelimelerin girmesi gerekirdi. Halbuki en eski Yeni Ahid yazmaları hep Yunancadır. Bu da ispat ediyor ki, Yeni Ahid kitapları Roma İmparatorluğunun ikiye bölündüğü ve şarktaki topraklarının Rum-Bizans İmparatorluğu idaresi altına girdiği bir zamanda yazılmıştı ve bu yüzden Yunanca, Hıristiyanlık dini ve edebiyatı üzerinde geniş bir tesir icra etmeye başlamıştı.

Elde bulunan en önemli delillerden bir tanesi de İncillerdeki ifadelerdir. Bu ifade tarzları, bu kadar tahrifata uğramamasına rağmen hâlâ İncil’de mevcuttur. Orjinal şekillerini muhafaza etmektedirler. Bu ibarelerden birkaçı şöyledir:

a — “Osenna” (Matta, 21:9)

b — “Eli, eli, lama sabaktini.” (Matta, 27:46)

c — “Rabbi” (Yunanna, 3:2)

d — “Talita kumi” (Markos 5:41)

Yukarıdaki ifadelerden de İncil’in Yunanca değil, yahudilerin kendi lisanı üzere olduğu anlaşılmaktadır.

Resulllerin işlerinden de (2:4/13) anlaşıldığına göre, İsa çarmıha gerildikten sonra bile (bu Hıristiyan inancına 332

göredir. Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın durumu hakkındaki ayeti açıktır. Bir müslümanın inancı, bu ayetin karşısında değil yanındadır), Yahudiler İbranice konuşuyorlardı:

“Hepsi Ruhu-1 Kudüs’le doldu ve kendilerine ruhun verdiği söyleyişe göre başka başka dillerde söylemeye başladılar. Gök altındaki her milletten yahudiler, dindar adamlar, Kudüs’te oturmakta idiler. Ve bu ses gelince, halk bir araya toplanda ve çok şaşırdılar. Çünkü her biri onların kendi dili ile söylediğini işitiyordu. Hayran oldular ve şaşırıp dediler: “İşte söyleyen bu adamlar hep Galile’li değil mi? Ve nasıl biz, herbirimiz kendi ana dilimizi işitiyoruz? Biz Partlar, Medler, Elamlılar ve Mezopotamya’da, Yahudiye’de hem de Kapadokya’da ve Pontus ve Asya’da Frikya, hem de Pamfilya’da, Mısır ve Libya ülkelerinde, Birine çevresinde, oturanlar, gerek Yahudi ve gerek mühtedi Romalı misafirler, Giritliler ve Araplar, kendi dillerimizde Allah’ın büyük işlerini söylediklerini işitiyoruz. Ve hepsi hayran olup birbirlerine: “Bu ne olsa gerek?” diye tereddüt ediyorlardı. Fakat başkaları eğlenip dediler: “Onlar yeni şarapla dolmuşlar.”

O zaman değil yahudilerin Yunanca konuşması, bütün bilinen ve yahudilere komşu olan diğer milletlerin kendi lisanları üzere anlaşılmaktadır. Bunun için, yahudilerin Yunanca konuştuklarını ileri sürmek suretiyle bu meseleyi örtbas etmek isteyen kimselerin sözlerinin gerçekle bir ilgisi olmadığı anlaşılmaktadır. (272).

Bu durum gösteriyor ki, İncil’in aslı Yunanca değil, Aramice olması lâzımdır. Fakat elde bulunan en eski İncil Yunancadır. Bu da gösteriyor ki, İncil değiştirilmiştir.

Hıristiyan aleminin elinde bulunan ve kutsal olarak kabul edilen bugünkü İndilerin kutsal olarak kabul edilmesi ancak İsa (a.s)’dan 325 sene sonra olmuştur. Bu tarihten önce altmıştan fazla İncil mevcuttur. Herkes elindekinin kutsal kitap olduğunu, diğerlerinin uydurulmuş birer kitaptan öteye geçemeyeceğini ileri sürüyordu.

(272) Aynı Eser.

İsa (a.s) doğumundan 325 sene sonra İznik’te bin kişilik bir heyet halinde Hıristiyan ruhani meclisi putperest, fakat bazı siyasî sebeplerle Hristiyan görünmek zorunda kalan imparator Konstantin’in emri ve başkanlığı altında toplanır. Altmıştan fazla ve her biri diğerini kafirlikle itham edecek kadar aralarında ayrılık bulunan İnciller heyete sunulur. Yine imparatorun emri ile 318 gibi azınlık reyi ile bugün teslisi (üçlü ilah sistemi) savunan kitaplar kutsal ilan edilmiştir. İznik Ayasofya kilisesi içinde mezarı ve mezarının içinde de biraz kemiği bulunan Mısır heyetinin başkanı Aius, bu toplantıdan çoğunluğun sözcüsü olarak, zorla kabul ettirilen üçlü ilah sistemine karşı çıktığı için mecliste bir tokata maruz kaldığı gibi sonra da imparator tarafından hapsettirilerek çeşitli işkencelere tâbi tutulmuştur. Nihayet, bu şiddetli işkenceye tahammül edemeyen bu zât hapishanede ölmüştür. Bunca işkenceye tâbi tutulması putperest ve hıristiyanların bugünkü İndilerini kabul etmemesi yüzündendir.

Arius ve diğer arkadaşlarının fikri, İslâm’ın kendisinden gerçek Hristiyanlık diye bahsettiği ve Hz. İsa’ya inen safiyetini muhafaza eden Hristiyanlık olduğu şeklindeydi. Şu halde dört İncil, yirmi bir mektup, bir Yuhanna vahyinden ibaret olan Ahd-i Cedid 325 senesinde İznik’te toplanan azınlığın fikri ve imparatorun desteği ile kutsal ilan edilmiştir. Daha önceleri ne böyle bir kitap herkes tarafından kabul ediliyor ve ne de sayısı bu kadar azdı. Bir kimsenin kabul gören bir Hristiyan olabilmesi için elde mevcut olan bu kitapları olduğu gibi kabul etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ona Hıristiyan denmediği gibi papazların para ile sattığı cennete de giremez. Fakat insanın aklına şöyle bir soru sormak geliyor: 325 tarihine kadar Hıristiyanlık aleminin elinde altmıştan fazla kitap bulunuyordu ve bunların arasındaki tezatlar çok büyüktü. Bir diğerini sapıklıkla itham edecek kadar birbirinden ayrı idiler. Adı geçen tarihe kadar pek az kimse bu kutsal olanlara inanıyordu. Şu halde, kendisine inanmak suretiyle Hıristiyan olunan bugünkü İndilere daha önce inanmayanların dinsiz olarak ilan edilmesi gerekmez mi? Birçok Hıristiyan azizin bu tarihten önce yaşadığı nazarı itibara alınırsa, hiçbir Hıristiyan bunu kabul edemez. Şu halde, söylenecek bir söz kalıyor. O da, Hıristiyanlık aleminin 325 sene kitapsız kaldığıdır. Öyle ya kutsallıkları ancak bu tarihte kabul edilen bu kitabın bu tarihten önce kutsal olması imkânsızdır. Bir hıristiyanın buna nasıl cevap vereceği pek bilinemez.

Sebataylar ve Mum Söndü

Bektaşi Urbasındaki Sebataylar ve Mum Söndü

fff

Yazar: Yusuf Gezgin www.aktifhaber.com

Her alanı kontrol etme hırsındaki Sebatayların pek çoğu (güya) ihtida ederken en rahat hareket alanı sunan Bektaşi toplulukları içinde gizlenmeyi tercih etmişler, bir tasavvuf, sevgi, insanlık yolu olan Bektaşiliği de deforme etmişlerdir. “Ali-siz Alevilik” gibi yaklaşımlarda bunların rolü olduğunu düşünüyorum. Provokatif olaylarla sürekli beslenen Alevi-Sünni gerilimi de Sebatayların kullandığı malzemelerdendir.

İnsan ve dost canlısı, kalender bir İslam yorumu olan Türk Aleviliğini toplumun diğer kesimlerine karşı geren Sebataycılar mezhep endeksli cepheleşmeyi sürekli körüklemişlerdir. Son yıllarda güç kaybeden Sebataylar ülkenin kaderine hükmeden stratejik noktaları tutmakta zorlanmaktadırlar. Kara Türklerin her alanda artan etkinliğini ve uyanışını kıramamaktadırlar. Buna çözüm olarak Alevilere yatırım yapmaktadırlar.

Yorum farkından dolayı dini duyarlılıkları daha az olan Aleviler laik-çi cephenin ana malzemesi olarak sunulmakta; körüklenen düşmanlıklarla bu kesim Sebataycıların etki alanında tutulmaya çalışılmaktadır. Her türlü milli, dini gelişmeye muhalefet etmede, Bektaşileri öne süren Sebataylar gerçekte kendi politikalarını uygulamaktadırlar.

Nüfus artışında ciddi problemler yaşayan, kendi gençlerini Türkiye’nin hayati müesseselerine yönlendirmekte ve oralarda tutmakta sıkıntı çeken ve bu nedenle sürekli mevzi kaybeden Sebataylar bu açıklarını Alevi kesimle ve kontrol edebildikleri diğer kripto ecnebilerle doldurmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Alevi vatandaşlarımızın devletin en kritik kurumlarına girmeleri ve oralarda tutunmaları için yol açmaktadırlar. Ne var ki Aleviler de Anadolu evladı ve Karatürktürler. Bu nedenle Alevilere güvenin ve dayanmanın bir sınırı vardır.

Hassas kurum ve kuruluşlarda en tepe noktalara kendileri yerleşirken Alevi kökenlileri ancak bir noktaya kadar çıkartmakta, oradan öteye yol vermemektedirler. Böylece hem en tepeleri tutmaya devam etmekte, hem de altlarını boş bırakmamaktadırlar. Yani Alevileri dolgu malzemesi olarak kullanmaktadırlar.

Sabetaycı Yahudiler Alevilerin içine 19.-20. yüzyıldan itibaren sızmış, Alevilerin güvenini kazanarak temel öğretilerini değiştirmiş, Alevilik tarihi kitapları yazarak Aleviliği mecraından saptırmışlardır. Alevi gençlerin pek çoğunu kültürel değerlerinden kopararak rijit, protest birer ateist haline getirmeyi başarmışlardır.

Toplumda yanlış olarak Bektaşilere mal edilen “mum söndü” olayı da aslında Sebataylara ait dini bir ritüeldir. “Dört Gönül Bayramı” veya “Mum Söndü” diye de bilinen Kuzu bayramı 22 Adar’da (Mart) yapılır. Her sene kuzu eti ilk defa bu bayram münasebeti ile ve hususi merasimle yenir. Bu merasimde en aşağısı ikisi erkek ikisi kadın olmak şartıyla evli dört kişinin bulunması lazımdır. Bu çiftlerin sayısı artırılabilir. Kadınlar iyi giyinmiş ve süslenmiş oldukları halde sofra hizmetinde bulunurlar. Yemekten sonra biraz eğlenilir ve muayyen zamanda ışıklar söndürülerek karanlıkta kalınır…

Bu bayram vesilesi ile doğacak çocuklar bir nevi kutsiyeti haiz tanınırlar.” (Gövsa, Sabatay Sevi, S. 64) Ilgaz Zorlu da “toplu seks ve mum söndü olayının Tanah’taki birtakım dualardan kaynaklandığını” vurgulamakta, (Zorlu, Evet Ben Selanikliyim, S.51), hatta; “bazı Sabataycı din adamlarının Lut örneğinden hareketle ensest ilişkiyi meşru kabul eden kararlar verdiklerini” ifede etmektedir. (Zorlu, a.g.e.S.62)

“Mum söndü”yü Sebataycılar “Sevi Mesih”in gelmesi için dini bir rükün olarak yapmaktadırlar. İnançlarına göre günahlar ne kadar yayılırsa kurtarıcı Mesihin gelmesi o kadar kolaylaşacaktır. Bundan dolayı ahlaksızlıkların ve dejenerasyonun arkasında bu kesim bulunmaktadır.

Alevilik İslamın bir yorumudur. Gerçek dedeler Hz. Ali evladıdırlar. Dedelerin soyları yakın zamana kadar tutulmakta ve bilinmekte idi. Ancak son 100-150 yıldır Sebataycıların bu kesime yönelmesinden sonra bu silsilede de karışıklılar olmuştur. Pek çok Alevi derneğinin başına, Bektaşi tekkelerine dede olduğunu iddia eden Sebataylar geçmeye başlamıştır. Aleviler inançları ve gelenekleri ile oynanarak istismara açık hale getirilmişlerdir. Alevi kardeşlerimizin; inançlarını tahrip ederek kendilerini toplumun diğer kesimleriyle kavgalı hale getiren yabancı unsurlarla mücadele etmeleri, istismar edilmekten kurtulmaları ve gerçek Aleviliğe yönelmeleri gerekmektedir.

Bu yaziya bir baska blogtan şerh:

Alevilik, yani “Anadolu Aleviligi” denilen sazli-sozlu Hurufiligi “Islamin bir yorumu” saymasi haricinde itiraz noktasi olmayan bir yazi; “Sabataist sizma” ancak boyle “Islami yorumlara” sizar, bunuda burada gorduk… Bir ilave de yapmak isterim; Bu hurufistler ile Sia’nin “galat” olanlarinin uzerinde “galat”liklarina yolacan, Sabatayist degil Yahudi tesiri vardir. Sapla saman karistirilmasin diye eklmek istedim.
http://oylesinelaf.blogspot.com/

**********************************************************************************************************************************************

MUM SÖNDÜ

Bu söylencenin gerçek mucidleri ise bildiğiniz üzere MASONLAR’dır. İSRAİLOĞULLARI’dır. Bu mum söndü halen uygulanmaktadır, İşte mum söndü ile ilgili gerçekler; ***
Önce dönmeliğin ne demek olduğunu açıklayıp daha sonra da Yahudi dönmeleri tarafından “adar-kuzu bayramı” olarak anılan mum söndüye açıklık getirelim. Yahudi dönmelerin mesih kabul ettikleri Sabatay Sevi, 17. yüzyılın sonlarına doğru Kudüs’e yapmış olduğu seyehatte, ikinci mesih kabul edilen Nathan’la tanıştı. Nathan kudüste çok iyi tanındığından kendisinin peygamber, Sevi’nin de mesih olduğunu Yahudi halkına ilan etti. Bu hususta vahiyler aldıklarını, İsrailoğulları’na inandırdılar. Nathan’ın sahte peygamberliği ve Sevi’nin mesihliği o yıllarda vatansız olan ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan yahudilere hızla yayıldı. Kudüsten izmire dönen sabatay sevi, nathan’ın kendisinde verdiği büyük destekle, Osmanlı Padişahını devirme planları yapmaya koyuldu. Sevi’nin yapmış olduğu bu gizli planı haber alan Osmanlı idaresinin yetkilileri (osmanlının istihbarat gücü, bilinmeyen bir nedenden ötürü çok yüksekti) bu sahte mesihi izmirden istanbul’a getirterek Sultan’ın huzuruna çıkardılar. kAdı ve şeyhülislam önünde ya padişah fermanı ölümü, ya da tövbe etmeyi tercih etmekle karşı karşıya kalan Sabatay Sevi, Yahudiliği bırakıp İslamiyeti kabullenerek ölümden kurtulur…

Bu dönmelik anında “mehmet aziz efendi” adını alan sabatay sevi, böylesi göstermelik teba değiştirmesiyle kabbalacılığın ilk temsilcisi sayılmıştır. Kabbalacılık bir toplumun göstermelik din v miliyet değiştirerek, gerçekte gizlilik içerisinde kendi dünya görüşünü sürdürmesidir.

Yahudi dönmelerin ilk yerleşim merkesleri İzmir, İstanbul ve Edirne olmuştur. İzmir Kudüsten sonra sabatay sevinin hayatındaki önemli bir yer olduğundan, dönme ailelerin buraya yerleşmelerinden doğal ne olabilir ki? İzmir de ve İstanbulda halen varlıklarını sürdüren (existance) bu aileleri Kapancılar, Karakaşlar, Yalmanlar, İzmirliler ve İpekçiler olarak tanımlayabiliriz. Kapancı, Yalman ve İpekçiler evlilik yoluyla içlerinde çözülmeler oluşmuşsa da, Karakaşlar kabbala geleneklerine halen sıkı sıkıya sarılmaktadırlar. Yahudi dönmelerin önderi Sabatay Sevi, bütün günahları mübah saydığından “mum söndü ayinleri” onunla başlamıştır. Günah teorisinin önderi Sevi’nin kendi müritlerine ilan ettiği “eş değiştirme” mum söndü ayini, Yahudi yayın kuruluşu ŞALOM gazetesinden şöyle anlatılmakta:

“Bu bayram yahudilere düşman olanların koz olarak kullandıkları bir kutlama günüdür. Bu bayramda kutlama gecesi için katılanların mutlaka evli olmaları gerekir. Bekar olanlar erkek veya kız hiçbir şekilde kabul edilemez. Hatta bu bayram hakkında bekarlara bilgi dahi verilmez. O geceye katılan evli çiftleren şık giysilerini giyerler. Hanımlar kıymetli takılarının yanında, ziyafet masasındaki eşlere servis yaparlar. Bir müddet sonra hep birlikte eğlenildikten sonra, mum söndü ayinine geçilerek bütün ışıklar söndürülür. Evli çiftlerden kadın ve erkek istediğini tercih etmekte serbesttir.”

Sabatay Sevinin ardından Judah Toba Levi ile bu sapkın ayin bu günlere kadar ulaşmıştır. Mum söndü “22 adar” bayramı olarak halen kutlanılmaktadır. Artık sabayat Sevi ve Judah TOba dünyayı terk-i salat ettiklerinden, yeni nesiller bu mum söndünün en alasını yaparak, atalarının ilkelerine bağlılıklarını ispatlamaktadırlar.

Hristiyanlarda noel Aralık ayınınson haftasına rastgeldiğine göre “Adar 22″ bir önceki haftadır ki bu tarih Yahudi dönmelerinin mum söndü ayinlerinin kutlandığı günlere tesanüd eder. 1995 Aralık ayına kadar bu ayini Türkiyede Ca. ailesi düzenlemiş, organizasyonlarını yapmıştı. Ca. kardeşlerden madenci ve mason Tony Ca.’nin eşleri Sedef Hanım kabbalacılığı ele alarak, İstanbul gecelerinde atalarının günah teorisi mum söndüyü, en modern bir şekilde tertiplemeyi ilke edinmişti.

Zaman zaman bekarlarında bu törene katılması istenmiş ve bekarlar için de “mum söndü” ayini yapmak için “muta nikahı” ön görülmüştür. Ülkemizdeki manevi değerleri yıkmaya ant içmiş yahudi dönmeleri ve mason ailelerin gençleri, son yıllarda “saokın tarikatı “adıyla bir grup oluşturup, başkanlığına da Serhan Ç.’i getirirler. Kızıl imam lakablı Serhan Ç. bütün eylemlerini Ziya S.’le birlikte yürütmüşlerdir. Bir dönem İstanbul üniversitesi işletme bölümünde okuyan Serhan Ç., Ulus’taki evini sapkın tarikatının karanlık işleri için üs olarak kullanmıştı. Tarikatın güzel konuklar sitesi *.Blok No:* Ulus’taki tekkesi, mason çocukları ve yahudi dönmelerinden teşekkül etmiştir. Bu tarikat tanınmış ailelerin kız çocuklarını (yahudi dönmesi ve mason) kendi tarikatlarına üye yapmayı prensip edinmektedir. Bekarlar için “muta” nikahı kıyarlar. Artık bunlar yasal olarak bekar olsalarda mutaya göre evlidirler. Bu tarikata göre hiçbir eş birbirleriyle 1.5 yıldan fazla evli kalamaz. Muta nikahı evlileri tarikat başı Serhan Ç.’in emriyle eş değiştirebilir.

Buradaki yazılarımda bazı aileleri mutazarrır etmek istemediğimdn, lise çağında olan genç kızlarımızın isimlerini açıklamak da istemiyorum…


Bütün bu gayri ahlaki durumların mucidi olan siyonist felsefe ve masonizm Türkiyemizin olduğu kadar, dünya ahlakının da en büyük tehlikesidir. Ne demek adar bayramı? Ne demek muta nikahı? böylesi kabbalacı yahudi dönmesi mum söndü ayinleri ve muta nikahlarıyla bu ülkeyi taciz etmeye hiçbir toplumun hakkı yoktur… Yahudi Hahambaşları “Yahudi ırkı en üstün ırktır” diye fetva vereceğine, çıksın bu dönmelerin sorumluluğunu da üzerine alarak bunlara savaş açsın. Ama neden Neve Şalom’dan çıkıp başlarını ağrıtsınlar ki? Nasıl olsa bu pisliği Türkiye çekiyor. İsrailoğullarının kurdukları siyonizme bağımlı mason locaları, o ülkelerin sırtında hamutlu semer olmuşsa, dünya yansa kafalarına takmazlar. Biliyorlar ki zaman denen acımasız takvim “siyonizm” den yana ibre göstermekte. Bir şeyi unutuyorlar, asırlar öncesi vatansız kalmışlardı. Yarım asır önce küçük devletlerini kurup palazlandılar. Dünya’ya kargaşa teorisini masonizmle sokayım derken yeniden vatansız kalırlarsa hiç şaşırmasınlar…

Süleyman Yeşilyurt. Bu yazi www.turkstudent.net/ forumlarindan aktarmadir.

Türkiye Toprakları Üzerinde Oynanan Büyük Oyunlar

Türk ekonomisi ve siyaseti ile her zaman yakından ilgilenen Yahudilerin, neden Türkiye’yi Ortadoğu ateşinin içine çekmek istediklerini anlamak için bu yazıyı iyi okumanızı öneririz.

1880 yılında İstanbul’a gelen ve burada öğretmelik yapan Bertrand Bareilles’in 1917 yılında kaleme aldığı “İstanbul’un Frenk ve Levanten Mahalleleri” adlı kitabında Türkiye’de yaşayan Yahudilere geniş yer ayırıyor. Bareilles kitabında, Yahudilerin Filistinle birlikte hedefleri arasında Türkiye’nin de bulunduğuna işaret ediyor.

Türkiye’de Yahudi cemaati gelişmektedir, ama düne kadar bu gelişme sadece manevi düzeydeydi. Zaten maddi gelişmeden söz etmek yersiz olurdu. Çünkü Fransa’nın gönderdiğinden başka parası olmayan bu ülkede kimse servet yapamıyordu. Ayrıca Yahudi, kökleri bizim büyük Devletimiz’den çıkan liberal kurumlara uzanan bir toplumsal konumdan yararlanıyordu. Bunu, Evrensel İsrail Birliği’nin kurucusu Charles Netter’e, birçok yönden Tevrat’ta ki yargıçlarınkine benzer bir politikanın temellerini atan Hirsch’lere, Rotschild’lere borçluydu. Birlik okulları Yahudiliğin gelişimine büyük katkılarda bulundu. Yahudi, önyargıların ve kötü niyetlerin kendisini hapsettiği aşağı konumdan yavaş yavaş çıktı. Türkiye’de Yahudi milleti içinde özellikle iş alanındaki becerileriyle sivrilen çok sayıda insan bulunmakta ve bunların politikası, dünya çapındaki bir politikayla uyum içinde işlediğinden etkili olmaktadır. Bugün Yahudi ırkı sınır farkı tanımayan bir aile gibidir. Diğer milletler birer aileler toplamı iken Yahudilerin bir kardeşler toplumu olduğunu söyleyen Pascal, her zamankinden çok doğrulanmaktadır.

Yahudiler herkesle iş yapar, ama dostlukları sadece kendi içindedir. Dışlayıcı ve kendi içlerine kapalıdırlar; kuşkusuz bunda dinlerinin de payı vardır. Ama ırksal içgüdülerinin en önemli göstergelerinden birine dönüşen kendini savunma gereksinimi de unutmamak gerekir. Dünyada daha etkili bir dayanışma ruhuna sahip, insanların birbirine daha çok omuz verdiği başka bir cemaat yoktur. Öyle ki onları ilgilendirebilecek her olay bu cemaatte önemli yankı bulur. Alışkın bir göz insanların tavırlarındaki heyecandan bu olayları ve yankılarını ayırt edebilir. Bu gözlem kuşkusuz diğer cemaatler içinde yapılabilir, ama Yahudilerde iş çok daha belirginleşir. Kendilerini etkisi olmayacak her şeye karşı ilgisiz kalırlar; olaylarla ancak kendi hedeflerine ya da çıkarlarına uydukları oranda ilgilenirler. Gerek koşullardan yararlanmak, gerekse sorumluluktan kaçmak konusunda çok beceriklidirler; kimi zaman hiç belli etmeden yabancı aracılar kullanarak işlerine gelecek kimi olayları kışkırttıkları bile görülür.

Politikaları hep aynıdır; ama önlerine koydukları hedefe olaşmak için başvurdukları araçlar ve formüller sadece koşullara göre değil, aynı zamanda bir ülkeden diğerine ve ortamdan ortama değişebilir.

Türkiye’de nüfuz merkezleri Selanik ve eylemlerinin temel dayanağı dönme denen müslüman Yahudilerdi. Dönme İsraillinin onu kendinden kabul edeceği kadar Sami kalmış ama türkün güvenini kazanacak kadar da Müslümanlaşmıştı. Cahit’ler ve Cavit’ler dönmedir.

Şu arada Yahudilerle Türkler arasında süren ateşkes döneminde, Türkler Siyonist girişimin hedeflerinden habersiz değildir. Her zaman iyi haber alan Türk etrafında olup biten her şeyi bilir; çünkü ayakta kalabilmek için, maddi kaynaklarından çok, incelik ve kurnazlığın eşit dozlarda kullanıldığı diplomatik yeteneklerine güvenir. Rusya’nın ezilmesi ve bugüne kadar kendisine hizmet eden ama artık bağımsızlıktan başka bir şey düşünmeyen ırkların kökten yok edilmesi sonucunda, İsrail halkı daha hedefini gerçekleştiremeden kendi emellerine ulaşabileceğini hesaplamaktadır. İsrail halkının bu emellerine göz yumar görülmekte böylece bekleyiş döneminde Yahudiliğin çeşitli güçlerinden yararlanma olanağı bulmaktadır. Bu anlaşma, kendisine ayakta tutan hayaller yaşadıkça sürecektir.

Bugün Abdülhamid’i deviren darbenin örgütlenmesinde ve Türk işlerinin yönetiminde Yahudilerin oynadığı rolü herkes biliyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti dönmelerden oluşuyordu. Resmi yayın organı Tanin, bir dönme olan Hüseyin Cahit tarafından yönetiliyordu. Cemiyetin diğer yayın organı olan ve Fransızca basılan Jeune Turc, Siyonizm tarafından finanse ediliyor ve içinde Yahudiler de çalışıyordu. Düzenbaz Cavit de en az diğerleri kadar dönme idi. En çeşitli yetkilerle donatılmış ve daha önce işitilmemiş bir şekilde, Yıldız’a gidip Halife’ye milletin artık kendisi istemediğini bildiren parlamento heyeti içinde de yer alan mebus Karasu da Yahudi idi. 1914′den beri, yazı işleri müdürlüğünde kalan Hüseyin Cahid’in yerini alan ve Tanin’in başyazarı olan Salomon Efendi’nin de bir Yahudi olduğunu belirtelim.

Tüm giz perdeleri henüz kaldırılmamıştır. Ama 8 Temmuz 1908 darbesinden beri Türkiye’de yaşanan olayların öncesinde ve sonrasında yer alan entrikalar bunların gerçekleştirilmesinde Yahudi-Alman girişimlerinin payı hakkında bir fikir vermektedir. Times ‘ın Viyana muhabiri Mr. Steed bu anlaşmanın en önemli olayının Reval görüşmesinin ertesinde, 1908in haziran başında Çar ve Kral Edward’ın yanlarında Isvolsky ve Sir Charles Hardinge ile birlikte, genel bir vali atanmasını öngören Makedonya reform programı üzerinde anlaşmaya varmalarıyla yaşandığını söyleyecektir. “Almanya’nın” ve Avusturya-Maceristan’ın Alman-Yahudi basını bu görüşmeyi mevcut statükoya karşı bir komplo olarak suçladı ve sultanın egemenlik haklarına ve toprakları üzerindeki idari otoritesine karşı, püskürtülmesi gereken bir saldırı olarak niteledi. Jön Türklerin Abdülhamid’e karşı örgütlenmesinde toplantı yeri olarak kullanılan Selanik ve Makedonya’nın tüm mason localarında Reval görüşmesi hakkında bu Avusturya-Alman yorumu yaygınlaşmıştı ve Osmanlı imparatorluğu’nu tehdit eden bu yeni tehlike karşısında eylemi hızlandırmak gerektiğinden söz ediliyordu. 24 Temmuz’da Türk isyanı patladı. Barutu ateşleyen fitil, Abdülhamid’in komployu ortaya çıkarması oldu.

Ama günü gününe izlenebilen birbirini destekleyen ilk olaylara dönelim. 1896′da Dr. Herzel Berlin’de Siyonist Cemiyeti’ni kuruyordu. Ertesi yıl Kayzer o gürültülü Doğu gezisini gerçekleştiriyordu. Bunun hemen ardından Yahudi kolonizasyon tasarılarının gerçekleşmesi için çalışmalar başlıyor, ama bunu ilke olarak kabul eden Abdülhamid o kuşkulu kişiliyi ile tasarının hayat geçirilmesini engellemeye uğraşıyordu. Tüm vaatlerine karşın, yavaş yavaş tarım kolonileri kurulan Hayfa ve Saron bölgelerine Rusya’dan ve Galiçya’dan akın etmeye başlayan Yahudilere toprak satılmasına karşı çıkıyordu. Özellikler bu toplulukların kendi seçtikleri noktalarda büyük kalabalıklar halinde yığılmasına izin vermeyi reddediyordu. Sultanın Panislamist propagandayı yürüten Arap şeyhlerinin temkinli önerilerine kulak verdiğini biliyorum. Ama bu durum söz konusu girişimi hazırlayanların işine gelmiyordu. Türk yetkililere, “göçmenlere bireylerin ve ailelerin ayrılmasının şart koşulmaması gerektiğini çünkü bir Yahudi’nin dini görevlerini yerine getirmek için kendi dindaşları arasında yaşamak zorunda olduğunu” anlatabilmek için müdahale etmeleri gerektiğine inandılar. Jön Türkler iktidara gelince her şey değişti. Siyonist önderler daha büyük bir dayatmacılıkla bu sorunu gündeme getirdiler, ama şimdi tartışmasız bir güce dayanan bir örgüte uygun düşecek bir otorite ve haber alma kaynaklarına sahip olduklarını gösteren bir güven ile konuşuyorlardı. Babıali’ye gönderdikleri bir notada, Türkiye eğer Yahudi göçüne izin verirse “başka ülkelerde yüksek mevkilerde bulunan dindaşlarımız, kendi ülkelerine karşı görevlerini aksatmamak koşulu ile tüm nüfuzlarını Meşruti Osmanlı hükümetinin siyasal ve ekonomik ilerlemeleri hizmetine sunabilir. Yahudiler ile Türkiye arasında bu ittifakın kurulmasını kurulmasına girişecek olan Osmanlı devlet adamları, milletimizin şükran ve minnetini elde edebileceklerinden emin olabilirler. Yahudi dünyasının bağlılığı ve dostluğu konusunda gerekli sözleri ve güvenceleri verebiliriz; bizim tavsiyelerimizin ve dileklerimizin bu dünyayı yöneten kişiler ve çevreler tarafından olumlu karşılanacağına eminiz.” Bu çağrıya kulak verildi ve Yahudilerin yeni koloniler kurmak üzere hemen Filistin’de toprak satın alma pazarlıklarına giriştikleri görüldü. Taberiye kentinden Safed’e kadar uzanan bir bölgede, Taberiye gölünü çevreleyen ve Ürdün nehri boyunca Eriha’ya kadar inen bir alanda hatırı sayılır toprakların sahibi olacaklardı. Savaş arifesinde yeterli halkın özellikle de Dürzilerin tüm muhalefetine karşı, topraklarını Suriye’ye doğru genişletmişlerdi.

Bu derneklerin ne olduğunu, kredilerinin nereden kaynaklandığını, kimler tarafından yönetildiklerini bugün artık herkes biliyor. Yinede bunların Alman Yahudilerinden oluştuğunu belirtelim ve aidiyetin onların yüksek mevkilerde bulunan diğer ülkelerin Yahudileri adına, onları yöneten çevreler tarafından kendilerine karşı çıkılmayacağına güvenerek, yabancı bir hükümetle anlaşmaya girmelerini engellemediğinin de altını çizelim. Her yerde kolları olan bu dernekler –sadece Amerika’dan söz edecek olursak- gerçekten de Kahn, Loeb Kumpanyası ve onların denetimindeki Felix Warburg, James Speyer gibi güçlü mali kuruluşlara dayanıyorlardı. İngiltere’de Banker Cassel’e ve Jön Türklerin çıkarlarına bağlılığıyla dikkat çeken Adam Block’a ve Rusya’nın güçlü Musevi örgütlerine dayanıyordu. Bu ittifak Babıali’ye bir ayağının Alman müttefikinde diğerinin de olası rakiplerinde olması avantajını sağlıyordu. Bilgenin dediği gibi, dostlarınızın sayısını asla yeterli bulmamalısınız.

Siyanist emellerin Jacobson’lara Eikus’lar ve Morgenthau’lar tarafından temsil edilen yürütme organları da uluslararası nitelikte idi. İstanbul’da elçi olan Morgenthau, 1 Temmuz 1916′da şu haberi yayınlayan Le Peuple Juif gazetesine bakılacak olursa, zamanını boşa harcamıyordu: “Morgenthau, 21 Mayısta Cincinnati’de yaptığı bir konuşmada, savaştan sonra Filistin’in Siyonistlere bırakılması sorununu kısa bir süre önce Osmanlı hükümeti ile görüştüğünü açıkladı. Açılımları Türk nazırları tarafından çok olumlu karşılanmıştı. Rakamlar önerildi ve bir Filistin cumhuriyeti kurmanın yararları tartışıldı.” Ve gazete konuşma haberinin ardından şu yorumu yapıyordu: “tüm dünya Yahudileri güncel olayları diğer halklardan daha umutlu bir şekilde izlemekte haklıdır; çünkü tam bağımsız bir vatana kavuşma şansları oldukça yüksektir.” Morgenthau bu konuşmayı yaparken, savaşta taraf olan bir devletin top atışlarıyla imzaladığı bir anlaşmanın yazgısından pek kaygılanmadığı anlaşılıyor; ama Wilson sahneye çıkınca herhalde kendine sormuştur. Zaten başka etkenler de bu konuda imdada yetişti. Jön Türk hareketini yönettikleri sürece her türlü Siyonist gösteriden sakınan Selanik Yahudileri, Yunan uyruğuna geçtikten sonra bu temkinli tutumu bir yana bırakıp, General Sarrail’in iyi niyetli süngülerinin gölgesinde geçek kimliklerini ortaya koyabileceklerini düşündüler.

Bu kentin bir gazetesinde çıkan habere göre, “17 Nisan 5677′de (9 Nisan 1977)” yıllık Yom Aşokel [Kipur?] bayramını kutlamak için toplanan 3000 kadar Selanikli Siyonist içinde bulunan günlerin İsrail halkının hak etmediği felaketlerin sona ermesinde ve binlerce yıllık umutlarının gerçekleşmesinde ne kadar büyük bir önem taşıdığının bilincinde olarak, halkların en eskisine karşı olan adalet borcunun ödenmesi, Yahudi milletinin tarihsel toprakları olan Filistin’de dirilmesi için Yahudi olmayan dünyanın tüm seçkin yüreklerinin sıcak desteğini bekliyorlar.” Bundan iyisi can sağlığı; ama bu çağrının elçinin [Morgenthau] tek yanlı oyunlarının biraz fazla küçümsediği İtilaf güçlerini yumuşatmayı hedeflediği açıktır. “seçkin yürekler”in desteği istenmektedir. Çünkü hedeflerin gerçekleştirilmesinde artık sadece Almanya’nın gücüne dayanarak başarı sağlanamayacağı anlaşılmıştır. Bu hedeflerin Müslüman önyargılarını ayaklandırmaktan öte sadece Fransa’nın değil –sadece Fransa olsa pek önemli sayılmazdı- İngiltere’nin de çıkarlarına ters düşeceği, Hint Okyanusu’na açılan büyük ulaşım yolları üstüne Töton kültüründen gelme unsurların yerleşmesini İngiltere’nin hoş karşılamayacağı düşünülmüştü. Yaşlı kıtaların göbek deliğini oluşturan Suriye ve Mezopotamya’nın, Ön Asya’nın geri kalanının çok daha önemli olduklarını, tüm kapıların bu anahtarlarla açıldığını İngiltere, Fransızlardan daha iyi bilir. Üstelik İngiltere, bu tasarıyı kabullenmek istese bile, müttefiki olduklarını açıklayan Arapların duygularını incitmeyi göze alabilir mi? Tevrat çağına dek uzanan bir hakka sahip olduklarını ileri süren bir takım yabancıların gelip –Kızılderililere yapıldığı gibi- topraklarını ellerinde almaları karşısında Araplar susacak mıdır? Ve niye toprakları ellerinden alınacaktır? O kadar uzun süre başkalarının yanında yaşayan İsrail, sonuçta kendi ırkından bir başka unsurun yanında yaşamasını niye hoşgörüyle karşılamayacaktır ? Filistin’e geri dönüşün mutlaka Amuriyelilerin ve Moabitlerin sürülmesiyle birlikte mi düşünmek gerekir?

Siyonizmin Türkiye’yi, sonucu ne olursa olsun, ancak tabut içinde çıkabileceği bir savaşa itmesinin altında Davud’un tahtının yeniden kurulmasının İslam için de yaratacağı güçlükleri aşma öngörüsü yok mudur? Güçlü sermayelerin kullanılması ile nüfusu ve kendisi yenilenecek bir Türkiye, Yahuda topraklarında kurulacak bir Yahudi cumhuriyetine geçiş yolu olacaktır. Planları hazırlayanlar Siyonist sorunu bu şekilde çözülmesini düşünmüş olmalıdır. Yahudi’nin toprakta çalışmaktan tiksinmesi gibi diğer engelleri bir yana bırakacak olursak, bu çözümün en azından tüm dünyaya dağılmış durumdaki on iki milyon Yahudi’yi Yahuda krallığı dar çerçevesi, içine sokmanın olanaksızlığından kaynaklanan güçlükleri –Yahudi karşıtları bu güçlükleri ustaca istismar etmektedir- aşma avantajı sağladığı kabul edilmelidir. Kimi olgularca da inanılır kılınan bazı söylentilere bakılırsa Siyonist, sadece Tapınağını kuracağı ve iki bin yıllık bir aradan sonra Tanrı’ya yeniden sunmaya başlayacağı yakılmış kurbanların dumanlarının tüteceği kayalık Filistin’i değil, kullanılmamış zenginlikleriyle, stratejik noktalarıyla, Akdeniz’in bir Güney Baltık denizine dönüşmesini engelleyen ulaşım yollarıyla tüm Türkiye’yi istemektedir.

Bununla birlikte, kendi evinde oturmak istemesine karşı başkalarının yanında yaşamayı sürdüren bir ulusun ebedi sorunu muhalefetleri artırarak çözülemeyeceğini görmek gerekir. Bu oyunda İsrail, sadece eski, zararsız ve zaten hayırseverlik bilinci ile yumuşatılmış önyargılardan değil, hiçbir zaman affetmeyen yeni kıskançlık ve kinlerden beslenen acı düşmanlılar yaratmıştır kendine. Gerçi Almanya, İsrail’in artık işine yaramadığını düşündüğü, bu nedenle zaten ilk işaretini ve örneğini de kendisinin verdiği Yahudi karşıtı duyguları canlandırma kararı aldığı gün Yahudilerin durumu iyice kötüleşecektir. Çünkü Almanya’nın hoşgörüsü sadece koşullara bağlıdır ve kısa vadede tüm dünyayı önünde diz çöktüreceğini düşündüğü anlaşmalara dayalı kısa bir ateşkesten başka bir şey değildir.

Bu makale Bertrand Bareilles’in Güncel Yayıncılık tarafından basılan “İstanbul’un Frenk ve Levanten Mahalleleri” adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.

kaynak:iyibilgi.com

Uzerimizde Oynanan Yahudi Oyunları 5

İRTİCA GELİYOR

Bu milletin yakın tarihi tamamen karanlıktır. Yahudi bu milletin laiklik vasıtası ile İslami değerlerini gasp etmiş yerine kendi değerlerini yerleştirmiştir. Millete din diye Kemalizm’i, Kabe diye Anıtkabir’i, Allah diye haşa Mustafa Kemal’i tanıtmıştı. Mustafa Kemal diriltmiştir, Mustafa Kemal yaratmıştır, Mustafa Kemal kurtarmıştır sözlerini radyo televizyon ve gazetelerden her zaman duymaktayız. Anadolu’nun Müslüman evladı uyanmaya, tekrar İslam değerlerine sahip çıkmaya başlayınca Türkiye’deki Yahudi gazeteleri “irtica hortladı” irtica geliyor, irticaının ayak sesleri diye bir yerleri yırtılırcasına feryat etmeye başlamışlardı. Yahudi’nin tek korktuğu bu mil­letin tekrar İslam’a dönmesi idi, bu vatanı Müslümanların geri bıraktıklarını halka durmadan söylüyorlardı halbuki laik ve de dinsiz T.C. bu vatanı Müslümanlardan 83 sene önce gasp etmişti. yetmiş senedir bu vatanın Müslüman evladına ne vermişti. İkinci dünya savaşından taş taş üstünde kalmadan yenik çıkan Almanya nerede idi. Neticede bir Alman marki 13 bin T.C. lirasıydı. Biz ise istiklal ve zafer! kazanarak harpten çıkmıştık. Laikler böyle İddia ediyorlardı. Oysa bu millete yetmiş senede ne vermişlerdi. Verdikleri ihtilaller darbeler, anarşi, göz yaşı. haksızlık, açlık ve sefaletti. Bırakalım bu millete manevi değerler vermelerini, zaten veremezlerdi, milletin karnını bile doyuramadılar. Bu milletin milyonlarca evladını yıkımdan çıkan Almanya’ya ekmek bulmak İçin gönderdiler. Utanmadan bu milleti çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırdıklarını söylediler. Fakat millet bu iki yüzlü sahtekar hainleri tanımaya başlamıştır.

* * *

Uzerimizde Oynanan Yahudi Oyunları 4

YAHUDİ’NİN EĞİTİM SİSTEMİ

Türkiye’de eğitim sistemi laiktir. Bu sistemin mektepleri inançsız olduğu kadar dünyevi ilimleri öğrenme bakımından yetersizdir. Bu nedenle bu sistemde 83 senedir ne bir Nobel ödülü alan yazar, ne de dünya çapında bir fizikçi yetişmemiştir.Orhan Pamukunda türk olup olmadığından şüpheliyim araştırıyorum.. Oysa tarihe bakıldığında birçok buluşlar İslam akademilerinde ortaya çıkmıştır. TC.’in laik eğitim sistemi bu memleket evlatlarına Marksın felsefesini Darvin’in Evrim Teorisi’ni okutmuş, bu dinsiz Yahudilerin kitaplarını okuyan gençler, anarşist ve terörist olmuş, aynı TC.’in Adalet Bakanı bu gençleri “Vay siz anarşist oldunuz” diye bir kısmını asmış, bir kısmını da hapislerde çürütmüştür. Bu ne pis oyundur. Tarihi bağı bulunmayan eğitim sistemleri yabancı müstevli İdeolojilere gönüllü yetiştiren uşak fabrikalarından başka bir şey değildirler. Bu okullarda yetişen insanlar milletleri birbirine katmak, dini ve milli mazileri yıkmak İsteyen fesat teknisyenlerinin ellerinde en verimli birer araç olurlar. Bu yol milletin evladını milletin başına bela etmekten başka bir sonuç vermez. Gençlerinin dini ve milli şahsiyetlerini tesis etmeyen milletler evlatlarını kendilerine hasım, düşmanlarına köle etmiş olurlar.

* * *

Uzerimizde Oynanan Yahudi Oyunları 3

TOPLUMLARI BÖLMEK PARÇALAMAK

“Toplumlara çeşitli fikirleri atmalıyız, her fikir kendine taraftar bulacak ve bu sayede toplumların müşterek düşünmeleri yok olacaktır. Müşterek düşünceden yoksun olan toplumlar, bir hareket için kaldırıldığında kolları yana düşecektir.” (YAHUDİ PROTOKOLLERİ)

Dünyadaki İslam dışı fikirlerin üreticileri Yahudilerdir.

1- Evrim teorisi (DARWIN) Yahudi.

2- Cinsel dürtüler (FREUD) Yahudi

3- Sosyalizm (MARKS) Yahudi, Komünizm Lenin Yahudi

4- Kapitalizm (ADAM SMiT) Yahudi

5- Faşizm (HİTLER) Yahudi

6- İzafiye Teorisi (ElNSTElN) Yahudi

7- Yıldız savaşları projesi (ABRAHAM) Yahudi

Bu fikirleri Yahudiler milletleri parçalayıp bölmek ve hakim olmak İçin icat etmişlerdir. Büyük düşünür MEVLANA Celalettini Rumi’nin Mesnevi isimli eserinden Yahudi ile ilgili bir kıssa anlatacağız. İnşallah sen bu kıssadan hisse alacaksın. Yahudi padişahın çok zeki bir veziri vardır, bir gün padişah bu veziri huzuruna çağırarak büyüyüp gelişmekte olan komşu bir Hıristiyan devletini nasıl yok edeceğini sorar. Yahudi vezir sen bana müsaade buyur önce Hıristiyanlığı öğrenip İncili ezberleyeyim der. Padişah müsaade eder Yahudi vezir İncil’in tamamını ezberleyip padişahın huzuruna gelip. Şimdi der beni Yahudilikten dönüp Hıristiyan oldum diye idama mahkum et sonra bana devletin ileri gelen kişileri şefaat etsin, beni idamdan kurtarsınlar. Sonra beni Hıristiyan devletin içine sürgün et, Padişah vezirin dediklerini aynen yapar. Ve onu Hıristiyan devletin içine sürgün eder. Saf Hıristiyanlar Yahudi’yi tanımadıklarından onu gerçekten Hıristiyanlık uğruna ölümü göze almış bir kahraman zannederler. Kurnaz vezir Hıristiyanlara vaazlar verir, onlara İncil’den ayetler okur. Onlar vezire hayran olurlar, sözlerini büyük bir dikkatle dinlerler. Yahudi vezir birden ortadan kaybolur, Hıristiyanlar üzülürler, veziri günlerce ararlar nihayet onu yalnız başına bir evde bulurlar. Vezire efendimiz. bizi niye terk ettin sen bizim ulu önderimiz tek kurtarıcımızsın, senin gibi Hıristiyanlık uğrunda ölümü göze almış bir kahraman nerede buluruz. Ne otur aramıza gel, bize vaazlar ver biz senin yokluğuna dayanamıyoruz derler. Vezir onla­ra bana Isa’dan haber geldi, yakında Ölüp ona.kavuşacağım, vezirin bu sözleri üzerine Hıristiyanlar ağlamaya başlarlar, vah bizim kahramanımız, ulu önderimiz kurtarıcımız derler. Yahudi vezirse saf Hıristiyanların bu haline içinden gülmektedir, Yahudi vezir yalnız kaldığı sure içerisinde tam on iki İncil yazar. Yazdığı bu İncillere bir biriyle çelişen hükümler koyar. İncilin birinde sen ne günah İşlersen işle AL­LAH c.c. seni affeder. Diğer İncil’de ise sakın AL­LAH (c.c.)’n affına güvenip günah İşlemeyesin der. Kendi yazdığı bu on iki incili Hıristiyan beylerinin başında bulunan on iki beye teker teker gizli bir şekilde birbirinden habersiz olarak verir. Her beye şöyle tembih eder! Ben yakında ölüp İsa’ya kavuşacağım Isa bu incili sana vermemi bana bildirdi. Benden sonra hak senindir, kimseyi dinleme. ben ölmeden de sana bu incili verdiğimi kimseye söyleme. on iki beye de bu şekilde ayrı ayrı tembih eder. İncilleri beylere dağıttıktan sonra yüzüğündeki zehiri içip kendini Öldürür. Vezirin ölümünden sonra her bey elindeki İncil ile meydana çıkar. Hepsi de kendisinin doğru yolda olduğunu, hak üzere olduklarını bu nedenle kendilerine uyulması gerektiğini söylerler, Hıristiyan halk on iki vezirin arkasına bölünür, vezirlerin arasında müthiş bir savaş başlar. Yapılan savaş sonunda güçlü Hıristiyan devleti çöker. Hıristiyan halksa birbirini boğazlamıştır, bu sadece bir Yahudi vezirin oyunu idi, saf Hıristiyanlarsa kendi kitapları olan hakiki İncil’den haberleri olmadığından oyuna gelmiştir. İşte Mevlana olayı mesnevide böyle anlatmaktadır. İnsanın aklına şöyle bir soru gelmektedir, acaba Mustafa Kemal de mi Osmanlı İmparatorluğuna aynı oyunu oynamıştı? Zira onun Ölümünden sonra Türkiye’nin durumu bundan farklı mı idi. cumhuriyet ilanından sonra millet sağa sola parçalanmış, yüzde doksanının nüfusunda dini İslam yazan bu millet çeşitli kamplara bölünmüş, bir kısmı, sağcı, bir kısmı solcu, bir kısmı ırkçı, kimi Süleymancı, kimi Fethullahçı, kimi ışıkçı, kimi partici Müslüman, kimi eyyamcı, kimi de akşamcı olmuştu. Şayet bu parçalanmalar Yahudi oyunu olmasaydı bu mil­let top yekun İslam cemaatinde birleşmiş olması gerekmez miydi, sağcı solcuya düşman solcu milliyetçiye düşman, milliyetçi İslamcıya düşman, Süleymancı imam hatipliyi beğenmez, Fethullahçı çarşaflıyı beğenmez velhasıl kelam Müslümanlar arasında bir tefrikadır uzar gider, bu cemaatlerin başlarında olan kişiler kimlerdir? Niçin cemaatlerini Müslümanların kitabı olan Kuran’ın etrafında birleştirmeye çalışıp, bu laik ve de kafir düzeni yıkmaya çalışmazlar. bunlar yoksa Yahudi vezirler midir. yoksa vezirin oyuna getirdiği beyler midir? Müslüman’ın bu oyunun içinde boğulup gitmesine neden göz yumuyorlar? Müslüman! Sana bu ihtilafları aşılayan beyleri dinleme onlara Allah (c.c.)’n şu mübarek Ayetini oku. “MUHAKKAK MÜSLÜMANLAR KARDEŞTİR. Kardeşlerinizin arasını birleştirin ve Allah (c.c.)’tan korkun.” “”Top yekun Kuranıma sarılın, Sakın ayrılığa düşmeyin” ayetini her Müslüman iyi düşünmeli ve Müslüman kardeşine merhametle ve samimiyetle yaklaşmalıdır. Müslümanları kamplara bölmeye çalışan maksat sahibi kişilere karşı uyanık olmalıdır. Yoksa gidişat Siyonizm’in kazmış olduğu felaket çukuruna doğrudur. Tarih de bu çukura nice milletler yuvarlanmıştır.

* * *

Uzerimizde Oynanan Yahudi Oyunları 2

DEVLET SIRLARI

“Hükümetlerin devlet sırrı dedikleri bizlere tamamen aşikardır onların en mahrem sırlarına vakıfız. Bir çok kararlarda onlara biz ışık tutar, yol gösteririz.” (YAHUDİ PROTOKOLLERİNDEN)

Kısa adı MlT olan Türk istihbarat Örgütünün on beş senedir başkanlığını yapan kişi Hiram Abbas isimli bir Yahudi’dir ( Öldürüldü ) . CIA ve K.G.B.’yi düşünmeye hiç gerek yoktur. Yahudi’ye devlet sırrı falan yoktur. Mısır filosunu hareket etmeden sekiz saat önce vurmuştur. Dünya istihbarat teşkilatları Yahudi’nin tekelindedir.

* * *

Uzerimizde Oynanan Yahudi Oyunları

YAHUDİ’NİN MİLLİYETÇİLİK OYUNU

“Biz dünya halklarını milliyetçilik damarlarından yakalarız. Bu damarları öyle pompalarız ki neticede bu duygular dini inançların üzerine taşarlar, daha sonra vatan, millet, bayrak gibi kelimelerle onları topluca savaşlara sürükleriz.” (YAHUDİ PROTOKOLLERİNDEN)

Bu protokolde Yahudi’nin, milletlerin milliyetçilik duygularından nasıl istifade ettiğini görüyoruz. Bu duygulan Almanya’da -Hitler- en iyi şekilde istismar etmiş, ve bir hiç uğruna Almanya’yı mahvetmiştir. Bizde de milliyetçiliği körükleyen kişiler vardır. Hatta bunlardan öyleleri vardır ki söylediği sözün nere-ere vardığını düşünmeden ben önce Türk’üm, son­ra Müslüman’ım derler. Oysa yüce Peygamberimiz milliyetçilik davası güderken ölenler, bizden değildir buyurmaktadır. Allah (C.C.) bu milletin evladını Yahudi’nin milliyetçilik oyunundan korusun, ve bütün Müslümanları bu tuzağa düşmekten muhafaza etsin. Yahudi’nin milletlere benimsetmeye çalıştığı asrî milliyetçilikte dinden, maziden bahsedilemeyeceği ileri sürülmektedir. Milliyetçilikten dini attık, tarihse mazidir, mazide (meşum) uğursuzdur, böyle bir mazi “asri şuuru millinin” sıhhatini bozar, o halde elimizde dinsiz mazisiz, tarihsiz, ananesiz, hudutsuz Yahudi’nin tabiriyle hür bir milliyetçilik! kalıyor yeni nesillere intikal ettirilmemeye süratle unutturulup yok edilmeye mahkum, ismi var cismi yok fakat ismine bile tahammül edilemeyen bir milliyetçilik. İste bu milliyetçilik tarihi, dini, ananevi gerçekliğini yitirmiş milliyetçiliktir. Bu milliyetçilik Yahudi’nin istediği İDEAL milliyetçiliktir! Ne enteresandır ki Yahudi için yukarıdaki zorunluluklar yoktur. 0 hem koyu TEVRAT şeriatçısı, hem ananeci, hem ırkçı, hem inkılapçı, hem de laiktir. Onun koyu dindar olması milliyetçiliğine zarar vermez. Fakat bizler şeriatçı olursak milliyetçi olamayız, milliyetçi olursak şeriatçı olamayız, acaba bu zorunluluk Yahudi için neden yoktur da bizim için mevcuttur. Çünkü Yahudi yıllardır bizim toplumumuza şeriatçılıkla milliyetçilik bağdaşmaz diye telkin etmektedir.

Oysa Müslüman Kuranına bağlı iyi bir şeriatçı vatanı için gözünü kırpmadan ölen iyi bir vatanperver milletini seven iyi bir milliyetçi ve bunlarla beraber dünyadaki bütün din kardeşlerini seven hakiki bir ümmetçidir. 0 hiçbir zaman Yahudi’nin Türk milletinin içine soktuğu “Ne Arap’ın yüzü ne Şam’ın şekeri” veya Laik Kemalistlerin dediği gibi “Kabe arabın olsun anıtkabir bize yeter” gibi sözler sarf etmez. 0 bu sözler sebebiyle İslam dünyasının parçalanıp bu hale geldiğini şu anda (Bosna başta olmakla beraber) ne denli ızdıraplar çektiğini düşünür. 0 Lavrenslerin Orta Doğuyu İslam imparatorluğu olan Osmanlı’dan koparmak, Müslümanları Arap, Türk, Acem diye bölüp parçalamak, şimdi de doğuyu Kürt devleti adı altında parçalayıp Ermeni devleti kurdurmaya çalıştıklarını bilir. Dün Türk’ü Arap’a, Arap’ı Acem’e kötüleyenler kimse bugün de Müslüman Kürt ile Müslüman Türk’ü bir birine düşman edip boğazlatmaya çalışanlar aynı Yahudi ve Yahudi’ye hizmet eden laik dönmelerdir. Yüce Peygamberimiz dünyanın bir ucunda bir Müslüman’ın ayağına diken batsa diğer ucundaki Müslüman bu acıyı duymalıdır buyurmuştur. Dikkat edilirse burada Türk, Arap,Acem duymalıdır buyurmamıştır. Hangi milletten olursa olsun Müslüman duymalıdır buyurmuştur. Bu durum ümmet olmanın getirdiği inceliktir. Ve ümmet şuurunun en uç noktasıdır. Hangi milletten olursa olsun Müslümanları kardeş yapan ortak kelimeleri vardır ki bu da “LA İLAHE İLLALLAH”dır. Ne yazık ki Laik T.C.in başındaki Laik Yahudi uşaklarıyla Yahudi basın bizi yıllardır Yahudi’ye dost, Müslüman milletlere düşman etmişlerdir. Onların söyledikleri ve yazdıkları pis Araplar, gerici Acemler, kıro Kürtler bu saydıklarımızla bağlarımızı koparmamızı fakat lanetli İsrail’i tanımamızı, Yahudi vatandaşlarımızı üzmememizi, İsrail’e hemen su vermemizi, İsrail’le savunma paktı! kurmamızı, fakat Irak’ta mamasızlıktan ölen Ahmet’lere, Mehmet’lere mama satmamamızı, Bosna’ya yardım etmemeyi, İsrail’in taşlarla kemiklerini kırmaya çalıştığı Filistinlileri terörist ilan etmemizi ve daha neleri neleri bize öğütlerler. Müslüman Türk milleti başındaki bu Yahudi uşaklarından kurtulmayı ne zaman düşünecek ve ne zaman tekrar bütün dünyadaki Müslümanları birleştirip mazideki şanlı İslam imparatorluğunu kuracaktır. Bugün dünyadaki ezilen Müslümanlar kendisinden medet beklemektedir. Yahudi’nin Osmanlı’yı yıkışından bu yana hepsi kan ağlamaktadır. İşte bir Filistinlinin itirafı “Biz Osmanlı’nın kıymetini bilemedik”

16 Ocak 2007 Salı

Avrupa ülkelerinin katliam sicillleri

Ankara Ticaret Odası, Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya ve ABD'nin "soykırım ve katliam sicilini" çıkardı. İşte ATO'nun derlediği rakamlara göre ülkelerin işlediği insanlık cinayetleri:


Ankara Ticaret Odası, (ATO) Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya ve ABD'nin "soykırım ve katliam sicilini" çıkardı.
ATO tarafından yayınlanan raporda, 25 AB ülkesinden 9’unun "soykırım ve katliam sicilinin" bozuk olduğu ifade edildi. Raporda, AB üyesi ülkelerden Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin katliam ve soykırım sabıkasının kabarık olduğu belirtildi. İşte ATO'nun raporuna göre Batı'nın ülke ülke soykırım karnesi:


KIBRIS RUM KESİMİ:
"Katliamların başladığı 1912 yılından, Kıbrıs Barış Harekatı’nın yapıldığı 1974 yılına kadar 1000’i aşkın Türk, Rumlar tarafından öldürüldü."


YUNANİSTAN:
"1829’da Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora’daki Türkler göçe zorlandı, 20 bin Türk katledildi. 1923 yılında Lozan’da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübadelesine ilişkin anlaşmanın ardından Batı Trakya bölgesinde yaşayan Türkler üzerinde sistemli olarak 'etnik ve kültürel soykırım' başlattı. Türklerin hukuki, siyasi, kültürel ve dini haklarının kısıtlanması ibadetlerine izin verilmemesi gibi yoğun baskılar sonucu 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldı."


BELÇİKA:
"1.Dünya Savaşı’nın ardından Ruanda’nın yönetimi Belçikalılara verildi. Belçika’nın sömürgesi altındaki Ruanda ve Kongo’da 10 milyondan fazla insan soykırıma uğradı."


İTALYA:
"İtalya’nın, Libya’da 1911’den 1940’lı yıllara kadar uyguladığı imha operasyonları ve çölün ortasına kurduğu toplama kamplarında yüz binlerce Afrikalı Müslüman hayatını kaybetti. İtalya diktatörü Mussolini, Etiyopya'da ve Yugoslavya'da 300 bin insanı katletti."


FRANSA:
"Fransa, 1830 yılında Cezayir’i işgal etti. 132 yıl boyunca Cezayir’i işgal altında tutan Fransa, 1954-1962 yılları arasında 1.5 milyon Cezayirliyi katletti. Fransa, 1.Dünya Savaşı’nda da 900 bin Afrikalının ölümüne sebep oldu."


ALMANYA:
"Almanlar 1933-45 yılları arasında Büyük Alman İmparatorluğu’nu kurmak ve mükemmel Alman ırkını yaratmak hedefiyle diğer milletlerden ve etnik gruplardan 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında, fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Gerek Almanya gerekse de Almanların işgal ettiği diğer ülkelerde yaşayan 2 milyon Yahudi sistematik bir biçimde vurularak, asılarak, yakılarak ve zehirlenerek öldürüldü. Almanlar 1891 yılında da hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Namibya’ya sömürge kurmak amacıyla çıktı. Adanın yerlileri Herero ve Namalar üzerine taarruz eden Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden 117 bin insanı katletti. Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi."


DANİMARKA:
"AB ülkelerinden Danimarka, 1945 yılında 250 bin Alman mülteciyi ölüme terk etti. Sovyet Ordusu’nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci Danimarka’ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı ve ishal sonucu yaşamını kaybetti."


İSPANYA:
"İspanya diktatörü Francisco Franco, ülkesinde 30 bin muhalifini öldürttü. İspanyollar Amerikalılarla birlikte milyonlarca Kızılderili’yi katletti."


İNGİLTERE:
"İngiltere, 1788-1938 tarihleri arasında sömürgeleştirmek amacıyla gittiği Avustralya’da yerleşik yerli halk Aborjinleri sistematik olarak yok etti. İngilizlerin aralarına salgın hastalık yaydığı, bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı 750 bin Avustralya yerlisinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalabildi."


RUSYA:
"Lenin, 1917-1920 yılları arasında 30 bin muhalifini infaz ettirdi. 1944 yılında Rusya, Çeçen, İnguş, Karaçay-Malkarlar ile Kırım Türklerini trenlere bindirerek Sibirya ve Kazakistan’a sürgün etti. Bu sürgünde 500 bini aşkın Müslüman Türk yollarda öldü. Rusya'nın Çeçenistan’a yaptığı saldırılarda da 200 binin üzerinde sivil katledildi."


AMERİKA:
"Amerika, soykırımlara Kızılderilileri katletmekle başladı. Amerikalılar ve İngilizler Almanların savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdı. Saldırılarda çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü. Amerika’nın Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombaları sonucu 135 bin kişi öldü. ABD’nin Vietnam’ı işgali ise 70 bin kişinin ölümüyle sonuçlandı. ABD son olarak Felluce’de 1500 sivili öldürdü. İngiliz Tıp Dergisi Lancet'in yaptığı araştırmaya göre Irak'ta ABD işgali dolayısıyla ölen sivillerin toplam sayısı 655 bine ulaştı."

07 Ocak 2007 Pazar

Dede KORKUT

HAYATI
Dede Korkutun 570-632 yılları arasında, Hz. Muhammed (S.A.V) zamanında yaşadığı rivayet edilmiştir. Oğuzların Kayı veya Bayat boylarından geldiği, hem geçmişten ve hem de gelecekten haber veren, "kerem sahibi bir evliya" olduğu rivayet edilmektedir. "Ozanların Piri" veya "Ozanların Başı" olarak da bilinen Dede Korkutun, (manen) Hz. Muhammed´in hayır duasını aldığı ve Oğuzlara İslâm dinini öğrettiği de bu rivayetlerle günümüze kadar ulaşmıştır.Öte yandan Dede Korkut, tüm Türk kavimlerinin atasıdır ve dâhisidir. Türk destanlarında ve halk hikâyelerinde, Dede Korkut adına ve onun mucizevî sözlerine rastlamak her zaman mümkündür. Türk hükümdarlarının akıl hocası ve veziri olduğu bilinen Dede Korkut, bütün Türklüğün yegâne temsilcilerinden ve bugün de yaşatılmaya çalışılan atalarındandır. Destan özellikli pek çok halk kahramanının mücadeleleri anlatılan Dede Korkut hikâyelerinde; güzel ve hikmetli sözler, Türklerin tarihine ait rivayetler, han ve beyler hakkında methiyeler, Türk töresine ait pek çok konular işlenerek, iyilere övgü kötülere eleştiri vardır."Dede Korkut Kitabında (Dede Korkut ala Lisan-i Taife-i Oğuz han Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı) 12 destan özellikli hikâye yer alır ve bu kitap, İslâm öncesi ve sonrasında Türklerin yaşayışını, dilini, tarihini, edebiyatını ve kültürünü içerir. Akıcı ve halkın kullandığı Türkçe ile yazılmış olan bu kitap; gerçek bir şaheserdir. Kitapta, "Dede" ve "Ata" olarak geçen ve "Korkut Ata" olarak da bilinen Dede Korkut, Türkmen, Kazak, Özbek ve Kara kalpak boyları arasında bu adlarla bilinmektedir. Türk dünyasının bilge atası olan Dede Korkut ve onun hikâyelerinde; Türk toplumunun savaşları ve barışları ile birlikte, aile ve eğitim yapısıyla üstün ahlâk ve karakter sağlamlığına dikkati çeker. Türk milletiyle özdeşleşmiş olan doğruluk, sözünde durmak, mukaddes değerler uğruna ölmek gibi çeşitli karekterler, hikâyelerin ana temasıdır. Dede Korkut hikâyelerindeki tüm kahramanların aile, cemaat ve insan sevgisini ön planda tutması, millet olarak ahlâk ve yaşam anlayışımızı göstermesi bakımından önemlidir. Kahramanların çoğu gençtir ve mutlaka bir yiğitlik gösterdikten sonra ad verilir. Pek çoğumuz biliriz, Dirse Han oğlu bir boğayı öldürünce Dede Korkut o gencin adını "Boğaç" koyar ve onu şan, şeref, mal ve rütbe ile ödüllendirir. Dikkat edilirse, hikâyelerde, gençliğe son derece önem verilmekte, onların, ailesine, milletine ve devletine bağlı, cesur ve çalışkan olmalarına işaret edilmektedir. Savaş, av, toy vb. eğlencelere Hz. Peygambere salavat getirilerek başlanması da Türk Kavimleri'nin dinî yönden şuurlu olduğunu ve devlet millet birliğinin sağlam temellere dayandığını göstermektedir. Dede Korkut hikâyelerinde özellikle göçebe Oğuz Türkleri'nin tabiat şartlarına karşı dirençleri, düşmanlarına karşı sürekli üstünlüğü ve birlik şuurundan doğan kuvvetlilikleri dikkati çeker. Korkut Ata olarak saygı gören Dede Korkutun hikâyeleri yaşlı ve bilginlere büyük değer verildiğini de göstermesi açısından, son derece önemlidir. Allah, doğum, din ve ölüm düşüncesi, hayatin her anında kendisini gösterir. Bugün Dede Korkut ve onun hikâyelerinden ve destanlarımızdan alacağımız önemli dersler vardır. Fertler arasında saygı, sevgi, karşılıklı hoşgörü ve mertlik bunların başında gelmektedir. Dede Korkut aslında büyük bir vatanseverdir ve milletinin sonsuza dek güçlü ve mutlu yaşamasını gerçekleştirme mücadelesi içindedir. Hikâyelerindeki örnek şahsiyetler olan Bayındır Han, Kazan Han, Bamsı Beyrek, Boğaç Han, Selcen Hatun, Seğrek ve diğerleri toplumda olması gereken ideal insan karakterlerini temsil ederler. Bu insanlar, milleti ve vatanı için ölümü göze alan ve tüm zorlukların üstesinden gelebilen kahramanlardır. Dede Korkut, bütün Türk kavimlerinin fert fert kahraman olmasını arzu etmiş olmalı ki, hikâyelerinde zayıflığa, çaresizliğe ve ümitsizliğe yer vermemiştir. Rivayetlere göre Onun ölümü bile evliyalığını, bilge kişiliğini göstermektedir: Çeşitli Türk boylarının kanaatine göre o, rüyasında mezarının hazırlandığını görmüş ve gittiği her yerde öleceği ona rüyasında bildirilmiştir. Seyhun Irmağı'nın Aral Gölü'ne döküldüğü yerin yakınlarında, ırmağın üzerine hırkasını sererek orada ruhunu Allah'a teslim etmiştir. Bugün pek çok yerde onun mezarının olduğu söylenmektedir. Tıpkı Yunus Emre ve Karaca oğlan gibi milletimiz, onun mezarına da sahip çıkarak kahramanlarını kendi içinde görmek istemektedir. Türk ve dünya edebiyatının şaheserleri arasına giren ve çeşitli tarihî filmlere de konu olan Dede Korkut Hikâyeleri, insani ve yaşadığı dünyayı tüm özellikleriyle ele almıştır. Bayburt ili; Türklerin Anadolu’da yerleştikleri en eski yerleşim yerlerindendir. Sosyologlar Bayburt’u gerek Selçuklular, gerekse Osmanlılar döneminde ikinci dereceden önemli bir kültür merkezi olarak nitelendirmektedirler. Bayburt, ünlü sınırlarımızın dışına taşan pek çok bilim ve sanat adamı yetiştirmiştir. Türk dünyasının ortak kültür hazinelerinin en büyüklerinden biri olan Dede Korkut’ uda bunlardan saymak mümkündür.
Dede Korkut, bütün Türk dünyasında kabul görmüş – Tarihi ve Efsanevi – ortak ulularımızın en önemlilerindendir.
Prof. Dr. M. Fuat KÖPRÜLÜ, Dede Korkut için; ”Terazinin bir Kefesine Türk Edebiyatının tümünü, diğer kefesine de Dede Korkut’ u koysanız yine de Dede Korkut ağır basar” demektedir. Dede Korkut hikayeleri Bayburt’ta canlılığını korumaktadır. Türkiye Türkçe’sinde anlatılan hikayelerden Beğ Böğrek (Bamsi Beyrek) in en çok varyantı Bayburt’ ta tespit edilmiştir. Hikayelerde Bayburt , ”Parasarın Bayburt Hisarı” adıyla geçmektedir. Beğ Böyrek’ in mezarı Bayburt Kalesindeki ”Zindan”’ ın tam karşısındaki Duduzar Tepesindedir. Dede Korkut’ un mezarı Masat Köyündedir. Bu bilgiler, Orhan Şaik GÖKYAY’ ın Dede Korkut çalışmasında mevcut olduğu gibi, halk arasında da dilden dile anlatılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Valiliğimiz; ilimize sosyal, kültürel, bilimsel, sportif, ticari ve ekonomik canlılık kazandırmak amacıyla bir şölen düzenlemeyi planlamış, şölene Orta Asya’ dan Anadolu’ya göçen Alp Erenlerden biri olan ve bütün Türk lehçelerinde ve coğrafyalarında tanınan, hikayeleri dildin dile anlatılan bu ulu büyüğün adını vermeyi uygun bulmuş ve 1995 yılından itibaren ”Dede Korkut Kültür – Sanat Şöleni’ni düzenlemeye başlamıştır. Şölen Türk dünyasında büyük yankı bulmuş ; Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Balkar
– Karaçay, Dağıstan, Kazakistan ve bağımsızlığını ilan eden diğer Türk Cumhuriyetlerinden çok sayıda katılım gerçeklemiştir. Türk Cumhuriyetlerinden ilimize gelen bilim adamları Dede Korkut’ la ilgili tebliğler sunmuşlar, kendi coğrafyalarındaki izlerin etkisinden söz etmişlerdir. Dede Korkut’ un bizim olduğu kadar kendi edebiyatlarının da en büyük değere ve Türk dünyasının coğrafyalar üstü ortak ve en büyük kişiliği olarak nitelemiş ve sahiplenmişlerdir. Dede Korkut, Türk dünyasının ortak birleştirici ve en büyük kişilerinden biri olarak Bayburt Dede Korkut Kültür
– Sanat Şöleninde anılmaya başladıktan sonradır ki; UNESCO 1999 yılını Dede Korkut’ un 1300. yılı olarak kabul etmiştir. İlimizde 16 – 22 Temmuz 2001 tarihleri arasında 7.’ Si düzenlenen dede Korkut Kültür
– Sanat Şölenlerinde Dede Korkut, artık sadece Bayburt ve Türk Dünyası ile sınırlı kalmamış, bütün dünyanın ortak değeri olarak uluslararası bir nitelik kazanmıştır.Dede Korkutun yaygınlıkla bilinen hikâyeleri;
-Dirse Han Oğlu Boğaç Han -Salur Kazanın Evinin Yağmalanması -Kam Büre Beg Oğlu Bamsi Beyrek -Kazan Beg Oğlu Uraz Beg'in Tutsak Olması
-Duha Koca Oğlu Deli Dumrul -Kanlı Koca Oğlu Kan Turali
-Kadılık Koca Oğlu Yegenek -
Basatın Tepegöz'ü Öldürmesi
-Begel Oğlu Emren
-Usun Koca Oğlu Seğrek
-Salur Kazanın Tutsak Olması
-Dış Oğuzun iç Oguz'a Asi Olması Dede Korkutun hayatı ve onun hikâyeleri, geçmişten geleceğe uzanan mücadelede varlığımızın, birliğimizin ve dirliğimizin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymakta, kahramanlık ruhumuzu coşkun bir üslupla dile getirmekte ve geleceğe ümit ve sevgiyle bakmamızı sağlamaktadır
DEDE KORKUT MİRASI
Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN19. yüzyılın başlarında Dresden’de bulunmuş olan Dede Korkut yazması, “Kitâb-ı Dedem Korkud Alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân” adını taşır; “Oğuz boyunun diliyle Dedem Korkud Kitabı” demektir. 20. yüzyılın ortalarında Vatikan’da bulunmuş olan yazmanın adı ise “Hikâyet-i Oğuznâme, Kazan Beğ ve Gayrı”dır; “Oğuzname hikâyesi, Kazan Bey ve diğerleri” demektir. Dresden nüshası bir giriş ve 12 destanî hikâyeden oluşur. Vatikan nüshasında ise girişle birlikte sadece 6 destanî hikâye vardır. Bu nüshadaki giriş ve destanî hikâyeler, Dresden nüshasında bulunanlardan farklı değildir. O hâlde Dede Korkut mirasından yazma olarak elimizde bir giriş ve 12 destanî hikâye bulunmaktadır. Destanî hikâyelerin her biri Dresden nüshasında “boy” olarak adlandırılmaktadır; bu bakımdan ben de yazımda bu özel terimi kullanacağım.
Biri eksik de olsa iki yazma hâlinde elimize ulaşan 12 boyun, 15. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile Azerbaycan coğrafyasına hâkim olan Akkoyunlular zamanında son şeklini aldığı ve Osmanlıların Anadolu’nun Doğu ve Güney-Doğusuna hâkim olduğu 16. yüzyılda yazıya geçirildiği düşüncesindeyim. Oğuzların tarihini yazan ve Dede Korkut kitabını Oğuz Türklerinin millî destanı kabul eden Türk tarihçisi Faruk Sümer; yazmalarda geçen alay, gönder gibi sadece Osmanlılara ait askerî terimlerden dolayı eldeki yazmaların 16. yüzyıldan önce yazıya geçirilmiş olamayacağı fikrindedir. Boyların coğrafyası Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile Azerbaycan sahasıdır ve bu bölge 16. yüzyılda Osmanlıların eline geçmiştir.
Esasen eserin giriş bölümünün başında yer alan “Korkut Ata ayıtdı: Â0ır zamanda 0anlık girü kayıya dege, kimsene ellerinden almaya, â0ır zaman olup kıyâmat kopınça. Bu didügi Osman neslidür, işde sürilüp gideyorır.” ifadeleri, eserin Osmanlılar zamanında ve Osmanlı toprağında istinsah edildiği konusunda bence herhangi bir şüpheye yer bırakmıyor. Ancak Dede Korkut coğrafyası, Osmanlılardan önce Akkoyunluların elindeydi ve bence boyların elimizdeki nüshalarda görülen son biçimi alması Akkoyunlular zamanında, yani 15. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur. Akkoyunlular kendilerini Oğuzların Bayındır boyundan kabul ediyorlardı ve bundan dolayı, aktif bir kahraman olmadığı hâlde Bayındır Han eserde en muteber mevkie çıkarılmıştı.Dede Korkut kitabının 15. yüzyılda, Akkoyunlular zamanında aldığı son biçimi, bugüne ulaşan iki yazmaya dayanarak şöyle anlatabiliriz.
Giriş bir yana bırakılırsa kitap, konuları bakımından birbirinden bağımsız, “boy” adı verilen 12 destanî hikâyeden oluşur. 12 boyun her biri, bir veya iki kahraman üzerine kurulmuştur; ancak gerek bir boyun esas kahramanları, gerek yardımcı kahramanları, diğer boylarda da geçer ve bir boydaki yardımcı kahraman diğer boyda esas kahraman olabilir. Böylece esas kahramanın üzerine kurulmuş bulunan vak’a itibarıyla bağımsız olan boylar, ortak kahramanlarla birbirine bağlanmış olur. Kahramanların başı Salur Kazandır ve dört boy, Salur Kazan veya oğlu Uruz üzerine kurulmuştur. Diğer kahramanlar Salur Kazan’ın beyleri ve arkadaşlarıdır. Bayındır Han ise Salur’un da bağlı olduğu hükümdardır; fakat olaylara aktif olarak karışmaz. 12 boydan 9’unda Salur Kazan ve arkadaşları geçer; 3 boyda ise onları göremeyiz. Fakat 12 boyun hepsinde de Dede Korkut vardır. Dede Korkut’un boylardaki esas işlevi kopuz çalarak boy boylaması, soy soylamasıdır. Boyların anlatılmasına boy boylamak, boylar içindeki manzum kısımlara soy, soyları kopuz eşliğinde belli bir melodiyle okumaya ise soy soylamak denir.
Dede Korkut her boyun sonunda boy boylar, soy soylar; kahramanlara dua eder ve bazen onlara ad verir. Dede Korkut’un birkaç boyda, müşkül işleri halletmek için ortaya çıktığı da olur. Şu hâlde Dede Korkut, 12 boyu birbirine bağlayan ve boyları düzenleyip anlatan ortak kahramandır. Başta yer alan giriş bölümü de eserin bütünlük kazanmasında rol oynar.Kısaca anlatmaya çalıştığım bu son biçim öyle bir “form”dur ki hem her boy, bağımsız bir eser gibi tek başına ele alınabilir; hem de 12 boy bir bütünlük içinde tek bir eser kabul edilebilir.“Dede Korkut mirası” derken ben, bir yandan bu “son biçim”in oluştuğu zamandan daha sonraki yüzyıllara kalan mirası kastediyorum; bir yandan da bu “son biçim”in daha önceki dönemlerden kalan bir miras olduğunu düşünüyorum.
Önce birinci noktaya bakalım: Sonraki yüzyıllara Dede Korkut’tan kalan miras nedir? Burada şunu belirtmeliyim ki sonraki yüzyıllara kalan miras, mutlaka yukarıda anlattığım “son biçim”den çıkmış olmayabilir. Başka Türk coğrafyalarında daha önceki dönemlerden kalmış rivayetler de bulunmaktadır.Dede Korkut ve eserdeki beylerle ilgili rivayetler, daha sonraki bazı yazılı kaynaklarda da küçük parçalar veya atıflar hâlinde görülür. 3. Murad zamanında Bayburtlu Osman’ın yazdığı “Tevârîh-i Cedîd-i Mir’ât-ı Cihan”da, 1597’de yazılan Şerefnâme’de, 17. yüzyıla ait Evliya Çelebi seyahatnamesinde, Ebülgazi Bahadır Han tarafından 1660’ta yazılan Şecere-i Terâkime’de, 1672’de yazılan Arapça Müneccimbaşı tarihinde, yine 17. yüzyılda Buharalı Hafız Derviş Ali Çengî tarafından yazılan Tuhfetü’s-Sürûr adlı Farsça eserde, bazı Bektaşî velâyet-namelerinde ve Kul Ata adlı Azeri şairin Leylâ Mecnun mesnevisinde bazen birer ikişer cümlelik, bazen yarım sayfaya varan uzunlukta Dede Korkut ve beyleriyle ilgili rivayetler vardır. Şecere-i Terakime’de ise Dede Korkut kahramanları ve özellikle Salur Kazan’la ilgili rivayetler bir hayli hacimlidir.
20. yüzyıl sözlü geleneğinde Dede Korkut boylarının en canlı olarak yaşadığı yer Türkmenistandır. Yüzyılın ortalarında Ata Rahmanov’un derlediği metinler el yazmaları hâlinde Türkmenistan’ın Kol Yazmaları Enstitüsü’nde saklanmaktadır. Ayrıca Nurmırat Esenmıradov’un derlediği iki metin de vardır. Bu metinler 1980’lerin sonundan itibaren Türkmenistan’da yayımlanmaya başlamıştır.Ata Rahmanov’un derlemelerinden anlaşıldığına göre Dede Korkut kitabındaki 12 boydan 7’si Türkmenistan sözlü geleneğinde 20. yüzyıla kadar ulaşmıştır. Bunlar Iza berilediren Nesilsiz (Dirse Han oğlu Boğaç Han boyu), Makav (Deli Dumrul boyu), Yekegöz (Basat’ın Tepegöz’ü öldürdüğü boy), Töreli Bey (Kan Turalı boyu), Bamsım Birek (Bamsı Beyrek boyu), Salır (Salur Kazan’ı oğlu Uruz’un tutsaklıktan çıkardığı boy), Imra (Begil oğlu Emren boyu) adlı hikâyelerdir.
Bu hikâyelerde farklılıklar olsa da Dede Korkut yazmalarındaki boyların konuları temel olarak korunmuştur; hatta kahramanların adları da küçük değişikliklerle aynı kalmıştır.Ata Rahmanov’un derlediği üç hikâye ile Nurmırat Esenmıradov’un derlediği iki hikâye Dede Korkut kitabında yoktur. Bunlar İgdir, Dışoğuzların Gever Hanlıkına Karşı Köreşi, Oğuzların Melâllaşmakı, Tekemuhammet, Salır Gazan ve İtemcek Hekâyası’dır. Dede Korkut kitabındaki 12 boy, bu 5 hikâye ile 17’ye çıkmaktadır.Dede Korkut kitabındaki üç boy, Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlar coğrafyasında, sözlü gelenekte masallaşmış olarak yaşamaya devam etmektedir.Bunlardan en yaygını Bamsı Beyrek boyunun Bey Böyrek adıyla söylenen masallaşmış biçimidir. Bu masalın Azerbaycan’dan; Anadolu’nun Trabzon, Bayburt, Erzurum, Erzincan, Urfa, Kilis, Kahraman Maraş, Sivas, Yozgat, Amasya, Sinop, Bartın, Zonguldak, Kırşehir, Kayseri, Konya, Osmaniye, Afyon, Eskişehir, Kütahya, İstanbul şehirlerinden derlenmiş varyantları vardır. Masalın 1791’de yazıya geçirilmiş eksik bir varyantı ise Türk Dil Kurumu Kütüphanesinde saklanmaktadır. Aynı masalın 1730-31 tarihli tam bir nüshası ise Mısır’da bulunmuştur.Masallaşmış olan ikinci boy Tepegöz boyudur. Bu masalın da Azerbaycan’dan; Iğdır, Posof, Bayburt, Erzurum, Siirt, Yozgat, Kastamonu, Çorum, Çankırı, Ankara, Konya, Aydın, İstanbul, Kırklareli şehirlerinden ve Dobruca’dan derlenmiş varyantları vardır.Üçüncü olarak Deli Dumrul boyunun masallaşmış varyantları Tokat, Konya, Antalya, Bolvadin ve Üsküp’ten derlenmiştir.Ferruh Arsunar’ın 1962’de Gaziantep’ten yaptığı bir derleme ise çok ilgi çekicidir. Salur Kazan’ın evinin yağmalandığı boyun bir özeti gibi olan hikâyede kahramanlar birbirine karışmış olmakla beraber, Türkmenistan’daki rivayetlerde olduğu gibi temel konu aynıdır.Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan’da sözlü gelenekten derlenen bir rivayet ise doğrudan doğruya Dede Korkut’un kendisiyle ilgilidir.
Bu rivayetlere göre Korkut Ata, Azrail’den kaçmak ve ölümden kurtulmak ister; nereye giderse kabrinin kazıldığını görür ve sonunda ölür.Özbeklerde Alpamış, Kazak ve Karakalpaklarda Alpamıs, Başkurtlarda Alpamışa, Tatarlarda Alıpmemşen ve Altay Türklerinde Alıp Mamaş olarak yaşayan destan; birçok araştırıcıya göre Dede Korkut kitabındaki Bamsı Beyrek boyu ile ilgilidir. Dolayısıyla bu destanı da Dede Korkut mirası olarak düşünebiliriz. Böylece Dede Korkut mirasının Balkanlardan Altaylara kadar uzanan Türk dünyasında yayılmış olduğunu görüyoruz.Dede Korkut kitabının daha önceki dönemlerden kalan bir miras olduğu konusuna gelince:Bilindiği üzere 14. yüzyılın başında yazılan Câmiü’t-Tevârîh’teki “Târîh-i Oğuzân ve Türkân” bölümü Oğuz destanıyla ilgili en geniş rivayetlerin yer aldığı bir kaynaktır. İşte bu kaynakta Dede Korkut’tan akıllı, bilgili, keramet sahibi ve hakkında pek çok hikâye anlatılan bir şahıs olarak bahsedilmekte, ayrıca Tuman Han’a ad verdiği belirtilmektedir. Memlûk tarihçisi Aybeg ed- Devâdârî’nin yine 14. yüzyılın başlarına ait Dürerü’t- Tican adlı eserinde Türklerin elden ele dolaştırdıkları iki kitap olduğu, bu kitaplardan birinin Oğuzname adını taşıdığı kaydedilir. Oğuzname hakkında verilen kısa bilgiye göre bu kitap Oğuzların başlangıçlarını, ilk hükümdarlarını ve onun adının Oğuz olduğunu anlatır; içinde acayip hikâyeler vardır. Bu hikâyelerden birisi olarak Tepegöz hikâyesinin özeti de Devâdârî’nin eserinde verilir.Gerek Devâdârî’nin, gerek Reşideddin’in kayıtları bize, 14. yüzyılın başında Dede Korkut’la ilgili rivayetlerin yaygın olduğunu, hatta Devâdârî’ye göre bunların Oğuzname adlı bir kitapta toplandığını ve bu kitabın Türk boyları arasında elden ele dolaştığını gösteriyor. Bu durumda 15. yüzyılda son biçimini alan, 16. yüzyılda yazıya geçirilen, 20. yüzyılda da sözlü gelenekte yaşayan Dede Korkut boylarının en geç 13. yüzyılda kitap hâline gelen bir Oğuzname’de toplandığını ve Dede Korkut hikâyelerinin aslında Oğuz Kağan Destanından kalan bir miras olduğunu söyleyebiliriz. Bu miras artık çağdaş san’at eserlerinde; şiirde, tiyatroda, sinemada yaşamaya devam etmektedir. Kuzey ve Güney Azerbaycan ile Türkiye’de Dede Korkut’tan kaynaklanan şiirler, poemalar, tiyatrolar yazılmış; filmler ve çizgi filmler çevrilmiştir. Hiç şüphesiz Dede Korkut mirası bütün Türk dünyasında yarınki nesilleri de beslemeye devam edecektir.

Kaynaklar Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı I, Ankara 1958;
II, Ankara 1963.Ergin, Muharrem, Türklerin Soy Kütüğü, İstanbul 1972 (?).Ergun, Metin, Alıp Manaş, Konya 1997.
Gökyay, Orhan Şaik, Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul 1973.
Jirmunskiy, V.M., Tyurkskiy geroiçeskiy epos, Leningrad 1974.
Koroğlı, Halıg, Oguzskiy geroiçeskiy epos, Moskova 1976.
Ögel, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I, Ankara 1981.Sakaoğlu, Saim, Dede Korkut Kitabı I-II, Konya 1998.
Salar Baba I, Aşgabat 1996.
Sümer, Faruk, Oğuzlar, İstanbul 1999.
Tural, Sadık-Nurmemet, Annaguli (hazırlayanlar),
Gorkut Ata-Türkmen Halk Nüshası, Ankara 1999.
Togan, A. Zeki Velidî, Oğuz Destanı, İstanbul 1972.
Zeynalov, Ferhad - Elizade Samet,
Kitabi-Dede Gorgud, Bakı 1988.

Kaynak : http://www.davetci.com/

Dede Korkut Kitabı

06 Ocak 2007 Cumartesi

CIA´in Dehşet Verici İşkencesi

CIA'in sorgu tekniği tüyler ürpertici. İşte 11 Eylül planlayıcısına yapılan dehşet verici işkence... Bush, "İşkence yapmıyoruz' dese de, New York Times gazetesi Guantanamo'ya nakledileceği açıklanan 11 Eylül planlayıcısı Ebu Zubeyde'ye CIA'nın yaptığı 'işkenceleri' madde madde yazdı... 2002 Mart'ında Pakistan'da yaralı ele geçirilen Zubeyde ilk olarak FBI tarafından sorgulandı.

FBI ajanları Zubeyde'nin bandajlarını düzenli olarak değiştirip, kendisine su, yiyecek ve tıbbi yardım sağladı. Fakat Bush'un CIA ajanlarının terör şüphelilerini yakalama ve sorgulama yetkilerini genişleten belgenin altına imza atmasından sonra Zubeyde'yi CIA sorgulamaya başladı. İşte ondan sonra Zubeyde'ye uygulanan işkence teknikleri:

-50 derece sıcaklıktaki bir odaya konuldu. Vücudu morarıncaya kadar ısı yükseltilmedi.
-Sorgu memurları önünde çırılçıplak soyuldu.
-Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesli müzik dinletildi.
-En çok Red Hot Chilli Peppers grubunun şarkıları çalındı.
-Yaraları mikrop kaptı. Fakat buna rağmen ölümcül bir hale gelinceye kadar hastaneye götürülmedi.
-CIA ajanları aniden odasına girerek onu şaşkına çevirip "Hadi itiraf et" diye bağırdı. Hatta fiziksel işkenceye maruz bırakıldı...

sabah : 11/09/2006

Kaynak : http://www.benimblog.com/ibret/

İslam Alimleri ve Buluşları

Abdüsselam : ( 1926 - ) Pakistanlı Fizik Bilgini İlk nobel ödülü alan müslüman bilim adamı. Ahmed Bin Musa : ( 10. yüzyıl ) Sistem mühendisliğinin Öncüsü. Astronom ve Mekanikçi. Akşemseddin : ( 1389 - 1459 ) Pasteur önce Mikrobu bulan ilk bilim adamı. İstanbulun fethinin manevi babasıdır. Fatih sultan Mehmet' in Hocasıdır
Ali Bin Abbas : ( ? - 994 ) 1000 sene önce ilk kanser ameliyatını yapan bilim adamı. Kılcal damar sitemini ilk defa ortaya atan bilim adamıdır. Eski çağın en büyük hekimlerinden olan hipokratesin (Hipokrat) Doğum olayı görüşünü kökünden yıktı.
Ali Bin İsa : ( 11. yüzyıl ) İlk defa göz hastalıkları hakkında eser veren müslüman bilim adamı. Ali Bin Rıdvan : ( ? - 1067 ) Batıya tedavi metodlarını öğreten islam alimi.
Ali Kuşçu : ( ? - 1474 ) Ünlü Bir türk astronomi ve matematik bilginidir. Ammar : ( 11 yüzyıl ) İlk katarak ameliyatını kendine has biçimde yapan müslüman bilim adamı.
Battani : ( 858 - 929 ) Dünyanın en meşhur 20 astrononumdan biri trigonometrinin mucidi, sinus ve kosinüs tabirlerini kullanan ilk bilgin.
Beyruni : ( 973 - 1051 ) Dünyanın döndüğünü ilk bulan bilim adamı ümit burnu, amerika ve japonyanın varlığından bahseden ilk bilim adamı. Beyruni amerika kıtasının varlığını kristof colomb'un Keşfinden 500 sene önce bildirmiştir. Matematik, Jeoloji, Coğrafya, Tıp, Felsefe, Fizik, Astronomi gibi dallarda eserler yazmıştır. Çağın En Büyük Alimidir.
Bitruci : ( 13. yüzyıl ) Kopernik'e yol açan öncülük eden astronom bilim adamı.
Cabir Bin Eflah : ( 12. yüzyıl ) Ortaçağın büyük matematik ve astronom bilginidir . Çubuklu güneş saatini bulan ilk bilim adamıdır.
Cabir Bin Hayyan : ( 721 - 805 ) Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve kimyanın babası sayılır. Maddenin en Küçük parçası atomun parçalana bileciğini bundan 1200 sene önce söylemiştir. Cahiz : ( 776 - 869 ) Zooloji İlminin öncülerindendir. Hayvan gübresinden amonyak elde etmiştir.
Cezeri : ( 1136 - 1206 ) İlk sistem mühendisi ve ilk sibernetikçi ve elektronikçi Bilgisayarın babası; oysa bilgisayarın babası yanlış olarak ingiliz matematikçisi Charles Babbage olarak bilinir..
Demiri : ( 1349 - 1405 )Avrupalılardan 400 yıl önce ilk zooloji ansiklopedisini yazan alimdir ... Hayatül hayavan isimli kitabı yazmıştır.
Dinaveri : ( 815 - 895 ) Botanikçi Ve astronom bir alim olarak bilinir.
Ebu Kamil Şuca : ( ? - 951 ) Avrupaya matematiği öğreten islam bilgini.
Ebu'l Fida : ( 1271 - 1331 ) Büyük Bir bilgin tarihçi ve coğrafyacıdır.
Ebu'l Vefa : ( 940 - 998 ) Matematik ve Astronomi bilginidir trigonometriye tanjant, kotanjant, sekant ve kosekantı kazandıran matematik bilginidir.
Ebu Maşer : ( 785 - 886 ) Med-cezir olayını (gel-git) ilk keşfeden bilgindir.
Evliya Çelebi : ( 1611 - 1682 ) Büyük Türk seyyahı ve meşhur seyahatnamenin yazarıdır.
Farabi : ( 870 - 950 ) Ses olayını ilk defa fiziki yönden ele alıp açıklayıp izah getiren ilk bilgindir. Fatih Sultan Mehmet : ( 1432 - 1481 ) İstanbulu feth eden ve Havan topunu icad eden yivli topları döktüren padişahtır fatihin kendi icadı olan ve adı "şahi" olan topların ağırlığı 17 ton ve bakırdan dökülmüş olup 1.5 ton ağırlığındaki mermileri 1 km ileriye atabiliyordu bu topları 100 öküz ve 700 asker ancak çekebiliyordu..
Fergani : ( 9. yüzyıl ) Ekliptik meyli ilk defa tesbit eden astronomi alimi.
Gıyasüddin Cemşid : ( ? - 1429 ) Matematik alimi. Ondalık kesir sistemini bulan çemşid cebir ve astronomi alimi. Harizmi : ( 780 - 850 ) İlk cebir kitabını yazan ve batıya cebiri öğreten bilgin. Adı algoritmaya isim oldu rakamları Avrupa' ya öğreten bilgin. Cebiri sistemleştiren Bilgin. Hasan Bin Musa : ( - ) Dünyanın çevresini ölçen, üç kardeşler olarak bilinen üç kardeşten biri.. Hazini : ( 6 - 7 yüzyıl ) Yerçekimi ve terazilerle ilgili izahlarda bulunan bilgin. Hazerfen Ahmed Çelebi : ( 17. yüzyıl ) Havada uçan ilk Türk. Planörcülüğün öncüsü. Huneyn Bin İshak : ( 809 - 873 ) Göz doktorlarına öncülük yapan bilgin.
İbni Avvam : ( 8. yüzyıl ) Tarım alanında ortaçağ boyunca kendini kabul ettiren bilgin. İbni Battuta : ( 1304 - 1369 ) Ülke ülke , kıta kıta dolaşan büyük bir seyyah. İbni Baytar : ( 1190 - 1248 ) Ortaçağın en büyük botanikçisi ve eczacısıdır.
İbni Cessar : ( ? - 1009 ) Cüzzam hastalığının sebeb ve tedavilerini 900 sene önce açıklayan müslüman doktor.
İbni Ebi Useybia : ( 1203 - 1270 ) Tıp Tarihi hakkında eşsiz bir eser veren doktor.
İbni Fazıl : ( 739 - 805 ) 12 asır önce ilk kağıt fabrikasını kuran vezir.
İbni Firnas : ( ? - 888 ) Wright kardeşlerden önce 1000 sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştiren alim.
İbni Haldun : ( 1332 - 1406 ) Tarihi ilim haline getiren sosyolojiyi kuran mütefekkir. Psikolojiyi tarihe uygulamış, ilk defa tarih felsefesi yapan büyük bir islam tarihçisidir. Sosyolog ve şehircilik uzmanı.
İbni Hatip : ( 1313 - 1374 ) Vebanın bulaşıcı hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklayan doktor. İbni Havkal : ( 10. yüzyıl ) 10 asır önce ilmi değeri yüksek bir coğrafya kitabı yazan alim. İbni Heysem : ( 965 - 1051 ) Optik ilminin kurucusu büyük fizikçi. İslam dünyasının en büyük fizikçisi, batılı bilginlerin öncüsü, göz ve görme sistemlerine açıklık kazandıran alim. Galile teleskopunun arkasındaki isim.
İbni Karaka : ( ? - 1100 ) Dokuzyüz yıl önce torna tezgahı yapan bilgin.
İbni Macit : ( 15. yüzyıl ) Ünlü bir denizci ve coğrafyacı. Vasco da Gama onun bilgilerinden ve rehberliğinden istifade ederek hindistana ulaştı.
İbni Rüşd : ( 1126 - 1198 ) Büyük bir doktor, astronom ve matematikçidir.
İbni Sina : ( 980 - 1037 ) Doktorların sultanı. Eserleri Avrupa üniversitelerinde 600 sene temel kitap olarak okutulan dahi doktor. Hastalık yayan küçük organizmalar, civa ile tedavi, pastör' e ışık tutması, ilaç bilim ustası, dış belirtilere dayanarak teşhis koyma, botanik ve zooloji ile ilgilendi, Fizikle ilgilendi, jeoloji ilminin babası.
İbni Türk : ( 9. yüzyıl ) Cebirin temelini atan islam bilgini.
İbni Yunus : ( ? - 1009 ) Galile'den önce sarkacı bulan astronom.
İbni Zuhr : ( 1091 - 1162 ) Endülüsün en büyük müslüman doktorlarından asırlarca Avrupa'da eserleri ders kitabı olarak okutuldu.
İbnünnefis : ( 1210 - 1288 ) Küçük kan dolaşımını bulan ünlü islam alimi.
İbrahim Efendi : ( 18. yüzyıl )Osmanlılarda ilk denizaltıyı gerçekleştiren mühendis. İbrahim Hakkı : ( 1703 - 1780 ) Büyük bir sosyolog, psikolog, astronom ve fen adamı. En ünlü eseri marifetnâme, Burçlardan, insan fizyoloji ve anatomisinden bahsetmiştir.
İdrisi : ( 1100 - 1166 ) Yedi asır önce bügünküne çok benzeyen dünya haritasını çizen coğrafyacı. İhvanü-s Safa : ( 10. yüzyıl ) çeşitli ilim dallarını içine alan 52 kitaptan meydana gelen bir ansiklopedi yazan ilim adamı. Astronomi , Coğrafya, Musiki, Ahlâk, Felfese kitapları yazmıştır. İsmail Gelenbevi : ( 1730 - 1791 ) 18 yüzyılda osmanlıların en güçlü matematikçilerinden. İstahri : ( 10. yüzyıl ) Minyatürlü coğrafya kitabı yazan bilgin.
Kadızade Rumi : ( 1337 - 1430 ) Çağını aşan büyük bir matematikçi ve astronomi bilgini. Osmanlının ve Türklerin ilk astronomudur.
Kambur Vesim : ( ? - 1761 ) Verem mikrobunu Robert Koch'dan 150 sene önce keşfeden ünlü doktor. Katip Çelebi : ( 1609 - 1657 ) Osmalılarda rönesansın müjdecisi coğrafyacı ve fikir adamı. Kazvini : ( 1203 - 1283 ) Ortaçağın Herodot'u müslümanların Plinius'u , astronom ve coğrafyacı bilgin. Kemaleddin Farisi : ( ? - 1320 ) İbni Heysem ayarında büyük islam matematikçisi, fizikçi ve astronom. Kerhi : ( ? - 1029 ) İslam Matematikçilerinden.
Kindi : ( 803 - 872 ) İbni Heysem'e kadar optikle ilgili eserleri kaynak olan bilgin. Fizik, felsefe ve matematik alanında yaptığı hizmetleri ile tanınmıştır.
Kurşunoğlu Behram : ( 1922 - ? ) Genelleştirilmiş izafiyet teorisini ortaya atan beyin güçlerimizden. Halen prof. Behram Kurşunoğlu Amerika da florida üniversitesinde teorik fizik merkezinde başkanlık yapmaktadır.
Lagarî Hasan Çelebi : ( 17. yüzyıl ) Füzeciliğin atası, osmanlılarda ilk defa füze ile uçan bilgin. Macriti : ( ? - 1007 ) Matematikte başkan kabul edilen Endülüslü Matematikçi ve astronom. Mağribi : ( 16. yüzyıl ) Çağının en büyük matematikçilerinden . Mağribinin eseri olan Tuhfetü'l Ada isimli kitabında üçgen, dörtgen, daire ve diğer geometrik şekillerinin yüz ölçümlerini bulmak için metodlar gösterilmiştir.
Maaşallah : ( ? - 815 ) Meşhur islam astronomlarındandır. Usturlabla İlgili ilk eseri veren bilgindir.
Mes'ûdi : ( ? - 956 ) Kıymeti ancak 18. 19. Yüzyıllarda anlaşılan büyük tarihçi ve coğrafyacı. Mesudi günümüzden 1000 sene önce depremlerin oluş sebebini açıklamıştır. Mesûdinin eserlerinden yel değirmenlerinin de müslümanların icadı olduğu anlaşılmıştır.
Mimar Sinan : ( 1489 - 1588 ) Seviyesine bugün dahi ulaşılamayan dahi mimar. Mimar Sinan tam manası ile bir sanat dahisidir.
Muhammed Bin Musa : ( 9. yüzyıl ) Dünyanın Çevresini ölçen 3 kardeşten biri. Matematikçi ve astronom.
Mürsiyeli İbrahim : ( 15. yüzyıl ) Piri reisten 52 sene önce bugünkü uygun Akdeniz haritasını çizen haritacı. Günümüzden 500 sene önce kadar önce yaşamıştır. Nasirüddin Tusi : ( 1201 - 1274 ) Trigonometri sahasında ilk defa eser veren, Merağa rasathanesini kuran, matematikçi ve astronom.
Necmeddinü-l Mısri : ( 13 yüzyıl ) Çağının ünlü astronomlarından.
Ömer Hayyam : ( ? - 1123 ) Cebirdeki binom formülünü bulan bilgin. Newton veya binom formülünün keşfi ömer hayyama aittir.
Piri Reis : ( 1465 - 1554 ) 400 sene önce bu günküne çok yakın dünya haritasını çizen büyük coğrafyacı. Amerika kıtasının varlığını kristof kolomb 'dan önce bilen ünlü denizci. Razi : ( 864 - 925 ) Keşifleri ile ün salan asırlar boyunca Avrupa'ya ders veren kimyager doktor ünlü klinikçi. Devrinin En büyük bilgini İbni Sina ile aynı ayarda bir bilgin.
Sabit Bin Kurra : ( ? - 901 ) Newton' dan çok önce diferansiyel hesabını keşfeden bilgin. Dünyanın çapını doğru olarak hesaplayan ilk islam bilgini. Matemetik ve astronomi alimi. Sabuncu Oğlu Şerefeddin : ( 1386 - 1470 ) Fatih devrinin ünlü doktor ve cerrahlarındandır. Deneysel fizyolojinin öncülerindendir.
Seydi Ali Reis : ( ? - 1562 ) Ünlü bir denizci, matematik ve astronomi alimidir. Şemsettin Halili : ( ? - 1397 ) Büyük bir astronomi bilginidir.
Şihabettin Karafi : ( ? - 1285 ) orta çağın en büyük fizikçi ve hukukçularından. Takiyyüddin Er Rasit : ( 1521 - 1585 ) İstanbul rasathanesi ilk kuran çağından çok ileride asrın önde gelen astronomi alimidir.
Uluğ Bey : ( 1394 -1449 ) Çağının en büyük astronomu ve trigonometride yeni çığır açan ünlü bir alim ve hükümdar.
Zehravi : ( 936 -1013 ) 1000 sene önce ilk çağdaş ameliyatı yapan böbrek taşlarının nasıl çıkarılacağını ve ilk böbrek ameliyatını gerçekleştiren bilim adamı..
Zerkali : ( 1029 - 1087 ) Keşif ve hizmetleri ile ün salmış astronomi alimidir.

Kaynak : http://www.benimblog.com/ibret/

05 Ocak 2007 Cuma

Amin

Üç Amerikan askeri ıraklı bir amcanın bakkal dükkanına girerler.alış veriş yaparken 'kahrolsun amerika'diye bir ses duyarlar.Etrafa bakınırlar ve sesin bir papağandan geldiğini görürler.Bunun Üzerine ıraklı bakkal amcaya

'bu papağanı buradan yok et yarın geldiğimizde görürsek seni mahvederiz'

derler.Askerler gittikten sonra bakkal amca kara kara düşünmeye başlar çünkü papağan kuşunu çok sevmektedir.Derken aklına cami imamlarının papağanı gelir.Hemen imamın yanına koşar başından geçenleri anlatır ve'Hocam eğer sakıncası yoksa papağanları değiştirelim'der.Hoca kobul eder ve değişim gerçekleşir.
Ertesi gün işgalci amerikan askerleri gelir, papağanı görürler ve kızarak

-biz sana bunu yok edeceksin demedikmi?

deyinceBakkal amca bu papağan o değil desede inandıramaz.Sivri zekalı askerin biri ben şimdi anlarım bunun dünkü papağan olup olmadığını der ve papağanın tekrarlamasını umarak bağırır:kahrosun amerika!!ses çıkmyınca bakkal amca dahil hep birlikte bağırmalarını söyler:

-Kahrolsun amerika!(ses yok)
-Kahrolsun amerika!(ses yok)
-Kahrolsun amerika!papağan dile gelir

-Amin evlatlarım

Kaynak : http://www.fikrabul.com/

04 Ocak 2007 Perşembe

Kurtlar Vadisi Terör

Defne Samyeli:Hayırlı uğurlu olsun efendim.
Bahadır Özdener:Teşekkür ederim.
Defne Samyeli: .Şimdi bizim alıştığımız Kurtlar Vadisi yani Show Tv izleyicisi ile buluşan,fanatikleri olan Kurtlar Vadisi hep devlet mafya çatışması ekseninde dönüyordu.İçinde derin devlet motifleri vardı.Bundan anladığımız kadarıyla Güneydoğu olunca Güneydoğu bir terör ekseninde olacak herhalde yeni dizi…
Bahadır Özdener:Bu sefer aynayı güneydoğuya terör konusuna döndürmüş olacağız.Bu bizim daha önce 4 sene boyunca tuttuğumuz ayna vasıtasıyla devlet mafya ilişkileri,devletin içindeki mekanizmalar,suç dünyası bir devlet görevlisinin gözüyle anlatılmıştı.Polat Alemdar’ın gözüyle anlatılmılştı.Bu sefer daha acılı daha kanayan bir yaranın içerisine doğru aynayı tutma kararı aldık.Burada da terörü işleyeceğiz.Terör konusu Türkiye’nin çok acılı bir konusu…Hepimizin yürekten hissettiği bu acıları yaşadığımız konu.Açıkçası buna kayıtsız kalamadık.Ne kadar zaman başımızı diğer taraflara çevirsekte başka hikayeler kursakta bu konu her karşımıza çıktığında haberlerde her gördüğümüzde,gazetelerde her yer aldığında yüreğimizi derinden sızlattı.Çok araştırmalar yaptık.Hem bölgede hem kitaplar vasıtasıyla hem araştırmalar vasıtasıyla çok ilginç rakamlara ulaştık.İnsan ne kadar da dışardan içeriye girse de o tabloyu bütün çarpıcılığıyla göremiyor.
Defne Samyeli:Gerçek hikayelere yer verecek misiniz?
Bahadır Özdener:Muhakkak ki Kurtlar Vadisi yeni bir konseptte olsa da bambaşka bir dünyayı terörle Türkiye’nin pençeleştiği mücadele ettiği bir dünyayı anlatsa da eski Kurtlar Vadisi gibi gerçek donelerin harman edildiği bir vadiyi izleyenlerimize sunmaya çalışacağız.
Defne Samyeli:Yani Kurtlar Vadisi Güneydoğu’da o zaman,hemen bir fikir yürütelim.Siz bize ne kadar ipucu verirsiniz bilemiyorum ama sizin kahramanlarınız arasında mutlaka asker olacak.Korucular olacak.Bölge halkı olacak.Kürtler olacak anladığım kadarıyla…Bu işlerin içine girerken gerçek olaylardan da mutlaka faydalanacaksınız done olarak.Hiç ürkmüyor musunuz?
Bahadır Özdener:Bundan ürkerek bir yere varamayacağımızı gördük,farkettik.Bu sadece güvenlik güçlerinin bir başına orada o dağlarda o şehirlerde yapayalnız bırakılarak elde edildiği bir başarı bir mücadele olmadığını düşündük.Şöyle ki bütün dünyada bunun örnekleri var.Bir millet olarak topyekun bizim kanımızı emen bu terörle mücadele etmek zorundayız.
Defne Samyeli:Siz bu anlamda kendinizi bir misyon sahibi olarak mı görüyorsunuz?
Bahadır Özdener:Biz 30’lu yaşlarındaki gençler olarak misyon değil ama sorumluluk sahibi olarak hissediyoruz kendimizi…Hepimizin yaşları aşağı yukarı bu seviyede,hepimiz bu ülkenin okullarında,bu ülkenin bize sunduğu imkanlarla büyüdük.Bir parça Kurtlar Vadisi Terör’ü,Kurtlar Vadisi Güneydoğu’yu bu borcu ödemek vasıtası olarak görüyoruz.Tıpkı diğer hazırladığımız dramalar gibi ama Kurtlar Vadisi bu anlamda çok önemli!Müsadee ederseniz 2-3 rakamla bu tabloyu çok net bir şekilde ortaya…
Defne Samyeli:Terörle ilgili mi?
Bahadır Özdener:Terörle ilgili rakamlarla nasıl bir sorumluluğun altına girdiğimiz çok net!!
Defne Samyeli:Bu rakamlar aslında konuşulmadık rakamlar değil,herkes biliyor kaç senedir teröre ne kadar kurban verdiğimizi..Benim merak ettiğim asıl ilgi duyduğum konu sizin bu anlamda 30’lu yaşlarını süren bir genç olarak kendinizi sorumluluk sahibi olarak adledip bunu kamuoyuyla paylaşıp,topyekun bir mücadele haline çevirmeye karar vermiş olmanız.Bu anlamda soracağım soru da mesela bu diziyi izleyen seyirciden beklentiniz ne topyekun terörle mücadele de izliyorlar konuyu daha iyi anlıyorlar,etkileniyorlar daha derinden yaralanıyorlar.Mesela burada kötü adam kim olacak?
Bahadır Özdener:Bizim seyircimizle harika bir empatik bağımız var.Bizim izleyicimiz 1.bölümünden son bölümüne kadar hatta akabinde bambaşka bir konsepti anlattığımız filme gösterdiği teveccühüyle,çok derdimizi anlattığımız derdi çok iyi algıladı,çok iyi yorumladı ve iyimserleştirdi.Neticede bu bir televizyon draması,bizim izleyiciden beklediğimiz şey tabii ki bize bugüne kadar gösterdiklerleri teveccühü tekrar göstermeleri ve bu miktarlarda bu oranlarda bizi seyretmeleri.Fakat burada hepimizi yani bizi kitap okumaya sevkeden insiyatif neyse bizleri haber izlemeye iten sebepler neyse bizi araştırmaya iten sebepler nedenler neyse izleyicimizde aynı nedenlerle o empatik bağı kurarak,orada yaşanan acıları,orada dönen dolapları,oynanan oyunları uluslar arası güçlerin bizi kalkındırmamak ya da daha ilerilere götürmemek için kurduğu bu kanlı oyunları çok net görebilmesi.
Defne Samyeli:Uluslar arası güçler derken şimdi sizin Kurtlar Vadisi’ne dönelim.Orada İlluminati’ye yollar çıkıyordu ya..Anladığım kadarıyla burada da uluslar arası güçler,bölgenin dengesini bozmak için çaba harcayan dinamitler gündeme gelecek.Peki bunlarla ilgili kendinizi bir mayın tarlasının içinde yürüyormuş gibi hissetmeyecek misiniz?Ne kadar doneleri kullanıyorum deseniz de bu gibi tartışmalı konularda,hem de bütün Türkiye’nin konuşacağı bu konularda,çok çok iyi araştırma yapmış olmak hatta her satırı hassasiyetle yazmış olmak gerekiyor.
Bahadır Özdener:Evet haklısınız.Bu hassasiyeti göstereceğimizden emin olabilirsiniz.Seyircimiz de emin olabilir.Bu mayınlı bir arazi.Bu mayınlı bir toprak ama toprak bizim toprağımız.Mayınlı diye de buraya sırtımızı çeviremedik.Çevirmedik de mayınlı arazide de yürümenin bir yolu var ama bu dizide şunu anlatacağız.Bu mayınları kimler satıyor?Bu dizide şunları anlatacağız.Bu silahları kimler satıyor.Bu dizide şunları anlatacağız.Bu ülkenin başına örülen bu kaçıncı çorap ve eğer biz bu dramı kardeşlik bağları ile çözemediysek,bizlerin çocukları,bu ülkenin evlatları daha ne kadar acılar çekecek.Bizim hiç birimizin kız ya da erkek evladı yok.Hiç birimiz evli değiliz.Hiç birimizin askerlik çağına gelmiş yahut başında yeller esen delikanlılara kan olarak bağımız yok ama şu bağımız da var.Biz kendimizi onların yerine koyabiliyoruz.Çekilen sıkıntıları,harcanan milyarlarca dolarları,300 milyar dolara varan rakamlardan bahsediyoruz.Yani 7 tane gap demek bu,30.000 km otoban demek,5 milyon derslik okul demek,350 tane boğaziçi köprüsü demek.Bizim derdimizde o mayın satanlara,o silah satanlara,o evlatlarımızı toprağa gömenlere,harcadığımız para demek!!!Şimdi siz bana sorun.Biz sizin evladınız için,onun güzel bir geleceği için,bu yarada bir parçacık katkımız olsun mu?
Defne Samyeli:Ne güzel herkes bu düşünceyle yola çıksa keşke.Bu işleri buna göre yapsa.Orada önemli bir şey söylediniz.Kardeşlik bağı dediniz.Türkiye özellikle yakın siyaset geçmişinde,bundan çok çekti.Farklı bir takım güçlerin yönettiği,farklı güçlerin manipule ettiği,insanların kardeşi kardeşe vurdurttuğunu çok yakından yaşadık.Çok kan döküldü.Halen de kan dökülüyor.Gönül ister ki bu konuda biraz daha bilinç oluşsun ve bir takım sorunları çözme yolunda biraz daha ilerleyelim.
Bahadır Özdener:Defne Hanım sinemanın amacı da,topluma insanlarının seyircilerinin yaşadıkları toprağa ayna tutmak.İnsan kendi gözleriyle kendini görebilme yeteneğinden yoksun.Bu yüzden de ayna diye bir şey var.Aynanın da camdan farkı arkasında ki sırrı.Aynanın arkasındaki o siyah şeye sır diye isim takmış atalarımız.Bunun da muhakkak bir sebebi vardır.Biz işte bu camın arkasına bir parça sır koyup bir parça aynayı tutup gerçeklerle acı da olsa bu gerçeklerle yüzleşip önce kendimiz,sonra bütün toplumumuz,bu toprakların ne kadar büyük topraklar,bu topraklarda yaşayan insanların ne kadar büyük,yüce gönüllü, kadirşinas,cefakar ve vefakar insanlar olduğunu göstermek meburiyetindeyiz.Nasıl ki ingilizler kendi dramalarını kendi hikayelerini anlatacaktır.Nasıl ki amerikalılar kendi yaşam tarzlarını hayata bakış açılarını anlatacaktır.Bu toprakta Anadolu’da doğmuş büyümüş bu ülkenin çayını çorbasını içmiş insanlar olarak bizler de kendi dertlerimizi kendi sıkıntılarımızı,kendi öfkelerimizi anlatacağız.Şüphesiz ki bununda yolu en etkili yollarından biri televizyondur.Televizyonu böyle hayırlı bir şeye neden vesile etmeyelim ki…Tabii ki seyredenler sadece şunu düşünmesinler.Bu bir bilgilendirme programı olmayacak.Televizyon dizisi olacak ama Kurtlar Vadisi Terör yahut Kurtlar Vadisi Güneydoğu kendi geçmişinden ruh alıp,geleceğe o eğlenceli oyunlarıyla bakmış olacak.Şüphesiz şahane karekterler olacak.
Defne Samyeli:Yeni karakterler olacak tabii ama Polat Alemdar tabii ki muhakkak var.
Bahadır Özdener:Tabii tüm bu maceranın sürükleyici karakteri Polat Alemdar olacak.Abdülhey’i Erhan’ı Memati’si Halo’su…
Defne Samyeli:Peki yanlış hatırlamıyorsam onlar Kurtlar Vadisi’nin sonunda bir işfa olmuşlardı.Gizli görev gibi olmayacak mı bu sefer?
Bahadır Özdener:Bu aleni bir görev olacak şüphesiz.Şimdi burada bize bu görevi her hangi bir merci nasıl vermiyor ise bunu nasıl bizim yüreğimiz sızlıyor ise gönüllü olarak sizin söylediğiniz üzere bu mayınlı tarlaya nasıl giriyor isek Polat Alemdar gibi süper kahramanımıza da bu yakışır bir yerde artık.
Defne Samyeli:Süper kahraman Kuzey Irak’a girdi.Orayı amerikalılara dar etti!!Bu anlamda bu yeni dizi bunun da devamı olacak mı?Filmle bağlantısı olacak mı?Amerika bir şekilde yine bu işin içinde olacak diye düşünüyorum yeni senaryonuzda,amerikanlar filmde ağırlıktaydı.Kötü adamların hepsi amerikalıydı.
Bahadır Özdener:Bu sefer kötü adamlarımızın hepsi amerikalı olmayacak.Bu ülkenin başına hakkaten kim çorap örüyorsa onlar olacak.
Defne Samyeli:Avrupa ülkeleri muhakkak girecek tabii…
Bahadır Özdener:Hakkaten bu işler çok enteresan işler.Bu ülke ilk terörün,bu topraklar terörün ilk seferinin yaşandığı topraklar.Bu topraklar ilk devlet başkanına suikastın işlendiği topraklar!!Terör mağduru topraklar.Bu topraklar ayrılıkçı terörün ilk yaşandığı topraklar.Bu topraklar 12 eylülden önce kardeşin kardeşi kırdığı,12 eylülden sonra da kardeşin kardeşi kırdığı topraklar.Şüphesiz ki salt bir düşman veya birilerini kötü ilan etmekle ömrümüz geçmeyecek.Biz nasıl filmde nasıl daha önce bir durum tespitinde bulunduysak,bu sefer de yine durum tespitinde bulunduk.
Defne Samyeli:Türk’ün Türk’ten başka dostu olacak mı dizide?
Bahadır Özdener:Şüphesiz ki var yani.Şüphesiz ki teröre karşı insanların birleştiği bir havza var.Bu geleceğin çocukları!Terörün kelime manası korku demektir.Bu korkunun da zaten bu terörün icat edilme amacı bizleri hürriyetimizden alıkoymaktır.Bu ülkede demokratikçe,özgürce ve kardeşçe yaşamakta elbet kim öncü olursa bizim kardeşimiz olacak.Şimdiden bu kadar çok soruyla karşılaşmayı açıkçası beklemiyordum.
Defne Samyeli:Bende tasarlamıyordum.Konuşma beni buraya getirdi.Elinizde gelmişsiniz terörle ilgili çalışmalarla…Ben şeyi soracaktım hangi oyuncularla kimlerle oynayacaksınız diye?Konu böyle şekillendi.
Bahadır Özdener:Siz çok iyi biliyorsunuz.Diziyle ilgili sırları asla ve asla vermiyoruz.
Defne Samyeli:Ama oyuncular bazında belki vereceğiniz bilgi vardır.Özgü Namal dizide mi mesela?
Bahadır Özdener:Hayır.Onun oynadığı Elif karakteri dizide zaten öldü.Hakkın rahmetine kavuştu maalesef!!Polat’ı tabii ki Polat’ı…
Defne Samyeli:Son bölümleri izlemediğim ortaya çıktı böylece.
Bahadır Özdener:Evet kesinlikle yakalandınız.Polat’ın tabii ki gül bahçesinde sürdürdüğü bir hayatı yoktu.Şüphesiz ki acılar içinde bir hayatı da zaman zaman vardı.Bunlardan da bir tanesi şüphesiz aşk hayatı olacak.Bu ülkenin delikanlılarının da tıpkı Polat gibi pırıl pırıl çok berrak bir aşk hayatlarının da olmadığı kesin.Dolayısıyla Polat’ta bizler gibi bizim yaşımızdaki genç delikanlılar gibi sevgili bulmakta ya da O’na gerçekten aşık olan O’nu gerçekten seven birilerini bulmakta güçlük çekecektir ama Kurtlar Vadisi’nde umut tükenir mi?Tükenmez.Muhakkak sürprizlerimiz olacak.Çok büyük hikayelerimiz olacak.Çok büyük aşk hikayelerimiz olacak.Tahmin ediyorum seyircimiz bizi çok özledi.Biz de onları çok özledik.Çok keyifli dönemler gelmiş olacak.
Defne Samyeli:Başka projeler var mı?
Bahadır Özdener:Çok şahane dizilerimiz var.Yine bir parça kafa yorduğumuz yahut sıkıntısını çektiğimiz işlere kameramızı çevirmek istiyoruz.Bunlardan bir tanesi de ismini ilk defa burada açıklayım.Ayrılık isimli dizimiz olacak.1970’lerin Türkiye’sinde Ermeni kızı Maria ile Türk genci Yunus arasında yaşanan sevdayı anlatacak.Erivan’dan Los Angeles’e kadar İstanbul’dan Sinop’tan Sydney’lere kadar uzanan bir hikaye olacak.Ayrılıkla geçen bu yıllarda Asala cinayetlerini ilk defa Türk seyircisi bir televizyon dizisin de görecek.Sanmayın ki bu da sadece karanlık bir dünyanın aldatıldığı bir dizi olacak.Bunda tarihe yine kodlarımızı dayandıracağız.Aslı ile Kerem’in aşk hikayesini 2000’li yıllara…
Defne Samyeli:Peki Türkiye Ermenistan ilişkileri nasıl etkilenecek bundan?
Bahadır Özdener:Yani çok iyi etkileneceğini zannediyorum.Yani şöyle etkileneceğini zannediyorum.Tarih bir parça herkesin kendi gerçeklerini kendi donelerini ortaya koyduğu bir bilim alanı.Muhakkak ki üstünden uzun yıllar geçmesi gerekiyor.Bu bilim alanının işlenmesi için.Tabii ki bizde bir parça tarihe notlar düşeceğiz.
Defne Samyeli:Devletin resmi söylemini mi takip edeceksiniz?Y
Bahadır Özdener:Devletin resmi söyleminden daha önemli şeyler var.Haksızlığa uğradığı bir durum var.
Defne Samyeli:Cevabını vermiş oldunuz.
Hiç kimse bu Anadolu’da doğmuş,büyümüş insanların türk,ermeni,kürt,rum,yahudi yahut hangi dine mensupsa bu topraklarda doğmuş insanların torunlarına ve çocuklarına soykırım gibi adice ve çirkince tanımlama yapmaya hakkı yoktur.Bu dizide bu donelere değinmeden olur mu?Olmayacak süphesiz ki Ayrılık sevda hikayesi olacak.Büyük bir ayrılık hikayesi olacak.Ayrılık hem Aslı’yla Kerem arasında olacak.Hem de aynı topraklarda aynı türkülerle aynı örflerle aynı adetlerle büyüyüp de maalesef oynanan oyunlar vesilesiyle ayrılan iki insanın hikayesini anlatacak.
Defne Samyeli:Yine tartışmalı konulara gireceksiniz.Bu sene çok konuşulacaksınız.Anladığım kadarıyla…
Bahadır Özdener:Sadece bu kadar değil.Bu da yetmeyecek bir tane daha dizimiz var.O da en azından bir parça bu insanların tebessümü hak ettiğini düşünüyorum.Hayat Kavgam diye…
Defne Samyeli:Komedi demeyin şimdi…
Bahadır Özdener:Yüzde yüz komedi!
Defne Samyeli:Öyle mi?
Bahadır Özdener:İlişkiler bütününün anlatıldığı,insanoğlunun ilk kavgasından Adem ile Havva’dan bugüne kadar işte boşanma davalarına kadar işi götüren kavgaları anlatmış olacağız.Hem de farklı bir konseptte,dizimizin ilk 5 dakikasında kavgamız ortaya çıkıyor.Sonraki yarım saatinde erkek tarafından dinleyeceğiz ne kadar haklı olduğunu,sonraki yarım saatinde de kadın tarafından dinleyeceğiz ne kadar haklı olduğunu.
Defne Samyeli:Bakalım kadınları erkekleri nasıl kızdıracaksınız?Merakla bekleyeceğiz.Bütün bu projelerinizi hayırlı uğurlu olsun.
Bahadır Özdener:Çok teşekkür ediyorum.Çok sağolun

Kaynak : http://www.bisohbet.com/

03 Ocak 2007 Çarşamba

BİR AMERİKALI, BİR İNGİLİZ, BİR IRAKLI... YILIN FIKRASI!

Bir Amerikalı, bir İngiliz ve bir Iraklı kahvede oturmuşçay içiyorlarmış. Amerikalı çayını bitirince bardağı havaya fırlatmış,silahını çıkarıp bardağa ateş edip parçalamış:
-"Bizde bardaklar o kadar ucuzdur ki biz Amerika'da aynıbardakla iki kere çay içmeyiz"

İngiliz de bunun üzerine çayını bitirip bardağı havayafırlatmış ve ateş ederek bardağı parçalamış:
-"Bizim İngiliz kumsallarında bardak yapacak cam için o kadar çok kumsal vardır ki, aynı bardakla iki kere çay içmeyiz"

Bunun üzerine Iraklı da çayını bitirmiş, bardağı havayafırlatmış, silahını çekip Amerikalı ve İngilizi vurup öldürmüş ve:
-"Bağdat'ta bu İngiliz ve Amerikalılardan o kadar çok var ki, biz aynı adamlarla oturup iki kere çay içmeyiz..."

Kaynak : http://www.sonsaniye.net/

SİYON LİDERLERİNİN PROTOKOLLERİ

Siyonizm Karşıtlarının da prensipli karakterli olması gerektir kanaatimce. Tabiki onları tanımakta bir zarar yoktur :)

PROTOKOLLAR
YENİ NEŞRİYAT: 3
Bu kitabın ikinci baskısının basım ve yayım hakkı SERDA'ya aittir.
Dizgi, baskı/Fatih Yayınevi Matbaası/Alibaba Türbe sokak No: 21/3 Telefon: 27 23 27/İstanbul 1978
Tercüme Hakkında Açıklama
Tatbikatıyla dünyada fırtınalar koparan Siyonistlerin asrımızda ele geçirilen en mühim gizli planlarını ihtiva eden «Siyon Liderlerinin Protokolları»nın İlk Türkçe tercümesi Sami Sabit Karaman tarafından yapılmıştır. Bu ilk tercümede Roger Lambelin'in Rusça’dan Fransızca’ya yapmış olduğu çeviri esas a1ınmıştır.
Kitabı Fransızca’ya çeviren Roger Lambelin Hıristiyan. olan Fransızları gözönüne alarak Siyonist Protokollarda geçen «Yahudi olmayanlar» şeklindeki ibareyi «Hristiyanlar» şeklinde tercüme etmiş ve Roger Lambelin'in bu ve buna benzer değişiklikleri daha sonra da., Sami Sabit Karaman'ın tercümesinden istifade edilerek yapılan diğer tercümelere de aksetmişti
Türkiye'de kaynağa, yani Rusça tercümeye en yakın olan İngilizce tercümeden, Türkçe'ye yapılan ilk çeviri budur
Kitap İngilizce’ye ilk defa G. Shanks tarafından Rusça’dan tercüme edilerek 1930 yılında. «Eyre and Spottiswood Ltd.» Yayınevi tarafından neşredilmiştir. Ayni çevirinin 1921 yılında 5., 6., 7. baskıları «Britons» Yayınevi tarafından yapılmıştır.
Britons Yayınevi yine 1921 senesinde «Siyon Liderlerinin Protokolları»nın Victor Mars den tarafından İngilizce’ye yapılan tercümesini «World Conquest Through World Government Protocols Ot The Learned Elders Of Zion» isim ile neşretmiştir. Ayni Yayınevi bahis konusu olan tercümeyi:
1921 1956 arasında 75 defa neşretmiştir. 1958 senesinde 77. baskısı. 1960 “ 78. “. 1963 “ 79. “. 1968 “ 80. “. 1970 “ 81. “
Böylece ayni Yayınevi G. Shanks tarafından yapılan tercüme de dahil olmak üzere “Siyon Liderlerinin Protokolları”nın;İngilizce tercümesini 85 defa neşretmiş bulunmaktadır
Britons Yayınevinin adresi şudur:
Britons Publishing Company Beamish House South View Chawleigh, Chulmleigh Devon Ex 18 7 HL ENGLAND
Ancak bu, yayınevi 1976 yılından sonra «Word of Government Protocols of The Learned Elders of Zion» isimli kitabın geçici olarak mevcudunun kalmadıgını bildirmekteydi. Bu yayınevi bilahare malî sebepler yüzünden kapanmıştır.

TAKDİM
SÎYON Liderlerinin Protokolları bir kısım Yahudi liderleri tarafından, hiçbir zaman gerçekleşmesine imkan olmayan dünya üzerinde Yahudi hakimiyeti altında tek bir devlet kurmak hayalleri,ile hazırlanmış bir programdır.
Bu kitabın ilk defa 1902/1903 kıyında bir Moskova gazetesinde tefrika, halinde neşredildiği sanılmaktadır. 1903 yılında yine Rusya'da diğer bir Rusça gazetede tefrika edilmiştir. Her iki tefrika da Rusya dışında meçhul kalmıştır. 1905 yılında Rus papazı profesör Sergyei Nilus tarafından kitap halinde bastırılarak neşredilmiştir. Sergyei Nilus bahis konusu kitabın baş tarafındaki yazısında kitabın kendisine bir arkadaşı tarafından el yazması halinde verildiğini, o arkadaşının bunları bir kadından aldığını, kadının ise Fransa'daki bir mason cemiyeti toplantısı sonunda bunları mason cemiyetinin en nüfuslu liderlerinden birinden çalmış olduğunu beyan etmiştir. Sergyei Nilus aym yazısında bunların bir toplantı zabıtnamesi olmayıp toplantıda okunan nutuklar olduğunu ve bu protokollardan bir tanesinin kayıp olduğunun açıkça anlaşıldığını ifade etmektedir.
Yukarıda bahsedilen Rusça neşriyat komünist ihtilalinden evvel Rusya dışında meçhul kalmış ise de komünist ihtilalinden sonra Rusya dışına 'kaçabilen bir kısım kimseler tarafından Sergyei Nilus'un neşrettiği kitap Amerika ve Rusya'ya götürülmüştür. Bu arada ingiltere'de British Museum kütüphanesi bunlardan bir nüsha elde etmiştir ve halen o kütüphanede 3926.d.5 numarada kayıtlı oîarak bulunmaktadır.
Sergyei Nilus 1917 senesinde, 1905 senesinde neşrettiği kitabın diğer bir baskısını hazırlamış fakat bu kitap piyasaya çıkmadan Yahudi Kerenski tarafından ihtilal yapılmış ve iktidara geçen Kerenski bu kitabın bütün nüshalarının toplanarak imha edilmesi için emir vermiştir. Daha sonra Sergyei Nilus komünist partisi polis teşkilatı tarafından tevkif ediîerek kendisine işkence yapılmış ve Sibirya'ya sürülmüştür. Bilahare Sergyei Nilus orada ölmüş veya öldürülmüştür.
Rusya'da 'komünistler iktidara gelince bu kitaba sadece sahip olmayı dahi ölüm cezasım gerektiren bir suç saymışlardır. Bu kanun Rusya'da 'halen yürürlüktedir. Rusya'da bu kitabın basılması ve satılması yasak olduğu gibi bu, kitaptan bir nüshasına sahip olan kimseler de ölüm cezasına çarptırılmaktadır. Diğer komünist devletlerde de durum aymdır. Komünist olmayan devletlerde ise Güney Afrika Birliğinde bu kitaba sahip olmak kanunla yasaklanmıştır ve bu kitaptan elde eden kimselere ölüm cezası dışında ağır cezalar verilmektedir.
Siyon Liderlerinin Protokolları, Rusya'dan kaçan bir kısım göçmenler tarafından Kuzey Amerika ve Almanya'ya götürülmesinden bir müddet sonra meşhur olmuş ve yirminci yüzyılda siyasî sahadaki kitap satışlarında en çok satılan kitaplardan birisi haline gelmiştir. Yalnız ingilizce nüshası bir milyon adetten fazla satılmıştır.
İngiltere'de Rusça'dan ilk tercüme G. Shanks tarafından yapılmış ve 1920 yılında basılmıştır. Kitabın fazla satışı sebebiyle aym yıl dört baskı daha yapılmıştır. Daha sonra 1921 yılında Victor Marsden'in Rusça'dan yaptığı tercüme neşredilmiştir.
Amerika Birleşik Devletlerinde ilk ingilizce tercümeler 1920 yılı sonlarında Boston ve NewYork'da yayınlanmıştır.
Almanya ve Fransa'da 1920 yılından sonra müteaddit baskılar piyasaya çıkarılmıştır.
1925 yılında Şam'da Arabça bir tercümesinin neşredildiği ve ayrıca çeşitli tarihlerde hemen hemen dünyadaki her lisana çevrildiği muhtelif kitaplarda kaydedilmektedir
Türkiye'de Sami Sabit Karaman 1943 yılında Roger Lambelin'in Fransızca tercümesinden Türkçe'ye yaptığı tercümeyi neşretmistir
Siyon Liderlerinin Protokollarının Avrupa Amerika ve diğer birçok yerlerde çok miktarlarda basılıp satıldığını gören Yahudiler büyük bir telaşa kapılarak bunların baskı ve satışını önleme çarelerini aramağa başlamışlardır. Komünist devletlerde ve Güney Afrika Birliğindeki neşretme ve bulundurma yasağını diğer devletlerde tatbik ettiremeyince bu kitabın Yahudi olmayan bir kısım kimseler tarafından yazıldığını ve Yahudiler tarafından yazılmış şeklinde gösterildiğini iddia etmişlerdir. Yahudiler bu iddialarını bir mahkeme kararı ile güya ıspat etme çarelerini bulmak yolunu denemişler ve bir dava yoluna müracaat etmişlerdir. 26. Haziran. 1933 tarihînde İsviçre Yahudi Cemiyetleri Federasyonu ve Bern Yahudi Cemiyeti, İsviçre Millî Cephesinin beş üyesine karsı dava açarak mahkemeden Siyon Liderlerinin Protokolları'nın sahte olduğu hususunda karar verilmesini ve neşrinin yasaklanmasını istemişlerdir. Mahkemedeki hakimin muhakeme sırasında tatbik ettiği usul İsviçre'de uygulanan usul kanunlarının çok haricine çıkmış ve onun bu kasdî tutumu İsviçre'de büyük hayret ve heyecan uyandırmıştır. Mahkemede duruşmayı idare eden hakim,, davacı tarafın şahit listesinde yazılı 16 şahitten hepsini çağırarak dinlemiş davalıların şahit listesinde yazılı iki şahitten ise ancak birinin ifade vermesine müsaade etmiştir. Ayrıca mahkemede resmî zabıt katibi tarafından zabıt tutulması gerekli iken hakim davacı tarafa iki hususî katip tayin etme hususunda müsaade ederek şahitlerin dinlenmesi ve muhakeme celselerinde cereyan eden hadiseleri zabıt halinde yazmaları için onlara yetki vermiştir, İsviçre muhakeme usulü kanunlarında yeri olmayan bu ve diğer bir takım tutumları, hakimin davacı taraf lehine karar verme temayülünde oîduğunu ortaya koymuştur. 14.5.1935 tarihinde mahkeme Siyon Liderlerinin Protokolları'nın sahte olduğuna dair bir karar vermiştir. Bu sırada dikkati çeken bir hadise daha olmuş ve mahkeme kararının açıklanması tarihinden evvel Yahudi basını mahkeme kararını neşretmistir. l. Kasım. 1937 tarihinde İsviçre Federal Mahkemesi (İsviçre Yargıtayı) mahkeme kararının tümünü bozmuştur. O tarihten sonra Yahudi propagandacılar İsviçre Federal Mahkemesinin mahallî mahkeme kararını bozarak hükümden kaldırdığı hususuna hiç temas etmeden sadece mahalli mahkeme kararını ileri sürerek Siyon Liderlerinin Protokolları'nın sahte olduğunun mahkeme karan ile ispat edildiğini iddia etmektedirler. Burada dikkat edilecek bir husus da şudur, İsviçre'de Siyon Liderlerinin Protokolları'nın basılması satılması bulundurulması ve okunması halen kanunen serbesttir.
Üçüncü protokolün bas taraflarında sembolik yılandan bahsedilmektedir. Protokolların İngilîzce tercümesinde bu mevzuda yazılanlara göre Yahudilerce yılanın başı Yahudilerin planlarını tertip eden kimseleri yılanın gövdesi ise diğer Yahudileri temsil ediyormuş. Yılanın başı bir yere girince oradaki Yahudi olmayan güçler ile mücadele ederek onları ezmeğe çalışırmış ve yılanın başı Kudüsten hareket ederek birçok yerleri işgal edip tekrar Kudüse dönerek devrini tamamlayacakmış. ingilizce tercümede yılanın işgal hedefîerinden Kudüsten evvelki son şehrin istanbul olduğu kaydedilmekte ve şu not ilave edilmektedir: «.Bu harita Jön Türk hareketinin yani Türkiyedeki Yahudi ihtilalinin vukuundan senelerce önce çizilmiştir.»
On dördüncü protokolda Yahudilerin bütün inançların kusurlarını münakaşa edeceklerine fakat kendi inançlanın kendilerinden başka kimseler tarafından tam olarak bilinmemesî sebebi ile onları kimsenin münakaşa edemiyeceğine dair bir nazariye yürütülmektedir. Yahudilerin bu nazariyeleri kendi inançlarına kendilerinîn de itimadları olmadığının tam bir tezahürüdür. Ayrıca onların inançlarına dair bilinen kısımlar gerekli şeyleri söylemek için yeterlidir. İslâmiyette ise hiç bîr kusur mevcut olmadığına göre, islamiyet düşmanlarının daima ya iftira yoluna başvurma veya doğru şeyleri kusur gibi göstermeğe çalışma metodu takip ettikleri bilinen hususlardır.
Dikkat edilecek bir nokta da Sosyalizm, Anarşizm ve Komünizmin Yahudilerce desteklenîp yürütüldüğünün üçüncü protokolda açıkça beyan edilmiş olmasıdır.
Yahudiler hayal ettikleri Dünya hakimiyetini elde edebilmek için komünîzm rejiminin yayılmasını arzu etmektedirler. Rusya'daki ve diğer yerlerdeki komünist ihtilalleri Yahudilerin faaîiyetlerinin neticesidir.Halen de Dünya üzerinde tüm komünizm faaliyetleri gizli veya açık olarak Yahudiler tarafından idare edilmektedir. 1917 yılında Rusya'nın idaresini üzerlerine alan 52 kişinin hepsi Yahudi idiler. 1919 yılı aralık ayında Rusya'da ihtilal hükümetinin 388 üyesinden sadece 16 kişîsî Rus idi. Diğer 372 kişiden bir kişi hariç 371 kişi Yahudi İdi. 1935 yılında Rusya'da Üçüncü Enternasyonal îcra Merkezinin 59 üyesînden 57 adedi Yahudi idi. ingiltere'de Karl Marks, Rusya'' da Trotsky, Macaristan'da Bela Kun ve Mathias Rakosi, Almanya'da Rosa Luxemburg, Amerika Birleşik Devletlerinde Emma Goldman.,Polonya'da Jacob Bergman, Romanya'da Anna Pauker, Yugoslavya'da Moishe Pyjede gibi Komünism faaliyetleri tarihinde en çok isimleri geçen Komünist ihtilalcileri ve Komünist ihtilali kışkırtıcılarının hepsi Yahudidirler. Amerika Birleşik Devletlerinde ve ingiltere'de atom bombası sırlarını Komünist Rusya'ya vermekten yakalamp hapse atılan Frank Rosenberg,Fuchs, Profesör Weinbaum, Judith Caplon, Harry Gold, Davut Greenglass, Julius Rosenberg, Miriam Moskewitz ve Abraham Brothanz' da Yahudidirler.
Protokollarda rastlanan Yahudi olmayanlar ibaresinin, yerine göre Yahudi olmayanların hepsini veya bir kısmını hedef aldığı anlaşılmaktadır.
Protokolları okuyanlar bunların üç çeyrek yüzyıl kadar evvel yazılmış olduklarını hatırda tutmalıdırlar.
Sıyon liderlerinin Protokollarındaki her fikri ayrı mütalaa etmek ve her biri için ayrı hüküm vermek gerekir. Fakat bir tanıtma yazısının hacmi buna müsait olmadığı için bu yazıda bu hususta beyanlara girişecek değiliz.
ABDULLAH MUSTAFA
PROTOKOLLAR
PROTOKOL 1
Edebiyat yapmayı bir kenara bırakarak her fikrin manasım söyleyeceğiz. Mukayese ve istidlal ile çevremizdeki hadiselere ışık tutacağız.
İlerde meydana koyacağım sistemimiz iki görüş noktasından hareket eder; Kendimiz ve Yahudi olmayanlar.
Dikkat etmelidir ki kötü düşünceli insanlar sayıca iyi insanlardan fazladır. Bundan dolayı onları idare etmekte en iyi neticeler akademik müzakerelerle değil, şiddet ve yıldırma ile elde edilir. Herkes iktidar mevkiinde olmayı arzu eder, her şahıs bir diktatör olmayı ister, yeter ki buna muktedir olsun. Kendi menfaatim temin etmek uğrunda herkesin menfaatim feda etmeğe istekli olmayan insanlar gerçekten pek azdır.
İnsan denilen yırtıcı hayvanları zapteden nedir? Onlara şimdiye kadar rehberlik için ne hizmet etmiştir?
Cemiyet hayatinin başlangıcında onlar, kaba ve kör kuvvete tabi oldular. Sonra ise. ayn mahiyette ve sadece kıyafet değiştirmiş biı kuvvet olan kanunlara boyun eğdiler. Bundar şu neticeyi çıkarıyorum: Yaratılışın kanununo göre, hak, kuvvette yatar.
Siyasî hürriyet bir fikirdir, fakat bir gerçek değildir. Otorite mevkiinde bulunan bir partiye baskı yapmak gayesi ile halk kitlelerim diğer bir partiye çekmek lüzumu ortaya çıktığı zaman, bu fikrin bir yem olarak nasıl kullanılacağı bilinmelidir. Liberalizm de denilen bu hürriyet fikrine eğer hasmın kendisi de kapılmış ye bu fikrin uğrunda iktidarının bir kısmım teslim etmeğe arzulu ise görev daha da kolaylaşır. Burada bizim nazariyemizin zaferi kesinlikle meydana çıkıyor. Gevşetilen hükümet dizginleri hayat kanunu gereğince derhal yeni bir el tarafından ele geçirilir ve bir araya toplanır. Çünkü milletin kör kuvveti bir gün dahi rehbersiz kalamaz ve yeni otorite, liberalizm ile zayıflatılan eskinin sadece mevkiine yerleşmekten ibaret kalır.
Günümüzdeki liberal idarecilerin iktidarının yerini, «altının iktidarı» almıştır. Bir zamanlar ise iman hükmetmişti. Hürriyet, gerçekleşmesi imkansız bir idealdir. Çünkü kimse onun ölçülü olarak nasıl kullanılacağım bilmez. Halka muayyen bir müddet için kendi kendisin! idare etme yetkisi vermek, onları düzensiz bir güruh haline getirmeğe yeter. Ondan sonra orada öldürücü bir didişme ortaya çıkar ve kısa zamanda sınıf mücadelesine dönüşür. Bu durumun içinde devletler yanıp yok olur ve onların değeri biı kül yığını derecesine iner.
Bir devlet kendi sarsıntıları içinde kendini tüketse, veya dahili anlaşmazlıkları onu dış düş manlarından zayıf duruma getirse telafi edileme;bir kayba uğramış sayılabilir: O bizim hakimiye timize girmiştir. Tamamile bizim ellerimizde olar sermayenin istibdadı, ona bir saman çöpü uzatır. Devlet ister istemez ona sarılır. Eğer şarılmazsa dibi boylar.
Liberal düşünceli bir kimse, yukarıdaki gibi fikirlere ahlaka aykırı derse şu sualleri sorarım Her devletin iki düşmanı olduğuna ve hariç düşmana karşı onları taarruz ve müdafaa planlarından habersiz tutmak onlara gece vakti veyc üstün sayıda kuvvetlerle hücum etmek gibi mücadelenin her tarz ve maharetin! kullanma, ahlaka aykırı mütalaa edilmediğine göre daha kötü bir düşmana karşı, cemiyetin yapışım ve amme menfaatim bertaraf edenlere karşı aynı vasıtalara, nasıl olur da ahiöka aykırı ve müsaade edilemez denilebilir?
Sağlam mantıklı herhangi bir dimağ için akla uygun müşavere ve münakaşalar yardımı ile kalabalık güruhları bir yöne sevk etmede herhangi bir başarı ümit etmek mümkün müdür?
O zaman akılsızca itiraz ve tekzipler de yapılabilir. Bu gibi itirazlar halk arasında daha çok taraftar bulursa muhakeme kuvveti su yüzüne çıkabilir mi? Avam tabakasından olan ve olmayan insanlara sadece küçük ihtirasları, önem
(Protokollar Forma; 2)
siz kanaatlan, adetleri, an'aneleri, hissî naziriyeleri rehberlik ettiğinden parti anlaşmazlıklarına düşerler, hatta tamamiyle uygun müzakere temeline dayanan herhangi bir anlaşmaya engel olurlar. Bir kalabalık güruhunun her kararı, bir çoğunluk ihtimaline veya çoğunluğa dayanır. Onlar siyasî sırları bilmediklerinden bir kısım gülünç kararlar ortaya koyarlar ki bunlar idareye bir anarşi tohumu eker.
Siyasetin ahlak ile ortak hiçbir yönü yoktur. Ahlaka uygun bir şekilde hüküm süren bir hükümdar mahir bir politikacı değildir ve bundan dolayı tahtında sağlam duramaz. Hükmetmek isteyen kimse hem kurnazlığa hem de yapmacılığa baş vurmalıdır. Açık sözlülüK ve dürüstlük gibi halk arasında meziyet sayılan vasıflaısiyasette kusurdurlar. Çünkü bunlar en kuvvetli düşmandan daha tesirli olarak ve daha kesinlikle hükümdarları tahtlarından düşürürler. Bu gibi vasıflar Yahudi olmayanların krallıklarına ait olmalıdır. Fakat biz hiçbir surette o vasıfları rehber edinmemeliyiz.
Bizim hakkımız kuvvette yatar. Mücerret bir düşünce olan «hak» kelimesi hiç bir şey ile ispat edilemez. Bu kelimenin manası şundan başka bir şey değildir: İstediğimi bana ver ki onunla senden kuvvetli olduğuma dair delil sahibi olayım.
Nerede hak başlar? Nerede sona erer?
Merkezî otoritenin zayıf olduğu, liberalizmin durmadan çoğalttığı hakların seli ortasında; kanunların ve hükümdarların şahsiyetlerim kaybetmiş oldukları herhangi bir devlette; kuvvetlinin hakkı ile hücum etmek ve mevcut bütün kaide ve düzeni darmadağın etmek, bütkn müesseseleri yeniden kurmak, kuvvetlerinin hakkını kendi liberalizmleri içinde gönüllü olarak bırakıp bize terkedenlerin hükümdarı olmak için kendimde yeni bir hak buluyorum.
Her çeşit iktidarın sallantı halinde olduğu şimdiki zamanda bizim iktidarımız diğer herhangi birinden daha yenilmez olacaktır. Çünkü o hiçbir kurnazlığın artık kendisinin temellerini çürütemiyeceği bir kuvvete sahip oluncaya kadar görünmez kalacaktır.
Şimdi işlemek zorunda bırakıldığımız geçici kötülükten, sarsılmaz bir idarenin iyiliği meydadana çıkacaktır. Bu idare, liberalizmin nice indirdiği millî hayat mekanizmasının düzenli işleyişini geri getirecektir. Gaye, vasıtaları haklı kılar. Bu duruma göre planlarımızda, dikkatlerimizi iyi ve ahlakla uygun olandan ziyade lüzumlu ve faydalıya çevirelim.
Önümüzdeki stratejik bir plandır. Birçok yüzyıllar boyu devam eden çabaların boşa gittiğim görmek riskine girmeden bu plandan sapamayız.
Faaliyetin memnuniyet verici şekillerini üzerinde inceden inceye durarak meydana getirmek için avamın seviyesizliğini, gevşekliğini, sebatsızlığım, kendi hayat veya refahlının şartlarım anlamak ve onlara uymaktaki kabiliyetsizliğini dikkat nazarına almak gereklidir. Bilinmelidir ki avamın kuvveti kör, hissiz ve akılsızdır. Daima herhangi bir taraftan gelen telkinlerin elinde kalır. Bir kör diğer bir köre onu uçuruma yuvarlamaksızın rehberlik edemez. Binaenaleyh büyük bir zeka sahibi olsalar bile avamın fertleri ve halk arasından çıkan sonradan görme kimseler henüz siyasetten anlamadıklanndan bütün milleti mahva götürmeksizin kitlenin liderleri olarak ileri çıkamazlar.
Ancak çocukluğundan beri müstakil olorak hükmetmek için eğitilmiş bir kimse siyaset alfabesi ile tertip edilebilen kelimelerin mönasını anlayabilir.
Kendi haline, yani aralarından çıkan sonradan görme kimselere bırakılan halk, iktidar ve itibar elde etmeğe çalışmanın tahrik ettiği parti çekişmeleri ve bundan doğan karışıklıklarla kendisini mahva götürür. Halk kitlelerinin sükunetle ve küçük kıskançlıklardan arî olarak karar vermesi ve şahsî menfaatları ile karıştırmadan memleket işleri ile uğraşabilmesi mümkün müdür? Bunlar haricî bir düşmandan kendilerim koruyabilirler mi? Bu düşünülmez. Çünkü halk kitlesindeki kafa sayısınca parçalanmış bir plan bütün birliğini kaybeder, bu suretle anlaşılmaz olur ve tatbiki imkansız hale gelir.
Ancak müstebid bir hükümdar ile bu planlar geniş ve açık bir şekilde, üzerinde dikkatle durularak hazırlanabilir ve devlet mekanizmasınin parçaları arasına uygun şekilde dağıtılabilir. Bundan çıkan zarurî sonuç şudur ki, herhangi bir memleket için tatmin edici, hükümet şekli birdir. O da sorumlu bir şahsın ellerinde toplanmasıdır. Kesin bir istibdad olmaksızın medeniyet mevcut olamaz. Medeniyet, kitleler tarafından değil onların yönetiçisi tarafından devam ettirilebilir. Avam vahşîdir ve vahşetin! her fırsatta gösterir. Avam, hürriyeti ellerine aldığı an o hürriyet çabucak vahşetin en yüksek derecesi olan anarşiye dönüşür.
Hürriyetin kendilerine çok miktarda içki kullanma hakkı verdiği, içki ile düşünce kabiliyetini kaybetmiş, alkollenmiş hayvanlara bakın. Bu bizim için değildir ve bu yol bizim yürüyeceğimiz yol değildir. Yahudi olmayan halk, alkollü içkilerle düşünce kabiliyetlerim kaybetmişlerdir. Onların gençliği klasisizm ve ilk çağ ahlaksızlığı ile ve içlerine soktuğumuz özel ajanlarımız, öğretmenler, hizmetçiler, zenginlerin evlerinde mürebbiyeler, kötipler vasıtası ile ve Yahudi olmayanların sık sık gittikleri sefahet yerlerindeki kadınlarımız vasıtası ile zehirlenerek ahmak bir şekilde yetiştirilmişlerdir. Bu sonuncular arasına kötü yo! ve lüks içindeki kimseleri gönüllü olarak takip eden ve kendilerine sosyete kadını denilen kimseleri de dahil edeceğim.
Parolamız kuvvet ve yapmacıktır. Siyasette sadece kuvvet, bilhassa devlet adamlarına çok lüzumlu olan kabiliyetler içinde gizlenmiş kuvvet galip gelir. Taclarının bir kısım yeni kuvvetlerin ajanlarının ayaklarına düşmesin! istemiyen hükümetler için şiddet bir prensip, ve desise ile yapmacık usul olmalıdır. Bu kötülük, sonunda iyiliği elde etmek için tek ve yegane vasıtadır. Bundan dolayı gayemizi elde etmeğe hizmet edecekleri zaman rüşvetçilik, düzenbazlık ve hıyanet hususuiannda duraklamamalıyız. Siyaset yolu ile başkalannın mülkünü tereddütsüz olarak nasıl ele geçireceğimizi bilmeliyiz; eğer bu yolla başkalarına boyun eğdirmeyi ve hükümdarlığınıızı temin edebileceksem.
Bizim devletimiz, bu sessiz işgal yolunda ilerlerken körü körüne İtaat meydana getirmek için lüzumlu olan dehşet havasım sürdürmek hususunda harb korkusunun yerine daha az farkedifebilen fakat daha tatmin edici olan Ölüm cezasını koymak hakkına sahip bulunmaktadır. Adil fakat merhametsiz şiddet, devlet kuvvetinin en büyük amilidir. Sadece menfaatımız için değil aynı zamanda vazifemiz icabı oiarak ve zaferimiz için şiddet ve yapmacık programı devam ettirmeliyiz. Hesaba dayanan bu doktrin kesinlikle kullanılan vasıtalar kadar kuvvvetlidir. Bundan dolayı o vasıtalar ile olduğu kadar şiddet doktrini İle de zafer kazanacağız ve bütün hükümetleri bizim hükümetimizin tebası haline getireceğiz. Bütün itaatsizliklerin ortadan kalkması için bizim merhametsiz olduğumuzu bilmek onlcra yetecektir.
Çok eski zamanlarda «hürriyet, eşitlik, kardeşlik» kelimelerini halk kitleleri arasmda ilk defa biz bağırdık. O günlerden beri her taraftan gelip ju oltaya takılan budala papağanlar tarafından bu kelimeler çok defalar tekrar edlldi. Bunlarla, evvelce avamın baskısına karşı çok güzel muhafaza edilen dünyanın refahı ve ferdin hakiki hürriyeti giderildi. Yahudi olmayanların sözde zeki insanları, ilim sahipleri, bu mücerred kelimelerin hakiki manalarım anlayamadılar, Bunların manalarının ve karşılıklı münusebetlerinin çelişmesine dikkat etmelidir. Görmediler ki mahlükat arasında eşitlik yoktur ve hürriyet olamaz. Yaratılıştan akıl, seciye ve kabiliyetler eşit değildir. Düşünmediler ki avam tabakası kördür. Onların arasından seçitip yönetimi üzerlerine alan sonradan görmeler de siyaset mevzuunda avam tabakasının kendisi gibi kördürler. Yetişmiş bir kimse bir budala da olsa yine hükmedebilir. Halbuki yetişmemiş kimse çok zeki de olsa siyasetten bir şey anlamaz. Bütün bu hususiara Yahudi olmayanlar dikkat atfetmedi. Oysa ki her zaman hanedan hükümdarlıkları bu fikirlere dayanmıştır. Çünkü baba, siyasî işlere dair bilgileri oğluna naklederdi. Bu suretle bunları hanedan ailesinden başka kimse bilmez ve kimse onları yönetilenlere ifşa edemezdi. Zaman geçtikçe siyasî işlerin gerçek pozisyonu olan hanedan içindeki intikal, manasım kaybetti ve bu durum davamızın başarısına yardımcı oldu.
Dünyanın her köşesinde «hürriyet, eşitlik, kardeşlik» kelimeleri şuursuz ajanlanmız sayesinde, bizim sancağımız coşkunluğu taşıyan çok sayıda kimseleri saflanmıza soktu. Bu kelimeler daima Yahudi olmayanların refahım kemiren, her tarafta sulhu, sükuneti, dayanışmayı, yok eden, Yahudi olmayan devletlerin bütün müesseselerini tahrip eden mahvedici kurtçuklar oldular. İlerde göreceğiniz gibi bu durum bize zaferimiz için yardım etmektedir. Bu, diğer şey
ler meyanındo en kuvvetli imkanı, yöni imtiyazları yıkma, başka bir ifade ile Yahudi olmayanların aristokrasismin tüm mevcudiyetim' yok etme imkanım elimize geçirmeğe bizi muktedir kıldı, Bu sınıf, halkları ve memleketlerin bize karşı sahip oldukları yegane müdafaa vasıtası idi. Yahudi olmayanların tabiî ve soya dayanan aristokrasisinin yıkıntıları üstünde biz para aristokrasisinin önderiiğinde bizim tahsil görmüş tabakamızın aristokrasisini kurduk, Bize bağlı olan serveti ve bizim Siyon Liderlerimizin tertip ettiği tahrik kuvveti olan bilgiyi bu aristokrasinin şartları olarak tesis ettik.
İhtiyacımız olan İnsanlarla münasebetlerimizde daima beşer düşüncesinin en hassas duyguları, para hesabı, tamah ve ihsanın maddî ihtiyaçları hususundaki açgözlülük üzerinde istemek suretiyle zaferimîz kolaylaştırılmış bulunmaktadır. Bu beşerî zafiyetlerin her biri tek basma ele alınınca şahsî teşebbüsü felce uğratmaya yeterlidir. Çünkü insanların temayüllerine göre istedikleri verilerek faaliyetleri satın alınmıştır.
Hürriyetin mücerretliği, her memlekette avamf; hükümetlerin, memleketin sahipleri olan halkın kahyası olmaktan başka bir şey olmadıkları ve kahyanın ise eskimiş bir eldiven gibi değiştirilebileceği fikrine inandırmağa bizi muktedir kıldı.
Halk temsilcilerinin bu değiştirilme imkanı, onları bizim emirimize tabi hale getirdi ve böylece bize onları tayin etme kuvveti verdi.
PROTOKOL 2
Gayelerimize erişebilmek için harplerin mümkün olduğu kadar arazi kazançları ile neticelenmemesi zorunludur. Böylece harpler ekonomik alana kaydıralıcaktır. Bu alanda milletler, verdiğimiz yardımda üstünlüğümüzün kuvvetini sezmekte gecikmiyeceklerdir, Bu durum her iki tarafı bizim beynelmilel ajan kadromuzun merhametine terkedecektir. Bu kadromuz milyonlarca göze sahip olup devamlı olarak gözetleme halindedir ve hiçbir tahdit onları engellememiştir. Sonra bizim beynelmilel hukukumuz, millî hukuku ortadan kaldıracak ve devletin medenî kanunları, tebası arasındaki münasebetleri nasıl idare ediyorsa milletleri öyle idare edecektir.
Halkın içinde kabiliyetleri ve kölece itaatlerine göre titiz bir dikkatle saçeceğirniz idareciler, idare etme sanatında eğitim görmemiş kimselerden olacak ve bundan dolayı kendilerinin müşavirleri ve uzmanları olan ve çocukluktarından beri bütün dünya işlerini idare etmek için yetiştirilen bilgi ve zeka canibi kimselerin ellerinde oyuncak olacaklardır. İyice bildiğinim gibi bizim bu u^manlarımız idare hususunda ihtiyaç duydukları rna!ümat! bizim Siyasî plönlanmızdan, tarih derslerinden ve her an geçen hadiselerin müşahadcsinden çikarmışlardır. Yahudi Oimanyanlar peşin hükümsüz tarih müşahadeierinin tatbikatı ile yönetilemezler. Onlar neticelerden tenkidî bir görüş çıkarmayan nazarî usule alışıktırlar. Bundan dolayı bizim onları hesaba katmaya ihtiyacımız yoktur. Bırakın onları vakti gelinceye kadar kendilerini eğlendirsinler veya girişken mazilerinin yeni şekillerinin ümidi içinde ve zevklerinin hayalleri ile yaşasınlar. Bfrakın; bizim onları ilmin emirleri diye kandırdığımız oyunların baş roiünü oynasıntar. Bu maksatla devamlı olarak basımmız vasıta İle bu nazariyefere körü körüne itimad uyandınyoruz. Yahudi olmayanların bilim adamları bilgileri ile böbürlenecek ve ilimden elde edeceği bütün malumatı makul bir şekilde doğruluğunu ıspat etmeden tatbik mevkiine koyacaktır. Halbuki bizim uzman ajan kadromuz onların kafalarım bizim arzu ettiğimiz istikamette eğitmek için bunları kurnazlıkla tertip etmişlerdir.
Bir an bile bu ifadelerimizi boş sözler sanmayın. Bizim tertip ettiğimiz Darvvinizm, Marxizm, Nietzcheizmin başarılarını dikkatle düşünün, Biz Yahudiler için bu direktiflerin Yahudi olmayanların fikirleri üzerinde nasıl bir bölücü etki vaotiaim aörmek herhalde zor olmayacak.
Siyasette ve idarî işleri yönetmekte hata yapmaktan kaçınmak için milletlerin düşüncelerim, seciyelerim' ve temayüllerini hesaba katmak bizim için zaruridir. Siyasetimizin zafer ve onun meydana getrdiği mekanizmanın işleyişi, karşılaştığımız halkların mizacına göre değişmelidir. Onun tatbikatı şimdiki zamanın ışığında geçmişten alınan derslerin hülasalarına dayanmadıkça temin edilmiyecektir.
Bu günün devletlerinin elinde büyük bir kuvvet vardır ki halkın içinde düşünce hareketleri meydana getirir. Bu, basındır. Basının rolü devamlı olarak ihtiyaçları zaruri imiş gibi göstermek, halkın şikayetlerim ifade etmek ve hoşnutsuzluk meydana getirmektir. İfade hürriyetinin zaferi basında mücessem hale gelir. Fakat Yahudi olmayan devletler bu kuvvetin nasıl kullanılacağım bilmediler ve o kuvvet bizim ellerimize geçti. Basın vasıtası ile kendimiz gölgede kalarak tesir yapmak gücünü kazandık. Her ne kadar kan ve göz yaşı deryaları içinde toplamağa mecbur olmuş isek de basın sayesinde altım elimize geçirdik. Gerçi halkımızın içinden birçoğunu feda ettik, fakat altın elirrrize geçti. Safımızdan feda edilen her şahıs Allah nazarında bin Yahudi olmayan şahsa bedeldir.
PROTOKOL 3
Bugün size söyleyebilirim ki hedefimiz şimdi bize sadece birkaç adım uzaklıktadır. Uzun yolun yürünecek ancak ufak bir kısmı kaldı. Kendisi ile halkımızı temsil ettiğimiz sembolik yılanın, önünde yürüdüğümüz çemberi kapanacaktır. Bu halka kapanınca bütün Avrupa devletleri kuvvetli bir mengene içinde onun büklümlerine kilitlenecektir.
Bu günlerin anayasal terazileri kısa zamanda kırılacaktır. Çünkü üzerinde döndüğü ekseni aşınıncaya kadar durmadan sarsılsın diye biz onu dengesiz kurduk. Yahudi olmayanlar o eksene yeterli derecede sağlam kaynak yaptıklarım zannediyorlar ve o terazilerin dengeye geIceğinî umuyorlardı. Fakat eksenler —tahtlarındaki krallar— kontrolsüz ve sorumsuz yetkileri İle şoşkına dönmüş olan ve budalaca hareket eden temsilcileri tarafından kuşatılmışlardı. Bunlar bu yetkileri saraylarda teneffüs edilen dehşet havasına borçluydular. Bu şahıslar halkları ile teması kesince tahtlanndaki krallar iktidara göz diken kimselere karşı artık halk ile aniaşıp kendilerini kuvvetlendirmeye muktedir otamıyoriardı. Biz, uzak görüşlü hükümdar iktidarı ile halkın kör kuvveti arasında her iki taraf da manasım kaybetsin diye bir uçurum meydana getirdik. Bir kör ile değneği gibi ki, ikisi de birbirinden ayrı olunca kuvvetsizdir.
İktidar peşinde koşanlar iktidarı kötüye kullanmaya tahrik etmek için, bütün kuvvetlerin liberal temayüllerim bağımsızlığa doğru yönelterek onların hepsini birbirine muhalif hale getirdik. Bu maksatla her çeşit teşebbüsü teşvik ettik, bütün partileri silahlandırdık, iktidar mevkiini her ihtiras için hedef haline getirdik. Devletleri karışık bir yayın kalabalığının çarpıştığı gladyatör arenaları haline getirdik. Kısa bir zaman sonra karışıklıklar ve iflaslar bütün dünyayı kaplayacaktır.
Çok konuşan gevezeler parlamento oturumlarım ve yönetimle ilgili toplantıları konuşma müsabakası haline çevirmektedir. Atılgan gazateciler ve vicdansız yazarlar her gün idareci memuriara sa id iriyorlar. Cılgına dönmüş avamın yumrukları altında herşey hovaya uçuşurken iktidarın suiistimali, bütün müesseseleri kendilerini devirmeğe hazırlayan son manivela olacaktır.
Bütün halk fakirlik sebebi ile ağır çalışma mecburiyetine zıncirlenmiştir. Bu, onların evvelce vurulduğu kölelik ve toprağa bağlı kölelik zincirlerden daha kuvvetlidir. Onlar bu zincırlerden kendilerini herhangi bir yolla kurtarabitirlerdi. Fakat yoksulluktan asta kurtulamayacaklardır. Biz anayasa kitleler için hayali ve gerçek dışı gözüken bir kısım haklar dahi! ettirdik. Halkın hakları ismi de, verilen bu hakların hepsi,, yalnız bir fikir halinde mevcud olabilir ve fiilî hayatta asla gerçekleştirilemez. Proleterya bizim. emrettiğimiz yönde ve bizim iktidar mevkiine yerleştirdiğimiz ajan kadromuzun hizmetinde bulunan kimseler lehinde rey kulanmalannın karşılığı olarak acıyıp soframızdan kendilerine fırlattığımız ekmek kınntılanndan başka anayasadan bir menfaat elde etmediğine göre, konuşmacıların gevezelik yapma hakkı elde etmeleri, gazetecilerin güzel yazılar yanında saçma şeyler yazma hakkına sahip olmaları, ağır yükünün altında beli ikiye bükülmüş proleter işçi için ne ifade eder? Cumhuriyete ait haklar, fakir bir insan içi nacı bir istihzadan başka bir şey değidir. Çünkü bir taraftan hemen hemen her gün çalışmaya mecbur olması sebebiyle o hakları kullanmaya muktedir değildir. Diğer taraftan o haklar kendisini yoldaşlarının grevlerine ve işverenlerin lokavtlanna bağlı hale getirdiğinden muntazam ve muayyen gelirinin bütün teminatından mahrum etmektedir.
Bizim rehberliğimiz altında halk, aristokrasiyi yok etti. O aristokrasi ki; kendisinin tek ve yegane müdafaa vasıtası ve halkın refahına bağlı ve ondan ayrılması imkansız menfaatleri sebebiyle de kendilerini besleyen bir anne idi. Şimdi aristokrasinin yık.ılması sebebiyle halk, para öğüten merhametsiz alçakların pençesine düştü. Bunlar işçilerin boyunlarına acımasız ve zalim bir boyunduruk vurdular.
Biz işçileri bu baskıdan kurtaracak kimseler olduğumuzu ileri sürerek sahnede görüneceğiz ve bizim savaşan kuvvetlerimiz olan Sosyalistlerin, Anarşistlerin ve Komünistlerin saflanna girmelerini onlara telkin edeceğiz. Bu savaşan kuvvetleri mizi biz; sosyal masonluğumuzun .sözde bütün beşeriyetin dayanışması ve kardeşçe idaresi gereğince daima destekledik. İşçilerin örneğinden kanunen faydalanmakta olan aristokrasi; İşçilerin iyi beslenmeleri, sıhhatli ve kuvvetli olmaları ile alakalanırdı. Biz ise tam aksine Yahudi olmayanların öldürtülerek azalmalarından menfaat bekliyoruz. Bizim kuvvetimiz devamlı yiyecek kıtlığı ve işçinin beden zayıflığında gizlidir. Çünkü bütün bunlar onun bizim arzularımızın kölesi olmasına delalet eder. O kendi yetkileri içinde bizim arzulanmıza karşı koyma kuvvet ve enerjisini bulamıyacaktır. Kralların kanunî otoritesinin aristokrasiye verdiği işçiyi idare hakkını, açlık daha sağlam bir şekilde bize verir.
Biz avam tabakasını açlığın doğurduğu sıkıntı, hased ve kin ile harekete geçirecek ve yolumuzun üzerinde bizi engelleyen ne varsa onların elleri ile silip yok edeceğiz.
Bütün dünyaya hükmedecek olan hükümdanmızın taç giymesi vakti gelince, aynı eiler ona engel olabilecek her şeyi ortadan kaldıracaklardır.
Yahudi olmayanlar bizim uzmaniarımızın telkinleri ile harekete geçirilmeksizin düşünme alışkanlığım kaybetmişlerdir. Bundan dolayı bizim krallığımız kurulunca derhal yapacağımız bir işi yapmanın, acil lüzumunu görmüyorlar. Bu iş, bilginin basit ve gerçek bir bölümü ve bütün bilgilerin temeli olan insan hayatinin ve onun sosyal varlığının yapısının gerektirdiği iş bölümünü ve netice olarak insanların sınıf ve şartlar içinde ayrılmaları hususundaki bilgileri okullarda öğretmektedir. Herkesin bilmesi gerekir ki İnsanların çalışma mevzularındaki farklılık sebebiyle herhangi bir eşitlik mevcud olamaz. Bir kimsenin kendini iekeleyen bir hareketi ile bütün bir sınıf kanun önünde eşit olarak sorumlu tutulamaz. O şahısla beraber hiçbir kimsenin değil, yalnız o şahsın kendi şerefi lekelenmiştir, Sırlar içinde o!an ve Yahudi olmayanlann öğrenmesine imkan vermediğimiz cemiyet kuruluşunun gerçek ilmi herkese gösterecektir ki mevki ve iş, muayyen bir çevre içinde muhafaza edilmelidir. Şöyle ki, fertlerin bir eğitimden geçmiş olmaları sebebiyle kendilerine uygun olmayan bir işi yapmaya davet edilmeleri yüzünden insanların ıztırab kaynağı olmasınlar. Bu ilmin tamamen okunmasından sonra halk gönüllü olarak iktidara itaat edecek ve devlette kendilerine tahsis edilen mevkii kabul edecektir. Bilimin bizim geliştirdiğimiz bugünkü durum ve istikametinde halkı yanlış yofa sevketme kastı ile hareket edilmesi ve halkın kendisinin cehaleti sayesinde onlar basılı şeylere körü körüne inanır,bağrına basar. Bir kör kendisinden üstün saydığı her duruma kin duyar. Çünkü sınıf ve durumun manaiannın idrakine sahip değildir.
Ticarî mübadeleler üzerindeki muameleleri durduracak ve sanayii felce uğratacak olan e" konomik krizleri tesiri bu kini daha fazla artıracaktır. 'Bizce bilinmekte olan bütün gizli yeraltı metodlan ile ve tamamile elimizde olan oltın'ın yardımı ile bütün Dünyada ekonomik krizler meydana getirecek, bu krizler vasıtasıyla Avrupa'daki bütün memleketlerde bütün işçi güruhunu aynı anda sokaktara fırlatacağız. Bu güruh; cehaletlerinin basitliği içinde zevkle dökerim, cehaletlerinin basitliği içinde zevkle dökecekler ve beşikte bulundukları günlerden beri hased ettikleri malları o zaman yağma etme imkanı bulacaklardır.
Bizimkilere dokunmayacaklardır. Çünkü saldırı anı bizce bilinecek ve biz kendimizinkileri muhafaza etmek için tedbirler alacağız.
Göstermiş bulunmaktayız ki, hödiselerin gelişmesi bütün Yahudi olmayanları idrakin hakimiyetine sokacaktır. Bizim istibdadımız kesin olacaktır. Çünkü o, bütün kargaşalıkları tedbirli bir şiddetle yatıştırmayı ve bütün müesseselerde liberalizmi yakıp kül etmeği bilecektir.
Halk kendisine hürriyet adı altında her türlü müsaade ve müsamahada bulunulduğunu görünce kendisini hükümdar tahayyül ederek yolunun üzerindeki iktidara saldırdı. Fakat tabii diğer bütün körler gibi birçok engellere rastladı. Bir kılavuz arama telaşına kapıldı. Eski durumuna dönme idrakine asla sahip olmadı ve bütün iktidarım bizim ayaklarımızın altına attı. Bizim «büyük» ismini verdiğimiz Fransız ihtilalim hatırlayın. Onun hazırlanmasındaki sırlar bizce gayet iyi bilinmektedir. Çünkü o tamamen bizim ellerimizin eseridir.
O vakitîenberi daima Dünya için hazırladığımız Siyon kanından müstebid kral lehinde, en sonunda bizden bile dönmeleri için halkı bir hareketten diğerine sevkediyoruz.
Bu gün biz enternasyonal bir güç olarak yenilmez bir durumdayız. Çünkü herhangi bir devletin hücumuna uğrarsak diğer devletler tarafından destekleniriz. Yahudi olmayan halkların; kuvvet karşısında yaltakçılık ettikleri halde zayıfların karşısında merhametsiz olmak, hatalar dan kaçınmaz ve cürümlere karşı müsamahakar, hür sosyal sistemin muhaliflerine tahammü! etmeğe isteksiz oldukları halde cesur bir istibdadın şiddeti altında dîn uğrunda ölen kimse kadar sabırlı olmak gibi hususlarda derin alçaklık içinde bulunanları bize bağımsızlık için yardım eden vasıflardır. Bugünün başbakan diktatörlerine sabırla katlanan ve onların suiiistimallerine tahammül eden Yahudi olmayan haklar, bunların en az bir kısmı için yirmi kralın kafasını uçururlardı.
Halk kitlelerinin bu mantıksız, birbirini tutmaz hali, aynı mahiyette görünen olaylar karşısındaki tutumu nasıl izah edilebilir?
Bu, diktatörlerin kendi ajanları vasıtası ile halkların kulağına bu suiistimaller ile devlete verecekleri zararın halkların refahı, onların hepsinin enternasyonal kardeşliği, onların dayanışması ve haklarının eşitliği gibi yüksek bir gaye ile olduğunu söylemeleri vakıası ile izah edilebilir. Tabiî onlar bu birleşmenin sadece bizim hakimiyetimizdeki idare altında başanlınası gerektiğini söylemezler.
Böylece halk dürüst kimseleri mahkum eder ve suçlu kimseleri suçsuz çıkarır, her ne isterse yapabileceğine gittikçe doha çok inanır. Bu durum sayesinde halk her türlü muvazeneyi yok eder ve her adımda karışıklık meydana getirir.
Hürriyet kelimesi insan topluluklarım her kuvvete, her çeşit otoriteye, hatta Aflah'a ve yaratılış kanunlanna karşı savoşa sevkeder. Bunun içindir ki biz krallığımızı kurduğumuz zaman, zalim bir prensip ifade eden ve kitleleri kana susamış hayvanlar haiine getiren bu kelimeyi hayat lugatından silmeğe mecbur olacağız.
Gerçekten bu hayvanlar her zaman kan içip doydukiarında yeniden uykuya dalarlar ve o zamanlarda zincirlerine kolaylıkla vurulabilirler. Fakat onlara kan verilmezse uyumazlar ve mücadeleye devam ederler.
PROTOKOL 4
Her cumhuriyet bir takım safhalardan geçer. Bunların birincisî, oraya buraya atılan kol avamın ilk günlerdeki çılgınca Öfkesinî ihtiva eder. İkincisi, demagoji safhasıdır ki, bundan anarşi doğar ve bu da kaç;nılmaz olarak istibdada götürür. Artık kanunî ve açıktan açığc ve bundan doiayı mes'uliyeti haiz bir istİbdaC değil, fakat görünmeye ve esrarlı bir şekilde gizlenmiş, bununla beraber bir gizii teşkilatın ellerinde olduğu hissedilen bir istibdad. Bunun hareketleri bir paravana gerisinde ve her çeşit ajanın arkasında çalıştığı nisbette vicdansızca olur. O ajanları değiştirmek sadece zararsız değil, fakat devamlı değiştirme sayesinde uzun müddetli hizmetlerin mükafatlandırılması için kaynakların harcanmasını önlediğinden gizti kuvvete gerçekten yardımcıdır da.
Görünmeyen bir kuvveti kim ve ne gibi bir durumda devirebilir? Bizim kuvvetimiz tamamen böyle bir kuvvettir. Yahudi olmayanların masonluğu, bir paravana olarak bize ve amaçlarımıza körü körüne hizmet eder. Fakat kuvvetimizin hareket planı, hatta onun tam hedefi .bütün halk için bilinmeyen bir sır olarak duruyor.
Hürriyet de; Allah'a îman ve insanların kardeşliği temeline dayansa, yaratılışın insanları, derecelere ayıran kesin kanunları tarafından reddedilen eşitlik telakkisine bağlanmasa, zararsız olarak ve halkın refahım bozmaksızın devlet ekonomisindeki yerini alabilirdi. Böyle bir îmanla bir halk toplumu dînî idare mıntıkaiarının vesayeti altında idare edilebilir ve Allah'ın yeryüzünde tertip ettiği nizama itaat ederek manevî çabanın rehberlik eden eli altında rahat ve saygılı bir şekilde yürürdü. Bu sebepledir ki bütün îmanların ei altından mahvına çalışmak, Yahudi olmayanların kafalarından Allah ve maneviyat dkşüncelerini koparmak ve onların yerine aritmetik hesaplar ve maddî ihtiyaçları yerleştirmek bizim için zaruridir.
Yahudi olmayaniara düşünme ve farkına varma hususunda vakit bırakmamak için onların akimi sanayi ve ticarete çevirmelidir. Böylece bütün milletler kar peşinde ve yarışında bütün bütün yutulacaklar ve müşterek düşmanlarım farketmiyeceklerdir. Fakat yine de hürriyetin Yahudi olmayanların toplumlarım parçalayıp yıkması için sanayii spekülatif temele oturtmalıyız. Netice olarak sanati ile topraktan ne çıkarılmış ise onların ellerinden kayarak spekülasyona yani bizim sınıflarımıza geçecektir.(Protokollar Forma: 3)
Üstün gelmek için yapılan şiddetli mücadele ve ekonomik hayata yayılacak sarsıntılar rıureketli, soğuk ve merhametsiz toplumlar meydana getirecektir ve şimdiden getirilmiştir de. Bu toplumlar yüksek siyasete ve dîne karşı kuvvetli bir nefret besleyeceklerdir. Onların yegane kılavuzu kar yani altın'dır, onunla elde edecekleri maddî zevklerden dolayı ona tapacaklardır. Sonra vakti gelince Yahudi olmayanların aşağı tabakaları, iyiyi elde etmek için değil, hatta servet kazanmak için değil, fakat sadece imtiyazlıtara karşı kinlerinden dolayı, bizim iktidar rakiplerimiz olan Yahudi olmayanların alimlerine karşı bizi takip edeceklerdir.
PROTOKOL 5
Bozulmanın her yere girdiği, zenginlerin sadece yarı dolandırıcılık düzenlerinin becerikli sürpriz taktikleri ile kazanç sağladıkları, gevşekliğin hüküm sürdüğü, ahlakın gönüllü olarak kabul edilen prensiplerle değil cezaî tedbirler ve sert kanunlarla muhafaza edildiği, îman ve memlekete dair duyguların kozmopolit inançlarla silindiği toplumiara ne şekilde bir idare tarzı verilebilir? Bu toplumlaro biraz sonra anlatacağım istibdaddan başka ne şekilde bir idare verilebilir? Biz cemiyetin bütün güçlerim ellerimize alabilmek için sıkı bir şekilde merkezleştirilmiş bir hükümet meydana getireceğiz, tebamızın siyasî hayatinin bütün faaliyetlerini yeni kanunlarla mekanik bir tarzda düzenleyeceğiz. Bu kanunlar Yahudi olmayanlar tarafından tanınmış olan bütün müsamaha ve hürriyetleri birer birer geri alacak ve bizim krallığımız herhangi bir anda ve her yerde bize söz ile veya fiilen karşı gelecek olan herhangi bir Yahudi olmayan şahsı yok edecek derecede muhteşem bir istibdad ile temayüz edecektir.
Benim söylediğim şekilde bir istibdadın bu günkü gelişme durumu ile bağdaşamıyacağı bize söylenecektir. Fakat ben size bunun olacağtnı ıspat edeceğim.
Halk, tahtlarında oturan krallara Allah'ın iradesinin izharı olarak baktığı zamanlarda kralların müstebid iktidarına mırıldanmadan itaat ederlerdi. Fakat biz onların kafalanna kendi hakları mevzuunda telakkiler îma ettiğimiz günden beri tahtların sahiplerim alelade şahıslar gibi görmeğe başladılar. Biz onları Allah'a îmanlanndan da uzaklaştırdık. O zaman iktidarın kuvveti halkın sahip olduğu sokaklara fırlatıldı ve bizim tarafımızdan ele geçirildi.
Bundan başka kurnazca dalavereler ile ortaya konan teori ve sözler vasıtası ile, genel hayatın düzenleriyle ve her çeşit diğer desiseler ile kitleleri ve fertleri yönetmek sanatı gibi bizim idareci beynimizin uzmanlarına ait olan hususlarda Yahudi olmayanlar bir şey anlamazlar. Analiz ve müşahadeler, küçük çıkarlar üzerinde hassasiyetle durma gibi maharetlerde bizim rakibimiz yoktur. Siyasî faaliyet planları çizmede ve dayanışmada bizimkihden fazlası mevcud değildir. Bu hususta yalnfz Cizvitler bizimie mukayese edilebilir. Fakat biz kendi gizli teşkilatımızı daima gölgede tutarak, onları açık bir teşkilat olmaları sebebiyle düşüncesiz avamın gözünden düşürmek yolunu bulduk. Bununia beraber muhtemelen Dünya için kendi hükümdarı kim olsa aynıdır. Katoliklerin başı da olsa bizim Siyon kanından müstebidimiz de olsa. Fakat biz seçilmiş kavime bunu bir kayıtsızlık mevzuu yapmak çok uzaktır.
Bir zaman için dünyadaki bütün Yahudi olmayanların bir koalisyonu bizimie belki başarılı bir şekilde mücadele edebilirdi. Fakat onların aralarında mevcud ve kökleri şimdi asla koparılıp çıkarılmayacak derecede derine atılmış olan anlaşmazlıklar sebebiyle bu tehlikeye karşı emniyette bulunmaktayız. Biz, Yahudi olmayanların şahsî ve kavmi hesaplarım, son yirmi yüzyıl boyunca besleyip çok geliştirdiğimiz dinî ve ırkî kinlerim birbirlerinin karşısına çıkardık. Bu sebepledir ki bize karşı kolunu kaldıran herhangi bir yerdeki bir devlet destek görmeyecektir. Onların her biri hatırlannda tutmalıdır ki bize karşı herhangi bir anlaşma kendisi için faydasız olacaktır. Biz çok kuvvetliyiz. Bizim kuvvetimizden kurtuluş yoktur. içinde bizim esrarlı elimiz bulunmadıkça milletler önemsiz bir hususi anlaşma bile yapamazlar.
Bizzat Allah tarafından bütün dünyanın idaresi için bizim seçildiğimizi peygamberler söylemiştir. Allah bizi bu vazifeyi görebilecek bir zeka ile teçhiz etti. Hasım tarafta bir zeka olsaydı bize karşı hala mücadele edebilirdi. Fakat öyle olsa da yeni gelen bir kimse eskidenberi yerleşmiş olan bir kimse ile denk olamaz. Bu sebeple aramızdaki mücadele, dünyanın bu güne kadar asla görmediği şekilde merhametsiz olacaktı. Evet onların zekösı çok geç yetişmiş oiacaktı. Bütün devlet mekanizmalannın tekerlekleri bir motor kuvveti ile hareket ettirilir ki o bizim ellerimizdedir. Devlet mekanizmalarının bu motoru altındır. Siyon Liderlerimiz tarafından icad edilen politik ekonomi ilmi uzun zamandanberi sermayeye şahane nüfuzunu vermiş bulunmaktadır.
Sermayenin engelsiz olarak işletilmesi için o, sanayi ve ticarette inhisar tesis etmek hususunda, hür olmalıdır. Bu, şimdiden görünmez bir el tarafından dünyanın her tarafında İcra safhasına konulmaktadır. Bu hürriyet, sanayi ite meşgul olanlara siyasî bir kuvvet verecek, bu da halka baskı yapmağa yardımcı olacaktır. Bu günlerde halkları silahsızlandırmak onları harbe sevketmekten, alevler içinde yanan ihtirasları bizim menfaatımıza kullanmak onların ateşini söndürmekten ve başkalannın fikirlerini alıp onların manalarım bize uygun şekilde değiştirmek onları kökünden kazımaktan daha ehemmiyetlidir.
Yöneticiliğimizin en mühim amacı şu hususları ihtiva eder: Halkın zihnini tenkid İle bozmak, onu mukavemet uyandıran ciddî düşüncelerden uzaklaştırmak, zihnî kuvvetleri boş nutukların sahte savaşı ile meşgul etmek.
Her çağda dünya halkları da fertler gibi sözleri iş şeklinde kabul etmişlerdir. Çünkü onlar genel arenadaki gösteri ile tatmin olurlar ve vadleri icraatın takib edip etmediğine nadiren dikkat ederler. Bundan dolayı biz halka söz İle hitab edilecek müesseseler kuracağız ve bu mü
esseseler gelişmeye olan faydalarının beliğ delilini vereceklerdir.
Her yöndeki bütün partilerin serbest dış görünüşlerini zahiren kabulleneceğiz ve bu dış görünüşlere nutuklarda ses vereceğiz. Nutuk veren kimseler o kadar konuşacaklar ki dinleyicilerin sabrım tüketecek ve nutka karşı bîr nefret hasıl edeceklerdir.
Kamuoyunu avucumuzun içine almak gayesiyle her taraftan birbirlerine zıd fikirleri netice çıkamayacak şekilde karşı karşıva getirerek, bu karışıklık içinde Yahudi olmayanların başlarınin dönmesi ve her çeşit siyasi mevzularda hiç bir fikir sahibi olmamanın en iyi hal olduğu kanaatine varmaları için, yeterli bir zaman boyunca çahşarak onları şaşkın hale getirmeliyiz. Halkın siyasî mevzuları anlamaması gerekmektedir. Çünkü o mevzular yalnız halkı idare edenler tarafından anlaşılır. İşte bu birinci sırdır.
Hükümetimizin başarısı için zarurî olan ikihci sır aşağıdaki hususları ihtiva eder: Millî başarısızlıkları, ihtirasları ve medenî hayat şartlarım çoğaltmak. Böylece keşmekeş doğuran bir durum içinde bir kimsenin nerede bulunduğunu bilmesi imkansız olacak ve neticede halk birbirlerini anlamaz duruma gelecektir. Bu tedbir başka bir yoldan da bize hizmet eder. Şöyle ki, bütün partilerin arasına anlaşmazlık eker, hala bize boyun eğmek istemiyen bütün toplu güçleri yerinden çıkarır ve işimize herhangi bir derecede engel olabilecek herhangi bir şahsî te
şebbüsün cesaretini kırar. Bize karşı şahsı teşebbüsten daha tehlikeli bir şey yoktur: Eğer o, arkasında bir dahîye sahipse böyle bir şahsî teşebbüs oralarına anlaşmazlık ektiğimiz, milyonlarca kişinin yapabileceğinden fazla şey yapar. Biz, Yahudi olmayan cemiyetlerin eğtimini o şekilde yönetmeliyiz ki her ne zaman şahsî teşebbüs isteyen bir mevzu ile karşılaşsalar meyus bir acz içinde elleri böğürlerinde kalsın. Çalışma hürriyetinin neticesi olan büyük cabalar bir başkasının hürriyeti İle karşılaşınca kuvvetleri tüketir. Bu çarpışmadan ağır ahlakî sarsıntılar, hareketler ve başarısızlıklar ortaya çıkar. Bütün bu vasıtalario Yahudi olmayanların kuvvetim o şekilde azar azar tüketeceğiz ki ontar bize Dünyanın enternasyonal iktidarım sunmaya mecbur olacaklardır. Bu durum herhangi bir şiddet hareketinde bulunmaksızın Dünyanın bütün devletierinin kuvvetlerini tedricen yutmağa ve bir üstün hükümet teşkil etmeğe bizi muktedir kılacaktır. Bu günün hükümdarları yerine bir hayalet dikeceğiz ki ona yüksek hükümet idaresi denilecektir. Onun elleri bir kıskaç gibi her istikamete uzanacak ve onun teşkilatı öyle muazzam ölçülerde olacaktır ki Dünyanın bütün milietierine boyun eğdirmekte başarısızlık göstermiyecektir.
PROTOKOL 6
Biz yakında büyük paraların hazineleri olacak muazzam inhisarlar kurmaya başlayacağız. Yahudi olmayanların geniş servetleri bile o derece bunlara dayanacaktır ki siyasî mahvoluşun ............... ertesi günü devlet kredileri ile birlikte batıp gideceklerdir.
Burada hazır bulunan ekonomistler, bu tertibin ehemmiyetim bir kere tasavvur edin!..
Bizim yüksek hükumetimîzi, bize gönüllü olarak İtaat eden kimseleri koruyan ve onlara iyilik eden bir durumda göstererek mümkün olan her yol ile onun önemini arttırmalıyız.
Siyasî bir güç olan Yahudi olmayanların aristokrasisi öldü. Bizim onu hesaba katmağa ihtıyacırruz yoktur. Fakat arazi sahibi olarak kendi kendilerine yeter oldukları müddetçe hala bize zararlı olabilirler. Bundan dolayı her ne pohasına olursa olsun onları topraklanndan uzaklaştırmak bizim için elzemdir. Arazi vergilerinin arttırılması ile arazilere borç yüklenerek bu amaç en iyi bir şekilde elde edilecektir. Bu tedbirler arazi sahipliğin! engelleyecek ve arazi sahiplerim aciz ve kayıtsız şartsız İtaat etme durumunda tutacağız.
Yahudi olmayanların aristokratları kendilerihi az ile tatmin etmekte irsî olarak kabiliyetsizdirler. Çabucak yanıp bitecek ve söneceklerdir.
Ayni zamanda ticaret ve sanayii, fakat en başta vazifesi sanayie mukabil bir kuvvet teşkil etmek olan spekülasyonu şiddetle himaye etmeliyiz. Spekülatif sanayiin yokluğu öze! ellerde sermayeyi çoğaltır ve toprağı emlak bankalanna borçluluktan kurtararak ziraatin eski haline gelmesine hizmet eder. Biz sanayiin hem emeği hem de sermayeyi araziden çekip çıkarmasını ve spekülasyon vasıtası ile Dünyanın bütün parasının elimize geçmesini bu suretle bütün Yahudi olmayanların proleterya saflanna attimasını arzu ediyoruz. O zaman Yahudi olmayanlar başka bir sebep için olmasa bile var olma hakkını elde etme için önümüzde eğileceklerdir. .
Yahudi olmayanların sanayiini tamamen çökertmek için Yahudi olmayanların arasına geliştirdiğimiz lüksü ve spekülasyonun yardımına getireceğiz. Çünkü lüks için hırslı talep, herşeyi yutup bitirmektedir. Biz işçi ücretlerini yükselteceğiz, fakat bu işçilere hiçbir menfaat sağlamıyacaktır. Çünkü biz aynı zamanda hayat için en lüzumlu şeylerin fiyatlannda da yükselme meydana getireceğiz ve bunun ziraat ve hayvancılıktaki gerileme sebebiyle olduğunu iddia edeceğiz. Ayrıca işçileri anarşiye ve sarhoşluğa alıştırarak istihsal kaynaklarım kurnazlıkla ve el altından derin bir şekilde mahvetmeğe çalışacağız. Aynı zamanda bu tedbirlerle yanyana olarak Yahudi olmayanların eğitim görmüş bütün güçlerini ortadan kaldırmak için her tedbiri alacağız.
Bu faaliyetlerin gerçek manalarının vaktinden önce Yahudi olmayanların gözlerine carpmamosı için bu faaliyetleri «işçi sınıfına hizmet hususunda ateşli bir arzu ve politik ekonominin büyük prensipleri» iddiaları ile maskeliyeceğiz. Politik ekonomide ise bizim ekonomik nazariyeSerimizin enerjik, bir propogandosı sürdürülmektedir.
PROTOKOL 7
Silahlanmanın hızlandıriiması ve polis kuvvetlerinin artırılmast yukarda bahsedilen planların yerine getiriimesi için tamamen elzemdirler. Biz istiyoruz ki Dünyadaki bütün devletlerde bizlerden başka ancak proleterya sürüleri bizim menfaatlarımıza bağlı birkaç, milyoner, polisler ve askerler bulunsun.
Baştanbaşa bütün Avrupa'da ve Avrupa ile münasebetleri vasıtası ile diğer kıtalarda karışıklıklar, anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar meydana getirmeliyiz. Bununla biz iki menfaat etde ederiz. İlk olarak, istediğimiz yerde karışıklıklar meydana getirmek veya sükuneti temin etmek kuvvetine sahip olduğumuzu iyice bilecek olan bütün memleketleri kontrol altında tutabiliriz. Bütün bu memleketler bizde kaçınılmaz bir baskı gücü görmeğe alıştıktırlar. İkinci olarak da siyasî vasıtalarla ekonomik anlaşmalarla veya borç yükümlülükleri ile her devletin kabmelerinde gördüğümüz bütün iplikleri entrikalarımızıa karmakarışık bir hale getireceğiz. Bu hususta başanya ulaşmak için müzakereler ve anlaşmalar sırasında büyük kurnazlık ve tesir kullanmalıyız. Fakat «resmî lisan» denilen hususlarda bunun zıddı taktikleri kullanacak, dürüstlük ve uysallık maskesi takınacağız. Dikkatlerine sunduğumuz şeylerin yalnız dışına bakmaya alıştırdığımız Yahudi olmayan millet ve hükümetler bu durumda bizi hala insan soyunun iyilik edici ve kurtarıcıları olarak kabule devam edeceklerdir.
Bize karşı muhalefet hareketlerinin hepsine, buna cür'et eden memleketin komşularınin ilan edeceği bir harb ile cevap verme durumunda olmalıyız. Fakat eğer o komşular da bize karşı gelme tehlikesine atılırlarsa o zaman bir Dünya harbi ile mukavemet göstermeliyiz.
Siyasette başarının başlıca sebebi teşebbüslerindeki gizliliktir. Diplomatın sözü işlerine uymamalıdır.
Biz ihmal edilebilecek birkaç istisnası ile şimdiden tamamen ellerimizde olan basın vasıtası ile gizlice suflörlük ettiğimiz ve kamu oyu oiarak takdim edeceğimiz şeyle, istediğimiz sonuca şimdiden yaklaşmakta olan geniş bir şekilde tasarlanmış planımızın gösterdiği yönde faaliyette bulunmaya Yahudi olmayan hükü metleri mecbur etmeliyiz.
Avrupa'nın Yahudi olmayan hükümetlerim kontrol altında tutma sistemimiz kısaca şöyle özetlenebilir: Onlardan bir tanesine karşı kuvvetimizi yıldırıcı teşebbüslerle göstereceğiz. Hepsine karşı ise; eğer bize karşı umumi bir ayaklanmaya imkan verirsek, Amerika, Çin ve Japonya topları ite cevap vereceğiz.
PROTOKOL 8
Hasımlarımızın bize karşı kullanabilecekleri bütün silahlar ile kendimizi silahlandırmalıyız, Anormal bir şekilde küstahça ve haksız görünecek hükümler söylemeğe mecbur kalacağımız haller için kanunî terimler lügatından en ince ifade gölgelerim ve düğümlü noktaları bulup çıkarmalıyız. Çünkü bu kararların kanunî şekle dökülmüş en yüksek ahlak prensipleri olarak görünecekleri ifadeler içinde ileri sürülmeleri mühimdir. Bizim yöneticiliğimiz, aralannda çalışmağa mecbur olacağı bütün medeniyet kuvvetleri ile kendini kuşatmalıdır. O, kendisini siyasî konuların yazarları, hukuk tatbikatçıları, idareciler, diplomatlar ve nihayet bizim Özel okullarımızda hususî üstün talim ve terbiye görmüş kimseler ile kuşatacaktır. Bu kimseler sosyal yapının bütün sırlarının bilgisine sahip olacaklar, siyasî alfabeler ve sözler ile tertip edilecek her lisanı bilecekler, insan mizacının üzerinde işlemeğe mecbur olacakları bütün hassas telleri ile beraber, bütün derinliklerinaen haberdar olacaklardır. Bu teller Yahudi olmayanların düşünüş şekli, onların temayülleri, kusurları, kötü huyları, meziyetleri, sınıf ve durumlarının hususiyetleridir. Söylemeğe lüzum yoktur ki otoritenin yukarda bahsettiğimiz kabiliyetli yardımcıları, kendilerinin idarî işlerim, o işlerin gayesinin ne olduğunu düşünme zahmeti vermeksizin ve o işlerin ne için lüzumlu otduğunu asla incelemeden yapmağa alıştırılmış olan Yahudi olmayan kimseler arasından alınmayacaktır. Yahudi olmayanların idarecileri kağıtları okumadan imzalarlar ve onlar ya ücret için veya İhtiras sebebiyle hizmet ederler.
Biz hükümetimizi İktisatçıların tüm dünyası İle kuşatacağız. Şu sebeple k,i iktisadî ilimler. Yahudilere verilen öğretimin başlıca mevzuunu teşkil ederler. Yine bizim etrafımızda bankerler, sanayiciler, sermayedarlar ve bilhassa milyonerlerin tüm kadrosu bulunacaktır. Çünkü esasında herşey rakamlar meselesi ile halleledilecektir.
Devletimizde sorumlu mevkileri Yahudi kardeşlerimize tevdi etmekte herhangi bir tehlike mevcud olmayacağı zamana kadar, bir zaman tehlike mevcut olmayacağı zamana kadar, bir zaman için bu mevkileri mazisi kötü şöhreti kendileri ile halk arasında bir uçurum teşkil eden şahısların ellerine vereceğiz. O şahıslar eğer bizim emirlerimize itaat etmezlerse cezaî sorumluluk ile veya ortadan kaybolma durumu ile karşılaşacaklardır. Bunlar o şahısları son nefeslerine kadar bizim menfaatlerimizin müdafii yapmak içindir.
PROTOKOL 9
Prensipterimizin tatbikinde içinde yaşaaiğınız ve faaliyet gösterdiğiniz memleketin halkının karakterine dikkat edin. Bu prensiplerin umumî bir şekilde ve aynen tatbiki halkın bizim modelimizde yeniden eğitilmiş olacağı zamana kadar başarılı olamaz. Fakat göreceksiniz ki bunların tatbikine tedbirli bir tarzda yaklaşarak on sene geçmeden en sabatkar karakter değişecek ve halen bize İtaat ettirmiş olduklarımızın soflarına yeni bir halk toplumu daha eklenecektir.
Aslında bizim masonik parolomızın ifadeleri olan liberal kelimeler yani «hürriryet, eşitlik, kardeşlik», biz krallığımızı kurduğumuz zaman bizim tarafımızdan artık birr parola teşkil etmeyen ve sadece bir idealizm ifade eden sözler haline yani «hürriyet hakkı, eşitlik vazifesi, kardeşlik ideali» şekline çevrilecektir. Böylece o şekle sokulacaktır ki boğayı boynuzlarından yakalamış olacağız ............... Biz şimdiden kendimizinkinden başka her çeşit idareyi, her ne kadar onlardan çoğu hukukan mevcud bulunuyorlarsa da, fiilen yok etmiş bulunuyoruz. Şimdiki zamanda eğer herhangi bir devlet bize karşı bir itirazda bulunursa, bu durum bizim önceden verdiğimiz yetki ve bizim emrimiz iledir. Çünkü onların Yahudi düşmanlığı küçük yaştaki kardeşlerimizi terbiye etmemiz hususunda bize gereklidir. Daha fazla açıklamaya girmeyeceğim Çünkü bu mesele aramızda birçok defalar müzakere mevzuu teşkil etmiştir.
Faalivetlerimizin sahasını sınırlayacak engeller mevcud değildir. Bizim üstün hükümetimiz kabul edilen terminolojide kuvvetli ve tesirli —diktatörlük— kelimesi ile vasıflandırılan kanun dışı şartları içinde bulundurur, Size bir vicdan rahatlığı içinde anlatmak durumundayım ki lider atma binmiş olarak ve bütün askerlerimizin başı olarak, biz kanun yapıcılar, hukukî ve cezaî kararlar infaz edeceğiz, biz öldüreceğiz ve biz affedeceğiz. Biz irade kuvveti ile idare edeceğiz, Çünkü ellerimizde bir zamanlar kuvvetli olan şimdi ise tarafımızdan mağlüb edilmiş bulunan bir partinin küçük parçaları var. Elimizdeki silahlar hudutsuz ihtiras, yanan hırs, merhametsiz hınç, kin ve garazdır.
Kerseyi yutan terör usulleri bizimdir. Hizmetimizde her fikir ve her nazariye mensubu şahıslar, monarşiyi geri getirmek isteyenler, demagoglar, sosyalistler, komünistler ve her çeşitten ütopik halciler vardır. Biz onların hepsini vazifeye koştuk. Onların her biri kendi hesabına otoritenin son kalıntliarının dayanaklarım yok ediyor ve düzenin bütün kurulu şekillerini devirmeğe çabalıyorlar. Bu faaliyetler sebebi ile bütün devletler işkence içindedir. Onlar sükun istiyorlar, Onlar sulh için her şeyi feda etmeğe hazırdırlar. Fakat biz onlaro sulh vermeyeceğiz; ta ki onlar bizi enternasyonal üstün hükümetimizi açıkça ve itaatkar bir şekilde tanıyınçaya kadar.
Halk, sosyalizm meselesinin beynelmilel bir anlaşma yolu ite haliedilmesi lüzumuna dair sesini yükseltti. Ayrı partiler içerisinde bölünme onları bizim ellerimize verdi. Çünkü İddialı birmücadeleyi devam ettirmek için paraya sanıp olmalıdır, ve bütün para bizim ellerimizdedir.
Tahtlarında oturan Yahudi olmayan kralların berrak görüşlü kuvveti ile avam kitlelerinin kör kuvveti arasındaki birlikten korkmamız için sebep olabilirdi. Fakat böyle bir ihtimale karşı lüzumlu bütün tedbirleri almış bulunuyoruz. Biz bu iki kuvvetin arasına karşılıklı terör şeklınde bir siper inşa ettik. Bu suretle halkın kör kuvveti bizim desteğiniz olarak duruyor. Biz, ancak biz, onlara bir lider tedarik edeceğiz ve tabiî onları bizim hedefimize giden yola yönelteceğiz.
Kör halk kitlelerinin elinin bizim kılavuzluk eden elimizden ayrılıp kendi basma serbest ka!mamosı için, bilfiil şahsen olmasa dahi ideolojik sahadaki biroderierimizin en güvenilir olanlarından bazıları vasıtası ile her vesileyle onlarla yakın bir beraberlik içinde olmalıyız. Biz yegane otorite olarak tanındığımız zaman umumî yerlerdeki halk ile şahsen konuşacağız ve onlara siyasî meseleler üzerinde, fakat o meseleleri bize uygun istikamete çevirmek suretiyle ders vereceğiz.
Köy okullarında ne öğretildiğin! kim tahkikedecek? Fakat bir hükümet elçisi veya bizzat tahtındaki kral bir şey söyleyecek olsa derhal bütün devletin bundan haberdar olmaması imkansızdır. Çünkü bu, halkın ağzı ile dışarıya yayılır.
Yahudi olmayanların müesseselerini vaktinden evvel yıkmamak için ona hünerle ve hassasiyetle dokunduk ve onların mekanizmasını hareket ettiren zembereklerin uçlarım ele geçirdik. Bu zemberekler düzeninin sıkı fakat tam hassas yerinde bulunurlar. Biz onların yerine, liberalizmin karşıklığa verdiği ruhsatı yerleştirdik. Biz kanunların icrasına. seçim işlerinin yürütülmesine, basma, icrasına, seçim işlerinin yürütülmesine, basma, şahsın hürriyetine ve bilhassa hür olarak mevcud oluşun köşe taşları olan terbiye ve eğitime ellerimizi sokmuş bulunuyoruz.
Yanlış oldukları bizce bilinen, bununla beraber tarafımızdan telkin edilen prensip ve teoriler içinde yetiştirmek suretiyle Yahudi olmayanların gençliğim aldattık, şaşırttık ve bozduk.
Mevcud kanunlar üzerinde esaslı değişiklik yapılmaksızın ve sadece onlara birbirine zıd yorumlar içinde yanlış mana vererek neticeler alınması yolunda bazı büyük hamleler yaptık. O neticeler, evvela bu yorumların kanunları maskelemesi sonra da karışık kanunlar ağın' anlamayı imkansız hale getirmesinden dolay! onları hükümetlerin gözünden tamamile gizlemesi gerceğinde ifadesini bulur.
Meseleleri hakem kararı ile halletme nazariyesinin menşei işte budur.
Yahudi olmayanlar eğer zamanı gelmeden neler cereyan ettiğini tahmin ederierse onların bize karşı silahla ayaklanacaklarım söyleyebilirsiniz, Fakat biz Batı'dan buna karşı öyle korkutucu bir terör manevrası hazırladık ki en cesur kalpler bile ürker. Metrolar, yeraltı geçitleri o zamandan evvel oralardan bu başşehirler bütün teşkilatları ve arşivleri ile birlikte havaya uçurulacaklardır.
PROTOKOL 10
Bu gün evvelce söylediğim bir sözü tekrarlamakla konuşmaya başlayacağım ve hükümet ile halkların, siyasette dış görünüş ile yetindiklerini aklınızda tutmanızı rica edeceğim. Gerçekten temsilcileri, enerjilerinin çoğunu zevkleri için harcarken Yahudi olmayanlar, hadiselerin altında yatan manayı nasıl farkedebilir? Bunun ayrıntılarına dikkat etmek hareket halîımız için en mühim hususlardandır. Yetkilerin taksimi, konuşma, basın, din (îman) hürriyetleri, cemiyetler kanunu, kanun önünde eşitlik, mülkiyet ve mesken dokunulmazlıkları, vergilendirme (gizlenmiş vergiler), kanunların makabline şümulü mevzuları üzerinde duracağımız vakit bunun bize yardımı olacaktır. Bütün bunlar halkın Önünde doğrudan doğruya ve açıkça temas edilmemesi gereken meselelerdir. Bunlara temas etmenin zarurî olduğu hallerde sınıf sınıf sayılmamalı sadece muasır hukuk prensiplerinin tarafırnızdan kabul edildiği ayrıntılı açıklamalara girmeden ilan edilmelidir. Bu hususta sükut etmenin sebebi bir prensibin ismini zikretmemekie dikkati çekmeden onlardan herhangi birini bırakmak için kendimize hareket serbestliği kazandırmaktadır. Eğer onların hepsi sınıf sınıf sayılsaydı onların hepsi o zaman verilmiş gibi görüneceklerdi.
Avam, siyasî güçte istidat sahibi kimseler için hususî bir sevgi ve saygı besler ve onların bütün şiddet hareketlerim hayranlıkla karşılar, «aşağılık bir iş fakat zekice hazırlanmış», bir oyun, fakat nasıl kurnazca oynanmış, ne muhteşem bir şekilde tatbik edilmiş, ne büyük cüret..»
Bütün milletleri, projesi bizim tarafımızdan çizilen yeni aslî yapının inşa edilmesi vazifesine çekeceğimize güveniyoruz. Bu sebeple ilk önce kendimizi silahlandırmamız ve kendimizde kesinlikle pervasız bir cür'et ve yolumuzdaki bütün engelleri yıkacak olan faal işçilerimizın şahsında dayanılmaz ruh kuvveti toplamamız bizim için zaruridir.
Hükümet darbemizi başardığımız zaman çeşitli halklara şöyle diyeceğiz: «Her şey çok kötü bir şekilde idi, herkes izdırab İle ezildi. Biz size eziyet veren sebepleri, milliyetler, hudutlar, tedavüldeki paraların farklılıkları — ortadan kaldınyoruz. Tabiî bize itaat sözü verip vermemekte serbestsiniz, fakat bizim size ne sunduğumuz hususunda siz herhangi bir deneme yapmadan onun sizce teyid edilmesinin doğru bir hareket olması mümkün müdür?(Protokotlar Forma; 4) O zaman avam bizi övecek ve bizi ümid ve intizarın hep birlikte yapılan zafer alayında ellerinin üzerinde taşıyacaklardır. İnsan nevîi mensuplarının en ufak ünitelerine bile grup toplantıları ve anlaşmaları ile rey vermeği öğreterek bizi Dünya tahtına oturtacak, alet yaptığımız seçim, o zaman amaçlarına hizmet etmiş olacak ve bizi mahkum etmeden evvel son defa olarak, bizi yakından tanımak hususundaki müşterek bir arzunun açıklanmasında rolünü oynayacaktır,
Bunu sağlamak, kesin bir çoğunluk tesis edebilmek için sınıf ve vasıf farkı gözetmeden herkese rey verdirmeliyiz. Çünkü kesin çoğunluk, eğitim görmüş servet sahibi sınıfların reyleri ile elde edilemez. Bu hususta herkese kendine fazla önem verme hissi telkin ederek Yahudi olmayanlar arasında ailenin ve tahsil ve terbiye ile ilgili değerlerinin önemini yok edeceğiz ve ferdî düşüncelerinin ayrılması imkanım ortadan kaldıracağız. Tarafımızdan idare edilen avamın öne geçmesine müsaade etmeyeceğiz, hatta onları dinlemiyeceğiz. Onlar bize itaat ve teveccühün karşılığı olarak kendilerine ödediğîmiz şey olan yalnızca bizim sözlerimizi dinlemeye alışıktırlar. Böylece biz kör ve büyük 6ir kuvvet meydana getireceğiz ki bu kuvvet avamın liderleri olarak onların basma geçirdiğimiz aianlarımızın yol göstermesi olmadan asla hiçbir yöne hareket etme durumunda olamayacaktır. Halk bu rejime boyun eğecektir. Çünkü kazançtan, zevkleri ve her çeşit menfaatlannın reçetesinin bu tiderlere dayanacağım bileceklerdir.
Bir hükümetin planım yalnız bir beyin hazırlamalıdır. Çünkü eğer birçok kimsenin zihninde bölünüp parçalanmasına müsaade edilirse asla sağlam bir şekilde perçinlenmez. Bundan dolayı bizim hareket planım bilmemize izin verilebilir, fakat ondaki mahareti, onu meydana getiren parçaların birbirine bağlılığım, çümielerin gizli manasının tatbiki kuvvetini altüst etmeyeHm diye, onu müzakere etmemize müsaade edilemez. Bu çeşit bir işte çok sayıda reyler vasıtası ile müzakere ve değişiklikler yapmak onun üzerine her anlayışın ve her yanlış aniayışın damgasım basar ki bunlar onun derinliğine nüfuz edemez ve gizli entrikalarına uzanamaz. Biz planlanmızın tesirli ve uygun bir şekilde tertip edilmesini istiyoruz. Bundan dolayı rehberimizin zekasının eserini avamın zehirli dişlerine veya hatta seçilmiş bir gruba fırlatmamalıyız.
Bu planlar mevcud müesseseleri hemen sim. di başaşağı etmeyecektir. Bunlar onların yalnız ekonomilerinde ve bunun neticesi olarak da gelişmelerinin bütün toplu hareketlerinde değişiklik yapacaktır ki böylece bizim ptammızıda çizilen yollar istikametine yönelmiş olacaklardır.
Bütün memleketlerde çeşitli isimler altında mevcud bulunan şeyler hemen hemen bir ve aynı şeylerdir. Temsil etme ve edilme. Bakanlık, Senato, Devlet Şürası, Yasama ve Yürütme heyetleri. Size bu müesseselerin birbirleri ile münasebetinin işleyişin! izah etmeğe lüzum görmüyorum. Çünkü siz bunların hepsine vakıfsınız.
Yalnız şu hususa dikkat edin ki yukarda isimleri söylenen müesseseler devletin birkaç mühim vazifesini karşılar. Üzerinde durmanızı rica edeceğim ki «mühim» kelimesin! ben müesseseler icin değil, vazife için kullandım. Netice olarak mühim olan müesseseler değil, fakat onların vazifeleridir. Bu müesseseler kendi aralannda bütün idarî, teşriî, icraî yönetim vazifelerini taksim etmişlerdir. Bundan dolayı insan vücudundaki organların işlediği gibi işlerler. Eğer biz devlet makinelerinde bir parçayı bozarsak devlet bir insan vücudu gibi hastalanacak ve ölecektir.
Liberalizm zehirini devlet organizmasına soktuğumuz zaman onun bütün siyasî görünüşü değişikliğe uğradı. Devletler öldürücü bir hastalığa yakalanmışlardır— kan zehirlenmesi. Geri kalan iş onların can cekişmelerinin sonunu beklemektir.
Liberalizm anayasal devletleri meydana çıkardı. Bunlar Yahudi olmayanların yegane koruyucusunun yani istibdadın yerini aldı; ve bir anayasa ise gayet iyi bildiğiniz' gibi bir anlaşmazlık, yanlış anlama, çekişmeler, uyuşmazlıklar, semeresiz parti kışkırtmaları, parti kaprisSerinin okulu olmaktan başka bir şey değildir. Kısaca devlet isterinin şahsiyeEini yıkmağa hizmet eden her şeyin okulu. Konuşmacıların kürsüsü de basından daha az tesirli değildir. İdarecileri hareketsizliğe ve güçsüzlüğe mahkum etmiş ve bu suretle onları faydasız ve lüzumsuz kılmıştır. Gerçekten birçok memlekette idareciler bu sebepten dolayı mevkilerinden indirilmişlerdir. O zaman cumhuriyetler devri bir imkan dahiline girdi ve gerçekleştirilebildi ve sonra biz hükümdarın yerine bir yönetim karikatürü, bizim kuklaiarımız, köielerimiz olan mahlüklararasından, avamdan alınan bir başkan geçirdik. Bu bir mayın döşeme idi ki biz Yahudi olmayan halkın altına döşedik. Hatta Yahudi olmayan bütün halkların altına demeği tercih ederim.
Yakın bir gelecekte biz başkanların sorumluluğunu tesis edeceğiz.
O vakit bizim şahsiyetsiz kuklamız sorumtu olacağı için biz ehemmiyet verilmeyen kimseler durumunda olarak işleri sonuçlandıracağız. İktidara gelmeye çabalayanların safları zayıflarsa. başkanların bulunması zoriuğundan, neticede memleketi altüst edecek bir çıkmaza girilirse, bundan bize ne?..
Planımızın bu neticeyi hasıl etmesİ için biz seçimleri öyle başkanlar lehine tertip edeceğiz ki mazisinde mesela Panama meselesi ve sair meseleler gibi karanlık ve meydana çıkarılmamış leke bulunsun. O zaman onlar bir taraftan açığa vurulmanın korkuşu içinde olarak, diğer tarafEan da iktidar arzularım elde eden herkesin başkanlık imtiyazlarına, menfaatlarına ve şerefine sahip olma hevesi içinde bulunarak bizim planlanmızın başansı için güvenilir ajanlar olacaklardır. Meb'uslar meclisi, başkanları kendi içinden seçecektir. Fakat biz onlardan yeni kanunlar teklif etme veya mevcud kanunlarda değişiklikler yapma yetkisin; alacağız. Çünkü bu hak bizim tarafımızdan elierimizde bir kukla okın sorumlu başkana verilecektir. •î'abiî başkanın otoritesi bundan sonra imkan dahilinde her çeşit hücum için bir hedef olacaktır. Fakat onu halka yani halkın temsilcileri vasıtası ile vereceği kararlara, diğer bir ifade ile kendisi de bizim körükörüne kölemiz olan avamın çoğunluğuna müracaat şeklinde kendini müdofa vasıtası ile teçhiz edeceğiz. Biz başkana kendi basma harp ilan etme yetkisi de vereceğiz. Bu son yetki için başkanın bütün memleketin ordusunun başkumandanı olarak ona kumanda etmeğe muktedir olabilmesi gerektiği, yeni cumhuriyet anayasasının müdafaası için bunun lüzumlu olduğu şeklinde bir mazeret göstereceğiz, Böylece bu anayasanın sorumlu temsilcisi olarok onu müdafaa etme yetkisi kendisine ait olacaktır.
Kolaylıkla anlaşılabilir ki bu şartlarda kilidin anahtarı bizim elimizde bulunacak ve bizden başka kimse artık yasama gücünü yönetemiyecektir.
Bunun yanında yeni cumhuriyet anayasasının önsözü İle siyasî gizliliğin muhafazası bahonesi ile meclisten hükümet tedbirterine dair gensoru açmak yetkisin! alacağız ve ayrıca biz yeni anayasa İle temsilcilerin sayışım asgariye indireceğiz. Bununla mütenasip olarak siyasî ihtirasları ve siyasete duyulan hevesi azaltacağız. Eğer buhunta beraber küçük bir ihtimalle, bu asgari miktar içinde dahi ihtiras ateşi ile tutuşurlarsabütün halkın çoğunluğuna müracaat ve havale etme yolunu harekete geçirerek onları hükümsüz kılacağız. Meclis ve Senato başkanlannın ve başkan yardımcılarımn tayinleri başkana ait olacaktır. Parlamentoların devamlı toplantıları yerine onların oturumlarım birkaç aya indireceğiz. Bundan başka başkanlar icra kuvvetinin başı olarak parlamentoyu toplantıya çağırmak ve feshetmek yetkilerine ve bu son halde yeni parlamento seçimlerim geciktirme yetkisine sahip olacaktır. Fakat esasında kanuna aykırı olan bütün bu fiillerin neticesinde başkanın, planlarımızda tasarlanan vakitten evvei tarafımızdan tesis edilmiş olan sorumluluğa düşmemesi için başkanın etrafındaki yüksek idare mevkilerinde bulunan bakanların ve diğer memurların bizzat kendileri işlemlerde bulunmak suretiyle onu bu düzenlerin sorumluluğundan sıyırmalarım teşvik edeceğiz. Onlar böyle yaparak başkanın yerine kendileri sorumluluğu yükleneceklerdir. Biz bu rolü oynama görevinin yalmz bir resmî memura verilmeyip senato, devlet şürası veya bakanlar kuruluna verilmesini bilhassa tavsiye ederiz.
Başkan, çeşitli şekillerde yorumlanmaya müsait mevcut kanunların manasım bizim istediğimize göre yorumlayacak, ayrıca biz lüzum gösterdiğimiz zaman onları iptal edecektir. Bunun yanında geçici kanunlar teklif etmek ve hatta hükümetin anayasal görevlerinden bir kısminin geri alınması yetkisine sahip olacaktır. Bu iki yetki de devletin yüksek menfaati icabı oldukları bahanesi ile verilecektir.
Bu tedbirler ile biz, yetkileri ele geçireceğımiz vaktin başlangıcında devletin anayasasın' sokmağa zorlanacağımız her şeyi azar azar, a dım adım ortadan kaldırma kuvvetim elde ede çek, her çeşit anayasanın hissolunmaz bir şekil de ilgasına geçişi hazırlayacağız. Sonra vakti ge lince her çeşit hükümeti bizim istibdadımıza devredeceğiz.
Müstebid krahmızın tanınması, anayasamı ortadan kaldırılmasından evvel de olabilir. Bı tanıma anı gelince, idarecilerinin bizim terti ettiğimiz düzensizlik ve beceriksizliklerinden ta mamen bıkmış olan halk gürültü ile bağıracaktı ki, «Onları yok edin ve bize bütün Dünya üze rinde bizi birleştirecek ve anlaşmazlık sebeplerini —hudutlar, milliyetler, dinler, devlet borçları— ortadan kaldıracak, bize idareciler imizif ve mümessillerimizin idareleri altında bulamadı ğımız sulh ve sükunu verecek bir kral verin.»
Fakat siz mükemmelen ve çok iyi bilirsinki bütün milletler tarafından böyle isteklerin ifa de edilmesi imkanım hası! etmek için; her mem lekette halkın hükümetleri ile münasebetlerin de tamamen beşeriyeti tüketecek derecede ceki^ meler, kin, mücadele, hased ile ve hatta işkence kullanarak, şiddetli açlık ile, hastalık aşıtayaral' ve yokluk ile karışıklıklar meydana getirmek zaruridir. Şöyle ki Yahudi olmayanlar paraca ve her konuda bizim tam hakimiyetimiz içinde sığınak bulmaktan başka kendilerine açık bir yo, olmadığım görsünler.
Fakat eğer biz dünya milletlerine nefes alacak bir mahal bırakırsak özlediğimiz an belki de hiç gelmeyecektir.
PROTOKOL 11
Evvelce de olduğu gibi hükümdarın otoritesinin kesin ifadesi halinde bulunan Devlet Şürası; yasama heyetinin bir teşhir organı gibi olacak; Öyle ki; ona hükümdarın kanun ve kararlarının yayın komitesi denilebilecektir.
O zamanın yeni anayasa programı şudur: 1. Yasama heyetlerine tekliflerde bulunma görünüşü içinde, 2. Genel kaideler, Senato emirleri ve Bakanlık emirleri şeklindeki Devlet Şürası kararları görünümü altında başkanın kararnameleri ile, 3. ve uygun bir fırsatın ortaya çıkması halinde devlette bir inkılap şeklinde kanunları, yetkileri ve adaleti biz yapacağız.
Faaliyet tarzım tokribî bir şekilde tesbit etmiş olarak şimdi devlet makinesinin gösterilen istikamette gidişi içinde tamamlamaya hala mecbur bulunduğumuz inkılap kombinezonlarınin teferruatı ile meşgul olacağız. Bu kombinezonlar ile basın hürriyeti, cemiyet kurma yetkisı, vicdan hürriyeti, seçim prensibi ve insan hafizasmdan ebediyen kaybolması gereken diğer bir çok hususları ve yeni anayasanın ilan edilmesinin ferdasında uğrayacağı kökten değişikliği kastediyorum. Bu değişiklik önceden bizim bütün teşkilatımîza bildirebileceğimiz bir anda yapılmalıdır. Çünkü ondan sonra göze çarpar şekilde her değişiklik haşin bir sertlikle ve bir şiddet anlayış, ve kayıtlamalar içinde getirilirse aynı istikamette yeni değişikliklerin de yapılacağı korkuşu sebebiyle bir ümitsiziik hissine götürebilir. Diğer taraftan eğer o değişiklikler fazla müsamaha anlayışı içinde getirilirse bizim kendi yanlış işimizi kabul etmiş olduğumuz söylenir ve bizim otoritemizin yanılmazlık şöhreti kaybolur, veya bizim korktuğumuz ve yumuşaklık göstermeğe zorlandığımız söylenir. Bundan dolayı da hiçbir minnet duygusu kazanamayız. Çünkü bunun mecburî olduğu zannedilecektir. Bunların birincisi de ikincisi de yeni anayasanın nüfuzuna zararlı olur. Biz arzu ediyoruz ki onun ilan edildiği ilk andan tbaren dünya halkları inkılap olayının başarılmış olması ile sersemlemiş, henüz dehşet ve kararsızlık durumunda iken, hepsi derhal kabul etsinler ki biz çok kuvvetliyiz, zaptolunamaz bir durumdayız, kuvvet ile dopdoluyuz, şöyle ki hiçbir halde onları hesaba katmayacağız ve şimdiye kadar onların dü" şüncelerine ve arzutanna hiç dikkat etmiş değiliz, herhangi bir anda ve herhangi bir yerde ortaya çıkacak ifade veya gösteriyi ezmeğe hazır ve muktediriz. İstediğimiz her şeye derhal el koymuş bulunuyoruz ve hiçbir halde kuvvetimizi onlarla bölüşmeyeçeğiz. Bundan sonra korku içinde ve titreyerek gözlerini herşeye kapatacaklar ve bütün bunların sonunda ne olacağını beklemeğe razı olacaklardır.
Yahudi olmayanlar bir koyun sürüşüdür ve biz onların kurtlarıyız ve sizler biliyorsunuz ki kurtlar koyun sürüsüne daldıkları zaman neler olur?,.
Onların gözlerini kapatmaları için bir başka sebep daha vardır. Biz onlardan geri aldığımız bütün hürriyetleri sulh düşmanlarım bastınp bütün partileri uysaliaştırdığımız anda tekrar kendilerine vereceğimiz şeklinde onları bir ümid içinde bulunduracağız...
Hürriyetlerinin geri verilmesi için onlar'n beklemeğe ne kadar devam edeceklerini müzakere etmeğe değmez.
Netice olarak biz hangi maksat için bütün bu tedbirleri icad ettik ve bunların attındaki manaları yoklamaları için onlara hiçbir fırsat vermeden bunları Yahudi olmayanların kafalanno yerleştirdik? Gerçekten ne için, eğer dağılmış kabilemizin düz yol ile erişemiyeceğini dolambaçlı yol ile elde etmek için değilse? İşte bu bizim gizil masonluk teşkilatımızın temeli olarak vazife görmüştür ki bunları, arkadaş'arıntn gözlerine kum serpmek için mason localarının göstermelik ordusuna aldığımız Yahudi olmayan sığırlar bilmezler ve onlar hatta bu teşkilatın gayelerinden bite şüphe duymazlar.
Allah bize, biz seçilmiş kavime, dağılma ihsan etti ve bütün gözlere bizim zayıflığımız şeklinde görünen bu dağılma içinde bizim bütün kuvvetimizi meydana çıkardı, bizi şimdi bütün Dünya üzerindeki hükümdarlığımızın eşiğine getirdi.
Atmış olduğumuz temel üzerinde bina kurmamız için şu anda pek fazla İş kalmış değildir.
PROTOKOL 12
Hürriyet, kanunun müsaade ettiğim yapma hakkıdır. Kelimenin bu şekilde manaiandınimasının uygun bir zamanda bize hizmeti olacaktır. Çünkü kanunlar yukarda bahsi geçen programa göre yalnız bizim arzumuza göre ilga edilecek veya yapılacak olduklarından bütün hürriyet böylece bizim ellerimizde olacaktır,
Biz basınla aşağıdaki tarzda uğraşacağız:
Bugünün basını tarafından oynanan rol nedir? O bizim gayemiz için lüzumlu olan hisleri kamçılar ve alevlendirir veya partilerin egoistçe omaçianna hizmet eder. O çok defa tatsız, haksız ve yalancıdır ve halkın çoğunluğu basının gerçekte hangi gayelere hizmet ettiğine dair en ufak bir fikir sahibi değildir. Biz ona eyer vuracağız ve sıkı bir dizginle dizginleyeceğiz. Aynı işi matbaaların bütün istihsali için de yapacağız, Çünkü biz eğer broşürler ve kitaplar için hedef olarak kalırsak basının hücumlarım duyurma hususundaki düşünce nerede kalırdı? Şimdiki zamanda sansür yüzünden ağır bir masraf kaynağı olan yayın istihsalini biz devletimiz için çok karlı bir gelir kaynağı durumuna çevireceğiz. Biz ona özel bir damga vergisi yükleyeceğiz ve herhangi bir basın organı veya matbaa kuru!masına müsaade etmeden evvel teminat yatırmalarım isteyeceğiz. Bunlar o zaman basının yapacağı herhangi bir çeşit hücuma karşı bizim hükümetimizi garantili duruma getirecektir. Eğer o zaman hala böyle şeyîer mümkün olup da bize karşı hücum için herhangi bir teşebbüste bulunursa biz onları merhametsiz bir şekilde para cezalarına çarptıracağız. Damga vergisi, teminat yatırılması ve bu yatırılan paralar ile emniyet altına alınan para cezaları hükümete muazzam bir gelir kazandıracaktır. Parti organlarınin yayın uğrunda para esirgemedikleri doğrudur, Fakat biz bunları bize karşı ikinci hücumlarında kapatacağız. Kimse cezadan muaf olarak hükümetimizin yanılmazlığı halesine gölge düşüremiyecektir. Herhangi bir yayını durdurmak için bahane olarak halkın düşüncesini karıştırdığı iddia edilecektir. Dikkat etmenizi rica ederim ki bize hücum edenler arasında bizim tarafımızdan tesis edilmiş organlar da olacaktır. Fakat onlar sadece bizim değiştirmeyi önceden kararlaştırdığımız noktalara hücum edeceklerdir.
Bizim kontroiümüz olmadan bir tek tebliğ bile^hatka ulaşmayacak.tsr. Hatta bütün haberlerin, bürolarında Dünyanın her tarafından haber toplanan birkaç ajans tarafından yayılması sebebiyle şimdi bile bu neticeyi zaten elde etmiş bulunmaktayız. Bu ajanslar bilahare tamamen bizim olacak ve sadec ebizim kendilerine dikte ettiklerimizi yayacaklardır.
Eğer şimdiden biz Yahudi olmayanların hepsinin Dünya oiayianna buruniannın üstüne yerieştirdiğimiz gözlüklerin renkli camlarından bakacakları derecede kendimizi onların cemiyet lerinin kafasının sahibi yapma yolunu bulmuşsak, eğer şimdiden Yahudi olmayanların budalalığının devlet sırları dediği şeylere bizim girmemize engellerin mevcut olduğu bir tek devlet bile yoksa, ya bütün dünyada hüküm sürece! kralımızın şahsında dünyanın hükümdarları ola rak kabul edileceğimiz zamanki durumumuz na sil olacaktır?
Tekrar matbaaların geleceğine dönelim Yayınevi sahibi, kitabevi sahibi veya matbaac olmak isteyen herkes kendisine bu işler için te' sis edilmiş bir diploma tedarik etmeğe meçhul tutulacaklar ve herhangi bir hata halinde derhal tevkif edileceklerdir. Bu gibi tedbirler ile düşünce aleti bizim hükümetimizin ellerinde bil terbiye vasıtası olacak ve artık millet kitlesinin ilerleme İddiası ile karanlık yollara ve tuhaf fikirlere saptırılmasına müsaade edilmeyecektir. Aramızda bu hayali ilerleme iddialannın ahmakça tasavvurlara giden kestirme yollar olduğunu bitmeyen var mıdır? Bu ahmakça tasavvurlar hem insanların kendi aralarında ve hemde otori" teye karşı anarşik münasebetler doğurur. Çünkü, ilerleme, daha doğrusu ilerleme fikri her çeşit serbestlik telakkisin! ortaya çıkarmış fakat bunların hudutlarım tayin etmeğe muvaffak olamamıştır, Liberal denilen herkes, fiilen olmasa bile fikren muhakkak anarşisttir. Onların her biri hürriyet hayaletinin peşini takip ediyor ve münhasıran düzene riayetsizlik yani protesto etmiş olmak için protesto etme anarşisine düşüyorlar.
Periyodik basma dönelim. Her basılı maddeye olduğu gibi bunlara da sayfa basma damga vergisi ve teminat yatırma mecburiyeti yükleyeceğiz. Otuz yapraktan az kitaplar için iki misli alınacaktır. Bir taraftan basılı zehirlerin en kötü şekli olan mecmuaların sayışım azaltmak için diğer taraftan da yazarları, az okunacak ve özellikte pahalıya mal olacak uzun eserler yazmağa zorlaması için bu çeşit kitapları broşür sayacağız. Aynı zamanda zihnî gelişmeye bizim menfaatımız bakımından tesbit edilen yönde tesir etmek için biz kendiriniz, ucuz olacak ve doyulmaz bir şekilde okunacak yayınlar yapacağız. Vergiler, tatsız yazarlık heveslerin; sınırlayacak ve ceza sorumluluğu yazarları bize bağlı yapacaktır. Eğer bize karşı yazı yazmağa istekli kimseler bulunacak olsa bunlar eserlerini basmaya hevesli hiçbir şahıs bulamıyaçaklardır. Yayınevi sahibi veya matbaacı herhangi bir eseri basılı olarak yayınlamak için kabul etmeden evvel bu işi yapmak için müsaade almak üzere yetkili makamlara başvurmoya mecbur olacaklardır. Böylece bize karşı hazırlanan bütün düzenleri önceden bileceğiz ve onlardan evvel davranarak bahsedilen mevzu üzerinde izahatta bulunarak onları tesirsiz bırakacağız.
Kitap yayını ve gazetecilik en önemli eğitim güçlerinden ikisidir ve bundan dolayı bizim hükümetimiz gazetelerin çoğunun sahibi olacaktır. Bu durum hususî mülkiyetteki basının zararlı tesirini yok edecek ve bizi halkın düşüncesi üzerinde çok büyük bir tesir elde etme durumuna getirecektir. Eğer biz o gazete için ruhsat verirsek bizzat kendimiz otuz tane kuracağız ve diğer yayınlar için de aynı nisbette muhafaza edeceğiz. Bununla beraber hiçbir surette bundan halk şüphelenmemelidir. Bu sebepte ndoîayı neş redeceğimiz gazeteler en karşı temayül ve fikir hasıran düzene riayetsizlik yani protesto etmi^ ter içinde görüneceklerdir. Bununla bize karş güven hasıl edecek bundan hiç şüphelenmiyor hasımlarımız aramıza çekilmiş olacak ve böylece onlar tuzağımıza düşerek, zararsız hale getirileceklerdir.
ön sırada resmî mahiyette olan organlar bulunacaktır, Bunlar daima menfaatlorımızın üzerinde koruyucu olacaklar ve bundan dolayı de tesirleri nispeten önemsiz olacaktır.
İkinci sırada yan resmî organlar bulunacaktır. Onların rolü mülayim ve lakayıt oian kimseleri çekmek olacaktır.
Üçüncü sırada biz kendi muhalefetimizi kuracağız ki tamamen dış görünüş olarak organlarından en az birinde bize çok aykırı görünen tezler ileri sürecektir. Bizim hakiki muhaliflerimiz bu taklit muhalefeti kendilerinin olarak kalpten kabul edecek ve bize bütün sırlarım açıklayacaklardır.
Bütün gazetelerimiz mümkün olan her görünüşte aristokratik, cumhuriyetçi, devrimci, hatta anarşist olacaklardır. Tabiî anayasa mevcut olduğu müddetçe, Onların yüz eli olacak ve kamu oyunun gereği olan her bir sektör için bir parmağı bulunacaktır. Ne zaman bir heyecan uyansa bu eller, düşünceyi bizim gayemiz istikametine sevk edecektir. Çünkü heyecanlanan bir hasta bütün muhakeme kuvvetini kaybeder ve tefkirlere kolaylıkla kapılır. Kendi kamplarından olan bir gazetenin fikirlerim tekrar ettiklerini sanan budalalar bizim fikirlerimizi veya bizim için maktul görünen herhangi bir fikri tekrar etmiş olacaklardır. Kendi partilerinin organım takip ettiklerinin boş inancı içinde onlar, gerçekte bizim kendileri için açmış olduğumuz bayrağı takip edeceklerdir.
Bizim gazetelerden teşekkül eden milis ordumuzu bu anlayış içinde idrak etmek için bu düzeni teşkilatlandırmakla özel ve ihtimamlı bir dikkat göstermeliyiz. Merkez basın dairesi unvanı altında basınla ilgili toplantılar tertip edeceğiz. O toplantılarda bizim ajanlarımız dikkati çekmeden günün emirlerim ve parolalarım vereceklerdir. Bizim organlarımız resmî tebliğlerdekinden daha dolgun bir şekilde ifadede bulunabiimemiz gavesile münakaşa ve tekzipler ile fakat daima sathî olarak ve meselenin Özüne temas etmeksizin resmî mahiyette gazetelere karşı yapmacık bir mücadelenin yaylım ateşini devam ettireceklerdir. Tabiî bu durum her ne zaman bizim menfaatımıza olacak ise,Bize yapılacak olan bu hücumlar ayrıca bir başka gayeye de hizmet edecektir. Yani teb'omız tam bir söz hürriyetinin varlığına inandın" lacaklar ve bu suretle ajanianmızl bize muhalif olan bütün organların bizim emirlerimize karşı herhangi bir esaslı İtiraz bulamadıklarından, boş şeyier saçmolayan kimseler olduklarım iddia etmek için fırsat verecektir.
Bu şekilde tertip metodlan, halk tarafından farkedilemezler, fakat halkın teveccüh ve itimadını bizim hükümetimiz taratma çekmede başarı kazanmak için en iyi bir şekilde hesaplanmış ve kesinlikle güvenilir metodlardır. Üzerine basaçağımız toprağı daima çok ihtiyatlı bir şekilde yoklayarak böyle metodlar sayesinde zaman zaman icap eden şekilde vakıalar veya onların tekziplerini iyi veya kötü karşılanacaklarına göre kah gerçek kah yalan olarak neşrederek siyasî meseleler üzerinde halkın zihnim heyecanlandıracak veya sakinleştirecek, ikna edecek veya karıştıracak bir durumda olacağız. Biz muhalifierimiz üzerinde kesin bir zafer kazanacağız. Çünkü yukarda bahsedilen basınla uğraşma metodlan sebebiyle onlar temayüllerinin görüşlerim tam ve kesin olarak ifade edecekleri basın organlarına sahip olamayacaklardır. Hatta bizim onları sathî istisnalar dışında tekzip etmeğe bile ihtiyacımız olmayacaktır.
Basınımızın üçüncü sınıfı içinde tarafımızdan ateşlenen bu gibi tecrübe atışlarım ihtiyaç halinde yarı resmî orgonlanmızda enerjik bîr şekilde tekzip edeceğiz.
Şimdiki zamanda bile, sadece Fransız basınım ele alın. parola ile işleyen masonik dayanışmayı açığa vuran haller vardır: Bütün basın organları meslekî gizlilik içinde birbirlerine bağlıdırlar, Onlardan hiçbirisi kendi malumat kaynaklarınm sırrım bunların bildırilmesi kararlaştırılmadıkça dışarıya vermezler. Gazetecilerden hiç birisi kendi tüm mazisi içinde yüz kızartıcı bazı yaralar ve buna benzeyen şeyler bulunmadıkça basın mesleğine kabul edilemiyeceği için onlardan hiç birisi bu sırrı ifşa etmek tehlikesine girmeyecektir. Çünkü bu yaralar derhal açıklanır, Bu sırlar birkaç kişi arasında kaldığı müddetçe gazetecinin şöhreti memleket çoğunluğunu çeker, avam onu şevkle takip eder.
Bizim hesaplorımız, bilhassa taşra vilayetlerim şumulüne alır. Oralarda bizi mherhongi bir anda başkente saldırabilmemize vesile olacak ve başkentlere taşra viiayetlerinin kendi istek ve hissiyatı olarak gösîereceğimiz istek ve hisler alevlendirmek bizim için zaruridir. Tabiî bunların kaynağı daima bir ve aym olacaktır: Biz. iktidarı tam eie geçireceğimiz zamana kadar başkentlerin, kendilerim taşra halkının yani bizim ajan kadromuz tarafından hazırlanan bir çoğunluğun fikirleri ile boğulmuş bulmalarım arzu ediyoruz. Amacımız için elzemdir ki en uygun anda meydana getirdiğimiz bir emrivakiyi başkentler başka bir sebep için olmasa da bir sebep için yani taşra vilayetlerindeki çoğunluğun bunu kabul etmiş olduğu düşüncesi içinde olarak artık müzakere yapma durumuna girmesinler.
Bizim tam hükümdarlığımızı elde etmemize geçişten önceki yeni rejim döneminde bulunduğumuz sırada, halk arasındaki dürüst olmayan hareketlerin hiçbir çeşitinin basın tarahndan herhangi bir şekilde açıklanmasına müsaade etmemeliyiz, Yeni rejimin suç işlenmesin! bile ortadan kaldıracak bir derecede herkesi memnun ettiği düşüncesini vermek için bu lüzumludur. Suç işlenmesi hallerini ancak o suçlara maruz kalanlarla tesadüfen şahit olanlar bileceklerdir.
PROTOKOL 13
Günlük ekmek ihtiyacı, Yahudi olmayanları sakin kalmaya zorlar ve onları bizim aciz hizmetkarlarımız yapar. Yahudi olmayanlar arasından bizim basinimızda işe alınan ajanlar bizim emrimizle doğrudan doğruya resmî belgelerde yayıntonması bize uygun olmayan şeylerin münakaşasın ı yapacaklardır. Biz bu sırada bu münakaşaların çok yükselen gürültüsü arasında sessizce istediğimiz tedbirleri alacağız ve sonuçlandıracağız. O zaman onları halka bir emrivaki gibi göstereceğiz. Hepsi birer ilerleme gibi gösterilmiş olacağı için bir kere kararlaştırılmış olan bir meselenin ilga edilmesin; istemeğe kimse cesaret edemiyecek ve basın derhal halkın düşünce akışım yeni meselelere çevirecektir. Halkı daima yeni şeyler aramağa alıştırmada mı? Münakaşasını üzerlerine aldıkları meselelere dair en ufak fikir sahibi olmadıklarım bile anlamaya muktedir olmayan beyinsiz servet dağıtıcıları bu münakaşaların içine kendilerini atacaklardır. Siyasa! meseleler, onları yüzyıllardır meydana çıkaran ve yönetenlerrin haricindeki kimselerin idraklerinin dışındadır.
Bütün bunlardan görüyorsunuz ki avamın düşüncesini temin etmekle bizi sadece kendi mekanizmamızın çalışmasın! kolaylaştsrıyoruz. Dikkat etmişsinizdir ki bunlar faaiiyetlerimiz için değil, fakat herhangi bir meselede tasvib arıyor göründüğümüz sözlerimiz içindir. Biz bütün işlerimizde kanaatlarımıza bağlı bir ümitle ammenin refahı için çalıştığımıza dair devamlı olarak beyanlarda bulunmaktayız.
Bize çok huzursuzluk verebilecek kimseleri siyasî meselelerin münakoşolarından başka tarafa çevirmek için şimdi siyasette yeni meseleleri yani sanayi meselelerini ileri sürüyoruz. Bırakın bu sahada kendi kendilerine budalaca münakaşalar yapsınlar. Kitleler siyasî faaliyet zannettikleri işlerden uzak durmaya rarzıdırlar (ki bu faaliyet sahasında biz onları Yahudi Olmoyon hükümetlere karşı savaş vasıtaları ofarak kullanmak için hazırlanmış bulunuyoruz), ancak şu şartla ki çalışacak yeni işler bulsunlar. Bu işlerde biz onları aynı siyasî mevzulara benzeyen şeylerle uğraştırıyoruz. Kitleler kendi bu' iundukları durumlar! anlamasınlar diye biz onları ayrıca zevkle, oyunlar, eğlenceler, tutkular, halka mahsus eğlence yerleri ile de başka yönlere çekeceğiz. Pek yakında her çeşit sanat ve spor müsabakaları yapılmasını basın vasitası ile teklif edeceğiz. Bu alakalar nihayet onların zihinlerini bizim onlarla mücodeleye mecbur kalacağımız meselelerden başka tarata çekecektir.(Protokollar Forma; 5) Halkın bizzat kendi düşüncelerim teşKiı etmeğe ve aksettirmeğe alışık olmayışları gittikçe büyüyecek ve bizimle dayanışma halinde bulunduğu hususunda şüphe çekmeyecek kimseler vasıtası ile halka yalnız biz yeni düşünce istikametleri arzetmemiz sebebiyle onlar bizim ile aynı tonda konuşmağa başlayacaklardır.
Liberallerin ve ütopik hayalcilerin rolü bizim hükümetimiz tanındığı zaman nihayet bitmiş olacaktır. O zamona kadar onlar bize faydalı hizmette bulunmağa devam edeceklerdir. Bundan dolayı onların zihinlerin'! her çeşit yeni ve güya ilerici boş telakkiler ve tuhaf nazariyeler ile yönetmeğe devam edeceğiz. Biz bütün başanmızı, ilerleme kelimesi ile Yahudi olmayanların beyinsiz kafalarım döndürerek kazanmadık mı? Yahudi olmayanlar arasında bu kelimenin altında yatan ve içinde maddî icadiora ait bir mesele bulunmayan, hakikatten her hali ile ayrı olan manayı, hakikatin bir olduğunu ve hakikatin içinde ilerleme için yer olmadığım fark edecek bir dimağ bile yoktur. İlerleme, Allah'ın seçtiği kavim olan bizlerden başkası bilmesin diye hakikati gizlemeğe hizmet eden aldatıcı bir fikirdir.
Beşeriyeti lütufkar idaremiz oltına almak göyesiyle onu altüst etmiş bulunan büyük meseleleri, krallığımızı kurduğumuz zaman konuşmacılarımız açıklayacaklardır.
Bütün bu halkları yüzyıllar boyunca kimsenin keşfedemediği bir siyasî plana göre bizim kademe kademe aldattığımızdan o zaman kim şüphe edebilir?
PROTOKOL 14
Kaderimizin bağlı olduğu ve kendisi vasıtası ile bizim kaderimiz ile dünyanın kaderleri birleştirilmiş olan bir olan Allah'a ait dînimizden başka mevcut diğer dinler, krotlığımızı kurunca bizim için istenilmez olacaktır. Bundan dolayı biz diğer bütün inanç şekillerim ortadan kaldırmalıyız. Eğer bu durum Allah'a inanmayan kimselerin ortaya çıkmasına sebebiyet verirse ki onları bu gün de görüyoruz, bu durum sadece bizim görüşlerimizle karışık bir geçiş merhalesi olarak kalmayacak, fakat o nesillere bir ikaz olarak hizmet edecek ve onlar bizim Musa dînine ait va'zlanmıza kulak vereceklerdir. Onun sağlam ve tamamen ayrıntılı bir şekilde hazırlanmış sistemi ile bütün dünya halktan bizim tebamız haline getirilecektir. Biz onun mistik taratma ağırlık vereceğiz. İlerde de söyleyeceğimiz gibi onun bütün terbiyevî kuvvveti buna dayanır. Sonra mümkün olan her fırsatta makaleler neşredecek ve makalelerde bizim iutufkar idaremiz ile geçmiş çağlar arasında mukayeseler yapacağız. Her ne kadar yüzyıllar süren kaynaşma sonucu zorla elde edilmiş ise de sükunet, bizim menfaotiarımızı arzu ettiğimiz yüksek ferahlığa ulaştıracaktır. Yahudi olmayan hükümetlerin hatalarım en parlak renkler içinde tasvir edeceğiz. Biz onlara karşı öyle bir nefret aşılayacağız ki halklar kölelik, durumu içindeki sükuneti Övülen hürriyetin beşeriyete işkence eden ve insan yaşayışının tüm kaynaklarım ne yaptığım bilmeyen alçak maceracılar güruhuna sömürten haklanna tercih edeceklerdir. Yahudi olmayanların devlet yapılarının el altından mahvına çalıştığımız zaman onları kışkırtarak yaptırdığımız hükümet şekilierinin faydasız değişmeleri halkları o kadar bıktıracaktır ki o vakit onlar idaremiz altında her şeye katlanmayı, yaşamış oldukları bütün dalgalanma ve sefaletlere tekrar tahammül etmek riskine girmeğe tercih edeceklerdir
Aynı zamanda takip ettikleri hayalî sosyal fayda planiarında, bu planların beşer hayatinin temeli olan dünya çapında münasebetlerde asla daha iyi bir durum meydana getirmeyip daha kötü bir durum meydana getirmeğe devam ettiğine dikkat etmeden beşeriyete gerçek faydası olan herşeyi aniamaktaki eksiklikleri sebebiyle yüzyıllar boyunca beşeriyete eza verw Yahudi olmayan hükümetlerin tarihi hataları üzerinde ısrarla durmağı ihmal etmeyeceğiz.
Prensipierimizin ve metodlanmızın bütün gücü bizim ontan sosyal hayattaki ölü ve bozulmuş eski düzen şeylerin parlak bir tezadı gibi göstermemiz ve o şekilde yorumlamamız keyfiyetinde yatar.
Filozoflarımız Yahudi olmayanların çeşitli inançlannın kusurlarını münakaşa edeceklerdir. Fakat bizim inancımız bizden başka kimse tarafından tamamile öğrenilemiyeceğinden bizden hiç kimse de onun sırlarım ifşa etmeğe cesaret edemiyeceğinden kimse bizim inancımızın bakış açışım hiçbir zaman münakaşa mevzuu yapamıyacaktır.
İlerici ve aydınlanmış olarak tanınan memleketlerde manasız, iğrenç, menfur bir edebiyat meydana getirdik. Üst makamlanmızdan yayınlanacak olan parti proğramının lisanı ile arasındaki farkın tesirli bir şekilde gösterilmesine yardımcı olsun diye bizim iktidara geçişimizden sonra da bir müddet için bu edebiyatın varlığını teşvik etmeğe devam edeceğiz. Yahudi olmayanların önderleri olmak için yetiştirilmiş olan Siyon Liderferimiz, nutuklar, projeler, hatıralar, makaleler tertip edecekler ve bunlar bizce Yahudi olmayanların zihinlerine tesir etmek ve onların bizim tarafımızdan kararlaştırılan ilim, anlayış ve şekilterine doğru sevkedilmeleri için kullanılacaklardır.
PROTOKOL 15
Mevcut bütün hükümet şekillerintn değersizliği kesin olarak kabul edildikten sonra her yerde bir ve aynı günde yapılması hazırlanan hükümet darbelerinin yardımı ile nihayet kesinlikle krallığımızı kurduğumuz zaman (ki bunların vukuundan evvel az bir zaman değil belki de hatta tam bir yüzyıl geçecektir), bize karşı plan olabilecek şeylerin artık mevcut olmadığım görmeği kendimize vazife edineceğiz. Bu amaç ile bizim krailığımızı kurmamıza silahla karşı koyanların hepsini merhametsizce öldüreceğiz. Gizli bir cemiyete benzeyen her çeşit yeni müessesenin kurulması do ölümle cezalandırılacaktır. Onlardan halen mevcut bulunanları, ki bizce bilinmektedirler, bize hizmet etmekte ve etmiş olanları dağıtacağız ve üyelerini Avvrupa'dan çok uzak olan kıt'alara sürgüne göndereceğiz. Çok şeyleri bilen Yahudi olmayan masonlar için de aynı tarzda muameleyi takip edeceğiz. Bazı sebeplerle sürgüne göndermekten istisna edeceklerimizi de devamlı sürgün korkuşu içinde tutacağız. Gizli cemiyetlerin bütün eski üyelerini bizim idare merkezimiz olan Avrupa'dan sürgün edilmeğe tabi tutan bir kanun yürüiüğe koyacağız.
Bizim hükümetimizin kararları nihaî olacak ve bunlara karşı müracaat yolları bulunmayacaktır.
Aralarına derin bir şekilde anlaşmazlık ve itimatsızlık ekip kökleştirdiğimiz Yahudi olmayan cemiyetlerde düzeni idare etmek için mümkün olan tek yol otoritenin kuvvetin! açıkça ıspat eden merhametsiz tedbirler almaktır; Mağdur duruma düşenler dikkat nazanna alınmamalıdır, onlar bu duruma istikbaldeki refah için katlanacaklardır. Bu refahın elde edilmesi fedakarlıklar bahasına da olsa her çeşit hükümetin vazifesidir. Hükümetlerin mevcudiyeti yalnız imtiyazları sebebiyle değil, aynı zamanda yükümlülükleri sebebiyle tanınır. İdarenin sağfamlığınin başlıca teminatı iktidar halesinin kuvvetlendirilmesi ve bu halenin sadece mistik sebeplerden Allah'ın seçmesinden gelen yüzündeki dokunulmazlık alametlerinin o muhteşem ve sarsılmaz kudretten alınmış olmasıdır. Son zamanlara kadar Rusya otokrasisi böyleydi ve Papalığı saymazsak dünyada tek ve yegane önemli düşmahımız o idi.
Halk kendisini cesaret ve fikir kuvveti i!e ipnotizma edene dokunmaz. Krallığımızı kuracağımız zamana kadar geçecek müddet zarfında biz aksi istikamette bir yolda hareket edeceğiz:
Dünyadaki her memlekette serbest mason locaları kuracağız ve çoğaltacağız, Onlara kamu faaliyetlerinde şöhretli olan veya olabilecek herkesi çekeceğiz Çünkü biz başlıca haber alma büromuzu ve tesir vasıtaianmızı bu localarda bulacağız. Bütün bu localar yalnız bizce bilinen ve başka kimse tarafındon kat'î surette bilinmeyen. Siyon liderlerimizden müteşekkil bir merkezî İdare altında toplayacağız. Bu locaların kendilerinin mümessilleri bulunacak ve onlar yukarda bahsedilen masonluk idoresini gizlemeğe hizmet edecekler ve onlardan alacağı parola ve programı tevzi edeceklerdir. Bu localarda bütün devrimci ve liberal unsurları birbirine rapteden düğümü bağlayacağız. Onlar cemiyetin her tabakasından bir araya getirilmiş olacaklardır. En gizli siyasî planlar bizim tarafırnızdan bilinecek ve bu planlar henüz onların düşünüldükleri günde bizim rehberlik edici ellerimize düşecektir. Enternasyonal ve millî polis teşkilötmın hemen hemen bütün ajanları bu iocalann üyeleri arasında bulunacaklardır. Onların bu hususta bize hizmetierinin yeri dolüurulamaz. Çünkü polis teşkilatı yalnız itaatsizlere karşı kendi özel tedbirlerin; kullanma durumunda olmayıp aynı zamanda bizim faaliyetlerimizi gizler ve hoşnutsuzluklar için bahaneler sağlar, vesaire.
En istekli şekilde gizli cemiyetlere giren halk sınıfı; acıkgözlülükle geçimlerini sağlayanlar, mesleği bakımından ilerlemeğe meraklı olanlar ve bütün halk içerisinde en kararsız olan kimselerdir. Bizim onlarta iş yapmakta \ tarafımızdan icad edilen makinenin meki mzmasını kurmak için onları kullanmakı müşkülatımız olmayacagktır.

http://www.masonluk.8m.com/

Amerika'nin Düzeni

"Amerikan tarihinde ilk kez olarak, artik diasporada yasadigimiz hissine kapilmiyoruz. Çünkü ABD, artik bir goyim (yahudi-olmayan) hükümeti tarafindan yönetilmemektedir; aksine yönetimin her kademesinde, her karar asamasinda yahudilerin büyük rolü vardir. Bu nedenledir ki, yahudi seriatinda 'goyim yönetimi' kavrami ile baglantili olarak yer alan bazi kurallar, ABD için yenibastan gözden geçirilmelidir." - Ekim 1994'te Washington DC'deki Adath Israel sinagogunda hahambasinin yaptigi konusmadan
Körfez Savasi'nin ardindan Baskan Bush, savasi tek basina organize edip kolaylikla kazanmis Amerika'nin lideri olarak, "yeni bir dünya kuruluyor, simdiye kadar tanidigimiz dünyadan farkli bir dünya, bir yeni dünya düzeni" demisti. Çogu insan, bu "Yeni Dünya Düzeni" kavramindan, dünyanin artik Yalta Konferansi sonrasinda kurulan stratejik sistemden ve Soguk Savas'tan kurtuldugu mesajini anladi.
Bu mesaja göre, artik dünyada tek bir süper güç vardi. Amerika, sosyalizmin temsilcisi olan Sovyetler Birligi ile giristigi uzun savasi kazanmisti. Hem Amerika, hem de onun temsil ettigi ideolojik ve kültürel sistem (buna kapitalizm ya da liberal demokrasi denebilir) galip gelmisti. Dolayisiyla "Yeni Dünya Düzeni" mesajini, dünyanin artik Amerika'nin ve temsil ettigi sistemin egemenligi altina girdigi seklinde de yorumlamak mümkündü. Nitekim kisa bir süre sonra CIA baglantili bir Amerikali "düsünür", Francis Fukuyama, ortaya çikti ve "tarihin sonu"nun geldigini öne sürdü: Ona göre liberal demokrasi ebedi bir zafer kazanmisti ve dünya üzerinde artik hiçbir sistem liberal demokrasiye karsi direnemeyecekti.
Kisacasi, Yeni Dünya Düzeni, Amerikan hegemonyasi altinda ve Amerikan ideolojisi çevresinde kurulacak bir dünya sistemini ifade ediyordu. Bush'un "yeni bir dünya kuruluyor" derken kastettigi buydu.
Ancak bu noktada, "Amerikan hegemonyasi" kavramini daha bir yakindan incelemek gerekmektedir. Çünkü Amerika da, diger pek çok ülke gibi bir grup elit tarafindan yönetilir ve karar mekanizmalari bu sinirli grubun elindedir. Eger bir "Amerikan hegemonyasi"ndan söz edilecekse, bu kuskusuz sokaktaki Amerikalinin degil, Washington'i yöneten sözkonusu sinirli kadronun hegemonyasi anlamina gelecektir. Yeni Dünya Düzeni slogani altinda dünyayi sekillendirmeye soyunanlar, bu sinirli kadronun beyinleridir.
Peki kimdir bu kadronun beyinleri? Dünyayi sekillendirmeye, hegemonya altina almaya soyunan bu kadronun, bu elit grubun belirgin bir vasfi var midir? Bunlar, "Amerikanizm" adina mi, yoksa bir baska ideoloji ya da kimlik adina mi dünya hegemonyasi kurmaya kalkmaktadirlar? (Önceki bölümlerde inceledigimiz bilgiler, bizlere bu tür bir "komplo teorisi" sorusu sorma hakki vermektedir.)
"Yeni Dünya Düzeni" kavraminin kimin icadi oldugu, bu sorunun cevabini bulma yolunda bir baslangiç olabilir. Amerikan People dergisi, Bush'un agzindan duyulan "Yeni Dünya Düzeni" kavraminin gerçek mimarinin Baskan'in Ulusal Güvenlik Danismani Brent Scowcroft oldugunu yazmisti.1 Peki Scowcroft kimdi?... Bu soruyu Washington kulislerinde sordugunuzda size Scowcroft'u çok iyi tarif eden bir cevap verirlerdi: "Kissinger's yes-man" yani "Kissinger'in evet-efendimcisi." Evet, Brent Scowcroft, son 30 yildir Washington'in en önemli isimlerinden biri olan eski Disisleri Bakani Henry Kissinger'in ögrencisi ve de sag koluydu. Kissinger'in kurdugu think-tank ve lobi sirketi Kissinger Associates'in yönetim kurulunda yer alan Scowcroft, ustasina olan sadakat ve hayranligi ile taninirdi.
Bu durumda "Yeni Dünya Düzeni" kavraminin ardindaki asil beynin Henry Kissinger oldugu söyleyebiliriz. Peki Kissinger kimdi?... Nixon ve Ford yönetimleri sirasinda Ulusal Güvenlik Danismanligi ve Disisleri Bakanligi yapan ve bu dönem boyunca Amerikan dis politikasini adeta tek basina yöneten Kissinger, asrin en önemli politikacilarindan yalnizca biriydi. Bir Alman yahudisiydi ve yahudi olusuna da son derece önem veriyordu. Nitekim Disisleri Bakani oldugu siralarda, Israil'e verdigi çarpici destekle bunu ortaya koymustu. Noam Chomsky, Kissinger'i "Amerikan dis politikasini 'Büyük Israil' hedefine endekslemis kisi" olarak tanimliyor. Kissinger Disisleri'ndeki görevi sona erdikten sonra da Amerikan politikasi üzerindeki etkisini yitirmemis, önemli lobi ve think-tank'lerdeki etkisi, etrafindaki "adamlari"-Scowcroft bunlardan biriydi-ve 1982 yilinda kurdugu Kissinger Associates adli lobi sirketi ile her zaman için belirleyici bir rol oynamisti. Ve en önemlisi, Kissinger her zaman için Israil çizgisinin degismez bir savunucusu olmustu. Amerika'daki yahudi finans çevreleriyle de dikkat çekici bir yakinligi olan kurt politikaci, Amerika'daki ünlü yahudi lobisinin en önemli isimlerinden biriydi.
Kisacasi, "Yeni Dünya Düzeni" kavrami, yahudi lobisinin önde gelen üyelerinden biri tarafindan ortaya atilmis ve dünya gündemine sokulmustu. Bu kuskusuz tek basina fazla bir sey ifade etmemektedir. Ama yine de bu gerçegi, "Yeni Dünya Düzeni"nin ve dünyaya egemen olmaya kalkan gücün gerçek kimligini bulmak için girisilecek detayli bir arastirmanin ilk basamagi olarak sayabiliriz. Bu ilk basamakta karsimiza çikan yahudi faktörü, oldukça anlamli ve yol göstericidir.
Amerika ve Yahudiler
Bu kitabin ilk bölümünde Amerika ile ilgili son derece ilginç bazi bilgiler bulmustuk. Bu bilgiler, Amerika ile yahudiler arasinda son derece farkli bir iliskinin bulundugunu göstermektedir. Kitayi kesfeden Kolomb'un gerçekte bir Kabalaci oldugunu ve yola "yahudiler için iyi bir yer" bulmak amaciyla çiktigini; ABD'nin temellerini hazirlayan Püritenlerin birer "yapay yahudi" olduklarini; ABD'yi kuran liderlerin Yahudilik'le çok yakindan ilgilenen birer Gül-Haç ya da mason olduklarini; zaten masonlugun ülkeye yahudiler tarafindan getirildigini ve ülkenin kültüründe Püriten mirasindan kaynaklanan önemli bir yahudi sempatizanligi oldugunu biliyoruz.
Ancak Amerika'nin bugün nasil bir durumda oldugu bilmek daha da önemlidir. Çünkü "Yeni Dünya Düzeni"nin ilan edildigi su dönemde, Amerika, dünyanin tartismasiz tek büyük gücü olarak diger tüm ülke ve medeniyetlere karsi bir egemenlik kurma hedefindedir. Bu kitap boyunca, Kuran'in Isra Suresi'nde haber verilen "Israilogullari'nin tüm yeryüzünü kapsayan yükselis ve bozgunculugunu" aradigimiza göre, Amerika'nin bu dünya egemenligi hedefinin arkasinda yahudi önde gelenlerinin ne gibi bir rolü oldugunu bulmak zorundayiz.
Bir önceki bölümde, Amerikan politikasinda büyük rol oynayan CFR ve Trilateral Komisyonu gibi örgütlerin yahudi önde gelenlerinin denetimi altinda oldugunu kesfettik. Ancak bu, Amerika'daki yahudi gücünün yalnizca bir parçasidir. Ülke politikasini etki altina alan daha baska yahudi örgütleri de vardir. Bu yahudi örgütleri yalnizca ülke politikasi üzerinde degil, ayrica Amerikan toplumunun düsünce ve yasam tarzi üzerinde de etki sahibidirler. Ayrica Püriten mirasi, günümüzde de pek çok Amerikali'yi "judaizer" (yahudici, yahudi sempatizani) yapmaya devam etmektedir.
Iste simdi yahudilerin Amerika üzerindeki etkilerini bu farkli yönlerden incelemeye baslayabiliriz. Ilk göze çarpan yön, su ünlü "yahudi lobisi"dir.
Türkiye'deki yahudi cemaatinin yayinladigi Salom gazetesi, bir keresinde Amerikali yahudiler ile ilgili bazi önemli rakamsal bilgiler vermisti. Buna göre, tüm dünya yahudilerinin % 60'ini olusturan Amerikan yahudileri, özellikle maddi yönden oldukça güçlüydüler. Amerika'nin en zengin 400 ailesinin % 40'i yahudiydi (bu rakama Rockefeller gibi gizli-yahudilerin dahil olmadigini da unutmamak gerekir). Bu oran, yahudilerin Amerika'daki toplam nüfusun % 2.5'ini olusturduklarini düsününce kuskusuz oldukça çarpiciydi. Bir baska önemli bilgi, yahudilerin oy veren seçmenlerin % 5'ini olusturmalariydi. Bu da Amerikan yahudilerinin politikaya diger Amerikalilar'dan iki kat daha fazla ilgi duyduklarini gösteriyordu.2
(Amerika'da oy vermek zorunlu degildir ve oy verme orani yaklasik % 50'dir. Yahudilerin nüfusun % 2.5'unu olusturduklari halde seçmenlerin % 5'ini olusturmalari, oy verme oranlarinin genel nüfusa göre iki kat daha fazla oldugunu göstermektedir).
Yani Amerikali yahudiler, ülke nüfusunun geneline göre çok daha zengin ve politikayla da çok daha fazla ilgilidirler. Bu ikisi, yani zenginlik ve politikayi etkileme istegi, biraraya geldiginde genellikle ortaya politik güç çikar. Amerika'da da öyle olmustur. Sik sik duyulan "yahudi lobisi" kavrami, bu politik gücün bir sonucudur. Amerikali köse yazari Carl Rowan, bu konuya dikkat çekerek söyle demektedir: "Çok fazla paraya sahip olan çok fazla Amerikan yahudisi var ve bunlar oldukça uzun bir zaman önce politikacilara stratejik bagislarda bulunarak nüfus içindeki sayilarindan çok daha büyük bir güce ulasabileceklerini kesfettiler." 3
Ancak bu güç hangi boyutlardadir? Eger Batili medyanin büyük isimlerine ya da onun yerli benzerlerine bakarsaniz, "yahudi lobisi"nin, Washington'da etkili olan diger bir çok "lobi"den biri oldugu izlenimine kapilabilirsiniz. Çünkü "yahudi lobisi" kelimesini duydugunuz kadar, "Ermeni lobisi", "Rum lobisi" gibi kelimeler de duyabilirsiniz. Bu durumda konuyu derinlemesine arastirmamis bir insan, Washington'da farkli uluslarin lobileri bulundugu ve yahudi lobisinin de bunlardan herhangi birisi oldugu gibi bir izlenime kapilabilir. Oysa gerçek oldukça farklidir. Yahudi lobisinin gücü, Amerika içindeki baska hiçbir sözde "lobi"yle karsilastirilamayacak kadar büyüktür. Washington'da çogu kez "yahudi lobisi" demeye gerek duymazlar; Edward Tivnan'in The Lobby: Jewish Political Power and American Foreign Policy (Lobi: Yahudi Politik Gücü Ve Amerikan Dis Politikasi) adli kitabinin girisinde vurguladigi gibi yalnizca "Lobi" derler. Çünkü "Lobi" dendiginde, bu ürkütücü kelime ile-neden ürkütücü olduguna birazdan deginecegiz-kimin kastedildigini herkes çok iyi anlar.
Paul Findley'in Öyküsü
Amerika'da yahudi lobisinin gücü ile ilgili yazilmis olan kitaplarin en önemlisi, 22 yil Amerikan Kongre'sinde 4 Illinois temsilciligi yapan Paul Findley'in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby (Konusmaya Cesaret Ettiler: Insanlar ve Kurumlar Israil Lobisi'yle Karsi Karsiya) adli kitabidir. Kitap, yahudi lobisinin gücünün sanilandan çok daha büyük oldugunu ortaya koyar. Findley, "Israil lobisi hakkinda konusmaya cesaret edebilen" Amerikali Kongre üyeleri, akademisyenler, yazarlar ve din adamlariyla yaptigi görüsmelere ve kendi kisisel deneyimlerine dayanarak, ülkesinin yahudi lobisinin denetimi altina girdigini ilan etmektedir.
Findley'in öyküsü 1960'larda Kongre üyeligine seçilmesiyle baslamisti. Cumhuriyetçi Parti'den seçilen Findley, uzun yillar boyunca girdigi her seçimi kazandi. En çok ilgilendigi konulardan biri dis politikaydi. Bu yüzden sürekli olarak Kongre'nin Dis Iliskiler Komitesi'nde üyelik yapti. Kendisini They Dare to Speak Out'u yazmaya götüren macerasi ise 1972 Ortadogu Isleri Alt Komitesi'ne atanmasiyla basladi. Bu tarihten sonra Ortadogu ile yakindan ilgilendi. Ortadogu'ya yaptigi gezilerde pek çok Amerikali Kongre üyesinin bilmedigi seyleri gözleriyle gördü: Lübnan'da bulunan Sabra, Satilla ve Tel-Zaatar kamplarini yakindan inceledi. Bu arastirma ve geziler, onun Filistin yanlisi bir politika izlemesine neden oldu. Israil'in isgal altindaki topraklarda yaptigi uygulamalarini kinayan demeçler verdi. O siralar Israil'le savasan Yaser Arafat'la görüserek oldukça sansasyon yaratti. Findley, Ortadogu'ya yaptigi geziler sonucunda "Araplarin da birer insan olduklarini" anladigini söylüyordu.
Ancak Findley'in tüm bu faaliyetleri, birilerinin gözünden kaçmiyordu. Bu "birileri", Washington'daki yahudi lobisinin liderleriydi. Lobi, Findley'i boy hedefi haline getirdi. Kisa sürede onun "gözü dönmüs bir antisemit" ve "korkunç bir neo-Nazi" oldugu propagandasina basladilar. Lobinin bu inanilmaz propagandasi, Findley'in yalniz kalmasiyla sonuçlandi. Kimse yahudi lobisinin hedefi haline gelen bir insanla birlikte gözükmek istemiyordu. 1980 yilindaki seçimlerden önce Findley o siralar Amerika'nin Bati Almanya Büyükelçisi olan Arthur Burns'le görüsmüs, ona politik görüslerini anlatmisti. Burns, Findley'e tümüyle katildigini söyledi ve Findley bunun üzerine eski dostu Burns'den kendisini destekledigini belirten bir mektup yazmasini istedi. Ancak Burns olumlu cevap vermedi, "istedigin mektubu yazmam imkansiz. Nedenini biliyorsun, senin su Filistinliler hakkindaki düsüncelerin" dedi. Findley sasirmisti. Kitabinda söyle diyor:
Bu konusmadan önceki ya da sonraki hiçbir olay beni Amerika'daki Israil lobisinin ne denli gizli bir güce sahip oldugu konusunda bu kadar düsündürmemisti. Bu büyük, nazik, cömert devlet adami, yirmi yillik dostum bile Israil lobisini bir yana birakip adayligim hakkinda bir iki iyi söz edemiyordu.5
Lobi, Findley'in yolunu kesmek için her türlü kirli yöntemi kullandi. Bir keresinde Findley Chicago Belediyesi'ne dis politika hakkinda konferans vermesi için çagrilmisti. 500 kisilik bir dinleyici grubuna karsi konusmaya baslamadan an önce, salonun ortasinda biri bagirmaya basladi: "Bir telefon geldi, salonda bomba varmis." Salon bir anda bosalmisti. Findley, daha sonra yaptigi arastirmalarda bu "bomba ihbari" yöntemine yalnizca kendisinin maruz kalmadigini, özellikle üniversitelerde Israil'i elestirmeye cesaret eden konferansçilarin sik sik benzer "ihbar"larla baltalandiklarini ögrenecekti.
Findley Lobi tarafindan damgalanmisti. Artik insanlar ondan cüzzamli gibi kaçiyorlardi. 1980 Kongre seçimleri öncesinde Baskan Reagan Illinois'e bir ziyarette bulundu. Kendi partisinin baskani olan Reagan'la birlikte kendi seçmeni önünde gözükmek, Findley'in en dogal hakkiydi. Ama Reagan'in kampanyasini organize edenler, böyle bir sey oldugu takdirde, "Baskan'in New York'tan alacagi oylari unutmasi gerektigini" söylemislerdi (New York, yahudilerin en yogun oldugu sehirdir). Reagan'in danismani, Lobinin hismindan korktugu için kampanya sorumlularina kesin bir emir vermisti: "Findley hiçbir sekilde Reagan'a yaklastirilmayacak." Nitekim öyle de oldu, Reagan'in partisinden Kongre üyesi olan Findley, Reagan'a 150 metreden fazla yaklasamadi. Kameramanlar, Reagan'i çekerken Findley'in ekranin ucundan bile gözükmemesine dikkat etmislerdi.
Findley'i desteklemeye çalisanlar da oldu ama kisa sürede "hata"larini anladilar. Ünlü sanatçi Bob Hope, eskiden tanidigi Findley'e destek olmaya karar verdi. Hope'un menajeri Wary Grant da ayni fikirdeydi, "Kongre'de vicdaninin sesine kulak veren insanlara ihtiyaç var" diyordu. Ama bu olumlu yaklasim bir anda degisti. Findley'in kampanyasini yürüten Don Norton, Bob Hope'un menajerinden telefonda su cümleleri duydu:
Bob Hope ülkenin her yanindan o kadar çok protesto mektubu ve telefonu aliyor ki, ne yapacagini sasirmis durumda. Hope'un 35 yasindaki yahudi avukati bile isi birakacagindan söz etmeye basladi. Inanilmaz bir baski var. Bob'un size yardim etmesi imkansiz.6
Tüm bunlara ragmen Findley 1980 seçimlerini kazandi. Lobinin gazabindan kurtuldugunu saniyordu; ancak yanilmisti. Iki yil sonra yine Kongre seçimleri zamani geldiginde, Lobi daha önce kullandigi yöntemlerin yanina bir de Findley'in rakibini desteklemeyi ekledi. Findley'in Demokrat rakibi Durbin, Lobiden inanilmaz bir para yardimi aldi (Durbin'in seçim kampanyasi için harcadigi 750 bin dolarin 685 bini Lobiden gelmisti). Sonuçta Findley 1982'deki seçimleri çok az farkla kaybetti ve Kongre'ye veda etti.
Bu olay, Paul Findley'in, ülkesindeki sistemde önemli bir gariplik oldugunu hissetmesine neden olmustu. Çünkü yalnizca Filistin sorunu hakkindaki gerçekleri dile getirdigi için Lobi onu düsman ilan etmis ve daha da önemlisi son derece güçlü bir siyasetçi olmasina karsin onu Kongre'den uzaklastirabilmisti. Ayrica Findley "Israil düsmani" birisi de degildi, yalnizca Israil'in bazi politikalarini elestirmisti. Bu konuda They Dare to Speak Out'un girisinde sunlari söylüyor:
Beni Kongre'den uzaklastirmak için neden bu kadar sikinti çekmislerdi?... Oylamalarin tamaminda Israil'e yardima olumlu oy kullanmistim. Kimi zaman Misir'a ve Arap ülkelerine son derece elestirel konusmalar yapmistim. Baskan Carter'in yardimi kisitlanmasina ikna etmeye çalisirken, bunu Israil'in Lübnan'a saldirilarini kesmesi için geçici bir uyari olsun diye yapmis ve Kongre'yi gelecekte Israil'e yapilacak olan askeri ve ekonomik yardima yetkili kilan bütün oylamalarda olumlu oy kullanmistim... Üstelik alt komitede ya da Temsilciler Meclisi'nde yaptigim konusmalarda Israil'i elestirirken yalniz da degildim. Benim ciddi bir tehlike olmadigimi biliyorlardi kuskusuz. Peki Lobi yalniz bir adamin zayif sesine bile tahammül edemiyor muydu?... Acaba baska Kongre üyelerinin de baslarina buna benzer olaylar gelmis miydi? Lobinin yalnizca beni hedef olarak seçmis olmasi mantikli görünmüyordu. Birilerinin artik neler olup bittigini açikça konusmasi gerekiyordu. Kongre disindaki yönetim kadrosu ve Baskan da kesinlikle etki altinda olmaliydilar. Acaba onlara ne tür yaptirimlar uygulaniyordu? ABD Baskani'ni korkutacak kadar güçlü olan Lobinin yönetimin üst kademelerinde mevzileri olmaliydi. Acaba baska nerelere uzanabiliyorlardi? Farkli mesleklerden insanlar üzerinde de denetimleri var miydi? Örnegin; bir üniversite kampüsünde ögretmen ve ögrencilerin konusma özgürlüklerine yönelik bana uygulanan türden baskilar var miydi? Din adamlarinin durumu neydi ya da is adamlarinin? Özgür bir toplumu olusturan yasamsal önemdeki insanlar ne durumdaydi? Gazeteciler, köse yazarlari, yayincilar, televizyon ve radyo istasyonlari ve yorumculari?7
Bu sorular elbette ki son derece önemliydi. Bu nedenle Findley, bu sorularin cevabini bulmaya, Lobinin gerçek gücünü arastirip ortaya çikarmaya karar verdi. Kendisi gibi "Israil hakkinda konusmaya cesaret eden" kisilerle görüstü ve topladigi tüm bilgilerle birlikte They Dare to Speak Out'u yazdi.
Ancak pek çok kisi Israil hakkinda konusmaya cesaret edememisti. Findley, bu konuda yasadigi sikintilari kitabinin girisinde söyle anlatiyor:
Bu kitabin yazilmasinda emegi en çok geçen bes kisiye de isimlerini vererek tesekkür edemiyorum... Washington'da çalisan bu bes kisi, kitabin olusmasi için bana gerekli bilgileri verirken, bir yandan da bana sürekli olarak isimlerinin kesinlikle yazilmamasi gerektigini hatirlatiyorlardi. Israil lobisinin gücünü çok iyi bilen bu insanlar, isimleri kaynak olarak verildigi takdirde islerinden atilacaklarindan emindiler. Biri açikça 'size yardim etmekle büyük bir kumar oynuyorum. Eger duyulursa, isimden olacagim' demisti. Digerleri de benzeri seyler söylediler. Bu kitaptaki bilgilerin önemli bir kismi, Amerikan toplumunun Israil lobisinin faaliyetlerini bilmesini isteyen ama bunu açikça yapmaktan çekinen hükümet yetkililerinin gönüllü destegi ile ortaya çikmistir.8
Findley bu sekilde kitabini hazirladi. Ancak bir sorun daha vardi; kitabi basacak yayinevi bulmak da oldukça zordu. Çünkü yayinevleri de Lobiden korkuyorlardi. New York'lu edebiyatçi Alexander Wylie, Findley'e "Amerika'daki hiçbir büyük yayinevinin kitabi basmaya yanasmayacagini" söylemisti. Öyle de oldu. Pek çok yayinevi, kitabi son derece çarpici bulmalarina karsin basmak istemediler. William Morrow sirketi, kitabi "çok etkileyici" bulmus ancak "ülke içinde ve disinda büyük problemler yaratabilecegi"ni öne sürerek bu "atesten gömlegi" giymeyi reddetmisti. Baska yayinevleri de yaklasik ayni gerekçelerle kitabi basmaktan kaçindi. Konunun "çok duyarli" oldugunu söylüyorlardi. Sonunda Lawrence Hill yayinevi cesur bir karar alarak kitabi basmayi kabul etti, böylece Findley'in deyimiyle "büyük bir kumar" oynamis oluyordu.
Findley, They Dare to Speak Out'un girisine "Torunlarim Andrew, Cameron, Henry ve Elizabeth'e, her zaman korkusuzca konusabilmeleri dilegiyle" diye yazmisti. Kitap 9 hafta boyunca "best-seller" (en çok satan) oldu. 70 binin üstünde satti. Belli ki Amerikalilarin (Israil hakkinda) "korkusuzca konusabilmelerini" saglayamadi ama en azindan Lobinin inanilmaz gücünü ortaya çikardi.
AIPAC; Washington'in Krali
Eger bugün Amerikalilar Israil hakkinda "korkusuzca" konusamiyorlar, Israil'i elestiren bir söz ettiklerinde hayatlarinin alt-üst olacagindan çekiniyorlarsa, bunda en büyük pay kuskusuz AIPAC'e aittir. Uzun adi "American Israel Public Affairs Committee" (Amerikan Israil Halkla Iliskiler Komitesi) olan örgüt, yahudi lobisinin en önemli organidir ve adindaki masum "halkla iliskiler" ifadesinin aksine, oldukça tehlikeli bir örgüttür. AIPAC'e "bulasmak", Washington'daki hükümet yetkilileri ya da Kongre üyelerinin en büyük kabusudur.
Findley, kitabinin AIPAC'i konu edinen bölümünün adini "King of the Hill" yani "Baskent'in Krali" koymakla herhangi bir abartma yapmamaktadir. Çünkü gerçekten de AIPAC, tarihte hiçbir lobi kurulusunun sahip olmadigi bir güce sahiptir; neyi isterse elde eder. Findley, AIPAC'in adini ilk kez 1967'de Disisleri Komitesi'ne atandiginda duydugunu söylüyor. Bir gün komitedeki odasinda Israil'in Suriye'ye yaptigi saldiriyi elestirirken ondan daha eski bir senatör olan William S. Broomfield söyle demisti: "AIPAC'ten Kenen senin bu söyledigini bir duysun, basina neler gelecek o zaman gör." 9 Broomfield'in sözünü ettigi kisi, AIPAC'in o zamanki yöneticisi I. L. Kenen'di.
Senatör Broomfield, AIPAC'in gücünü abartmis degildi. Örgüt gerçekten de Washington'daki en etkili kurulustur. Kongre üyeleri üzerinde büyük bir baski mekanizmasi kurmustur. Yahudi lobisine yakin medya kuruluslari-ki bunlar neredeyse tüm büyük Amerikan medya kuruluslarini kapsar-araciligiyla istedikleri kisi hakkinda olumlu ya da olumsuz propaganda yapabilirler. Ayrica çok güçlü bir istihbarat sistemleri vardir. Washington'daki resmi dairelerin herhangi bir koridorunda Israil ya da Israil lobisi aleyhinde edilen herhangi bir cümle, kisa sürede AIPAC'in kulagina varir. Ve bu da o sözü eden kimse için hiç olumlu olmaz. Eski bir senatör olan Paul McCloskey, bu konuda "Kongre, AIPAC'in estirdigi bir terör firtinasi altindadir" derken örgütün çalisma yöntemini de özetlemektedir. Uzun yillar Senato üyeligi yapan Paul Weyrich, AIPAC'in inanilmaz etkisini Findley'e söyle anlatir:
Çok mükemmel bir sistem kurmus durumdalar. Eger onlarin istedigi gibi oy verirseniz ya da istedikleri türde konusmalar yaparsaniz, davalarina sicak bakan medyaya sizin hakkinizda olumlu seyler söyletirler. Tabii bunun tersi de geçerlidir. Eger onlarin hosuna gitmeyen bir sey yaparsaniz, ayni yolla bu kez rezil edilebilirsiniz. Uyguladiklari baski, senatörlerin, özellikle de destek arayan senatörlerin bakis açisini kolaylikla degistirecek kadar büyüktür.10
Çogu Kongre üyesi böylesine organize bir güçle çatismaya girmekten korkar. Bu nedenle Washington'a gelen seçilmislerin çogu AIPAC'e sessizce boyun eger. 1984'e dek Kongre üyeligi yapan Clarence D. "Doc" Long, Findley'e söyle demistir:
Çok uzun zaman önce AIPAC'in benden istedigi herseyi kabul etmeye karar verdim. Onlarin yaptiklari baskilarla karsilasmak istemiyordum. Benim seçim bölgem oldukça zorludur. Israil taraftarlarinin herhangi bir sorun olusturmasini istemiyorum. Bu yüzden kararimi verdim; istediklerini yapiyorum ve desteklerini aliyorum.11
AIPAC'in "Eylem Alarmi" denen bir sistemi vardir. Eger bir Kongre üyesi hoslarina gitmeyecek bir sey yaparsa, yaklasik bin kisilik bir listeye "alarm" sinyali gönderirler. Bu bin kisi, Amerikan toplumu içindeki etkili yahudilerden olusmaktadir (büyük sermayedarlar, resmi görevliler, cemaat liderleri, gibi statü sahibi kimseler). "Alarm" verildiginde bu listedeki isimlerin hepsi hedefe yüklenmeye baslarlar. Telefonlar, fakslar yagar ve tehdit kokan "uyari"lar yapilir. Çok az Kongre üyesi bur tür bir baskiya meydan okumaya niyetlidir.
AIPAC'in Kongre üyelerinden istedigi seyler ise bellidir: Onlardan Israil'le ilgili her oylamada Israil lehine oy kullanmalarini ister. Örnegin Israil'e yapilan Amerikan yardiminin artirilmasi, Israil'in uluslararasi platformda kayitsiz-sartsiz desteklenmesi gibi yapilan tüm oylamalarda AIPAC'in gölgesi vardir. Aslinda bir Kongre üyesinin Israil'e yapilan Amerikan yardiminin azaltilmasini istemesi son derece dogal bir seydir, hatta eger bir "yurtsever" ise bunu istemesi gerekir. Çünkü bu yardim dünyada örnegi görülmemis derecede büyüktür ve Amerikan ekonomisine de büyük zarar vermektedir. Amerikali Ortadogu uzmani Richard Curtiss, bu konuyla ilgili bir yazida çarpici bir benzetme yapmisti:
Los Angeles banliyösü Northridge'i merkez alan 17 Ocak 1994 tarihli büyük California depreminin, toplam olarak 7 milyar dolar zarara yol açtigi hesaplaniyor. Israil'e yapilan yardimin 1993 senesi içinde Amerikan vergi mükelleflerine masrafi ise 6.321 milyar dolardi. Bu, California depreminin Amerikalilar için Israil'e yapilan yardimdan daha zararli oldugu anlamina gelir, öyle mi?... Hayir! Çünkü California'da her yil deprem olmamaktadir, oysa Israil bu yardimi her sene almaktadir. Baskan Clinton, 1994 ve 1995 mali yillarinda da ayni yardimin sürecegi sözünü vermistir. Hatta daha sonra Clinton samimiyetini göstermek için bu rakama bir 500 milyon dolar daha ekletmistir.12
Iste Amerikalilara bu tür bir "hasar" veren dis yardim, en basta AIPAC'in sayesinde gerçeklesmektedir. AIPAC de tüm bu faaliyetini Israil'den aldigi direktiflere göre yürütür. AIPAC'le Israil Büyükelçiligi arasinda sürekli telefon baglantisi vardir. Ayrica AIPAC yöneticileri Elçilik görevlileri ile en az haftada bir kez toplanti yaparlar.
Arap-Israil sorununa tarafsiz yaklasilmasini savunan Washington Report on Middle East Affairs dergisi, AIPAC'in Kongre üzerindeki etkisini elestirenlerden biridir. Dergi, sik sik, Bati Seria ve Gazze için kullanilan "occupied territory" (isgal altindaki toprak) deyiminden yola çikarak "Congress is an Israeli-occupied territory" (Kongre Israil isgali altindaki bir topraktir) sloganini kullanir. Bu da bir abartma degildir. Paul Findley, ABD'nin eski Sudan Büyükelçisi Don Bergus'un bu konudaki bir yorumunu aktarir. Eski diplomat söyle demektedir: "Disisleri Bakanligi'ndayken eger Israil Basbakani dünyanin düz oldugunu söylerse, Kongre'nin 24 saat içinde bu bulusu tebrik eden bir açiklama yayinlayacagi sakasini yapardik." 13
AIPAC'in gücü özellikle 1970'li ve 1980'li yillarda hizla artti. Hatta 1983 yilinda Baskan Reagan, Kongre'ye karsi AIPAC'ten yardim istemek durumunda kalmisti. Lübnan'daki Amerikan deniz piyadelerinin varligina karsi gelisen toplumsal tepkiyi ve bunun Kongre'deki yansimalarini asmak isteyen Reagan yönetimi, Kongre'yi etkileyemeyecegini görünce, çareyi Washington'in Krali"na basvurmakta bulmustu. AIPAC yöneticisi Thomas A. Dine'la özel bir görüsme yaparak Kongre'de Lobi destegi isteyen Baskan, gerçekten de AIPAC'in destegi sayesinde Kongre'ye Amerikan askerlerinin Lübnan'da kalmasini kabul ettirebildi. Bunun ardindan Reagan Dine'la yeniden görüserek AIPAC sefine "tesekkür"lerini iletti. Ocak 1984'de Washingtonian dergisi, Dine'i, Baskent'in en güçlü isimleri arasinda sayiyordu. AIPAC'i etkili yayin organlari da vardir. Near East Report adli haftalik bir dergi yayinlar. Dergi, su katilmamis Israil propagandasidir. Örgütün en etkili yayini ise ilk kez 1983"te yayinlanan ve her yil yeni eklemelerle gelisen The Campain to Discredit Israel (Israil'i Zayiflatma Kampanyasi) adli kitapçiktir. Bu bir tür "kara liste"dir; içinde Israil'i elestirmeye cesaret eden kisi ve kurumlarin isimleri yayinlanir. Bir kere bu "kara liste"ye giren kisi, kolay kolay baskidan kurtulamaz.
AIPAC yalnizca seçilmis Kongre üyelerini yönlendirmekle kalmaz; istedikleri seçtirmek ve istemediklerinin de seçilmesini engellemek için çalismakta ve oldukça da basarili olmaktadir. Bunun en iyi yolu, AIPAC'in Israil yanlisi adaylarin seçim kampanyalarina yaptiklari dev maddi yardimlardir. Ancak AIPAC bu yardimlari dogrudan yapmaz. Amerikan kanunlari, bir lobi kurulusunun bir adaya 5 bin dolardan fazla yardim yapmasini yasaklamaktadir. Bu nedenle AIPAC, adaylara yardim yapmak için çok daha küçük lobiler, "politik eylem komiteleri" (PAC) kurmustur. Bu PAC'lerden Amerika'da 3.000"e yakin vardir. Bunlarin 75 tanesi görünür hiçbir baglanti olmamasina ragmen (örnegin hiçbirinin adindan Israil'le ilgileri oldugu anlasilmaz) da AIPAC'e bagli olan PAC'lerdir ve en çok para harcayanlar da bunlardir. AIPAC, bu küçük PAC'leri kullanarak dev miktarda para yardimlari yapabilmektedir. Israil yanlisi PAC'ler, 1988 seçimlerinde 477 adaya toplam 5.4 milyon dolar yardimda bulunmuslardir. Üç aday 200 bin dolarin üstünde yardim almistir. 1990 seçimlerin ise 402 adaya toplam 4.95 milyon dolar aktarilmistir. 1976-1990 tarihleri arasindaki seçimlerde Israil yanlisi PAC'ler toplam 21.9 milyon dolar "bagis" dagitmislardir. Bagislar, agirlikli olarak yahudi lobisine daha yakin olan Demokrat Parti adaylarina gitmektedir.14
Bunlar kuskusuz büyük rakamlardir ve seçim kampanyasinin çok büyük önem tasidigi bir ülke olan Amerika'da, hiçbir aday, yahudi lobisinden gelen bu büyük finansal destegi görmemezlik edemez. Yahudi yazar Stephen D. Isaacs, Jews and American Politics adli kitabinda bir Kongre üyesinin su sözünü aktarir: "Bu ülkede politika yapiyorsaniz, hele de Demokratsaniz, arkanizda yahudi parasi olmadan bir yere varamazsiniz." 15 Bu finansal destegin yanisira, çogu kez medya destegi de yahudi lobisi kanaliyla gelmekte (ya da gitmekte)dir.
Bu yüzden adaylarin çogu seçim kampanyasi boyunca ellerinden geldigince Lobinin gözüne girmeye çalisirlar. Seçildikleri takdirde Israil'e nasil destek olacaklarina dair sözler verirler (bu kural, Baskan adaylari için de geçerlidir). Seçildiklerinde ise sözlerinde durmak zorundadirlar. Çünkü iki yil sonra yine seçim zamani gelecektir. Ayrica AIPAC, ihaneti asla affetmez.
Bu kurali bozan, yani AIPAC'in egemenligine karsi baskaldiran çok az kisi vardir Washington'in yakin tarihinde. Findley bunlardan biridir. Ona benzer bir avuç insan daha çikmistir, "Israil hakkinda konusmaya cesaret edebilen." Ve AIPAC, hepsini cezalandirmistir.
AIPAC'in Gazabina Ugrayanlar
Paul Findley'in kitabinin kapaginda resimleri yer alan "Israil hakkinda konusmaya cesaret edebilen" Amerikalilarin çogu politikacidir. Ancak bu kisilerin tümü AIPAC tarafindan cezalandirilmis, hemen hepsinin politik yasami sona erdirilmistir. Charles Percy, Adlai Stevenson, George Ball, J. William Fullbright, Paul McCloskey gibi sözkonusu Amerikan politikacilarinin basina gelenler, AIPAC'in ve genel olarak da Israil lobisinin gücünü anlamakta açiklayici olabilir.
AIPAC'in en önemli özelliklerinden biri, Baskent'te konusulan her seyden haberdar olmasidir. Israil hakkinda Washington'da edilen her söz, AIPAC'in kulagina ulasir. Bu nedenle politikacilar ya da bürokratlar bu konuda uluorta konusamazlar. Findley AIPAC'in haber alma sistemini söyle anlatiyor:
Kongre'nin ve Kongre'ye bagli çogu komitenin çalismalari halka açik olarak yapilir. Ve Israil'i ilgilendiren her toplantida mutlaka bir AIPAC temsilcisini not alirken görürsünüz. Bu temsilci Demokles'in Kilici gibidir; oradaki varligi, Israil hakkindaki en ufak olumsuz bir yorumun AIPAC merkezine aninda ulastirilacagini gösterir. Israil hakkinda olumsuz bir seyler söyleyen bir Kongre üyesi, toplantinin sonunda odasina döndügünde birbirini izleyen öfkeli ve 'azarlayici' telefonlarla karsilasacaktir. AIPAC lobicileri, Kongre'deki personel ve Kongre'nin çalisma sistemi konusunda gerçek birer uzmandirlar. Israil'in adi, kapali kapilar ardinda bile geçse, tam olarak ne konusuldugunu gösteren bir raporu ya da kopyasini hemen ele geçirirler.16
Bu yüzden hemen hiçbir Kongre üyesi Lobiyi kizdirmaya cesaret edemez. Çünkü kizdirdiginda inanilmaz bir yipratma kampanyasi ile karsi karsiya kalacaktir. Kongre üyesi Paul McCloskey, bu kampanyanin kurbanlarindan biri olmustu. 1980 yilinda Israil'in isgal altinda tuttugu Bati Seria'dan çekilmesini, aksi takdirde Israil'e yapilan Amerikan yardiminin dondurulmasini öngören bir yasa tasarisi hazirlayan McCloskey, Lobinin bir anda boy hedefi haline geldi. Yahudi basini McCloskey'i "gözü dönmüs bir antisemit" olarak göstermeye, irkçi, hatta Nazi olarak tanitmaya basladi. Bir yahudi yayin organi McCloskey'in resmini bas sayfaya basmis ve altina da "çok yasa Goebbels" diye yazmisti. Bir baskasi, Heritage Southwest Jewish Press daha da ileri giderek McCloskey için "bir numarali o... çocugu" ifadesini kullanmisti. Baska yahudi yayin organlari da "Amerikan yahudilerinin bir numarali düsmani", "sürüngen", "asagilik" gibi sifatlar yakistiriyorlardi Kongre üyesine. AIPAC'in mali destekçilerinden "mülti-milyoner" Amerikali yahudi Louis E. Wolfson, "Bu adami Kongre'den kovmak için gerekli her seyi yapmaliyiz. Bir daha Kongre'ye dönmeyecegine de emin olmaliyiz" diyordu.
Bu tip yipratici propagandalar kuskusuz son derece etkilidir. Çünkü AIPAC'in hedefi haline gelen politikaci, ne denli kararli olursa olsun, sonuçta tek basina bir insandir. AIPAC gibi mafyavari bir örgütle basa çikamaz. Hakaretler ve tehditler psikolojik yönden yipraticidir. Ayrica en ufak bir aleyhte propaganda onun politik kariyerine zarar verir. Özellikle "yahudi aleyhtari", "neo-Nazi" gibi suçlamalar Amerikan toplumunda oldukça etkili olmaktadir. Çünkü Lobinin beyin yikayici propagandasi sayesinde soykirim efsanesine (bkz. 5. bölüm) inandirilmis olan toplum, "yahudi aleyhtarligi" kavramina karsi son derece hassastir. Bu kelime hemen Auschwitz'deki Soykirim dekorlarini çagristirir. Lobi, bu hassas noktayi ustalikla kullanir ve Israil'i elestirmeye kalkan birisine hemen "Nazi" damgasi vurur. Eski Disisleri Bakan yardimcisi George Ball, bu konuda sunlari söylemektedir:
Dayandiklari en önemli güç, antisemitizm suçlamasi. Pek çok insan antisemit olmakla suçlanmaktan nefret eder ve Lobi Israil'i elestirmeyi hemen her zaman antisemitizmle bir tutar. Bu kozu sürekli gündemde tutarlar ve bu yüzden de kimse agzini açamaz.17
Kimse böylesi bir belaya bulasmak istememektedir. Ohio'dan eski bir Kongre üyesi Israil lobisine "bulasma" yönünden, Kongre'yi dört gruba ayirmaktadir:
Ilk grup, 'Israil ne isterse verelimciler' grubudur. Ikinci grubu, bu konuda rahatsizlik duymalarina ragmen ses çikarmaya cesaret edemeyenler olusturur. Üçüncü grupta ise bu konuda gerçekten büyük sikinti duyan ama açik açik konusmaktan korktugu için yalnizca Israil'e yapilan yardimlarin azaltilmasi için sessiz bir çalisma yapanlar vardir. Son grup ise açikça Amerika'nin Ortadogu politikasini elestiren ve Israil'in yaptiklarina karsi çikanlardan olusur. Ama Findley ve McCloskey Kongre'den ayrildigina göre, artik dördüncü grubun varligindan söz edilemez.18
Ayni Kongre üyesi Lobi için sunlari söylemektedir:
Yahudi lobisi korkunçtur. Ne isterse elde eder. Yahudiler egitimli ve genellikle de çok zengindirler. Ve tek bir konu üzerinde yogunlasmislardir: Israil. Bu yönden örneksizdirler. Örnegin kürtaj karsitlari yahudilerden çok daha kalabaliktirlar ama onlar kadar egitimli ve zengin degildirler. Yahudi lobiciler bunlarin hepsine sahiptirler ve politik aktivitede bir numaradirlar.19
Demokrat Parti'den Kongre üyesi Mervyn M. Dymally ise Amerikan Kongresi'nde Israil'i elestirmenin zorlugunu söyle ifade ediyor: "Bugün Israil hükümetini Israil'de Knesset'te (Israil parlamentosu) elestirmek, Amerikan Kongresi'nde, bu sözde 'konusma özgürlügü' ülkesinde elestirmekten çok daha kolaydir." 20
Aslinda AIPAC'in "kara liste"sine girmek için Israil'i elestirmeye bile gerek yoktur. Yahudi Devleti'ni ilgilendiren konularda biraz tereddütlü davranmak bile örgütün hismina ugramak için yeterlidir. Maine Senatörü William Hathaway, bunun bir örnegiydi. Senato'daki kariyeri boyunca sürekli olarak Israil lehine oy veren ve bu yüzden de Lobinin destegini arkasinda bulan Hathaway, yalnizca bir kez AIPAC'in kendisine yolladigi bir deklarasyonu imzalamamisti. Bu, AIPAC'in ona cephe almasi için yeterli oldu. Örgüt, ilk seçimde Hathaway'i yüzüstü birakti ve tüm destegini rakibi William S. Cohen'e verdi. Bunun sonucunda Hathaway 1978'deki ilk seçimleri kaybetti. Cumhuriyetçi Parti'den bir yetkili bu olay üzerine söyle demisti: "AIPAC her zaman % 100 sadakat istiyor. Eger Hathaway gibi bir Senatör yalnizca bir kez bile isbirligi yapmakta tereddüt gösterirse, onu aninda defterden siliyorlar." Bir baska Senatör ise olay üzerine su yorumu yapmisti: "AIPAC'i memnun etmek için tam sadik olmaniz gerekir; % 99.44'lük bir sadakat yeterli degildir. Hathaway'in 1978'deki hezimetinin nedeni, AIPAC'in istedigi bu 'saf sadakat'i gösterememis olmasidir." 21
AIPAC'in Israil'i elestirenlere verdigi ceza, yalnizca o politikaciyi Kongre'den uzaklastirmakla bitmez. AIPAC yüzünden seçimleri kaybederek Washington'a veda eden politikacilar, sonraki yasamlarinda da Lobi tarafindan saldiriya ugramaktadirlar. Lobi, "ibret-i alem" olmasi için, bu kisilerin sivil hayatini da cehenneme çevirmektedir. Örnegin AIPAC'in faaliyeti sonucunda Kongre seçimlerini kaybeden Paul McCloskey, is bulmak için ugrasmaya basladiginda Lobi'nin engellemesiyle karsilasmistir. Findley, bir hukukçu olan McCloskey'in çesitli hukuk sirketlerine müracaat ettigini, ancak yahudi sermayedarlardan gelen "bu adami ise alirsaniz, sizle yaptigimiz tüm isleri iptal ederiz" gibi tehditler sonucu McCloskey'in pek çok kapidan çevrildigini yaziyor. AIPAC, yerel yahudi örgütlerine de McCloskey'i "tanitan" bir brosür yollamis ve "bu adamin canina okuyun" emrini vermisti. Findley söyle diyor:
McCloskey Lobi tarafindan adim adim izleniyordu. Bir tek dertleri vardi; o da McCloskey'in siradan bir yurttas olarak bile huzur bulamamasi. Lobi, McCloskey'in bazi konusmalarini ve yaptigi isleri ayrintili olarak bir kitapçikta toplamis ve bütün ülkeye yaymisti. Kitapçigin amaci, yerel yahudi örgütlerine yol göstermekti. McCloskey ne zaman bir yerlerde görünse, bu 'karsi saldiri rehberi' ise yariyordu.22
Paul Findley AIPAC tarafindan Washington'dan "kovulan" ve sonra da yakin takibe alinan daha baska isimler de sayar. Adlai Stevenson, William Fullbright ya da Charles Percy gibi senatörler bu listenin en çarpici isimleridir. Bu senatörlerin "suçlari" asagi-yukari aynidir: Israil'in isgal ettigi topraklardan çekilmesi gerektigini savunmus ve Yahudi Devleti bu konuda direttigi sürece Amerikan yardiminin azaltilmasini teklif etmislerdir. Ya da Israil'in Filistinlilere karsi uyguladiklari sistemli terörü kinamislardir. Yani normal bir insanin yapacagi seyleri yapmislardir. Ama bunlar AIPAC için "suç" kapsamina girer. Lobi, bu "Israil düsmanlari"ni kullanmak için temel olarak iki yöntem kullanir. Birincisi, "hedef" kisi hakkinda son derece yogun bir aleyhte propaganda yapmaktir. Ikincisi ise hedef kisiye rakip olan adayin desteklenmesidir. Bu adayin Lobiyle herhangi bir eski baglantisi olmasina da gerek yoktur. Lobi, bu adaya gider ve "sizi su kisiye karsi destekleyecegiz ama siz de seçildiginizde bizim isteklerimize uyacaksiniz" der. Sözkonusu aday, ayagina kadar gelen bu yardimi geri tepmez ve seçimleri de büyük olasilikla kazanir. Artik o da, Kongre'deki büyük çogunluk gibi Israil'in evet-efendimcisidir. Lobiye karsi çikmasi düsünülemez, çünkü Fullbright'in "politikacilar için Lobiye karsi çikmak, intihar etmekle esdegerdir" sözüyle ifade ettigi kurali, kendi gözleriyle görmüstür.
Lobiye karsi çikmak, yalnizca Kongre üyeleri ya da Senatörler için degil, ayni zamanda Amerika'nin sözde en güçlü adamlari, yani Baskanlar için de intihar anlamina gelmektedir. Yakin tarih, bunun örnekleriyle doludur. Kennedy, Nixon ve son olarak da Bush Lobi tarafindan cezalandirilmistir. Öteki Baskanlar da Lobi'ye itaat etmeleri gerektigini ögrenmelerini saglayan küçük "dersler" almislardir. Yakin tarihe bir göz atmak, Amerika'daki gerçek güç odaginin kimligini kesfetmek için yeterlidir.
Lobinin Beyaz Saray Dosyasi
Israil lobisi, Kongre ve Senato'nun yanisira kuskusuz Beyaz Saray'in da denetimi ile yakindan ilgilenmektedir. Bazi Kongre üyeleri gibi bazi Baskanlar da Lobiye kayitsiz sartsiz itaat ederler. Bunun tersi de gerçeklesebilir: Bazi Kongre üyelerinin maruz kaldigi baskilarin benzerleri, bazi Baskanlara da yapilir.
Kitabin bir önceki bölümlerinde Woodrow Wilson, Franklin D. Roosevelt gibi önemli Amerikan Baskanlari'nin yahudi lobisiyle, masonlukla ve masonik örgütlerle olan ilginç iliskilerini incelemistik. Roosevelt'in ardindan Baskanlik koltuguna oturan Harry S. Truman da bu gelenegi bozmadi. Truman, öncelikle, bir masondu ve örgütün geleneksel yapisina uygun olarak yahudilerle oldukça yakin iliskileri vardi. Amerikali mason Allen E. Roberts, Brother Truman (Birader Truman) adli kitabinda Baskan'in masonik kariyeri hakkinda ayrintili bilgiler verir. Buna göre Baskan, degisik ritlere üye olmus ve hepsinde 33. dereceye ulasmistir. Aldigi en önemli paye ise 15 Haziran 1923'te "Indepedence" locasinda ulastigi "Knights Templar" (Tapinakçi) derecesidir. Yani Truman,Tapinakçi'dir!... (Tapinakçilar için bkz. 2. bölüm)
Tapinakçi Baskan'in yahudilerle ittifak içinde olmamasi düsünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Truman, Yahudi Devleti'ni kurduran Baskan olarak tarihe geçti. Israil'in kurulmasi için Birlesmis Milletler'i yönlendiren ve ardinda Yahudi Devleti'ne büyük ekonomik destek veren kisi Truman'di. Israil Bashahami, 1949'da Beyaz Saray'a yaptigi bir ziyarette "Tanri, sizi, 2000 yil sonra Israil'in yeniden dogusuna destek olasiniz diye annenizin rahmine yerlestirdi" demisti. Bu politikasi, Truman'in Lobiden aldigi destegi daha da güçlendirdi. 1948 seçimlerinde yahudi oylarinin çok büyük bir bölümünü aldi. Findley, Truman'in "Siyonistlerin gönlünde taht kurdugunu" söylüyor.
Ancak Beyaz Saray'in Truman'dan sonraki konugu yahudi lobisine pek yakin degildi. Savas kahramani" olmasinin verdigi güçle Baskan seçilen Eisenhower, Israil'e karsi temkinli bir politika izledi. Findley, Eisenhower'in "Israil lobisinin tüm baskilarina direndigini" ve Israil'i ABD tarafindan belirlenen politikalara uymaya zorladigini yaziyor. Bunun en açik örnegi, kuskusuz 1956'daki Süveys Savasi'ydi. Bu savasta Ingiltere ve Fransa ile birlikte Sina yarimadasini isgal eden Israil, Eisenhower yönetiminin zorlamasi ile geri çekilmisti.
Iki dönem üstüste Baskan seçilen Eisenhower yönetimi, yahudi lobisini çok öfkelendirmisti. Bir daha böyle bir yönetim görmek istemiyorlardi. Bu nedenle daha organize çalismaya karar verdiler. Baskiyi artiracaklardi. Bu kararin en önemli uygulamasi, AIPAC'in kurulmasi oldu. Lobi, yeni Eisenhower'lara izin vermeyecekti.
Bunun için ilk uygulamaya karar verdikleri yöntem, Baskan olacak kisiyle henüz seçilmeden önce baglanti kurmakti. Baskan adaylariyla konusacak ve "eger seçildiginizde Israil'e destek olmaya söz verirseniz, kampanyaniza büyük yardimlar yapabiliriz" diyeceklerdi. Bunun ilk denemesini John F. Kennedy'e yaptilar. Eisenhower'in görev süresi 1960'da bitiyordu ve yapilacak seçimlerin en güçlü ismi de Demokrat Parti'nin adayi Kennedy idi. Lobi, isi saglama almaya karar verdi ve seçim kampanyasi sirasinda Kennedy ile temas kurdu. Findley olayi söyle anlatiyor:
(Seçimden bir süre önce) Kennedy, New York'un önde gelen yahudilerinden birinin evindeki yemege katilmisti. Ancak o aksam duydugu bazi sözler canini fena halde sikmisti. Kennedy o aksami yakin dostu gazeteci Charles Bartlett'e anlatirken, 'inanilmasi zor deneyimdi' demisti. Anlattigina göre, o gece yemege katilanlardan biri-Kennedy adamin adini vermemisti-Kennedy'e, 'kampanyaniz sirasinda bazi ekonomik güçlüklerle karsilastiginizi biliyoruz' demisti. Ve söyle eklemisti: 'Ancak eger önümüzdeki dört yil boyunca Ortadogu ile ilgili politikalariniza yön verme sansi tanirsaniz, kampanyaniz için size çok etkili bir biçimde yardimci olabiliriz.' Bu, Kennedy'nin hiç alisik olmadigi bir öneriydi.23
Evet, Kennedy bu tür kirli pazarliklara alisik degildi ve bu yüzden de Lobinin teklifini geri çevirmisti. Avukati Bartlett'e "bir Baskan adayindan çok, bir yurttas olarak tepki gösterdim, kendimi hakarete ugramis gibi hissettim" demisti. Kennedy ayrica eger Baskan seçilirse, Baskan adaylarinin seçim kampanyasi için hazineden gelen para disinda para kullanmalarini-yani Lobiden rüsvet almalarini-yasaklayacagini da eklemisti.
Genç adam, kendi elleriyle kendi sonunu hazirliyordu...
Kennedy'nin Israil'le Kavgasi
Sonuçta Kennedy Lobinin destegi olmasa da Baskan seçildi. Lobi Kennedy'e sicak bakmiyordu. Baskan, Amerikan tarihindeki ilk Katolik Baskan'di; ayrica eski bir Büyükelçi olan babasi Joseph Kennedy de zamaninda Lobi tarafindan boy hedefi haline getirilmisti. Kennedy de Lobiye ve Israil'e pek sicak bakmiyordu; Baskanlik öncesinde aldigi "ahlaksiz teklif" onu Lobiden bir hayli sogutmustu. Ilerleyen aylarda da Baskan, Israil yönetimiyle büyük bir çatismaya girdi. Çatisma, Israil'in nükleer programi nedeniyle patlak vermisti. Israil Basbakani Ben-Gurion, hummali bir nükleer silah üretme programi izliyordu, Kennedy ise nükleer silahlanmayi durdurma programi çerçevesinde Yahudi Devleti'ni bu isten vazgeçmesi için ikna etmeye çalisiyordu. Pulitzer ödüllü Amerikali yazar Seymour M. Hersh, The Sampson Option: Israel, America and the Bomb adli kitabinda Kennedy ve Ben-Gurion arasinda, Israil'in nükleer programi hakkinda "kavga"ya dönüsen çatismayi ayrintilariyla aktarir. Buna göre, bir keresinde dostu Charles Bartlett'e "Bu o... çocuklarinin (Israilliler) nükleer kapasiteleri konusunda bana sürekli yalan söylediklerini biliyorum" diyen Kennedy, elinden geldigince Yahudi Devleti'nin Dimona reaktöründeki gizli nükleer çalismalarini engellemeye çalismisti. Ben-Gurion'un yazdigi mektuplarda kendisinden "genç adam" diye söz etmesi ve daha üst bir konumdaymis gibi bir üslup kullanmasi yüzünden de çileden çikiyordu. Bu arada Kennedy'nin Araplara yönelik olumlu bakis açisi da, onu Israil ve Lobi gözünde tam anlamiyla boy hedefi haline getirmisti. Kennedy'nin Ortadogu'da adil bir politika uygulamaya niyetlendigi, daha senatör oldugu siralarda Fransa'ya karsi bagimsizlik savasi veren Cezayir'i desteklemesiyle ortaya çikmisti. Cezayir bagimsizligina karsin Fransa'ya büyük askeri destek veren Israil (bkz. 12. bölüm), JFK'nin "tehlikeli" biri oldugunu daha o zaman sezmisti. Genç Baskan, Beyaz Saray'a oturduktan sonra da Arap ülkeleriyle, özellikle de Misir'la olumlu iliskiler kurmaya çalismisti.
Kisacasi, Amerika ve Israil'deki yahudi liderler, ikinci bir Eisenhower vakasi ile karsi karsiya kalmislardi. Ancak bu kez oturup Kennedy'nin seçim kaybetmesini bekleyecek kadar sabirli degillerdi. Kennedy halktan çok büyük destek aliyordu ve bir sonraki seçimleri kazanacagi da kesin görünüyordu. Israil ve Lobi, bir bes sene daha bekleyemezdi.
Peki ne yapmaliydilar? Kennedy'i ikna etmenin yolu yok gibi gözüküyordu; bunu zaten seçimden kisa bir süre önce denemis ve ters tepkiyle karsilasmislardi. Bu durumda Kennedy'nin yerine geçebilecek muhtemel Baskanlar üzerinde düsünmek gerekiyordu. Kennedy'nin Cumhuriyetçi Parti'den rakibi olan Nixon da onlar için pek olumlu gözükmüyordu. Eger seçimlerde Nixon'a büyük bir destek verip Kennedy'nin kaybetmesini saglasalar bile, yine de ellerine bir sey geçmeyecekti. Ancak bir baska isim, onlar için çok uygun oldugu sinyalini veriyordu. Bu, Kennedy'nin yardimcisi Lyndon B. Johnson'di. Son dönemlerde özellikle dis politika konularinda Kennedy'le çokça tartisan ve Baskan'la arasi oldukça açik olan Johnson, Lobi açisindan "ideal Baskan" prototipi çiziyordu. Politik kariyeri boyunca Israil'e destegini sik sik vurgulamis ve Baskan yardimciligi yaptigi dönem boyunca da Yahudi Devleti'ne olan sempatisini açiga vurmustu.
Eger Israil ve Lobi, bir yolunu bulur da Kennedy'nin yerine Johnson'i Baskan yaparlarsa, oldukça büyük bir is basarmis olacaklardi. Ama bu normalde mümkün degildi; böyle bir koltuk degisimi olmasi için Baskan'in ya istifa etmesi ya da ölmesi gerekiyordu. Baskan'in istifa etmeye de niyeti yoktu elbette...
Kennedy suikasti tam bu sirada gerçeklesti.
Kennedy Suikastinde 'Son Hüküm':
Baskan'i Mossad Öldürdü!...
Bir önceki bölümde Kennedy suikastinin perde arkasina deginmis ve olayin arkasindaki masonluk-yahudi lobisi-Israil cephesinden söz etmistik. Paul Findley de bir makalesinde konuya deginir. Findley'in vurguladigi gibi Kennedy suikasti hakkinda üretilen komplo teorileri arasinda Israil'in adi hiç geçmemektedir. Oysa Yahudi Devleti Kennedy'i ortadan kaldirmayi istemek için çok fazla gerekçeye sahiptir. Ayrica Findley'in dedigi gibi Kennedy suikasti ile ilgili olarak sanik sandalyesine oturtulan Küba lideri Castro, mafya ya da fanatik anti-komünistler gibi diger zanlilar bu isi becererek güç ve yetenege sahip degillerdir. (Oliver Stone'nun JFK adli filminde ortaya kondugu gibi Kennedy suikasti son derece planli ve sofistike bir eylemdir ve devlet içinden odaklarin isin içine karistigi kesindir.) Findley, Mossad'in Kennedy'i ortadan kaldirmayi isteyecek nedenlere ve bu isi yapabilecek güç ve yetenege kesin olarak sahip oldugunu hatirlatir. Bu gerçege ragmen saniklar listesinde Mossad ve Israil isimlerinin hiç geçirilmemesi, kuskulari daha da artirmaktadir.24
Kennedy suikastinde Mossad'in rolü ile ilgili en detayli çalisma ise Amerikali arastirmaci Michael Collins Piper'in 1993 yilinda yayinladigi Final Judgement (Son Hüküm) adli kitapta ortaya kondu. Piper, 335 sayfa ve 600 dipnottan olusan kitabinda Kennedy suikasti ile ilgili "son hükmü" veriyordu: Suikast bir Mossad ürünüdür!...25
Piper, öncelikle Kennedy ile Israil yönetimi arasindaki çatismanin detaylarini inceliyordu. Bu çatisma o kadar keskindi ki, Israil Basbakani Ben Gurion, Nisan 1963'te Kennedy'nin varliginin Israil'i tehdit ettigini öne sürerek istifa etmisti.
Suikastin ayrintilarinda çok sayida Mossad baglantisi vardi. Piper, New Orleans Savcisi Jim Garrison (JFK filminde Kevin Costner'in canlandirdigi kisi) tarafindan suikast ile ilgili olarak sorusturmaya ugrayan Clay Shaw'a dikkat çekiyordu. Çünkü delil yetersizligi ile davadan beraat eden, ancak suikastle ilgisi oldugu asikar olan Shaw, Mossad'in paravan sirketi olarak islev gören bir firmanin yönetim kurulusunda çalisiyordu. (Piper'a göre, yönetmen Oliver Stone, JFK filminde Clay Shaw'un bu Mossad baglantisini atlamistir, çünkü Stone'un en büyük finansörü, Arnon Milchan adli Israilli bir silah tüccaridir).
Piper'in kitabinda konuyla ilgili önemli bilgiler aktaran eski bir Fransiz istihbaratçi vardir. Bu kisi, Mossad'in suikastçilerle baglanti kurarken, Fransiz istihbaratindaki bir ajandan yararlandigini söyler. Mossad'la suikastçiler arasinda aracilik yapan bu Fransiz ajan, Cezayir yanlisi tutumundan dolayi Kennedy'den nefret etmektedir.
Piper, suikastteki Mossad baglantisinin hasiralti edilmesine de deginir. Belli kisiler, suçu mümkün oldugunca uzak adreslere atmaya çalismislardir. Suikasti inceleyen Warren Komisyonu'na, sorumlunun KGB oldugu konusunda en çok telkinde bulunan kisi, CIA eski sefi James J. Angleton'dir. Angleton'in en önemli özelligi ise Israil ve Mossad'a olan ünlü yakinligidir; CIA sefi oldugu dönemde "Mossad'in manevi babasi" ünvanini kazanmistir.
Suikastteki "Israil hipotezi"ni güçlendiren bir baska nokta, Kennedy'nin ardindan Baskan olan Johnson'in Israil'e olan büyük yakinligidir. O tarihe kadar görev yapan Amerikan Baskanlari içinde "en Israil yanlisi" sayilan Johnson, ilk kez Yahudi Devleti'ne büyük miktarlarda silah yardimi yapmis, 1967 savasi sirasinda Israil'e gizli yollardan askeri araç ve deneyimli personel göndermisti. Paul Findley, Johnson hakkinda sunlari söylüyor: "Israil hükümeti Johnson baskan olursa herseyin lehlerine dönüsecegini bilmekteydi ve gerçekten de öyle oldu. Kennedy'nin ölümünden sonra ABD ilk defa Israil'e çok genis çapta silah göndermeye basladi. 1967 Haziran savasi sirasinda Johnson el altindan Israil'e hem malzeme hem de personel yardiminda bulundu." 26 Lobi, Johnson döneminde lobi yapmaya gerek bile duymamisti.
Yeni Baskan'in Israil'e olan sadakatinin en ilginç göstergelerinden biri ise Amerikan gemisi USS Liberty'e yapilan Israil saldirisiydi.
Liberty'e Saldiri ve Johnson'in Israil'e Sadakati
Haziran 1967'deki Arap Israil Savasi (Alti Gün Savasi) sirasinda, oldukça ilginç bir olay yasandi. Amerikan istihbarat gemisi USS Liberty, Misir açiklarinda uluslararasi sularda gezerken, Israil uçaklari tarafindan vuruldu.
Israil, alti gün süren savasin dördüncü gününde, Misir'i ve Ürdün'ü yenilgiye ugratmis ve çatismanin asil kaynagi olan Suriye'ye yönelmisti. Israil, kuzey sinirindaki Golan tepelerini Suriye'den almak istiyordu; buraya konuslandirilmis olan Suriye silahlari yillar yili kuzey Israillileri rahatsiz etmisti. Yahudi Devleti'nin hedefi, savas bitmeden önce Golan'i ele geçirebilmekti. Birlesmis Milletler o sirada tam bir ateskes ilan etmek üzereydi ve Israilliler, ateskes yüzünden Golan'i ele geçirmekte geç kalmaktan korkuyorlardi.
Amerikan gemisi USS Liberty ise bu ortamda Israil için pürüz durumundaydi. Çünkü gemi hem Arap hem de Israil tarafinin tüm radyo konusmalarini dinliyor ve gelismeleri an an izliyordu. Israilliler, BM ateskesine ragmen Golan'i isgal etme niyetlerinin Washington tarafindan ögrenilmesini istemiyorlardi. Çünkü Washington'daki yönetim, uluslararasi hukuk geregi, Israil'i böyle bir sey yapmamasi için uyarabilir ve bu durumda da Tel Aviv yönetimi zor durumda birakabilirdi. Bu risk karsisinda hiç tereddüt etmediler: Liberty'i batirmaya karar verdiler.
Israil uçaklari, 8 Haziran günü, üzerinde Amerikan bayragi bulunan, Amerikan donanmasinin renkleriyle boyanmis ve ismi ve numarasi rahatlikla okunan gemiyi vurdular. Saldiri sonucunda 34 Amerikan denizcisi öldü, 75 tanesi yaralandi. Gemide tam 821 roket ve makinali tüfek mermisi izi kalmisti. Gemi, batmaktan zor kurtuldu. Israilliler tam gemiye çikmaya hazirlaniyorlardi ki, yaklasan Amerikan uçaklarinin zorlamasi nedeniyle uzaklasmak zorunda kaldilar.
Kuskusuz bu son derece garip bir olaydi. Israilliler, gemiye yanlis teshis sonucunu saldirildigini açikladilar, Amerikan hükümeti de bu bunu dogruladi. Ama biraz olsun akli çalisan hiç kimse buna inanmadi. Çünkü böyle bir sey imkansizdi; gemi Amerikan bayragi tasiyor, Amerikan donanmasinin standart renk ve rakamlarina uygun olarak dolasiyordu. Nitekim Amerikan Genel Kurmayi eski baskani baskanlarindan Thomas Moorer "saldirinin resmi olarak iddia edildigi gibi yanlis teshisten kaynaklanmis olmasi olanaksizdir" diye açiklamada bulunmustu.
Peki neden Israil bile bile bir Amerikan gemisini vurmus ve Amerikan hükümeti bu saldiriya karsi Yahudi Devleti'ne "caniniz sagolsun, lafi mi olur" gibisinden bir karsilik vermisti?
Bu sorunun cevabi, Amerikan yönetimi ve devlet aygiti içindeki Israil yanlilarinin olayi kasitli olarak ört-bas etmis olmalaridir. Eski Disisleri Bakan yardimcisi George Ball, Amerikan-Israil iliskilerini konu edindigi Passionate Attachment adli kitabinda bu konuya deginir. Buna göre, Amerikan Deniz Kuvvetleri, Israil'in USS Liberty'e saldiracagini kisa bir süre önce çesitli istihbarat kaynaklarindan ögrenmis ama buna ragmen gemiyi kurmak için hiçbir girisimde bulunulmamisti. Ball, Beyaz Saray'in da olaydan haberi oldugunu, fakat Baskan Johnson ve yardimcilarinin, Israil'e hiçbir uyarida bulunmayarak yalnizca gemiye bati yönüne hareket etmesi için emir verdiklerini yaziyor.27
Amerikali arastirmaci yazar Eustace Mullins de olayin ilginç bir yönünü bildirir: Amerika'nin Tel-Aviv'deki Elçiliginde görevli olan bir CIA yetkilisi, 7 Haziran 1967 günü McLean VA'deki CIA merkezine Israillilerin USS Liberty'i batiracaklarina dair kesin bir istihbarat aldigini bildirmis ama CIA buna ragmen ayni Deniz Kuvvetleri gibi gemiye herhangi bir uyarida bulunmamistir. Mullins, olayin asil organizatörünün Baskan Johnson oldugunu söyler ve saldirinin oldugu siralarda Baskan'in Beyaz Saray'da Mathilde ve Arthur Krim ile birlikte olusuna dikkat çeker. Bu iki isim, Mullins'in yazdigina göre, Baskan'in Israil'le baglantisini saglayanlarin basinda gelmektedir. Mathilde Krim, 1940'li yillarda, Menahem Begin'in liderligini yaptigi Siyonist terör örgütü Irgun'un saflarinda çarpismis eski bir militandir.28
Kisacasi, Israil, bir Amerikan gemisini pürüz çikarmamasi için vurmus, Amerikan Baskani, Baskan'in yardimcilari ve Deniz Kuvvetleri ile CIA'daki bazi üst düzey görevliler, buna ses çikarmamis, hatta Yahudi Devleti'nin öne sürdügü "yanlislikla oldu" mazeretini kabul etmislerdir. Bu, Baskan Johnson'in Israil'e olan sadakatinin-Johnson, Kennedy'nin sadakatsizligi nedeniyle vurulmus olmasindan hayli etkilenmis görünmektedir-ve genel olarak da Israil'in Amerika üzerindeki denetiminin ne denli güçlü oldugunu ortaya koymaktadir.
Olaydan 17 yil sonra Amerikan donanmasindan emekli denizci James M. Ennes Jr., olayin içyüzünü ortaya koyan Assault on the Liberty (Liberty'e Saldiri) adli bir kitap yazmis, ancak yahudi lobisinin açtigi büyük bir yipratma ve saldiri kampanyasina maruz kalmistir.
Noam Chomsky, USS Liberty olayini ve Israil'in 1950'lerde Misir'daki Amerikan misyonlarina gerçeklestirdigi provokasyon saldirilari birlikte yorumlayarak söyle diyor:
Israilli teröristlerin Misir'daki ABD kuruluslarina ve diger kamu kurumlarina yönelik saldirilari (Lavon Davasi) ile, bandirasi konusunda yanilmasi olanaksiz USS Liberty adindaki ABD gemisine, roketlerle, uçaklarla, napalm bombalariyla yapilan, ardinda 34 ölü, 75 yarali birakan, önceden planlandigi açik ve kesin olan saldiri, 'Amerikan Deniz Kuvvetleri'nin 'baris zamani' basina gelen en büyük uluslararasi kaza. Her iki durumda da basin ve bilim çevreleri ya sessiz kaldilar ya da kivirtmalara basvurdular. Ikisi de, ne o an ne de sonradan, hazin bir terör ve siddet vakasi olarak tarihe geçti... Liberty'e yapilan saldiri sadece asagi yukari bütün basindan degil, yüksek rütbeli sahislarin resmi raporda olayin örtbas edildigine dair hiç süpheleri olmasa da, Amerikan Deniz Kuvvetleri Sorusturma komisyonu ile ABD yönetiminden de yakasini siyirdi... ABD kuruluslarina terörist saldirilarda bulunacak ya da bir ABD gemisine saldirarak 100 kadar insani öldürecek ya da yaralayacak, sonra da cezasiz birakilacak, hatta bunca zamandir hakkinda tek bir elestiride bulunulmayacak bir ülke daha var mi acaba? 29
Liberty olayi, Johnson yönetiminin Israil'e olan sadakatinin bir örnegidir. Johnson'dan sonra Beyaz Saray'a oturan kisi, Richard M. Nixon'dir. Nixon döneminin Israil dosyasi ise oldukça ilginç ve farkli bir görüntü çizmektedir.
Watergate'in Anlatilmamis Hikayesi
Amerikan yakin tarihindeki sansasyonel olaylarin basinda kuskusuz Baskan Richard Nixon'i istifa etmeye götüren Watergate skandali gelir. Skandal, özet olarak, 1972 seçimleri sirasinda Cumhuriyetçi Parti'nin rakip Demokrat Parti'nin Watergate'teki merkezini gizlice dinlemesi ve bunun ortaya çikmasidir. Baskan Nixon, uzun süre kendisinin bu olaydan haberdar olmadigini öne sürmüs ama Watergate olayinin patlak vermesinden 26 ay sonra istifa etmek zorunda kalmistir.
Watergate özet olarak budur, ancak skandalin bir de anlatilmamis hikayesi vardir. Ve bu hikayenin merkezinde çok önemli bir güç, yani Israil lobisi ve çok önemli isim, Israil lobisinin kidemli temsilcisi Henry Kissinger yer almaktadir.
Amerikali Ortadogu uzmani Richard Curtiss, editörü oldugu Washington Report on Middle East Affairs dergisinde Watergate'e uzanan yolun bulanik görüntüsünü aydinlatan bir makale yazmisti.30 Curtiss'e göre, olayin kökeni Nixon'in 1968-1972 arasindaki ilk dönemine dayaniyordu. 1968 seçimlerinde Nixon Demokrat rakibi Lyndon B. Johnson'i, yani o ana kadar Amerikan tarihindeki en Israil-yanlisi Baskan'i yenerek Beyaz Saray'a oturmustu. O siralarda dis politika konularinin en önemlisi Ortadogu idi. Israil 1967'deki Alti Gün Savasi'nda çok büyük bir Arap topragi isgal etmisti ve Birlesmis Milletler'in ünlü 242 sayili kararina ragmen bu topraklardan çekilmeye de hiçbir sekilde yanasmiyordu. Amerika Johnson yönetimi sirasinda Israil'in bu mütecaviz tutumunu kayitsiz sartsiz desteklemis ve Yahudi Devleti'ni, isgal ettigi topraklardan geri çekilmemesi için cesaretlendirmisti. Simdi gözler Nixon yönetimindeydi. Yahudi oylarina ragmen Beyaz Saray'a oturan Baskan-yahudilerin büyük çogunlugu oylarini kadim dostlari Johnson'a hediye etmislerdi-acaba yahudilere verilen haksiz destegi kesecek miydi?
Nixon bu konuda kesin bir tavir koymadi. Ancak kurdugu hükümette bu konuda iki ayri kanat olusuverdi. Bir taraf, Nixon'in Disisleri Bakanligi görevine getirdigi William D. Rogers tarafindan temsil ediliyordu. Eskiden Eisenhower yönetiminde çalismis olan Rogers, Amerika'nin Ortadogu'da tarafsiz bir politika izlemesini ve Israil'i isgal ettigi topraklardan çekilmeye zorlamasini savunuyordu. Ancak yönetimde bir de karsi taraftan önemli bir temsilci vardi. Bu kisi, uzun süredir Nelson D. Rockefeller'in "sag kolu" durumunda olan bir Harvard profesörüydü: Henry A. Kissinger. Bir Alman yahudisi olan Kissinger, bir gizli-yahudi olan Rockefeller'in destegi sayesinde yükselmis, CFR'ye üye olmus ve iyi bir siyaset bilimci olarak ün yapmisti. Nixon, biraz da yahudi lobisini memnun edebilmek amaciyla, Kissinger'a Ulusal Güvenlik Danismanligi görevini teklif etti. Richard Curtiss, bu teklifi, Ortadogu'daki muhtemel bir barisin suya düstügü an olarak nitelendiriyor.
Kisa süre içinde yönetimdeki kutuplasma ortaya çikti. Nixon, Kissinger'i elinden geldigince Ortadogu konusundan uzak tutmak istiyordu. "Henry, kendisi de bir yahudi oldugu için, bu konuda Arap liderlerin güvenini kazanamayabilir" diyordu.31 Oysa bu arada Rogers Ortadogu hakkinda Israil'i ve dolayisiyla Lobiyi hiç memnun etmeyecek bazi girisimlere baslamisti. Kisa süre sonra Rogers'in kafasindaki hesaplar, "Rogers Plani" olarak adlandirilmaya basladi. Israil sürekli olarak bu Rogers Plani'nin tehlikesinden söz ediyordu. Lobi de ayaga kalkmisti.
Ancak bu ortamda Kissinger sahneye çikti ve Rogers Plani'ni baltalamaya basladi. Ilk yaptigi is, Lobi liderleri ve Israil'i destekleyen çesitli çevrelerin temsilcileriyle bir toplanti yapip strateji belirlemek oldu. "Baskan'a degil, Disisleri'ne (yani Rogers'a) yüklenmek gerek" diyordu. Nitekim Kissinger kisa bir süre sonra Rogers'a "yüklenmeye" basladi. Gazetelere Rogers hakkinda olumsuz demeçler veriyordu. Bu amaçla yalan söylemekten bile kaçinmadi: Bir keresinde Rogers'in önemli bir metni Baskan'a sormadan imzaladigini ve bunun bir skandal oldugunu söylemisti. Oysa bu dogru degildi.32
Kissinger Rogers Plani'ni uygulamaya sokmamak için büyük çaba harcadi. Sürekli Nixon'a bu konuda telkinde bulunuyor ve eger Plani onaylarsa bir sonraki seçimde yahudi lobisini tamamen karsisina alacagini ve bu durumda da seçimi kaybetmeye mahkum olacagi uyarisini-ya da tehdidini-tekrarliyordu. Kissinger'in teklifi ise Israil'i kayitsiz sartsiz desteklemekti. Bunun "Amerikan çikarlari" için en iyi yol oldugunu savunuyordu. Kissinger'in etkisi sonucunda Nixon Rogers Plani'ni desteklemekten vazgeçti. 17 Aralik 1971'de Israil Basbakani Golda Meir'e bu konuda garanti vermis ve Rogers Plani'ni tüm yönleriyle desteklemedigini söylemisti. Bir ay sonra, Baskan ayni garantiyi Amerikali yahudi liderlere de verdi. Kissinger daha sonraki aylarda da Rogers Plani'ni baltalamayi sürdürdü. Amerikan dis politikasi, büyük ölçüde Kissinger'in gayretleriyle ilgi alanini Ortadogu'dan Çin'e ve Vietnam'a tasidi. Ortadogu'da ise statüko, yani Israil isgali korunuyordu. Richard Curtiss, "Kissinger, Ortadogu'daki yaranin kanamaya devam etmesini istiyordu, öyle de oldu" diyor.33
Kissinger, Israil'i kollamak için ugrasirken, bir yandan da Israil'in büyük müttefiki durumundaki irkçi Güney Afrika rejimine destek olmustu. Apartheid rejimine siyasi destek verirken, "Beyazlar Güney Afrika'da kalmak ve burayi ebedi olarak yönetmek için gelmislerdir" diyordu.
1972 seçimleriyle birlikte kabinede önemli bir degisiklik oldu: Rogers Disisleri Bakanligindan alindi ve yerine Kissinger atandi. Ancak Kissinger'in Ulusal Güvenlik Danismanligi sifati da hala korunuyordu. Bu, Amerikan tarihinde örnegine rastlanmamis bir durumdu; dis politika hakkinda en çok söz sahibi olan iki koltuk da ayni kisiye birakiliyordu. Kissinger, artik Amerika'yi Israil'e yardim etmek için istedigi gibi kullanabilirdi. Yillar sonra Menahem Begin, bu olay hakkinda, "Dr. Henry Kissinger'in Amerikan Disisleri Bakani olmasi, Birlesmis Milletler'in Israil'in kurulusuna karar vermesi kadar önemli bir olaydir" diyecekti.34
Kissinger Disisleri Bakani oldugu dönemde yalnizca dis politikada degil, iç politikada da büyük icraatlar gerçeklestirmisti. Amerikali yazar Eustace Mullins, bu konuya deginerek Kissinger'in "hükümet kademelerine çok sayida gönüllü Siyonisti atadigina" dikkat çekiyor. Mullins'in yazdigina göre, Kissinger, yahudi lobisinin önde gelen kuruluslarindan biri olan ADL'ye de büyük destek vermis, bu saldirgan ve kirli örgütün-ADL'yi ilerleyen sayfalarda konu edinecegiz-ve diger çesitli aktif yahudi örgütlerinin vergiden muaf olmalarini ve benzeri pek çok yasal hak kazanmalarini saglamisti. ADL de 1982 yilinda Kissinger'i "yilin adami" seçti.35
Kissinger, dis politikada da kuskusuz tam bir Israil yanlisi çizgi izleyecekti. Ancak bu kez bir baska sorun vardi ortada. Rogers gitmisti belki, ancak bu sefer de Nixon Ortadogu'da adil bir baris kurmaya niyetliydi. Baskan, 1972 seçimlerini kaybetmemek için Kissinger'in tavsiyesine uymus ve Israil'le çatismaya girmemisti. Yine Kissinger'in istegi üzerine ilk baskanlik dönemi boyunca Israil'e yapilan büyük silah yardimlarini da onaylamisti. Ancak simdi ipleri eline almak ve Ortadogu'da dengeli bir politika izlemek istiyordu. Baskan, Curtiss'in deyimiyle Israillilere dönüp "sizi 4 yil boyunca tepeden tirnaga silahlandirdik, artik güvendesiniz, öyleyse baris yapin" demeye hazirlaniyordu. Curtiss, tüm dokümanlarin Nixon'in hedefinin bu oldugunu gösterdigini söylüyor.
Bu siralarda Kissinger ve Nixon arasinda bazi sürtüsmeler basladi dogal olarak. Nixon, Kissinger'in eline tutusturdugu bazi Israil yanlisi kararlari imzalamamisti. Ayrica, Kissinger'in Years of Upheaval adli anilarinda yazdigi üzere, Nixon bundan sonra Israil'i kayitsiz sartsiz desteklememeleri gerektigi konusunda bazi yorumlar da yapmisti. Baskan, bunlari Kissinger'a iyi niyetle söylüyor, onun bakis açisini degistirmeye çalisiyordu belki ama hata ediyordu. Kissinger çoktan Nixon'in yoldan çikmaya basladigini farketmis ve bir önlem almasi gerektigine karar vermisti. Lobi de, dogal olarak, ayni seyi düsünüyordu. Richard Curtiss, "tüm Israil yanlilari, eger Nixon bir dönem daha görevde kalirsa, Israil'i isgal ettigi topraklardan çekilmeye zorlayacagina emindiler" diyor.
Iste tam bu siralar Watergate skandali alevlendi. Aslinda olay seçimlerden kisa bir süre önce patlak vermis, birilerinin Demokratlarin Watergate'teki merkezine gizlice girdigi ortaya çikmisti. Uzun süre olayin üzerine gidilmedi. Fakat bir süre sonra Washington Post'tan iki muhabir, Bob Woodward ve Carl Bernstein, Watergate'i kurcalamaya basladilar. Ilk ortaya çikan, Demokratlarin merkezine girenlerin, Cumhuriyetçilerin adami olduguydu. Bu durumda tüm parti zan altina girmis oluyordu. Nixon olaydan haberi olmadigini söyledi ve çok uzun süre de bu konuda israr ederek görevini sürdürdü. Ancak Washington Post muhabirleri kararliydilar. Zaman içinde Cumhuriyetçi Parti'den pek çok yöneticiyi olayla iliskilendirdiler ve bunlarin hepsi istifa etmek zorunda kaldi. En son ipin ucu Nixon'a kadar geldi ve Baskan, olaydan haberdar olmadigini israrla vurgulamasina ragmen-ki bugün de pek çok kisi böyle düsünmektedir-siyasi sorumluluk nedeniyle istifa etmek zorunda kaldi. Amerikan tarihinde ilk kez bir Baskan istifa etmisti.
Peki Watergate ile Lobinin ne gibi bir ilgisi vardi? Öncelikle bir noktayi göz önünde bulundurmak gerekir: Watergate skandalini yaratanlar, Nixon'a karsi bir kasit içindeydiler. Çünkü Baskan olayin içinde olmadigi halde onu öyle gibi göstermek için çok ugrastilar. Olayin pesini çok uzun süre birakmamalari ve Baskan'i indirene kadar israr etmeleri bunun göstergesidir.
Peki kimdi Nixon'in düsmanlari? Richard Curtiss'in de dedigi gibi Nixon "düsmanlari"nin genellikle onun Vietnam politikasina karsi çikan liberaller oldugu düsünülür. Oysa Baskan'in daha belirgin-ve daha da güçlü-bir düsmani daha vardi; Lobi. Baskan da bunun farkindaydi. Verdigi bir direktif bunu açikça göstermektedir: 1972 seçimlerinden kisa bir süre önce Isçi Istatistikleri Bürosu (Bureau of Labor Statistics) Nixon'in oylarini azaltabilecek denli kötü rakamlar açiklamisti. Bu rakamlar, ekonominin gerçekte kötüye gittiginin bir göstergesi olarak Nixon'a karsi basin tarafindan kullanildi. Bunun ardindan, Baskan, Beyaz Saray'daki danismanlarindan Fred Malek'ten istatistikleri hazirlayanlarin kaç tanesinin yahudi oldugunu bulmasini istemisti.36 Bu, Baskan'in etrafindaki tehlikeyi sezinledigini gösteren önemli bir isaretti. Nixon, anilarinda, Baskanligi sirasinda yahudi lobisi ile yasadigi sorunu, onlara karsi koyusunu ve sonunda maglup olusunu söyle anlatir:
Karsilastigim en büyük sorunlardan biri, Amerikan yahudi toplumunda son derece yaygin olan son derece kati ve dar görüslü Israil-yanlisi bakis açisiydi. Bu bakis açisi, Kongre'yi, medyayi ve entellektüel ve kültürel çevreleri de sarmis durumdaydi. II. Dünya Savasi'ni izleyen çeyrek yüzyilda bu bakis açisi o denli yaygin olmustur ki, pek çok insan, Israil-yanlisi olmamayi, anti-Israil, hatta antisemit olmak olarak algilamistir. Onlara durumun böyle olmadigini anlatmaya çalistim ama basaramadim...37
Baskan gerçekten de basaramadi. Lobi, medyadaki uzantilarini kullanarak Watergate'e hazine bulmus gibi sarildi. Olayi takib eden Iki Washington Post muhabirinden (Bob Woodward ve Carl Bernstein) biri, Bernstein, yahudiydi. Ayrica bu iki muhabiri tesvik eden ve ilk baslarda hiçbir seye benzemeyen hikayelerini israrla büyük mansetlerle yayinlayan Washington Post editörü Howard Simon da yahudiydi. Zaten Washington Post, ayni diger medya devi New York Times gibi yahudi sermayeliydi ve "yahudi gazetesi" olarak bilinirdi.
Olayin içindeki en önemli kisi ise takma adi "Derin Girtlak" (Deep Throat) olan bilinmeyen adamdi. Bu adam Beyaz Saray'dan üst düzey bir görevliydi ve olayin basindan itibaren Washington Post muhabirlerine gizlice bilgi sizdirdi. Woodward ve Bernstein, bilgi kaynaklarini açiklamamaya söz verdiklerini söyleyerek "Deep Throat"un kim oldugunu asla açiklamadilar. Watergate skandalinin gerçek mimari olan bu kisinin kimligi hep gizli kaldi.
Ancak bugün bazi Amerikali arastirmaci ve yazarlar "Deep Throat'un kim oldugu konusunda önemli bir tahminde bulunuyorlar. Baskan'a çok yakin olan, onun herseyini bilen ama onu düsürmek isteyen bu kisinin Henry Kissinger olduguna dair önemli göstergeler var. Amerikali yazar Seymour M. Hersh, The Price of Power: Kissinger in the Nixon White House adli kitabinda bu konudaki