Uluslararası İlişkiler Sözlüğü-III
Lobicilik (lobbying)
Baskı gruplarının amaçlarına varmak için kongrede, pariementoda yaptıkları
çalışmalar. Kişilerin ya da özel çıkar gruplarının siyasal karar alma
sürecinin etkileme amacına yönelik girişimleri. Lobiciliğin ya da diğer
adıyla kanun simsarcılığının olmadığı siyasal sistem yoktur. Çoğunlukla
meclis koridorlarında vürütülen kulis çalışmalarına dayanmakla birlikte,
bir yemek, ziyafet veya partiler lobicilik için uygun zeminlerdir.
Çalışmalar kongre ya da parlamento üyelerinin ikna etmeye çalışmak, haklı
bir dava peşinde olduğuna dair gerekli bilgi ve doküman sağlamak,
temsilcilerine destek sözü vermek gibi aktivitelerle sürdürülür. Ayrıca
baskı grupları, temsilcisi olduğu grubun talepleri doğrultusunda kanun
tasarısı taslakları hazırlayarak, bunların temsilciler vasıtasıyla
yasalaşmasını sağlarlar. Yine baskı grupları propaganda yolu ile
kamuoyunda ve hükümette uygun bir hava oluşturmaya çalışırlar.
Lobicilik yapan kişiler güçlü bir ticari ya da tarımsal kuruluşun veya
işçi sendikasının bu işle görevli memurları, ücretle çalışan profesyonel
lobiciler, istek ya da sorunlarını iletmeye çalışan sıradan vatandaşlar
olabilir.
Manda Rejimi (mandate)
I. Dünya Savaşı'ndan sonra galip devletlerin, eski Osmanlı ve Alman
topraklarının bazıları üzerindeki yönetim yetkilerinin, Milletler
Cemiyeti'nin belirlediği şartlar altında üye devletlere özel yetkiler ve
haklar sağlamak amacıyla kullanılmasına dayanan rejim. Savaştan galip
taraf olarak çıkan İtilaf Devletleri Almanya'dan ve Osmanlı Devleti'nden
kopan sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin kendi kendilerinin yönetecek bir
gelişme düzeyinde bulunmadıkları gerekçesiyle bu topraklarda manda rejimi
uygulama yoluna gittiler. Buna göre mandater olan devletler Milletler
Cemiyeti'yle yapmış oldukları antlaşma şartları çerçevesinde himayesi
altındaki devleti bağımsızlığa hazırlamak üzere vesayet görevini yerine
getireceklerdi. Milletler Cemiyeti'nin getirdiği manda rejimi A.B. ve C
olarak üç tip mandanın kurulmasını öngörmüştür. A tipi manda rejimi
Osmanlı Devleti'nden ayrılan bazı topluluklara ilişkindi (Suriye ve
Lübnan'ın Fransız mandasına girmesi). B tipi manda rejimi Orta Afrika'daki
eski Alman sömürgelerini kapsıyordu (Ruanda-Brundi'nin Belçika'ya
verilmesi). C tipi manda rejimi ise Güneybatı Afrika ve bazı Büyük Okyanus
adaları için öngörülmüştü. (Güneybatı Afrika ve Nauru'nun İngiltere'ye
verilmesi). Manda rejimi uygulayan ülkelerin bağımsızlığının kazanması,
mandater devletin bu görevden istifası veya Milletler Cemiyeti'nin verdiği
yetkiyi geri alması durumlarında sona erecekti. Günümüzde bu tür bir manda
yönetimi bulunmamaktadır.
Maslahatgüzar (charge d'affairs)
Statüsü 1961'de imzalanan diplomatik ilişkiler üzerine Viyana Kongresi'nde
belirlenen alt düzeyde diplomatik temsilci. Güven mektubunu görev yapacağı
ülkenin devlet başkanına değil, genellikle Dışişleri Bakanına sunar.
Çoğunlukla büyükelçi olan misyon başkanı bulunmadığı zaman yetkilidir.
Fakat iki ülke arasındaki ilişkilerin zayıf olduğu durumlarda misyon
başkanı olarak atanabilir.
Mekik Diplomasisi (shuttle diplomacy)
Klasik diplomasi protokollerine uyulmadan seri bir biçim de yapılan,
uzlaştırıcı görüşmeler yapma esasına dayanan ve genellikle bunalım
dönemlerinde başvurulan diplomasi yöntemi. Bu yöntemi en etkinbiçimde
kullanan kişi eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger olmuştur. En yoğun
biçimde ABD tarafından Ortadoğu sorununa ilişkin olarak kullanılan bu
diplomasi tekniği, günümüzde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri
tarafından özel temsilcileri aracılığıyla da sıkça kullanılmaktadır.
Meşru Savunma (self defense)
Uluslararası hukukta herhangi bir devletin kendisine karşı girişilen bir
saldırıya karşı kendini savunma hakkı. Meşru savunma devletlerin doğal bir
hakkı olarak tanındığından, meşru savunma durumunda devletin kuvvete
başvurması yasal kabul edilmiştir. Meşru savunmanın sözkonusu olabilmesi
için öncelikle ani, beklenilmez ve katlanılmaz bir durumun oluşması
gerekmektedir. Ayrıca meşru savunma amacıyla girişilen eylemler akla
yatkın, yani var olan tehlikenin kapsamı ile aynı orantılı olmalıdır.
Meşru savunma kavramı BM sistemi içerisinde de ele alınmıştır. BM
Antlaşmasının 52. maddesi meşru savunma hakkını çerçeve içerisinde
onaylamaktadır.
Milis (militia)
Gerektiğinde kısa sürede seferber edilebilen sınırlı, askeri eğitim görmüş
yurttaşların oluşturduğu askeri örgütlenme. Kimi zaman düzenli orduya
yardımcı olmak üzere, kimi zaman da sivil halkın silahlandırılması ile
oluşturulan kuvvetlerin çoğunlukla bölgesel savunma amacıyla kullanılır.
Türk Kurtuluş Savaşındaki uygulamalar her iki duruma da örnek teşkil
etmektedir. 1776 Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında milisler hem
düzenli asker kaynağını, hem de Amerikan kuvvetlerinin anagödesini
oluşturmuşlardır. Günümüzde İsveç, İsviçre, İsrail ve birkaç ülkede acil
hizmet için oluşturulan silahlı kuvvetlerin ana gövdesini milisler
oluşturmaktadır.
Militarizm (militarism)
Devlet yönetiminde ve ülke sorunlarının çözümünde orduya ve askeri
yöntemlere çok fazla önem verme. Milizarizm uluslararası alanda ise
kendini yayılmacı ve saldırgan bir dış politika olarakgösterir.
Millileştirme (nationalization)
Bir ülkedeki yabancı doğal kaynak, hizmet ve kuruluşların siyasal, sosyal
ya da ekonomik nedenlerle yerli mülkiyete dönüştürülmesidir. Millileştirme
ilke olarak bir yasama işlemi ile yapıan ve millileştirilen özel girişimin
sahiplerine yasanın öngördüğü belirli bir tazminat ödenir.
Millileştirilecek girişimlerin belirlenmesinde bunların sektör düzeyinde
(bankacılık, tele-kominikasyon, ulaştırma v.b.) ve büyüklükleri açısından
objektif ölçütlere göre belirlenmesi önem taşımaktadır. Millileştirilen
yabancı özel ve kamu girişimleri hem milli özel hem de milli kamu
girişimleri olarak değerlendirilebilir. Millileştirme uygulaması
çoğunlukla sosyalist ülkelerde görülmekle birlikte doğal kaynaklarını
korumak ve dışa bağımlılığını azaltmak isteyen İngiltere, Fransa ve
Avusturya gibi kapitalist ülkelerde de bu uygulamaya başvurulmuştur.
Milliyetçilik (nationalism)
Kendilerini birleştiren dil, din, kültür bağlarından dolayı ulusal bir
topluluk oluşturmaları bilincine varan ve bağımsız bir devlet kurmak
isteyen kimselerin oluşturduğu siyasal hareket, en genel adıyla ulusçuluk.
Kendi ulusuna bağlılığının uluslararası ilkelere bağlılıktan ya da
bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu ileri süren görüş. Siyasal
birprogram ya da düşünceler bütünü olmaktan çok, bu tür programları ve
düşünceleri temel alan siyasal bir bakış açısıdır. 16. yy'da feodalizmin
zayıflamasıyla ortaya çıkmaya başlayan milliyetçilik, merkezi otoritenin
güçlendirilmesi yönüyle mutlak monarşiler tarafından destek buldu. Ticaret
devrimi, Vestefalya sonrası ulus devletin kurulması ve güçlenmesi
milliyetçiliğin gelişim aşamasını oluşturmuş, 1789 Fransız İhtilali ile
tüm Avrupa'da bir kasırga gibi esmiştir. Napolyon Savaşları da
Milliyetçiliğin Avrupa'da güçlenmesinde iki yoldan etkili olmuştur. İlk
olarak Napolyon Savaşlarıyla hemen hemen tüm Avrupa'yla savaşan Fransız
orduları Fransız Devriminin temel ilkeleri olan "demokrasi ve
milliyetçilik" kavramlarının özellikle çok uluslu imparatorluklara
ulaştırılmasında etkin bir rol oynadılar. İkinci olarak, Napolyon'un en
büyük hedefi olan kıta Avrupasını kurmak için savaşlarda kullandığı
Fransız milliyetçiliğine tepki olarak bazı milliyetçilik akımları
doğmuştur. Fransa'da ortaya çıkan 1830 ve 1848 Devrimleri 1789 Fransız
Devrimi'nin ilkelerinin sağlamlaştırmış ve milliyetçiliğin 20. yy'ın
başlarından itibaren milli özellikler yerine ırkçı doktrinin temel
alınmasıyla milliyetçilik saldırgan bir şekle bürünerek İtalyan Faşizmi ve
Alman Nazizmi ortaya çıkmıştır. Büyük bir güç haline gelen saldırgan
milliyetçilik ve özellikle II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler
Almanyası'ndaki Nazist hareketler zamanında gerekli önlemlerin alınmaması
sonucu II. Dünya Davaşı'nın çıkış sebebi olmuştur. II. Dünya Savaşı
sonrasında çoğu Avrupa devletinde karşılıklı bağımlılığın giderek artması
sonucu milliyetçiliğin etkisi azalmaya başlamış, sonraları ise güçlü
devletlerin egemenliğine karşı bağımsızlığı ve bağlantısızlığı savunan
milliyetçi hareketler ortaya çıkmıştır. Bu sihirli kavramın etkisi dünyada
hala bir şekilde devam etmektedir.
Misilleme (reprisal)
Bir devletin, bir başka devletin dostça olmayan bir davranışına olumsuz
nitelikte bir eylemle karşılık vermesi. Devletler arasında işi savaşa
götürmeden sorunların karşılıklı tavırlarla çözümlenmeye çalışıldığı savaş
önlemlerindendir. Uluslararası hukuka uygun sayılan misillemede karşı
tarafın çıkarlarını zedeleme amacı güdülür. Misillemenin, buna neden olan
eylem ya da işlemle aynı ya da benzer nitelikte olması zorunlu değildir.
Devletlerarası ilişki ve uygulamalarda bir devlet çoğunlukla kendi
vatandaşlarına ağır vize düzenlemeleri getirilmesi, vergi oranlarının
aşırı bir şekilde artırılması, vatandaşlarının yurt dışında haksız ve adil
olmayan uygulamalara tabi tutulması ve bazı haklardan yoksun bırakılması
durumlarında misillemeye başvurur. Misilleme aynı şekilde uygulamayla
gösterileceği gibi, bir güç gösterisi, boykot, ambargo ve gümrüklerin
durdurulması türlerinde de olabilir. Misillemenin bunun nedeni olan
uygulama ya da işlemin sona erdirilmesinden sonra kaldırılması gerekir.
Müdahale (intervention)
Devlet ya da devlet grubunun, iç ve dış politikalarını etkilemek kendi
çıkarlarına uygun bir hale getirmek için başka bir devletin işlerine
karışmak. Bazen müdahale gerekebilir. Bunun için bazı koşullar lazımdır.
Uluslararası Hukuk'a göre bunlar;
Müdahale eden devletin bu durum için yapılan bir antlaşmanın verdiği
hak, imkan varsa,
Bir devletin, ortak olarak kararlaştırılmış ve anlaşılmış bir politikayı
tek taraflı hareket ederek bozması.
Eğer müdahale, o devletin halkının yaşam ve güvenliği için gerekliyse,
Eğer devlet Uluslararası Hukuku ihlal ederse.
Mülteci: bkz. Sığınmacı
Münhasır Ekonomik Bölge (restricted economic zone)
Kıyıdan başlayarak açık denize doğru en fazla 200 mil kadar uzanan bölgede
gerek deniz yatağı altında, gerekse içerisinde kıyı devletine
bazıegemenlik hakların tanınmasını içeren uluslararası hukuk kavramı. Kıyı
devleti bu bölge üzerinde birçok hak edinir. Münhasır ekonomik bölge ilan
eden devlet, bubölgede deniz yatağında ve deniz yatağı altında bulunan
canlı ya da cansız doğal kaynakların aranması, işletilmesi, korunması ve
yönetimi konusunda haklar elde eder. Ayrıca bu bölgede kıyı devletinin
yapay adalar, tesisler ve yapılar kurma ve kullanma, bölgemsel
araştırmalar yapma, deniz çevresini koruma ve gözetme gümrük, maliye,
sağlık ve göçle ilgili düzenlemeler yapma hakkı vardır. Münhasır Ekonomik
Bölge kavramı resmen 1982'de üçüncü Deniz Hukuku Konferansı'nda kabul
edilmiştir. Türkiye 5 Aralık 1986'da Bakanlar Kurulu kararıyla
Karadeniz'de münhasır ekonomik bölge ilan etmiştir. Bütün devletler açık
denizlerde olduğu gibi münhasır ekonomik bölgelerde de ulaştırma ve
haberleşme gibi amaçlarla kullanım hakkına sahiptirler.
Müzakereler: bkz. Görüşmeler
Nazizm (nasism)
Almanya'da Hitler'in liderliğinde 1933'de iktidarı eline alan
National-Sosyalist İşçi Partisi'nin uyguladığı politika ve kurduğu düzenin
ismidir. Nazizm geniş ölçüde Hitler'in fikirlerinden ve "kavgam" (Mein
Kampf) adlı eserinden esinlenmiş ve devamlı olarak Hitler'in kişiliğinin
etkisinde kalmıştır.
Sosyalistlere başlangıçta, Almanca (Sozialisten) olan ismi dolayısıyla
kısaca "Sozi" denmekteydi ve ayrıca milliyetçi (Nationalisten) nitelikleri
dolayısıyla "Nazi-Sozi" demişse de sonradan parti sadece "nazi" olarak
anılmaya başlanmıştır.
Nazi Partisi, devletçi bir düzen kurmuş, politikada aşırı sağ bir görüşle,
Alman ırkıın "Ari" ırk olduğunu ve bütün ırklardan üstünlüğünü
savunmuştur. Yahudileri baş düşmanı saymış (Antisemitizm) ayrıca komünizme
de büyük düşmanlık göstermiştir. (Antikomintern paktı), bütün Almanlar'ın
aynı bir devlet haline gelmesi (İrredantizm) için çaba harcamıştır.
Ekonomik alanda da Nazizm, kendine yeterlilik politikası (Autarkie)
taraflısı olmuş ve güdümlü, devletçi ekonomiyi benimsemiştir.
Dış politikada yukarıda açıklanan amaçları geliştirmeye koyulmuş, evvela
Almanya için ezici ve ağır hükümleri olan Versay Andlaşması'nı
değiştirmeye başlamış, ordusunu genişletmiş, Ren bölgesinin askerden
arınma hükmünü kaldırmış, diğer ülkelerle eşit haklara sahiplik ilkesini
savunmuş, Almanya'nın etrafının çemberleme politikasıyla düşman ülkelerce
sarıldığını ileri sürmüş. Almanya'nın bir hayat sahası (Lebensraum)
ihtiyacı içinde olduğunu artan nüfus ve gıda problemi için doğuya doğru
yayılması gerektiğini savunmuştur ve Orta Avrupa'nın Almanlaşması (Mittel
Europa) projesini uygulamaya koymuştur. Ayrıca daha sonra Hitler'in
başarısı arttıkça dünyaya yeni bir düzen getirileceğini ve kendisinin bin
yıl sürecek bu düzeni kurmakla görevli bulunduğunu savunmaya başlamış.
Nazizm içeride büyük bir disiplin kurmuş ve polis rejimi getirmiştir.
Devlet gizli polisi (Gestapo) çok geniş yetkileri olan güçlü bir örgüt
olmuş, herşeyi denetimine almıştır. Ancak, Nazizm Almanya'yı İkinci Dünya
Savaşı'na sürüklemiş ve bağlup olarak parçalanmasına yol açmıştır.
Birçok Nazi ileri geleni savaş sonrasında Nürnberg Mahkemesinde
yargılanarak mahkum olmuştur. Hitler ise savaşın son günlerinde
Berlin'deki sığınağında intihar ederek ölmüştür. Yakın arkadaşı Mareşal
Göring de mahkemeler sırasında aynı yolu seçmiştir. Diğer bir kısım ileri
gelenler ise idam olundular veya çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar.
Nötron Bombası (neutron bomb)
Doğal hidrojen dışındaki bütün atomların çekirdeklerinde yer alan nötronun
çekirdekten ayrılması, bölünmesiyle elde edilen nükleer silahlı bomba. Bu
bomba bir roket, füze, topu veya uçak aracılığıyla kullanılabilir.
Kullanıldığı zaman, etki alanı dar olmasına rağmen, etki alanı içindeki
toprağın altında veya zırhlı araçların içine sızarak tehlikeli olabilir.
Bu tehlike canlılar için tehlikeli olan yoğun nötron ve gama ışınımı
dalgasından dolayıdır. Nötron bombası daha çok bir taktik silahı veya
savaş alanı silahı olarak kullanılır. Ayrıca caydırıcı bir niteliğe de
sahiptir.
Nuncio: bkz. Diplomatik Protokol
Nüfus Değişimi (population exchange)
Halkın belirli bir bölümünü oluşturan kesimlerin karşılıklı olarak iki
devlet arasında değiştirilmesi. Mübadil (Mübadeleye dahil olan kişi) olan
kişi bu yolla güce zorlandığı gibi göç ettiği ülke devletinin
vatandaşlığını da zorunlu olarak kazanır.
Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan mübadele
anlaşması bu konuya örnek gösterilebilir.
Nükleer Caydırıcılık (nuclear deterrence)
Bir devletin veya devlet grubunun başka bir devletin kendilerinin
istemediği veya çıkarlarına aykırı olduğu bir politikayı uygulaması için,
ellerindeki nükleer gücü koz olarak kullanması.
Araçlar:
Genel askeri kapasite
Süper kitle-imha silahları
İttifakı bitirme
Misillemede bulunma tehdidi
Nükleer Kış (nuclear winter)
Nükleer silahlara sahip devletler arasında yapılacak bir savaşta bütün
nükleer silahların karşılıklı kullanılmasıyla dünya ve insan üzerinde
oluşturacağı etki ve yeni oluşacak olan yaşam ortamı.
Nükleer kışın çevresel etkisi, insan yaşamının devam edip etmeyeceğini
soru olarak bırakmaktadır. Nükleer patlamaların bundan başka etkileri ise
genel bir radyoaktif serpinti ve dünyanın ozon tabakasının yok olması.
Nükleer Silahlar (nuclear weapons)
Yokedici gücüne, bombanın içindeki malzemelerin enerjiye dönüştürülmesiyle
sahip olan silah. Bu silahlar, patlayıcı makinalardır. Mesela, bomba, top,
torpedo, füze. Güçlü nükleer silahlar geleneksel silahlardan daha etkili
ve yıkıcıdır. Nükleer silahlar sık sık atombombası ve hidrojen bombası
diye adlandırılır (sınıflandırılır).
İki nükleer bomba II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Birleşik
Devletlerce, Japonya'nın Nagasaki ve Hiroşima kentlerine atılmışır.
Oldu-Bitti Politikası (politique de faite accomplie)
Diplomasi ve uluslararası ilişkiler alanında, bir devletin müzakere yoluna
gitmeksizin kuvvet kullanarak fiili durumlar yaratması ve bunu diğerlerine
kabul ettirmeye çalışması veya bir anlaşmaya dayanan danışma yükümlülüğünü
yerine getirmeksizin kendi başına hareket ederek, bu anlaşmaya taraf diğer
devletlere bir nevi sürpriz olarak benimsetmeye çalışmasıdır.
Oldu-bitti politikası, bazen yarar sağlar ise de bazen de çeşitli
anlaşmazlıklar ve bunalımlara yol açabilir. Örneğin 1968'de Rusya'nın
Çekoslovakya'da Dubçek'in yönettiği liberalleşme akımı üzerine ülkeyi
askeri kuvvet göndererek bir gecede işgal ile denetim ve yönetimaltına
alması bir oldu-bitti politikası uygulamasıdır. Bu davranış, Rusya için
komünist blokun (Varşova Pakı) birliği açısından bir yarar sağlamamışsa da
bir çok diğer ülkelerde kuşkular uyandırmış, blok içinde psikolojik
çatmalar ve sürtüşmelere yol açmıştır.
Öte yandan 1973 Altı Ekim Savaşı sırasındaki Ortadoğu bunalımının ABD'nin
Avrupa'da NATO'ya tahsisli kuvvetlerini, diğer müttefikleri bildirip
danışmaksızın alarma geçmesi, daha sonra da Avrupa Dokuzların (çoğunluğu
NATO üyesi Ortak Pazar ülkeler) ABD ve diğer müttefikleriyle danışmanlarda
bulunmaksızın Arap ülkeleriyle görüşmelere girişme kararı, bu ittifak
içinde tarafsızlık yaratan oldu-bitti eylemi örnekleridir. Bu durum
üzerine, NATO ülkeleri Atlantik İşbirliği bildirisinde bu tür
davranışlarda bulunmamayı da bir ilke olarak kabullenmişlerdir.
Orta Elçilik
Diplomatik derece ve protokol sorunu kapsamlı bir şekilde ilk defa 1815
tarihli Viyana Kongresinde ele alınmıştır. 19 Mart 1815 tarihinde bir
tüzük kabul edildi ve diplomatik temsilciler şu sınıflara ayrıldılar:
a)büyükelçiler, legatus ve nunciolar b)Hükümdarlar katına atanan orta
elçiler, c)Maslahat güzarlar.
Bu tüzüğün kabulünden üç yıl sonra 21 Kasım 1815 tarihinde Aix-la Chapelle
Kongresi sırasında imzalanan protokolde olası tartışmaları ve
anlaşmazlıkları önlemek üzere diplomasi temsilcileri şöyle
sıralandırılmıştır:
a) Büyükelçiler
b) Orta elçiler
c) Maslahatgüzarlar (işgüderler)
d) Yerleşmiş elçiler (muhkim elçiler)
Bu sınıflandırma biçimi 2 Mart-14 Nisan 1961 tarihinde Viyana'da toplanan
"Diplomatik İlişki ve Bağışıklıklar Hakkında B.M. Konferansı"nda küçük
düzeltmelerle kabul edilmiştir. Sınıflandırma şöyledir:
a) Devlet başkanı katına atanan büyükelçiler ve nuncio denilen papalık
temsilcisi,
b) Devlet başkanı katına atanan orta elçiler ve internunciolar,
c) Dışişleri bakanı katına atanan işgüderler.
Ortak Üyelik (member associate)
Kimi uluslararası örgütlerde ortak üyelik diye anılan bir statüye
rastlanmaktadır. Bu statü, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir
kavrama bağlı bulunmayıp, ilgili örgütlere göre değişmektedir. Örneğin,
Ortak Üyelik Avrupa İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) çerçevesinde tam
üyeliğe kabul edilmeden önceki hazırlık aşamasında geçici üyelik statüsünü
belirtmektedir. Bir başka örnek de 20 Kasım 1992'de Roma'da imzalanan
Norveç ve Türkiye'nin Batı Avrupa Birliği ortak üyeliğine ilişkin belge ve
ona ekli mutabakat zaptı ile oluşturulan ortak üyelik statüsüdür.
Orta Yoğunlukta Çatışma (mid-intensity conflict)
ABD'nin soğuk savaşın bitmesiyle birlikte ortadan kalkan yüksek yoğunlukta
çatışma stratejisinin yerine getirdiği savaş stratejisi. Bu strateji
süratle yoğun bir ateş gücünü düşmanı en kısa zamanda yok etmeye yönelik
olarak kullanmayı öngörmektedir. ABD bu yeni stratejiyi 1991'de Irak'ta
uygulamıştır.
Otorşi (autarchy)
Bir devletin ihtiyaçlarını kendi iç bünyesinde karşılayan, uluslararası
ekonomik ilişkilerini en düşük seviyeye indirmesidir. Temelinde ekonomik
bakımdan kendi kendine yeterlilik vardır. Bu sistem uluslararası
işbölümüne kapalıdır ve tam bir ekonomik bağımsızlığı hedef alır. Dış
dünyadan korku kaynakların askeri amaçlara bağlanması dolayısıyla dış
ticaret avantajlarının kaybedilmesi ve ideoloji baskısı otarşi
eğilimlerini güçlendirir. Modern çağdaki otarşi denemelerine örnek olarak
Rusya'nın 1917'de, Almanya'nın 1934'de uygulamaya başladıkları dış ticaret
denemeleri gösterilebilir.
Otonomi: bkz. Özerklik
Oyalama Politikası
Diplomatik görüşmelerde parlamento hayatındaki engelleme taktiklerini
andıracak şekilde sonucu geciktiren davranışlara dendiği gibi,
uluslararası ilişkilerde bir devletin çözmeyi arzulamadığı bir konuyu
çeşitli taktikler kullanarak sürüncemede bırakmasıdır. Ayrıca, bazı
durumlarda zaman kazanmak ve bu arada gerekli alanlarda tedbirler almak
veya hazırlıklar yapmak için başvurulan tutum için de bu deyim kullanılır.
Oyun Teorisi (game theory)
Şu iki özel durumda uygulanabilecek bir teorik analizdir: (1)Bir oyuncunun
elde ettiği kazancın diğerinin (veya diğerlerinin) kaybını oluşturduğu
mutlak çelişki durumu. (2)Çelişki ile işbirliğinin karma durumu şöyle ki,
bu durumda oyuncular ortak kazançlarını artırmak için işbirliğine
girişebilirler, ancak yine de kazancın dağıtımı konusunda bir çelişki
sözkonusudur. Oyun teorisinde ekonomik, sosyal bir çelişki sözkonusudur.
Oyun teorisinin ekonomik, sosyal ve siyasal alanda uygulanabileceği pekçok
durum bulunabilir. Teoriyi ilk kez orataya atanlar J. Von Nevmann ve O.
Mongenstein'dir. Oyun teorisi sonradan uluslararası politikada da
kullanılmaya başlandı. II. Dünya Savaşından sonra birkaç büyük devletin
uluslararası sistemi belirlediği bir ortamda bu teoriye başvurulabilir. Bu
anlanların başında çatışma analizi ve strateji konuları gelmektedir. Bu
temelde kurulan oyun modelleri başlıca iki varsayıma dayanmaktadır:
a)Sıfır toplamı modeli; bu modelde taraflardan birinin kazancı doğrudan
bir diğerinin kaybı anlamına gelmektedir. Soğuk savaş döneminde büyük
güçler açısından bu tür bir ilişki var. Böyle bir durumda dahi taraflar
kendi açılarından en rasyonel stratejiyi bulmaya çalışırlarsa birisi "en
iyisini" seçerek bir denge noktasını yakalayabileceklerdir. B) Sıfır
toplamlı olmayan model. Bu model, taraflar yine esas olarak birbirlerine
rakip olmakla beraber, her iki tarafın da karlı olabileceği denge
durumları sözkonusu olabilmektedir. Oyun teorisinin uluslararası
politikaya uyarlanışı konusunda üçüncü çabalar Thomas C. Schelling'in
çalışmaları olmuştur.
Önleyici Diplomasi (preventive diplomacy)
Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi tarafından "önleyici diplomasi"
yoluyla dünyanın her yerinde barış ve güvenlik sağlamak ve Birleşmiş
Milletler ile daha çok işbirliği halinde çalışmak amacıyla nükleer
silahlarını hemen hemen yarıya indirmek konusunda anlaşan ABD ve Rusya'ya
ve başka ülkelere yönelik olarak 31 Ocak 1992'de ortaya atılan bir gündem
düsturudur. Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand Güvenlik Konseyi'ne
hitap ettiği sırada, artık "Yeni Dünya Düzeni"ni kurmayı hızlandırmak için
"önleyici diplomasi" ye ağırlık verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Rusya
Başkanı Boris Yeltsin, Konsey toplantısının ardından 1 Şubat 1992'de Camp
David'de, ABD Başkanı George Bush ile nükleer ve konvansiyonel silahların
indirimi, ve Birleşik Devletler Topluluğu (BDT) üyeleri arasındaki barış
konularını görüşmüştür.
Özerklik (autonomy)
Üniter ya da federal devlet sisteminde, bölgelerin ya da kamu kurumlarının
belli sınırlar çerçevesinde siyasal ya da yönetsel anlamda kendi başına
karar alabilme ve uygulayabilme serbestliği.
Siyasal anlamda özerklik, bir devlet sınırları içinde belirli bir ülkeye,
bölge ya da yöreye içişlerinde serbestlik tanımayı ifade eder. Genellikle
çok uluslu devletlerde görülen özerklik uygulamalarının merkezi hükümet
yetkililerinin belirli oranda sınırlandırıldığı yönetsel bir düzenleme
biçimidir. Özerklik federe bir statü taşımayan ama merkezi hükümeti
vesayet denetimine bağlı olarak içişlerinde belirli bir serbestlikten
yararlanan bir yönetim biçiminde ortaya çıkabilir. Eski Yugoslavya'da
Kosova ve Çin'de Sinkiang (Doğu Türkistan) bu tür bir özerkliğin örnekleri
sayılabilir.
Özümleme (assimilation)
Bir sosyal ve kültürel grubun başka bir sosyal ve kültürel grubun bir
parçası olma, onun içinde erimesi süreci. Özümleme bir ülkeden başka
ülkeye gidildiğinde olabileceği gibi aynı ülke içinde bir yerden başka
ülkeye gidilmesiyle de olabilir.
Asimilasyona uğramış bir grubun ilkelerine, değerlerine, hukuk
kurallarına, kurumlarda, geleneklerde ve gereksinimlerin giderilmesinde
kullanılan oranlarda büyük değişiklikler olur. Yani yaşam biçimi değişir.
Bazen bunları hepsinin değişmediği bazı eski özelliklerin de sürdürüldüğü
olur.
Özümleme bazı durumlarda olmayabilir veya yavaş yavaş olur. Bazı gruplar,
azınlık olanların kendi içlerine girmelerini istemezler (yahudiler) veya
azınlık olan grup kendi yaşam biçimine sıkı sıkı sarılır ve yeni yaşam
biçimine adapte olmaktan sakınabilir.
Gelişme Endüstri devletlerinde genellikle azınlıklar çoğunluğa asimile
olurken gelişmekte olan ülkelerde bazen çoğunluk olan grup azınlığa
assimile olur.
Parlamenter Diplomasi (parliamentary diplomacy)
Halen var olan uluslararası kurumlarda çoğunluğun uzlaşmasını isteyen,
buna önem veren konferans diplomasisi. Aynı politik sistem, Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu, diğer uluslararası organlar ve ulusal
parlamentolarda da uygulanır.
Pasif Direnme (passive resistance)
Dışarıdan veya içeriden gelen baskı ve şiddet uygulamalarına aynı şekilde
karşılık vermeyerek yeni baskı ve şiddet yoluna sapmalarında yapılan karşı
koyma faaliyeti.
Pasif Halk (passive population)
Dış politikaya karşı ilgi duymayan bu halk grubu, dış politika
kurumlarındaki girişimlerinde, bu konularda basın ve yayın araçları ile
duyurulan bilgileri değerlendirmek yeteneğinden yoksundur.
Pax-Americana: bkz. Yeni Dünya Düzeni
Perestroyka: bkz. Gorbaçov Diplomasisi
Persona Grata
Bir devletin özellikle belirli bir kişiyi yabancı devletin temsilcisi
olarak görmek istemesi.
Persona Non Grata
Bir devletin özellikle belirli bir kişiyi diğer devletin diplomatik
temsilcisi olarak kabul etmemesi.
Ping-pong Diplomasisi (ping-pong diplomacy)
Uzun zaman, içeride komünist rejimi pekiştirmekle meşgul olan Çin, batılı
ülkelerle ve özellikle ABD le ilişkiler kurmamıştır. Zaten ABD de bu yolda
girişimlerde bulunmamış Formoza'daki Çan Kay Şek Çin'ini desteklemiştir.
Ancak, zamanla hem Çin'in ve hem de ABD'nin bu görüşleri değişmiştir.
İlişkiler kurma eğilimi başlamıştır. Bu yolda ilk adımlar olarak Çin ile
ABD arasında ping pong masa tenisi takımarı ziyaretleri ve maçları
yapılarak ilk yakınlaşma denemelerine girişilmiş ve bu duruma "ping-pong
diplomasisi" adı verilmiştir. Nitekim, kısa bir süre sonra ilişkiler daha
da gelişmiş ve ABD Başkanı Nixon Çin'e resmi bir ziyarette bulunmuştur. Bu
arada Çin dışa açılma politikasını dinamikleştirmiş, bir çok ülke ile
diplomatik ilişki kurmuş, Birleşmiş Milletler'deki yerini almıştır.
Türkiye de Çin Halk Cumhuriyetiyle 1971 Ağustos'unda tanıma ve diplomatik
ilişkilere girişmiştir.
Plebisit (plebiscite)
Herhangi bir bölgede yaşayan insanların bağlanmak istedikleri devleti
seçmelerini sağlayan halkoylaması. Plebisit genellikle sınırların
çizilmesi veya büyük devletlerin parçalanması sonucu oluşan bölünme
zamanlarında gerekli olmuş ve uygulanmıştır. Yapılan plebisit sonucu,
bölge halkı diğer devletlere bağlanmak istememişse, bu bölge üzerindeki
egemenlik hakkı resmi yollarla seçilen devlete geçer.
Prestij Politikası (prestige policy)
Statu quo veya emperyalizmin amaçlarına ulaşmak için kullanılan araç,
politika. Devletlerarası prestij, bir devletin diğer devletlerin ya da
halklarının gözönünde ve zihnindeki yeridir. Prestij politikasının amacı,
diğer devletleri sahip oldukları gücü ile etkilemektir. Araçları ise
diplomatik törenler ve askeri güç gösterileridir.
Prestij politikası sonucu ulaşılmak istenen, bir devletin kendi
maksatlarına diğer devletin saygı göstermesini ve güttüğü emperyalist ya
da statü politikalarına destek sağlamaktır.
Prim Politikası (premium policy)
Siyaset alanında prim politikası deyimi, tavizci (ödüncü) bir tutum
izleyerek ve bazı çıkar hesaplarına dayanarak bir kısım noktalarda karşı
tarafa bazı müsamahalar göstermek, bazı ilkelerinden fedakarlık etmektir.
Ekonomik alanındaki pirim politikası ise daha somut bir niteliktedir ve
çeşitleri bulunmaktadır. Örneğin, çalışma alanında uygulanan prim
politikası ile fazla iş yapan ve yüksek randıman verenlere ekstradan para
ödenir. Dış ticarette ve ihracatta prim politikası ile hükümet dış ülkeye
ucuz satılan mallar için ihracatçıya ekstradan bir para öder. Paranın dış
değeri açısından prim politikası ise, çeşitli nedenlerle ülke parasının
dış değerinin resmi ve gayri resmi -serbest piyasa- (karaborsa) değerleri
oluşması ve arada bir fark yaratılmasıdır. Bu durumda, fark lehte ise
ülkenin parası prim yapmaktadır, aleyhte ise aksidir ve yabancı para prim
yapmaktadır.
Propaganda
Bazı siyasal ve toplumsal düşünceleri kabul ettirmek, desteklemesini
sağlamak, birey ve grupların düşüncelerini duygularını ve hareketlerini
etkilemek için kamuoyunun sistemli bir şekilde izlenmesi.
Amaçları
Dost devletlerin desteğini kazanmak veya kuvvetlendirmek
Olaylar veya fikirlere karşı tutum oluşturmak veya tutumu değiştirmek
Düşmana yolaçan devletlerin program ve politikalarını zayıflatmak,
etkisizleştirmek,
Düşman diğer grupların programlarını önlemek ve karşılık vermek.
Propaganda etkili olabilmesi için inanılır, basit, ilginç, tutarlı sık sık
tekrar edilmesi, bölgesel veya genel gerçeklerle uyumlu olması gerekir.
İki türlü propaganda vardır. Bireysel propaganda ve kitle propagandası.
Ayrıca propagandanın kendisine has teknikleri vardır: Mesela, taraftarları
hareket halinde ve canlı tutmak için aynı şeyleri tekrarlamak veya
tarafların morallerini yüksek tutmak, gevşekliğe düşmemek için güç
gösterisinde bulunmak.
Propagandacı özellikle mücadelenin sonucunu belirleyecek olan tarafsızlar,
tereddütlü olanlar ve fikri olmayanlar üzerinde çalışır: Araçları ise söz,
yazı ve resim ile ilgili bütün araçlardır. Propagandanın etkisi kitle
toplumu ve teknolojik gelişmelerle artacaktır.
Protokol (protocol)
Başlıcı iki anlamda kullanılır. a)Siyasal hayatta, özellikle de
diplomaside tören, konferans vb. durumlarda uygulanması gereken kurallar
dizisi, b)İmzalanan bir andlaşmadan sonra bazı konulara açıklık getirmek
üzere kaleme alınan ve genellikle de uygulamaya ilişkin konuların ele
alındığı metinler
Psikolojik Savaş (psychological war)
Düşman askeri birliklerinin ve milletlerin direnme gücünü zayıflatmak,
sivil halkla silahlı kuvvetlerin arasını açmak için düşüncelere etki
yapmak suretiyle uygulanan askeri destekleme savaşı.
"Quid pro quo" Politikası (puid pro quo policy)
Türkçe'de; "Kısasa kısas" denilen şekilde uygulanan bir tutum olup, dünya
diplomasisinde bu Latince deyimle anılmaktadır. Bazen, "göze göz, dişe
diş" de denilen bu politika ile bir devlet diğerlerine karşı aynen onun
kendisine olan davranışlarına uygun bir tutum izleyerek cevap verir.
Uygulamada, bu politika, barışta dostluğa dostluk, zorluğa zorluk,
işbirliğine işbirliği, propagandaya propaganda ile karşılık verilmesi
şeklinde savaşda da misilleme politikası biçiminde gerçekleştirilir.
Raison d'etre
Dilimize hikmet-i hükümet ya da devletin varlık nedeni olarak
aktarılabilen Latince bir deyim.
Res Communis
Herhangi bir devletin egemenliğine bağlı olmayan anlamında bir terim.
Kural olarak tek bir birimin edinim konusu yapılamayacak yerler ve
şeyleriifade eden bu terim varolan şeyin veya yerin herkese ait olduğunu,
ortak kullanıma açık olduğunu ifade eder. Özellikle uzay hukuku konusunda,
uzayın res communis (herkese ait olan) mı yoksa res nullius (kimseye ait
olmayan) mı olduğu öğretide uzun süre tartışma konusu olmuş ve res nullius
olduğu görüşü ağır basmıştır. Bu konudaki bir başka örnek açık denizlerin
durumudur.
Revizyonizm (revisionism)
Hem iç hem dış hem de uluslararası politika kavramıdır. Revizyonizm'den
genellikle hareket, adalet ve değişiklikten yana olan politika anlaşılır.
Yani var olan yapıda değişiklik isteyen politika denebilir.
Uluslararası Politika literatüründe hem genel hem de özel anlamda
kullanılır. Uluslararası alanda mevcut statükoyu, varolan güç dağılımını
değiştirmeye yönelik tutumlar genel olarak revizyonist politikalar olarak
adlandırılır. Özel olarak da iki dünya savaşı arası dönemde başta Almanya
olmak üzere I. Dünya Savaşı'nın statükosundan hoşnut olmayan İtalya ve
Japonya'nın başını çektikleri revizyonist devletler grubunu nitelemekte
kullanılır.
Risk Kuramı (risk theory)
Herhangi bir faaliyetten yarar sağlayan devletlerin bu faaliyetin
doğurduğu tehlikelerden, risk ve zararlarından da sorumlu olacağını
öngören kuram.


