14 Şubat 2007 Çarşamba

Uluslararası İlişkiler Sözlüğü - IV

Sahipsiz Ülke (no man's land)
Sahipsiz ülke kavramı; hiçbir devletin egemenliği altında olmayan bir
ülkeyi belirtmektedir. Bu kavram ile asıl kastedilen üzerinde bir
topluluğun yaşamadığı ülke olmakla birlikte, Avrupalı devletlerin
sömürgeci çıkarlarına ve anlayışlarına bağlı olarak, tarihte Avrupa
uygarlığına bağlı olmayan toplulukların yerleştirdiği birçok ülkenin de
sahipsiz ülke kavramı içinde değerlendirildiği gözlenmektedir. Bu tür
yerli topluluklarının üzerinde yaşadığı ülkelerin "sahipsiz ülke" kabul
edilmesinde Avrupalı devletlerin başvurduğu uluslararası hukuk ölçütü
sözkonusu ülkeninbir devletin egemenliği altında bulunmaması olmuştur.
Ancak U.A.D.'nin Batı Sahara konusundaki 16.10.1975 tarihli danışma
görüşünde de kabul ettiği gibi ne kadar ilkel olursa olsunlar insan
topluluklarının birçoğu asgari bir siyasal ve toplumsal örgütlenmeye sahip
bulunmaktadır. Bu durumda anılan ülkeler üzerindeki yerel toplulukların
örgütlenmesinin bir devlet örgütlenmesi düzeyinde olup olmadığının
değerlendirilmesi geçmişte Avrupalı devletlerin çıkarlarına dayanan
subjektif görüşler çerçevesinde yapıldığından Avrupa tipi bir örgütlenme
modeline sahip bulunmayan bir takımbelirli düzeydeki uygarlıklara sahip
yerli toplulukların yaşadığı ülkelerin de "sahipsiz ülke" olarak kabul
edildiği birçok örneğe rastlanmaktadır. Bununla birlikte, bugün uygulanan
uluslararası hukukta geçerli olan görüş siyasal ve toplumsal bir örgüte
sahip olan ülkelerin sahipsiz ülke olarak kabul edilemeyeceklerdir.

Salam Politikası (salami policy)
Diplomasi ve milletlerarası ilişkilerde sözü geçen bir politika tarzıdır
ve bir konunun sabırla ve metodik bir şekilde ağır ağır işlenerek, parça
parça gerçekleştirmelerle sonuca varılmasını amaçlayan bir tutumu
belirler. Bu deyim, bütün bir salamı bir kerede yutmak mümkün olmamakla
beraber, dilimler halinde yavaş yavaş yemenin daha kolay gerçekleşmesi
gerçeğinden esinlenilerek konmuştur. Örneğin, Kıbrıs'ta Makarios Türk
toplumuna karşı bu politikayı benimsemiştir ve sürdürmekteydi. Böylece,
birden ENOSİS'i gerçekleştirmenin zorluğu karşısında, Türklerin haklarını
kısıtlamak, ekonomik olarak çökertmek, onları Adadan kaçırmak, ağır ağır
Ada'yı ENOSİS'e doğru götürmekteydi. Zaten, çabuk ve birden ENOSİS isteyen
EOKA'cılarla arasında bu yüzden anlaşmazlık çıkmıştı ve onlar tarafından
devrilmesi ile başlayan olaylar Türkiye'nin barış harekatına yol açmıştır.
Böylece bu durum tamamen değişerek Makarios'un salam politikası da iflas
etmiştir.

Saldırı (attack)
Uluslararası ilişkilerde bir devletin herhangi bir kışkırtma olmaksızın
bir başka devletin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını çiğnemesi. Bir
çatışma sona erdikten sonra cezalandırılacak ya da tazminata mahkum
edilecek tarafın belirlenebilmesi açısından Uluslararası Hukuk'ta saldırı
terimi, savunma zorunluluğu, uluslararası bir yetki ya da topraklarına
girilen ülkenin onayı olmaksızın bir biçimde askeri güç kullanma biçiminde
tanımlanmıştır. SSCB'nin Doğu Avrupa'lı müttefikleri ile beraber 1968'de
Çekoslovakya'yı işgali buna örnek gösterilebilir.
Savaş (war)
Devlet ya da ulus gibi siyasal birimler arasında genellikle açık ve ilan
edilmiş olarak yürütülen ve devletler hukukunca düzenlenmiş kurallar
uyarınca yapılan silahlı mücadele. Savaşta amaç rakiplerin birbirlerine
iradelerini kabul ettirmeleridir. Bir devletin diğerine karşı girişmiş
olduğu tek taraflı zorlamalar diğer devlet tarafından aynı şekilde
karşılanmadıkça savaş sayılmaz. Çatışmanın savaş haline alabilmesi için
devletler arasında cereyan etmesi gerekmektedir. Bir devletin silahlı
kuvvetleri ile silahlı fertler arasındaki çatışmalar, asilere ve deniz
haydutlarına karşı girişilen hareketler savaş kabul edilmemektedir.
Savaş devletler hukuku kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmek
durumundadır. Savaş halinin başlamasından itibaren sonuna kadar savaş
devletlerle ilişkilerde savaş hukuku kuralları, savaşan devletlerle
tarafsız devletler arasında ise tarafsızlık hukuku kuralları uygulanır.
Savaş hakkı klasik devletler hukukuna göre egemen devletlerin başta gelen
haklarından biridir. Ancak önce 1928 Briand-Kellog Paktı, daha sonra 1945
BM. Antlaşması ile savaş hukuken uluslararası suç kabul edilmiştir.
Savaş Durumu (state of war)
Uluslararası hukukta savaşın ilan edilmesinden itibaren başlayan hukuki
durum. Ülkeler arasında çarpışmaların başlamasıyla ortaya çıkan bu durumda
taraflar arasında diplomatik ilişkiler otomatik olarak kesilir ve
devletler arasında daha önceden imzalanmış birçok antlaşma hükümsüz kalır
ya da bunların fiilen uygulanma olanağı ortadan kalkar. Uluslararası hukuk
kuralları savaş hali durumunda da savaşılan devletin can ve mal
güvenliğine saygı gösterilmesini gerektirmektedir. Bununla beraber
uygulamada genellikle bu kesimlerin mağdur olmaları kaçınılmaz olmaktadır.
Savaş Nedeni (casus belli)
Diplomasi dilinde ve uluslararası hukukta devletler arasındaki ilişkilerin
kesilmesine ve savaş çıkmasına neden olabilecek her türlü eylem ve işleme
verilen ad. Bir devletin başka bir devletin davranışlarını kendisi için
tehlikeli bularak casus belli olarak nitelemesi, aykırı biçimlerinin en
kesin ve ağırıdır. Örneğin Almanya I. Dünya Savaşı öncesinde Fransa ile
Rusya arasında iki ateş arasında kalmamak ve Schlieffen Planını
uygulayabilmek için Rusya'nın seferberlik ilanını casus belli kabul
etmiştir.
Casus belli oluşturan durumlar bir ittifak antlaşmasında öngörüldüğünde,
casus belli'nin bir türü olan "casus foederis"ten söz edilir.
Seferberlik (mobilization)
Bir ülkenin silahlı kuvvetlerini, ekonomisini, yönetimini topyekün savaşa
hazır hale getirme durumu. Savaş hazırlık ve tedbirlerinin tamamı.
Seferberlik ilanı genellikle taraflar arasında diplomatik ilişkiden bir
sonuç alınmaması veya alınamayacağının anlaşılması ve ilgili taraflardan
bir ya da birkaçının amacına ulaşmak için güç kullanmaya niyetli gözüktüğü
bir duruma işaret eder. Bununla beraber bir ülke tamamen karşı tarafa
baskı uygulamak amacı ile de seferberlik ilan edebilir. Seferberlik
durumunun önemine göre kısmi veya genel nitelikte olabilir.
Self Determinasyon (self determination)
Ulusların geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri ilkesi. Klasik anlamda
ulusların kendi geleceklerini belirlemesi kavramı bir ulus ya da yabancı
bir güce bağımlı olmadan ayrı bir devlet halinde örgütlenebilmesi
anlaşılmaktadır. Kökü bakımından Fransız İhtilali sırasında 1795 tarihinde
yayınlanan insan ve vatandaş hakları demecine dek gitmektedir. Bu tarihten
I. Dünya savaşına değin geçen süre içinde bu ülke aynı ulustan olan halkın
bağımsız bir devlet kurma hakkını ifade eder. I. Dünya savaşı sonunda ABD
başkanı Wilson yayınladığı 14. noktasının sonuncusunda ulusların
geleceklerini kendilerinin tayin etmelerinden bahsetmekteydi. Ancak
Wilson'un bu ilkesinin tüm ülkelere uygulanması için yaptığı girişimler
başarısız olmuştur. Sadece savaştan yenilgi ile çıkan devletlere kısmen
uygulanabilmiştir. II. Dünya savaşından sonra özellikle sömürge altındaki
ülkelerin bağımsızlık istekleri ile başlayan ulusçuluk hareketleri,
ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri ilkesini yeniden ön plana
çıkarmıştır. Bu sorunların en çok tartışıldığı BM organlarında bu ilke
modern siyasal dilin en çok kullanılan sözcüklerinden biri olmuştur.
Serbest Bölge (free zone)
Ülke sınırları içinde ancak gümrük sınırları dışında kalan bölge. Serbest
bölgenin sınırları kesin olarak belirlenmiştir. Bulunduğu ülkenin dış
ticaret, gümrük ve mali düzenlemelerinin kısmen ya da bütünüyle
uygulanmadığı bu alanlara mal ve hizmetler gümrüksüz girebilir. Ancak
sınırlarda mal ve hizmet giriş-çıkışları sıkı denetime tabidir. Serbest
bölgeler faaliyetin niteliğine göre serbest ticaretbölgesi, serbest
bankacılık alanı gibi gruplara ayrılır. Serbest bölgeye üye olan her ülke
dışarıya karşı kendi gümrük sistemlerini uygularlar. Serbest bölgeye
gümrüksüz olarak giren mallar burada bekletilebilir, depolanabilir ve
işlenebilir. Bu nedenle serbest bölgelerde önemli sanayi işletmeleri ve
yükleme, boşaltma, ambalajlama tesisleri kurulur.
Sessiz Diplomasi (silent diplomacy)
Bir diplomasi türü. Günümüzde devletlerarası ilişkileri kolaylaştırıcı bir
zemin hazırlayan en iyi örnek Birleşmiş Milletler Örgütü'dür. Örgüt
çerçevesinde sessiz diplomasi odaklarından birisi Genel Sekreterliktir. BM
Genel Sekreteri üye devletlere ilişkin çeşitli sorunların çözümü için, bu
devletlerin başkentlerini gezerek, onların çeşitli düzeylerdeki
yetkilileri ile görüşmeler yaparak "sessizce" yoğun bir diplomatik
faaliyet sürdürmektedirler. Sessiz diplomasinin bir başka zemini de "başta
BM ve ona bağlı kuruluşların merkezleri olmak üzere çeşitli uluslararası
kuruluşların merkezlerinde faaliyet gösteren, sürekli misyonlardır
Bu merkezleri, mali güçleri her ülkede diplomatik temsilcilik açmaya
yeterli olmayan küçük ülkelerin birbirleri ile ilişki kurabilmeleri için
uygun ortam hazırlamaktadır. Bu merkezler ayrıca, BM içerisinde yer alan
çeşitli grupları oluşturan devletlerin kendi içlerinde yaptıkları grup
toplantıları açısından da sessiz diplomasi ile bir zemin oluşturmaktadır.

Sığınma (asylum)
Uluslararası hukukta yurttaşı olduğu devletten cezai kovuşturma,
mahkumiyet ya da siyasal baskı nedeniyle kaçan kişilere başka bir devletçe
tanınan koruma. Her devletin kendi yasalarına ve özel sözleşmelerine göre
düzenlediği sığınma hakkı daha çok siyasal nitelikli suçlarda tanınır.
Devlet başkanına suikast, savaşta düşmanla işbirliği yapılması, savaş ya
da insanlık suçu işlenmesi gibi durumlarda genellikle iltica, yabancı
savaş ve ticaret gemilerine başvurarak koruma isteme, diplomatik sığınma
olarak anılır. Bu durumda kişiye sığınma hakkı kişinin ayrılmak istediği
ülke topraklarında verilir. Elçilik ya da diplomatik temsilciliklerde
verilen sığınma hakkı çoğu kez tartışmalara yol açar.

Sığınmacı (refugee)
Vatandaşı bulunduğu ülkede uğradığı baskılar yüzünden ve maydana gelen
siyasi olaylar nedeni ile iradesi dışında ülkesinden ayrılmak zorunda
kalan ve vatandaşı bulunduğu ülkenin korumasını yitiren başka bir devletin
vatandaşlığına geçmemiş yurtsuz göçmen. Daha önceleri nüfus artışının
azlığı, ülkelerin sınırlarının kesin kez katı kurallarla çizilememiş
olması gibi nedenlerden ötürü bir devletten diğerine seyahat etmek için
pasaport ya da vize almak gerekmiyordu. Daha önceleri birçok göç
dalgasının görülmesine karşın, mülteci sorunu esas olarak devlet
sınırlarının daha sıkı bir korumaya alındığı 19. yy.'ın sonlarında ortaya
çıkmıştır. Yüzyıllar boyunca iltica hareketlerinin temelinde yatan başlıca
etken dinsel ya da etnik hoşgörüsüzlükler olmuştur. Koydukları kurallara
herkesin uymasını isteyen dinsel ve siyasal otoriteler, bunu
sağlayamadıklarında genellikle sınırdışı etme yöntemlerine başvurmuşlardır
(15. yy'ın sonlarında Yahudiler'in İspanya'dan kovulması). Yakın tarihte
daha sık görülmeye başlanan siyasal nedenli iltica hareketleri daha çok
modern devletlerde büyük siyasal çalkantıların ve muhalif azınlıklara
yönelik baskıların sonucu olarak ortaya çıktı. (1917 Sovyet Devrimi ve İç
Savaş sonucu 1,5 milyon komünizm muhalifinin ülkeden göç etmesi).
Mültecileri korumaya yönelik çalışmalar 1920'lerde başlamış ve bu alanda
Hükümetlerarası Mülteci Komitesi (1938-47), Uluslararası Mülteciler Örgütü
(1947-52), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (1950)
kurulmuş uluslararası örgütlerdir.

Sınır (border)
Bir devletin ülkesel egemenlik haklarını kullandığı toprak parçasını
diğerinden ayıran bir varsayım çizgisi. Burada sözkonusu egemenlik hakları
sadece kara parçaları ile ilgili olmayıp içsular, karasuları, kara sahası
ve yeraltı gibi alanları da kapsamaktadır. Sınırların saptanmasında
başlıca iki yöntem uygulanmaktadır:
1)Varolan bir sınırın belirlenmesi. Bu yönteme "uti possidetis" adı
verilmektedir. Varolan sınır iki devlet arasında eski bir sınır
olabileceği gibi, bir eyalet veya il sınırı da olabilir. 2)Yeni bir
sınırın benimsenmesi. Bu tür bir sınırın oluşturulmasında yapay ve doğal
öğelerden yararlanılmaktadır. Yapay sınırlar enlem ve boylamları, doğal
sınırları ise dağlar nehirler gibi coğrafi sınırları ifade eder. Ayrıca
etnik, dini farklılıklar da devletler arasındaki sınırların oluşumunda rol
oynayabilirler.
Sınırların yeryüzü üzerinde uygulanması için "sınır karma komisyonları"
kurulur. Bu komisyonların yetkileri kesin değildir. Komisyonlarca alınan
kararlar konu ile ilgili devletlere sunulur ve onaylanması beklenir.

Sınırlı Savaş (limited war)
Düşmanın bütünüyle yokedilmesinden veya şartsız tesliminde daha sınırlı
bir amaca yönelik olarak yürütülen silahlı mücadele. Bu türden bir savaş
sınırlılığının göstergesi, savaşta kullanılan silahların derecesi, katılan
taraf sayısının azlığı, kapsadığı alanın darlığı gibi özelliklerdir.
Günümüz uluslararası sisteminden sınırlı savaş çeşitli şekillerde ortaya
çıkabilir. a)İki süper gücün birbirine karşı stratejik askeri gücünü
silahlar kullanmayıp, yalnızca birbirlerinin askeri gücünü hedef alan
taktik nükleer silahlarını kullandıkları çatışmalar, b)Büyük güçlerin
karışmadığı, küçük devletlerin kendi aralarındaki çatışmalar c)Büyük
güçlerden de destek alan küçük devletlerin mücadeleleri, d)Bir süper gücün
diğerinin müdahalesi olmadan küçük devlete karşı getirdiği askeri
müdahaleler e)B.M. Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulacak bir gücün,
alınan bir kararı uygulamak için girişeceği bir silahlı mücadele.
Silahlanma (armament)
Devletlerin bir dış politika aracı olarak başvurabilmeleri için gerekli
savaş araç ve gereçlerinin sağlanması. Tarihin çeşitli dönemlerinde
yaşayan insan topluluklarında çeşitli düzeylerde silahlanma eğilimleri
görülmektedir. Bu eğilimler savunma, yayılmacılık, rekabet ve ekonomik
çıkarlara yöneliktir. Devletlerin bu gibi nedenlerden dolayı silahlanması
çok eski dönemlerden beri süregelmektedir. XX. yüzyıl ile birlikte konuya
ilişkin iki yeni gelişme ortaya çıkmıştır. Birincisi, hava silahlarının
gelişmesi, ikincisi de, silahlanma ile ekonomik çıkar ve diğer ekonomik
sorunlar arasındaki ilişkilerdir. II. Dünya Savaşı sonrasında nükleer
silahların ortaya çıkması silahlanma olayına daha farklı bir görünüm
kazandırmıştır.

Silahların Denetimi (weapons control)
Silahların geliştirilmesini, denenmesini, kullanılmasını ve
konuşturulmasını denetlemek amacına yönelik uluslararası sınırlamadır. Bu
uygulamanın iki işlevi vardır. Birincisi askeri hazırlık durumunun
içerdiği risleri küçülterek topyekün savaş olasılığını azaltmaktır.
Silahların denetimi, silahsızlanma ya da silahların sınırlamasında olduğu
gibi silah üretiminin yasaklanmasını gerektirmez. Yalnızca bu alanda
kısıtlayıcı rol oynar. 1960 yılından sonra, genel anlamda silahsızlanmadan
çok, silahların denetimine doğru bir eğilim belirginleşmiştir. Bu amaçla
ikili ya da çok taraflı birçok antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmalardan
en önemlisi "Atmosferde, Dış Uzayda ve Sualtında Nükleer Denemeleri
Yasaklayan Antlaşma"dır. Ayrıca Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik
Devletleri arasında imzalanan Yeraltında Nükleer Denemeleri Sınırlandıran
Antlaşmayı bu kapsamda ele alabiliriz. Silahların denetimi konusunda en
önemli gelişme Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri
kapsamında imzalanan anlaşmalardır.

Silahsızlanma (disarmament)
Genel barışı sağlamak amacıyla, ülkelerin askeri güç potansiyelini
sınırlama ve azaltma çabası Silahsızlanma politikalarının amacı, saldırı
ve savunma silahlarının üretiminin ve üretim teknolojisinin
geliştirilmesini en aza indirmektedir. Bu aşamada silahların denetimi,
silahsızlandırmaya katkıda bulunur. Silahsızlanma konusunda ilk çalışmalar
1899 ve 1907 yıllarında toplanan I. ve II. La Haye Konferansları'nda da
gündeme geldi. I. Dünya Savaşı sırasında silah
teknolojisindekigelişmelerin etkisi ile Milletler Cemiyeti çerçevesinde
silahsızlanma çabaları arttı. Bu çabalar sonucunda çeşitli antlaşmalar
yapıldı. Fakat bu çabalar Avrupa ülkelerinin hızla silahlanması yüzünden
hiçbir sonucu ulaşamadı.
II. Dünya Savaşı'nın sonunda ilk kez atom bombasının kullanılması ile
silahsızlanma girişimleri hemen hemen tümüyle nükleer silahlara ilişkin
bir görünüm kazanmıştır. Savaştan sonra nükleer silahların
sınırlandırılmasına ve denetimine yönelik Lancaster Silahsızlanma
Konferansı (1954) ve Rapocki Planı (1957) Soğuk Savaşın da etkisi ile
sonuçsuz kaldı. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasında
1960'dan sonra başlayan yumuşama ile silahsızlanma görüşmelerinin yolu
açıldı. Anti-balistik füze sistemleri ve stratejik saldırı silahlarının
sınırlandırılması yönünde olumlu adımlar atıldı. Orta Menzilli Nükleer
Silahları Sınırlandırma Antlaşmasının 1987 Aralık ayında imzalanması ile
silahsızlanma konuları daha da arttı. Silahsızlanma konusunda yapılan
antlaşmaları iki grupta ele alabiliriz. a)Çok taraflı antlaşmalar; bu
antlaşmalar birçok ülke tarafından imzalanan genellikle Birleşmiş
Milletler bünyesinde yapılan antlaşmalardır. b)İki taraflı antlaşmalardır;
bu antlaşmalar, iki ülke (ABD-SSCB arasında imzalanan antlaşmalar gibi)
arasında imzalanan antlaşmalardır.
Similasyon (simulation)
İncelemek istenilen herhangi bir sistemin, operasyonel niteliklere sahip
olan bir benzerinin oluşturulması ve benzetme yoluyla modelin incelenerek
sisteme ilişkin sonuçlara varılabilmesidir. Günümüzde uçuş simulatörleri
bunun en güzel örnekleridir. Bu yolla bir havayolu firması yeni bir uçak
modelini kullanıma sokarken, elemanlarının uçağa alışmasını bu
simulatörler aracılığı ile sağlamaktadır. Günümüzde simulasyon analizleri
çok yaygın olmamakla birlikte, çeşitli sosyal bilim alanlarınd da
kullanılmaktadır. Buradaki en önemli sorun, benzetmenin belirli bir ölçüde
basitleştirmeyi zorunlu kılmasıdır. Simulasyon analizleri uluslararası
politika alanında da, özellikle dış politika konularına ilişkin karar alma
süreçlerinin incelenmesinde kullanılmaktadır.
Sistem Analizi (system analysis)
Dar anlamda, rasyonel karar vermede yardımcı olan tekniklerden birisi.
Geniş anlamda ise tüm blgi alanları arasında bir ilişki kurmaya çalışan
Genel Sistem Teorisi'nden türetilen çeşitli analiz yöntemleri anlamında
kullanılmaktadır. Sistem analizi gerek siyaset bilimi, gerekse
uluslararası politika alanlarında ilginç çalışma ve uygulamalara konu
olmuştur. Sistem analizi yaklaşımını siyaset bilimine uygulayanların
öncüsü David Easton'dır. Easton genellikle ulusal düzeydeki siyasal
sistemler üzerinde durmuş ve özellikle de istikrarsız sistemlerin nasıl
olup da varlıklarını sürdürebildiklerini incelemiştir. Sistem analizi
yaklaşımını uluslararası politika alanında uygulamasının öncüsü de Morton
Kaplan'dır. Kaplan'a göre bu çabaların amacı, uluslararası olayların
evrimi içerisinde yinelenen kalıpları ve üst düzey genellemelerini
saptamak, bilimi önceden saptanabilirlik ile sınamaktır. Kaplan'a göre
sistemlerin incelenebilmesi demek, değişkenlerin incelenmesi demektir.
Uluslararası politika açısından beş tür değişken söz konusudur.
a)Uluslararası bilimin genel davaranışlarını betimleyen sistemin temel
değişkenleri b)Uluslararası birimlerin yapısal niteliklerine ilişkin
değişkenler, c)Sistemin değişimini belirleyen kuralları içeren
değişkenler, d)Uluslararası birimlerin yeteneklerine ilişkin değişkenler,
e)Uluslararası birimlerin birbirleri hakkında bilgilenme derecelerine
ilişkin değişkenlerdir.
Diğer yandan uluslararası sistem kuramı uluslararası politikayı yalnızca
uluslararası sistem açısından ele alır. Uluslararası sistem kuramı
uluslararası alanın tümünde ya da bir kesimindeki karşılıklı etkileşimler
ile ilgilenir. Uluslararası politikayı bu açıdan ele alanlar, kişiliklere
ve içsel etkenlere veya ideolojilere fazla ağırlık vermezler, devletin
davranışını dış çevreye karşı bir tepki olarak gösterirler.

Sivil Savunma (civil defense)
Ülkenin saldırıya uğraması halinde, özellikle halkın can ve mal kaybını
önlemek için alınan önlemler. Bu önlemler, sığınakların temini, gıda ve
ilaç stoklarının oluşturulması vb. şeklindedir. Savaşın konvansiyonel
silahlarla yapıldığı eski dönemlerde sivil savunma büyük şehirlerde
toplanmış olan sivil halkın korunması anlamına geliyordu.Günümüzde ise
daha çok nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara karşı savunma anlamında
kullanılır. Bunun dışında, özellikle hava saldırılarına karşı halkın
korunması da günümüzün sivil savunma tanımında yeralmaktadır.
Siyasal Rejim (political regime)
Bir toplumda yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin biçimine ya
da bir ülkede hükümet biçimine verilen ad. Siyasal rejimler değişik
ölçütlere göre sınıflandırılırlar: a)Yönetenlerin seçilme biçimi
açısından; 1)Yönetenlerin seçimine yönetilenleri karıştırmayan "otoriter
rejimler" 2)Yönetenlerin seçimini idare edilenlere bırakın "demokratik
rejimler" 3)Yönetenlerin seçimi konusunda yukarıdaki iki sistemden de bazı
özellikler taşıyan "karma rejimler" b)Hükümet organlarının türleri
açısından; 1)bir kral, diktatör, imparator başkan vb. kişinin tek başına
hükümet temsil ettiği "monokratik rejimler" 2)hükümet etmeyi küçük bir
grup kişiye bırakın "direktuvar rejim" 3)Hükümet etmeyi kendi içinde
seçtiği bir başbakan ve bakanlara bırakan "meclis sistem" c)Görev ve
yetkilerin dağılımı açısından; 1)hükümete ilişkin görev ve yetkilerin,
yasama, yürütme ve yargı şeklinde belirtilen klasik kuvvetler ayırımı
ilkesi çerçevesinde ayrıştırılmasının sözkonusu olduğu "kuvvetler ayırımı
rejimi" 2)hükümete ilişkin yasama, yürütme ve yargı yetki ve görevlerinin
tek bir merkezde toplandığı "kuvvetler birliği rejimi" a)Toplumda kamu
yetkisi ve bunu sınırlandırma derecelerine göre; 1)liberal rejimler 2)yarı
liberal rejimler 3)otoriter 4)totaliter.
Siyasal Sistem (political system)
Toplumların ortak amaçlarını belirlemek, oluşturmak ve gerçekleştirmek
üzere geliştirdikleri ve aralarında çeşitli düzey ve biçimlerde
bağlantılar bulunan bir örgütler bütünü anlamına gelir. Siyasal sistemi
diğer toplumsal örgüt kümelerinden ayıran bazı özellikler vardır.
Birincisi, siyasal sistem kapsamı açısından diğer toplumsal örgüt
kümelerinden çok daha büyüktür. Sosyal hayatın tüm yönlerini kapsar ve
dolayısıyla faaliyetleri toplumun tüm kesimlerini etkiler, etkilemesi de
beklenir. İkincisi siyasal sistemin kararları emredici, toplumun tüm
üyelerini bağlayıcı niteliktedir. Diğer bir deyişle siyasal sistemin ürünü
olan kararlar, ilgilendirdikleri kişiler açısından uyulmasında zorunluluk
bulunan işlemlerdir. Uymama zor kullanmayı da içeren çeşitli yaptırımlar
ile cezalandırılır. Diğer yandan siyasal sistem içerisinde bulunan toplum,
diğer toplumların siyasal sistemlerinin oluşturduğu bir uluslararası
çevrede yaşar, bu çevreden etkilenir ve bu çevreyi ekonomik ve hukuksal
sistemleri aracılığı ile etkiler.
Soruşturma (interrogation)
İç politikadaki anlamından farklı olarak uluslararası ilişkilerde
uyuşmazlıkların çözümünde kullanılacak olan yöntemlerden biri. Bu yöntem,
uyuşmazlık konusu olayın doğru ve gelişiminin ayrıntılı olarak incelenmesi
halinde uyuşmazlığın sona ereceği düşüncesinin ürünüdür. 1907 yılında
yapılan sözleşmede bu tür komisyonların uyuşmazlığa taraf olan devletlerin
aralarında yapacakları özel bir sözleşme ile kurulacağını, inceleyecek
olayların, komisyonun görev ve yetkilerinin de yine bu sözleşmede
belirleneceği öngörülmüştür. Bunun yanında, komisyonun görüşmelerinin
gizli yürütüleceği, kararların oy çokluuyla alınacağı ve belgelerin
tarafların onayıyla açıklanabileceği aynı sözleşmede ifade edilmiştir. Bu
yöntem, 1913-1915 yılları arasında ABD tarafında otuz kadar devletle
yapılan anlaşmalarla geliştirilmiştir.
Sosyalist blok: bkz. bloklaşma
Soykırım: bkz. jenosid
Sömürgecilik (colonialism)
Bir devletin bir başka ülkeyi işgal ederek yönetmesi ve bu yöntemden
ekonomik çıkar sağlaması. Sömürgecilik iki anlamda kullanılmaktadır. Geniş
anlamda ilkçağlarda köleci devletlerin çevrelerindeki güçsüz ülkelerin
zenginliklerinden ve köle olarak insanlarından yararlanmak için
sömürgeleştirmesidir. Bu anlamda Roma imparatorluğu eski dönemlerin en
büyük sömürgeci devletiydi. Dar anlamda ise, XV. yy'ın sonlarında
başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını keşif,
fetih, ilhak ve iskan etmeleridir. Batı Avrupa ülkelerinde kapitalizmin
başka ülkelere nazaran daha hızlı gelişmesinin temelinde, dünya üzerindeki
doğal zenginliklerin, hazır servetlerin ve ucuz emeğin sömürülmesi yoluyla
sermaye birikiminin hızlanması yatmaktadır. Asya, Afrika ve Latin
Amerika'da yerel kaynaklara, kültürlere, tarihe, dine, dile ve örgütlenme
deneyimlerine zarar verilerek, sömürgeleştirme sistemli olarak
uygulanmıştır. XX. yy.'ın sonlarına doğru da sömürgeleştirme hareketi
doğal sınırlarına ulaşınca, paylaşım sorunları ortaya çıkmıştır. Her iki
dünya savaşı da sömürgeciliğin bir ölçüde gerilemesi sonucunu doğurmakla
beraber bu konudaki önemli gelişme, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya
çıkmıştır. Özellikle 1960'larda hemen hemen tamamlanmıştır. Bununla
beraber, bazı yazarlar bu siyasi bağımsızlıkların pek fazla önemli
olmadığını, emperyalist ülkelerin "yeni sömürgecilik" yöntemleri ile
benzeri sömürü ilişkilerini farklı biçimlerde yeniden oluşturdukları
görüşünü savunmaktadırlar.

Statüko Politikası (status quo policy)
Hem iç hem dış hem de uluslararası politika kavramıdır. Statüko politikası
ile biçim, düzen ve istikrar isteyen politika anlatılmak istenmektedir.
Yani var olan yapıyı korumak isteyen politikadır. Uluslararası politika
açısından ise savaşçı devletler arasındaki görüşmelere temel olarak kabul
veya teklif edilen ve savaştan önceki var olan durumdur. Eğer bir devlet
uluslararası sistemdeki mevcut güç dengesinin sürmesini istiyor ve bu
sistemi aynı amaca yönelik çabalar ile destekliyorsa o devlet statükocu
bir dış politika izliyor demektir. Statüko politikası emperyalist ve
revizyonist politikaların karşıtıdır.
Strateji (strategy)
Bir savaşta siyasi iktidarın belirlediği, amaca ulaşmak için askeri
kuvvetleri kullanma sanatı. Modern bir savaşta bir milletin veya milletler
birliğinin savunmasında askeri, siyasi, iktisadi ve manevi güçleri
birarada kullanmak ve düzenlemek sanatı. Genel (siyasi) strateji, bir
devlet veya koalisyon güttüğü siyasete uygun olarak seçtiği hedeflere
ulaşmak üzere her çeşit aracın kullanılması ve her alanda tedbir
alanmasıdır. Topyekün strateji, Marksist, Leninist nazariyecilere göre
sürekli sınıf mücadelesini yönetme bilimidir.
Taktikten farklı olarak strateji birkaç basit ilkeye dayanır. Bunların
ilki güç ilkesidir. Savaşı yönetecek kumandan belli bir karar almalı ve
bütün harekatın aynı hedefe yönelebilmesi için bu karardan dönmemeyi
bilmelidir. Fakat bu kararın gerçekleşebilmesi ancak düşmana zorla kabul
ettirilmesine bağlıdır. Dolayısı ile güvenlik ilkesi bütün askeri güçlerin
kumandanının iradesini baltalayabilecek düşman kuvvetlerinin her türlü
harekatına karşı tetikte bulunmalarını gerektirir. Kuvvet iktisadı ilkesi
ise kumandana elindeki birlikleri ölçülü bir şekilde çeşitli hedeflere
yönelterek ve ihtiyatta güçlü birlikler bulundurarak ikinci derece önemli
sayılan hedeflere asgari kuvvetli, ama hedefe ise azami kuvvetle
saldırmayı emreder. Gerçi savaşın alabildiğince geniş cephelere yayılması
ve silahların olağanüstü bir şekilde gelişmesi askeri harekatın yönetimini
hayli zorlaştırmıştır ama stratejinin yukarıda sayılan ilkeleri bugün de
geçerlidir.
Stratejik Nükleer Silahlar (strategic nuclear weapons)
Çok uzun mesafeli düşman topraklarındaki hedefleri vurmak için dizayn
edilmiş nükleer silah. Bu silahlar uzun menzil füzeler ve bombalardan
oluşur. Aradaki menzil 10.500 kilometreye kadar çıkabilir. Silahların bazı
yere konumlandırılmışken bazıları denizaltılarına yerleştirilir.
Kıtalararası balistik füzeler
Denizaltında atılan balistik füzeler
Krüz (cruise) füzeleri

Bazı nükleer silahlar her biri ayrı bir hedefe yönelen patlayıcı
başlıklara sahiptir.
Stratejik nükleer silahlar, düşman stratejik nükleer silahlarını tahrip
eder, düşman sosyal ve ekonomik organizasyonu sekteye uğratır.

Sürekli Tarafsızlık: bkz. Daimi Tarafsızlık
Sürgünde Hükümet (government in exile)
Uluslararası hukukta özel bir hükümet biçimi ve buna dair tanımadır.
Hukuki bakımdan, hükümetlerin, devlet toprakları üzerinde egemen tek
otorite olmaları temel kuralken, bazı özel durumlarda (savaş gibi) devlet
toprağı üzerindeki otoritesini kaybetmiş hükümetler, diğer devletler
tarafından hala ülkelerin legal hükümeti olarak tanınabiliyorlar. Böyle
hallerde ülkesini uluslararası kuruluşlarda temsil etme yetkisi de bu
"sürgünde hükümet"te oluyor. II. Dünya Savaşı sırasında ülkesi Almanya ve
İtalya tarafından işgal edilmiş bazı hükümetler İngiltere'ye sığınmışlar
ve sürgünde hükümet sayılarak bunlara kimi hukuksal ve siyasal işlemlerde
bulunma imkanı tanınmıştı.

Şartsız Teslim (unconditional surrender)
Savaş sırasında avantajlı tarafın diğerine karşı öne sürdüğü savaşı sona
erdirme koşulu. Şartsız teslim sözkonusu olduğunda kaybeden taraf, kazanan
tarafın uygun bulunduğu her koşulu ve zorunluluğu yüklenme durumundadır.
Böyle bir durumda kazanan taraf diğerinin ülkesini işgal edebileceği gibi,
bu ülkede savaş suçlusu olarak gördüğü kişileri cezalandırabilir ve
nihayet söz konusu ülkenin sosyal, siyasi ve ekonomik yapısında bazı
değişiklikleri gerçekleştirebilir.II. Dünya savaşı sonrasında müttefikler
savaşın sona ermesi için Almanya ve yandaşlarının şartsız tesliminde
kararlı olduklarını 1943 Casablanca Konferansında D. Roosevelt'in
konuşmasıyla dile getirmişlerdir. Sonuçta da Almanya şartsız teslimi kabul
etmiştir. Bugünkü Birleşmiş Milletler düzeni içinde bu türden uygulamalar
çok mümkün olmamaktadır.

Takımada (archipelago)
Birbirine yakın büyüklü küçüklü birkaç adadan oluşan topluluğa verilen ad.
Taktik Silahlar (tactical weapons)
Günümüzde modern silahlar, genellikle stratejik ve taktik silahlar olarak
iki ana grupta toplanmaktadır. Diğer bir sınıflandırma da nükleer silahlar
ve konvansiyonel-klasik-silahlar şeklindedir.
Taktik silahlar, savaşın bütünü değil, bir cepheyi, bir harekat alanını
ilgilendiren, dar bir bölgede etkili ve küçük bir birlik tarafından
kullanılan kısa menzilli silahlardır. Hemen hemen bütün konvansiyonel
silahlar aynı zamanda taktik silah türleridir (top, tank, tanksavar
silahları, bütün piyade silahları, kısa menzilli füzeler ve benzeri
silahlar gibi).
Nükleer silahlardan da taktik önemde olanları bulunmakta ve bunların en
son tiplerine "küçük nükleer silah" anlamına gelen "Mininuces" adı
verilmektedir. Ayrıca, taktik nükleer silahlardan gücü 1ila 20 kilodan
arasında değişmekte olup, yüzeyden-yüzeye (karadan-karaya) küçük ve kısa
menzilli füzelerde başlık halinde atılabilen, nükleer mayın halinde
bulunabilenler de vardır. Bugün için Avrupa'daki NATO kuvvetlerindeki
taktik silah sayısının 7-8000 kadar olduğu uzmanlarca açıklanmaktadır.
Tampon Devlet (buffer state)
Coğrafi konum bakımından güçlü ve birbirine düşman iki devlet arasında
bulunan, nisbeten küçük ve güçsüz devlet. Tampon devlet iki fonksiyon
görebilir. 1)Bu büyük devletlerin doğrudan doğruya karşı karşıya
gelmelerini önleyerek küçük gerginliklerin hemen çatışmaya dönüşmesini
önler. 2)Öte yandan güçlü bir devlet çevresinde yer alan nisbeten güçsüz
devletlerin topraklarını ülkesinin güvenliği açısından tampon bölgeler
olarak görmekte ve kendisine dışarıdan yönelecek genel bir saldırıyı bu
tampon ülkelerin topraklarında karşılamayı düşünmektedir. Rusya ve Batı
Avrupa ülkeleri tarih boyunca Doğu Avrupa ülkelerini benzer bir gözle
görmüşlerdir.
Tarafsızlık (neutrality)
Bir devletin başka iki devlet veya devletler arasındaki savaşın fiilen ve
hukuken dışında kalması ve savaşan devletlerin de bunu böyle kabul etmesi.
Tarafsızlık doktrini hiç değilse barış zamanında her türlü askeri ittifaka
katılmayı reddeden öğretidir. Özellikle batı ve komünist blokları karşı
karşıya getiren anlaşmazlıklarda bir hakemlik veya çekimserlik siyasetine
sahip olanların görüşü böyle idi.
Tarafsızlık çeşitli şekillerde olabilir. 18 yy.'da alışılmış olan tam veya
mutlak tarafsızlık yanında noksan, sınırlı veya gözetici denen tarafsızlık
ortaya çıkmıştır. Sınırlı tarafsızlıkta savaşa katılma yok; ama
taraflardanbirine yardım vardır. Bir diğer tarafsızlık da silahı olanıdır.
Bu ya ticaret gemilerini korumak için refakatine savaş gemisi vermek ya da
tarafsızlığa saygı gösterilmesini güven altına almak için kuvvetli bir
orduyu silah altında tutmak şeklinde olur. Daimi tarafsızlık ise bir
devletin diğer devletlere bağımsızlığını ve ülke bütünlüğünü güven altına
alınmasına karşılık-meşru müdafaa durumu hariç-savaş hakkında ve askeri
ittifaklara girme hakkında vazgeçmesi demektir.
Tarafsızlık bazı hakları (toprak bütünlüğünün ihlal edilmesi, ticari
ilişkilerde serbestlik) ve buna karşılık bazı yükümlülükleri (dolaylı
dolaysız her tür çatışmaya katılmaktan kaçınma, savaş halinde bulunanlara
karşı tam anlamıyla eşit davranma vs.) kapsar.
Terörizm (terrorism)
İhtilalci bir mücadele sistemidir. Bu sistemin yarattığı havaya "terör",
sistemin tarafları veya uygulayıcısına da "terörist" denir. Terörizm;
yasadışı stratejik ve siyasal amaçlarını gerçekleştirmek için bir grubun
veya devletin, hedeflenen kitleyi yıldırıp, korkutarak, planlı ve bilinçli
biçimde şiddet kullanması ya da kullanma tehdidinde bulunmasıdır.
Terörizmin kuralı yoktur, amaçları korku yoluyla istekleri dayatmaktır.
Terörizm bir savaştır ama bu savaşın alanı belli değildir. Genelde
teröristlerin seçtiği alanda taraflar karşı karşıya gelir. Eylemleriyle,
kitle iletişim araçlarını kullanarak sorunlara dikkat çekmeye çalışırlar
ve bunun için de en kanlı yolları seçmeye özen gösterirler.

Tırmanma (escalation)
Savaşan bir tarafın kendince gerekli görerek veya hasım tarafça girişilmiş
arttırma hareketine karşılık olarak askeri imkanlarını hesaplı bir biçimde
arttırması. Öte yandan tırmanmanın, cepheye daha fazla asker sevkedilmesi,
savaşta yer alan ülke sayısının artması, giderek daha büyük alanlara
yayılması biçiminde ortaya çıkması da mümkündür. Günümüz
stratejistleritırmanma olgusunu askeri çatışmalarda mümkün olduğunca
önlenmeye çalışılan bir süreç olarak görürken aynı zamanda bu sürecin
topyekün bir savaşın ortaya çıkışını engelleyici bir fonksiyonu
bulunduğuna da işaret etmektedir. Alt düzeydeki bir yoğunlukta başlayan
mücadelede çeşitli tırmanma aşamalarında uzlaşmaya varılabilir.
Ayrıca tırmanma terimi Atom Çağı'nın strateji terimleri arasında yer alır
ve atom silahlarının gücünün önüne geçilmez bir biçimde hızlanmasını
belirtmek için kullanılır.
Topyekün Savaş (total war)
Çağımızda savaşın ulaştığı aşama. Eski dönemlerde savaş daha çok sonucu
savaş meydanlarında belli, mücadeleye girişen orduların başarı veya
başarısızlığı ile belirlenen bir görünüme sahipti. Ancak 20. yy.
gelişmeleri durumu değiştirdi. Örneğin hava kuvvetlerinin ordulara
katılması cephe gerilerinin vurulabilirliğini arttırdı. Topyekün savaşın
bazı özellikleri vardır: a)Ülke halkının tümü savaşa katılır. Yani savaş
ile ilgili çabalarda yer alır. b)Karşı tarafın halkı bunaltılmaya böylece
savaşa direnme arzusu ve gücü azaltılmaya çalışılır. c)Modern silahların
kullanılmasıyla hedeflerin küçük ölçekli tahribi sözkonusu olmaktadır.
d)Ülkenin çoğunun mücadele içinde yeralması sonucu savaş global bir
nitelik kazanır. e)Düşman tarafın halkını hedef alan yoğun moral ve
ideolojik kampanya açılarak mücadele karşı tarafa yönelik bir haçlı seferi
biçimine sokulmaktadır. f)Klasik savaş kuralları genellikle taraflarca pek
dikkate alınmamaktadır. Günümüzde topyekün savaşın bir anlamı da yerel bir
nükleer savaştır. Tarafların kesin bir zafer elde etmek için bütün güç ve
kaynaklarını seferber ettikleri büyük savaştır. Tarih boyunca savaşların
boyutları siyasal olmaktan çok ekonomik ve toplumsal nitelikte olmuştur.
Basit toprak ilhaklarının genelde kiyasıya savaşlara yolaçması bu durumu
yansıtır. Tarihte en kanlı çatışmalar ideolojik ayrılıkların yolaçtığı
durumlar, iç savaşlar ve din savaşlarında görülmüştür. Büyük köle
nüfusları olan Eski Yunan ve Roma'da bile çöküş dönemlerine değin topyekün
savaş görülmemiştir. Savaşın belli kurallara uygun yürütüleceğine karşı
çıkan Prusyalı askeri strateji uzmanı Carl Van Clausewitz topyekün savaş
kavramını bugünkü anlamıyla kullanan ilk yazarlardandır.
20. yy.'daki iki dünya savaşı birçok yönden sınırlı olmakla beraber
genelde topyekün veya en azından tarihin entopyekün savaşları sayılır.
Ultimatom (ultimatum)
Bir devletin diğer bir devletten derhal veya belirli bir süre içinde
yerinegetirilmesini istediği bazı taleplerde(mesela o devlete verilmiş
zararlardan dolayı tazminat ödenmesi, sınırlı ihlal ve tecüvüzlerine son
verilmesi, sınırı geçmiş olan birliklerin geri çekilmesi gibi) bulunduğu
diplomatik belge. Ayrıca genellikle talep veya taleplerin derhal yahut
belirtilen sürede yerine getirilmemesi ültimatomu veren devletin gerekli
gördüğü bütün tedbirleri (ilişkilerin kesilmesi, aynıyla karşılık verme,
abluka, silah kullanma ve savaş ilanı) almakta kendini serbest sayacağı da
belirtilir. La Haye antlaşmasına göre ultimatomun yazılı olarak verilmesi
gerekir.
Ulus (nation)
İnsanların biraraya gelerek oluşturdukları en geniş toplumsal örgütlenme
biçimi. Genelde aynı topraklar üzerinde yaşama, dil, din ya da benzeri
ortak değerlerle birleşme ve yine genelde hukuksal egemenliği olma gibi
tarafsız, kişinin kendini gruptan sayması gibi subjektif değerlerin
biraraya getirdiği ve bu farkların bir elit tarafından hatırlatıldığı
insan topluluğu, ulusu oluşturan çeşitli öğelerin tarihin genel akışı
içinde belirginleştiği toplumlar, ancak kendi devletlerini kurma hakkını
elde ettikten sonra günümüzdeki anlamda ulus olabilmişlerdir. Özellikle
tanımda yer alan ve bir ulusun üyelerinde ortak olması gereken özellikler
günümüzdeki birçok ülke açısından (en azından resmi düzeyde) sözkonusu
olan ulus-devlet birlikteliğini hemen hemen bütünüyle ortadan
kaldırmaktadır. Bu tanıma göre ya bir devlet içinde birçok ulus yeralmakta
ya da bir ulus birden çok devlet arasında bölünmüş durumdadır. Bu durum
günümüzde soruna daha pragmatik açıdan bakan ve daha çok ulus-devlet
birlikteliğini temel alan bazı ulus tanımlarını beraberinde getirmiştir.
Günümüzde yaygın kanıya göre ulus, ortak bir geçmişe ve geleceğe ilişkin
benzer düşüncelere sahip olan yani bir inanç ve bilinç birliği içinde
bulunan insan topluluğudur.

Ulusal Çıkar (national interest)
Yöneticilerin, devletlerin dış politikalarını dayandırdıklarını
söyledikleri temel ögelerdir. Marksistlere göre devletin çıkarları veya
ulusal çıkarlar aslında toplum içindeki egemen sınıfın çıkarlarından başka
birşey değildir. İç politikada olduğu gibi dış politikada da devlet,
mevcut düzeni dış tehlikelerden koruyan ve egemen sınıfın dışarıdaki
çıkarlarını yürüten başlıca araçtır. Sovyet yetkililere göre barış
zamanında dış politikanın başlıca aracı diplomasidir. Dış politikanın
egemen sınıfın çıkarlarını yansıtmaya karşın diplomasi ulusal çıkarların
resmi biçimdeki ifadesidir. Diplomatik ilişkiler ulusal çıkarlar örtüsüne
gizlenmiş olan grup çıkarları ya da toplumsal sınıf çıkarları arasındaki
çatışmanın bağdaştırılmasından başka birşey değildir. Ulusal çıkar
kavramının tüm ulusun çıkarlarının bir bileşkesi niteliğini taşıdığını
kabul eden klasik görüş taraftarları açısından da hangi ögelerin ulusal
çıkarı temsil ettiğinin belirlenmesi sorun olmaktadır. Herşeye rağmen bir
ulusun tümünü kapsayan ortak bir çıkaröğesinin ülkenin öz varlığının
korunması olduğu genellikle kabul edilmektedir. Son yıllarda özellikle de
ABD'li bazı yazarlar kavramın uluslararası politikanın biçimsel analizi
açısından pek uygun olmadığını, dolayısıyla yerine başka kavram ya da
kavramların konulması gerektiğini savunmaktadırlar.
Ulusal Devlet (national state)
Bir devlet biçimi Ortaçağ Avrupası'nın son dönemlerinde giderek çökmeye
başlayan feodal sistem karşısında yeni ortaya çıkan burjuvaziyi yanlarına
alan krallar merkezi otoritelerini güçlendirmekteydiler. Fransız Devrimi
de ulusçuluğun ideolojik ve moral altyapısını güçlendirdi, çok uluslu
imparatorluklar için gerçek bir tehdit oldu. 19. yy'ın sonları ve 20. yy
başlarında en yoğun dönemini yaşayan ulusal devletlerin ortaya çıkış
süreci 20. yy'ın ikinci yarısından itibaren azalmıştır. Bunun nedenleri,
potansiyel toplulukların sınırına yaklaşılması iki bloklu sistemin ulusal
devletin prestijini zedelemesi, eski sömürge devletlerinin bağımsızlığa
kavuşurlarken ulusal devlet niteliklerini taşımamaları olarak sayılabilir.
Ulusal devlet günümüzde yaygın bir uluslararası birim, bir devlet biçimi
olarak görünmektedir.
Ulusal Güç (national power)
Bir devletin bir diğerini, belirli tutum ve davranışları yapma ya da
yapmama açısından zorlamakta kullanılabileceği potansiyel olanaklar
toplamı. Coğrafya; ulusal gücü oluşturan en istikrarlı faktördür. Önemi
eski dönemlere göre azalmakla beraber günümüzde de geçerlidir. Örneğin,
ülkenin bir ada olması, çok dağlık ve içlerine ulaşılması güç bir
topograik yapıya sahip olması veya ülkeyi diğer ülkelerden ayıran hiçbir
doğal engelin bulunmaması, bir ülkenin ulusal gücünü etkileyen ögelerden
birisi de doğal kaynaklardır. Endostriyel kapasite; günümüzde gerekbarış
gerekse savaş dönemlerinde ülkelerin ulusal gücünü belirleyen en önemli
faktörlerden birisi de endüstriyel kapasitedir. Askeri Hazırlık Derecesi;
gücü oluşturan temel öğelerden birisidir. Bir ülkenin askeri hazırlık
derecesi, o ülkenin savaş teknolojisi, askeri birliğinin kapasitesi ve de
silahlı kuvvetlerinin nicelik ve nitelik açısından mevcut durumu ile
ilgilidir. Nüfus; önem derecesi duruma göre değişen bir faktördür.
Günümüzde de konvansiyonel silahlar ile sürdürülen savaşlarda, özellikle
de kara savaşlarında nüfusun önemi büyüktür. Diplomasinin Niteliği; elde
bulunan potansiyonel olanakların değerlendirilmesi konusunda genel
politikayı belirleyen faktördür. Bu anlamda diplomasi, ulusal gücü meydana
getiren farklı ögeleri, ulusal amaçları yakından ilgilendiren uluslararası
konular üzerinde en yüksek etkide bulunabilecek bir şekle getirme
sanatıdır. Hükümet ve Yönetimin Niteliği; gerçekte sözü edilen tüm ögeler
hükümet tarafından alınan kararlar çerçevesinde bir ülkenin gücünü
oluştururlar. Bu nedenle nitelikli bir hükümetin gerçekleşebilmesi için
gereken üç görev vardır; a)ulusal gücü yaratan maddi ve insani kaynaklar
ile izlenmekte olan dış politika arasında bir dengenin kurulması
b)sözkonusu kaynakların kendi aralarında gerçeçi dengenin kurulması,
c)izlenecek dış politika konusunda halkın desteğini kazanma. Bazı yazarlar
ulusal moral, ulusal karakter gibi saptanması ve karşılaştırılabilmesi son
derece güç bazı faktörleri de ulusal gücü oluşturan ögeler arasında ele
almaktadır.

Ulusal Hava Sahası (national air space)
Bir devletin ülkesi üstündeki hava sahası. Hava sahası devletlerin
egemenliği altında bulunan hava ülkesi ile buna bitişik olarak yer alan iç
suların, boğazların üstünde bulunan hava sahasıdır.
Ulusal Karakter (national character)
Devletlerin ve hükümetlerin "kişileştirilmesi" ile uluslararası
davranışlarının açıklanabileceğini savunan görüş. Barışta ve savaşta ulus
adına eylemde bulunanlar devlet politikası belirleyenler, uygulayanlar,
destekleyenler, seçenler ve seçilenler, kamuoyunu biçimlendirenler gibi
şeylerin hepsi ulusal karakteri oluşturan entellektüel ve moral
niteliklerin izlerini taşırlar. Bunun sonucu da ulusal karakterin ulusal
güç üzerinde etkiye sahip olmasıdır. Uluslararası ilişkilerin
açıklanmasında ulusal karakterin gözönüne alınması bugün ciddi ve gerçekçi
bir yaklaşım olarak kabul edilmemektedir. Rusların kaba kuvvetçiliği ve
inatçılığı, Amerikaların buluşçuluğu ve bireyciliği, İngilizlerin doğmatik
olmayan sağduyuları, Almanların ve Japonların disiplinci organize
toplumsal yapıları ulusal karakter farklılıkları olarak öne sürülmekte
ancak uluslararası ilişkilerin açıklanmasında çok yetersiz kalmaktadır.
Ulusal Moral (national moral)
Bir ulusun kendi hükümetlerinin dış politikasını barışta ve savaşta
desteklemekte gösterdiği konsantrasyon derecesi. Tüm ülkede ulusal moralin
varlığı, yokluğu veya niteliği özellikle ulusların tehlike ile
karşılaştığı bunalımlı zamanlarda daha açık biçimde ortaya çıkar. Ulusal
moral bir devletin ordusunun, dış işlerini, üretimini yani tüm
faaliyetlerini ve dolayısıyla gücünü etkiler.
Ulusçuluk: bkz. Milliyetçilik
Ulus Devlet: bkz. Ulusal Devlet
Uluslararası Boğazlar (international straits)
İki açık denizi birleştiren deniz yolu. Bir boğazın "uluslararası boğaz"
olarak kabul edilmesi için uluslararası deniz ulaşımında kullanılıyor
olması, genişliği ve coğrafi konumu ve durumu önemli etkenlerdir. Eğer
sözkonusu boğazın genişliği karasularının iki katından az ise ve iki açık
deniz parçalırını birleştiriyorsa Boğaz suları karasuları rejimine
tabidir. Boğazın genişliği, karasularının iki katından fazla ise,
karasularının dışında ve boğazın ortasındaki alanda açık deniz rejimi
uygulanır.

Uluslararası Denizyatağı (deep seabed)
Ulusal yetki sınırları dışında kalan deniz yatağı ve toprak altı. Deniz
yatağı kavramı 1945'ten sonra ortaya çıkmıştır. Denizlerin maksimum
düzeyde kullanılması arzusu ve teknolojik gelişmeler sonucu, devletler
deniz yatağının ve toprak altının araştırılması ve işletilmesi için
çalışmalarda bulunmaya başlamışlardır. Devletlerin karasularının altında
kalan bölümün dışındaki deniz yatağı alanında çeşitli uluslararası
düzenlemeler öngörülmektedir. Ancak denizde deniz altı ve boru döşeme
hakkı da bu çerçevede ele alınmaktadır.

Uluslararası Hava Sahası (international air space)
Hiçbir devletin ulusal hava sahasına girmeyen yani devletlerin karasuları
sınırının dışındaki bölgelerin üstündeki hava sahası. Deniz hukuku
antlaşmaları açık denizler üzerinde yaralan hava sahasındaki uçuş
serbestliği ilkesini kabul etmek suretiyle karasuları dışında kalan hava
sahasının ulusal egemenliğe konu olamayacağını benimsemiştir.

Uluslararası İlişkiler (international relations)
Uluslararası ilişkiler, başta devletler olmak üzere, hükümetler ve
devlet-dışı kuruluşlar arasında hukuksal, siyasal ve ekonomik ilişkileri
analiz eden kapsamlı bir deyimdir. Hatalı olarak uluslararası politika
deyimi ile aynı anlamda kullanılır. Uluslararası İlişkiler devletler
arasındaki her düzeyde ve her çeşit konudaki ilişkileri kapsamasına
karşın, uluslararası politika devletlerin resmi organları aracılığıyla
kurduğu ve siyasal konulardaki ilişkileri kapsar.

Uluslararası Kamuoyu: bkz. Dünya Kamuoyu
Uluslararası Kanallar (international channels)
İki açık denizi birbirine bağlamak amacıyla insan eliyle açılan su
yolları. Bu su yollarının uluslararası ulaşım bakımından çok önemli
olmaları halinde hukuksal statüleri uluslararası anlaşmalarla
belirlenmektedir. Eğer ilgili bir anlaşma yoksa uluslararası kanal
sınırları içinde bulunduğu denetim hukuk düzenine tabidir.

Uluslararası Nehirler (international rivers)
İki yada daha fazla sayıda devletin ülkesinden geçerek denizlere ulaşan
veya bu devletler arasında doğal sınır oluşturan nehirler. Genelde 20
Nisan 1921 Barcelona Sözleşmesi ile belirlenen hukuki statüleri, uzlaşımın
kıyı devleti olsun veya olmasın geçiş serbestliğine dayanır. Kıyı
devletleri ulaşımı engelleyecek önlemler alamaz ve özel hizmetleri
karşılığı dışında hiçbir ücret talep edemezler.

Uluslararası Politika (international politics)
Uluslararası ilişkiler disiplinin bir alt dalıdır. İki veya daha fazla
devlet arasındaki siyasi ilişkileri uluslararası sistemin tümü içinde ele
alarak inceler. Uluslararası politika, devletlerin resmi organları
aracılığıyla giriştikleri ilişkileri kapsar. Uluslararası politikarın tüm
devletlerin dış politikalarının toplamı olduğu söylenir. Bu bir bakıma
doğrudur, ancak, devletlerin dış politikalarının teker teker
incelenmesiyle uluslararası politikanın tümünü çözümleyebilmek
imkansızdır. Uluslararası politika alanında her zaman geçerli olabilecek
bir "büyük kuram" (grand theory) geliştirilememiştir. Bu alanda yapılan
araştırmaların çoğu konuya tek yönlü bakmıştır ve hemen hepsinde süreç
yönü ön plana alınmıştır.
Uluslararası Sistem Kuramı: bkz. Sistem Analizi
Uluslarüstücülük (supranationalism)
Uluslaraüstücülük, üye birimlerden merkezi organa doğru bir karar-alma
otoritesi transferini içerir. Üyeler uluslarüstü kararı ya kabul etmek ya
da sistemden çekilmek zorundadırlar. Kararlar üye hükümetlerin
temsilcilerince veya uluslararası düzenlemenin bir birimi olarak işlev
gören kurum tarafından alınır.
Uluslarüstücülük, eğer ülkeler egemenliklerinin bir kısmını gönüllü olarak
merkezi kuruma devrederlerse mümkündür. Ancak karar alma ayrıcalıklarından
vazgeçmemekte ısrarlı olan liderlere sahip bağımsız ve egemen devletlerden
ulaşan bir dünyada uluslarüstücülük çok az destek görmüştür. Avrupa
Birliği Komisyonu, politikalar üreten, bir yürütme organı işlevi gören ve
üye ülkeleri, özel grupları ve bireyleri bağlayıcı kararlar alan
uluslarüstü bir kuruluş olarak ender rastlanan örneklerden birisidir.
Diğer Birleşmiş Milletler organlarından farklı olarak Güvenlik Konseyi, BM
Antlaşması'nda barış ve güvenlik konularında üye ülkeleri bağlayıcı
uluslarüstü kararları almakla yetkilendirmiştir. Konsey bu gücünü,
sözgelimi 1966'da Rodezya'ya zorlayıcı ekonomik yaptırımlar uygulamak
suretiyle göstermiştir.

Uzlaştırma (arbitration)
Devletler arasındaki uyuşmazlıkların barışçı çözüm yollarından birisi.
Uzlaştırma siyasal ve diplomatik çözüm yöntemleri arasında en fazla
resmileşmiş olandır. Ya bir kişiye ya da bir komisyona verilen uzlaştırma
görevi, uyuşmazlıkların hakemlik veya yargı yoluyla çözülmesinden daha
esnektir ve çeşitli uyuşmazlıklara uygulanabilme yeteneği daha fazladır.
Uzlaştırıcıların verdikleri kararlar, hakemlik ve yargı yollarından farklı
olarak uyulması zorunlu, bağlayıcı kararlar değildirler. Uzlaştırıcının
amacı, farklı görüşlerin bağdaştırılması yoluyla uyuşmazlığın çözümünü
sağlamaktır, yoksa hukuksal hakların gerçekleştirilmesi değildir.
Uzlaştırıcının teklifleri tarafları tatmin etmedikçe ve taraflar bu
teklifleri kabul etmedikçe uyuşmazlık çözüme bağlanamaz.
Üçüncü Dünya (third world)
Az gelişmiş ülkeler kategorisinde bulunan Afrika, Latin Amerika ve Asya
ülkeleri için kullanılan bir deyimdir. II. Dünya savaşı sonrasında,
özellikle soğuk savaş döneminde dünya, sosyalist sistemi benimsemiş Doğu
Bloku ve kapitalist sistemi benimsemiş Batı Bloku arasında ikiye
bölünmüştü. Üçüncü Dünya Deyimi bu iki kutupluluğu ortaya çıkardığı bir
olguyu belirtmiş ve tam anlamıyla bu iki kutuptan birisinde yer almayan
devletleri nitelemek için kullanmıştır. Bu deyim, dış politika
stratejilerini "bağlantısızlık" yönünde seçen ülkeler için de kullanılır.
Ancak dahaçok Varşova Paktı ya da NATO üyesi olmayan az gelişmiş Asya,
Afrika ve Latin Amerika ülkelerini belirtir. Bu ülkelerin ortak noktaları
çoğunun bir sömürge geçirmiş olmaları bağımsızlıklarını bir mücadele
sonucu kazanmalarıdır. Bu ülkeler dünya barışı için bloklar arasında bir
denge unsuru olduklarını düşünmekteydiler.
Ülke Kazanma
Devletlerin bir ülke parçasının sahibi olmaları iki durumda ortaya
çıkmaktadır. i)Bir yeni devlet doğduğu zaman, ii)Varolan bir devlet
ülkesine yeni bir ülke parçası kattığı zaman.

1) Devletin doğuşu ile bir ülkeye sahip olması
Bu yeni devletler, sömürgelikten kurtulan eski sömürge devletleri olup
onların belirli bir ülkeye sahip olmalarının hukuksal dayanağı,
self-determinasyon ilkesi olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık, bugün
de gerek eskiden günümüze kadar varlıklarını sürdüren eski devletlerin
gerekse varolan bir devletten ayrılma yoluyla bağımsızlığını kazanan yeni
devletlerin sahip oldukları ülkelerin hukuksal dayanağı konusunda bir
görüş birliği yoktur.

2) Varolan bir devletin ülke kazanması
Devletlerin ülke kazanması olayını iki değişik duruma göre değerlendirme
olanağı vardır. i)Bir sahipsiz ülkenin bir devlet ülkesine katılması.
ii)Bir devlet ülkesinden başka bir devletin ülkesine aktarılması. Bu
konuda başvurulan başlıca yollar, tarafların maddelerini bildirme
biçimlerine göre sınıflandırırsak uygulamada 3 değişik yönteme
rastlanmaktadır. a)Andlaşma yoluyla ülke kazanılması, b)Tek-taraflı
işlemler aracılığıyla ülke kazanılması, c)Uluslararası yargı, hakemlik ya
da örgüt organı kararı ile ülke kazanılması,

a) Andlaşma yoluyla ülke kazanılması:
Devir, bir devletin ülkesinin bir bölümünün üzerindeki haklarından bir
başka devlet lehine andlaşma aracılığıyla vazgeçmesi olayına verilen
addır. Devir işleminin tam olarak gerçekleşmesi 2 öğenin bir araya
gelmesini gerektirmektedir. i)Bir devir andlaşmasının yapılması, ii)İlgili
ülkenin fiilen öteki devletin egemenliğine girmesi. Devir işlemi herhangi
bir koşula ya da karşılığa bağlı olmayacağı gibi, bağış koşullu ya da bir
karşılıksız elde etme sonucunda da olabilir.

b) Tek-taraflı işlemler aracılığıyla ülke kazanılması
Bir devletin tek-taraflı bir işlem ile başka bir devletin bir ülke
parçasına sahip olması olayına, tarih içinde, iki durumda rastlanmaktadır.
i)Fetih, ii)Kazandırıcı zamanaşımı. 20. yy.'da fetih yoluyla ülke
kazanılması hakkının giderek reddedildiği gözlenmektedir. Kazandırcı
zamanaşımı ise iç hukuktan uluslararası hukuka aktarılan bir kavram olup,
başlangıçta bu hakka dayanmamakla birlikte bir ülke parçası üzerinde
sürekli etkin bir biçimde egemenlik haklarını kullanan devletin belirli
bir süre sonucunda ülkeye sahip olmasını hukuksal açıdan kabul etmektedir.
Kazandırıcı zamanaşımı için 2 öğenin oluşması şarttır. 1)Bir ülkenin fiili
işgal altında tutulması, 2)Belirli bir sürenin geçmesi.

Xenophobia: bkz. Yabancı Düşmanlığı
Yabancı (foreigner)
Bir devletin ülkesinde bulunan ve o devletin vatandaşı olmayan kişilerdir.
Kişinin bulunduğu ülke ile bu kişiler arasındaki ilişkiler yabancı hukuku
çerçevesinde düzenlenmektedir. Bir devlet yabancıların ülkesine girip
girmemesi konusunda karar vermeye tek yetkilidir. Böylece eğer iki devlet
arasında aksini öngören herhangi bir andlaşma yoksa, olağan olarak, bir
devletin yurttaşları öteki devlet ülkesine girme konusunda ülke devletinin
iznini almak zorundadır. Uygulamada devletlerin bu izni vize (visa) işlemi
ile verme yoluna gittikleri görülmektedir. Ancak ülkelerine girişi serbest
tutulan ve dolayısıyla vize gerekmeyen devletler de bulunmaktadır. Bu
durumda, bu devletler çeşitli nedenlerle yasaklılar listesine aldığı
yabancıların ülkesine girmesine izin vermemekle yetinmektedir.
Yabancıların bir devlet ülkesine girmesinden sonra burada kalabilme
koşulları da ülke devletince saptanmaktadır. Bu konuda da ülke devleti ile
yabancıların devleti arasında bir andlaşma yoksa ülke devletinin ülkesel
yasaları yabancılar için de geçerli olacaktır. Bir devletin ülkesine
girmek isteyen ya da giren bir yabancıyı sınır dışı etmesi (expulsion)
onun yetkileri arasındadır. Bunun yanında, eğer bir devlet başka bir
devlet ile yaptığı herhangi bir andlaşmayla o devlet ülkesinde suç işleyen
kişileri geri vermeyi kabul etmemişse, suçluları geri verme (extradition)
konusunda da değerlendirmeyi kendisi yapma yetkisine sahiptir.

Yabancı Düşmanlığı (xenophobia)
Bir ülkede yaşayan yabancılara karşı, o ülkenin gerek resmi gerekse sivil
odakları tarafından, özellikle ekonomik nedenlerden dolayı bağnazca
takınılan karşıt tutum. Son yıllarda, artan gelişmiş ülkelerdeki ekonomik
durgunluk yabancı düşmanlığının tırmanmasına neden olmuştur. Örneğin
Almanya'da Türkler'e, Fransa'da Kuzey Afrikalılar'a karşı girişilen
olayların sayısı giderek artmaktadır.

Yakın Çevre (near abroad)
"Near Abroad" olarak adlandırılan "yakın bölge doktrini" ilk defa Rusya
Dışişleri Bakanı Andrei Kozirev tarafından, Aralık 1992'de AGİT'te yaptığı
bir konuşmasında ortaya atıldı: "Artık AGİT bizim içişlerimize karışamaz,
bundan böyle bildiğimiz yaparız, nükleer silah kullanırız. Bizim sınırımız
dışında yaşayan 25 milyon etnik Rus'un hakkını korumaya kararlıyız.
Bunlara dokunana müdahale ederiz".
Yakın bölge kavramının daha çok devletin jeopolitiği ile ilgili olan
birçok devlet tarafından kullanıldığını görüyoruz. Örneğin ABD'nin
Karayipler denizi, Fransa'nın Kuzey Afrika üzerinde bu doktrini
kullandığını görüyoruz.

Yalnızcılık (isolationism)
Devletler tarafından izlenen bir dış politika stratejisidir. Bu stratejiyi
izleyen bir devlet, kendi dışındaki dünya ile ilgili sorunlara mümkün olan
en düşük oranda katılmaya, diğer ülkeler ve çeşitli uluslararası
kuruluşlar ile en düşük düzeyde diplomatik ilişki kurmaya çalışır.
Yalnızcılık politikasını izleyecek bir devletin ihtiyaçlarını karşılama
bakımından kendi kendine yeterli olması gerekir. Bir ülkenin coğrafi ve
topografi özellikleri de, bu türden bir stratejinin izlenebilmesini
etkileyebilmektedir. Sözgelimi bir ülkenin ada olması böyle bir
stratejinin izlenmesini kolaylaştırırken, ülkenin birçok başka ülkelerin
çıkarlarının çatıştığı stratejik bir bölgede yer alması böyle bir
politikanın izlenmesini güçleştirmektedir. Bunun yanında da içinde
bulunulan uluslararası konjonktürün de, devletlerin bu türden bir strateji
izleyebilmesini etkilemektedir. Sözgelimi, bir güç dengesi sisteminde bu
türden bir stratejinin izlenmesi kolayken, iki kutuplu bir sistemde
dahazordur. Günümüzde devletlerin karşılıklı bağımlılık ilişkileri bu
türden bir stratejinin izlenmesini genel anlamda güçleştirmektedir.

Yaşam Alanı (Lebensraum)
Alman Nasyonal Sosyalist Partisi lideri Adolf Hitler'in 1933'te iktidara
gelmesiyle uygulamaya başladığı dış politikasının 3. ve son aşamasıdır. Bu
"yaşam alanı" kavramı Hitler'in çoğunlukla Alman jeopolitikçilerinin
görüşlerinden geliştirdiği yayılmacı tezlerden biridir. Buna göre; üstün
bir ırk olan Almanlar sıkışıp kaldıkları bu dar topraklardan, diğer
aşağılık ırkların ellerinde bulunan alanlara doğru genişlemeliydi. Dış
politikasının diğer aşamaları olan Versailles kısıtlamalarından kurtulma
ve bir ulus, bir devlet(ein Volk ein Recih) ilkesi sınırlı ve somut
politikalar olduğu halde, yaşam alanı sınırlarının nerede başlayıp nerede
biteceği belli değildir. Bu yüzden Hitler ilk iki aşamayı
gerçekleştirirken büyük tepkiler almamış, ancak Çekoslovakya'nın tümünü
işgal etmesiyle üçüncü aşamanın başladığını farkeden devletlerin etkin
tedbirler almaya başlaması sonucunda II. Dünya Savaşı başlamıştır.

Yatıştırma Politikası (appeasement policy)
Saldırı tehdidi karşısında saldırgan devlete karşı uygulanan politika. Bu
türden bir politika, soruna barışçı bir çözüm getirebileceği gibi,
saldırgan devletin egemenliğinin artmasına da yolaçabilir. Örneğin, Versay
sisteminin çöküşünden sonra, İngiltere'nin Nazi Almanya'sına karşı
uyguladığı "yatıştırma politikası" sonucu, İngiliz-Alman anlaşması.
Yeni Dünya Düzeni (new world order)
Uluslararası işbirliğini ve barışı yaratma ideali olarak tanımlanabilecek
deyim, ilk kez ABD Başkanı George Bush tarafından Ağustos 1990'da,
düzenlediği bir basın toplantısında söylenmiştir. Bush, bundan bir ay
kadar sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nu kimyasal ve biyoljik
silahlar konusundaçalışmaya yönelttiği sırada bu deyimi tekrar etmiştir.
Bush, Yeni Dünya Düzeni'nde herhalde ABD'nin etki alanı içinde gelişecek
düzenden yeni pax-Americana'dan sözediyordu.
Pekçok sosyal bilimci, Yeni Dünya Düzeni'nden bahsedilirken kullanılan
"Liberal Demokrasi", "Evrensel Barış" ve "İnsan Haklarına Saygı"
kavramlarının Güney için fazla bir anlam taşımadığını, bunların daha çok
Kuzey için geçerli olacağını iddia etmiştir.
Yeni Sömürgecilik (new-colonialism)
19. yüzyılda ortaya çıkmış olan emperyalizm sonucu oluşan sömürgeciliğin
yeni bir hali. Bu bir devletin, bağımsızlığına rağmen, dolaylı yöntemlerle
sömürülmesidir. Yeni sömürgeciliğe göre kapitalizm, dünyayı az geliştiren
bir olgudur. Ulusal burjuvaziler yabancı sermaye tarafından emilmekte ve
bunun olması sanayileşme sürecinin fiilen sınırlandırılmasına neden
olmaktadır. Bazı yazarlara göre yeni sömürgecilik, resmi sömürgecilik
uzantısıdır. Bazılarına göre ise, yeni sömürgecilik, azgelişmiş ülkelerde
sanayileşme yönünde ilerlemeyi denetlemek ve sınırlamak amacı ile tekelci
sermayenin uyguladığı yöntemleri içermektedir. Bir başka görüş ise
sömürgeciliğin bu yeni halini savaştan sonra gelişmiş ülkelerden gelen
yabancı sermayenin doğrudan müdahaleler yolu ile çıkarlarının denetlemesi
ve böylece Batı sermayesinin ilk önce bunalımdan daha sonra da savaştan
kurtulup kendine gelerek, dünya çapında egemenliğini yeniden kurması
olarak görmektedir.

Yıldız Savaşları (star wars)
Nükleer silahlara karşı savunma projelerinden biri. Bu tür bir proje ilk
defa 1980'li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri tarafından ortaya
atılmıştır. Bu Sovyetler'in ICBM (Inter-Continental Ballistic
Missiles)lerini uçuşları esnasında tahrip etmeye yönelik bir sistemdir. Bu
projenin temelinde, uzaya ve yeryüzüne yerleştirilmiş laser
istasyonlarının yok edici ışınlarını, hareketli düşman hedeflerine
yöneltmek yaratmaktadır. Bu projenin kapsamına karşı taraftan gelecek
saldırıları ortaya çıkarmak için yerleştirilen alıcılarda tehdit
algılayıcı sistemlerin kullanılması da girmektedir. Kısacası bu tür bir
sistem, caydırıcılığın yöntemlerinden birisidir.
Yılgı Dengesi: bkz. Dehşet Dengesi
Yumuşama (detente)
Bloklar arasında karşılıklı "söz düellosu" ile savaş tehlikesinin azalması
ve komünist ile komünist olmayan devletler arasında siyasal, ekonomik,
kültürel ve teknolojik anlaşmaların sayılarındaki artışa verilen ad. Bazı
yazarlar, yumuşamayı "farklı ekonomik ve toplumsal sistemlere sahip
ülkeler ya da ülke grupları arasında, son aşamada yeterli siyasal
güvencelere başlanmış, uzun süreli ve kapsamlı bir Doğu-Batı işbirliğine
varacak gerginliğin aşamalı ve bilinçli bir biçimde azaltılmasını öngören
bir politika" diye yorumlamaktadırlar.
Yumuşama, Doğu-Batı ilişkilerinde çatışma ve gerginliğin azaldığı bir
tarihsel dönem anlamında da kullanılabilir. Yumuşama bir "süreç" olarak
düşünüldüğünde, yakınlaşma, anlaşma ve işbirliği aşamalarından oluşan bir
ilişki türüdür. Bunun sonucu olarak da yumuşama uluslararası ilişkilerde
bir amaç durumuna dönüşmektedir.
Daha somut olarak ele alırsak, yumuşama 1960'lı yıllarda başlayan bir
süreçtir. Çin Halk Cumhuriyeti, Arnavutluk ve Romanya Sovyetler Birliği'ne
başkaldırmaya başlamışlardır, diğer taraftan da Fransa NATO (Kuzey
Atlantik Anlaşması Örgütü) içerisinde ABD'ye karşı geliyordu. Asıl amaç
BAB'ı (Batı Avrupa Birliği) harekete geçirip, Avrupa Topluluğunu
alternatif bir güç odağı haline getirmektir. 1957 yılından sonra belirli
bir süreç içinde ortaya "Yılgı dengesinin" (balance of terror) çıkması
yumuşamanın nedenleri arasında sayılabilir.
1962 Küba Bunalımı sırasında olası bir nükleer savaşın eşiğine gelinmesi,
tarafların yakınlaşmaya gitmelerine neden olmuştur. Yumuşamanın ortaya
çıkışını bir dizi çok taraflı ve iki taraflı anlaşma sağlamış sayılabilir:
a)Antarktik bölgesini, nükleer silahların denenmesini de içine alacak
biçimde silahtan arındıran 1 Aralık 1959 tarihli çok-taraflı "Antarktik
Antlaşması"
b)Bir bunalım anında özellikle yanlış anlamaların riskini önlemek ve en
yüksek düzeyde doğrudan iletişim kurmak amacıyla, ABD ve Sovyetler Birliği
arasında, telefon bağı kuran ve 20 Haziran 1963 tarihinde imzalanan iki
taraflı "Kırmızı Telefon Antlaşması".
c)Atmosferde, Uzayda ve Sualtında Nükleer Denemeleri Yasaklayan 5 Ağustos
1963 tarihli çok-taraflı Nükleer Denemeleri Sınırlama Antlaşması,
ç)Uzayda, ayda ve öteki gezegenlerde nükleer ve kitlesel yıkım silahlarını
kullanmayı ve depolamayı yasaklayan, 27 Ocak 1967 tarihli çok taraflı "Dış
Uzay Antlaşması" (Outer-Space Treaty).
d)Nükleer silah yapımı teknolojisinin transferini yasaklayan, 1 Temmuz
1968 tarihli bir çok taraflı Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme
Anlaşması (Non-Proliferation Treaty).
e)Deniz dibinde, okyanus yatağında ve yeraltında nükleer ve öteki kitlesel
yıkım silahlarının yerleştirilmesini yasaklayan 11 Şubat 1971 tarihli çok
taraflı "Deniz Dibi Antlaşması",
f)30 Eylül 1971 tarihinde imzalanan ve iki ülke arasında yanlışlıkla bir
nükleer savaş çıkmasını önleyecek tedbirleri saptayan iki taraflı "Kaza
Önleme Antlaşması",
g)Kimyasal ve bakteriyolojik silahların geliştirilmesini, üretimini ve
saklanmasını yasaklayan ve var olan stokların dokuz ay içinde
yokedilmesini öngören, 10 Nisan 1972 tarihli çok taraflı "Biyolojik
Silahlar Sözleşmesi".
h)25 Mayıs 1972 tarihinde imzalanan, açık denizlerde askeri uçuş ve
seyrüsefer güvenliğini sağlayacak tedbirleri saptayan iki taraflı anlaşma,
i)26 Mayıs 1972 tarihli füze karşıtı füzeleri (Anti-Ballistic
Missiles-ABM) sınırlandıran iki taraflı antlaşma,
j)22 Haziran 1973 tarihli nükleer savaşın çıkma riskini azaltmak için
karşılıklı işbirliğini düşünce alışverişini ve davranış ilkelerini koyan
iki taraflı "Nükleer Savaşa Engel Olma Anlaşması"
k)3 Temmuz 1974 tarihli, 150 kilotonu aşan askeri nitelikteki nükleer
denemeleri yasaklayan iki taraflı, "Eşit Antlaşması",
p)24 Kasım 1974'te Başkan Ford ile Brejnev arasında imzalanan iki tarafa
1985 yılına kadar 2400'er saldırgan stratejik gönderme aracı (offensive
strategic delivery vehicle) hakkı veren ve bunların 1320'sini çok başlıklı
güdümlü füzelerle (multiple independly targeted recently vehicle-MIRV)
donatılabileceğini kabul eden iki taraflı Vladivostok Antlaşması (SALT 1).
m)Askeri amaçlarla, çevrenin doğal yapısını değiştirme yöntemlerinin
kullanılmasını yasaklayan 18 Mayıs 1977 tarihli çok taraflı çevreyi
değiştirmenin yasaklanması sözleşmesi,
n)18 Haziran 1979'da Viyana'da Brejnev ile Başkan Carter'in imzaladıkları
ve iki tarafın stratejik silahlarına nitel ve nicel sınırlamalar getiren
iki taraflı SALT (Stratejik Arms Limitation Talks) Antlaşması. Bu
antlaşmaya göre, tüm nükleer fırlatma sistemleri, iki taraf için de en çok
1250 tane olacak. Ayrıca tarafların sahip olabilecekleri, bağımsız olarak
birden çok hedefe atış yapabilecek nükleer taşıyıcıların sayısı 1320'yi
çok başlıklı kıtalararası füzeler ve yine çok başlıklı denizaltılardan
atılan füzelerin toplam sayısı 820'yi geçmeyecektir.

Yüksek Yoğunlukta Çatışma (high-intensity conflict)
ABD'nin soğuk savaş döneminde sosyalist blokun Varşova Paktı üyeleriyle
nükleer düzeyde bir çatışmayı ifade eden savaş stratejisi. SSCB'nin
dağılması ile birlikte yüksek yoğunluktaki çatışma stratejisi kalktı ve
böylece nükleer sistemle birlikte sona erdi.

Zirve Diplomasisi (summit diplomacy)
Uluslararası ilişkilerde devletlerin kullandıkları bir diplomasi türüdür.
Bu tür diplomasinin özelliği, görüşmelerin ilgili tarafların en üst
düzeyde temsil edilmesi ile yapılmasıdır. Eski dönemlerde imparatorların,
kralların yürüttüğü bu tür diplomasi, günümüzde de devlet başkanları,
başbakanları gibi ülkelerin en etkili kişilerince yürütülmektedir. Zirve
diplomasinin en olumlu yanı, görüşme masasında genellikle bir çözüme
ulaşmanın temel şartı olan karşılıklı taviz verme konusunda en fazla
olanağa sahip olanliderleri biraraya getirmesidir. Ancak böyle bir
diplomasinin düzenlenmesi için gereken hazırlık çalışmaları, bu tür
diplomasinin dezavantajını oluşturmaktadır.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik