öküzler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öküzler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2007 Pazar

İsrail, Kudüs'teki Arap nüfustan endişeli ( Hayatlarınızdan endişe duyun piçler )

Kudüs'teki Arap nüfusunun giderek artmasından endişe eden İsrail, şehirdeki egemenliği devam ettirmek için Yahudi mahallelerinin gelişmesine yönelik 1,5 milyar dolarlık kaynak ayırdı. İsrail kabinesinin bugün düzenlediği 'Kudüs'ün yeniden birleşmesi' özel oturumunda konuşan Başbakan Ehud Olmert, şehrin kalkınmasını sağlayacak bir dizi planın gerçekleştirilmesi için teşvik edici vergi indirimlerine de gidileceğini kaydetti.

İsrail, 1967'de 6 gün süren Orta Doğu savaşının 3. gününde Kudüs'ün doğusunu ele geçirmiş ve uluslararası toplumun onaylamadığı tek taraflı bir bölüm inşa etmişti.

İsrail hükümetinin, vergilerde indirimi sağlayarak halk yatırımını desteklediği ve resmi kurumların yeni yapılacak binalara taşınmasını öngören bu kalkınma planı, Filistin tarafından ise kınandı. Kudüs Belediye Başkanı Uri Lupolianski, kabinenin özel oturumunda yaptığı konuşmada, şehirdeki Yahudi nüfusunun güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, "Nüfus istatistiği bizim için çok zor bir problem. Her ne kadar şehirde Yahudi egemenliği istiyorsak da, artan Arap nüfusu, egemenliğin sonsuza kadar Yahudilerde kalmamasını sağlayabilir. Kudüs, savaşı kazanamamış ama nüfus olarak artmış bir Hamas'ın ellerine düşebilir. Hamas önümüzdeki 12 yıl içerisinde Kudüs'ü tamamen ele geçirebileceğinin farkında" yorumunda bulundu.

Bir İsrail Araştırma Enstitüsü, Kudüs'te son 40 yılda Yahudi nüfusunun yüzde 140 oranında artarak 475 bin'e ulaştığını, Müslüman nüfusunun ise yüzde 257 artış ile 245 bin seviyesine geldiğini bildirdi.

Yine araştırmaya göre Filistinliler, son 10 yıldaki doğum oranına göre yüzde 4'lük bir oranla Yahudileri ikiye katladı. Tahminlere göre oranların bu şekilde devam etmesi durumunda 2035'te Kudüs nüfusunun yüzde 50'sini Filistinliler oluşturacak. İsrail medyasında yer alan haberlere göre ise İsrail hükümeti, Kudüs'te 3 yeni Yahudi mahallesi kurmayı planlıyor. İsrail işgali altındaki Doğu Kudüs'te ise bugün 230 bin Filistinli, 200 bin Yahudi yaşıyor.

Filistin tarafı adına açıklamalarda bulunan hükümet sözcüsü Mustafa Barguti, "İsrail'in bu tutumu, onların barışın ortağı olmadıklarının bir kanıtı. Ben bunu tehlikeli 20 bin yeni bina inşa edilmesiyle alakalı tehlikeli bir bağlantı olarak görüyorum" dedi.


Kaynak :http://www.zaman.com.tr


Bu yahudiler , insanlık için bir kazanç mı , yoksa bir tiksindiricilik timsali yaratıklar sürüsümü ? Yaşamaları gerekiyor mu ? Yoksa saplantılı manyaklar sürüleri mi?

İnsanlık için kazandırdıkları bir şey var mı? Canınız cehenneme orospu çocukları. Ayağınızı denk alın orospu çocukları. Ben şahsen pek yaşamanız taraftarı değilim , kanınızı da blirim, geleceğinizi de

26 Şubat 2007 Pazartesi

Bilim de Neymiş? Sen “kazanımları” Koru!

47 üniversiteyi inceledi, tamamında yolsuzluk çıktı
Kamu İhale Kurumu, şikâyet üzerine üniversite ihalelerini mercek altına aldı. 4 yılda 690 ihaleye bakıldı. Her üç ihaleden birinde yolsuzluk tespit edildi. İncelenenler arasında usulsüzlük görülmeyen üniversite yok. En çok tıbbi malzeme alımlarında sorun yaşanırken, soruşturma izinleri YÖK’e takıldı.

YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın üniversitedeki yolsuzluk iddiaları nedeniyle tutuklandığı dönemde rektörler komitesini Van’da olağanüstü toplayarak Rektör Aşkın’a destek vermişti.

Uluslararası akademik başarı listelerinde ilk 500′e bile giremeyen Türk üniversitelerinin yolsuzluk sicili kabarık çıktı. 2003 yılında kurulan Kamu İhale Kurumu (KİK) mercek altına aldığı 47 üniversitede, çeşitli yolsuzluk ve usulsüzlüklerle karşılaştı. 4 yılda masaya yatırılan 690 ihalenin 240′ında şaibe görüldü. İncelenen ihaleler üniversitelerin yaptığı toplam ihalelerin sadece yüzde 5′ini kapsıyor. KİK’e yansıyan usulsüzlüklerin en yoğun olduğu yer İstanbul Üniversitesi. Onu Gazi ve Ondokuz Mayıs üniversiteleri izliyor. Listede Boğaziçi, Galatasaray ve ODTÜ de var. Kurumun tespit ettiği belli başlı yolsuzluk yöntemleri ise şunlar: İhalenin belirli firmalara göre hazırlanması, sözleşmenin usulüne uygun imzalanmaması, düşük fiyat teklif eden firmaların hukuka aykırı olarak ihale dışı bırakılması, yeterliliği olmayan firmalara ihale verilmesi. Kamu İhale Kurumu’nun yaptığı incelemelerden çıkan sonuç, üniversitelerdeki sorunları gözler önüne seriyor. Ancak, herhangi bir üniversite yöneticisi hakkında soruşturma açılabilmesi için YÖK’ün izni gerekiyor. Kamu İhale Kurumu, devlette konuyla ilgili sorunların karara bağlandığı en üst merci özelliğini taşıyor. Özerk bir yapıya sahip olan kurum, kendisine ulaşan şikâyet başvuruları üzerine inceleme yapıyor. Kurum, kurulduğu yıl 97, 2004′te 160, 2005′te 157 ve 2006′da da 277 üniversite ihalesini mercek altına aldı. İncelenen ihale konuları daha çok tıbbî malzeme, tıbbî teçhizat, hizmet alımı ve yapım işleri üzerinde yoğunlaştı. Elde edilen bulgulara göre her ihale hakkında farklı işlemler uygulandı. Bazıları için cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusu yapılırken, bazılarında da ilgililer hakkında soruşturma açılmak üzere YÖK’e ihbarda bulunuldu. Düzeltilmesi mümkün olmayan usulsüzlüklerin belirlendiği ihaleler iptal edildi. Bazıları da kurum kararıyla düzeltildi.Türkiye’de son kurulan 15 devlet üniversitesiyle birlikte 68 kamu, 24 de vakıf üniversitesi var. Yolsuzluk yapıldığı belirtilen üniversiteler arasında İstanbul, Marmara, Ankara, Hacettepe, Van Yüzüncü Yıl gibi köklü üniversiteler de bulunuyor. Kamu İhale Kurumu’nun raporlarında, usulsüzlük ve yolsuzluklardan bazıları şöyle anlatılıyor:Dokuz Eylül Üniversitesi 24.06.2004′te ‘merkezi endoskopi sistemi’ ihalesi yaptı. İhaleyi 795.000 Euro ile Filmed AŞ kazandı. Bundan 150 bin Euro daha ucuz teklif veren Kurt&Kurt İthalat AŞ ise belgelerinin eksik olduğu gerekçesiyle ihale dışı bırakıldı. Bunun üzerine şirketin rektörlüğe yazdığı şikâyet dilekçesi herhangi bir hukuki gerekçe gösterilmeksizin reddedildi. Şirket de çareyi Kamu İhale Kurumu (KİK)’na müracaat etmekte buldu. KİK uzmanlarının yaptığı incelemede, Kurt&Kurt AŞ’nin ihale dosyasında olmadığı öne sürülen sosyal güvenlik prim borcu ve vergi borcu belgeleri ile teklif mektubunu imzalayan Naz Dicle Balkan’ın vekaletnamesinin aslında var olduğu ortaya çıktı. Ayrıca ihaleyi kazanan Filmed AŞ’nin vergi borcu belgesindeki bilgilerin 2003 yılına ait bilgileri ve sadece Kurumlar Vergisi’ni kapsadığı anlaşıldı. KİK üyeleri, “idarenin var olan belgeleri yok sayarak 644 bin Euro teklif ile en düşük fiyat teklifi veren Kurt&Kurt AŞ’yi ihale dışı bıraktığı” tespitiyle rektörlük hakkında cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunma kararı aldı.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, 19.11.2003 tarihinde çeşitli tıbbi cihazlar almak üzere ihale yaptı. 2 şirketin teklif verdiği ihaleyi Simeks Tıbbi Sistemler kazandı. KİK’e şikâyet başvurusunda bulunan TOSHIBA TMST AŞ, şartnamenin mevzuata aykırı olduğu iddiasıyla idareye başvurduğunu ve düzeltme talep ettiğini anlattı. Ancak kendilerine cevap verilmediği için ihaleye katılamadıklarını, buna rağmen ihale yapılarak rekabetin engellendiğini öne sürdü. KİK tarafından yapılan incelemede, iddianın doğru olduğu belirlendi. Bunun yanında ödeme planının ihaleye katılımı ve rekabeti engellediği, ihale mevzuatına uygun bulunmadığı gibi tespitlere ulaşıldı. TOSHIBA TMST’nin şikâyet başvurusu üzerine konunun KİK tarafından incelemeye alındığı bilinmesine rağmen kurumun alacağı karar beklenilmediği ve sözleşme imzalandığı da vurgulandı. Bu nedenle ihale kararı ve sözleşmenin hükümsüz olacağı belirtildi. Tespit edilen usulsüzlükler nedeniyle cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verildi.

İhalelerinde yolsuzluk tespit edilen üniversiteler

Marmara, İstanbul Teknik, Yıldız Teknik, Van Yüzüncü Yıl, Ankara, Hacettepe, Dokuz Eylül, Ege, Fırat, Dicle, Harran, Gaziantep, Gazi, İnönü, Adnan Menderes, Afyon Kocatepe, Selçuk, Balıkesir, Çanakkale Onsekiz Mart, Mustafa Kemal, Mersin, Abant İzzet Baysal, Akdeniz, Anadolu, Atatürk, Celal Bayar, Çukurova, Cumhuriyet, Erciyes, Gaziosmanpaşa, Kafkas, Sütçü İmam, Karadeniz Teknik, Kocaeli, Muğla, Niğde, Osman Gazi, Pamukkale, Trakya, Uludağ ve Zonguldak üniversiteleri.

Monitörler, şartnamedeki özelliklere sahip değil

Fırat Üniversitesi 07.07.2003 tarihinde ‘bilgisayar ve ekipmanları alımı’ ihalesi yaptı. 400 adet monitörün alındığı ihaleyi 194 bin 880 YTL + KDV bedelle Yönsis Bilgisayar kazandı. İhalede en düşük teklifi veren ‘Doğu Bilgi İşlem ve Elektronik’ adlı firma, KİK’e yaptığı müracaatta, kendilerince teklif edilen monitör de dahil olmak üzere hiçbir monitörün teknik şartnamede belirtilen özelliklere sahip olmadığını öne sürdü. Yapılan incelemede, iddianın doğru olduğu belirlenerek Yönsis Bilgisayar’ın teklif ettiği monitörün de teknik şartnameye uygun olmadığı tespit edildi. Öte yandan, ihaleyi kazanan firma ile yapılan görüşmelerden sonra şartnameye uygun olmayan bu monitörün, uygun olan başka bir monitör ile değiştirildiği ortaya çıktı. Yapılan tespitler doğrultusunda Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasına karar verildi.

Malzeme alımında devlete kabarık fatura çıkartıldı

Gazi Üniversitesi 03.03.2004′te ‘142 kalem kit, kimyasal ve cam malzeme alımı’ ve 28.06.2005 tarihinde ‘kit, kimyasal malzeme alımı’ ihaleleri yaptı. Ancak ihalelerdeki yolsuzluklar gazetelere haber oldu. Söz konusu habere göre; Gazi Hastanesi Biyokimya Laboratuvarı’na 2004 yılında alınan malzemelerin fiyatları ile 2005 yılında alınan aynı malzemelerin fiyatları arasında dolar kurundaki gerilemeye rağmen büyük artış olduğu öne sürülüyordu. 2005 yılının fiyatlarının kabarık olması nedeniyle devletin 312 milyar 64 milyon TL fazla ödeme yapmak zorunda kaldığı iddia edildi. KİK, usulsüzlük iddialarını değerlendirmeye aldı. Yapılan incelemede ihale şartnamesindeki hususların bazı firmaların ihaleye girmesini engellediği sonucuna varıldı. Soruşturma açılmak üzere dosyanın Yükseköğretim Kurulu (YÖK)’na gönderilmesine karar verildi.

Ahmet Dönmez
05/02/2007

Kaynak:

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=496247

25 Şubat 2007 Pazar

ERTUĞRUL ÖZKÖK KATILMADIĞI TOPLANTIYI NASIL YAZDI? İŞTE KUŞKU DOLU BİR YAZI

Başbakan Erdoğan CNN'de 'Larry King Live' programında baştan sona konuk olacaktı. Sonra neden bir anda süresi 5 dakikaya indirildi. Bu olayla Ertuğrul Özkök'ün bağı ne?

Taha Kıvanç/Yenişafak

Esrarın Anahtarı

İlk iki uyarıda uyanmadım da, üçüncü telefon gelince Ertuğrul Özkök'ün 'Off the record konuşmalar' başlıklı yazısına yeniden göz attım. Uyaranlar haklıydı. Hürriyet yöneticisi ilginç bir sırrı açık ediyordu. Gaston Leroux'un 'Sarı Odanın Esrarı' romanını okuyormuşum hissine kapıldım.

Gazeteci kökenli Leroux janrın yazarlarını hayran bırakan bir polisiye yazmıştı geçen yüzyılın başlarında (1907). Genç bayan Stangerson şatonun sarı odasında istirahata çekilir. Bir süre sonra bir silâh sesi duyulur. Babasıyla bir hizmetli odaya koşar ve kızı yaralı olarak bulurlar. Odanın kapısı kilitlidir, pencere ise demir çubuklarla kapalı. Saldırgan başka çıkış yolu bulunmayan odada kızı nasıl yaralayabilmiştir? 'Sarı Odanın Esrarı' bu muamma üzerine oturur.

Ertuğrul Özkök'ün şu satırları bazı dostlarımın üzerinde benzer bir 'esrarlı' his bırakmış. İsterseniz okuyalım: "Bunlar benim ikinci kanallardan öğrendiğim şeylerdi. / Sohbete katılan arkadaşlara açıp direkt olarak sormayı da doğru bulmadım. / Çünkü kendilerine 'off the record' olarak anlatılan konuşmaları bana aktarmaları, onlar açısından da benim açımdan da doğru olmazdı."


Başbakan Tayyip Erdoğan'ın beş gazeteciyle Beşiktaş'taki çalışma ofisinde gece yarısı yaptığı sohbetten söz ediyor Ertuğrul Özkök... Yazısına aktardığı bilgileri 'sohbete katılan arkadaşlar' dediği gazetecilerden öğrenmemiş; öğrendiklerini kendisine aktaranlar için 'ikinci kaynak' diyor... Bir masa etrafında toplanmış bir grubun konuşmalarını o grupta bulunan gazetecilerden öğrenmediyse kimden öğrenmiş olabilir? Bizzat Başbakan Erdoğan'dan? Onları oraya çağıran Akif Beki'den? İyi de her ikisi de 'ikinci kaynak' sayılmaz ki...

Gerçekten 'esrarlı' bir durum bu... Bir dostum, "Acaba konuşmalarınıza etrafta kulak kabartan birileri mi vardı?" dedi. Bir diğeri, "Yoksa dinleniyor mu?" sorusunu sordu.

Kendisine hayranlığımı defalarca dile getirdiğim Ertuğrul Özkök bu yazısıyla da gözümü açarak yeni bir teşekkürü hak etti. Hayır, Gaston Leroux benzeri satırları sebebiyle değil; yazısının gözümü açan bölümü, Başbakan Erdoğan'ın Larry King programında sarf ettiği, onu müthiş mutlu eden sözler... "Başbakan" diyor Ertuğrul Özkök, "Biraz sonra CNN'e çıkacağını, konunun kendisine sorulacağını belirterek şöyle ilginç bir söz söylemiş: 'Merak etmeyin, dikkatli konuşacağım.' (..) 'Merak etmeyin' diye başlaması, bazı gazetecilerden öyle bir telkin geldiği izlenimi veriyor." Dikkatli konuşacağı konu, Lübnan...

Gözüm Larry King'in tavrıyla ilgili açıldı.

Önce şu metni okumanızı istiyorum: "CNN televizyonunda 'Larry King Live' programına katılma dâveti alan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hem kayıt nedeniyle uykusuz kaldı, hem de programın uzunluğu söylenenden kısa ve yayımı daha geç oldu. /CNN yetkilileri, Erdoğan'ı önce ABD'nin doğu kıyısı saatiyle 21.00'de (Türkiye saatiyle 04.00) yayına giren bir saatlik 'Larry King Live' programının tümüne dâvet etti. (..) Ancak Erdoğan'ı başka bir sürpriz daha bekliyordu. Söyleşi, Larry King'in programı yerine 'Anderson Cooper 360' programında, toplam 3 soru-3 cevaplık 5-6 dakikalık bir bölüm halinde Türkiye saatiyle 05.30'da yayımlandı."

Yasemin Çongar'ın bu haberi, "CNN Tayyip Erdoğan'a ayıp etti" başlığını taşıyor. CNN'de o akşam Larry King'i izleyenler, saatler boyunca, "Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan program konuğumuz" diye ilân edildiğini biliyorlar. Sonra ne olduysa, Başbakanı konuk etmek için binbir atraksiyona katlanan Larry King, önceden banta çekilen programı yayınlamamaya karar verdi; CNN de, zevâhiri kurtarmak için, mülâkatı 5-6 dakikalık bir özetle bir sonraki programın içine kattı.

Neden böyle oldu dersiniz?

Ertuğrul Özkök'ün yazdıklarını okurken aklıma şu ihtimal geldi: Larry King, mülâkatı, Tayyip Erdoğan'ın ağzından ABD ve İsrail'e karşı sert sözcükler çıkacağı varsayımıyla planlamıştı. CNN bu, Başbakan Erdoğan'ın ne kadar öfkeli olduğunu en azından CNN-Türk'ten öğrenmiştir. Tayyip Bey, öfkesine mağlup olmadan İsrail ve ABD'yi sâkince eleştirince, önceden izlediği bantta istediğini bulamayan Larry King, gün boyu anons etmesine rağmen, mülâkatı yayınlamamayı uygun görmüş olmalı...

Kendisi buna ne der, bilmiyorum, ama Başbakan Erdoğan'ın Filistin ve Lübnan'dan söz ederken Ertuğrul Özkök'ün övgülerine mazhar olan serinkanlı tavrını CNN'in beğenmemesi ilginç bir durum bence...

Hürriyet yönetmeninin Başbakan Erdoğan'la beş gazetecinin sohbetini o gece orada bulunanlara sormadan nasıl yazabildiği konusu ise esrarını hâlâ koruyor... Esrarın anahtarı bu yazıda var; bakalım bulabilecek misiniz?

1 Ocak 2007 Pazartesi

VATİKAN 'IN GİZLİ İLİŞKİLERİ

Vatikan’ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiç bir zaman açıklanmayan bir sırdır. Yıllık gelirleri bazı kalemlerde açıklanır, yaptığı açıklamalar biraz da abartılarak gösterilir ancak mal varlığı tam olarak asla açıklanmaz. Vatikan tam bir “Bezirgan” gibidir; daima gelirlerinin azlığından yakınır ama ilginçtir ki her geçen yıl biraz daha zenginleşir, biraz daha fazla para kazanır. Vatikan maliyesi yılda iki kez incelenir. Mali komisyonda kardinaller vardır ve başkan da (Prefektür denir) Amerikalı Kardinal Edmund Szoka’dır.
DÜNYANIN SERVETİ SIR EN KÂRLI ŞİRKETİ
Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Ünlü Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite’nin dediğine göre de bu devlet hiç bir özel girişimcinin ya da kapitalistin baş edemeyeceği kadar katı “Sosyalistce” kurallarla yönetilmektedir. Aynı uzmana göre bu nedenle Vatikan yeryüzündeki tek Sosyalist Tanrı-Devleti sayılmalıdır. Gerçekten de Vatikan’da hiç bir devletin yapamayacağı bir “sistem” ve yönetim anlayışı yürürlüktedir. Gördükleri işe göre dünyada en az maaş ve ücret alan insanlar buradadır. Buna rağmen toplam 1000 kişiyi geçmeyen Vatikan bürokrasisi, 2500 işçisiyle dünyanın en kalabalık dinsel topluluğunu (yaklaşık 900 milyon) hiç bir aksama olmadan yönetmektedirler. Bu gerçeği yeni öğrenen bir Amerikalı zengin kendini tutamamış ve “Aman Tanrım! Meğer dünyanın en kârlı şirketi Vatikan’mış” deyivermişti. 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan’a bağlıdırlar ve onun emirlerine tabidirler. Dahası, onu korumak, geliştirmek ve gerçekte daha da zenginleştirmekle yükümlüdürler. Bu emeklerine karşılık Papa’dan alabilecekleri tek “gelir” her Pazar günü Papa’nın onlar adına yaptığı şükran “Duası”dır, o kadar.
DÜNYAYI SARAN AĞ
Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu yayınlar 24 saat süreyle bütün dünyayı bir ağ gibi sarmaktadırlar. Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katolikler’den kesilen Kilise Vergisi; Aidatlar; Bağışlar; Şirket Gelirleri; Hisse Senedi-Tahvil-Bono gelirleri; Bankacılık ve Faiz gelirleri; hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirlerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelirleri de epeyce tutmaktadır. Vatikan’ın diğer bir gelir kaynağı da Hıristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri (Haç gibi) pazarlayarak kazandığı kazançlardır. Bu açıdan bakıldığında Vatikan’ın kendi Tanrısı’nı (İsa) ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık görülebilir!Vatikan’ın gelirleri sadece bunlar değildir. Vatikan, dünyanın önde gelen bir çok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Bir çok bankanın ortağıdır. Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları vardır. Avrupa Birliği içinde Vatikan’a bağlı olarak çalışan “Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği” onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır. Benzer şekilde ayakkabı, yiyecek ve enerji ile inşaat sektörlerinde de kârlı yatırımları ve ortaklıkları vardır.Sözün kısası, 200 milyon nüfuslu ABD’yi yönetebilmek için sadece Washington’da 250.000 devlet memuru bulunduğu düşünülürse Vatikan “Mucizesi (!)” daha iyi anlaşılır. İhraç malı olarak sadece “Dualar ve Emirleri” olan bir devletin dünyanın en kalabalık topluluğunu yönetip dünyanın en zengin devletlerinden biri olabilmesi başka hangi sözcükle tanımlanabilir ki...
VATİKAN’DA İKTİDAR KAVGASI
Böylesine zengin ve güçlü bir devletin başında kim olmak istemez ki? Bu nedenle Vatikan’ın içinde sürekli bir mücadele yaşanmaktadır. Vatikan’da etkileri ve güçleri tartışılamayacak başlıca altı akım vardır. Bunlardan ikisi “Laik”, dördü “Dinsel” niteliktedir. Laikler OPUS DEI (Tanrı’nın İşleri demektir) ile Malta Şövalyeleri’dir. OPUS DEI, İspanyol asıllıdır ve sadece 65 yıllık bir örgüttür. Buna rağmen günümüzde Vatikan’da en etkili olan “Laik” kurumdur. Gizli bir örgüt olan OPUS DEI’nin tüm üyeleri Katolik meslek sahiplerinden oluşmakta fakat her ülkede örgütten sorumlu bir Kardinal bulunmaktadır. Vatikan pasaportu taşıyan bu Kardinaller’in dokunulmazlıkları vardır ve sadece Papa’ya karşı sorumludurlar. Curia bile bunlara diş geçirememektedir. Malta Şövalyeleri ise öncekinden çok daha eski ve köklü, aristokratik bir örgüttür. Bu da önceki gibi kapalı devre işleyen bir örgüttür ve ününü Türklere karşı Katolik inancını savunarak edinmiştir. İlkin Rodos’ta kurulmuş, burası Osmanlı’nın eline geçince Malta’ya sürülmüşlerdir. Türklüğe ve İslamiyet’e kökten karşı bir örgüttür. İlginçtir ki bu sofu Katolik örgütü ölümünden bir yıl önce Turgut Özal’a özel statü sağlayarak onursal üyelik beratı vermişti!
ENGİZİSYONUN MUCİDİ
Vatikan’ın iç siyasetinde ve çekişmelerinde dört dinsel akım etkili olmaktadır. Bunlardan birincisi, Dominiken tarikatıdır. Bunlar için en önemli olan husus kurum olarak Kilise’nin sürekliliğinin korunması ve her koşul altında savunulmasıdır. Dominikenler, “Önce Kilise” diyen tarikattir. Aristokratik ama aynı zamanda da gaddar ve dogmatik olmakla tanınırlar. Ortaçağ’ın Engizisyon Mahkemeleri’ni bunlar kurdurmuşlar ve milyonlarca insanı -özellikle de cadı diye nitelendirdikleri kadınları- yaktırmışlardır.Dominikenler’in tam karşısında Fransiskan tarikatı vardır. Bunlar içinse önce Roma’daki Kilise değil, “Önce Hıristiyanlık” gelir. Fransiskanlar yoksullardan yana, din adına karşılıksız çalışan keşişler topluluğudur. Onlar için önce Kilise veya Papa değil, Hıristiyanlığın yeryüzünde egemen olması önemlidir.Üçüncü topluluk Fransiskanlar kadar çalışkan ama Dominikenler kadar acımasız olabilen Cizvitler tarikatıdır. Bunlar Katolik aleminin “Entellektüelleri” konumundadırlar. Bunlar için önemli olan ise “Papalık Makamı”dır. Papaların kendileri veya Kilise’nin kendisi değil, “Papalık Makamı”nın korunması ve savunulması öncelik taşımaktadır. Cizvitler bu anlayışla bir çok Papa’ya -halen Papa olan 2. John Paul da dahil- karşı çıkmışlardır. Papaları yücelten OPUS DEI ile Papalık Makamı’nı yücelten Cizvitler kavgalıdırlar. Cizvitlere göre OPUS DEI, Papa-Tapınıcılığı (Papolatry) yapmaktadır. Cizvitler en hızlı misyoner örgütüdür. OPUS DEI dördüncü akımın temsilcisidir. Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı-Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette “Olağanüstü” bir kişidir. Bu nedenle OPUS DEI, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür. Vatikan Devleti’nin uluslararası “Resmi” ideolojisi ise işte bu dört akımın ortak paydalarıyla oluşturulmuş olan ve tüm Hıristiyan alemini bir çatı altında toplamayı öngören Ekümenizm Hareketidir.
KİRLİ İŞLERİNDE MAFYAYI KULLANAN DEVLET
Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Bugüne kadar gelip geçmiş 263 Papadan kaçının eceliyle, kaçının cinayete kurban giderek öldüğü belli değildir. En yakın örnek, bugünkü Papa’dan önce Papa seçilen ve sadece 33 gün Papalık yapabilen I. John Paul’dur. Vatikan uzmanı araştırmacı David Yallop’un belgeleriyle açıkladığına göre bu Papa Vatikan’ın içindeki bir “Konspirasyon=Fesat Örgütü” ile “P2 Mason Locası”nın ortak girişimiyle öldürülmüştür. Vatikan’da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur.Vatikan’ın özellikle 2 Dünya Savaşı sırasında güçlendirdiği müthiş bir istihbarat ağı vardır. Vatikan’ın içinden çeşitli ulusların -başta Fransa, Polonya ve Almanya- istihbarat örgütleriyle birlikte çalışan Kardinaller çıkmıştır. Bunlardan bazıları daha sonra Papa yapılmışlardır. Örneğin 1978’de eceliyle ölen Papa 6. Paul, gizli istihbarat örgütleriyle içli dışlı olmuş bir Kardinal olarak tanınıyordu. Vatikan “Kirli” işlerinde daima taşeron kullanan bir devlettir. Bu pis işleri temizlemek Mafia’nın görevidir.Vatikan’ın siyaset aleminde de yarı-gizli yarı-resmi desteklediği partiler ve siyasetçiler vardır. Bunlara en iyi örnekler Almanya’daki CDU/CSU (Hıristiyan Demokratlar) ve İsviçre’deki CVP (Hıristiyan Halk Partisi) çizgisidir. Vatikan’ın bu ve diğer bir çok siyasi yapıyla, örneğin öğrenci ve işçi kuruluşlarıyla, organik bağları vardır. Bunlara yeri geldikçe değineceğim. Vatikan, BM’de, UNESCO’da, FAO’da, AB’de ve OAS (Amerika Devletleri Örgütü) de “gözlemci” statüsündedir.
“Vatikan nedir?” sorusunun gerçek yanıtı da işte bu ilişkilerdedir. Vatikan, ekonomi-politiğiyle “Devlet Sosyalizmi”ni uygulayan -kendisi sosyalizme karşı olsa da- bir Kilise Devleti’dir. Toplumsal-Tarihsel bağlamında ise işlevleri itibarıyla “Dogmatik-Dinci” bir devlettir. Bu özelliğiyle de günümüzde çok sık kullanılan Fundementalizm’in (köktenciliğin) çağımızdaki en eski ve en güçlü temsilcisidir. Gerçekten de Vatikan, Dünya’da devlet çapında örgütlenebilmiş ilk Fundamentalist Tanrı-Krallığıdır.
Araştırma: Aytunç ALTINDAL

Kaynak : http://www.diyalogmasali.com/

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik