israil devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
israil devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2007 Cumartesi

YAHUDİ KÖPEKLERİNİN WASHİNGTONDAKİ AĞLAMA DUVARI

İSRAİL’İN WASHİNGTON’DAKİ AĞLAMA DUVARI



O sıralardaki siyasi gündeme bakmak, bu soruyu aydınlatabilirdi. ABD’nin Kuveyt işgalinin hemen ardından takındığı anti-Irak söylemi destekleyen ülkelerin başında İsrail geliyordu. Hatta İsrailliler ABD’yi ılımlı bile buluyorlar, daha sert bir politika istiyorlardı. Cockburn’lere göre “İsrailliler, ABD’ye ‘Saddam’ın gözünün yaşına bakmayın’ mesajları yolluyorlardı”. Öyle ki İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog, Amerikalılar’a nükleer silah kullanmalarını bile tavsiye etmişti. Öte yandan, ABD’deki İsrail lobisi de harıl harıl Irak’a karşı geniş kapsamlı bir saldırı düzenlenmesi için çalışıyordu.

Tüm bu durum, Amerika’da, Irak’a karşı düzenlenmesi düşünülen saldırının gerçekte İsrail çıkarları adına planlandığı düşüncesini yaygınlaştırdı. Ünlü köşe yazarı Patrick Buchanan, bu düşünceyi, “Washington’da Irak’a karşı bir savaş açmamızı savunan yegane güç, İsrail ve onun buradaki ‘ağlama duvarı’ (yani lobisi)dir” diyerek özetliyordu.

Öte yandan, İsrail konu hakkında ciddi bir propaganda kampanyası da başlatmıştı. Bu kampanya daha çok el altından yürütüldüğü için de, Mossad devreye girmişti. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu konuda önemli bilgiler aktarır. Ostrovsky’e göre, İsrail, Körfez Krizi’nin başlamasından bile çok daha önce Amerika ile Saddam’ı savaştırmak istiyordu. Öyle ki, İsrail bu yöndeki planını İran-Irak savaşının hemen ardından uygulamaya koymuştu. Ostrovsky’nin yazdığına göre, Mossad’ın LAP-LohAma Psicologit (Psikolojik Savaş) bölümü, çeşitli dezinformasyonlarla (yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya başlatmıştı. Saddam’ı kanlı bir diktatör ve dünya barışına yönelik büyük bir tehdit olarak göstermeye yönelikti bu kampanya.

Ostrovsky, Mossad’ın bu propaganda için farklı yerlerdeki ajan ya da sem- patizanlarını kullandığını, örneğin Amnesty International ya da Amerikan Kongresi’ndeki “gönüllü ajan”ların (sayanim) devreye sokulduğunu anlatıyor. Kullanılan propaganda malzemeleri arasında; Halepçe’deki ünlü Kürt katliamının görüntüleri ya da Saddam’ın rejim muhaliflerine nasıl kendi elleriyle işkence yaptığına dair fantastik hikayeler yer alıyordu. Irak’ın İran’la olan savaşı sırasında İran’daki sivil hedeflere yolladığı füzeler de kampanyanın malzemeleri arasındaydı. Ancak, Ostrovsky’nin dediği gibi Mossad’ın Saddam’ın sözkonusu füzelerini malzeme olarak kullanması biraz garip bir durumdu; çünkü o füzeler, Amerikan uydularından gelen bilgilerin de yardımıyla, savaş sırasında Mossad tarafından hedeflere yönlendirilmişlerdi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü savaş boyunca desteklediği Saddam’ı şimdi canavar olarak gösterme çabası içindeydi. Ostrovsky, şöyle diyor:

Mossad liderleri, eğer Saddam’ı yeterince korkunç göstermeyi başarırlarsa ve o- nun Körfez petrolü için bir tehlike olduğu ki Saddam daha önce bu konuda bir güvence olarak algılanıyordu düşüncesini yerleştirebilirlerse, ABD ve müt- tefiklerini Saddam’a saldırtabileceklerini hesaplıyorlardı. İsrailliler bu konuda o denli kararlı ve ABD üzerinde de o denli ısrarlıydılar ki, 4 Aralık 1990 günü, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy, Amerikan Büyükelçisi William Brown’ı diplomatik dille tehdit etmiş, ABD’nin “Körfez Krizi’nin başlangıcında verdiği tüm sözlerini tutmasını”, yani Irak’a saldırmasını istemişti. Levy’e göre, eğer ABD Irak’a saldırmazsa, İsrail bu işi kendi başına gerçekleştirecekti. Ancak İsrail açısından, biraz sonra ayrıntılı olarak değineceğimiz nedenler yüzünden, savaşı ABD’ye yaptırmak ve de savaşın tümüyle dışında kalmak çok avantajlıydı. Nitekim öyle de oldu.

Ancak İsrailliler ABD’nin savaş planlarına aktif olarak katıldılar. Çöl Fırtınası harekatını planlayan ABD kurmayları, İsrailliler’den “Saddam’ı yaralamanın en iyi yolunun ailesini, özel korumalarını ya da metresini vurmak olduğu” yönünde ince taktikler aldılar.

Ostrovsky’nin yukarıda anlattığı Mossad kaynaklı propaganda ise, Körfez Savaşı için gerekli olan kamuoyunu oluşturdu. Savaşın fitili de yine Mossad’ın “gönüllü ajanları” tarafından ateşlenmişti. Kongre üyelerinin Saddam’a karşı savaşa ikna edilmesi için Yahudi lobisinden Tom Lantos’un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi şirketi dramatik bir senaryo yazmıştı. Turan Yavuz, olayı şöyle anlatıyor:

9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi şirketi Kongre’de ‘Irak’ın Vahşetleri’ baş- lığı altında bir oturum düzenliyor. Lobi şirketi tarafından oturuma getirilen bazı ‘görgü tanıkları’ Iraklı askerlerin yeni doğmuş çocukları hastane odalarında öldürdüğünü öne sürüyor. Bir ‘görgü tanığı’ vahşeti tüm detaylarıyla anlatıyor ve Iraklı askerlerin bir hastanede 300 yeni doğmuş çocuğu öldürdüğünü söylüyor. Söz konusu bilgiler, Kongre üyelerini hayli rahatsız ediyor. Bu da Başkan Bush’un işine yarıyor. Ancak sonra anlaşılıyor ki, Hill and Knowlton lobi şirketinin kongre önüne getirdiği ‘görgü tanığı’ aslında Kuveyt’in Washington’daki büyükelçisinin kızıdır. Buna rağmen kızın söyledikleri Kongre üyelerinin Saddam Hüseyin’e ‘Hitler’ lakabı takmasına yol açacaktır.

İncelediğimiz tüm bu bilgiler, bizi tek bir sonuca götürüyordu: ABD’nin Irak’a karşı savaşa girmesinde İsrail etkisinin önemli bir rolü vardı. Yahudi Devleti, Irak’ın vurulmasını çok daha önceleri hedefliyordu ve Kuveyt işgalini de makul bir fırsat olarak yorumlamıştı. Washington’daki lobisi aracılığıyla da ABD’yi yönlendirmiş, Irak’a karşı başlatılacak saldırının altyapısını kurmuştu. ABD’nin Irak’a karşı izlediği yanıltıcı politika yani önce Irak’a yeşil ışık yakması, sonra birden sertleşmesi ise, İsrail’in beklenti ve isteklerine tamamen uygundu.

Fakat bu noktada durmak ve Başkan Bush’un motivasyonlarına bakmak gerekir. Çünkü ABD’yi Körfez Savaşı’na sürükleyen faktörlerden biri “İsrail ve onun Washington’daki Ağlama Duvarı” ise, bir diğeri de Başkan Bush’un kararlı tutumudur. Bu tutum, savaştan kısa bir süre sonra Beyaz Saray’a çok yakın bir kaynak tarafından şöyle özetlenmiştir:

Kuveyt’in işgalinden tam dört gün sonra, bize izleyeceğimiz politika bildirildi. Yoğun bir askeri hazırlık yapacak, Saddam tarafından gelecek her türlü uzlaşma teklifini reddedecek ve kararlı bir biçimde savaşa doğru ilerleyecektik. O zaman buna pek de inanmamıştım. Savaş, çok ihtimal dışı gözüküyordu. Hiç birimiz George Bush’un savaşa girme konusunda ne denli kararlı olduğunun farkında değildik. Evet, George Bush, savaşa girme konusunda son derece kararlıydı. Hatta, bu savaşın gerekçesinin, yani Irak’ın Kuveyt işgalinin oluşmasına da üstte değindiğimiz biçimde yardımcı olmuştu.

Peki acaba Bush’un İsrail çıkarlarına tam bir paralellik arz eden bu politikası, İsrail ile bir şekilde ilişkili olabilir miydi? Bir başka deyişle, “İsrail ve onun Washington’daki Ağlama Duvarı”, Başkan’ı da yönledirmiş sayılabilir miydi?



KENNEBUNKPORT’TAKİ BALIK AVI

Turan Yavuz’un, ABD’nin Kürt Kartı adlı kitabında en detaylı olarak incelediği konu Körfez Savaşı’dır. Yavuz, kitap boyunca savaşın su yüzüne çıkmamış gerçeklerini aktarır. Kitabın hemen başında anlattığı olay ise, “Kennebunkport’taki balık avı”dır. Yavuz’un Washington kulislerinde topladığı bilgilere dayanarak yazdıklarına göre, Başkan Bush’un Kennebunkport’taki yazlık evinde Körfez krizinin patlak vermesinden kısa bir süre sonra ve Körfez Savaşı’ndan 6 ay önce yaşanan bir balık avı sırasında, tüm Körfez Savaşı stratejisi belirlenmiştir. Yavuz, kitap boyunca bu olaya gönderme yapar ve Körfez Savaşı’nın ve onu izleyen gelişmelerin burada belirlenen stratejiye göre yürüdüğünü sık sık vurgular. Balık avına, Başkan Bush’un Fidelity adlı teknesinde çıkılmıştır. Teknede bir gizli servis görevlisinin dışında iki kişi vardır. Bu iki kişi, kafa kafaya verip tüm gelişmeleri önceden planlarlar. Turan Yavuz şöyle diyor:

Strateji hazırdı. ABD Saddam’ı vuracak ve Kuveyt’ten çıkmasını sağlayacaktı. Saddam’ın dişlerini sökecek, ancak ülkede bir iç savaş başlamasına engel olacaktı. Kısacası, iki arkadaş, Atlantik Okyanusu sularında, ellerinde oltalar ile Bağdat’a ilk bombanın atılmasından tam 6 ay önce, Körfez Krizi’nin sonunu tayin etmişlerdi bile.



Körfez Savaşı’nın tüm ayrıntılarını “6 ay önceden tayin eden” bu iki arkadaşın birisi Başkan Bush’tu elbette. Ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanıydı, yani Brent Scowcroft. Hatta Turan Yavuz’un yazdığına göre, savaşın planını yapan asıl olarak Scowcroft’tu; Bush’a yalnızca onaylamak kalmıştı.



Peki Scowcroft kimdi?



Bu soruyu Washington kulislerinde sorarsanız, size çok büyük ihtimalle şu cevabı verirlerdi: “Kissinger’s yes-man”, yani “Kissinger’ın evet-efendimcisi”.



Körfez Savasi’nin temel stratejisini olusturan “Saddam’in dislerini sökmek, ama iktidardan düsürmemek” hedefi, Baskan Bush ile Ulusal Güvenlik Danismani Brent Scowcroft arasinda, Bush’un Fidelity adli teknesinde kararlastirilmisti.

Henry Kissinger’a kitabın önceki bölümlerinde de sık sık değinmiştik. ABD’nin gelmiş geçmiş en karizmatik Dışişleri Bakanı sayılabilecek olan Kissinger’ın en belirgin vasfı ise İsrail’e olan olağanüstü bağlılığıydı. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger, bu bağlılık yüzünden, Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev aldığı Nixon’ın ilk döneminde Dışişleri Bakanı William Rogers ile büyük bir çatışmaya girmişti. Çünkü Rogers İsrail’i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlayacak bir Ortadoğu Barış Planı hazırlıyordu. Ancak Kissinger planın uygulanmasını engelledi. Nixon’ın 1972 seçimleriyle başlayan ikinci döneminde de, Rogers Dışişleri Bakanlığı görevinden alındı ve bu koltuğa Kissinger oturdu. Hem Dışişleri Bakanlığı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinin aynı kişi tarafından yürütülmesi Amerikan tarihinde ilk kez oluyordu. Dahası, Dışişleri Bakanlığı makamına ilk kez bir Yahudi oturuyordu. İsrail Başbakanı Menahem Begin, bu “tarihsel olay”ı, “Dr. Henry Kissinger’ın Amerikan Dışişleri Bakanı olması, Birleşmiş Milletler’in İsrail’in kuruluşunu onaylaması kadar dev bir adımdır” sözüyle yorumlayacaktı.

Nitekim Kissinger bu “dev adım”ın hakkını vermiş ve Amerika’nın Ortadoğu politikasını tamamen İsrail’in yörüngesine oturtmuştu. Amerika’nın, İsrail’in nükleer silah programını desteklemesi için elinden geleni yapmıştı. Onun baskısı sonucunda İsrail’e yılda iki milyar dolarlık dış yardım yapılması garantiye alındı. (Bugün bu rakam yılda altı milyar doların üzerindedir.) 1973′teki Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı sırasında, İsrail’e yapılan tarihin en büyük silah sevkiyatı onun emriyle gerçekleşti. ABD’nin FKÖ ile diyalog kurmama prensibini o belirledi ve bunu dış politikanın değişmez bir parçası haline getirdi. Noam Chomsky, Kissinger’ın bu misyonunu şöyle vurguluyor: “Kissinger 1970 yılında Ortadoğu’yu kontrolü altına almayı başardı ve reddiyeci ‘Büyük İsrail’ anlayışı, uygulamada ABD’nin politikası haline geldi. O zamandan bu yana bu politika, 1973 sonrası yaşanan değişikliklere rağmen, özü bakımından aynı kaldı.”

İşte Kissinger’ın en büyük tarihsel misyonu buydu. Ve ona bu misyonunda destek olan iki önemli isimden biri Lawrence Eagleburger, ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft’tu. Bu ikisi, az önce belirttiğimiz gibi, Washington kulislerinde “Kissinger’s yes-men” (Kissinger’ın evet-efendimcileri) olarak bilinirdi. Scowcroft, Carter yönetiminde Silah Kontrolü Genel Danışma Dairesi üyesi iken Kissinger’a “tabi” olmuş ve sonra Kissinger Associates şirketinin yönetim kurulunda yer almıştı. Eagleburger Kissinger Associates’in yönetim kurulu başkanlığını yürütürken, Scowcroft da başkan yardımcısıydı.

Kısacası, Kennebunkport’taki balık avı sırasında Başkan Bush’a Körfez Savaşı’nın senaryosunu empoze eden Scowcroft, Kissinger’ın sağ koluydu. Ve Kissinger demek, kaçınılmaz olarak, İsrail demekti. Kissinger, Patrick Buchanan’ın “İsrail’in Washington’daki Ağlama Duvarı” dediği lobinin en kıdemli temsilcilerinden biriydi.Bu noktadan yola çıkarak, Scowcroft’un Kennebunkport’taki balık avı sırasında Başkan Bush’a empoze ettiği Körfez Savaşı senaryosunun, İsrail’in Ortadoğu stratejisi de dikkate alınarak hatta belki temel kabul edilerek çizilmiş bir senaryo olduğunu düşünmek mümkündür. Elbette bu yargı, sadece Kissinger ve Scowcroft’un kimliklerine bakılarak verildiğinde, bir varsayımdan ibarettir. Ancak Scowcroft’un çizdiği senaryo İsrail’in stratejisi ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan büyük paralellik, bu varsayımı doğrular.Scowcroft’un Bush’a kabul ettirdiği plana göre, mutlaka ve mutlaka Saddam’a savaş açılmalıydı. Ancak bunun yanında, dünyanın geri kalan kısmının çoğunun beklentisinin aksine, Saddam’ın iktidardan indirilmemesi gerektiğine karar verilmişti. Saddam’ın yalnızca “dişleri sökülecek”ti.

Nitekim İsrail’in istediği de tam tamına buydu.



İSRAİL’İN SADDAM POLİTİKASI



Önceki sayfalarda İsrail’in ABD’yı Irak’a karşı saldırtmak için ne denli yoğun bir çaba gösterdiğine değindik. Ancak İsrail’in sözkonusu savaş isteği, Saddam’ın iktidardan indirilmesini içermiyordu. Saddam’ın Körfez Savaşı boyunca İsrail’e attığı Scud füzeleri, çoğu insanın İsrail’in Saddam’dan ebediyen kurtulmak istediğini düşünmesine yol açmıştı. Oysa durum hiç de böyle değildi. Evet, Yahudi Devleti Irak’a karşı girişilen savaşın en ateşli savunucusu ve destekçisiydi, ama bu savaşla sadece Irak’ın askeri gücünün eritilmesini istiyordu. Buna karşılık Saddam’ın düşürülmesine kesinlikle taraftar değildi.



Çünkü Saddam ve onun liderliğini yaptığı Irak Baas hareketi, bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, onyıllardır İsrail’e stratejik yararlılıklar sağlıyordu. Başbakan Yitzhak Şamir, 2 Şubat 1991′de, yani Irak’a karşı kara harekatının başlamasından üç hafta önce bir Avusturya dergisine verdiği demeçte şöyle konuşmuştu:Saddam psikolojik açıdan ömrü boyunca İsrail’e faydalı olmuştur… Dünyanın, Araplar’a ve dolayısıyla Filistinlilere karşı nefret duymalarını sağlayacak sınırlı bir körfez savaşı İsrail için faydalı olabilir. İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün’e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör.

Önceki sayfalarda, Mossad’ın çeşitli propaganda ve dezinformasyonlarla ABD’yi Irak’a karşı kışkırttığına değinmiştik. Ancak bu, madalyonun yalnızca birinci yüzüydü. Öteki yüzde ise Mossad’ın Saddam iktidarını sağlamlaştırmak için yaptıkları vardı. Ostrovsky’nin yazdığına göre, İsrail’in savaş çığırtkanlığı yaptığı günlerde, bir yandan da Washington’daki İsrail Elçiliği tarafından Irak gizli servisi Muhaberat’a istihbarat aktarılıyordu. Mossad’ın Muhaberat’a verdiği bu istihbarat, Irak’taki muhaliflerin Saddam’ı düşürmek ya da öldürmek için yürüttüğü çabalarla ilgiliydi. Kısacası Mossad, Saddam’ın ayakta kalmasına destek oluyordu!… Ostrovsky, bunun ardındaki mantığı şöyle açıklıyor: “Mossad, Saddam Hüseyin’i Ortadoğu’daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararası politika açısından tümüyle irrasyoneldi ve Mossad’ın kullanabileceği bir aptallık yapmaya oldukça yatkındı.”

Kısacası İsrail, hem “faydalı aptallıklar” yaptığı için Saddam’ı iktidarda tutmak, hem de Amerika’yı Saddam’a saldırtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz’un da belirttiği gibi Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Saddam’ın iktidarda kalması gerektiği tezini hep savundu. Turan Yavuz şöyle yazıyor:Körfez savaşından sonra İsrail, bölge istikrarı açısından Saddam Hüseyin’in ikti- darda kalmasını savunuyor ve istikrarın ancak, yarı güçlü bir Saddam ile sağ- lanacağına inanıyordu. İsrailli diplomatlar bu mesajı tüm dünyaya yaymakta gecikmediler.

Kennebunkport’taki balık avında Kissinger’ın “sağ kolu” Scowcroft’un Başkan Bush’a kabul ettirdiği ve harfi harfine uygulanan strateji de tam tamına buydu: Saddam’ı düşürmemek, ama dişlerini sökmek. Oysa Saddam’a karşı savaşan müttefiklerin (aralarında Türkiye de olmak üzere) amacı Saddam’ı düşürmekti. Amerikan kamuoyu hatta ordusu da bunu beklemişti. Ama Saddam düşürülmeyecekti; bu savaş bir Kissinger yapımıydı ve dolayısıyla İsrail’in tezine uygun olarak gelişecekti.

Nitekim öyle de oldu. Körfez Savaşı’nın sonunda Saddam, tüm dünyanın beklentisinin aksine, tam Kennebunkport’ta kararlaştırıldığı gibi, iktidardan düşürülmedi. Beyaz Saray’dan Saddam’ın düşürülmemesi yönünde gelen emir, Irak’taki uluslararası gücün başkomutanı Schwarzkopf’u bile şaşkına çevirmişti. İsrail’in tezi böylece uygulanmış oluyordu.

Dahası, savaşın Ortadoğu genelinde yarattığı stratejik etkiler de tam İsrail’in çıkarlarına uygun biçimdeydi. Yahudi Devleti, savaşa girmemekle diğer pek çok Arap devletinin ABD’nin yanında yer almalarını sağlamış ve böylece onları dolaylı yoldan kendi safına çekmişti. Saddam’ın İsrail’i savaşa sokabilmek için Tel Aviv’e attığı Scud’lar, bu nedenle İsrail yönetimi tarafından karşılıksız bırakıldı. Dahası, sözkonusu bir kaç etkisiz Scud’a karşı tepkisiz kalmanın ücreti olarak, Yahudi Devleti ABD’den 13 milyar dolar “tazminat” aldı.

Kudüs’teki Bar-Ilan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve BESA Stratejik Araştırma merkezi yöneticisi Doç. Dr. Efraim Inbar, İsrail’in stratejik çevresini ve Körfez savaşının buna etkisini şöyle ele alıyor:Ağustos 1990′da Irak’ın Kuveyt’i işgali ve Amerika öncülüğünde Saddam Hüse- yin’e karşı yürütülen savaş, Arap elitini bölgesel istikrarsızlığın kaynakları hu- susunda daha duyarlı hale getirmiş ve İsrail’le bağlantılı tehdit anlayışını azaltmıştır. Dahası 1991 Körfez Savaşı, halihazırda, bölgede İsrail’e karşı bir radikal Arap koalisyonunun oluşması şansını büyük ölçüde yok etmiştir , Irak zayıflatılmış, Libya marjinal bir konuma indirgenmiş ve Amerika’yı dışlamama arayışları içinde olan Suriye, barış süreci içine itilmiştir. Bu durum, İsrail anakarası için (Akdeniz üzerinde İsrail kıyılarına 80 km mesafede) büyük bir “Doğu Cephesi”nin oluşturulması olasılığını azaltmıştır.

Kısacası, Körfez Savaşı Yahudi Devleti’ne büyük bir stratejik avantaj kazandırdı. Çünkü, zaten tam da İsrail’in tezine uygun olarak düzenlenmişti.

Peki İsrail tezi neyi hedefliyordu, Yahudi Devleti, özellikle Irak’ta, ne yapmak istiyordu? Saddam’ı iktidarda tutmanın, ancak Amerika’yı Irak’a saldırtmanın amacı ne olabilirdi?…Bu soruların cevabı, iki ayrı stratejik değerlendirmede yatıyordu. Saddam’ı iktidarda tutmayı gerektiren birinci değerlendirme, Bağdat’ın patronunu İran’a karşı bir koz olarak kullanma düşüncesinden doğuyordu. Saddam, bir önceki bölümde İran-Irak savaşını incelerken gördüğümüz gibi, 80′li yıllar boyunca Tahran’a karşı taşeron işlevi yürütmüştü ve bu misyonu sürdürmek için hala en ideal liderdi. Saddam’ın bu misyonu Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda da hem İsrail’in hem de ona bağlı olarak ABD’nin gözünde devam etti.İsrail’in Körfez Savaşı tezini oluşturan ve Amerika’yı Irak’a saldırtmayı gerektiren ikinci değerlendirme ise, İsrail’in geleneksel hedefleri arasında yer alan Kürt Devleti projesinden kaynaklanıyordu. İsrail, 1982 yılında Oded Yinon’un raporunda belirtildiği gibi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti istiyordu. (Oded Yinon bir de güneyde kurulacak bir Şii devleti istendiğini ortaya koymuştu, ancak bu kez İsrailliler bu projeden şiddetle kaçınıyorlardı. Çünkü bu muhtemel Şii devleti, kaçınılmaz olarak İran’ın kontrolü altına girecekti.) Saddam’ın yarı güçlü bir şekilde ayakta kalması, hem sözkonusu Kürt Devleti’nin yolunu açacak, hem de Saddam korkusu altında yaşamaya devam edecek olan bu oluşumun dış güçlere, yani ABD’ye ve dolayısıyla İsrail’e yaslanmasını zorunlu kılacaktı. Hem Saddam, oluşturulması istenen Kürt Devleti embriyosunu Tahran’ın etkisi altına girmekten koruyacak etkili bir güçtü başlı başına.

İşte Körfez Savaşı bu hassas dengeyi tutturdu; hem Saddam’dan vazgeçilmedi, hem de Kürt devleti hedefinin yolu açıldı.



KÜRT AYAKLANMASI VE İSRAİL

Körfez Savaşı sonucunda Saddam’ın bozguna uğraması, ülkenin kuzey ve güneyindeki muhalifleri ümitlendirdi. Özellikle ABD’nin desteğini arkalarında hisseden Kürtler, bir kez daha Kürt devleti hayaline kapılarak Saddam’a karşı isyan bayrağını açtılar. Sonra gelişen olayları; Kürtler’in Türkiye sınırına yığılışını, Çekiç Güç’ün konuşlandırılışını, 36. paralelin kuzeyinin Irak birliklerine yasaklanışını ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine doğru adım adım yürüyüşü, hepimiz biliyoruz.Ancak bu olayların içinde fazla gündeme gelmeye bir aktör daha vardı: Kürt Devleti projesinin kadim destekçisi İsrail. Yahudi Devleti, Körfez Savaşı’nda olduğu gibi Kürt isyanında da ön plana çıkmadı. Oysa Kürt isyanında, Körfez Savaşı’ndaki etkisinden de büyük bir etkiye sahipti.İsrail’in ilk önemli fonksiyonu, 1975′te ihanet nedeniyle ABD’ye küsmüş olan Kürtleri yeniden Washington ile temasa geçirmek oldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Yahudi Devleti’nin üstlendiği bu aracılık misyonunu şöyle anlatıyorlar:

Kürtler Saddam Hüseyin’e karşı oluşturulan koalisyona yardımcı olabilirlerdi, ancak 1970′lerde CIA tarafından yüz üstü bırakıldıkları günlerin kötü hatıralarını gayet iyi hatırlıyorlardı. Yine de, Kuveyt’in işgalinden sonra ABD yeniden Kürt isyancıların kalıntılarıyla ilişki kurmaya karar verdi. Bu işte Mossad yardımcı olabilirdi; çünkü 1970′lerden bu yana Mossad’ın Kürtlerle olan bağlantısı hiç kesilmemişti.

Gerçekten de, 4. bölümde de incelediğimiz gibi, İsrail 1975′teki Cezayir Anlaşması sonrasında Irak Kürt hareketini “satmayan” tek ülke idi. O zamandan bu yana da konu hakkındaki hassasiyetini korumuştu. Öyle ki, 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekat ile ilgili olarak görüşlerini soran Brüksel’deki gazetecilere verdiği cevapta; Türkiye’yi “Kürdistan’ı işgal altında tutan devletlerden biri” olarak tanımlamış ve şöyle devam etmişti: “Ama bu işgalci devletler hiçbir şey dinlemedikleri için, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaşamamaktadır.” Dahası İsrail, 1975′ten 90′ kadar uzanan uzun onbeş yıl boyunca, Raviv ve Melman’ın verdiği bilgiye göre, Kürtlerle olan dirsek temasını hiç kesmemişti.

Bu nedenle İsrailliler, Körfez Krizi sırasında Amerikalılar ile Kürtler arasında kurulan ilişkilerde aracılık rolü üstlendiler. (İsrail’in sıkı sansürü nedeniyle bu konuda dışarı çok az bilgi sızmıştır.) Ayaklanma başladıktan sonra da, Kürt davasının hep önde gelen savunucusu oldular. Hatta İsrailliler, ABD’nin Kürt ayaklanmasına yeteri kadar destek vermediğini düşünüyorlardı. Dışişleri Bakanı David Levy, Kudüs’te yaptığı ve Reuter Ajansı tarafından dünyaya geçilen konuşmasında Kuzey Irak’ta ayaklanan Kürtler’e (yeterince) silah yardımı yapmadığı için ABD’yi eleştirerek, isyancı Kürtler’e silah verilmesini istemişti.

Bu arada İsrail Barzani aşireti ile olan kadim ilişkilerini çoktan yenilemişti. Körfez Savaşı’nın başından beri, Mossad’ın Mesud Barzani güçlerine verdiği destek sürüyordu. Uğur Mumcu, öldürülmeden 17 gün önce yazdığı yazısında bu konuya değinerek şöyle demişti:70′li yıllardaki bu ilişkiler (Barzani-Mossad ilişkileri) bugün sürüyor mu? Kitaba göre [Israel’s Secret Wars] sürüyor. ‘Körfez Savaşı’ sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor. Mossad, [Mesud] Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor. Kitapta Mesud Barzani’nin, İsrail’e gizlice giderek yardım istediği de yazılıyor. Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek… Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek… İlgi belli… İlişki de belli.Kürt ayaklanmasının en hızlı günlerinde, olaydaki “İsrail parmağı” ile ilgili bilgiler Türk basınından Tercüman’a da yansımıştı. İlgili haberde şöyle de- niyordu:

Irak’taki ayaklanmaları yakından izleyen Ankara, Kürtler’in İsrail tarafından des- teklendiklerini belirledi ve dikkatini Tel Aviv’deki gelişmelere de kaydırdı. Kuzey Irak’taki iç savaşın arkasında İsrail gizli örgütü Mossad’ın da parmağının bulunduğu, İsrail’in Kürt Devleti’ni desteklediği belirlendi. Edinilen bilgilere göre askeri istihbarat, İsrail’in Kürt Devleti’nin kurulmasını fiilen desteklediğini gösteren verileri hükümete sundu. İsrail’in Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulması konusuyla, Mossad kanalıyla öteden beri ilgilendiği belirtildi.

İsrail Dışişleri Bakanı David Levy aynı sıralarda Amerikalılar’ın Kuzey Irak’a yaptığı yiyecek yardımını değerlendirirken, “ABD’nin Kürtler’e yiyecek yardımı yapmasının olsa olsa, aç karnına değil de tok karnına ölmelerine yarayacağını, ABD’nin Kürtler’e yiyecek yerine silah yardımı yapması gerektiğini” söylemişti.Daha 1970′li yıllarda İsrailliler ile yakın ilişkilere giren, hatta Turan Yavuz’un ifadesiyle “Mossad merkezlerinden çıkmayan” Mesud Barzani, babasının yolunu izledi ve Körfez Savaşı sırasında gizlice İsrail’e giderek yardımı “tazeleme” talebinde bulundu. İsrail, bu öneri üzerine Kürt peşmergelerle “aktif bir işbirliğine” girmenin yollarını araştırmaya başladı. Ancak İsrail’in elini tutan konu Kürtlerle sınırı olan bir üçüncü ülkenin “ciddi yardımına” gereksinimi olmasıydı. Bölgeye yığılması gereken silah ve mühimmat için ne Türkiye, ne İran, ne de Suriye uygundular. Bu nedenle İsrail, Barzani’ye para yardımı yapmaya ve bir yandan da ABD’yi Kürtler’e yardım konusunda sıkıştırmaya başladı.Ancak ilerleyen dönemde, İsrail, aynı 1960′lı ve 70′li yıllardaki gibi, yani doğrudan kendi askeri uzmanlarıyla Kuzey Irak’taki Kürt hareketine destek vermeye başladı. Hayfa Üniversitesi’nden Dr. Amatzia Baram, bu gerçeği kabul eden, ancak elden geldiğince önemsiz göstermeye çalışan makalesinde şu satırları yazıyor:

… Ancak 1991-92′den bu yana Kürt kampının en güçlü iki bloğunun liderleri Mesud Barzani ve Celal Talabani İsrail ile en azından dolaylı olarak diyalog kur- maktadırlar. 1992 yılından beri her iki Kürt liderinin de bölgelerinde ufak bir İsrailli ekibi barındırdıkları yolunda bir takım söylentiler vardır.

İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürt gruplar, özellikle de Barzani güçleri ile olan ilişkileri hakkında üsttekine benzer kaçamak yorumların dışında çok somut bilgiler çıkmadı ortaya. Ancak bu durum, ortada bir bilgi olmayışından değil, bu bilgilerin ortaya çıkarılmak istenmeyişinden kaynaklanıyordu daha çok. Türkiye’de bile, İsrail’i ideolojik nedenler yüzünden ideal bir müttefik olarak gören çevreler, bu bağlantıyı gizleme gayreti içine girdiler.

Nezih Tavlaş’ın Mossad ve Barzani arasındaki ilişkileri anlatan makalesinin başına gelenler, bunun bir örneğiydi. Tavlaş’ın makalesi, yazıyı kendilerine götürdüğü Sabah gazetesi yönetimi tarafından “ilgisiz” olduğu gerekçesiyle reddedildi. Bunun üzerine makaledeki bilgileri Uğur Mumcu “Gözlem” adlı köşesinde 7 Ocak 1993 tarihinde yayınladı, fakat bu yazıdan 17 gün sonra da faili meçhul profesyonel bir bomba ile hayatını yitirdi. Dahası, Mumcu suikastından bir süre sonra ortaya çıkan bir MiT belgesinde, eylemin Mossad tarafından görevlendirilen bir GADNA timi tarafından düzenlendiği yazılıydı. Mumcu suikastı ile ilgili bu Mossad bağlantısı, daha sonra Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu tarafından da dile getirilecekti. Cumhuriyet gazetesi ise, ölümünden sonra Mumcu’nun eski yazılarını tek tek yayınlamasına karşın, “Mossad ve Barzani” başlıklı sözkonusu yazıyı, nedendir bilinmez, es geçti…



Mossad-Barzani ilişkilerini anlatan Nezih Tavlaş’ın makalesi, strateji dergisi Avrasya Dosyası’nın Sonbahar 1994 sayısında yayınlandığında ise, sonuç Avrasya Dosyası’nın ilgili sayısının toplatılması oldu.



BARZANİLER VE İBRANİLER

Şimdiye dek Irak’taki Kürt hareketi, özellikle de bu hareketin liderliğini yürüten Barzani aşireti ile İsrail’in arasındaki işbirliğinin siyasi boyutunu inceledik. Ancak bunun yanında bu işbirliğinin bir de sosyolojik bir boyutu vardır; Irak’ın kuzeyinde yüzyıllardır yaşamakta olan Kürt Yahudileri, iki taraf arasında önemli bir akrabalık bağı kurar.Bu ilginç konu, Dr. A. Medyalı ismiyle kaleme alınan Kürdistanlı Yahudiler adlı kitapta ayrıntılı biçimde incelenir. Kitap, Kürtler ile Yahudiler arasındaki tarihsel ilişkiye dikkat çekmekte ve bu noktadan hareketle bu iki halkın Ortadoğu’da “müttefik” olmaları gerektiğini öne sürmektedir. Bu dahiyane sonuç, İsmail Beşikçi’nin Kürt Aydını Üzerine Düşünceler adlı çalışmasından yapılan bir alıntıyla, kitabın henüz başında şöyle anlatılır:

Kürtlerin Ortadoğu’da Yahudiler’e karşı düşmanlık hisleri beslemesinin hiçbir yararı yoktur. Kürtler Yahudi toplumuyla daha sıcak ilişkiler kurmak durumun- dadırlar. Yahudi toplumunun demokratik kurumlarını görmezden gelemezler. Yahudi toplumu Ortadoğu’da Kürtler’in doğal ittifakçısıdır.

Kürt Yahudilerinin büyük bir bölümü, Mossad’ın 1950′li yıllarda düzenlediği “Ezra ve Nehemya Operasyonu” ile İsrail’e getirilmişlerdir. Ancak yine de iki halk arasındaki geleneksel ilişki kopmaz. İsrail’e gelen Iraklı Yahudiler, Kürt kimliklerini de bir yandan muhafaza ederler. İsrail’de yaşayan Kürt kökenli Yahudiler tarafından kurulmuş olan İsrail’deki Kürt Yahudiler’i Ulusal Örgütü’nün (The National Organization of Kurdish Jews in Israel) başkanlığını yapmış olan Haviv Şimoni, 1973 yılında yapmış olduğu bir açıklamayla, İsrail’de 90.000 “Kürt” bulunduğunu açıklamıştır.

Gazeteci yazar Pamela Kidron ise, 1988′de kaleme aldığı bir makalesinde “İsrailli 150.000 Kürt”ün varlığından söz etmektedir. A. Medyalı’nın kitabına göre ise, “günümüzde İsrail’de, Kürdistan kökenli yaklaşık 200.000 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.” Yona Sabar’ın The Folk Literature of the Kurdistani Jews adlı kitabında da Kürt Yahudileri ile ilgili 60′ın üzerindeki kaynaktan ayrıntılı bilgi verilir. Tüm bunlar, bugün İsrail’de ciddi bir Kürt Yahudisi varlığından söz edilebileceğini göstermektedir

Dahası, bu Kürt Yahudileri, Irak’taki Kürtlerin kaderi konusunda da oldukça hassastırlar. Türk Yahudiler’i'nin yayınladığı “cemaate özel gazete” Şalom’un yazdığına göre, İsrail’deki Kürt Yahudiler’i Ulusal Örgütü başkanı Haviv Şimoni, Nisan 1991′de İsrail Dışişleri Bakanı David Levy ile görüşerek ABD’nin Kürt yanlısı tutumunu daha da arttırması için istekte bulunmuştur. Kuruluş sözcülerinden Aharun Sariy ise, biraz iddialı bir rakam öne sürerek, İsrail’de tahminen 1 milyon Kürt Yahudisi bulunduğunu söylemiştir. Bu “etnik” bağlantı, Barzaniler ile Yahudiler arasına kültürel ve geleneksel bir yakınlık katmaktadır. Ancak daha da ilginç bir şey vardır. Kürt Yahudileri, Barzani aşiretinin de bir parçasıdırlar! Dahası, Barzani aşireti, çok sayıda “ünlü haham” çıkaracak kadar dindar bir Yahudi kimliğini içermektedir. Kürdistanlı Yahudiler adlı kitap, bu Barzani hahamları şöyle anlatır:

16. ve 17 yüzyıllarda Kürdistanlı hahamlar tarafından yazılmış olan çeşitli bel- geler ve elyazması kitaplar, genel olarak Kürdistanlı Yahudilerin başta dinsel olmak üzere, sosyal ve ekonomik yaşantıları hakkında ayrıntılı bilgilerin yanısıra Kürdistan’la ilgili bazı dolaylı bilgiler de içermektedir. Bu dönemlerde kimi Yahudi toplulukları Kürdistan halklarının genel yoksulluk tablosu içinde yer alırlarken, öte yandan özellikle ünlü Barzani Ailesi’nden gelen hahamlar Kürdistan’ın birçok yerinde dinsel çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuşlardı. Bu dini merkezler Mısır ve İsrail gibi uzak yerlerden bile öğrenci kabul ediyorlardı.

Barzaniler’in Yahudi kimliğinin doğal bir sonucu olarak, Kürt Yahudileri de kendi kaderlerini Barzaniler’e bağlı görürler. Bu nedenle, Barzani önderliğindeki Kürt hareketinin 1975 yılında yenilgiye uğramasının ardından, İsrail’in de kolaylaştırıcı müdahaleleriyle bir grup Kürt Yahudisi İsrail’e göç etmiştir. Barzani kimliğinin içerdiği bu Yahudi faktörü, hem Molla Mustafa Barzani’nin hem de oğlu Mesud Barzani’nin İsrail’le olan ilişkilerinde önemli rol oynamıştır kuşkusuz. Kürt Yahudileri de, belirgin bir biçimde Barzani hareketinin ön saflarında yer almışlardır. (En son, 16 Nisan 1996′da Ankara’ya gelip üst düzey yetkililerle görüşmeler yapan “Mesud Barzani’nin sağ kolu” Evair Barzani’nin İsrail pasaportlu bir Kürt Yahudisi oluşu oldukça dikkat çekicidir.)
Posted in yahudiler (israiloğulları), günümüzde İslam ülkeleri, sömürgecilik, sömürgeci batı, İnsanlık tarihi, dünya ve ademoğulları, dünyanın fitnesi (güncel dünya), kafir ve münafıklar potansiyel suç ve günah üretic, meteryalizm, hiristiyan batı, ahir zaman, kapitalizm, ALINTILAR, Şia (iran ve şiilik), haber ve İstihbaratlar, Türkiyedeki İslam Düşmanları Ve Taraftarları, ALLAH ın Taktiri Paylaşılamıyan Topraklar, america.

Kaynak : otvav.wordpress.com

Başlık ve yazı alıntıdır ; Yahudiler tarihten bilindiği üzere Tanrı tarafından cezalandırılıp , Maymun ve Domuz Yapılan aşağılık yaratıklardır . Köpek olabileceklerini ben şahsen sanmıyorum. Çok çalışmaları lazım ,orospu çoc.klarının , Piç kuruları .

1 Nisan 2007 Pazar

"Türkiye’nin şikayeti İran değil, Amerika!”

Bir haber ortalığı karıştırdı: “İsrail Türkiye üzerinden İran’a saldıracak." İlk bakışta heyecan uyandıran bu iddia ne kadar gerçekçi? iyibilgi gündemdeki tartışmaları Prof. Dr. Hasan Köni ile masaya yatırdı. Köni’nin, özellikle Amerika ile ilgili tespitleri tartışma yaratacak. iyibilgi özel

Prof. Dr. Hasan Köni:

  • İran’ı vuracaklar
  • Türkiye üzerinden değil, Ürdün-Irak üzerinden vurur.
  • İran’ı vurursa artık İsrail’in Ortadoğu’da önüne geleni dövdüğü Amerika’nın da bunu desteklediği korkunç bir durum ortaya çıkar.
  • Amerika Ortadoğu’da, hemen Türkiye’nin altında bir şeyler yapıyor İsrail’le. Doğru ancak ondan sonra 635 milyon dolara F-16’ları yeniletiyor Türkiye. Amerika’ya yeniletiyor ve 12 milyar dolara da F–35 alıyor.
  • (Emre Taner’in açıklaması ile ilgili) Bilgi istihbarat önemli değil ki önemli olan yapabilmek. Türkiye’nin eli kolu bağlı. Bilgi gelsin, ancak yapamadıktan sonra ne olacak?
  • Türkiye, İran’a yapılacak bir saldırıya katılmaz. Türkiye’nin şikâyeti İran’dan değil ki, Amerika…

Haber ilk geldiğinde bir hayli dikkat çekiciydi. Sebebi İsrail’in İran’a saldırmaya hazırlandığını ileri sürmesinden değil, Türkiye’nin de bu saldırının bir parçası haline getirilmek istendiğini belirtmesindendi. The Sunday Times, İsrail’in İran’a saldırmayı kafasına koyduğunu, İran’a gidecek uçakların Türkiye üzerinden geçeceğini belirtti. Ve Türkiye’de bir tartışmadır, aldı başını gitti.

Fakat kimse şunu sormadı: Haritayı önünüze aldığınızda bu iddia ne kadar gerçekçi? Bu kısmı Hasan Köni ile birlikte tartışacağız ancak öncelikle şu saptamayı yapmak gerekiyor: İsrail, özellikle BM Güvenlik Konseyi’nden İran’a karşı çıkarılan yaptırım kararından sonra İran’a saldırmanın yollarını aramaya başladı. Üstelik bu The Sunday Times’ın ortaya koyduğu bir iddia değil. Bundan tam dört gün önce Jerusalem Post gazetesinde yazılan bir makale aslında İsrail’in ne yapmak istediğini açıkça ortaya koyuyor. “Karar anı” başlıklı makaleye göre, İsrail artık saldırıp saldırmama konusunda bir karara varma sürecinde. Makalenin yazarı Yaakov Katz, İsrail istihbarat birimlerinin bütün enerjisini İran üzerine harcadığını ve Olmert ile sık sık bir araya geldiklerini belirtiyor. Katz, “Olmert karar vermeye yakın” iddiasını ortaya atıyor. Üstelik İsrail bunu tek başına yapma kararlılığında. Katz’ın konuştuğu istihbarat görevlileri “ne pahasına olursa olsun” diyor.

Kısaca söyleme gerekirse, dünya Irak’ı bir süre unutacak ve İsrail-İran gerilimine odaklanacak. iyibilgi, birçok kişinin pek çok şey söyleyeceği önümüzdeki günlerde, kimi noktaların netleşmesi için konunun uzmanına ulaştı. Şimdi arkanıza yaslanın ve Prof. Dr. Hasan Köni ile yaptığımız röportajı okuyun:

“Türkiye yaygarası boşuna!”

The Sunday Times gazetesinin haberine göre İsrail İran’ı vuracak. Daha da önemlisi Türkiye, İsrail’in kullanmak istediği, İran’a giden üç yoldan birisi. İsrail’in İran’a karşı bir operasyon hazırlığında olduğu aslında sürpriz değil. En azından Jerusalem Post gazetesinde yazılan önemli bir makaleye göre öyle. Sizce İsrail bunu göze alabilir mi? Bu birincisi. İki, İsrail’in Türkiye’yi güzergah olarak kullanma fikri ne kadar gerçekçi. Haritaya bakıldığında körfezden saldırması daha mantıklı değil mi?

İkinci sorunuzla başlayalım… Haritaya baktığınızda İsrail Ürdün Irak üzerinden -Amerika da orda- gidip vurur.

Yaygara boşuna mı?

Her gazetenin yazdığına inanamayın. Gazetenin kim olduğu, ne olduğu belli.

Peki, niyetleri var mı?

Niyetleri var tabi. Ancak vurulacak yerler aşağıda. Türkiye üzerinden uzatmaz yolu.

Zaten Körfez kıyısında özellikle o büyük tesisler

Bu kadar yol uzatacak, Türkiye’yi riske sokacak, Türkiye karar verecek. Bir sürü problem. Ürdün zaten Amerika’nın köpeği. Herif gitti Holywood’da film çevirdi. Türkiye’yi ne yapsınlar. Gider Ürdün üzerinden vururlar.

“İran’ı vuracaklar”

Ancak İran’ı vurma amaçları var diyorsunuz.

E tabi, bütün yazılanlara, İsrail’in tink-tanklarına bakın vuracaklarını söylüyorlar. İran’ın 15 yıl sonra nükleer silah üreteceğini düşünüp ona göre tedbir almak istiyorlar. Ama Lübnan’dan sonra İran’ı vurursa artık İsrail’in Ortadoğu’da önüne geleni dövdüğü Amerika’nın da bunu desteklediği korkunç bir durum ortaya çıkar.

Ben de tam bunu soracaktım. Hizbullah tehdidi hala varlığını sürdürürken İsrail’in bu işe kalkışması mantıklı mı?

Değil ancak psikolojik savaş denen bir şey var biliyorsun.

Irak’ı bölüyorlar

Şu konuya da bakalım. Irak ile ilgili tartışmalara… Saddam’ın asılmasından sonra, özellikle asılma şekli ve Şiilerin katkısı düşünüldüğünde, analistler “Amerika artık Irak’ta federasyon kurmaya karar verdi” yorumları yapıyor. Amerika’nın kafasında baştan beri böyle bir şey mi vardı, yoksa savaş koşulları Amerika’yı bu noktaya mı getirdi?

Gelinen nokta bu…

Yani Amerika bölmek için girmedi?

Amerika ilk girdiğinde şuna inanıyordu: Irak’a girecek, işgal edecek, istediği yapıyı oturtacak ve çıkacaktı. Ancak yapamadı ve şimdi federasyona gidiyor.

Bu kararı alırken Türkiye’ye danıştı mı? Yoksa Türkiye’ye rağmen yapılan bir şey mi bu?

En doğrusunu son cümlen ile söyledin. Türkiye danışılacak bir ülke mi? Sayın Başbakan rahatsızlığını iletiyor. Diyor ki “Glock marka silahlar geliyor.” MİT başkanı diyor ki “önceden tedbir almalıyız, ülkeler bölünüyor.” Söyledikleri çok doğru. Amerika Ortadoğu’da, hemen Türkiye’nin altında bir şeyler yapıyor İsrail’le. Doğru ancak ondan sonra 635 milyon dolara F-16’ları yeniletiyor Türkiye. Amerika’ya yeniletiyor ve 12 milyar dolara da F–35 alıyor. Yani bu kadar bağlı bir ülkeye Amerika neden sorsun ne yapacağını. Nezaketen belki bir iki görüşme yapılmıştır.

Tam da bu noktada şunu sormak istiyorum. Türkiye’nin askeri anlamda eli kolu bağlı olabilir. MİT müsteşarı Emre Taner’in açıklaması askeri olarak eli kolu bağlı olan Türkiye’nin istihbarat savaşına girdiğinin bir göstergesi olabilir mi?

Bilgi gelir ancak yapacak gücümüz yok. Gidip bir şeyi yapalım. Ama para yok. Enflasyon patlar tepe taklak gidersin. Bilgi istihbarat önemli değil ki önemli olan yapabilmek. Türkiye’nin eli kolu bağlı. Bilgi gelsin, ancak yapamadıktan sonra ne olacak?

“Türkiye İran ile çatışmaya karışmaz”

Amerika’nın, İran’ın Şii hilaline karşı Sünni blok oluşturma çabasında olduğu ve Türkiye’yi bu kamplaşmada başat konumda görmek istediği söyleniyor. Türkiye bu rolü üstlenirse İran ile karşı karşıya gelir mi?

Türkiye bu işe girmez. Türkiye’nin şikâyeti İran’dan değil ki. 1639’dan beri savaşmamış İran’la. Şikâyeti Kürt sorunu, şimdi bir de Ermeni tasarısı geliyor. Türkiye’nin şikayeti Amerika’dan. Terörizmi çıkartan Amerika’nın kendisi. NATO’dan çıkmak istiyoruz, çıkamıyoruz. NATO’nun savaştığı terör Türkiye’nin terörü değil ki. Fazladan da PKK’yı destekleyen Amerika. Hangi terörle savaşacağız?

31 Mart 2007 Cumartesi

İsrail öldürdüğü balıklar için tazminat ödesin! ( Pis Maymunlar )

Lübnan'a atılan bombalar sadece insanları katletmedi. Denize akan petrol balıkları, deniz kuşlarını da öldürüyor. Ve bu petrol Türkiye kıyılarını da etkiliyor. İyibilgi olarak diyoruz ki İsrail öldürdüğü her balık için Türkiye'ye tazminat ödesin. Kampanyamıza siz de katılın.

İsrail'in Lübnan'da bir elektrik santralini vurmasıyla denize akan petrol, Türkiye ve Kıbrıs kıyılarını tehdit etmeye başladı. İngiliz Sunday Times gazetesi, petrol tabakasının Türkiye kıyılarına varacağını yazdı.

İsrail ordusu, 15 Temmuz'da Beyrut'ta bir elektrik santralini vurmuş, santraldeki yakıt tanklarından sızan yaklaşık 35 bin ton petrol sahile yayılmıştı. 'Friends of Earth' adlı çevre örgütü, petrol atığının Türkiye'nin güney sahillerine ilerlediğini duyurdu. Petrol akıntısı, Akdeniz'de yaşayan deniz memelileri, deniz kuşları, yerel balıkçılığı ve turizmi de olumsuz etkileyecek. Uluslararası çevre koruma örgütü Greenpeace, petrol tabakasının Türkiye ve Kıbrıs kıyıları için tehdit ettiği uyarısında bulundu.

Greenpeace'ten yapılan açıklamada, "Akdeniz, en korkunç çevre felaketiyle karşı karşıya" olduğu belirtiliyor. Çevre örgütü, petrol tabakasının Türkiye ve Kıbrıs'taki tatil beldelerine yaklaştığı ve bunun balıkçılığın, deniz canlılarının ve deniz suyu kalitesinin sonu olabileceği uyarısını dile getiriyor. Ortadoğu'da yaşananlar için acil ateşkes çağrısı yapan Greenpeace, Lübnan açıklarında balıkçılık ve kumsalların temizliğinin sağlanması için Beyrut hükümetine acil yardım edilmesi gerektiğini savunuyor. Çevre örgütleri, petrol atığının en erken önümüzdeki hafta Türkiye'ye ulaşabileceğini bildiriyor. Petrol atığının Kıbrıs kıyılarını ise her an için vurabileceği belirtiliyor.

Lübnan, akıntının balık avlama bölgelerine ve kumsallara yayılmasını önlemek için acil yardıma muhtaç.

Uzun vadede ise akıntının Lübnan açıklarında 100 km'ye kadar temizlemenin 1 yıl süreceği belirtiliyor. Petrol tabakası, Lübnan'ın deniz rezervlerine ve Lübnan sahillerindeki balık yumurtaları ve deniz kaplumbağaları için büyük bir tehdit oluşturuyor. Petrol akıntısı, Akdeniz'de yaşayan deniz memelileri, deniz kuşları, yerel balıkçılığı ve turizmi de olumsuz etkileyecek. İsrail uçaklarının 15 Temmuz'da Lübnan'ın başkenti Beyrut'un dışındaki bir enerji santralini bombalaması sonucunda 100 bin tondan fazla petrol Akdeniz'e akmıştı. İsrail'in ablukası nedeniyle Lübnan kıyılarına sızan petrol temizlenemiyor.

İsrail'in yarattığı çevre felaketi

İsrail'in Lübnan'da bir enerji santralini bombalamasıyla tonlarca fuel oil Doğu Akdeniz'e boşaldı. Fuel oil tabakası 100 km'lik bir alana yayıldı ve kıyıları kapladı. Zararın temizlenmesinin 200 milyon doları aşacağı belirtiliyor. Bazı tahminlere göre, Doğu Akdeniz'e akan petrol miktarı şimdiye dek meydana gelen tanker kazalarının en büyüğüne eşdeğer. Birleşmiş Milletler Çevre Programı, petrolün Lübnan kıyılarında ciddi bir çevre felaketi yaratacağını açıkladı.

BM Çevre Programı Başkanı Achim Steiner, Lübnan hükümetine akan petrolün temizlenmesi konusunda yardım edileceğini belirtti.Lübnan Çevre Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, yayılan petrolün temizlenmesi için gerekli ekipmanın bulunmadığı ve denize yayılan akaryakıtın hızla kıyıları kapladığı belirtildi. Lübnan Çevre Bakanlığı'na danışmanlık hizmeti veren Malta merkezli Regional Marine Pollution Emergency Response Centre (Bölgesel Deniz Kirliliği Acil Eylem Merkezi) uzmanları, akaryakıtın Suriye karasularına ulaştığı ve kısa zamanda Doğu Akdeniz'i etkisine alacak bir felakete dönüşeceği uyarısını yapıyor.

Fuel oilin deniz tabanına oturması halinde balıklar için ciddi bir tehlike yaratacağı vurgulanıyor. Ayrıca Lübnan kıyılarına yumurta bırakan kaplumbağalar da tehlike altında. Siyah ve yoğun fuel oil tabakası şimdiden Beyrut'un kent plajlarını kaplamış durumda; balıkçılar ise bu yıl balık avlanamayacağı belirtiyor. Zararın temizlenmesinin 200 milyon doları aşacağı belirtiliyor.

İsrail uçakları hava saldırılarının yapıldığı 13 ve 15 Temmuz tarihlerinde Lübnan'ın başkenti Beyrut'un 30 km güneyindeki akaryakıt depolarını bombalamıştı. İlk raporlara göre, delinen depolardan 10.000 ton fuel oil akmıştı.

Ancak Lübnan Çevre Bakanı Berj Hacıyan, denize karışan fuel oil miktarının en az 35.000 ton olduğunu vurguluyor. Tesiste bulunan 6 adet akaryakıt deposundan 4'ü tamamen yanarken, 5'inci depodaki yangın uzun süre söndürülemedi. Akaryakıtın 5'inci depo yanarken denize aktığı düşünülüyor. Şimdiye dek gerçekleşen en büyük tanker kazasında Exxon şirketine bağlı Valdez tankeri, 1989'da Alaska açıklarında devrilmiş ve 40.000 ton ham petrol denize karışmıştı. Yapılan müdahalelere karşın akan petrol Alaska'da ciddi çevre sorunlarına neden olmuştu.

25 Şubat 2007 Pazar

İSVİÇRE: İSRAİL HUKUKU İHLAL EDİYOR

İsviçre hükümeti, bir askerinin kaçırılması ardından İsrail'i "Filistinlileri topluca cezalandırma" yoluna giderek, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmekle suçladı.


sviçre hükümeti, bir askerinin kaçırılması ardından İsrail'i "Filistinlileri topluca cezalandırma" yoluna giderek, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmekle suçladı.

İslam Üniversitesi de İsrail'in hedefleri arasındaydı

İsviçre'de imzalanan ve saklanan, savaş kurallarıyla ilgili Cenevre Sözleşmeleri, sivil halk için temel önem taşıyan su ve elektrik gibi hizmetlerin hedeflenmesini yasaklıyor.

Tarafsız statüsü taşıyan İsviçre, genellikle tartışmalı siyasi konularda görüş bildiren bir ülke değil.

Şimdi bu açıklamasının İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nde rahatsızlık yaratması bekleniyor.

İsviçre Dışişleri Bakanlığı'nın bir sözcüsü, Cenevre Sözleşmeleri'ne ev sahipliği yapmış ülke olarak, uluslararası hukuka saygının güçlendirilmesinin, dış politikalarının hedeflerinden biri olduğunu, yaptıkları açıklamanın bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

İsviçre hükümetinin açıklamasında İsrail ordusunun uluslararası hukuka aykırı görülen bir dizi eylemi sıralanıyor.

Bunlar arasında bir elektrik santralinin ve Filistin başbakanının makamının bombalanması da var.

İsviçre hükümeti, "bu eylemler hiç bir şekilde haklı gösterilemez" diyor ve İsrail'in sivilleri korumak amacıyla uluslararası hukuk tarafından öngörülen önlemleri almadığının açık olduğunu kaydediyor.

Aslında bu İsviçre'nin Orta Doğu siyasetine ilk müdahelesi değil. Bu yılın başlarında İsrail'i ziyaret eden İsviçre Cumhurbaşkanı, Filistin yönetimine dış yardımın engellenmesinin hata olduğunu söyleyerek, İsrail'in öfkeli tepkilerine hedef olmuştu.

İsviçre'nin son açıklaması ise, yardım kuruluşlarının yaptığı çağrılarla ve kınamalarla paralellik taşıyor.

Bir çok yardım örgütü, Gazze Şeridi'ndeki yaşam koşulları konusunda çok kaygılı.

UNICEF, saldırıların genç nüfusta yol açtığı travmayı vurgulamış, Dünya Sağlık Örgütü de bölgede yakında ilaç sıkıntısı başgöstereceğini, doktorlar ve diğer sağlık personelinin, yollardaki barikatlar ve bombardıman yüzünden işe gitmekte çok zorlandıklarını açıklamıştı.

İSRAİL TEVBE ETMEZSSE HELAK OLACAK!

Rus Yahudisi gazeteci-yazar İsrael Şamir, İsrail'in en kara günlerini yaşadığını dile getirerek, tövbe etmemeleri halinde eski kavimleri gibi helak olacaklarını söyledi.

İsrael Şamir, bir Rus Yahudisi. Filistin topraklarına giderek Yafa şehrine yerleşmiş. Gazeteci-yazar. Tel Aviv’de bir rüya gördüğünü, savaş elbiseleri giymiş bir meleğin karşı duvara üç kelime yazdığını görmüş: “Mene, Tekel ufarsin.” Yani, "imtihandan geçtiniz ve kaybettiniz!’. Şamir, "Ya Ninova halkı gibi tevbe edip kurtulacağız, ya da Sodom kenti ahalisi gibi helak edileceğiz." diyor.



“Kaybedilen Ateş İmtihanı”

İsrael Şamir Allenby Caddesi'nin rengarenk eğlence yerlerinde , Tel Aviv'in zevkli gecelerinde kalabalık restoranlarda iken bir düş gördüm. Savaş elbiseleri giymiş bir melek bana geldi ve karşımdaki duvara üç kelime yazdı: Mene, Tekel ufarsin. Benim Melekçe-İngilizce sözlüğüm şöyle bir karşılık veriyor: İmtihandan geçtiniz ve kaybettiniz.

Bunlar İsrail halkının en kara günleri. Kapkara, çünkü bizim ve babalarımızın yası ve isyanının yok hükmünde olduğu ortaya çıktığından. 1968'de genç bir Rus Yahudisi (ben) doğduğum Rus şehrinde duvarlara "Çekoslovakya'dan elinizi çekin" yazmıştı. Rus Yahudi şair Aleksandr Galiç'in güzel ve kalın sesi gürlüyordu: Yurttaşlar vatanımız tehlikede, çünkü tanklarımız yabancı topraklarda! Bazı Rus Yahudiler Kızıl Meydan'da istilaya karşı gösteri yaptılar ve polis tarafından dövüldüler. Biz Rus tanklarının Budapeşte'ye, Prag'a ve Kabil'e girişini protesto ettik; çünkü onuru, yanlış anlaşılmış bağlılık ve insanlığı da kan bağlarının üstünde tutan Rus yurttaşlardık. Aynı sıralar Amerikalı Yahudi çocuklar kendi ülkelerinin Vietnam'a girişine karşı gösteri yaptı; Avrupalı Yahudi kız ve oğullar da ırkçılığa karşı mücadele ediyordu. Yıllar geçti, ve şimdi bizim Yahudi tanklarımız yabancı toprakta.

Yahudi ordumuz sivilleri öldürüyor, evleri yıkıyor, milyonları açlığa mahkum ediyor ve Filistin köylerini ablukaya alıyor. İşlediğimiz suçlar Çeçenistan ve Afganistan'daki Rus zulmünü, Vietnam'daki Amerikan zulmünü, Bosna'daki Sırp zulmünü geçti. Şüphesiz Yahudi aydınlar kitle halinde Pennsylvania Avenue'da, Trafalgar Square'de gösteri yapıyorlar; Amerikalı Yahudiler seslerini Filistinlilerin Amerikan silahlarıyla donanmış katillerine karşı yükseltiyorlar, Rus Yahudileri Kutsal toprakların esir Gentilelerinin (2) insan hakları için seslerini yükseltiyorlar mı? Merak etmeyin bizim okumuşlarımız da Yahudi askerlerimize cesaret veriyorlar, Yahudi keskin nişancılarımızın becerikliliğini övüyorlar ve Filistin'in bütün Gentilelerini bir anda toz haline getirecek gücümüz varken kendimizi hergün birkaçyüz ölü ve yaralı ile sınırlayan Yahudi halkının insancıllığını göklere çıkarıyorlar.

Pale yerleşiminde yaşayan büyükbabam Rus Çarlığı içinde Yahudilerin özgür seyahatine çıkarılan engellerden yakınırdı; bizim kuşağımızda ise Anatoli Şaranski insan hakları için mücadelenin bir sembolü oldu. Kendi ülkemizde ise Gentileler rezervasyonlara ve toplama kamplarına kapatıldı; Pale bunların yanında soluk kaldı. Bir Filistinli bir Yahudi resmi belgesi olmadan komşu köye gidemez; sürekli bizim kontrolcülerimizce kontrolden geçirilir. Denizin ancak hayalini kurar; atalarının evinin önünü yıkayan denizin. Filistinlileri plajlarımızın saflığını kirletmeye bırakmıyoruz.

Ostrovski Mossad ajanlarının bir Ortadoğulu diplomatın evine Jimmy Carter zamanında mikrofon yerleştirdiklerini bildirdi. Amaç ABD'nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Andrew Young'ı taciz etmekmiş; çünkü o FKÖ temsilcileriyle gayrıresmi görüşmeler yapmaya çalışıyormuş. Young FKÖ'nün gayriresmi BM temsilcisi Zehdi Lebib Terzi ile bir ortak dostları diplomatın (Kuveyt elçisi Abdullah Yakup Bişara'nın) evinde "tesadüfen" karşılaştığında Terzi'nin haberi olmadan Mossad ajanları tarafından gizlice yerleştirilmiş dinleme cihazları bu görüşmenin her kelimesini kaydetmişler. Olay kısa süre sonra Siyonistlerin en saygın Amerikalı propaganda organı olan The New York ,Times'da manşet haber olmuştu. Başkan Carter kamuoyu baskısına dayanamayarak Young'un istifasını istedi. Böylece ABD hükümeti ile FKÖ arasında ilişki kurmak için atılmış bu ilk adımlar tarihin tozlu sayfalarına gömüldü ve 23 Eylül 1979'da Young görevinden istifa etti. Bir Afro-Amerikan (siyahi) olan Young bundan sonra hiçbir zaman üst makamlarda görev alamadı.

Yıllarca Yahudiler işte ve eğitimde ayrımcılığı protesto ettiler. Kendi devletimizde ise tam bir milli ayrımcılık yarattık. Kendi kamu elektrik şirketimizde 13.000 çalışandan sadece altısı Gentiledir; yani % 0,0004. Gentileler Şeria Nehri ile deniz arasındaki topraklarda nüfusun %40'ını oluştururlar; ama sadece dörtte birinin oy hakkı vardır. Anayasa Mahkemesi'nde, hükümette, hava kuvvetlerinde, gizli serviste Gentile yoktur. En büyük liberal gazetemiz olan Haaretz'in yazı kadrosunda tek bir Gentile bile yoktur.

İşte bu nedenle Diaspora (3) Yahudilerinin her şikayeti bu olaylar ışığında yeniden yazılmak zorundadır. Biz insan hakkı için mücadele etmiyoruz; Yahudi hakları için mücadele ediyoruz. Özgür seyahat ve seçim hakkını mı savunuyoruz? Sadece Yahudiler için. Evrensel seçme ve seçilme hakkından sözediyoruz; ama kasdettiğimiz Yahudilerin seçmesi ve seçilmesi. İstila ve işgale itirazımız yok; biz istila ve işgal ettiğimiz sürece. Makineli tüfekli bir cani karşısında ellerini kaldırmış çocuğun resmi, ancak o bir Yahudi çocuğuysa bizi sinirlendiriyor. Gentile çocuğu rahatça vurulabilir.

Bialik "Şeytan'ın bile hayalinde çocuk cinayeti için uygun ceza yoktur" dediğinde kasdettiği "bir Yahudi çocuğu" idi. Pogromlarda (4) olanlardan dehşete düştüğünde dehşeti Yahudiler şiddete uğradığı içindi. Yoksa pogrom bizatihi yanlış birşey değildi. Yukarı Nasıra Yahudileri Gentileler için bir pogrom yaptı; ama hiçbir pogromcu yargılanmadı. Polis onlara birkısım pogrom kurbanlarını öldürürken yardım etti. Bundan da kötüsü Ramallah ve Beyt Jallah'taki pogromlar; savaş helikopterleri ve tanklarla işlendi.

Çarlık Rusyası, "pogromlar ülkesi"nden büyükbabalarımız nefret eder; ve sonunda onu yok ettiler. Yine de yüz yıllık Yahudi pogromları bizim bir haftada öldürdüğümüzden daha az kurban aldı. Korkunç Kişinev pogromu bile 45 ölü 600 yaralıya malolmuştu. Geçen hafta İsrail'de 300 kişi öldürüldü binlerce kişi yaralandı. Çarlık Rusyası'nda bir pogromdan sonra yazarlar ve aydınlar failleri lanetlendi. Yahudi devletinde ise Tel Aviv'deki gösteriye birkaç düzineden fazla kişi gelmedi; İbrani Yazarlar Birliği de Gentile pogramını destekledi.

1991'de Rus Yahudilerinin çoğu komünizme karşı ve özel mülkiyet lehinde tutum aldılar. Onların asıl aklında olan Yahudi özel mülkiyetiydi; o sırada biz Gentile mülklerine rahatça el koyuyorduk. Kudüs'ün, Talbiye'nin Eski Katamon'un, Rum ve Alman kolonilerinin en iyi yerlerini gezin ve şahane sarayları görün. Bunlar Gentilelere aitti; Almanlar, Ermeniler, Rumlar, İngilizler, Ruslar, Filistinliler? Hıristiyan ve müslüman. Hepsine el kondu ve Yahudilere verildi. Geçen hafta yüzlerce dönüm Gentile mülkü gaspedildi; yüzlerce Gentile evi alındı ya da yıkıldı.

Tutuklanmasından az önce büyük medya patronu Rus Yahudisi Gusinski İsrail'e geldi ve sınırsız desteğini bildirdi. Aynı zamanda dünyaya çağrıda bulunarak TV'sine elkoymak isteyen Rus makamlarına karşı mücadelesinde destek istedi. İsrail'e desteği gösteriyor ki, Bay Gusinski gaspı etnik duruma göre kabul ediyor. O sadece Yahudi mülkünün gaspına mı karşı; Yahudilerin tutuklanmasına mı karşı?

Gentileler hapislerde müebbed çürüyebilirler, Yahudi devletinde olduğu gibi.

Hiçbir zaman biz Yahudilerin demokrasi, insan hakları ve eşitlikte uzun dönemde elde ettiklerini batıramadık. Alman Nazilerinin sevmediğimiz yanı nedir? Irkçılıkları mı? Bizim ırkçılığımız daha az ve daha zehirsiz değil. Kudüs'te Rusça yayınlanan "Doğru Söz" gazetesi yüzlerce Rus Yahudisine Filistinlilere karşı ne hissettiklerini sormuş. Tipik cevaplar: "Bana kalsa Bütün Arapları öldürürüm," "tüm Araplar yokedilmeli," "tüm Araplar kovulmalı," "Arap Araptır. Hepsi yokedilmeli". Acaba Almanya'da 1938'de daha iyi sonuçlar alınır mıydı? Ne de olsa Naziler bile Yahudi komşularını öldürmeyi 1941'e dek düşünmediler.

Artık doğru konuşalım; biz ırkçılığa başkası öyle olduğunda karşıyız. Biz ölüm mangaları ve gizli operasyonlara bize karşı yapıldığı sürece karşıyız. Kendi katillerimiz, Yahudi özel kuvvetleri bizim övünç kaynağımız. Yahudi devleti, yasal olarak cinayet mangaları bulunduran, katliam politikası güden, Ortaçağ işkenceleri uygulayan dünyadaki tek yer. Üzülmeyin sevgili Yahudi okurlarım, biz sadece Gentileleri asıp kesiyoruz.

Gettolara tıkıldığımızda gettoya karşıyız. Şimdi en liberal Yahudi planı bir gentile gettosu oluşturup telörgüyle çevrilmesi, Yahudi tanklarıyla kuşatılması, ve Yahudi fabrikalarıyla çevrelenerek burada Gentilelere "Arbeit macht frei" (5) yapılmasını teklif ediyor. Ellerindeki herşeyi aldıktan sonra da bu gettoya bağımsızlık verecekmişiz.

İsrailliler daha anaokulundayken beyinleri yıkanmaya başlanır. Onlara seçilmiş halk oldukları, "Über Alles" (6) oldukları söylenir. Onlara Gentilelerin tam insan olmadıkları ve dolayısıyla öldürülebilecekleri ve istendiği gibi faydalanılabilecekleri inancı aşılanır. Sonuçta İsrail bir BM kararının, siyonizmi ırkçılık olarak niteleyen kararın "gereklerini yerine getirmiştir" (tırnaklar çevirenin). İğrenç olan ise, Sovyetler Birliği'ndeki çok milliyetli eğitimin Yahudi üstünlüğü zehrini zerkeden Siyonist propagandaya yenilmesi. Kutsal Topraklar'da kendi Rus cemaatimin manevi çöküşünden utanç duyuyorum.

Evet, o meleğin ateşten kelimelerini yazdığı gibi, peygamberlerin insanları tövbeye çağırdığı gibi, bizim de seçimimiz var. Ninova (7) yolunu seçebiliriz, tövbe edebilir, çaldığımız mülkü iade edebilir, Gentilelere tam eşitlik verebilir, ayrımcılık ve cinayetleri durdurabilir ve hiç olmazsa kedilerimizin köpeklerimizin yüzü suyu hürmetine Tanrı'dan bağışlanma dileyebiliriz. Ya da bu Şeytani yolumuzda Sodom Kenti (8) ahalisi gibi devam eder ve kızgın Filistin göklerinden yağacak ateş ve kükürt sağanağını bekleriz.

1 ) Aslı: Acid Test
2 ) Gentile: Yahudi literatüründe Yahudi olmayan kişi, kişiler, milletler
3 ) Yurtdışı
4 ) Pogrom: Doğu Avrupa Yahudi gettosu ve burada yapılan Yahudi katliamı
5 ) Arbeit macht frei: Almanca: İş özgürleştirir. 2. Dünya Savaşı'nda Alman toplama kamplarında angarya işlerde çalıştırılan esirlere propaganda sloganı.
6 ) Über Alles: Almanca Herşeyin üstünde, Alman anavatanı için söylenir.
7 ) İlkçağdaki ünlü Yahudi sürgünü. Yahudiler Ninovalılara yenildiler ve esir edilip buraya sürüldüler. Kutsal Kitaplarda bu olay ahlaksızlıklarına karşı İlahi bir ceza olarak anlatılır. Daha sonra günahlarından tövbe ettiler ve geri döndüler.
8 ) Sodom ve Gomora: İlkçağda ahlaksızlıklarıyla ünlü iki kent. Kutsal titaplara göre içlerinden çıkan Lut Peygamber'in öğütlerini dinlememişler ve Tanrı tarafından ateş sağanağı ile yokedilmişlerdir.

İSRAİL DEVLETİ’Nİ DÜŞMAN GÖREN YAHUDİ CEMAATİ

İsrail’e karşı Filistinlilerin yanındalar. İsrail bayrağı yakıp, gösteri düzenliyor, Ahmedinejad'la kucaklaşıyorlar. Üstelik onlar Yahudi...


İsrail’e karşı Filistinlilerin yanındalar. Bayrak yakıp, gösteri düzenliyor, İran’da Yahudi soykırımının tartışıldığı konferansa katılıp Ahmedinejad’la kucaklaşıyorlar… Onlar Naturei Karta adlı Yahudi camaatinin üyeleri .Camaatin sözcüsü haham Dovid Feldman sorularımızı yanıtladı.


İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın öncülüğünde Tahran’da “Yahudi soykırımının tarihsel gerçekliğini sorgulamak” amacıyla düzenlenen uluslar arası konferans tüm dünyadan tepki aldı. Yahudi soykırımının inkarını suç sayan Almanya , organizasyonu resmen protesto ederken başta istail ve ABD olmak üzere bir çok ülkede protesto gösterisi yapıldı….


Aralarında İngiltere, Almanya ve ABD’nin de bulunduğu 30 ülkeden 60’a yakın araştırmacının katıldığı konferans, tepkiler bir yana, özellikle bir fotoğraf karesiyle öne çıktı. Hemen her fırsatta “İsrail’in haritadan silineceğini tekrarlayan” Mahmud Ahmedinejad, dini kıyafetleri içindeki hahamlarla el sıkışıp, hatta onlarla kucaklaşıyordu…


İlk bakışta insanı şaşırtan bu “buluşmanın” arkasında tarihsel bir gerçek, aslında tarihsel bir gerçek, aslında tarihsel bir “ortak düşman” var: Siyonizm.



Adını Kudüs yakınlarındaki Sion Dağı’ından alan “siyonizm” 19’uncu yüzyılın sonlarında Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurma ideali üzerinde doğmuş bir ideoloji olarak tanımlanabilir, ki aslında tarif edilen bugünkü İsrail devletidir…



“İsrail Haritadan silinecek” diyen Ahmedinejad’la kucaklaşan hahamlar da “siyonizm’e karşı mücadele verdiklerini” söyleyen, ABD’de İsrail bayrağını yakıp gösterirler yapanlarda aynı kişiler. Onlar Neturei Carta adlı bir Musevi cemaatinin üyeleri…


“Şehrin takipçileri ve koruyanları” anlamına gelen Neturei carta adlı cemaatin sözcüsü haham Dovid Feldman, Neturei carta’yı Ahmedinejad’la aynı fotoğraf karesinde buluşturan tarihsel arka planı anlattı.


“SİYONİZM TANRIY’A VE TEVRAT’A İSYAN ETMEK DEMEKTİR”


Siyonizm, Yahudilik ve Musevilik birbirinden farklı mı?


Musevilik, Tanrı’ya giden yoldur, ruhani bir dindir. Oysa Siyonizm din değişrmek; hatta dincen çıkıp, dinsiz olmaktır, Siyonizm Tanrı’ya ve Tavrat’a isyan demektir. Siyonistlerle Museviler arasında böyle bir fark var.


Naturei Carta Nedir?



Siyonistlerle bir ülke kurmak için toprak ararken ilk önce Uganda’ya gitti. Amaçları verimli toprakları, zengin madenleri olan bir yer bulup orayı işgal ederek Siyonist bir devlet kurmaktı.Uganda bu bakımdan hoşlarına gitti ama oraya götürecek Yahudi bulamadılar. Avrupa’da yaşayan Yahudilerin hiç biri Afrika’ya göç etmek niyetinde değildi çünkü… Bu nedenle planlarını bir değiştirip Filistin’e çevirdiler.


Sizin Hareketiniz Hangi Noktada Devreye Girdi?


O sırada Filistin’de bir grup dindar Yahudi vardı.Siyonistler Filistin’e göz dikince dindar Yahudiler ve Müslüman Araplar için tehlike baş gösterdi. Çünkü Siyonistler her iki taraf için de büyük bir tehditti. 1920’de Siyonistler Filistin’i işgal edince “Aida Kreadus” (Tanrıdan korkanların cemaati) denilen grup, işgalcilere karşı mücalede başlattı. 1930’larda ses getirmeye başlaya bu cemaate “Neturei Carta” yani “Şehrin takipçileri ve koruyucuları” adı verildi. Bunlar Siyonizme karşı seslerini yükselten kişilerdi. siyonist hareketle savaşmak için orada bulunuyorlardı. Bu savaşlarda Neturei Carta Cemaatinden çok sayıda kişi öldü. Bugünde onların mücadelesini devam ettirenler dövülüyor, hapse atışıyor, Siyonizme karşı mücadeleden vazgeçmeye zorlanıyor ancak kamuoyo ve medya onları görmezden geliyor.


“FİLİSTİNLİLER HAKLI”


Kaç Üyeniz Var?

1947’de Hahambaşı Deshinski Birleşmiş Milletlere bir şikayet mektubu yazdı. “60 bin müridim var. İşgal ederek kurduğunuz İsrail devletine katılmak istemiyoruz.” Diye mücadele etmek istediklerini açıkladı. Üstelik müridlerinin sayısınıda gizlemedi. Museviliğin siyonize ne kadar karşı olduğunu Hahambaşının açıklamasından da anlayabiliriz. Hahambaşı Siyonistlerle birlikte olmak yerine Müslümanların yanında olmayı tercih ediyor.


Siyonistler, Müslümanlarla Yahudiler arasında kavga çıkarmak istiyor. Müslümanlar bilmeli ki bizde onlar gibi Siyonizme karşıyız.


“Siyonist” olarak tanımladığımız topluluk sizin anti Siyonist mücadelenize nasıl tepki veriyor.


Onlara göre biz “Çiban başıyız” , bizi susturmak, sindirmek istiyrolar. Çünkü onların işgalci siyasetlerine karşıyız ve bizim dinimizde Siyonizm’e yer yok.


Ortadoğu’da İsrail devletine karşı çıkıyorsunuz… Aynı zamanda Oslo Anlaşması ve “iki devletli çözüm” yolunuda reddediyorsunuz, bunun sebebi ne?


Oslo Anlaşması sırasında ben ve diğer haham arkadaşlarım bir açıklama yaptık: Tevrat’ta yazılı olan “Niçin Tanrı’nın emirlerine itaatsizlik ediyorsunuz? Bu yüzden başarılı olamayacaksınız” sözlerini hatırlattık. İsrail devletinin içinde olduğu anlaşmaları reddediyoruz. Çünkü bunlar Tevrat’a aykırı. Barışçı bir çözüm üretilmesini istiyoruz ve bunun için dua ediyoruz.


“NE ZAMAN SİYONİZM ORTAYA ÇIKTI HUZURSUZLUK VE SAVAŞ BALŞADI”


Peki Filistinlilerin silahlı direnişini haklı buluyormusunuz?


Elbette, onlar silahlı direnişlerinde sonuna kadar haklı çünkü toprakları işgal altında. Siyonistler İsrail devletini ilk kurduklarında bizim haham başımız “ Ortadoğu’ya Siyonistlerle birlikte acı kan ve ölüm geldi” dedi. Bugün Filistinlilere yapılan da bu sözün ne kadar doğru olduğu nu gösteriyor.


Müslümanlarla birlikte birçok ortak harekette yer alıyorsunuz üstelik bir İslam ülkesi olan İran’ı ziyaret ettiniz, Müslümanlar hakkında ki görüşleriniz nedir?


İran’a ilk gidişimizde insanların mütevazılığını, misafirperverliğini gördük… Yüzlerinde Tanrı korkusu vardı. Dinle yönetiliyorlar ve bizimle aynı Tanrı’ya inanıyorlar… Bir yüz yıllarca Müslümanların arasında, barış içinde yaşadık. Ne zaman Siyonizm ortaya çıktı huzursuzluk ve savaş da başladı.


Müslümanlara ne tür mesajlar verdiniz?


Siyonistler Müslümanlarla Yahudiler arasında kavga çıkarmak istiyor. Müslümanlar bilmeli ki, biz de onlar gibi Siyonizme karşıyız. “Museviler sizden nefret ediyor” diyorlar, bence Müslümanlar bu tür huzur bozan propagandalara karşı dikkatli olmalı.

Yahudi Soykırımı hakkındaki görüşünüz nedir?

Soykırım oldu. Hatta dedelerim soykırımda öldü. Ancak bu gün İsrail devleti soykırımı kullanıyor… Bunu bahane ederek başkalarının ülkelerini işgal ediyorlar, Tanrı’ya karşı geliyorlar. Biz Müslümanlarla yıllarca barış içinde yaşadık, bunu devam ettirmek istiyoruz. Siyonistleri durdurmak için dua ediyoruz.


Kaynak: Tempo

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik