israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2007 Pazartesi

[WASHINGTON] 27 Nisan sürecinin dış uzantıları . Kısaca Amc?k Ağızlılar

Önceki hafta bir grup Türk meslektaşla Amerikan Yahudi Komitesi'nin (AJC) organizesiyle İsrail'i ziyaret ettik. Büyük misafirperverlik gördük, çok şey öğrendik ( Misafirperverlik gördük devamı güzel ve anlamlı çok şey öğrendik. Kısaca Biz ne yaraklıyız görün de korkun ona göre yazın , uyarın birbirinizi . Ulan Giden Hödükler. Uyarınızı düzgün yapın. Deyin Bu amcıklara bu amcıklar gibi cevap vermek gerek . - yalan , korkutma , baskı , tehdit , şantaj dahil - ). Dünya Yahudi 'network'ünün en hayati 'proje'si olan İsrail'i yerinde gözlemledik. ( Can Damarlarından da sikmek lazım bi ibneleri , varmı yürekli milliyetçi , var mı yürekli türk-islamcı , varmı yarrak ?)

Türkiye'ye ve Türklere gösterilen yakın alaka bizi hassaten mutlu etti. ( Hadi canım Sende , skerim onların göstereceği yakınlığı da , o yakınlıktan mutlu olanları da)Ancak özellikle Türkiye'yi takip eden İsrail elitindeki Türk sevgisinin daha çok 'laikçi'lere endeksli olduğunu hissettim ( Biliyosunuz yahudiler domuz , bahsettiğin laikçiler de onların bir varyanti zaten ). Bizdeki bir kısım İslamofobik elitle güçlü bağları olduğu ve onlar gibi aşırı laikçi reflekslerle hareket ettikleri anlaşılıyordu. ( Biz de bizi tehdit eden her harekete karşı tedbirimiz var , isterseniz buna aşırı milliyetçi deyin , isterseniz aşırı zeki deyin , isterseniz anımızın amını görücez deyin; size kalmış )

İç işlerimizi iyi bilen İsrailli uzmanlarla da görüştük. Mesela bir emekli İsrailli büyükelçi ile akşam yemeğindeyken Abdullah Gül'e sıcak bakmadığını açıkça ifade edenler oldu. ( Biz de kendisine iyi bakmıyoruz o zaman ) Şaşırmadım; çünkü Amerikan Musevi cemaatinin bir ayağı İsrail'deki bazı etkili liderlerinin AK Parti yönetimini 'özde laik' görmediğini ve Filistin meselesine yaklaşımlarını beğenmediğini biliyordum (delirten var , Deliler de filistin yönetimine hiç iyi bakmıyorlardı). Başbakan Erdoğan'ın işi İsrail'e terörist demeye kadar götüren beyanlarından zaten yaka silkiyorlardı. ( Siktiğimin ibneleri) Gül'ü ise sinsi bir 'İslamcı' buluyor, cumhurbaşkanlığı makamında çok daha etkili bir dış siyaset aktörü haline gelmesinden çekiniyorlardı.( Sinsi diyen yılanlara bak, Kafanızı keseriz pis maymunlar )

Haddizatında Yahudi milliyetçiliğine dayalı Siyonizm ile aşırı Amerikan milliyetçiliğinin bileşkesinden oluşan neocon ideolojisi de aynı çizgide. Dindar Müslümanlara öteden beri potansiyel stratejik tehdit nazarıyla bakıyorlardı ( Onların bildiklerinden ve dile getirdiklerinden değilim öyleyse ben bu ibnelere dostmuyum. Yok öyle görüyorlarsa bilelim . Çok amerikalı da bize dostuz stratejik dostuz , dedi dedi gerekeni becerdiler. Ben de güzel amerikalı beceririm. Çok klasik ama tesbih gibi dizip dizip Clinton u da imame diye başlarına koymak lazım diye düşünüyorum, Chirac ibnesini de püskül etmeyi canı gönülden istiyorum ) . 11 Eylül saldırılarından sonra tehdit algılaması akutlaştı. Sözde laikliği koruma adı altında yapılan İslam karşıtı toplum ve siyaset mühendisliği projelerini destekliyorlar. ( Çok sıkıcı yazacak birşey bulamıyorum )

27 Nisan postmodern darbe süreci, aynen 28 Şubat süreci gibi, en büyük uluslararası dayanağını güçlü Siyonist-neocon 'network'ünden (şebeke) alıyor. Her iki süreçteki resmi ve gayri resmi aktörlerinin temas trafiğine şöyle bir bakılması bu kanaate varmak için yeterli. Hele bir profesyonel darbe kotarıcısı var ki, sırf onun koordinatlarından bu 'network'ün nasıl çalıştığı, hangi karanlıklar prenslerinin müdahil olduğu ayan beyan görülür. ( Ne güzel listeye yazın puştların isimlerini , tüm dünyayı kana bulayan bu ibnelerin yaptıkları yanına mı kalır . Amerikayı da karanlıklaştırıcaz tabi , Etme bulma dünyası :)) alırız ifadelerini de ölçeriz ciğerlerini de, Bırakmayız yanlarına ) Türkiye-İsrail-Amerika üçgeninde faaliyet gösteren bu bayan provokatör, 28 Şubat sürecinde oynadığı kilit rolün benzerini 27 Nisan sürecinde de oynuyor. Washington'da bazı düşünce kuruluşlarında ona yardım ve yataklık eden Türkiye uzmanları da, finansörleri de belli. Ama her seferinde Türkiye'yi onlarca yıl geriye götüren, ülkemizin âlî menfaatlerine büyük zarar veren anti-demokratik müdahalelere dış destek zeminini hazırlayan bu tipler, muayyen güç odaklarınca el üstünde tutuluyor. ( tutsunlar tutsunlar aman kendi ecelleriyle ölmesinler )

Bu işi nasıl mı kotarıyorlar? Çok basit. Washington'a gelip etkili kontakları aracılığıyla ulaştıklarına Türkiye'nin şeriat rejimine kaydığını anlatıyorlar. Bu martavallara inanmaya dünden razı birçok adam buluyorlar. Sonra Ankara'ya dönüp, Washington'da da aynı kaygıların paylaşıldığı, askerî müdahaleye yeşil ışık yakıldığı yolunda dezenformasyon yapıyorlar. Tabii Ankara, duymak istediğini dinleyen adam kaynıyor. ( Çok sıkıcı , Bu adamlar tam anlamıyla gerizekalı , zekalarını sikeyim hepsinin ayrı ayrı )

Peki bütün bu oyunlar oynanırken, Amerikan yönetimi uyuyor mu? Yönetimin bir kanadı zaten o kafada. Mesela Başkan Yardımcısı Richard Cheney'nin orkestra şefliğini yaptığı Siyonist-neocon çizginin Amerikan devletindeki ve entelijansiyasındaki uzantıları eminim ki 27 Nisan sürecinden çok mutlu. Çünkü onlar için Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde demokrasi öncelik taşımıyor. Hatta neo-faşist idare taktiklerine bakılırsa, Amerika'ya bile demokrasiyi lüks gördükleri söylenebilir. İslam dininin motivasyon kabiliyetini, neo-koloniyalist emellerinin önündeki en büyük engel görüyorlar. Dolayısıyla İslam ülkelerine reva gördükleri ideal rejim, totaliter laiklik. İran ve Suriye'yle savaşa ve yeni savunma ihalelerine imza atabilecek laikçi Müslüman diktatörler hoşlarına gider.

Amerikan devletinde başını Dışişleri bürokrasisi ve kısmen CIA'in çektiği makul kanat ise bu 'network'ün oldukça organize çalışmaları karşısında aciz. 27 Nisan muhtırasına karşı Brüksel'in sağlam demokratik duruşuna rağmen Amerikalı yetkililerden gelen ürkek açıklamalar bu tablonun sonucu. Muhtıra gecesi Bush yönetiminin resmi görüşünü almaya çalışırken yaşadıklarım çok ilginçti. Aradığım Dışişleri basın sözcüsü, ilk olarak bana 'Türkiye'de demokratik süreci destekliyoruz' dedi. Daha sonra telefon ederek açıklamasını 'laik demokrasiyi destekliyoruz' diye değiştirdi. Bir süre sonra tekrar düzeltme yaparak açıklamayı şu hale getirdi: 'ABD, Türkiye'deki laik demokrasinin anayasal süreçlerini tam olarak desteklemektedir.'

Belli ki farklı mercilerden gelen beslemelerle ABD'nin resmi görüşü muhtıracıları fazla rahatsız etmeyecek şekle tekamül ettirilmiş, Dışişleri Bakanlığı'ndaki ilk demokratik refleks bastırılmıştı. Ne de olsa Türkiye'den beklentilerinin büyük kısmı hâlâ askeri nitelik taşıdığından orduyu kızdırmaya gelmezdi. Belki iç işlerimizde taraf seçiyor görüntüsü vermemek de istemişlerdi. Ama böylesine kritik bir eşikte ABD'nin demokrasiye daha net taraf olması gerekirdi.

27 Nisan postmodern askerî müdahale süreci de benzerleri gibi tarihe tüm vatanperver güdülere rağmen neticede Türkiye'ye değil, bir kısım iç ve dış çıkar gruplarına yarayan bir eylem olarak geçecek. Çok yazık.





Kısaca Sinsi amerikanın Sinsi yılanları , Oyunlarınız devam edemiyecek fazla. Kına yakın.


1 Nisan 2007 Pazar

"İsrail Irak'ta, Türkiye nerede?"

Silahlı 100 bin peşmergenin Kerkük'e geldiği bildiriliyor. Irak Türkmenleri bir soykırım tehlikesiyle karşı karşıya. Kerkük Vakfı yöneticisi ve Türkmen aydını Prof. Dr. Suphi Saatçi, Kerkük'teki son durumu iyibilgi için yorumladı. iyibilgi özel

"Irak'ta 3 milyon Türkmen, Kerkük'e getirilen 100 bin silahlı peşmergenin tehdidi altında. Katliam korkusu ile yaşıyor." Bu sözler Türkmeneli Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı Aydın Beyatlı'ya ait. ABD siyasetinin en önemli isimlerinden, Bush'un muhalifleri Cumhuriyetçi senatör John McCain, Irak'ta işlevini yerine getiremeyen bir hükümetin bulunmaması durumunda Türkmenlerin büyük tehlikeye gireceğini vurguluyor.

Kerkük Türkmenleri can korkusuyla yaşıyor

Daha önce Kuzey Irak’ta IKDP lideri Mesut Barzani’nin, maaşa bağladığı kişilere kurdurduğu sözde ‘Türkmen partileri’ aracılığıyla, Türkiye ve Irak Türkmenlerinin arasına nifak sokmayı hedeflediğini ortaya çıkaran Türkmen aydını Suphi Saatçi Kerkük'teki atmosferi iyibilgi için yorumladı. Kerkük Vakfı yöneticisi olan Prof. Dr. Suphi Saatçi " Kerkük Türkleri büyük bir baskı altında eziliyor. Kürt aileler birleştiriliyor. Bu ailelerin tümünün silahı var. Irak'ta silahı olan herkes kendini iktidar olarak görüyor şu anda. Türkmenler tedirginlik içinde, can korkusuyla hayatlarını sürdürmeye çalışıyor" dedi.

İsrail tüm Kuzey Irak'a nüfuz etmiş durumda

Türkmenlerin silahsız ve yalnız olduğunu ifade eden Prof. Saatçi, "Şiiler İran'dan, Kürtler ise Türkiye'ye düşman olan bütün ülkelerden destek alıyor. Türkiye Türkmenlere yardım etsin. Biz silah yardımı istemiyoruz. Demokrasinin var olması için Türkiye'den diplomatik ataklar yapmasından başka bir beklentimiz yok. İsrail'de Kuzey Irak'ta askeri birlikler bulundurmuyor ama, tüm Kuzey Irak'a nüfuz etmiş durumda. Biz Türkiye'yi Ortadoğu'nun en güçlü ülkesi olarak görüyoruz ve bizim güvenliğimizi sağlamasını istiyoruz" şeklinde konuşuyor.

"Kürtler mazlumken zalim oldular"

Irak'ta Kürtlerin merkezi bir otorite istemediğinin altını çizen Prof. Dr. Suphi Saatçi, "Kürtler merkezi bir otorite güçlenirse, planlarını gerçekleştirmekte güçlük çekecekler. ABD'nin de bu durum işine gelmiyor. Onların Saddam diktasında zulme uğradığını kabul ediyoruz Türkmenler olarak. Tabi ki Kürtlerin de haklarını arama özgürlükleri var. Ama onlar haklarını aramak yerine, mazlumken zalim oldular. Onlar böyle davranırsa hak yerini bulmaz. " diyor.

Sadr, bize yardımcı olabilir

"Biz de Saddam'ın zulmüne uğradık. "Saddam Sünnileri korudu" demek çok saçma." şeklinde konuşan Prof. Saatçi, "Irak'ta huzur ve barış için Kerkük Şiilerinin fanatik hareketleri bir an terk etmeleri gerekiyor" yorumunu yapıyor. Mukteda El- Sadr ile aralarında problem olmadığını vurgulayan, Türkmen aktivisti Saatçi, Sadr'ın yumuşak politikalarını takdir ettiklerini belirtiyor ve ekliyor: "Sadr bize yardım edebilir. Ama öncelikli yardımın Türkiye'den gelmesi gerekiyor. Eğer etmezse bu Türkiye'nin terör sorunun arttıracak bir gelişme olmasının yanında uluslararası imajını da yerle bir edebilir. Türkmenlerin elinin kolunun bağlı olduğunu bildiği halde Türkiye'nin müdahaleden kaçması halinde Türk halkı da hükümeti prostesto edecek ve ayağa kalkacaktır, kalkması gerekir. Türkiye'nin geri planda kalma tutumunun AB sürecinden ve 1 Mart Tezkeresi'nden kaynaklandığını düşünüyoruz."


iyibilgi.com

11 Mart 2007 Pazar

eski mısır tanrıları!

eski mısır tanrıları!

Mısırlılar,her tanrının görev ve gücünü açık bir şekilde tanımlamak veya kendilerini bu tanrılara bağlayan bağları hassas biçimde kurmak için uğraşmazlardı.Mısır tanrıları üstün kişiliklerdi.Onlar insanlardan önce yeryüzündeydi ve insanın sahip olamayacağı ölçüde büyük bir güce sahiplerdi.

Eski Mısırlılar,dünya işlerinin düzgün işleyişinin tanrıların keyfine bağlı olduğuna inanırlardı.O halde,onlarla en iyi ilişkileri kurmak gerekirdi.Bu da tanrılarla ilişki kurabilen tek kişi olan ve kendisi de yeryüzündeki tanrı,yaşayan Horus olarak kabul edilen firavunun göreviydi.Firavun her gün tanrıya yemekler sunar,gizli odada duran ve tanrıyı temsil eden heykeli yıkar ve dğiştirirdi. "Oğlu"nun iyi hizmetlerinden memnun olan tanrı ona karşılık olarak "sonsuz hayat,güç ve sağlık" verirdi.Firavun böylece tanrılarca Mısır'ın refahının vaat edilmesini tek başına sağlardı.Bununla birlikte firavunun her gün,imparatorluğun her köşesindeki tapınaklarda bulunması imkansızdı.Onun yokluğunda şehir sakinleri sırayla bu kutsal hizmeti üstlenirdi.



AMEN(Amon,Amun,Ammon,Amoun)
"Amen" "sakli olan" demektir.Teb'in bas tanrisidir.Esi Ame -net'le birlikte ilk tanrilardan biridir.Kutsal hayvanlari kaz ve koçtur.Orta Krallik döneminde sadece yerel bir tanriydi ama Tebliler Misir'a hakim olunca Amen önemli bir tanri oldu.18.Hanedan'dan itibaren Tanrilarin Krali oldu.Ünlü Amen tapinagi Karnak,dünyanin en büyük dinî yapisidir.Yeni Krallik boyunca Amen'in esi Mut olarak kabul edildi.Bu ikilinin çocugu Ay tanrisi olarak bilinen Khons(Chons)'tur.

AMEN-RA(Amon-Re)
Amen rahipleri tarafindan Yeni Krallik'a geçisi saglamasi için tasarlanmis karma bir tanridir.Bu Amen'in gücünü Ra'ya yansitir (veya tam tersi)

ANUBIS(Anpu,Ano-Oobist)
Anubis,Nephthys ve Seth'in(bazi efsanelere göre Osiris ve Isis'in) ogludur.Çakallarin mezarlar etrafinda dolasmasi nedeniyle çakal basli Anubis ölümle birlikte anilmistir.Ölen Osiris'i mumyaladigi için mumyalama tanrisi olmustur.Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir.Bu yüzden mumyalamayla görevli kisiler Anubis maskesi takarlar.Ölen kisi diger dünyada yargilanirken ona yardim eder.

ANUKET
Yukari Misir'da,Elephantin yöresinde Khnum ve Sati'nin kizi olarak bilinir.Kutsal hayvani ceylandir.Kus tüyleriyle kapli bir taç giyer ve soguk su tanriçasidir.

APIS
Sadece hayvan olarak çizilen ender tanrilardan biridir.Egemenlik alani Memphis'ti.Verimliligi temsil ederdi.Basinda günes diski ve uraeus yilani bulunan bir boga olarak çizilmistir.

ATEN
18.Hanedan zamaninda IV.Amenhotep tek tanri olan Aten'i yaymaya çalisti.Hatta adini da Akhenaten(Aten'in sevgilisi) olarak degistirdi.Aten her isininin ucunda bir el olan bir Günes olarak çizilirdi ve hayati temsil ederdi.Daha sonra Tutankhamon Misir'da Aten inanisina son verdi.

BAST(Bastet)
Bir Delta sehri olan Bubastis'te ortaya çikan kedi tanriç****ediler evde beslenmeye baslandiginda önemli bir tanri oldu.Aslan tan- riça Sekhmet'in olumlu yansimasidir.

EDJO
Yukari Misir'da Nekhbet'in esi olarak bilinen,Asagi Misir'in sembolü ve koruyucusu olan Delta'daki yilan tanri.Firavunun tacinin bir parçasidir.

GEB(Seb)
Shu ve Tefnut'un oglu,Nut'un esi olan Dünya Tanrisi.Kutsal hayvani ve sembolü kazdi.Yesil ve siyah derili bir adam olarak çizildi(Bitkilerin ve verimli Nil çamurunu renkleri).

HATHOR(Het-Heru,Het-Hert)
Eski zamanlardan beri tapilan inek tanri.Ismi "uzaktaki ev" veya "Horus'un evi" anlamina gelir.Gökyüzüyle baglantilidir.Edfu'da Horus'un esi olarak bilinir.Teb'de ölüm tanrisidir.Ama genel olarak ask,nese,dans,alkol tanrisi olarak kabul edilir.

HORUS(Hor)
Misir'in en önemli tanrilarindan biri,Osiris ve Isis'in ogludur. Çocuklugu boyunca Harpocrates(Hoor-Par-Kraat) ismini tasidi. Hain amcasi Seth'den babasini intikamini aldi ve tüm firavunlarin koruyucusu haline geldi.Yukari Misir'în patron tanrisidir.Seth'in Asagi Misir'in patron tanrisi olmasi nedeniyle Horus ve Seth'in savasi,Asagi ve Yukari Misir'in savasi haline gelmistir.Behdet'te "Behdet Horus'u" olarak bilinir ve kanatli bir günes diski olarak temsil edilir.

ISIS(Auset)
En önemli tanrica;anneligi,tedaviyi ve büyüyü simgeler. Evrendeki en güçlü büyücüdür.Ra'nin kendisinden Ra'nin gizli adini ögrenmistir.Osiris'in karisi Nephthys'in ikiz kardesidir. Horus'un annesi,Horus'un oglu Amset'in koruyucusudur. Isis Horus'u çocuklugu boyunca Seth'ten korumustur.Egemenlik bölgesi Abidos'tur.

KHNUM
Antinoe ve Elephantin'de koç basli bir adam olarak bilinir. Esi çesitli hikayelere göre Sati,Heqet veya Neith'dir.

KHONS(Chons)
Muhtesem Teb üçlüsünün üçüncü üyesidir(ebeveynleri Amen ve Mut'la birlikte.)Ay tanrisi olarak bilinir.Karnak'ta ona adanmis bir tapinak vardir.

MAAT
Adalet tanriçasi.Ismi "Adalet","Evrensel Düzen" anlamina gelir. Kafasinda bir devekusu tüyü tasir.Bu tüy diger dünyada, Osiris'in mahkemesinde,ölünün kalbi karsisinda bir terazide tartilir.Bu tartilmaya göre ölünün ruhu cezalandirilir veya ödüllendirilir.

MONTH(Mentu,Men Thu)
Amen yayginlasmadan önce Teb'deki ana tanri.Sahin basli bir insan olarak betimlenmistir.Savas tanrisidir.

MUT(Auramooth)
Amen'in karisi,Khons'un annesi.Ismi anne demektir.

NEFERTUM
Ptah ve Sekhmet'in genç ogludur.Taç giymis veya bir nilüferin üzerine oturmus bir genç olarak çizilir.

NEITH(Net,Neit,Thoum-aesh-neith)
Çok eski bir savas tanriçasidir.Deltada zekilik tanriçasi olarak bilinir.Yunan mitolojisindeki Athena'yla eslesir.Duamutef'in koruyucusudur.Timsah tanri Sobek'in annesidir.

NEKHBET
Yukari Misir patron tanriçasidir.Ikonografide bir akbaba olarak betimlenir.Kral ve kraliçenin tacinin bir parçasi,Edjo'nun esidir.



NEPHTHYS(Nebt-het)
Geb ve Nut'un en küçük çocugu,Seth'in karisi,Anubis'in anne- sidir.Seth Osiris'i öldürdügünde onu terketmis,Osiris'in canlanmasi için Isis'e yardim etmistir.Hapi'nin koruyucusudur.

NUT(Nuit)
Geb'in esi,Shu ve Tefnut'un kizidir.Gökyüzü tanricasidir.Yesil derili ve vücudu yildizlarla kapli bir kadin olarak resmedilmistir.

OSIRIS(Ausar)
Ölülerin koruyucusu ve yargilayicisidir.Abidos'da hüküm sürdü.Nut ve Geb'in ilk çocugudur.Ra dünyayi terk ettiginde dünyayi yönetmeye basladi ama Set onu öldürdügünde Isis onu tekrar canlandirdi.Böylece Osiris yeralti dünyasinin hükümdari oldu.Oglu Horus onun intikamini Seth'le savasarak ve onu yenerek aldi.Basindaki sapka Yukari ve Asagi Misir'in birligini simgeler.

PTAH
Memphis'te Dünya'yi yarattigina inanilir.Bazi efsanelere göre Thoth'un emirleri altinda çalistigina ve cenneti ve dünyayi yarattigina inanilir.

RA
Günes tanrisi ve "Yaratici" olarak bilinir.Sahin basy nedeniyle bazen Horus'la eslestirilir.Hakimiyet merkezi bugünkü Kahire olan Annu'ydu.5. Hanedan'dan dan itibaren firavunlara "Sa-Ra" (Ra'nin oglu)ünvani verildi.Shu ve Tefnut'un babasidir.

RA-HORAKHTY(Ra-Hoor-Khuit)
Karma tanri.Ismi"Ufuklarin Horus'u olan Ra" demektir.

SATI
Elephantin'de hüküm süren tanriça,Khnum'un esi ve Anuket'in annesidir.

SEKER
Isik tanrisi,ruhlarin yardimcisidir.Memphis'te Ptah'la eslestirilir. Sahin basli mumyalanmis bir adam olarak çizilir.

SEKHMET
Aslan tanriça.Memphis'te Ptah'in esi olarak bilinir.Ra'nin yarattigi Sekhmet,dogruluk tanriçasi olarak da bilinir.

SELKHET(Serket,Serqet)
Kafasinda zehirli bir akrep bulunan güzel bir kadin olarak çizilmis-tir.Kadinlara dogumda yardimci olur,akrep tarafindan sokulan insanlarin hayatini kurtarir.Isis'i Seth'ten korumak için Seth'e yedi akrep göndermistir.Qebhsenuef 'in koruyucusudur.Tutankhamon' un mezarindaki heykeli çok ünlüdür.

SET(Seth)
Eskiden Asagi Misir'in patron tanrisi olan Seth firtina ve çöl tanrisi olarak bilinirdi.Kardesi Osiris'i öldürerek Osiris'in oglu Horus'un,Isis'in ve Nephthys'in düsmanligini kazandi.Horus'la yaptigi savaslar,ayni zamanda Asagi ve Yukari Misir'in savasi oldu.Bu savasin sonunda Horus'a yenilerek çölde ta?amaya mahkum oldu.Misir'i çöllerden gelen yabancilardan koruduguna inanilir.

SHU
Rüzgarin ve atmosferin tanrisi.Ra'nin oglu ve Tefnut'un kocasi.

SOBEK
Arsinoe(Crocodilopolis)'de yasayan timsah tanri.Sobek 4 elementi de temsil ederdi(Ra'nin atesi,Shu'nun havasi,Geb'in topragi,Osiris'in suyu).Ölüler Kitabi'nda Sobek'in Horus'un dogumuna yardim ettigi,dolayisiyla Seth'in yenilmesine yardimci oldugu yazar.

TEFNUT
Bulutlarin tanriçasi,Ra'nin kizi ve Shu'nun esidir.Kutsal hayvani olan aslan basli bir kadin olarak çizilir.

THOTH
Ay'in,zamanin ve yazinin tanrisi.Esi Maat'tir.Thoth'un sekiz çocugundan en önemlisi Amen'dir.Hieroglifleri icat ettigine inanilir.

THOUERIS
Hippopotam tanriça.Verimlilik sembolü.Çocuklarin dogumuna yardim eder.Esi Bes'tir.

HERU-RA-HA
Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-Par-Kraat'tan olusan karma tanri.Ismi "Horus ve Ra'ya sükür" demektir

F i r a v u n l a r .:.



|Kleopatra|



M.Ö 69`da iskenderiyede dogdu.Aslen yunanlı olan 3.Kleopatra babası 11.Ptolemaios`un vasiyeti üzerine kardesi ile evlendi. (O zamanlar mısırda egemen olan yunanlılar mısır toplumuna karısmamak için kendi soylarrından olan kişilerle evlenıyolardı bu da akraba evlılıklerı sonucu özürlü insanların dugumuna yol acıyordu.....) Babası öldügünde 18 yasında olan Kleopatra tahta cıktı. Halkın içine girebilmek ve halkın kendisini benımsemesi için kendini mısır dinine verdi.Kardesi tarafından iktidardan uzaklaştırılıp sürgüne yollandı .Kleopatra iktidara yanında büyük Roma imparatoru SeZaR ile geri döndü. (Kleopatra bir halı içinde Sezar`ın sarayına girmiş ve bu büyük kralı kendine aşık etmişti....) Bu olaydan sunra kimsenin bilmedigi bir sebeple kardesi Nil sularında boguldu ....!

Kardeşinin aradan cekilmesi ile kleo tek basına iktidar koltuguna oturmustu.O sırada SeZaRdan bir cocugu oldu ve minik Sezarius`u alıp Romaya gitti. Kleo`nun en büyük hayali iki imparatorlugu birleştirip büyük İskenderin hayali olan bilinen tüm dünyaya sahip olmaktdı.M.Ö 44`de Sezar ölünce bu hayallerini ertelemek zorunda kaldı. (ama yanlızca kısa bir süre için.. ) SeZaR ölünce roma imp. 2 `ye ayrıldı ve tahta cıkan Octavio (Sezarın yegeni) ve MarcuS Antonius arasında. Doğu artık MarcuS tarafından yönetilmekteydi ve ilk işide Mısırı ziyaret oldu.



Kleopatraya delice aşık oldu ve Kleo tekrar yarıda bıraktı planlarını hayata gecımekde gec kalmadı.Octavius`a savas actılar.Actiumda yapılan savaşta kleo ve Marcus kacmak zurunda kaldı .İskenderiydeki sarayına dönen Kleopatra elbet Octavius `un MıSıRı ele geçirecegini biliyodu. MarcuS`da onu peşi sıra mısıra dündü ama korkunc bir haberle sarsıldı Kleopatrası ölmüştü intihar ertmişti.Bunu duyunca o da kendini öülümün kollarına bıraktı ama ölümüne sebep olan bu haber bir dedikodudan ibaret idi.Bunu haber alan Kleo artık tek basına kalmıstı mısır elinden ucup gitmek üzereydi ,tek yapıcagı hayatına son vermek olmuştu artık.Mısır dininde İsİs`in simgesi olan kobra yılanı ile intihar etti.Öldüğünde sadece daha 39 yaşındaydı. Plutark`a göre 9 dil bilen Kleo aşırı zeki bir kadındı ama herkesin bildigi gibi cok güzel de degildi.O salona girdigi zaman kimse bakmazdı bile derdi.Mısır Tanrısı İsİs ile kendini özdeştirmişti.SeZaR da Osiris dogan cocuklarıda Horus`u simgeliyordu.Ensest ilişki cocuğu,hafif meşrep ,sımarık ama işini ciddiye alan -bir kadın idi.

Isis :

10.000 adı olan bereket tanrıcası Reankarnasyonla mısır halkı tarafından Kleopatranın içinde yaşadına inanılıyordu.

Kleopatra`nın Sarayı M.Ö 300 yılında kurulan iskenderiye şehrinde bulunan Kleo`nun sarayı kleopatranın ölümünden 400 yıl sonra meydana gelen büyük depremlerle sular altına gömülmüştü.Tarihe damgasını vuran bu saray yaklaşık 2 sene evvel iskenderiye körfezinde tekrar büyük araştırmalar sonucu yer yüzüne cıkarıldı.Bulunan ilk parcalar sarayın girişinde bulunan büyük surlar oldu.Daha sonra sudan cıkan 2 sfenx burdaki kalıntıların Kleo`nun sarayı oldugunu kanıtladı bu gercekten büyük bir arkeolojik buluştu.

Sudan cıkan büyük yunan tanrısı Hermes`in heykeli ve kenti simgesi olan kıvrık yılan heykeli ilk bulunan bir kaç parcadan biriydi.Hiç bir zaman Kleonun tam bir resmı veya heykeli bulunamadı. Bulunan resim ve heykellerde hep baska türlü resmedilmişti.Ama bu kalıntılar içinden cıkan bir parada ilk defa Kleo`nun yüzü cok temiz ve güzel bir şekilde yapılmıştı. Sarayın yeri Strabon un çizdigi haritalrdan yola cıkılarak aramalara başlandı.
Kleopatra MıSıR`ın son hükümdari oldu ve yaşamını Tarihte büyük izler bırakarak sona erdirdi.



|Akhenaton|



Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskici, savasçi ve acimasiz kisilerdir. Bu firavunlarin ortak özellikleri Mısır'in çok tanrıli dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılastirmalaridir. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardir ki, digerlerinden çok farklidir. Bu firavun tek bir yaraticiya inanilmasi gerektigini savunmus ve bu yüzden özellikle çok tanrıli dinin kaymagini yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazi askerler tarafindan büyük baskiya maruz kalmis, sonunda da öldürülmüstür. Bu firavun MÖ 14. yüzyilda basa geçmis olan IV. Amenofis'tir. IV. Amenofis MÖ. 1375'te tahta çiktiginda yüzyillarin getirdigi bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karsilasti. Bu döneme dek toplum yapisi ve halkin kraliyet sarayi ile olan iliskileri degismeden gelmisti. Toplum dis olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapilarini kapali tutuyordu. Tutuculuk, yukarıda da açikladigimiz gibi, Mısır'in dogal cografi kosullarindan kaynaklanmaktaydi.

Firavunlarin halka benimsettirdigi resmi din, eski ve geleneksel olan her seye katiksiz bir bagliligi zorunlu kiliyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich söyle yaziyor:

Eski gelenegin kutsadigi bir çok aliskanligi kaldirip, halkinin, bunca garip bir biçimde betimlenmis sayisiz tanrısina saygi göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardi, o da Aton'du. Aton'a tapti ve onu günes biçiminde imgelestirtti. Öteki tanrılarin rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayini bugünkü El-Amarna'ya tasidi.

Babasinin ölümünden sonra genç yastaki IV. Amenofis, büyük bir baskiya maruz kaldi. Bu baskinin sebebi, geleneksel çok tanrıli Mısır dinini degistirerek tek tanrı inancina dayali bir din getirmis olmasi, ve her alanda köklü degisikliklere girismesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini teblig etmesine müsade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb sehrinden uzaklasarak Tell El-Amarna'ya yerlestiler. Burada "Akh-et-aton" adinda yeni ve modern bir sehir insa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hosnutlugu" anlamina gelen adini Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Egen" olarak degistirdi. Amon, çok tanrıli Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaraticisi" idi, ki bu sifatla Allah'i kast etmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.

Bu gelismelerden hosnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulundugu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altinda kaldilar.

Akhenaton'dan sonra basa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrıli dini yeniden yayginlastirdilar ve eskiye dönüs için önemli bir çaba harcadilar. Yaklasik bir yüzyil sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlik yapacak firavunu II. Ramses basa geçti. Ramses, bir çok tarihçiye göre Israilogullari'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu.



|Hatcepsut|



Tatmosis’in krallığı döneminde tüm piramitler yağmalandı. Mısır bir başıboşluk dönemindeydi. Tatmosis gömüleceği güvenli bir yer buldu, orası Krallar Vadisi’ydi. Krallar Vadisi’ne ilk gömülen kraldır ve burayı gizlice yaptırmıştı. Tatmosis cesur bir kumandandı. Hiçbir firavunun gidemediği yerlere kadar gitmiştir. 5 çocuğu oldu ancak sadece Hatçepsut yaşayabildi. Kral seçmek zor bir işti, erkek çocuğu ise yoktu. İkinci derece eşlerin de çocukları kral olabiliyordu. Hatçepsut Kralın ikinci eşinden olan (yarısoylu) 2.Tatmosis ile evlendi. Evlendiklerinde Hatçepsut 12, Tatmosis ise 20 yaşındaydı. Tatmosis 40 yaşında öldü. Zayıf biriydi ve savaşlara bile gitmedi. Bu dönem olaysızlık dönemiydi.

Nefruri diye bir kızları oldu. Hatçepsut 32 yaşındayken eşi öldü ve imar iskan programını başlattı. Bir yapı inşa ettirdi, hiçbir kraliçe böyle bir mezar inşa etmemişti. Sonra burası tapınak oldu. Bu kadın harika işler başarıyordu. Babasının enerjisi onda ortaya çıkmaya başlamıştı.





Hatçepsut’un heykelleri diğer kralların heykellerinden farklıydı. Yanakları dolgun olarak gösterilmiştir.Hatçepsut babası için iki dikilitaş yaptırdı. 95’er metre ve 350şer ton ağırlığında iki dikilitaş yedi ayda tamamlandı. 270 km.lik yolda kızaklarla sürüklendi. Karnak’ta ayağa dikilmesi gerekiyordu ama nasıl?



Mısır ABD’ye dikilitaş yaptı ama çok zor götürdüler. Teknolojileri (demiryolu hatıı ve buharlı makineler) olmasına rağmen dikiltaşı hareket ettirmek dört ay sürdü. Bu da muazzam işleri muazzam insanların yapabileceğini akla getiriyor.

Hatçepsut, Senmut’ı kızının öğretmeni olarak atadı. Ona bazı şanslar ve olanaklar tanıdı. Mısır’ın seçkinleri arasında Senmut’ın kendi tapınağı da vardı ancak bu tapınak gizlenmişti.

Mısır Hatçepsut sayesinde refaha kavuştu. 2.Tatmosis’in başka bir eşinden olan oğlu (Hatçepsut’ın üvey oğlu) 3. Tatmosis artık büyümüştü. O da kral olmak isteyecekti. Hatçepsut, iktidarını sürdürmek için firavun sıfatının aldı. Bu sıfatı alan tek kadındır. Takma sakal bile takıyordu.

Saraydan birisi Hatçepsut için şunu yazmıştır:

“Hatçepsut iki cinsin çıkarlarını birleştirdi. Herkes onun önünde eğilmeli”

Hatçepsut soylu kadınların öncüsü demekti.

3.Tatmosis Hatçepsut’un kral olmasından pek de rahatsız değildi. O eğleniyordu ve ordunun başındaydı. İkisi de bu durumdan hoşnuttu.



Hatçepsut Pant’a bir ticaret seferi yaptı. 15 büyük gemi Kızıl Denizde 380 km. yol almıştır. Tapınağının duvarlarında bu sefer harfi harfina kayıtlıdır. Afrika’daki kabile yaşamı ilk defa görülmüş veya dile getirilmiştir. Hatçepsut’un Mısır’ı bu işin üstesinden geldi ve başarı kazandı. Ancak zendin bir ülke böylesine uzun ve zor bir seferi yapabilirdi.

Senmut’un mezarında Hatçepsut’ın taş sandığı bulunmuştur. Böyle bir sandık ancak soylu birinin mezarında bulunurdu. Sıradan bir insan soylu bir sandık ile gömülmüştü. Bu sandık Hatçepsut’ın karliçelik döneminde yapılmıştı. Kral sıfatını alınca kendisine yenisini yaptırdı.

Senmut ve Hatçepsut’ın sevgili olduğu kesin olarak görülüyor. Bu da neden Senmut’un hiç evlenmediğini açıklıyor. Bu durum Mısır’da garip karşılanan bir durumdu.

Deir El Bahri Tapınağını yapan işçiler dinlendikleri zamanlarda duvarlara Hatçepsut ve Senmut’un aşk yaptığını çizmiş vebirçok resimde beraberken birbirlerine sevgi gösterirken görülüyorlar. Mısır bilimcilerin çoğu sevgili olduklarını iddia eder. Kimi araştırmacılar bu işin Senmut’ın yaptığını söylüyor ancak bu kanı kabul görmedi.

Sahel Adası, Mısır’ın ilan tahtası gibi bir yer olmuştur. Haznedar Ti, Hatçepsut’ı bir taşın üstüne resmetmiş. Haznedar Ti, Nubialılarla savaşta Hatçepsut’ın da bulunduğunu yazmış. Onun orduyla beraberken çok aktif ve idealist bir kadın olduğunu anlatmış.

Amonhotep de Hatçepsut’a nasıl sesleneceğini bilememiş, hem kadın hem de kral olduğu için kafası karışmış ve ona tutkusunu belirtmiştir.



Hatçepsut’ın tapınağının yanına Senmut’ın yeni bir tapınağı yapılmıştı. Bu normal bir durum değildi. Senmut hep yanaklarında kırışıklarıyla resmedilmiştir. Senmut tapınağına gömülmek istemişti. Duvarlarda ölüm kitabından sözler var. Tavanda astronomiyle ilgili çizimler var ve bu Mısır’da bir ilk olmuştur.



Senmut öldükten birkaç yıl sonra Hatçepsut da ölmüştür. Vadidedki en uzun ve derin mezar Hatçepsut’inkidir. Hatçepsut’ın mezarına ulaşmak için çalışmalar yapılmıştır fakat çalışmalar gitgide zorlaşmıştır ve mezar odasının girişi de kapalıdır. Howard Carter odaya ulaşmıştır ancak bu çok zor olmuştur. Duvar kaliteli değildi, kireçtaşıydı. Htachepsut’ın mezarında Senmut’ı aradılar ancak bulamadılar. İki mumya vardı birisi Hatçepsut ve diğeri de babasıydı. Kırmızı quartzdan iki sandık bulundu.

3. Tatmosis sonunda firavun oldu. Çok başarılı bir savaş adamıydı. 17 seferin başında da hep o vardı. Muhteşem anıtlar yaptırdı ama inşaatla hiç ilgilenmiyordu. Bu açıdan Hatçepsut’la çok iyi anlaştılar. Onlar ortak yöneticiler olarak resmedilmiş ta ki Hatçepsut’ın Kırmızı Tapınağı parçalanana kadar. Hatçepsut’ın tüm tapınaklardaki adları silindi ve çevresindeki erkeklerin adları yazıldı. Bir kadının kral olabileceğini kabullenmediler. Tarih yeniden yazıldı. Burada Hatçepsut hiç varolmadı. Tarih gerçeği bulmanın sadece bir yoludur...



Mumyalar bulundu. Bunlara Ramses 1, 2, 3, Hatçepsut ve Senmut’ınki de dahildi. Senmut’ın resminde gösterilen kırışıklar gözönünde bulundurulunca bir mumya Senmut ile bağdaşıyordu. Bu nedenle bu mumyanın Senmut’ın mumyası olma olasılığı büyüktür. Ejiptologlar bu mumyaya “yanakları kırışık, bilinmez adam” adını vermişlerdir.

Hatçepsut’ın 22 yıllık Hanedanı çok başarılı geçmiştir. Kendisinin yetiştirdiği erkekler tarafından hasıraltı edilmişti.

3.Tatmosis 20 yıllık krallığında neden Hatçepsut’ın izlerini silmeye çalıştı?



Çünkü o bir kadındı ve tek nedeni de buydu. Ancak bu gerçek görmezlikten gelinemez. En güzel tapınak Hatçepsut’ın tapınağıdır



|Ramses|



En büyük savaşı başlatan firavundur. Ramses savaşmayı biliyordu ancak İsrail Tanrısıyla yaptığı savaşta yenildi.

Babası Seti çok başarılı bir adamdı ve tapınaklar yaptırtmıştı. Bu tapınaklardan birinde politik bir ifade kullanıldıgı görülmüştür: 'Hükumdarlığımdan çok şey bekleyin'

Ramses 22 yaşında Ebu Simbel Tapınğnı yaptırtmaya başlamıştıç Bu tapınak Dagın içi oyularak yapılmıştır. Ramses yaşayan her varlıgın kendinden korkmasını istiyordu.

Ebu Simbel ve Ramses'in 4 dev boy heykeli 20 yılda yapıldı. Çok az bir teknolojiyle ve bu kadar az zamanda nasıl yapıldı hala bilinmiyor.

Nubia'dan Mısır'a geçenler Amon, Ra, Thoth ve Ramses'in bu heykellerinden korkuyordu.

Ramses eşi Nefertari'ye de tapınak yaptırdı ve 'Güneşin parladıgı kadın' yazıdırttı.

Teb'de tapınaklar inşa etti. Memfis'teki yönetimi ve başkenti Delta bolgesine taşıdı. Bu bölge sulaktı ve askeri harekata geçmek için uygun bir yerdi. Daha sonra Pi-Ramses adında yeni bir şehir yarattı. 25 yaşında en buyuk profesyonel orduyu oluşturdu. 25000 piyadeden oluşuyordu.

Kadeş Savaşı


Ramses savaşa hazırlandı Ra birligi yokedildi ve Ramses'in kampı savunmasız kaldı. Hitit casusları konuşturuldu ancak bir işe yaramadı. Ramses tuzaga dusurulmuştu. Sadece Amon birligiyle harekete geçebilecekti.

Herşeye rağmen Ramses kontrolu elşne almayı başardı. ' Ben yalnızım ama Amon beni koruyacak' dedi ve harekete geçti. Hititlilere 6 kere hücum etti. Yenilmek aklına bile gelmemişti. Hititliler kaçtı ve yenilgiyi zafere dönüştürmüş oldu.

Ölen Hitit askerlerinin sağ elleri kesildi ve üstüste kondu. Bu sadece birinci rounddu.

Ertesi sabah Ramses kişisel bir zafer kazandı. Hititler barış önerdi. Ramses barışı kabul etmedi ancak sadece ateşkesi kabul etti. Ramses'in Mısır'a dönüşü muhteşemdi ve savaşın her anını tapınak duvarlarına kazıttı.

Hititlerle ramses arasındaki bu anlaşma tarihteki bilinen ilk barış anlaşması olarak kabul edilir. Ramses'in Kadeş'i bırakma sebebi çıkış sırasındaki yenilgiyi kaldıramaması olarak gosterilebilir.

Ancak Kadeş savaşı daha önce oldugu bilinmektedir bu nedenle bu olasılık ortadan kalkar.


İsrail Savaşı


Deltada yaşayan İsrailliler artmıştı ve firavunla bazı çatışmalar ortaya çıktı. Musa Firavun'dan halkın gitmesi için izin istedi ancak Firavun izin vermeyince Musa asasını yere attı ve asa yılana dönüştü. Firavun bundan etkilenmemişti çünkü firavunun kendi adamları da bunu yapabiliyordu. Yere düşe yılan kafasını kaldırdı. Musa " Nil'deki balıklar ölecek ve Nil'in suyu igrenç olacak. Mısırlılar Nil'in suyunu içemeyecek" dedi ancak firavun yine de İsraillilere izin vermedi.

10 lanet gerçekleşecekti. Bu lanetlerin 10.su ise Mısır'da doğan herkesib ilk çoçukları ölecekti. Bu da gerçekleşmişti.

Bunun üzerine Firavun önce gitmelerine izin verdi sonra da vazgeçti.

Musa bir mucize gerçekleştirdi ve Nil'in suları ikiye ayrıldı ve İsrailliler kaçtı.Onları izleyen Mısırlılar ise boguldu. Firavun sonunda yenilmiştir.( Bu tarihte gercek olarak kabul edilmiştir ancaok Mısır tarihinde yazılı olanlar bunlar degildir.)


Bu olayın gerçekligi konusunda şüpheler mevcuttur. Eger bunlar gercekse neden herşeyi yazmayı adet edinen Mısırlıların kayıtlarında yoktur? Acaba tek neden Mısırlıların yenilgilerini kaydetmemeleri miydi?


Ramses bir gece bir rüya görür ve rüya yorumu yapabilenYusuf (joseph) çağırılır. Rüyada 7 şişman inek 7 zayıf ineği yemiştir.Yusuf'un yorumu 7 bereketli yılın ardından 7 kıtlık yılının gelecegidir.

Kıtlık donemi ge4rcekten de gelir ve Mısır buna daha önceden hazırlandıgı için hiç etkilenmeden atlatır.

Mısır'ın bir bolgesinde belli bir kayalık kutlesi vardır ve burdaki kayaların üstünde İsrail çıkışı kayıtlıdır ve çıkış burdan ögrenilebiliyor.Burada aynı zaman da savaş zaferleri kayıtlı ve İsraillilerin göçebe bir toplum oldugu belirtiliyor.

Ramses 67 yıllık hükümdarlıgının sonunda 92 yaşında öldü ve 100 çocugu oldu ( bu çocuklarının hepsi öz cocukları degildir).



Tüm tapınaklara oğullarının kabartmaları yapılmıştır.

Krallar vadisinde her mezar numaralandırılmış vaziyettedir. 5 numaralı mezar Ramses'in oğulları için yaptırılmış mezardır ve en geniş mezar oldugu bilinmektedir.

Çıkışa denk gelen firavunun Ramses ( adsız firavun) oldugu tarihte kesin olarak kabul edilmiştir.


Ramses tüm eşleri arasında en önem verdigi Nefertari idi. Ramses ve Nefertari Nil'e açıldılar ancak Nefertari öldü ve Ramses ona Mısır'ın en güzel tapınağını yaptırdı. Ramses Nefertari'nin ölümünden sonra çok değişti. Artık ordularının başında savaşamıyordu. Artık eski gucu kalmamıştı.

Ramses tum hayatı boyunca mezar ve anıtlara çok önem vermiştir ve yaptırdıgı her anıtın üstüne adını kazıtmıştır hatta kendisinden önce olanların üstüne dahi adını kazıtmıştır.Ramses döneminde ölüler tapınağı yapılmıştı ve bunun yapılması için tüm halkın çalıştıgı soyleniyor.

Dunyanın en buyuk sutunlu salonu olan Karnak Tapınagını da Ramses yaptırmıştır ve toplam 134 sütun vardır.

Ebu Simbel Tapınagının önüne ise 20şer metre yuksekliginde 4 tane oturan Ramses heykeli yaptırdı. Ayaklarının dibine de kızkardeşi ve 3 kızının kucuk heykelleri yerleştirilmiştir.



|TUTH-ANKH-AMON|



Tuthankamon'un Lord Carnarvon'un cabalari sonucu ortaya cikarilan mezarindan cikan en degerli parca olan ustu degerli taslarla bezenmis maskesi..

Akhenaton ve Nefertiti'nin 6 kızı ve bir oğlu olmuştu. 6 kızı da bilinmeyen sebeplerden ölmüştü ve Akhenaton lanetlenmiş kral olarak goruldu. Amarna şehrindeki 17 yıllık dönem boyunca Aton tek tanrı olmuştu. Athenaton'un oğlu Tuth-ankh-aten yarı(üvey) kızkardeşi Ankhesenamon ile evlendi. Tutankhaten adını degiştirdi ve tuthankamon yaptı.

Tutankhamon firavun olmasından bir sure sonra Ey vezir oldu. Saraya giriş çıkış ve kararlar Ey'den çıkıyordu.

Tutankhamon 20 yaşında gizemli bir şekilde öldü. Ölümünün ardından birisi Tutankhamon'un izlerini çalışmıştır.



Cenaze günü 12 adam Tutankamon'un çekerken Ey bu kişilerin arasında degildi. Ey'in üzerinde panter derisi ve başında da firavun tacı vardı. Ey Tutankhamon'u alt edip firavun olmayı başarmıştı.

Ankesenamon bunun üzerine düşmanı olan Hitit Kralına bir mektup yazmış ve bu mektupta resmen yalvarmıştır. Krala onun çok fazla oglunun oldugunu söylemiş ve oğullarından birini göndermesini istemişti. Bir hizmetçiyle evlenemeyecegini söylemişti. Kral bunun bir numara olduğunu düşünerek reddetmişti. Ankesenamon tekrar mektup yazmış ve neden böyle düşündügünü sormuş. Eeğer doğru olmasaydı kendini küçük düşürmeyecegini ve ona yalvarmayacagını yazmış ve tekrara bir hizmetçiyle evlenemeyeceğini söylemiş. ( bu mektuplar şuanda beyşehirde muzede bulunuyor.)

Saraydan birinin onu evlenmeye zorladıgı kesindi. Sonunda kral oğlunu yollamış ancak Mısır sınırlarına ulaşamadan öldürülüyor.

Ey sonunda Ankesenamon'la evlendi. Ankesenamon'un kurtulmaya calıştıgı hizmetçi Ey'di ve sonunda Ey firavun olmuştu.



Günümüzde bulunanların arasında bir yüzük vardı ve bu yüzüğün üstünde 2 kartuş vardı. Bir kartuşta Ey'in diger kartuşta ise Ankesenamon'un adı yazılıydı. Yani bu yüzük evlendiklerine dair bir başka kanıt oldu.

Ey firavun olduktan 3 yıl sonra öldü. Mezarında eski eşi Tey'in de adı geçiyordu ancak isim silinmişti.

Tutankhamon'un mezarına bakıldığında çiftin birbirine çok bağlı olduğu fikri ediniliyor. Duvarlardaki figurlerde birbirine dokunurken veya yardım ederken resmedilmiş. Örnegin bir resimde Tutankhamon avlanırken Ankesenamon ona okunu uzatıyor. Kolkola dururken resmedilmişler. Bulunanların arasında Tutankhamon'un Ankesenamon için yaptırdığı altından bir tabla var. Üstünde hiçbir işleme olmayan bir lamba var. Lamba çok sade ancak yanınca üzerinde Tutankhamon ve Ankesenamon'un resmi oluşuyor.

Ankesenamon'un 2 düşük yaptığı mezarındaki 2 mumyadan anlaşılıyor. Birisi 5 (mumyalanmış) ve digeri ise 8 aylık (yarı mumyalanmış) olmak üzere ikisi de kızmış.

Tutankhamon'un mezarına Nefkeperur gibi zengin ve sağlıklı olsun yazılmış.

Aped festivalinde Karnak tapınağında Tutankhamon'un resmi görevler yapmış olduğu da duvarlardaki kayıtlardan görülüyor.



Tutankhamon 20 yaşındayken ölmüştür. Mezarı acıldıgında çok zengin bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Mısırlılar'ın ısı kullanmadan altını şekle konusunda uzmanlaştıları burda bulunanlardan da gayet iyi anlaşılmaktadır. Tabutu 120 kg ve 0.5 cm kalınlıgında altından yapılmıştır. Altın maskesi de bulunmuştur.



Mısırlılar altının güneşten geldiğine inanıyordu (dünyanın oluşumu). Altın Ra'nın simgesiydi. Firavunlar kendilerini altınla kaplıyorlardı.

Burada Ankesenamon'un öldürülmüş olabileceğine dair kanıtlar vardır.

Tutankhamon'un taş mezarı açıldıktan sonra X-ışınlarıyla incelenmişti. Kafasının arkasından darbe aldığı görülüyor ancak yüzüstü yatar pozisyonda iken alınmış bir darbe olduğu saptanmıştı.

Neden öldüren kişi bulunmaya çalışılmamıştı ve yargılanmamıştı? Çünkü bu işi vezirin yönetmesi gerekiyordu ve vezir bu işi yürütmüyordu. Vezir'i de kimse yargılayamıyordu.

Bugün onca yaptığından sonra kimse vezir Ey'i tanımıyor. Mezarı soyulmuş ve biriktirdiği tüm mirası çalınmış ve duvardaki yazılar da silinmiş.

Tutankhamon krallar vadisinde günümüze kadar gömülü kalan tek firavundur.

8 Mart 2007 Perşembe

Dünya Çapında Araştırma..

TEK SORULUK ANKET

Dünya çapinda bir anket yapilmis.
Sadece bir soru sorulmus "Lütfen dünyanin geri kalan kismindaki yiyecek
eksikligine bir çözüm ile ilgili kisisel görüsünüzü dürüstçe belirtiniz."
Anket büyük bir basarisizlikla sonuclanmis. Çünkü;
Afrika'da insanlar "yiyecek" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.
Bati Avrupa'da insanlar "eksiklik" kelimesinin neanlama geldigini
bilmiyorlar.
Dogu Avrupa'daki insanlar "kisisel görüs"ün ne anlama geldigini
bilmiyorlar.
Orta Dogu'da insanlar "çözüm"ün ne anlama geldigini bilmiyorlar.
Güney Amerika'daki insanlar "lütfen" kelimesinin ne anlama geldigini
bilmiyorlar.
Israil'deki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldigini
bilmiyorlar.
Ve Amerikada'ki insanlar "dünyanin geri kalan kismi"nin ne anlama
geldigini bilmiyorlar.

25 Şubat 2007 Pazar

ABD FİLİSTİNE YARDIMI ENGELLEYEN KARAR ALDI

Amerikan Temsilciler Meclisi, Filistin Yönetimi'ne her türlü para yardımını yasaklayan bir kararı kabul etti.



Hamas hükümeti tarafından idare edilen Filistin Yönetimi'ne doğrudan ve dolaylı yardımı yasaklayan karar tasarısı, Temsilciler Meclisi'nin önde gelen cumhuriyetçi ve demokrat sorumlularının desteğiyle 361'e karşı 37 oyla kabul edildi. Oylamada 9 çekimser oy çıktı.
Oylamadan hemen sonra Beyaz Saray, bu kararı desteklemediklerini açıklayarak, bunun insani yardım konusunda Başkan'ın elini kolunu bağladığını bildirdi.
Öte yandan ABD Başkanı George W. Bush, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile ilk kez Beyaz Saray'da görüştü.
Bush, görüşmede, Filistin lideri Mahmud Abbas ile diyaloğun başlatılması ve her türlü tek yanlı girişimden kaçınılması isteğini dile getirdi.
Görüşmeye yakın kaynaklar, ABD Başkanı'nın görüşmede ayrıca Olmert'in Batı Şeria'daki izole Yahudi yerleşim birimlerinin kaldırılması konusundaki kararlılığını da sınama olanağı bulduğunu belirttiler.

ABD'DEKİ İSRAİL LOBİSİ NE KADAR GÜÇLÜ?

www.sonsaniye.net Mearsheimer ve Walt`a göre “İsrailci lobi” merkezi bir önderlik altında bütüncül-birleşik bir hareket olmayıp, bilakis bireyler ve organizasyonların oluşturduğu gevşek bir koalisyon yapısı arz etmekte


Washington’da ABD Kongresi’ne yönelik olarak kullanılan “İsrail’in işgali altındaki bölge” deyimi belli aralıklarla gündeme gelir. Bu tabirle Yahudi lobisinin Amerikan politikasına uyguladığı her renk ve boyuttaki güçlü etkisi kastedilir. Burada bir hususu hemen belirtmek gerekir ki, İsrail lobisi, mensuplarının çıkarlarını ABD başkentinde temsil eden ne en büyük ne de en güçlü organizasyondur. İç politikada, karşılaştırmalı olarak bakarsak en etkili lobi “Amerikan Senyorları Lobisi” AARP (Üst Düzey Yetkililer Lobisi), ya da “Silah Sahipleri Lobisi” NRA’dır.

Dış politikada ise hiç şüphesiz en etkili iki lobi Petrol Lobisi ve Silah Endüstrisi Lobisi’dir. ABD politikasına etki etmek ve baskı uygulamak Washington’daki günlük rutin işlerdendir. Elbette geçen günlerde yaşanan lobici Jack Abramoff olayında olduğu gibi hukukun sınırları çiğnenmediği müddetçe… Ancak İsrail lobisi bir noktaya kadar yegâne ve eşsiz olma özelliğine sahip bulunmaktadır. Washington’da bir toplumsal kesimin ya da endüstri kesiminin çıkarlarını temsil eden değil, bilakis yabancı bir ülkenin, Siyonist Bernard Rosenblatt’ın yirminci yüzyılın başında söylediği gibi “Ortadoğu’daki küçük Amerika” olan İsrail’in çıkarlarını temsil eden bir lobi olarak algılanmaktadır.


Elbette ABD’de çok sayıda etnik lobi bulunmaktadır: Ermeni lobisi, Alman, Yunan, İrlanda ya da Küba lobileri gibi… Ancak daha çok yerel sınırlarda kalan bu lobilerin güçleri, seçmenleri harekete geçirme yeteneği temeline dayanmaktadır. Buna karşılık İsrail lobisi her şeyden önce finans akıtıcısı olarak ortaya çıkmakta ve lobi ülke çapında kendine yakın aday ve politikacıları desteklerken politik muhaliflerine karşı da mücadele vermektedir. Hiç şüphesiz Washington’daki en etkili lobiciliği gerçekleştiren, 1948`de kurulmuş olan, ülke çapında 100 bin üyesiyle ve yıllık 33 milyon doların üzerindeki bütçesiyle American Israel Public Affairs Committee (AIPAC)’dır.


AIPAC kendi web sitesinde, Washington’da bir yılda “100’den fazla kanun çıkarma inisiyatifi”nin arkasında durduğunu, desteklediğini gururlanarak ilan etmektedir. Bu kanunlar arasında Dışişleri’nin itirazına rağmen 2004’te Kongre’den geçirilen “Global Anti-Semitism Awareness Act” (Anti-Semitizme Karşı Evrensel Bilinç Uyandırma Kanunu) gibi yasalar bulunmakta. Yasa metninde şöyle bir tespit bulunmaktadır: “İsrail’deki veya işgal altındaki bölgelerdeki gelişmelere karşı yapılan İslami direniş” ya da “güçlü anti-İsrailci görüş ve kanaatlere sahip olma” gibi olgular, Yahudi düşmanlığı seklindeki tutumlar olarak kabul edilmelidir.


Daha az tanınan, ancak ABD’de etkisi hiç de az olmayan (Conference of Presidents of Major Jewish Organizations) Yahudi Organizasyonları Genel Başkanlar Konferansı ismini taşıyan 51 Yahudi organizasyonunu bünyesinde barındıran bir şemsiye organizasyon niteliğindeki CPMJO’dur. Bu Başkanlar Konferansı adlı organizasyon bir şahin olan Malcom Hoenlein’in yönetimindedir. Bu şahin görüşlü başkanın 90’lı yıllarda Filistin’deki militan Yahudi yerleşimcileri finansal olarak desteklediği bilinmektedir. Malcom Hoenlein en iyi lobi faaliyetini Amerikan yönetimi nezdinde ve Beyaz Sarayda gerçekleştirmektedir.


Bütün bu bilgiler kamuoyu tarafından bilinmektedir. Pekala iki Amerikalı ünlü siyasal bilimci profesör Chicago üniversitesinden John J. Mearsheimer ve Harvard`tan Stephen M. Walt’ın hazırladıkları 82 sayfalık araştırmada “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” başlığıyla konuyu ele almalarıyla ortaya çıkan bu büyük heyecan ve sansasyon nereden kaynaklanmaktadır. Niçin, bir kısmı çok şiddetli olmak üzere, iki profesörü ya “cesaretli aydınlar ve uyandırıcılar” ya da “Yahudi düşmanı ikiyüzlüler ve yalancılar” seklinde nitelendiren tepkiler ortaya çıkmakta.


Yani ABD medyasının olayı pek de gündemine almaması ve soğumaya bırakmasına rağmen Washington’da bir bardak suda fırtına koparılmaktadır. Bu arada hazırlanan çalışmanın İngiltere’de “London Review of Books”ta kısaltılmış bir versiyonu yayınlandı. Öte yandan bu gelişme “Financial Times“in bu ay başında bir baş makale yazısı ile konuyu tekrar gündeme getirmesine vesile oldu: “Biz niçin ABD-İsrail ilişkilerini tartışamayız?” Cevabı da dergi şöyle veriyor: “Refleksler… O refleksler ki açık tartışmaları savunma ve serbest araştırmalar söz konusu olunca çok olağan bir şekilde uyanık olmaktalar… Ancak konu İsrail’i ilgilendirince ve özellikle de ABD dış politikasını şekillendirmede İsrailci lobilerin oynadığı rol olunca, Amerikan politik elitlerinin en azından büyük bir bölümü kör ve sağır olmakta.”


Mearsheimer ve Walt bu rolü nasıl tanımlamaktalar? Özellikle de “1967 Altı Gün Savaşı”ndan sonra İsrail’le ilişki, ABD dış politikasının ana ekseni oldu, seklinde bir tespit yapmakta iki profesör. Bu yaklaşım, ABD’nin Yahudi devletini kayıtsız şartsız desteklemesine ve de Washington’un Ortadoğu’da demokrasiyi yaygınlaştırma çabalarına rağmen, Arapları ve Müslümanları öfkelendirmekte ve nihayetinde sadece ABD’nin güvenliğini değil dünyanın büyük bir bölümünün güvenliğini tehlikeye düşürmekte.


Bununla birlikte yazarlar şu görüşü de savunmakta; iç politika düşünceleri hariç olmak üzere neredeyse dış politikayı tamamen İsrail lobisinin aktiviteleri yönlendirmekte. Bu lobiciler aktif ve dinamik bir şekilde Irak saldırısını desteklediler ve bugün de Suriye ve İran’a karşı bir askerî saldırıyı talep etmekteler: “Eğer ABD politikasına yönelik bu çabalar başarı kazanırsa, İsrail’in düşmanları zayıflatılmış ya da imha edilmiş olacak, İsrail Filistinlilerle tek başına hesaplaşma imkanı bulacak ve her şeyden önce de Amerikalılar savaşacak, ölecek, yeniden yapılandıracak ve mali yükü çekmiş olacaklar.”


Mearsheimer ve Walt`a göre “İsrailci lobi” merkezi bir önderlik altında bütüncül-birleşik bir hareket olmayıp, bilakis bireyler ve organizasyonların oluşturduğu gevşek bir koalisyon yapısı arz etmekte. Bu lobi Yeni Muhafazakâr entelektüellerin ve evangelik Hıristiyanların aktif ve dinamik yardımlarıyla ABD dış politikasını İsrailci (proisraelische) bir istikamete yönlendirmek için çalışmakta. Yazarlara göre İsrailci lobi Amerikan Yahudilerinin karakteristik temsilcileri de değiller. Çünkü lobi, Filistinlilerle barışı reddeden Likud politikasına yakın düşmekte, sertlik yanlısı aşırılar ve şahinler tarafından yönetilmektedir.


Eskiden olduğu gibi Amerikan Yahudilerinin genel çoğunluğu ise Demokratları seçmektedir. İki yazar da, ana hedefi milli çıkarları korumak ve desteklemek olan bir realist dış politikayı savunmakta ve yaptıkları araştırmayı da bu çerçevede bir “tartışmaya katkı” olarak görmekteler. Ancak polemik yanlış kesimlerden gelen büyük övgülerle hızlı başladı: Ku-Klux-Klan örgütünün eski başkanı David Duke haricinde Filistinli militan Hamas temsilcileri de bu tezler hakkında müspet görüş belirttiler. Bir de tam aksi yönde, yazarların araştırması, “komplo teorilerini yayma” ve hem “Ajitasyon-Propagandayla paralelleşme” hem de “Neo-Nazi edebiyatı” gibi suçlamalara maruz kaldı.


Daha da önemlisi ABD’li entelektüel Noam Chomsky’nin eleştirileridir - ki o son dönem Washington dış politikalarını hiç de tasvip etmemekle ünlü birisidir. Radikal solcu Chomsky “Znet” isimli internet dergisinde şu yargıya varmakta; bu iki yazar öne sürdükleri argümanlarda Amerikan Enerji Lobisi’nin rolünü ve önemini küçümsemişlerdir. Ve Ortadoğu’daki Amerikan politikasının başka yerlerdeki dış politikasına çok benzer olduğunu niçin açıklamamışlardır.


Chomsky’ye göre her şeyden önce bu işlerden Beyaz Saray karlı çıkmakta; araştırmadaki teze göre “ABD yönetimi kral koltuğuna hiç eleştirilmeden oturtulmakta ve kendisinden kurtulmanın mümkün olmadığı mutlak güce sahip bir lobi tarafından boğazına yapışılmaktadır.”


Buna karşılık Mearsheimer ve Walt`in tezleri İsrail’de hemen hemen hiç bir heyecan uyandırmadı. Gerçi İsrailliler, Amerikalılardan daha cesur olarak, Yahudi devletini ilgilendiren konularda daha açık, daha şiddetli karşı saldırı yaparak tartışma yapmaya alışkındırlar. Bunun dışında İsrail eski adalet bakanı Yossi Beilin gibi bir İsrailli ise, İsrailci lobilerin etkisini kendi ülkesi için daha çok ters tepki doğurucu olarak göstermekte; “bazı kimseler tamamen yanlış olmasına rağmen AIPAC’ı İsrail’in uzun kolu olarak görmekte”. Bu değerlendirmeye John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt da katılmakta; “İsrailci lobiler daha az güçlü olsaydılar ve ABD Ortadoğu politikası daha dengeli olsaydı, bu durum belki de İsrail için daha iyi olurdu.”

Ignaz STAUB-İsviçre Tages Anzeiger gazetesi Yazarı

Çeviren: Aydın K. Sancaklı

HİZBULLAH VE HAMAS'A DESTEK BİLDİRİSİ

Önde gelen Batılı muhalif kalemlerden Lübnan'daki Hizbullah ve Filistin'deki Hamas direnişine destek çıktı. Bir manifesto yayınlayan aydınların bu bildirisinin genişlemesi bekleniyor. Bildiriyi imzalayan aydınlar arasında Tarık Ali, Noam Chomsky, Eduardo Galeano, Howard Zinn, Ken Loach, John Berger ve Arundhati Roy da var.


İşte o bildiri...

"ABD destekli İsrail saldırısı, Lübnan'ı felç etti, ateşe ve öfkeye boğdu. Kana'daki katliam ve can kayıpları, sadece 'orantısız güç kullanımından' ibaret değil. Uluslararası yasalara göre, bu bir savaş suçu.
Lübnan'ın sosyal altyapısının, İsrail hava kuvvetleri tarafından kasıtlı ve sistematik imhası da savaş suçu.

İsrail'in hedefi bu ülkeyi bir İsrail-ABD vilayeti statüsüne indirgemek. Bu girişim geri tepiyor, zira dünyanın dört bir köşesindeki insanlar olan biteni dehşetle izliyor. Lübnan'da nüfusun yüzde 87'si şu an Hizbullah direnişini destekliyor. Bu destek Hıristiyan ve Dürziler arasında yüzde 80, Sünni Müslümanlar arasındaysa yüzde 89 oranında. Öte yandan, ABD'nin Lübnan'ı desteklediğine inanan Lübnanlıların oranı yüzde 8.

Saldırı çoktan planlanmıştı
Fakat, İsrail'in bu eylemleri 'uluslararası toplum' tarafından kurulmuş herhangi bir mahkeme tarafından yargılanmayacak, zira bu korkunç suçları destekleyen veya bunlara kayıtsız kalan ABD ve müttefikleri böyle bir şeye izin vermeyecek.

Hizbullah'ı yok etmek için yapılan Lübnan saldırısının çok uzun zaman önce hazırlandığı artık açık. İsrail'in işlediği suçlara, ABD ve onun her daim sadık müttefiki Britanya da yeşil ışık yaktı. Blair, ülkesinde kendisine karşı ezici bir muhalefet olmasına rağmen tutumunu değiştirmedi.

Direnişi destekliyoruz
Lübnan'ın tadını kısa süreliğine çıkardığı barış sona erdi ve felç edilmiş bir ülke unutmayı umduğu bir geçmişi hatırlamaya zorlanıyor. Lübnan'a dayatılan devlet terörü Gazze gettosunda da tekrarlanıyor; 'uluslararası toplum'sa bir köşede durmuş, olan biteni sessizce izliyor. Bu arada Filistin'in geri kalanı, ABD'nin doğrudan katılımı ve müttefiklerinin üstü örtülü onayıyla ilhak edilip parçalanıyor.

Bu vahşetin kurbanlarını ve ona karşı direnenleri destekliyoruz. Hükümetlerimizin bu eylemlerdeki suç ortaklığını teşhir etmek için elimizdeki bütün araçları kullanacağız. Filistin ve Irak işgalleriyle Lübnan'a yönelik geçici olarak 'durdurulan' bombardımanlar sürdükçe, Ortadoğu'da barış da olmayacak.

ABD ve Britanya, İsrail'in Lübnan'da savaş suçu işlemesine destek veriyor. Hükümetlerimizin bu suça katkısını teşhir etmek için elimizden geleni yapacağız."

İSRAİL BBC'DEN RAHATSIZ OLDU

İngiliz yayın kurumu BBC, İsrail-Lübnan savaşı sırasındaki haberleri nedeniyle ''tek yanlı'' haber vermek ve ''Hizbullah yanlısı'' yayın yapmakla suçlanıyor.


Jerusalem Post gazetesinin haberine göre, İsrail Dışişleri Bakanlığı, vatandaşların, BBC'nin yeniden boykot edilmesi, Lübnan'daki savaşla ilgili ''tek yanlı'' haberleri nedeniyle BBC muhabirlerinin çalışma belgelerinin geri alınması baskısı altında...

Haberde, diplomatik yetkililerin de BBC haberlerinin ''tarafsız'' olmadığını söyledikleri belirtiliyor. Kudüs'teki yetkililerin,
''haberlerinde, tarafsız olmak yerine, BBC'nin adeta Hizbullah'ın adına çalıştığı izlenimi verdiğini gördüklerini'' ifade ettikleri de kaydedildi.

Dışişleri Bakanlığı Medya ve Kamu İşleri Genel Müdür Yardımcısı Gideon Meir'in bu konuda yorum yapmaktan kaçınmasına rağmen, İsrail'in 1. Kanalı'ndaki bir konuşması sırasında verdiği örnek hatırlatıldı. Buna göre, Meir, London Times'da 24 Temmuzda yayımlanan Stephen Pollard imzalı bir makaleyi hatırlattı ve Pollard'ın, BBC'nin bir programının adeta Hasan Nasrallah tarafından yazıldığı izlenimini verdiğini yazdığını kaydetti.

Başbakan Ehud Olmert'in Basın Sözcüsü Miri Eisen de aynı kanaldaki değerlendirmede, BBC'nin savaşın ilk haftasındaki haberlerinin düzgün olduğunu, ancak sunucusunun Hayfa'dan Beyrut'a gittikten sonra, yayınlarının (Arap kanalları) El Cezire ve El Arabiya benzeri olduğunu ifade etti.

Gazete, 2003 yılındaki Filistin olayları sırasında, İsrailli yetkililerin BBC haber programlarını boykot ederek, 7 ay mülakat
vermediklerini ve BBC habercilerinin brifinglere alınmadıklarını da hatırlattı

KUDÜS'ÜN KUTSAL ALANINDA ÇATIŞMA

İsrail'in Haremüşşerif yakınındaki hafriyat çalışmasını protesto eden yüzlerce Filistinli ile İsrail polisi arasında çatışma çıktı.


Haremüşşerif İslam'ın üçüncü en kutsal alanı olarak kabul ediliyor

Güvenlik güçlerinin protestocuları dağıtmak için plastik mermi ve gözyaşartıcı gaz kullandığı, Filistinli göstericilerin de buna taş atarak yanıt verdiği bildiriliyor.

Bazı Filistinlilerin El Aksa camisi içinde barikat kurdukları da gelen haberler arasında.

Filistinliler Haremüşşerif yakınındaki hafriyat çalışmalarının durdurulmasını istiyor.

Bu çalışmalar, El Aksa camisinin de içinde bulunduğu kutsal bölgeye yeni bir yürüme yolu inşa edilmesini hedefliyor.

Filistinliler inşaat çalışmaları sırasında Haremüşşerif'in temellerinin tahrip olabileceğini düşünüyor.

Müslüman dini liderler inşaat faaliyetlerine muhalefetlerini dile getirmek için Cuma gününü "tepki günü" olarak ilan ettiler.

İsrail yetkilileri ise inşaat çalışmalarının Haremüşşerif'in korunması için gerekli olduğunu savunuyor ve alanda yapısal bir tahribat olmayacağı konusunda güvence veriyor.

Müslümanlar tarafından İslam'ın üçüncü en kutsal alanı olarak kabul edilen Haremüşşerif, Yahudiler tarafından da, birinci ve ikinci Yahudi tapınaklarının burada olması nedeniyle kutsal sayılıyor.

İsrail polisi bugünkü çatışmalarda 17 gösterici ile 15 polisin yaralandığını bildirdi.

BBC'nin Kudüs'teki muhabiri Matthew Price, şu sırada Filistinlilerle polis arasında çıkan çatışmaların küçük çaplı olmasına rağmen, Haremüşşerif'in son derece hassas bir alan olması nedeniyle, yaşanan gerginliğin bölgede daha büyük şiddet olaylarının fitilini yakacak potansiyele sahip olduğuna işaret ediyor.

Hafriyat çalışmalarının geçtiğimiz Salı günü başlaması ardından, Filistinlilerin protestolarının yanısıra, Arap ülkelerinden de çalışmaların durdurulması çağrısı gelmişti.

27 Ocak 2007 Cumartesi

İsrail istihbaratının Türkiye korkusu

İsrail’in Herzliya kentinde bir araya üst düzey savunma ve istihbarat analistleri, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği görüşünde. İşte ayrıntılar:

Guardian gazetesi, İsrailli üst düzey savunma ve istihbarat analistlerinin, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği konusunda hem fikir olduğu ifade edildi.
Gazetenin başyazısında, İsrailli üst düzey istihbarat ve savunma analistlerinin bu hafta yıllık toplantılarını yapmak üzere İsrail’in Herzliya kentinde bir araya geldiği belirtildi. Yazıda, üst düzey analistlerin, Ortadoğu’nun geleneksel siyasi haritasının değişmekte olduğu konusunda fikir birliği içinde bulunduğu kaydedildi.
“TÜRKİYE VE İRAN SÜPER GÜÇ OLUYOR”
İsrail’in de anlaşmaları kestiği bölgede baskın Arap ülkeleri olan Mısır ve Ürdün’ün etkisinin azaldığı vurgulanan yazıda, buna karşın Türkiye ve İran’ın bölgesel süper güçler olarak etkilerinin arttığı ifade edildi. İsrail’in Batı Şeria işgaline direnişle birlikte Pan-Arabizm’in yerini İslamcılığa bıraktığı kaydedilen yazıda, artık öncü direniş örgütlerinin El Fetih ya da Filistin Kurtuluş Örgütü değil Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütüyle ilişkisi bulunan Hizbullah ve Hamas olduğu belirtildi.
Yazıda, Filistin’de El Fetih ve Hamas arasındaki çıkmazın süreceği ve barışın gelmeyeceği ancak buna karşın bir iç savaşın da yaşanmayacağı öngörüldü. Yazıda ayrıca, İsrail’in bu konuda Filistinli mahkumların serbest bırakılması gibi bazı adımlar atabileceği kaydedildi.
“İSRAİL İRAN İÇİN İZOLASYON KAMPANYASI BAŞLATTI”
Guardian gazetesinin başyazısında ayrıca, İsrail’in İran’ı dünya finans pazarlarından izole etmek istediği, bu yöndeki kampanyanın da dün Eski İsrail Dışişleri Bakanı Benyeman Netanyahu’nun Londra ziyaretiyle başladığı ifade edildi.
Yazıda, bu yöndeki ilk “salvonun” Tahran’da yatırım yapan Batılı emekli sandıklarını hedef alacağı belirtildi.
İSRAİL VE AHMEDİNEJAT MAHKEMELİK OLACAK
Guardian gazetesi ayrıca İsrail’in, İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejat’a “İsrail haritadan silinmeli” sözleri nedeniyle 1948 Genova Soykırım Konvansiyonu kapsamında dava açacağını da kaydetti.

23 Ocak 2007 Salı

Uzerimizde Oynanan Yahudi Oyunları

YAHUDİ’NİN MİLLİYETÇİLİK OYUNU

“Biz dünya halklarını milliyetçilik damarlarından yakalarız. Bu damarları öyle pompalarız ki neticede bu duygular dini inançların üzerine taşarlar, daha sonra vatan, millet, bayrak gibi kelimelerle onları topluca savaşlara sürükleriz.” (YAHUDİ PROTOKOLLERİNDEN)

Bu protokolde Yahudi’nin, milletlerin milliyetçilik duygularından nasıl istifade ettiğini görüyoruz. Bu duygulan Almanya’da -Hitler- en iyi şekilde istismar etmiş, ve bir hiç uğruna Almanya’yı mahvetmiştir. Bizde de milliyetçiliği körükleyen kişiler vardır. Hatta bunlardan öyleleri vardır ki söylediği sözün nere-ere vardığını düşünmeden ben önce Türk’üm, son­ra Müslüman’ım derler. Oysa yüce Peygamberimiz milliyetçilik davası güderken ölenler, bizden değildir buyurmaktadır. Allah (C.C.) bu milletin evladını Yahudi’nin milliyetçilik oyunundan korusun, ve bütün Müslümanları bu tuzağa düşmekten muhafaza etsin. Yahudi’nin milletlere benimsetmeye çalıştığı asrî milliyetçilikte dinden, maziden bahsedilemeyeceği ileri sürülmektedir. Milliyetçilikten dini attık, tarihse mazidir, mazide (meşum) uğursuzdur, böyle bir mazi “asri şuuru millinin” sıhhatini bozar, o halde elimizde dinsiz mazisiz, tarihsiz, ananesiz, hudutsuz Yahudi’nin tabiriyle hür bir milliyetçilik! kalıyor yeni nesillere intikal ettirilmemeye süratle unutturulup yok edilmeye mahkum, ismi var cismi yok fakat ismine bile tahammül edilemeyen bir milliyetçilik. İste bu milliyetçilik tarihi, dini, ananevi gerçekliğini yitirmiş milliyetçiliktir. Bu milliyetçilik Yahudi’nin istediği İDEAL milliyetçiliktir! Ne enteresandır ki Yahudi için yukarıdaki zorunluluklar yoktur. 0 hem koyu TEVRAT şeriatçısı, hem ananeci, hem ırkçı, hem inkılapçı, hem de laiktir. Onun koyu dindar olması milliyetçiliğine zarar vermez. Fakat bizler şeriatçı olursak milliyetçi olamayız, milliyetçi olursak şeriatçı olamayız, acaba bu zorunluluk Yahudi için neden yoktur da bizim için mevcuttur. Çünkü Yahudi yıllardır bizim toplumumuza şeriatçılıkla milliyetçilik bağdaşmaz diye telkin etmektedir.

Oysa Müslüman Kuranına bağlı iyi bir şeriatçı vatanı için gözünü kırpmadan ölen iyi bir vatanperver milletini seven iyi bir milliyetçi ve bunlarla beraber dünyadaki bütün din kardeşlerini seven hakiki bir ümmetçidir. 0 hiçbir zaman Yahudi’nin Türk milletinin içine soktuğu “Ne Arap’ın yüzü ne Şam’ın şekeri” veya Laik Kemalistlerin dediği gibi “Kabe arabın olsun anıtkabir bize yeter” gibi sözler sarf etmez. 0 bu sözler sebebiyle İslam dünyasının parçalanıp bu hale geldiğini şu anda (Bosna başta olmakla beraber) ne denli ızdıraplar çektiğini düşünür. 0 Lavrenslerin Orta Doğuyu İslam imparatorluğu olan Osmanlı’dan koparmak, Müslümanları Arap, Türk, Acem diye bölüp parçalamak, şimdi de doğuyu Kürt devleti adı altında parçalayıp Ermeni devleti kurdurmaya çalıştıklarını bilir. Dün Türk’ü Arap’a, Arap’ı Acem’e kötüleyenler kimse bugün de Müslüman Kürt ile Müslüman Türk’ü bir birine düşman edip boğazlatmaya çalışanlar aynı Yahudi ve Yahudi’ye hizmet eden laik dönmelerdir. Yüce Peygamberimiz dünyanın bir ucunda bir Müslüman’ın ayağına diken batsa diğer ucundaki Müslüman bu acıyı duymalıdır buyurmuştur. Dikkat edilirse burada Türk, Arap,Acem duymalıdır buyurmamıştır. Hangi milletten olursa olsun Müslüman duymalıdır buyurmuştur. Bu durum ümmet olmanın getirdiği inceliktir. Ve ümmet şuurunun en uç noktasıdır. Hangi milletten olursa olsun Müslümanları kardeş yapan ortak kelimeleri vardır ki bu da “LA İLAHE İLLALLAH”dır. Ne yazık ki Laik T.C.in başındaki Laik Yahudi uşaklarıyla Yahudi basın bizi yıllardır Yahudi’ye dost, Müslüman milletlere düşman etmişlerdir. Onların söyledikleri ve yazdıkları pis Araplar, gerici Acemler, kıro Kürtler bu saydıklarımızla bağlarımızı koparmamızı fakat lanetli İsrail’i tanımamızı, Yahudi vatandaşlarımızı üzmememizi, İsrail’e hemen su vermemizi, İsrail’le savunma paktı! kurmamızı, fakat Irak’ta mamasızlıktan ölen Ahmet’lere, Mehmet’lere mama satmamamızı, Bosna’ya yardım etmemeyi, İsrail’in taşlarla kemiklerini kırmaya çalıştığı Filistinlileri terörist ilan etmemizi ve daha neleri neleri bize öğütlerler. Müslüman Türk milleti başındaki bu Yahudi uşaklarından kurtulmayı ne zaman düşünecek ve ne zaman tekrar bütün dünyadaki Müslümanları birleştirip mazideki şanlı İslam imparatorluğunu kuracaktır. Bugün dünyadaki ezilen Müslümanlar kendisinden medet beklemektedir. Yahudi’nin Osmanlı’yı yıkışından bu yana hepsi kan ağlamaktadır. İşte bir Filistinlinin itirafı “Biz Osmanlı’nın kıymetini bilemedik”

3 Ocak 2007 Çarşamba

İSRAİL'İN MESCİD-İ AKSA HEDEFLERİ

Uzun bir aradan sonra, geçtiğimiz hafta içinde Kudüs sokaklarında yeniden kan döküldü. İsrail'in fanatik politikacısı ve eski "Lübnan Kasabı" Ariel Şaron'un Kudüs'teki Müslüman mabedi Mescid-i Aksa'yı ziyaret etmesi, Filistinli Müslümanlarda halklı bir tepki uyandırdı ve ardından büyük bir kıyım başladı. İsrail askerleri gerçek mermi kullandıkları silahlarla Filistinlilere ateş açtılar ve yine masum Filistinliler İsrail kurşunlarıyla can verdi.
Bu konuyu ele alan yorumcuların çoğu, Ariel Şaron'un bir provokasyon yaptığına, yani Filistinlileri kasten kışkırtarak bu olaylara sebebiyet verdiğine hemfikir. Peki ama acaba bu provokasyonun amacı ne? İsrail politikasının ve toplumunun Ariel Şaron tarafından temsil edilen fanatik kesimleri bu provokasyonla ne yapmak istiyorlar?

Provokasyonun yerinin Mescid-i Aksa olması, bu sorunun cevabını da kendiliğinden ortaya koyuyor. Çünkü Mescid-i Aksa, Yahudilerin "tapınak tepesi" (Temple Mount) adını verdikleri ve çoğu Yahudi tarafından Siyonist rüyanın en önemli sembolü sayılan bir hedef.

Bu hedefin radikal Yahudiler için ne denli önemli olduğunu anlayabilmek için, Siyonizm'in tarihine bir göz atmak ve Mescid-i Aksa'nın bu tarih içindeki konumunu anlamak gerekmektedir.




Siyonistlerin Mesih İnancı

19. yüzyılın sonunda siyasi bir hareket olarak ortaya çıkan Siyonizm'in milliyetçi, modern ve laik Yahudiler tarafından ortaya atıldığı ve dolayısıyla "dini" bir hareket olmadığı sıkça anlatılan bir hikayedir. Ancak hikaye, gerçeği ancak kısmen yansıtmaktadır ve bir de gözlerden uzak kalan bir yön vardır.

Bu yön, "dindar Siyonizm" olarak bilinen ve "sağ Siyonizm" ya da öteki adıyla "Revizyonist Siyonizm" olarak tanımlanan akımla da oldukça ilişkili olan bir harekettir. Dindar Siyonizm, bir Yahudi Devleti'nin kuruluşunu yalnızca ulusal bir hareket olarak gören laik Siyonizm'den farklı olarak, İsrail'in kuruluşunu Yahudi dinindeki geleneksel "Mesih" inancı çerçevesinde yorumlamıştır.

Bu inanca göre, Yahudiler, Allah tarafından "seçilmiş" olan üstün bir halktır, ve diğer ulusları yönetme hakkına sahiptirler. Ancak bu "yönetme hakkı", diğer uluslar tarafından gasp edilmiştir. Hakkın yerine getirilmesi, "Seçilmiş Halk"ın yeryüzü egemenliğine ulaşabilmesi ise, ancak Hz. Davud soyundan gelecek olan Beklenen Mesih'i yeryüzüne inip Yahudiler'e önderlik ederek Kudüs merkezli bir Krallık kurması ile gerçekleşecektir.

Bu inanca göre Mesih'e karşı "itaatsizlik" yapacak olan ulusların durumu ise oldukça zordur! The Universal Jewish Encyclopedia, şöyle yazar: "Mesih geldiğinde diğer milletler ya fethedilecek, ya imha edilecek ya da dinlerinden döndürüleceklerdir. Ama sonları ne olursa olsun, o tarihten sonra İsrail için sıkıntı kaynağı olmaktan çıkacaklardır." (The Universal Jewish Encyclopedia, vol. 7, s. 503)

Mesih'in gelişi, Yahudilerin binlerce yıllık tarihi boyunca hep beklenmiştir. Ama en çok da, MS 70'da Romalılar tarafından Kudüs'ten kovulmalarının ardından güçlenmiştir. 70 yılında Romalılar, Kudüs'teki Hz. Süleyman Tapınağı'nı ikinci kez yıkmışlar, şehirdeki Yahudilerin büyük bölümünü katletmiş kalanları da sürmüşlerdir. Geriye Tapınak'tan yalnızca tek bir duvar kalmıştır; o da bu "yıkım"ım anısına Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüştür. Mesih geri geldiğinde ise, inanışa göre, Tapınak yeniden inşa edilecek ve buradan dört bir yana hükmedecektir.

İşte bu nedenle de, Mesih'in gelişi ile Kudüs'teki Tapınak'ın yeniden inşası, Yahudilere göre birbiri ile çok yakından ilişkili olan iki "vaad"dir.




Dindar Siyonizm'in Mesih ve Tapınak Yorumları

Yahudiler tarafından asırlardır beklenen bu iki büyük gelişme, 19. yüzyıla kadar uzak bir hayal görünümündeydi. Ancak Siyasi Siyonizm'in doğuşu ile birlikte, Yahudiler, 19. yüzyıl sonra Kudüs'e dönmek için ciddi bir girişim başlattılar. Hareket dini kimlikleri zayıf Yahudilerce yönetiliyordu belki, ama dindarlar bu girişimde çok büyük bir anlam görmüşlerdi. Onlara göre, siyasi bir hareket olan Siyonizm, gerçekte Mesihi dönemin artık başlamak üzere olduğunun göstergesiydi.

"Dindar Siyonistler"in başını çeken Abraham Yitzhak HaCohen Kook, Siyasi Siyonizm'in Atchalta D'Geula (Mesihi Kurtuluşun Başlangıcı) ya da B'Ikvata D'Meshicha (Mesih'in Ayak Sesleri) olduğunu söyleyerek bunu en açık biçimde ifade etmişti. Kook'a göre, 1917'de yayınlanan ve Siyonizm'e resmi İngiliz desteği sayılan Balfour Deklarasyonu, Filistin'e yapılan Yahudi göçleri ve büyük devletlerin Siyonistlere verdiği destek; tüm bunlar Mesih'in gelişinin yakın olduğunu gösteren alametlerdi. İsrailoğulları Mesihi dönemde yaşıyorlardı ve yüzyıllardır beklenenler yakında gerçeğe dönüşecekti.

Kook ve diğer Dindar Siyonistler tarafından yapılan yoruma göre, "insani" çabayla, yani Siyasi Siyonizm'le başlayan süreç, "ilahi" bir gelişme olan Mesih'in gelişi ile devam edecekti. Ancak bu hedefe varılabilmesi için Yahudilerce Mesih'in gelişinden önce yapılması gereken-ve Mesih'e ortam hazırlayacak olan-üç misyon vardı. The Universal Jewish Encyclopedia bu misyonları şöyle anlatır:

Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ile birlikte Haham Hirsch Kalischer tarafından geliştirilen teori diğer hahamlarca da kabul gördü. Buna göre, Mesih'in dönüş süreci, doğal olaylarla başlayacaktı: Yahudilerin Filistin'e yerleşme isteği ve diğer milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi ile. Mesih'in ortaya çıkışı ve vaadedilen mucizelerin gerçekleşmesi için gereken şartlarsa şunlardı: Kutsal Topraklar'da büyük ve yeter sayıda Yahudinin yerleşip devlet kurulması, Kudüs'ün ele geçirilmesi ve Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi. (The Universal Jewish Encyclopedia, vol. 7, s. 502)

Bu üç şartın birincisi olan Kutsal Topraklar'daki Yahudi nüfusunun arttırılması, Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948'de kuruldu. İkinci şart, yani Kudüs'ün ele geçirilmesi, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda yerine getirildi. 1980'de Kudüs "İsrail'in ebedi başkenti" ilan edildi...

Dolayısıyla, Mesih'in gelişini sağlayacak misyonlardan geriye bir tek Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak, Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüş olan Süleyman Tapınağı.

"Peki Tapınak'ı inşa etmek zor birşey midir?" sorusu akla gelebilir hemen. Öyle ya, İsrailliler için bir Tapınak inşa etmenin zorluğu nedir? Zorluk, Tapınak'ın inşa edilmesinde değildir. Eski Tapınak'ın bulunduğu alan üzerinde bugün iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra. Tapınak'ın yapılabilmesi için bu iki mabedin de yıkılması gerekmektedir. Pürüz dünya Müslümanlarıdır. Onlar, varoldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin vermemektedirler...

İşte son bir hafta içinde yaşadığımız ve Kudüs sokaklarını kana bulayan çatışmaların anlamı da burada gizlidir.




Likud ve Tapınak

Siyonizm'in sol kanadı, İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra İşçi Partisi'ne dönüştü. İşçi Partisi, devleti kuran partiydi ve 1977 yılına dek de kesintisiz iktidarda kaldı. Buna karşın, sözünü ettiğimiz "dindar Siyonizm" ise, eskiden beridir faşizan öğeler taşıyan "Revizyonist Siyonizm"le bütünleşti ve İsrail'in kurulmasıyla birlikte "Herut" partisi oluşturdu. Bu radikal parti, bir kaç küçük partiyle daha birleşerek 1970'lerin başında "Likud" adını aldı. Herut'u kuran, Likud'a dönüştüren ve 1982'deki Lübnan işgalinin sonrasına dek de liderliğini yürüten kişi, "İsrail sağının en büyük lideri" sayılan Menahem Begin'di. Begin'i İzak Şamir izledi. Menahem Begin ve İzak Şamir gibi büyük isimlerin ardından

Likud'un ve genel olarak İsrail sağının en itibarlı ismi ise, hemen her zaman Ariel Şaron oldu. İsrail'in 1982'deki Lübnan işgali sırasında Sabra ve Şatilla kamplarındaki 2 bin Filistinli'yi kadın çocuk ayırdetmeden gözünü kırpmadan öldürten Şaron, fanatik siyonistlerin gözünde büyük bir kahraman olmuştu.

Begin, Şamir ve Şaron gibi isimlerin temsil ettiği İsrail sağının gizli "megalo idea"sı ise, hep Kudüs Tapınağı'nı yeniden inşa etmek oldu. Bu inşanın gerçekleşebilmesi için de, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'nın yıkılması gerekiyordu.

Nitekim İsrail sağı, el altından desteklediği " Machteret Yehudit" adlı bir örgütle bu hedefi bir kez denedi.




Yahudilerin Mescid-i Aksa'yı Yıkma Girişimi

1984 yılının 27 Nisanında İsrail'de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria'daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji'ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuzüç tanesini de yaralamışlardı.

Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit'in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs'ün, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'yı havaya uçurmak için çok detaylı bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri'ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra'yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe'nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa'yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi'ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.




Yahudi Çetesi'ne Gizli Destekler

Eylem İsrail otoriteleri tarafından durdurulmuştu belki, ama bu gönülsüz bir engellemeydi. Çünkü, Machteret Yehudit'in üyeleri, aslında pek çok kişinin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, Likud hükümeti, Machteret Yehudit'e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı.

İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebiliyordu: "Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar." Likud müttefiki radikal Gush Emunim partisinin önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirdi. (Robert I. Friedman, Zealots for Zion: Inside Israel's West Bank Settlement Movement, 1.b., New York: Random Hause, 1992, s. 31)

Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail'in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit'in daha önceki eylemlerini-Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji'nin taranması gibi-biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı.

Friedman'ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa'yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını farketmeleri üzerine Machteret Yehudit'i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir'in örgütün üyeleri için "harika insanlar" deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken "bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği" şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit'e uzun süre engel olmadığını, çünkü "üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini" söylemişti. Friedman, "Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek" demektedir. (Robert Friedman, Village Voice, 12 Kasım 1985)

1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Başta Likud olmak üzere her partiden, hatta "solcu ve laik" ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi'nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu "harika insanları" hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.

Dolayısıyla, Machteret Yehudit'in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, Likud yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmiyordu. Likud, özellikle de Likud'un Ariel Şaron gibi şahinleri, eylemin yalnızca yöntem ve zamanlama açısından yanlış olduğunu düşünüyorlardı, ama temel mantık doğruydu.

Nitekim çok gecikilmeden yeni ve daha az radikal olan bir yöntem bulundu.




Yeni Yöntem: Mescid'in Altının Oyulması!..

Machteret Yehudit'in ortaya çıkmasından bir yol sonra, 1985'te, İsrail hükümeti Mescid-i Aksa'nın altındaki kazı çalışmalarına hız verdi. Bu şekilde Mescid'in altı oyulacak ve küçük bir sarsıntı sonucunda kendiliğinden yıkılması sağyanacaktı.

Haftalık Aksiyon dergisi, 13-19 Mayıs 1995 tarihli sayısında "İsrail Mescid-i Aksa'yı yıkıyor!" başlığıyla verdiği bir haberde konuya değinmiş, Mescid'in altında gizlice yürütülen kazı çalışmalarını belgelemiş ve şöyle yazmıştı:

"İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde... İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor... (bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak."

Uzun yıllar Kudüs'te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz ise, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:

Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak'ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum ama yapılacak. (Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill & Company, 1986, s. 105)

Houston İkinci Baptist Kilisesi'nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak'ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon'un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor:

"Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı'dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek." (Ibid., s. 99)

İşte İsrail'deki aşırı sağın mantığı budur. Amaç, Tapınak'ı ne olursa olsun inşa etmektir; çünkü Mesih'in gelişi buna bağlıdır. Tapınak'ın inşası için İslam mabedlerinin yok edilmesi gerekmektedir. Yahudi Devleti, bu işi mabedlerin "altını olmakla" uzun vadeye yaymıştır. Belki de, "insan eliyle" yapılacak bu hazırlıktan sonra, Mescid-i Aksa'yı çökertecek küçük bir deprem beklenmektedir.






Sonuç

İsrail'in radikallerinin Kudüs konusunu sürekli bir çatışma sebebi haline getirmeleri, bu bölgedeki Müslümanlara karşı terör eylemleri düzenlemeleri ve provokasyonlar gerçekleştirmeleri, buraya kadar incelediğimiz Tapınak saplantısı nedeniyledir. Ariel Şaron'un sahneye çıkarak Filistinlileri tahrik etmesi ve yeni bir kan gölüne kasten sebebiyet vermesi de, Siyonizm'in Tapınak rüyasıyla ilgilidir. Bu gibi provokasyonlar, İsrail ve Filistinliler arasındaki muhtemel bir uzlaşmayı imkansız hale getirmek, bölgede gerilim ve çatışmayı sürekli ayakta tutmak için yapılmaktadır. Şaron gibi radikaller, bu daimi çatışmanın bir gün kendilerine Tapınak'ı inşa edecek bir fırsat sunacağını ummaktadırlar.

Ancak bu gibi hesaplarla tüm Ortadoğu'yu kana bulama peşinde olan İsrailli radikallerin hiç bilmedikleri bir gerçek vardır:

Eğer onların bir hesabı varsa, kuşkusuz Allah'ın da bir hesabı vardır.

Kaynak : http://www.fesih.com/

"Eğer onların bir hesabı varsa, kuşkusuz Allah'ın da bir hesabı vardır." Tabi vardır ama onu düşünüp güvenmek yeterli değildir. Harekete gecmemiz lazımdı ve lazım da ....

2 Ocak 2007 Salı

Atatürk İsrail’e nasıl bakıyordu?/ Filistin’i Kim Sattı?

Atatürk İsrail’e nasıl bakıyordu?
Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk”ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar”.
Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin”de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail”in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler.
İsrail muharref Tevrat-Tora”ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova”nın seçkin kavmi, Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev”ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora”nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor. Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi”nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud”a şöyle bir göz atmak bile yeter. Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail”in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir.
Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar. Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi”nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti”ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır.
Fatih Sultan Mehmet”in doktoru Yakup Paşa”dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi”den, Menderes”in MİT müsteşarı Behçet Türkmen”e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad”ı Azam”ı Ahmet Salih Korur”a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail”in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk.
Cemil Meriç”in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi. Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye”de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK”yı takip etmek için bile ABD”li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin”de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi.
Atatürk İsrail için ne düşünüyordu? Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk”ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu”da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi Devleti”nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin”e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed”in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam”ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı”ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk.
Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk”ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal”in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı? İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz.
Milli Gazete -Lütfü ÖZŞAHİN31 Temmuz 2006 10:51
*******************************************************************************************************************
Filistin’i Kim Sattı?
Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları Temmuz 1882’lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, siyonizmin lideri Theodor Herzl’in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştır.(1) II. Abdülhamid Theodor Herzl’in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newslinski aracılığı ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:“Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarının askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Musevîler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.(2)
“Filistin’i satmayız”
Fakat buna rağmen bugün olduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa’da “Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek, Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde bulunacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç olmazsa Hayfa dahil Akkâ sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı. Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar, hükümetimiz Arap memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir” diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasî bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.(3)
Siyonistlere tedbir
II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevîlerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudîlerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. (…) 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi Mûsevîlerin Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.
Filistin’i satanlar
15 Ağustos 1893’de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akkâ’nın eski Umumî Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz.(4)“Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin’de iskânları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirscb’in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti. Bu işte onlara Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanevetti, yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akkâ Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azâsından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel’i Lübnan ahalisinden Selim ve Nasrullahi’l-Havarî’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbâte çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık parası almışlardı. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişahın iradesi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, selâhiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı. Böylece bir gecede 140 Yahudi aile Osmanlı vatandaşı olarak Osmanlı fakirlik ve ilmuhaberi verilerek birçok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”Şikâyetçilere göre Hayfa ve Akkâ’da bu yolla Yahudilerin iskânı sürekli hâle ettirilmiştir. Bundan başka Baron Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı. Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır. Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı. Yine dönümü 3 kuruşa alınan beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı. Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı. (…) Yahudîlerin maddî fedâkârlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir. Bunlardan biri olan Maykerî Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine Yahudî köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudîler bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri haps ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.(5)
(1) Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar,İstanbul 1991, 3. Baskı, Çağ Yayınları, 55-63
(2) Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973, s. 108-109
(3) Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 91
(4) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
(5) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39 Bu yazı Tarih ve Düşünce dergisinden alınmıştır.
Kasım 27, 2006

Kaynak : http://kendihalinde.wordpress.com/

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik