pislik yahudiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pislik yahudiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2007 Perşembe

"Türkiye’ye karşı PKK ve İran’ı destekliyorlar"

"CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir ( Ne Demek istiyor lam bu ). Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır." Bu sözler usta gazeteci Scott Sullivan'a ait. Dahası mı?

CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. ( Yaraamı yesinler )

Sorun şu ki Cumhuriyetçilerin yönetiminde ABD, İran’ın bir eyaleti konumuna düşmüştür. CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. Gates ve Edelman, ABD’nin İran Devrim Muhafızları ile bağından da sorumludurlar. Devrim Muhafızları, İran’ın tek bir komuta altında toplanmış SA ve SS subaylarıdır. Irak’ın yeni ordusunda ve polis gücünde de komuta zincirini ele geçirmişlerdir. Suudi Arabistan üzerine altı ay önce hazırlanan ve Gates tarafından reddedilen bir Beyaz Kitapta İran, Devrim Muhafızları’nı Irak’ta devlet içinde devlet kurmak için kullanmakla suçlanıyor. Bu esnada Gates başka türlü düşünüyor.

Gates, Rice ve Halilzad, bir yandan İran’ı korurken Türkiye’ye de savaş ilan etmiş bulunuyorlar. Son üç haftada üçü de, Irak Kürtlerinin bölgesinden, alenen Kürtlerin yeni mega-devletlerini tanımlamak için kullandıkları “Kürdistan” adıyla söz etti. ( Mega devlet miş tanımıyom lan ben bu yazarı kasıtlı mı kullanıyor diyor insan, Petrolle Mega devlet olunmaz , Devlet kurmak ve yönetmek ayrı bir karakterdir. Türk Geçmişini iyi öğrensinler devletler nasıl kurulur nasıl yok edilir öğrenirler de anlarlar belki ) Üçü de Türkiye’yi, Irak’taki üslerinden topraklarına sürekli saldırılar düzenleyen PKK’yı yok etmek için Kürt bölgesine girmemesi için uyardı.

Türkiye kendini savunmak zorundadır ( Bu makale ne diyor Tam anlaşılmıyor , ama Türklerin kendini savunması kerküke girme yüzeysel bakışıyla olmaz . Amerika PKK yı destekliyor da eksik ve yanıltıcı. Amerika- Yahudiler - PKK nın kendisi daha aydınlatıcı bir cümle. Türkiye kendini savunacaksa öncelikle yahudiler ve Amerikaya karşı aynı silahla ve aynı en az aynı derinlikte bu piç kurularına karşılık verebilmelidir. Sonra gerekenler elbet sıraya gelir ). İki ay önce Türkiye’nin Irak’ta Kerkük’ü (Iraklı Kürtler burayı, İran’la birlikte Irak’ı bölmenin bir girizgahı olarak ilhak etmek istiyorlar) almalarını tavsiye etmiştim. (Bkz: Turkish Weekly, “Turkey Must Strike İmmediately in Kirkuk/ Türkiye Bir An Önce Kerkük’e Girmelidir”)

Türkiye Irak’ta ABD güçlerinin ana çıkış güzergahını kontrol eden Basra Limanı’nı da almalıdır. Şu anda Basra, İran yanlısı milis gruplarının elindedir. Basra’yı kontrol eden, Irak’ın petrol sanayisini de, İran Körfezine çıkışını da kontrol eder.

Daha da önemlisi şu ki Basra’yı kontrol eden Bağdat’a da hakimdir. Gates ve Edelman, Basra’nın İranlıların eline geçmesini yeğler. İranlılar, yerel İngiliz komutanların BBC’den aktarılan ifadelerine göre Basra’da İngiliz askerlerini taciz ederek ve onlara saldırarak Basra’yı almanın yollarını zorlamaktadır. Geçen hafta da İranlılar İngiliz güçlerini bölgeyi terk etmeye zorlamak için şu on beş İngiliz askerini rehin aldı. Gates ve Edelman, Kürtleri ve İranlıları, Irak’ı mini devletlere bölmekten vazgeçirecek bir hamlede bulunmayacaktır. Çoğu Sünni Iraklı direnişçi bunu biliyor ve bu yüzden Irak’ı yıkacak olan Kürtlerle İranlılara boyun eğmektense savaşa devam etmeyi yeğliyor. ABD, Sünni direnişçileri dizginlemek istiyorsa Türk güçlerinin Suriye ve kısmen de İranlıların desteğiyle Kerkük ve Basra’ya girmelerine yeşil ışık yakmalıdır. İşte bu olduğu gün İran kesin yenilgi alacak ve Ahmedinejad da yeni bir iş aramaya koyulacaktır.

Scott Sullivan
(The Conservative Voice - 30 Mart 2007)
Dünya Gündemi

7 Nisan 2007 Cumartesi

Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Sevaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriştiği Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail’in istediği biçimde “dişleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.

Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz.”

Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu’nun savaş günlerinde Suudi Arabistan’da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.



Ancak, bilindiği gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti’ne.



Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” şeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler’i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler’i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduğu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaşması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la işbirliğine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti… Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney’de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney’de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da Bağdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taşeron” işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz” şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… Ortadoğu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor.

Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye’ye konuşlandırılan Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiği gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.

Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.

Kaynak : http://otvav.wordpress.com

1 Nisan 2007 Pazar

Yabancı alımlar durdurulamıyor! Gizli tapu savaşları -1

Topraklarımız İsrailliler başta olmak üzere yabancılara nasıl satılıyor? Araziler kara para aklama aracı olarak nasıl kullanılıyor? Banka hortumcuları arazileri nasıl hortumluyor? Kim ne kadar arazi aldı? Alamayanlar hangi yöntemleri kullandı… İşte yanıtları... iyibilgi özel

3 Temmuz 2003 tarihinde Tapu Kanunu'nda yapılan değişiklikle, yabancı uyruklu gerçek kişilerin yanında, yine yabancı uyruklu tüzel kişiliğe sahip ticari şirketlerin de ülkemizde taşınmaz edinmelerinin önü açıldı.

Daha önce başkaları üzerinden mülk edinen yabancılara ait kurumlar artık rahatlıkla gayr-ı menkul alabilecekti. Önemli miktarda satışın ardından, 2005 yılı sonlarında çıkarılan yasayla arazi satışlarına bazı kısıtlamalar getirildi ama yüksek miktarda kıymetli arazi zaten elden çıkmıştı. Yine de-bu kısıtlamalara rağmen- gayr-ı resmi satışlar devam etti.

Parselizasyon!..

"Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası"nın yayınladığı rapora göre Türkiye’den toprak alan yabancı uyruklular arasında ilk 5 sırada; Yunanistan, Almanya, İngiltere, Suriye ve Avusturyalılar bulunuyor. Gerçekleştirilen bir başka araştırmaya göre, ülkemizdeki turizm merkezleri Antalya, Aydın, İzmir ve Muğla’da şu ana kadar 41 bin 362 yabancı, 32 bin 635 adet mülk satın aldı.
En fazla mülk satışı 14 bin 124 ile Antalya’da olurken, bu ilimizi 8 bin 218 ile Muğla, 5 bin 744 ile Aydın, 4 bin 549 ile de İzmir izledi. Kapladığı alan bakımından ise yabancılar en fazla Muğla’ya rağbet etti.

Turistik yörelere yatırımda İngilizler başı çekerken, 16 bin 436 İngiliz’in 4 ilde edindikleri taşınmaz sayısı 11 bin 807’yi buluyor. Bu arada gayr-ı menkule yatırımda İngilizler Muğla’yı, Almanlar, Hollandalılar, İrlandalılar ve Norveçliler Antalya’yı, Yunanlıların ise İzmir’i (!) tercih ediyor.

Atatürk'ün köşkünü sahipleneceklermiş!

Türkiye'de arazi ve mülk satışlarının "gayr-ı resmi" olarak en çok olduğu bölge ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi(!) Dikkat çekmek istemeyen Suriyeliler ve Lübnanlılar, Suriye kökenli başka ülke vatandaşları üzerinden araziler alıyor.
Ermeniler Van, Kars yöresinde topraklanıyor. Tarsus ilçesinde de Atatürk'ün 1926 yılında kurduğu çiftlikte Ermeniler keşif çalışmaları yapıyor. Bu çalışmaları ortaya çıkaran tarihçi Cezmi Yurtsever; "Ermeniler, her zamanki gibi toprak ve tazminat talep etmeyi amaçlıyor" şeklinde görüş bildiriyor.

GAP ile İsrail aşkı

İsrail GAP'ta ipotek yolu ile arazileri kiralıyor. Tarımsal işbirliğinin üzerinde ısrarla duran İsrailli uzmanlar, 90'lı yılların başında Türk Tarım Bakanlığı'nda "İsrail masası" talebinde bile bulunmuşlardı.

İsrail daha sonra kendi Tarım Bakanlığı'nda GAP'ın fizibilite çalışmaları için 300 bin dolar tahsis ettiğini bildirdi. Ayrıca Türkiye'deki devlet çiftliklerinin özelleştirmesi çalışmalarında, İsrail Tarım Bakanlığı yine işbirliği önerdi. Milliyet, 13 Haziran 1995 tarihli "GAP'a Uluslararası İlgi Artıyor" başlıklı haberinde İsrail'in GAP'a yaptığı yatırımları konu edinmişti; "Bu dönemde İsrailli finans şirketleri GAP'a kredi sağlama yarışına girerken, zirai firmaları bölgede incelemelerde bulunmaya başladılar."

Bu dönemden sonra görüşmelerin sayısı hızla arttı. Ağustos 96'da İsrail Tarım Bakanlığı GAP bölgesinde arazi alımı için başvuruda bulundu. İsrail'in projeye ortak olabilme çabaları, Türkiye-İsrail ikili görüşmelerinin halen önemli bir gündem maddesini oluşturuyor.

Amberin Zaman, "Kaçınılmaz Ortaklık" isimli çalışmasında İsrail'in eski Ankara Büyükelçisi David Granit'in, "İsrail'in tarımsal işbirliğine hazırız" cümlesini aktarıyor.. Granit, "İsrail'in sulama ve deniz suyunu kullanılır hale getirme teknolojisindeki üstünlüğü sayesinde "GAP için ideal bir ortak" olabileceğini söylediğini ve "GAP gibi bilinçli bir bölgesel planlamayı öngören, yöre halkına refah getirecek bir projeye tam destek veriyoruz" diyor.

Ağustos 2000 tarihli Milliyet Gazetesi'ndeki haberde de İsrail Başbakanı Ehud Barak'ın 1 milyon dolar tutarındaki 6 sulama ve tarım projesinin İsrail'e verileceği yönünde güvence aldığı bildiriliyor.

Yabancılar Şanlıurfa'da doğum yapıyor

Devam eden zamanda Güneydoğu Ekspres Gazetesi'nde, Şanlıurfa İtalyan Hastanesi'nde yabancıların doğum yaptığı iddialarına yer veriliyor, iş bununla kalmıyor, Rahşan Ecevit, "GAP'ta ikinci bir Filistin olayı yaşanabilir. İsrail’in, GAP bölgesinde hiç toprak satın almadığı söylenir ama biraz kurcalanınca Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü web sitesi karartılmıştır.İsrailliler bu toprakların çoğunu Yahudi kökenli Türkler yoluyla ele geçirmişlerdir. İsrail, GAP bölgesinde 450 bin dönüm arazi almıştır" diyordu.

Arazi satışlarının stratejik bölgelere sıçradığı, İsraillilerin Konya Askeri Hava Üssü yakınında 40 bin dekar arazi satın aldıklarını ileri süren Rahşan Ecevit, hükümetin mayınlı arazilerin temizlenmesi işinin yabancılara verilmesi konusunda da ısrarlı olduğunu savunuyor ve ekliyordu: "15 Nisan 2005 tarihi itibariyle, 52 bin 818 yabancı uyruklu şahıs tarafından 272 milyon 511 bin 493 metrekare arazi ve gayrimenkul satın alındı. Açıklananların dışında yabancılar adına Türk vatandaşları ve bazı şirketler aracılığıyla gizlice arazi ve maden yatakları alınıyor. Yabancı ülke şirketlerinin ve vatandaşlarının Türkiye’de toprak satın almalarının ardında çok ciddi Yunanistan ve Ermenistan lobileri bulunmaktadır"

"Orda bir köy var" ama bizim değil!..

24 Nisan referandumundan sonra Türk arazilerine özellikle Rum kökenli İngilizlerin satın almaya başladığı biliniyordu. Girne’deki Beşparmak Köyü'nün neredeyse tamamının yabancılar tarafından satın alındığı, köylülerin elinde sadece 100 dönümlük bir arazi kaldığı Milliyet Gazetesi tarafından duyurulduğunda durumun vahameti ortaya çıktı.

Haberde Beşparmak köyü sakinleri, Rum kökenli İngilizlerin Türk arazilerine ilgisinin çok olduğunu, ancak buna hiçbir yetkilinin müdahale etmediğini vurguluyordu. Beşparmak Köyü sakinlerinden Vahit Yürer, gazeteye oldukça ilginç açıklamalarda bulundu. Yürer, “Şimdiye kadar 1025 dönüm Türk arazisi yabancılara satıldı. Köyde Türk mallarını satan "terek"ler (eski toprak sahibinin ölmesinden sonra mirasla ilgilenmesi için ailenin seçtiği kişi) Celal Bayar ve Salahi Gabit adındaki memurlar köylülere sormadan toprakları satmaya başladı. Ne yapmak istiyorlar bilemiyoruz. Bu gidişle bütün köyü satacaklar” diyordu.

İşte korkunç tuzaklar

Türkiye'deki gayrimenkul ve arazi satışı konusunda iyibilgi'ye özel açıklamalarda bulunan Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası yöneticilerinden Hüseyin Ülkü, Türkiye'de herhangi bir yabancı yatırımcının küçük bir şirketle dilediği kadar toprak alabilmesini serbest kılan yasaların mevcut olduğunu söylüyor. "Şirketi olan yabancı yatırımcıdan 'karşılıklılık' ilkesi bile aranmıyor. Kütüğe kayıt yaptırmak isterlerse aracı Türk şirketlerini kullanıyorlar. Burada çok ciddi oyunlar oynanıyor" diyen Ülkü bu oyunları şu sözlerle anlatıyor:
"Önce Türk şirketi sahibi araziyi alarak şirketi üzerine araziyi kayıt altına alıyor. Sonrasında şirket anonim şirketi ve hisseleri nama yazılı ise, hisse senedini düğün davetiyesi gibi bastırıp, yabancılara devrediyor. Bu devirde hisseler el değiştirirken şirket hukukuna bağlı olarak, şirketin bünyesindeki araziler ve mülkler de yabancıların eline geçirilmiş oluyor. Arsalar ya da binalar yabancıya geçerken, tapu idaresinin bu geçişten haberi bile olmuyor. Bu nedenle istatistiklere yansımıyor."

Büyük şirketlerimiz bizi sırtımızdan mı vuruyor?

"Büyük şirketlerin arazileri ise borsada satılıyor. Borsada yabancılara alışveriş kısıtlaması olmadığından peynir ekmek gibi araziler ve mülkler gidiyor" diyen Hüseyin Ülke, arazi geliştirme şirketlerinin de sicilinin bozuk olduğunu anlatıyor: "Koç gibi büyük holdinglerin Oğuz Satıcı gibi yabancı şirketlerle arası iyi olan kişilerin de aralarında bulunduğu arazi geliştirme şirketi sahipleri yabancı sermayeye arazi pazarlıyor. Bütün bu büyük şirketler, ülkeden büyük arazilerin imar haklarını alıp, yabancı sermayeye satmak için kurulmuş şirketlerdir. Kimi zaman bu satış işini yabancı sermaye ile ortak olup yapıyorlar."

Yabancı kentleri kuruluyor

Ülkemiz topraklarının adeta bir ihraç malzemesi haline geldiğinden yakınan Hüseyin Ülke, "Ülkemizde yabancı emeklilerin yerleştirileceği projeler üretiliyor ve böylece yabancı kentleri kuruluyor. Şehirlerimizde yabancılara satılan arazi oranı yasalara göre şehir arazisinin binde 3'ü kadar olmak zorunda. Sınır duvarı ile karşılaşanlar hisse devri oyunu ile rahatlıkla gemisini yüzdürüyor. Bu yüzden Türkiye'deki kısıtlama sanal."

Araziler nasıl kara para aklama alanı oldu?

Türkiye'de arazilerin kara para aklama alanına dönüştüğünü açıklayan Ülke, kumarhane sahiplerinin, kumarhane yakınlarında başkasının ismi ile açtıkları emlakçilerde, kumarda yenilenlerden imza alarak mülklerine el koyduklarını belirtiyor. Arazilerin silah kaçakçılarının, rüşvetçilerin, fuhuş sektörünün en önemli kara para aklama alanı olduğunu örneklemek için ise şu örnekleri veriyor: "Eski bürokratların, kaçakçıların mal varlıkları incelendiğinde üzerlerinde bir sürü mülkün olduğu görülüyor. Lütfi Topal'ın 1 tane olan dükkânı, 5 yılda 1000 gayrimenkule çıktı."

Banka hortumcularının hortumlu arazileri...

"Bankadan kredi çeken üçkâğıtçıların, banka yetkilileriyle anlaşıp, arazi ve gayrimenkullerini değerlerinin çok üstünde göstererek böylece fazla kredi alıyorlar" diyen Hüseyin Ülkü, bankalarda dönen dolapları anlatıyor: "Aldıkları krediyi geri ödemeyen bu sahtekârlar, ipotekli arazilerin satışa çıkarılmasını istiyorlar. Arazinin gerçek değeri 100 bin YTL, fakat 500 bin YTL gösterildiği için satılan arazide banka 400 bin YTL zarar ediyor."

Belediye başkanlarıyla derin bağlantıları var

"Biz dişimizden tırnağımızdan artırdıklarımızla ev aldığımız için bu piyasayı çok masum biliriz ama gerçekler çok çirkin" diyen Hüseyin Ülke, konuşmasını şöyle sürdürüyor: "Türk şirketleriyle evlilik yaparak, Türküye arazilerinin ele geçiren yabancılar, belediyelerin imar planlarını düzenleyebilir mi? Bu soruya "hakları yok" diye cevap verebilirsiniz ama düzenliyorlar. Çok derin bağlantıları var. Bir belediyede hangi partinin önde gittiğini saptayıp, seçimlerde o partiden kendilerine yakın adayları destekliyorlar. Seçim kampanyalarını finanse ediyorlar. Başkan seçilince de önüne projeleri koyuyorlar. Fakat biz iplerin dışarıda olduğunu çoğu kez göremiyoruz."

İsrail GAP'ta arazilere nasıl oturdu?

GAP arazilerini en son çıkan Tapu Kanunu ile karşılıklık ilkesi olmadan kiralayan İsraillilerin, kira sözleşmesini de süre koymadan yaptıklarını anlatan Hüseyin Ülke, "Mal sahibine para ipoteği veriyorlar. Para ipoteği verdikleri için bunun karşılığında oraya kuruluyorlar. "Çık" denildiği zaman o parayı geri isteyip, karşı tarafı caydırıyorlar. Kiralamadılarsa, şirket kurup alıyorlar. Bugün turizm bölgelerinde de 75 yıllığına yabancı sermayeye kiralandı kıyılar. GAP'ta sözleşmeli çiftçiliklerde ya da Ege kıyılarında bir yabancıyı yüz sene bırakırsanız, bu yıllar içinde yasaların yeni haklar verip vermeyeceğini garanti edemezsiniz. Çok yakında askeri yasak bölgeler de dâhil olmak üzere ülkenin bütün toprakları Avrupa Uyum Yasaları çerçevesinde satılabilir hale gelecek. Adım adım gidildiği için bu düzenlemeler 3-5 yıl içinde olacak."

Hangi iktidar ne kadar sattı?

CHP Hükümetleri: 2.208 gayrımenkul- 70.971 bin metrekare alan
DP Hükümetleri: 1.406 gayrımenkul- 33.651 bin metrekare alan
Askeri Darbe Hükümetleri: 2.770 gayrımenkul- 14.486 bin metrekare alan
AP- DYP Hükümetleri: 4.921 gayrımenkul- 15.036 bin metrekare alan
ANAP Hükümeti: 8.590 gayrımenkul- 13.462 bin metrekare alan
MHP- DSP- ANAP Koalisyonu: 9.248 gayrımenkul- 9.725 bin metrekare alan
AKP: 29.517 gayrımenkul- 15.178 bin metrekare alan

iyibilgi.com

2 Mart 2007 Cuma

II. Abdülhamid’in yahudilere cevabı.

Yahudiler 1902 yılında Tahsin Paşa yoluyla padişaha ilettikleri tekliflerinde şunları bildiriyorlardı:

“Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:

1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi,

2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,

3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.

Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin’e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif’te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır”.

Sultan II. Abdülhamid’e böyle bir teklifte bulunan heyetin başında siyonizmin babası Hertzl vardı. Yukarıda kendisinden söz ettiğimiz Emanuel Karaso da bu heyetin içinde bulunuyordu.

Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid’in cevabı şu olmuştur:

“Tahsin! Onlara de ki:

Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.

Kudüs-i Şerif’i İslam’a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.

Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye’nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.

Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar”.

27 Ocak 2007 Cumartesi

İsrail istihbaratının Türkiye korkusu

İsrail’in Herzliya kentinde bir araya üst düzey savunma ve istihbarat analistleri, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği görüşünde. İşte ayrıntılar:

Guardian gazetesi, İsrailli üst düzey savunma ve istihbarat analistlerinin, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiği konusunda hem fikir olduğu ifade edildi.
Gazetenin başyazısında, İsrailli üst düzey istihbarat ve savunma analistlerinin bu hafta yıllık toplantılarını yapmak üzere İsrail’in Herzliya kentinde bir araya geldiği belirtildi. Yazıda, üst düzey analistlerin, Ortadoğu’nun geleneksel siyasi haritasının değişmekte olduğu konusunda fikir birliği içinde bulunduğu kaydedildi.
“TÜRKİYE VE İRAN SÜPER GÜÇ OLUYOR”
İsrail’in de anlaşmaları kestiği bölgede baskın Arap ülkeleri olan Mısır ve Ürdün’ün etkisinin azaldığı vurgulanan yazıda, buna karşın Türkiye ve İran’ın bölgesel süper güçler olarak etkilerinin arttığı ifade edildi. İsrail’in Batı Şeria işgaline direnişle birlikte Pan-Arabizm’in yerini İslamcılığa bıraktığı kaydedilen yazıda, artık öncü direniş örgütlerinin El Fetih ya da Filistin Kurtuluş Örgütü değil Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütüyle ilişkisi bulunan Hizbullah ve Hamas olduğu belirtildi.
Yazıda, Filistin’de El Fetih ve Hamas arasındaki çıkmazın süreceği ve barışın gelmeyeceği ancak buna karşın bir iç savaşın da yaşanmayacağı öngörüldü. Yazıda ayrıca, İsrail’in bu konuda Filistinli mahkumların serbest bırakılması gibi bazı adımlar atabileceği kaydedildi.
“İSRAİL İRAN İÇİN İZOLASYON KAMPANYASI BAŞLATTI”
Guardian gazetesinin başyazısında ayrıca, İsrail’in İran’ı dünya finans pazarlarından izole etmek istediği, bu yöndeki kampanyanın da dün Eski İsrail Dışişleri Bakanı Benyeman Netanyahu’nun Londra ziyaretiyle başladığı ifade edildi.
Yazıda, bu yöndeki ilk “salvonun” Tahran’da yatırım yapan Batılı emekli sandıklarını hedef alacağı belirtildi.
İSRAİL VE AHMEDİNEJAT MAHKEMELİK OLACAK
Guardian gazetesi ayrıca İsrail’in, İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejat’a “İsrail haritadan silinmeli” sözleri nedeniyle 1948 Genova Soykırım Konvansiyonu kapsamında dava açacağını da kaydetti.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik