dede korkut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dede korkut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2007 Cuma

Türk Mitolojisi

Tukyu(Asena)
Tukyu' larin atalari Çinli' lerin (si-hayi) dedikleri bati denizi sahillerinde otururdu. Komsu hukumdarlardan bir bunlarin yurdunu basarak, kadin, erkek, cocuk ve onlerine gelenleri kilictan gecirdi. Bunlardan ancak on yasinda bir erkek cocuk kalabildi. Bu da elleri, ayaklari kesilmis olarak bir batakliga atildi. Cocuk orada acliktan, yaralarindan akan fazla kandan olmek uzere iken, bir disi kurt gelerek, ona bir parca et getirdi. Kurt her gun boyle yaparak cocugu besledi. Çocugun yaralari iyilesti. Yasi ilerleyince kurt bundan gebe kaldi.

Atalarini olduren hukumdar bir sure sonra bu cocugun sag kaldigini haber aldi. Cocugu oldurmek uzere aratti, buldular. Hukumdar cocugun bulundugu yere birisni gonderdi. Bu adam batakliga geldigi zaman cocugun yaninda bir kurt gordu, sasirdi. Adam ikisini de oldurmek istedi. Fakat bir tanri onlari korudu. Kurt cocugu sirtlayarak bati denizinin dogu tarafina gecirdi. (Kao-cang) yakinlarindaki daglardan birinde bulunan magaraya goturdu. Magaranin arkasinda bereketli bir ova vardi. Ovanin her tarafi yalcin kayalarla cevrilmisti. Kurt burada sakat delikanlidan on cocuk dogurdu. Bunlardan biri aile adi olan (Asena)' yi aldi. Bu cocuklar buyudukleri zaman magaradan cikarak civardaki oymaklardan birer kiz kacirdilar. Bunlari magaralarina goturduler. Bu kizlarla evlendiler.

Birkac nesil gecince bunlar cogaldi. Iclerinden (A-Hien-Se) adli birisi baslarina gecerek magarada cikardi. (Kin-San) daglarina giderek yerlestiler, (Cu-Cen) tatarlarina baglandilar. Bu daglarin tepelerinden biri takya seklinde oldugundan kendilerine bu anlamda (Tu-Kyu) adini verdiler. Asillarina delalet etmek uzere de bayraklarina bir kurt basi yaptilar.

DokuzOguz-OnUygur
(Agactan Dogan cocuklar)
Dokuzoguzlar' in atalari olan bir hakanin iki guzel kizi vardi. Bunlar ancak tanrilara layikti. Babalari insanlardan ayri bulundurmak icin bu kizlari, yaptirdigi bir kulenin icine koydurdu ve yalvararak tanriyi cagirdi.

Bunu uzerine tanri bir boz kurt olarak geldi, kizlarla evlendi. Tanrinin bu kizlardan Dokuz Oguz ile On Uygur evladi oldu. Bunlar zamanla cogaldilar.

Bu Dokuzoguzlar'dan tureyenler Kumlanco adi verilen ulkede oturdular. Burada Hulin adinda bir dag vardi. Bu dagdan Tugla ve Selenka adinda iki irmak akardi. Bu irmaklarin arasinda da iki agac vardi. Bu agaclarin biri Kayin, oburu de Çam idi. Bir gece bu agaclarin uzerine gokten nur indi. Gun gectikce agaclardan birinin karni sisti. Dokuz ay on gun sonra agacin karninda bir kapi acildi. Iceride agizlarinda gumus emzikler bulunan bes cocuk gorundu.

Daha cocuklar dogmadan bu agaclarin etrafinda gumusten bir daire turemisti. Agaclardan muzik sesleri geliyordu. Oradaki Dokuzoguzdan tureyen Türk'ler bu cocuklari buyuttuler; adlarini Sungur Tekin, Kutur Tekin, Tukak Tekin, Or Tekin, Bugu Tekin koydular. Bunlar onbes yasina gelince, baba ve analarini sordular. Halk onlari iki agacin yanina goturdu: Iste bunlardan bir babaniz, biri de ananizdir) dediler. Çocuklar bu agaclara saygi gosterdiler. (Sevgili anamiz ve babamiz) diye onlara sarildilar. O zaman agaclar da dile gelerek evlatlari hakkinda hayirli duada bulundular.

Nihayet bir gun halk toplanarak, Bugu Tekin' i hakan sectiler. Cunku Bugu Tekin hem zeki hem de her boyun dilini, obalarinin sayisini biliyordu. Bunun uc kargasi vardi ki her yerden olup biteni haber verirdi.

Bugu Tekin bir gece ruyasinda; beyazlar giyinmis, elinde beyaz bir asa tutan ak sakalli bir adam gordu. Bu adam fistik seklindeki (Yesim Tasi) denilen tasi gosterdi: (Turkler bunu ellerinde tuttukca dort bucaga hakim olacaklardir) dedi.

Bugu Tekin ve Gök Kizi:

Bugu Tekin bir gece otaginda uyumakta iken, birden bire pencerenin acildigini, iceriye gokten gelen guzel bir kizin girdigini gordu. Bugu Tekin neye ugradigini anlayamadigindan gozlerini kapayarak uyur gibi yapti. Kiz, Bugu Tekin'i uyandirmak icin cok calisti, bir turlu uyandiramadi. Umidini keserek pencereden cikti, gitti.

Ertesi gece kiz yine geldi. Bugu Tekin kendisini yine uykuda imis gibi gosterdi. Kiz bu defa da uyandiramadan gitti.

Sabah olunca, Bugu Tekin kizin tekrar gelecegini dusunerek, buna bir care bulmak uzere vezirine acti. Vezir dedi ki: (Bunda korkacak bir sey yok. Belki hepimizin sevinecegi hayrili bir is vardir. Her halde bunun gelisi size kutlu bilgileri ogretmek icindir.Yarin gece gelirse artik kendinizi uykuda gostermeyin. O zaman nicin geldigini anlarsiniz.

Ucuncu gece kiz yine geldi. Ama bu defa Bugu Tekin onu karsiladi, saygi gosterdi. Bu kiz vezirin tahmin ettigi gibiydi. Gercekten bir tanrica ve gokten gelen bir kizdi. Bugu Tekin' e yeni bir din gostermek icin gelmisti.

Bugu Tekin'e: (Arkamdan gel) dedi. Bugu Tekin kizi takip etti. Gittiler. Nihayet (Ak dag)'a ulastilar. Bugu Tekin'e yeni bir dinin gizli taraflarini anlatmaya basladi.

Bundan sonra kiz otaga gelir, Bugu Tekin'i (Ak Dag)'a gotururdu.

Bu durum cok gece devam etti. Bugu Tekin yeni dinin esaslarini ve sirlarini ogrendi.

Bir gece artik bu gorusmelerin sonu idi. Kiz veda ederken (Gokte, yerde ne varsa hepsini ogrendiniz. Ben artik gelmeyecegim. Yarindan itibaren dunyanin dort bucagini fethe baslayin. Gosterdigim yolda adalet yapin. Size ogrettigim gercekleri her tarafa yayin) dedi.

Sabah olunca Bugu Tekin kardeslerini cagirdi. Her birini bir orduya tayin ederek bunlari dort bucagin fethine gonderdi. Kendisi de buyuk bir ordu ile Çin uzerine yurudu. Heosi de seferlerini basardilar.

Göç
Bugu Tekin'den otuz nesil sonra, torunlarindan (Yulun Tekin) tahta cikti. O zaman Çin'de (Tang)sulalesi hakimdi.

Çinliler; Türk'lerden korktuklari icin hukumdarlari (kiyuliyen) adli kizini hakanin oglu (Gali Tekin)'e gondermeye karar verdi. Bir elci yolda Türkler'in kudret ve buyuklugunun Tanri dagi civarinda bulunan (kutlu Kaya) adli byuk bir kayadan ileri geldigini ogrendi. Yulun Tekin'e dedi ki: (Hukumdarim size en kiymetli hediye olarak kizin gonderdi. Siz de ona bir hediye gondermek isterseniz, bizce makbule gecen hediye de (Kutlu Kaya) adindaki kaya parcasidir. Bu kayanin sizce bir kiymeti yoktur. Bunu hukumdarima hediye ederseniz makbule gecer.)

Yulun Tekin, Çinliler'e kiymet veren milli duygulari gevsek bir hakandi. Kutlu Kaya'nin otuz nesilden beri Türklerce kutsal bir yer oldugunu bilmiyordu. Bir kizin bedeli olarak bu kayayi Çin'e vermekte hic tereddut etmedi. Yalniz bunu nasil gotureceklerini sordu. Elci de: (Kolaydir) dedi. Çin elcisi kayanin etrafinapdunlar yigdirdi, uzerine sirke dokturdu, odunlara ates verince kayalar parcalandi, dagildi. Elci bu parcalari dikkatle toplatti. Arabalarla Çin'e gonderdi.

Orada sihirbazlar bu parcalari yagma ettiler. Her parcasi dunyanin bir kosesine gitti. Parcalar nereye gitti ise orada bereket, bolluk oldu. Bu tarafta ise, yedi gun sonra (Yulug Tekin) oldu, yerine Bugu Tekin'in torunlarindan biri hakan oldu. Türk yurdu da butun bereketini kaybetti, yesillikler sarardi, irmaklarin, derelerin suyu cekildi gogun rengi degisti. Butun kuslar, ahyvanlar, memedeki cocuklar:(Göç! Göç! Göç!) diye bagirismaya basladi. Bir taraftan da salgi nhastaliklar insanalri kiriyordu.

(Göç!) sesleri devam ediyordu. Anladilar ki bu ulkenin (Yer-su)lari artik kendilerinin orada kalmasini istemiyor. Çadirlarini yiktilar, esyalarini, coluk cocuklarini hayvanlara yuklediler. Göç etmeye basladilar. Aksam olunca (Göç!) sesleri duruyor, sabahla beraber basliyordu. Türkler Turfan ulkesine gelinceye kadar (Göç) sesleri devam etti. Orada artik ses kesildi. Göç'ler de Turfan'da yerlestiler. Orada (Bes Balik) sehrini kurdular.

Ergenekon
Göktürkler, Tatrlarla yaptiklari savasta yenilmisler, hepsi kirilmis, yalniz Ilhan'in ogullarindan Kiyan ve Nogüz sag kalabilmisti.

Savastan on gun sonra bir gece atlarin abindiler. Çoluk cocuklarini alarak kactilar. Savastan once ordu kurduklari yere geldiler. BUada deve, at, okuz ve koyunlari kalmisti, onlari aldilar. Biri oburune dedi:

(Burada kalsak bir gun olur dusmanlarimiz bizi bulur. Baska bir boya gitsek her yanimiz dusmanlarla dolu. En iyisi daglarin arasinda, kimselerin yolu dusmeyecek yerlere gidip oturalim.)

Buna karar verdiler, surulerini onlerine kattilar, daglara yuruduler.

Bir disi geyik gorduler. Arkasindan gittiler. Geyik bunlari daglarin uzerinden duz bir yere goturdu. Orada her yeri iyice yokladilar. Geldikleri yoldan baska yol yok. Biraz ilerlediler. Genis, cimenlik bir ulke gorduler. Burada akarsular, pinarlar, meyve agaclari, hayvanlar vardi. Bunlari gorunce sevindiler. Tanriya sukur ettiler, buraya yerlestiler. Kisin hayvanlarinin etini yer, derisini giyerler, yazin da sutlerini icerlerdi.

Burada dort yuzyil kaldilar. Basbuglar'a danistilar: (Babalarimizdan isitirdik ki, Ergenekon'un disinda genis, guzel yerler varmis. Atalarimiz orada oturmus. Bundan sonra korkup ta daglaral kapanacak degiliz. Bir yolunu bulup buradan cikalim).

Hepsi bu sozleri uygun buldu. Yol aradilar, bulamadilar. Iclerinden demirdi Burteçine: (Ben bir yer gordum, orada demir madeni var. Eger onu eritirsek yol buluruz) dedi. O yeri gidip gorduler, demircinin sozunu dogru buldular.

Baska bir anlatista: birgun bir disi kurt gormusler. Bu kurdun oraya nereden geldigini aramislar, kurt kacmis, arkasindan gitmisler. Bakmislar ki kurt bir delikten disari atladi. Deligin yanina gittikleri zaman etrafin demir madeni oldugunu gormusler.

Manas
Manas, Kirgiz kahramanlarindandir. Manas'in babasi Yakip Han, anasi da Çuriçi'dir. Yakip Han evlendikten on dört sene sonra Manas dogmustur. Dogdugu zaman Manas' in avucu kanli idi. Bu isaret onun ileride mesalsiz kahraman olacaginin gostergesi idi. Henuz memede iken konusmaya basladi. Dogumu uzerine cviardan gelen elciler, onun bir kahraman olacagini hemen anlamislardi. Az zaman icinde cok serpildi, boyu bes metreye kadar uzadi.

On yasina gelince tam bir kahraman oldu. Dusmanlarin uzerine saldirarak perisan etti. Atlarina at erisemiyor,zirhina ok islemiyordu.

Yakip Han, oglunun atilganliklarini, kahramanliklarini gorunce, onu korumak, onunla arkadaslik etmek uzere, Bakay adinda birisini ona katmisti.

Manas'in savastigi dusmanlari arasinda en kuvvetlisi Gökçe idi. Bununla olan maceralari destanca epeyce yer tutar. Destan Radlof'a gore 12452 misra olup, savas hengameleri sirasinda ask maceralari , eglenceler, dugunler, Samanizm'in etkisi altindaki inanclar, gelenekler, kahinlerin rolleri goze carpar.

Öksüz Kiz
Kisin soguk bir gununde, öksüz bri Türk kizi, su almaya gider. Vucudu yari ciplak, ayaklari soguktan siskin; karni ac, gozleri yasli bir haldedir.

Elinde bir bakrac vardir. Birden bir kasirga kopar. Ay ise gokteki sarayindan kasirgaya tutulmus olan, bu zavalli fakir kiza bakmaktadir. Ay, kizin haline acir. Kendi kendine der ki: (Mutlaka üvey annesi bu kiza zulum ediyor).

Öksüz kiz o sirada bir caliliktan gecmektedir, ay caliya isaret eder: (O kizi al, yanima gel). Ayin bu emri uzerine cali hemen bir at olur. Bir yandan aya giden gok yolu acilir, bir yandan da at haline gelen cali, uzerinde kiz oldugu halde yukselmeye devam eder. Aya vardiklarinda kiz elinde bakraciyla ayin yaninda durur.

Ay, bu öksüz kizi sever, ici urpermeye baslar. Sekilden sekile girmeye baslar. BUndan sonra ayin gokte sekilden sekile girisi de, bunun ve sevgisinin sonucudur.

Ilk geceler ay bir gumus yay gibidir. Öksüz kiz buyudukce ay da buyumektedir. Bazi zamanlarda bu kiz gokteki ayin sarayindan iceri girer, hali dokur. O zaman ay sevgilisini gormedigi icin uzulur, hilale doner. Bazen de kizin keyfi yerine gelir, cosar, neselenir. O zamn ayin yuzu guler, dolun halini alir.

Ayin keyfini kaciran guclu bir rakibi vardir. O da gokte bulunan beyaz ayidir. Bu ayi da Ösüz kizi sevmektedir. Bu sebeple ayi tutarak bogmak ister. Ama ne de olsa gucu yetmez. Yirmi bes gun ay bu ayiya ustun gelir, onu ezer. Ayi yalniz uc gun aya ustun gelir. Ay bundan korkar, saklanir, kimselere gorunmez.

Bu mucadele her ay boyle devam eder.

Cesteni Bey
Cesteni Bey (aslanlarin yuruyusu ile yuruyup) (Uçayan) sehriin arkasinda durarak ileri geri dolasti. Ondan sonra dort yol agzina gelerek bu yollarin arasidan sayisiz denecek kadar cok cinler gordu. Bu cinler insan etini yiyip kanini iciyor, barsaklarini vucutlarina dolandiriyorlardi. Yuzlerini korkunc hale getirip pek kuvvetli sesle haykiriyorlardi. Ellerinde de bayraklar vardi. Ates gibi kizil ve orgulu saclarini omuzlarina birakiyorlar, kapkara buyuk daglara benzeyen vucutlarini kaldirip zehirli yilan govdeleriyle yuruyorlardi.

Cesteni Bey bunlari gorunce yuregini pek tuttu, bir kaplan gibi hic korkup cekinmeden bu cinlerin arasina girdi. O zaman cinler Cesteni Bey'i gorup etrafina toplanarak: ( Hey, kimsin sen? Nasil oldu da kendi kendine bizim ustlu altli dag gibi dislerimize lokma olmaya geldin) dediler.

Cesteni Bey bu sozu isittigi halde yuregini pek tutup hic korkmadan cinlere soyle dedi:

(Hey cinler, cabuk soyleyin bana, benim sehrimdeki insanlari nasil olduruyorsunuz. SIzlere bu sehre girme iznini kim verdi? Benim su keskin kilicima bakin, bununla govedelrinizi keserek parca parca edip birakirim. Sehrimizde milletin basina gelen bunca felaket haberi dururken hala dayanilacak degildir.)

Cesteni Bey'in bu sozunu duduktan sonra, cinler ofkelenip karma karisik oldular. Öd koparip kendilerince bir turku soyleyerek yumruklarini siktilar. Kolkola girerek, dirseklerini tutuyor, ates renkli kizil saclarini arkalarina saliverip alev gibi bayraklariyla, gurz ve tokmaklari ellerinde, Cesteni Bey'i mizraklayip, vurmaya calisiyorlardi.

Birbirleriyle soyle soylestiler: (Daha ne bekliyorsunuz? Cabuk bunu mizraklayip keselim, vucudunu parcalayip oteki dunyaya gonderelim.)

Bunun uzerine Cesteni Bey var kuvvetiyle atlayarak (Urumki) adli cini tepesindeki saclarindan yukari cekip tuttu. Kilicini yukari kaldirip , basini kesmek uzere vurdu. Boylece cinler Cesteni Bey'in gucunu, kuvvetini ve sansini gorerek cok korkarak kactilar.

Ulu Toyun
Ulu Toyun, Ay Toyun'un kizi Günes'e asik olmus. Bir gun Ulu Toyun anasi Secen'e der ki: (Ay Toyun'un gogune cik. Bana onun kizi Günes'i iste. Ne kadar cok agirlik isterse hic esirgeme, kabul et.) Secen hemen goge cikti. Ay Toyun'un otagina gitti ve: (Oglum, kizinizi sevmis, onu ogluma verir misiniz) dedi. Ay Toyun: (Peki veririm, fakat iki nisan isterim: biri dalga; Göl incisi, oburu Serap; Çöl incisi) dedi.

Secen bu haberi ogluna getirdi. Ulu Toyun istenilen iki nisanin tedarikini kolay gordu. Yer ustunde, yeraltinda ne kadar cinler, periler, ruhlar varsa hepsini davet etti. Cumlesi geldiler. Ulu Toyun dedi ki:

(Ey kahramanlar! Icinizde benim istedigim iki armagani bana getirmeyi kim uzerine alacak? Bu iki armagani bulmak, getirmek cok kolaydir. Bunun biri dalga; Göl incisi, oburu serap; Çöl incisi) dir.

Gelenlerden bu teklifi kabul edecek kimse cikmadi. Ulu Toyun teklifi tekrar etti. Yine cevap veren olmadi. Ucuncu teklifinde kurt ile bir karga bu isi uzerine aldilar. Fakat kurt dalgayi tutabilmek icin uzun bacaklar istiyordu. Karga ise serabi gorebilmek icin keskin gozlere ihtiyac gosterdi. Ulu Toyun istediklerini onlara verdi ve:

(Haydi kahramanlarim, gidin bana dalga ile serabi getirin) dedi. Bu iki kahraman yola dustu. Aradilar, taradilar, cok calistilar, ne kurt dalgayi, ne de karga serabi ele gecirdi. Yuz yillaar gecti. Bir turlu bu iki armagan gelmedi. Ulu Toyun istenilen nisanlari veremedi, Günes hanimi alamadi.)

Geyik Avi
Hikaye bir ogretmenin, ogrencisine, canlilarin oldurulmesinin ne kadar gunah oldugunu anlatmasiyla baslar.

Ogrenci de ogretmeninden bu oldurme gunahi karsiliginda, tanri tarafindan verilen cezalara bir ornek gosterilmesini ister. Ogretmeni, Dantipala'nin hikayesini soyle anlatir:

Kral Dantipala adamlari ile ava cikarak bir cok geyikler avlar. Baska bir ormanda daha besyuz geyige rastlar. Aralarinda oburlerinden cok guzel, altin renkli bir geyik vardir ki, geyiklerin yol gosterici kralidir. Bu ise geyik suretinde olan Buddha'nin kendisidir. Avcilar besyuz geyigi kovalamaya koyulurlar. Onlari alti defa kusatirlar. Olum korkusu icinde cirpinan geyikler bu guzel geyigin yanina gelerek canlarini kurtarmasini rica ederler. Fedakar, iyiligi temsil eden fazilet sahibi, geyiklerin krali (Buddha), onlara yardimda bulunmak, gerekirse kendini feda etmek ister. Kral Dantipala'nin yanina giderek ondan besyuz maralin hayatini bagislamasin irica eder. Nasihat ederek, iyilik etmege tesvik eder. Canlilari oldurmenin ne kadar gunah oldugunu anlatmaya calisir. Fakat Dantipala bunlarin hicbirini dinlemeyerek gozleri kanla dolu olup hiddetlenerek keskin kilicini ceker. Kutsal geyigin boynunu kesip, basini yere firlattigi sirada, sag eli bileginden koparak kiliciyla beraber yere duser. Dantipala feryat etmeye baslayarak yaptigi kotuluge pisman olur. Ama is isten gecmistir. Yer yarilir, Avici cehenneminden alevler cikararak Dantipala'nin butun vucudunu sarar, onu cehenneme goturur. Aviciden cikan korkunc alevler Dantipala'yi sardiktan sonra yukselir, goge dayanir. Korkunc bir yanki duyulur. Yagiz yer deprenir. Dort tarafi ates almistir. Buyuk daglar yikilarak birbirinin uzerine gelir. Dantipala da bu alevler icinde kalir, umidi kesilir, dayanamayarak kendisinden gecer. Vucudu yanip kavrulur. Avici cehenneminin seytani agzini acip Dantipala'yi yutar.

Tepegöz ile Basat
Bir gun Oguz otururken, dusman baskisina ugradi, gece vakti oradan goctu. Beraberindeki (Uruz Koca) nin kucuk oglu yolda dusmustu. Hic farkinda olmadilar. Yollarina devam ettiler. Yolda kalan bu cocugu bir arslan alarak goturdu, besledi.

Gunlerden sonra, Oguz gene gelip yurduna yerlesti. O sirada Oguz Han'in atlarina bakan coban bir haber getirerek dedi ki: (Ormanda bir arslan kukruyor. Uzaktan gordum, salinarak yuruyusu insan gibi. Atlari yakalayip yatirarak kanlarini emiyor) dedi. Cobanin bu sozu uzerine Uruz da Oguz Han'a: (Hanim belki goctugumuz vakit yolda dusen benim oglumdur) dedi.

Beyler hemen atlarina bindiler. Aslanin yatak yerine geldiler. Uruz'un dedigi gibi bu, kendi oglu idi. Oglani tuttular. Uruz, oglani alip evine goturdu. Hep sevindiler. Ziyafetler oldu. Ama oglan yine durmadi. Aslanin yatagina gitti. Bir daha tutup getirdiler.

Bunun uzerine (Dede Korkut) geldi ve: (Oglum sen insansin, hayvanlarla dusup kalkma, gel iyi ata binmeyi ogren. Iyi yigitlerle beraber yasa. Buyuk kardesinin adi (Kayan Selcuk)tur. Senin adin da (Basat) olsun dedi. (Adini ben verdim. Yasini tanri versin) dedi.

Oguz bir gun yaylaya gitti. Uruz'un bir cobani vardi. Adina (Konur Koca Sari Coban) derlerdi. (Uzun pinar) diye un alan bir pinar vardi. O pinara periler konmustu. Ansizin koyunlar urktu. Coban da bunu kecilerden bilerek onlara kizdi. Ilerleyince gordu ki, peri kizlari kanat kanata vermisler, ucuyorlar. Coban kepenegini uzerlerine atti. Peri kizlarindan birini tuttu.

Zaman gecti. Oguz yine yaylaya gitti. Coban da pinara geldi. Yine koyunlar urktuler. Coban ilerledi, yerde bir yigin gordu. Bu yigin gittikce buyudu. Coban Korktu, birakti, kacti. Urken koyunlarin pesine dustu.

Meger o zaman Bayindir Han ile Beyleri gezmege cikmislardi. Bu pinarin yanina geldikleri zaman garip birseyin yattigini gorduler. Etrafini aldilar. Iclerinden bir yigit, ayagi ile bunu tekmeledi. Tekmeledikce yigi nbuyudu. Uruz Koca da merak etti, atindan inerek tekmeledi. Fakat mahmuzu dokununca bu yigin yirtildi, icinden bir oglan cikti. Bu oglanin govedsi adam govdesi gibiydi. Ancak tepesinde bir gozu vardi. Uruz bu oglani alarak etegine sardi ve:(Han'im, bunu bana verin, Oglum Basat ile beraber besleyelim) dedi. Bayindir Han da:(Senin olsun) dedi.

Uruz, Tepegoz'u aldi. Evine goturdu. Bir sut nine getirdiler. Kadin memesini Tepegoz'un agzina verdi. Oglan bir emdi, sut ninenin olanca sutunu aldi. Ikinci emisinde kanini aldi. Ucuncude de canini aldi. Birkac sut nine getirdiler. Hepsini boylece oldurdu. Baktilar ki olmayacak, sutle besleyelim) dediler. Gunde bir kazan sut yetmezdi. Beslendiler, buyudu. Gezmeye, oglan cocuklariyla oynamaya, oynarken de bunlardan birisinin burnunu, oburunun kulagini yemeye basladi.

Nihayet herkes onun yuzunden c****iz kaldi. Uruz'a sikayet ettiler, aglastilar. Uruz her ne kadar Tepegoz'u dovdu ise de bu hareketlerini onleyemedi. Nihayet evinden kovdu.

Bunun uzerine Tepegoz'un peri olan anasi gelerek oglunun parmagina bir yuzuk takti ve:(Oglum sana ok batmasin, vucudunu kilic kesmesin) dedi.

Tepegoz, Oguz ilinden kacti. Bir yuce da vardi. Orada yol kesti. Adam esir etti. Buyuk eskiya oldu. Uzerine bir kac adam gonderdiler. Onlar Tepegoz'e ok attilar, batmadi. Kilic vurdular, kesmedi. Hepsini yedi bitirdi. Oguz ilinden bile adam yemeye basladi. Oguz'lar toplandilar, uzerine yuruduler. Bunu goren Tepegoz kizdi. Bir agaci yerinden koparip atarak elli altmis kisiyi oldurdu.

Nihayet Basat bu Tepegoz'un uzerine gitti. Tepesindeki tek gozune sis saplayarak kor etti. Bundan sonra da kafasini kesti.

Butun Beyler sevinc icinde kaldilar.

Alpamis (Bamsi Beyrek)
Alpamis; Alpamsi, Alpmasa, Bamsi Beyrek ve Boyrek gibi Turk boylari arasinda cesitli soylenislerle gecmekte, uzerine kurulan hikaye de biraz degisik rivayetlerle anlatilmaktadir.

Bir anlatisa gore; Alpamis(Bay Boyrek) Oguz'un ogullarindan Ay Han'in ogludur.

Ay Han'in oglu olmazdi. Bunun icin de cok uzuntulu idi. Birgun yanina veziri (Balcik Han) geliyor. Ay Han'a seyahat tavsiye ediyor. Ikisi yola cikiyor. Bir yerde Hizir ile karsilasiyorlar. Hizir onlara iki elma vererek kayboluyor. Elmanin birisini Ay Han, digerini de karisi yiyor. Nihayet bir erkek cocuklari oluyor. Adina da Bay Boyrek diyorlar.

Bir anlatisa gore de; Bay Börü ile Bay Sari adindaki iki urk Beyinin cocuklari olmustu. Bunlar kirk gun Allah'a yalvariyorlar. Sonunda Bay Boru' nun, Hakem(Alpamis) adinda bir oglu, Bay Sari'nin da (Ay Barcin) adinda kizi oluyor. Ayni yasta olan bu cocuklari kucuk iken nisanladilar, henuz ucer yasinda iken okula verdiler. Alpamis yedi yasina gelince okuldan alindi. Ona beylik usulleri ile, beyler nasil hareket etmelidir, gibi isler ogretildi. Ok talimleri yaptirildi. Nihayet maceralar basladi:

Alpamis Kalmuk'larla savasa girdi. Bu sirada (Askara) adindaki dagin tepesini bir ok atarak ucurdu. Ama yolda bir ak otagda guzel bir kizla uyumakta iken Kalmuk'lar bastilar, Alpamis'i esir ettiler. Goturup bir zindana attliar. Obur taraftan Kalmuk Han'in kizi Alpamis'a asik olmustu. Onu kurtarmak yollarini aradi, bulundugu zindana uzun bir ip sarkitarak onu zindandan cikartti. Alpamis'in Çobar yahut Benliboz adinda bir ati vardi. O ati da hazir buldular. Alpamis atina bindi. Tekrar Kalmuk'lara hucum ederek onlari perisan etti. Bundan sonra memleketine donunce sevgilisi Aybarç'in'i kolelerinden birinin almak uzere oldugunu ogrendi. Dugun hazirliklarinin yapildigi sirada ve eglenceler devam ederken, Alpamis bir ozan kiyafetine girerek Aybarçin'in bulundugu cadira yaklasti. Elindeki sazi calarak cadira dogru siirler soylemeye basladi. Bu sirada cadirda Bademca adinda bir kadin vardi. Biraz kekeme idi. O da Alpamis'e siirle cevap verdi. Alpamis tekrar soyledi. Sonunda gelinin bulundugu cadira alindi. Orada eglenceler, oyunlar devam ederken, bir kosede yaslar icinde bulunan gelin Alpamis'i tanidi. Bundan sonra ikisi de birbirine atildi. Herkes sasirdi. Alpamis da sevgilisni alarak babasinin yanina gitti, onu nyerine gecti.

Oguz Kaan
Oguz dogdugu zaman yuzu mavi, agzi ates gibi kirmizi, gozu ve saci, kaslari siyahti. Annesinin memesinden ilk sutu emdikten sonra bir daha emmedi. Lakirdi etmeye basladi. Yiyecek istedi. Kirk gunde buyudu. Dolasip oynuyordu. Oguz'un ayaklari okuze vucudu kurda, gogsu ayiya benzerdi. Bogurleri killi idi. At surusu guder, beygire binerek avlanirdi.

Gunler, geceler gecti. Delikanli oldu. O sirada bu memlekette buyuk bir orman vardi. Icinden dereler, irmaklar akardi. Hayvanlar, kuslar coktu. Bu ormanda (Kiyant) adinda bir buyuk canavar bulunuyordu. Beygirleri parcalayarak yer, insanlari yutardi. Oguz bunu oldurmeye karar verdi. Birgun mizrak, ok, yay, kilic ve kalkan ile beygire atlayarak gitti. Bir geyik yakaladi. Bu geyigi bir av kirbaci ile agaca baglayarak cekildi. Gitti, sabah oldu. Gun dogarken oraya geldi. Lakin canavar onu yemisti. Bunun uzerine bir ayi yakaladi. Altin islemeli kemeriyle bir agaca baglayarak gitti. Sabah oldu. Gun dogarken oraya geldi. Lakin canavar onu da almisti. Bu defa Oguz agacin arkasina saklandi. Canvar tekrar gelince basi ile Oguz'un kalkanina carpti. Oguz mizragi ile canavarin kafasina vurarak oldurdu. Kilicla da kafasini kesti. Gitti. Tekrar geldigi zaman bir akbabanin, onun barsaklarini yemek icin geldigini gordu. Onu da oldurdu.

Bir gun Oguz tanriya ibadet ediyordu. Birde bire ortalik karardi:

Gokten mavi bir isik dustu. Bu isik gunesten , aydan dah parlakti. Bu isigin ortasinda tek basina bir kiz oturuyordu. Cok guzeldi. Basinda kutup yildizi gibi yanan parlak bir isaret vardi. O kadar guzeldi ki gulunce mavi gok de guluyor, aglayinca mavi gok de agliyordu. Oguz onu gorunce akli basindan gitti. Sevdi, aldi. Gunler, geceler gecti. Bundan uc cocugu oldu. Bunlara; Gün, Ay, Yildiz adlarini verdiler.

Oguz yine birgun ava gitmisti. Uzaktan bir golun ortasinda bir agac ve agacin dibinde yalniz bir kiz gordu. O kadar guzeldi ki, gorenler bayilirdi. Oguz onugorunce akli basinda gitti. Sevdi, aldi. Gunler, geceler gecti. Oguz'un bu kadindan da uc oglu oldu. Gök, Dag, Deniz adini verdiler.

Oguz bir gun avda iken babasi Kara Han'a oglunun baska bir din tuttugunu haber verdiler. Kara Han beyleri toplandi. Oglunun halini anlatti. Oguz'u yola getirmek icin etrafa haberler saldi. Karisi gizlice Oguz'a haber yollayarak babasinin kararini bildirdi. Oguz da etrafa boylara: (Babam asker toplayarak beni oldurmeye geliyormus. Beni isteyenler bana, babami isteyenler de ona gitsin) yolunda haber gonderdi. Kara Han'in kardeslerinin ogullari, boylari ile beraber Oguz tarafina gectiler. Baba ile evlat askerleri savasia tutustu. Oguz'un tarafi ustun geldi. Bu ustunluk uzerine Oguz butun Tekinleri, boylari davet ederek solen yapti. Solenden sonra tekinlere ve orada bulunanlara emretti, dedi ki:(Bana uyanlara hediyeler verip dost bilecegim, uymayanlari dusman bilecegim) dedi. Bir kisim halk Oguz'un dinini kabul etmeyerek, yurtlarini birakip doguya, tatarlarin ulkesine gitti. Oguz bunlairn arkasindan giderek Tatar'in yurduna girdi. Tatar'lari yendi, mallarini aldi. O vakitler sag tarafta (Altin Kaan) vardi. Oguz'a hediyeler, altinlar, gumusler, akik ve zumrutler gonderdi. Solda (Urum Kaan) vardi. Bu kaanin cok ordulari ve sehirleri vardi. Urum Kaan Oguz'un emirlerini dinlemedi. O vakit Oguz ordusunu hazirladi. Sancagini cekip atina bindi. Kirk gun sonra (Buz Dag) eteklerine geldi.

Bir sabah Oguz'un yurduna gun isigina benzer bir isik girdi: Icinden boz tuylu, boz yeleli erkekr bir kurt gorundu, Oguz'a yol gostermek istedigini soyledi. Ondan sonra kurdun arkasi sira gittiler. Kurt (Idil Moran) kenarinda durdu. Oguz'un askeri de durdu. Orada savasa giristiler. Nehrin suyu kan damari gibi kipkirmizi oldu. Urum Kaan kacti. Memleketi, hazinesi ve halki Oguz'a kaldi. Urum Kaan'in, Uruz Bey adli bir kardesi vardi. Uruz Bey ogluna dag tepesinde (Tarang Moran) arasinda mustahkem bir sehir ismarlamisti. Oguz o sehre dogru yurudu. Uruz Bey oglu, Oguz'a haber gonderdi.: (Bizim saadetimiz senin saadetindir. Tanri bu topragi sana bagislamis, ben sana basimi verir, saadetimi feda ederim) dedi.Bundan sonra adi (Saklap) oldu.

Oguz ordusu ile Idil'i gecti. Orada buyuk bir hakan yaiyordu. Oguz onun da ardina dustu. (Idil suyundan akacagim) dedi. Orada (Ulu ordu Usyuteng) isminde bir tekinin yeri vardi. Burasi cok agaclik bir memleket oldugundan, onlardan kesti. Agaclarin uzerine binerek nehri gecti. Oguz gulerek dedi ki:(Sen de benim gibi bir hakan ol, sana kipçak densin) dedi. Tekrar yoluna devam etti. Bu arada boz tuylu, boz yeleli kurt tekrar gorundu: (Ordu ile yuruyerek Tekin'leri, halki buraya getir. En onde size yol gosterecegim) dedi. Yuruduler, (It Barak) in ordusuyla karsilastilar.

(It Barak) savasta olduruldu. Ordusu bozuldu. Yurdu, mali ve halki Oguz'a gecti. Oguz Han bir aygira bindi. Onu pek seviyordu. Fakat at colde gozden kayboldu. Burada yuksek bir dag vardi. Tepesi karli oldugundan (Buz Dagi) derlerdi. Oguz atinin kacmasina cok kederlendi. Orduda kahraman bir Tekin vardi. Bu yuksek daha tirmandi. Dokuz gun sonra Oguz'a atini getirip verdi. Her tarafi karla bembeyaz oldugundan Oguz ona bircok hediyelerle beraber (Karluk) adini verdi , bir cok tekinlerin uzerine han yapti.

Tekrar yola duzulduler. Yolda bir buyuk ev gordu. Dami altindan, pencereleri halis gumusten ve demirdendi. Kapinin anahtari yoktu. Orduda (Tumur Dokagal) adinda akilli bir adam vardi. Oguz ona: (Burada kal, ac, sonra orduya gel) dedi ve (Kalaç) adini verdi.

Tekrar yola dizildiler. Yine bir gun boz tuylu, boz yeleli kurt birden gorundu. Ordu da ona uydu. Bulunduklari yer ekili bir ova idi. (Çuçit) derlerdi. Burada insan coktu. Bunlarin cok da atlari, inekleri, altinlari, gumusleri, elmaslari vardi. Bunlar Oguz'a karsi ciktilar. Ok ve kilicla siddetli bir cenk oldu. Oguz ustun geldi. Curcit Han'in basini kesti. Burada da cok mallar ele gecti. Fakat Oguz'un ordusunda yuk hayvanlari pek azdi. Orduda(Parmakli çözüm Bilik) adinda akilli bir adam vardi. Hemen bir kagni yapti. Mallariona doldurdu. Hayvanlari da buna kostu. Herkes onu gibi arabalar yaparak esyasini yuklemeye basladi. Oguz Han bunu da gorerek guldu. Ona (Kankli) adin iverdi.

Tekrar yuruduler. Boz tuylu, boz yelei kurt onde idi. (Tangut) ve (Sakim) memlektine gittiler. Bircok cenklerden sonra Oguz orayi da aldi. Gayet gizli bir kosede cok zengin ve cok sicak bir memleket vardi. Adina (Baçak) derlerdi. Burada bir cok vahsi hayvanlar, av kuslari yasardi. Ahalisinin yuzu siyahti. Hakani (Mazar) adli biri idi. Oguz onu da yendi, kacirdi, memleketini aldi. Oradan atina binerek yurduna dondu.

Oguz Han'in yaninda ak sakalli, pek akilli, ihtiyar bir (Irkil Ata) vardi. Buna (Ulug Turk) de derlerdi. (Irkil Ata) bir gece ruyasinda altin bir yay ve uc gumus ok gordu. Bu altin yay dogudan batiya uzaniyor, bu uc gumus ok da gece tarafina ucuyordu.

Uyaninca bunlari Oguz'a bildirdi ve bir nasihat etti. Oguz onu nnasihatini dinledi. Ertesi sabah ogullarini cagirdi. Dedi ki: (Ihtiyarladi. Benim icin artik Hakan'lik kalmadi. Gun, Ay, Yildiz siz gunesin dogdugu tarafa, Gok, Dag, Deniz siz de gece tarafina gidiniz.)

Ogullari bu emri yaptilar. Gun, Ay, Yildiz bir cok hayvanlar, kuslar vurduktan sonra bir altin yay buldular, babalarina getirdiler.

Oguz yayi uce ayirdi. Parcalarini yine onlara vererek: (Yay sizi nolsun. Yay gibi oku goge firlatiniz. Adiniz (Bozok) olsun) dedi. Kucuk kardesleri de bir cok hayvanlar, kuslar vurduktan sonra, colde bir gumus ok buldular, babalarina getirdiler. Oguz oku uce boldu. Yine onlara vererek: (Ok sizinolsun. Yay oku atar, siz de ok gibisiniz. Adiniz (Ücok)olsun) dedi.

Bunun uzerine buyuk kurultay toplandi. Herkesi cagirdi. 900 at, 9000 koyun kestirdi. 90 havuz kimiz hazirlatti. Solen verdi. Kendisi icin direkleri altin kapli, uzerleri zumrut, yakut, firuze, inci ile altin islemeli otagini kurdurdu. Halki yedirip, icirdi. Otagin sagina kirk kulac uzunlugunda bir sirik diktirdi. Tepesine bir altin tavuk , tavugun ayagina beyaz bir koyun baglatti. Sol tarafina da kirk kulac uzunlugunda bir sirik diktirdi. Tepesine bir gumus tavuk, tavugun ayagina bir siyah koyun baglatti. Sag tarafta (Bozok)lar, sol tarafta (Ücok)lat oturuyordu. Boylece kirk gun kirk gece gecerek eglendiler. Bundan sonra Oguz yurdunu evlatlarina verdi. Onlara: (Evlatlarim! Çok yasadim, cok cenk ettim. Çok ok attim, cok aygirlara bindim. Dusmanlari aglattim, dostlari guldurdum. Tanriya her seyi feda ettim. Size de yurdumu veriyorum..) dedi.

Alangova(Alan-hoa)
Bortecine soyundan Minekli'nin oglu Yildiz Han'in iki cocugu olmus, bunlar kendisinden once olmus. Buyuk oglu(Dubun) adinda bir erkek, ikincisi de (Alangova) adinda bir kiz birakmis.

Yildiz Han bunlari evlendirmis, (Bilgutay), (Bekcitay) adinda iki erkek cocuklari olmus. Cok gecmeden Alangova'nin kocasi olmus, dul kalmis, kendisini Han'lar istemis ise de varmamis.

Alangova'nin gebe kalisi:

Alangova bir gece sarayinda yatarken, seher vakti uyanip bacadan odaya nurlu bir golgenin indigini, bu golgeden beyaz yuzlu, sehla gozlu bir adamin ciktigini gordu. Yaninda yatan kadinlari uyandirmak ici haykirmak istedi, fakat dili tutuldugundan bir turlu sesi cikmadi. Kalkmaya calisti, elinin ayaginin kuvveti kesilmis oldugundan kiprdanamadi. Akli yerinde oldugu icin herseyi goruyor, biliyordu.

Adam yavas yavas yataga girdi. Sonra yine bacadan cikti, gitti. Alangova: (Bunu soylesem kimse inanmaz.) diye olani biteni gizli tuttu. Adam bes alti gecede bir gelmeye basladi. Alangova ilk geceden gebe kalmisti. Dort bes ay gecince is anlasildi. Kardesleri gebeliginin nedenini sordular. O da ne olmussa anlatti ve: (Bana es lazim olsa bir kocaya varirim. Her ne kadar kadin isem de, bir coklari beni padisah edinmek icin istemisti. Kendimi bunca ilimi, iki oglumu halk icinde rusva edecek bir hali asla caiz gormem. Birkac gece evimin etrafinda saklanirsaniz tanri beni mahcup birakmaz) dedi.

Herkes Alangova'nin sozune inandi. Uc kisi evin etrafinda nobet beklediler.

Birkac gun sonra gokten seher vakti nurlu bir seyin indigini, Alangova'nin bacasindan iceri girdigini, bir zaman sonra ciktigini gorduler. Boylece Alangova'nin sozunun dogruluguna inandilar.

Illuankas
Eti ve Hitit efsanlerinden olan Illuankas M.Ö 1500 yilinda tertiplenmistir:

Gunes tanricasi Arinna ile firtina tanrisinin, Mezulla ve Zintuhi adinda torunlari vardir. Guzellik ve hava tanricasi Inuras bunlarin cocuklaridir.

Illuankas adindaki buyuk yilan ile firtina tanrisi arasinda Kiskilussa sehrinde korkunc mucadeleler olmus, sonunda firtina tanrisi kaybetmistir.

Inuras sevilen, sayilan bir tanrica idi. Gokte alti kir atin cektigi arabasiyla gezerdi.

Birgun Inuras; Hatusas sehrine geldi. Oradan Zigoratta sehrine gecti. Orada Hupasiyas(Hupanisa) adinda bir genc gordu, onunla aralarinda dostluk basladi.

Inuras Illuankas'i oldurerek firtina tanrisinin intikamini almak istedi. Gence bu arzusunu anlatti, ondan yardim istedi. Genc de Inuras kendisin sevdigi takdirde ona yardim edecegini soyledi. Nihayet iki taraf karsilikli teklifleri kabul ettiler.

Hupasiyas'in tertibi ile tanri Inuras(Inar) bir ziyafet hazirladi. Illuankas'i bu ziyafete cagirdilar. Buna sevinen Illuankas cocuklarini da alarak ziyafete geldi. Illuankas ile cocuklari o kadar yediler ki dondukleri zaman cok sistikleri icin yuvalarinin bulundugu delikten sigmadilar. Yari icerde yari disarda kaldilar. Bunu goren Hupasiyas. Illuankas ile cocuklarini kuyruklarindan birbirine bagladi.

Oraya Inuras ta gelmisti. Illuankas kurtarilmasi icin ona cok yalvardi. Inuras aldirmadi. Gok tanrisi Yantanus'u da oraya cagirdi. Yantanus ta geldi, elindeki kargi ile yilanlari oldurdu. Inuras ta buyukbabasinin intikamini almis oldu.

Telepinu
Telepinu, buyuk firtina tanrisinin ogludur. Bolluk ve bitki tanrisidir. Telepinu kayboldugu zaman ocakta atesler sondu. Tapinaklarda tanrilar bunaldi. Agillarda koyunlar boguldu, Ahirlarda sigirlar oldu. Koyun kuzusunu, inek danasini birakti.

Telepinu kayboldugu zaman, tarladan ekinleri beraber goturdu. Artik arpa, bugday bitmez oldu. Koyunlar, sigirlar ve insanlar ciftlesmez, gebeler dogrumaz oldular. Agaclar kurudu, filizler curudu, kaynaklar kesildi.

Ulkeyi kitlik burudu. Insanlar, tanrilar acliktan kivrandilar. Buyuk gunes tanrisi bir ziyafet hazirladi. Bin tanriyi cagirdi. Yedilerse de doymadilar, ictilerse de kanmadilar.

Bunun uzerine firtina tanrisi oglu Telepinu'yu arastirdi. Telepinu ise kizarak kacmis, butun iyi seyleri beraberinde goturmustu.

Buyuk tanrilar, kucuk tanrilar Telepinu'yu aramaya ciktilar. Gunes tanri kartali oncu gonderdi ve (Git yuksek daglari, dereleri, yamaclari arastir)dedi. Kartal gitti. Telepinu'yu bulamadi. geri dondu. Gunes tanriya: (Kudretli tanri! Telepinu'yu bulamadim) dedi.

Firtina tanrisi, bas tanricaya: (Ne yapalim? Acliktan olecegiz) dedi. Gunes tanricasi, firtina tanrisina: (Ne istersen yap, Telepinu'yu aramaya kendin git) dedi.

Firtina tanrisi Telepinu'yu aramaya gitti. Onun sehrindeki evinin kapisini caldi. Fakat o evde degildi. Kapi acilmadi. Kendi evine donerek tahtina oturdu.

Tanrica kartali bir daha gonderdi. Ona: (Git Telepinu'yu ara!) dedi. Firtina tanrisi, tanricaya: (Buyuk tanrilar, kucuk tanrilar onu aradilar, fakat bulamadilar. Bu kartal mi onu bulacak? Bunu gozu keskinse onlarin gozleri de keskindir) dedi.

Tanrica yine kartali gonderdi: (Git yuce daglari ara, tara!)dedi. Kartal uctu, yuce daglari arastirdi, bulamadi. Su haberi getirdi: (Ben onu bulamiyorum).

Tanrica bu defa Ari'yi gonderdi: (Git Telepinu'yu sen ara! Bulursan onun ellerini, ayaklarini sok! Onu al getir. Mum al, onu yika, temizle ve bana getir) dedi.

Firtina tanrisi tanricaya dedi ki: ( Buyuk tanrilar, kucuk tanrilar onu aradilar, fakat bulamadilar. Bu ari mi onu bulacak?)

Tanrica firtina tanrisina dedi ki: (Sen ariyi birak. O gidip onu bulacak).

Ari oradan uctu. Aramaya basladi. Her tarafi dolasti. Irmaklari, kaynaklari arastirdi. Sonunda Telepinu'yu uyurken buldu. Telepinu acele evine geldi. O zaman ocaklara ates geldi, agillara koyun, ahirlara sigir doldu. Ana cocugunu, koyun kuzusunu ve inek danasini dogurdu.

Hakan Su
Zulkarneyn Semerkant'i gecip de Turk ulkesine yoneldigi siralarda, Saka Turkleri'nin Su adindaki Buyuk hakanina yaklasiyordu. Balasagun yakinindaki Su kalesini bu yaptirmisti. Hergun Balasagun'daki sarayinin onunde ucyuzaltmis nobet davulu vurulurdu. Hakan Su'ya Zulkarneyn'in yaklastigi haberi verilmis ve: (Emriniz nedir, savas mi edelim, ne buyurursunuz?) denilmisti. Halbuki Hakan Hocant irmaginin kenarina karakol kurmak, Zulkarneyn'in gececegini haber vermek icin kirk Tarhan'i gozcu gondermisti. Bunlar kimseye gorunmeden gitmisti. Su endise etmiyordu. Onun gumusten bir havuzu vardi. Sefere cikildiginda birlikte tasinir, icine su doldurulurdu. Sonra kazlar, ordekler yuzdurulurdu. Kendisine: (Ne buyurursunuz, savasa girelim mi? )denildigi zaman cevap olarak: (Su kazlara, ordeklere bakiniz, nasil suya daliyorlar) dermis. Bunun uzerine orada bulunanlar Su'nun savas icin hazir olmadigi zannina dusmusler. Zulkarneyn Hocant suyunu gecince, oradaki gozculer hemen Su'ya haber ulastirdilar. Hakan Su hemen davullari caldirarak doguya dogru yurudu. Halk gitmek icin hazirlik gormeden hakanlarinin boyle savusup gitmesinden umitsizlige dustu. Bir urkuntu, bir karisiklik oldu. Binek bulabilenler hayvanlarin sirtina atlayarak Hakanin arkasindan kostular. Sabah olunca ordu yeri duz bir ova halini aldi.

O siralarda Taraz, Ispicap, Balasagun ve bunun gibi yerler yapilmamisti. Ora halki gocebeydi. Hakan ordusuyla gittikten sonra, oradaki halk coluk cocuklariyla yirmi iki kisi kalmis, geceleyin hayvanlarini bulamamisti. Bu yirmi iki kisi yaya olarak cekip gitmek, yahut orada kalmak uzere konusurlarken iki kisi cika geldi. Bunlar agirliklarini sirtlarina yuklemisler, yanlarina coluk cocuklarini almislardi. Ordunun izine duserek gidiyorlardi. Yorulmuslar, terlemislerdi. Bu yirmi iki kisi, yeni gelen iki kisi ile konustular, ikiler dediler ki: (Zulkarneyn denilen adam bir yolcusur, bir yerde durmaz. Buradan da gecer gider. Biz de kendi yerlerimizde kaliriz.) Yirmiikiler onlara: (Kal ac) dediler.

Zulkarneyn gelip bunlari sacli, uzerlerinde Turk belgeleri bulundugunu gorunce, onlara: (Türk Manend) demis (Türk'e benzer).

Hakan Su, Cin'e kadar gitmis. Zulkarneyn arkasina dusmus. Su Zulkarneyn'e bir boluk asker Zulkarneyn de ona bir boluk asker gondererek (Altun Kan) denilen bir dagda carpismislar. Ama Zulkarneyn Hakan ile barismis, Ugur sehirleirni yapmislar. Bir sure orada oturduktan sonra Zulkarneyn cekilip gitmis, Hakan Su da Balasagun'a kadar ilerlemis. Kendi adini vererek Su sehrini yaptirmis. Oraya bir tilsim koymus. Bugun oraya kadar leylekler gelir, oradan ileri gecemezler. Tilsim bu gune dek bozulmamistir. (Divan-i Lugat it Turk/ Tercume cilt: III)

11 Mart 2007 Pazar

Türklerde kadın...

"Dünün , bugünün ve yarının en değerli varlıklarına"


Eski Türk toplumlarında aile en önemli sosyal birlik olduğundan, ailenin temelini teşkil eden kadın, Türk destanlarında ve Türk felsefesinde öyle yüce bir mertebeye kurulmuştur ki kadını öylesine yüce bir varlık haline getiren töreye ve kültüre hayran olmamanın imkanı yoktur. Kadın, erkeğin biricik yoldaşı ve çocuklarının anası olmak gibi önemli bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Daha da önemlisi Türk Milleti'nin tek bereket kaynağıdır. Kendisine verilen bir takım haklardan dolayı hanların, hakanların, cengaverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesidir.

Türk destanlarında kadın ilahi bir varlık konumuna gelmiştir. Öyle ki erişilip dokunulması, koklanması, kısaca beş duyuyla algılanmasının imkanı yoktur. Yaratılış Destanı'nda, Allah'a insanları ve dünyayı yaratması için fikir ve ilham veren "Ak Ana" adında bir kadındır. Oğuz Kağan'ın ilk karısı, karanlığı yararak, gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insanüstü varlıklardır. Yakutlar'da "Ak Oğlan" ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmiştir. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan kitabesinde Kağan: "Sizler anam hatun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, prenseslerim..." hitabıyla söze başlar.

En eski Türk inancına göre, "Han ile Hatun" gök ile yerin evlatlarıdır. Kadın burada yedinci kat göktedir. Kadına, böylesine bir kutsallık veren törede kadının dövülmesinin, horlanmasının imkanı yoktur. Zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın erkeğin daima yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır.

Dede Korkut hikayelerinden olan "Deli Dumrul"da, Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince bunu kadınından bulmuş, kadın ona hiç çekinmeden canını vereceğini söylemiştir. Yine Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim, Dede Korkut'taki Bamsı Beyrek hikayesinde yer alan "Banu Çiçek" bunun en güzel misalidir.

Kırgızların Manas Destanı'nda kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kazaklar'da kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır: "Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır."

Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün murad alıp vermeden yalnız kalan kadın kocası ölünceye kadar onu bekleyeceğine ve üzerine bir erkek sinek bile kondurmayacağına and içerdi. Kadınların savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılırdı. Oğuz Kağan Destanı'nda ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği ifade edilmektedir.

İranlı bir tarihçi olan Gerdizi de "Malumdur ki Türk kadınları çok iffetlidirler." derken Türk kadınının ahlaki temizliğini övmektedir. Bu övgü boşuna değildir. Nitekim kadın adları arasında temiz, faziletli manasına gelen "Hun, Sabir, Arig, Arık, Uygur Silink, Kazan Silu" gibi adların bulunması sebepsiz değildir. Aynı şekilde İbni Batuta Şehnamesi'nde Kırım'daki hatıralarını anlatırken söyle demektedir. "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."

İslamiyet öncesi Türk toplumlarında kadınsız bir iş görülmezdi. Kadın erkeğin tamamlayıcısıydı. O sürekli erkeğin yanındaydı. Hakanın buyrukları yalnız "Hakan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştır.

Ebul Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmakta ve bu kızların isimlerini şöyle sıralamaktadır: "Boyu Uzun Burla, Barçın, Salur, Şabatı Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı, Kuğatlı Hanım."

Türk kadını, diğer toplumlarda olduğu gibi baskı altında tutulmuyor, aşağılanmıyordu. Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek, sanki çağlar sonrasına bir mesaj gibidir.

İslam öncesi Türk topluluklarında kadına böyle bir bakış açısı var iken, Türk toplumu dışında kalan milletlerde kadının durumu acınacak bir haldedir.

Cahiliye devri Araplarında, kadının kocası yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdır. Arap erkeği adet zamanında kadınla bir arada oturmaz, onunla yiyip içmezdi. Aynı dönemde yine burada kadının miras hakkı yoktu. Oysa, Türk kadını miras hakkına sahiptir. Mesela; Yakutlar'da kadının kendine ait mülkü mevcuttur. Buna "and" veya "nemse" adı verilir. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardır. Ölen bir kocanın karısı var ise; bunun mirastan iki hali olur.
1. Kocanın oğlu veya kızı, oğlunun oğlu veya kızı ile beraber bulunuyorsa sekizde bir,
2. Bunlardan hiç biri kadının yanında değilse dörtte bir miras alırdı.

Aynı dönemlerde kadınların diğer toplumlardaki durumunu incelemeye devam edelim. İngiltere'de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.

İngiliz piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilise'sinde vaaz verirken söyledikleri tüyler ürperticidir..
"Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi."

Çin'de ise, boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu. Kadının böyle bir hakkı yoktu. Oysa Türk kadını tüm bu haklara sahipti. "Koca karısını, kadında kocasını boşayabilirdi. Koca karısının getirdiği çeyizinin bedelini verirken, kadın para vermek veya mihrinden vazgeçmek suretiyle kocasından boşanabilirdi."

Budizm'in kurucusu Buda ise; ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir. Eski Türk kadını, Roma kadınından da fazla haklara sahipti. Roma hukukunda kadın, kendi malına hükmedemezdi, vasiyet yapamazdı. Roma hukuku kadını ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Romalı kadın Jüstinyen devrine kadar tam bir esir hayatı yaşamıştır. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu. Yine Çin'de yeni doğan çocuk, erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. İran'da kendilerine eş olan kızlar günahkar sayılmışlardır. İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kızkardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri acı bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak *********lik sayılmıştır.

İşte bu dönemlerde, Türk kızları ve kadınları, toplumun şerefli bir ferdi olarak itibar görmüşlerdir. Türk kadınının böyle ihtişam içinde ve saygı görerek yaşaması Türk karakter ve kültürünün yüksek değerini ifade eder.

11 Şubat 2007 Pazar

Dede Korkut Hayatı

Dede Korkutun 570-632 yılları arasında, Hz. Muhammed (S.A.V) zamanında yaşadığı rivayet edilmiştir. Oğuzların Kayı veya Bayat boylarından geldiği, hem geçmişten ve hem de gelecekten haber veren, "kerem sahibi bir evliya" olduğu rivayet edilmektedir. "Ozanların Piri" veya "Ozanların Başı" olarak da bilinen Dede Korkutun, (manen) Hz. Muhammed´in hayır duasını aldığı ve Oğuzlara İslâm dinini öğrettiği de bu rivayetlerle günümüze kadar ulaşmıştır.



Öte yandan Dede Korkut, tüm Türk kavimlerinin atasıdır ve dâhisidir. Türk destanlarında ve halk hikâyelerinde, Dede Korkut adına ve onun mucizevî sözlerine rastlamak her zaman mümkündür. Türk hükümdarlarının akıl hocası ve veziri olduğu bilinen Dede Korkut, bütün Türklüğün yegâne temsilcilerinden ve bugün de yaşatılmaya çalışılan atalarındandır.



Destan özellikli pek çok halk kahramanının mücadeleleri anlatılan Dede Korkut hikâyelerinde; güzel ve hikmetli sözler, Türklerin tarihine ait rivayetler, han ve beyler hakkında methiyeler, Türk töresine ait pek çok konular işlenerek, iyilere övgü kötülere eleştiri vardır.

"Dede Korkut Kitabında (Dede Korkut ala Lisan-i Taife-i Oğuz han Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı) 12 destan özellikli hikâye yer alır ve bu kitap, İslâm öncesi ve sonrasında Türklerin yaşayışını, dilini, tarihini, edebiyatını ve kültürünü içerir. Akıcı ve halkın kullandığı Türkçe ile yazılmış olan bu kitap; gerçek bir şaheserdir.



Kitapta, "Dede" ve "Ata" olarak geçen ve "Korkut Ata" olarak da bilinen Dede Korkut, Türkmen, Kazak, Özbek ve Kara kalpak boyları arasında bu adlarla bilinmektedir. Türk dünyasının bilge atası olan Dede Korkut ve onun hikâyelerinde; Türk toplumunun savaşları ve barışları ile birlikte, aile ve eğitim yapısıyla üstün ahlâk ve karakter sağlamlığına dikkati çeker. Türk milletiyle özdeşleşmiş olan doğruluk, sözünde durmak, mukaddes değerler uğruna ölmek gibi çeşitli karekterler, hikâyelerin ana temasıdır. Dede Korkut hikâyelerindeki tüm kahramanların aile, cemaat ve insan sevgisini ön planda tutması, millet olarak ahlâk ve yaşam anlayışımızı göstermesi bakımından önemlidir.



Kahramanların çoğu gençtir ve mutlaka bir yiğitlik gösterdikten sonra ad verilir. Pek çoğumuz biliriz, Dirse Han oğlu bir boğayı öldürünce Dede Korkut o gencin adını "Boğaç" koyar ve onu şan, şeref, mal ve rütbe ile ödüllendirir. Dikkat edilirse, hikâyelerde, gençliğe son derece önem verilmekte, onların, ailesine, milletine ve devletine bağlı, cesur ve çalışkan olmalarına işaret edilmektedir. Savaş, av, toy vb. eğlencelere Hz. Peygambere salavat getirilerek başlanması da Türk Kavimleri'nin dinî yönden şuurlu olduğunu ve devlet millet birliğinin sağlam temellere dayandığını göstermektedir.



Dede Korkut hikâyelerinde özellikle göçebe Oğuz Türkleri'nin tabiat şartlarına karşı dirençleri, düşmanlarına karşı sürekli üstünlüğü ve birlik şuurundan doğan kuvvetlilikleri dikkati çeker. Korkut Ata olarak saygı gören Dede Korkutun hikâyeleri yaşlı ve bilginlere büyük değer verildiğini de göstermesi açısından, son derece önemlidir. Allah, doğum, din ve ölüm düşüncesi, hayatin her anında kendisini gösterir. Bugün Dede Korkut ve onun hikâyelerinden ve destanlarımızdan alacağımız önemli dersler vardır. Fertler arasında saygı, sevgi, karşılıklı hoşgörü ve mertlik bunların başında gelmektedir.



Dede Korkut aslında büyük bir vatanseverdir ve milletinin sonsuza dek güçlü ve mutlu yaşamasını gerçekleştirme mücadelesi içindedir. Hikâyelerindeki örnek şahsiyetler olan Bayındır Han, Kazan Han, Bamsı Beyrek, Boğaç Han, Selcen Hatun, Seğrek ve diğerleri toplumda olması gereken ideal insan karakterlerini temsil ederler. Bu insanlar, milleti ve vatanı için ölümü göze alan ve tüm zorlukların üstesinden gelebilen
kahramanlardır.



Dede Korkut, bütün Türk kavimlerinin fert fert kahraman olmasını arzu etmiş olmalı ki, hikâyelerinde zayıflığa, çaresizliğe ve ümitsizliğe yer vermemiştir. Rivayetlere göre Onun ölümü bile evliyalığını, bilge kişiliğini göstermektedir: Çeşitli Türk boylarının kanaatine göre o, rüyasında mezarının hazırlandığını görmüş ve gittiği her yerde öleceği ona rüyasında bildirilmiştir. Seyhun Irmağı'nın Aral Gölü'ne döküldüğü yerin yakınlarında, ırmağın üzerine hırkasını sererek orada ruhunu Allah'a teslim etmiştir. Bugün pek çok yerde onun mezarının olduğu söylenmektedir. Tıpkı Yunus Emre ve Karaca oğlan gibi milletimiz, onun mezarına da sahip çıkarak kahramanlarını kendi içinde görmek istemektedir. Türk ve dünya edebiyatının şaheserleri arasına giren ve çeşitli tarihî filmlere de konu olan Dede Korkut Hikâyeleri, insani ve yaşadığı dünyayı tüm özellikleriyle ele almıştır.



Bayburt ili; Türklerin Anadolu’da yerleştikleri en eski yerleşim yerlerindendir. Sosyologlar Bayburt’u gerek Selçuklular, gerekse Osmanlılar döneminde ikinci dereceden önemli bir kültür merkezi olarak nitelendirmektedirler. Bayburt, ünlü sınırlarımızın dışına taşan pek çok bilim ve sanat adamı yetiştirmiştir. Türk dünyasının ortak kültür hazinelerinin en büyüklerinden biri olan Dede Korkut’ uda bunlardan saymak mümkündür. Dede Korkut, bütün Türk dünyasında kabul görmüş – Tarihi ve Efsanevi – ortak ulularımızın en önemlilerindendir.



Prof. Dr. M. Fuat KÖPRÜLÜ, Dede Korkut için; ”Terazinin bir Kefesine Türk Edebiyatının tümünü, diğer kefesine de Dede Korkut’ u koysanız yine de Dede Korkut ağır basar” demektedir.



Dede Korkut hikayeleri Bayburt’ta canlılığını korumaktadır. Türkiye Türkçe’sinde anlatılan hikayelerden Beğ Böğrek (Bamsi Beyrek) in en çok varyantı Bayburt’ ta tespit edilmiştir. Hikayelerde Bayburt , ”Parasarın Bayburt Hisarı” adıyla geçmektedir. Beğ Böyrek’ in mezarı Bayburt Kalesindeki ”Zindan”’ ın tam karşısındaki Duduzar Tepesindedir.



Dede Korkut’ un mezarı Masat Köyündedir. Bu bilgiler, Orhan Şaik GÖKYAY’ ın Dede Korkut çalışmasında mevcut olduğu gibi, halk arasında da dilden dile anlatılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Valiliğimiz; ilimize sosyal, kültürel, bilimsel, sportif, ticari ve ekonomik canlılık kazandırmak amacıyla bir şölen düzenlemeyi planlamış, şölene Orta Asya’ dan Anadolu’ya göçen Alp Erenlerden biri olan ve bütün Türk lehçelerinde ve coğrafyalarında tanınan, hikayeleri dildin dile anlatılan bu ulu büyüğün adını vermeyi uygun bulmuş ve 1995 yılından itibaren ”Dede Korkut Kültür – Sanat Şöleni’ni düzenlemeye başlamıştır.



Şölen Türk dünyasında büyük yankı bulmuş ; Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Balkar – Karaçay, Dağıstan, Kazakistan ve bağımsızlığını ilan eden diğer Türk Cumhuriyetlerinden çok sayıda katılım gerçeklemiştir. Türk Cumhuriyetlerinden ilimize gelen bilim adamları Dede Korkut’ la ilgili tebliğler sunmuşlar, kendi coğrafyalarındaki izlerin etkisinden söz etmişlerdir. Dede Korkut’ un bizim olduğu kadar kendi edebiyatlarının da en büyük değere ve Türk dünyasının coğrafyalar üstü ortak ve en büyük kişiliği olarak nitelemiş ve sahiplenmişlerdir.



Dede Korkut, Türk dünyasının ortak birleştirici ve en büyük kişilerinden biri olarak Bayburt Dede Korkut Kültür – Sanat Şöleninde anılmaya başladıktan sonradır ki; UNESCO 1999 yılını Dede Korkut’ un 1300. yılı olarak kabul etmiştir. İlimizde 16 – 22 Temmuz 2001 tarihleri arasında 7.’ Si düzenlenen dede Korkut Kültür – Sanat Şölenlerinde Dede Korkut, artık sadece Bayburt ve Türk Dünyası ile sınırlı kalmamış, bütün dünyanın ortak değeri olarak uluslararası bir nitelik kazanmıştır.



Dede Korkutun yaygınlıkla bilinen hikâyeleri;



-Dirse Han Oğlu Boğaç Han
-Salur Kazanın Evinin Yağmalanması
-Kam Büre Beg Oğlu Bamsi Beyrek
-Kazan Beg Oğlu Uraz Beg'in Tutsak Olması
-Duha Koca Oğlu Deli Dumrul
-Kanlı Koca Oğlu Kan Turali
-Kadılık Koca Oğlu Yegenek
-Basatın Tepegöz'ü Öldürmesi
-Begel Oğlu Emren
-Usun Koca Oğlu Seğrek
-Salur Kazanın Tutsak Olması
-Dış Oğuzun iç Oguz'a Asi Olması



Dede Korkutun hayatı ve onun hikâyeleri, geçmişten geleceğe uzanan mücadelede varlığımızın, birliğimizin ve dirliğimizin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymakta, kahramanlık ruhumuzu coşkun bir üslupla dile getirmekte ve geleceğe ümit ve sevgiyle bakmamızı sağlamaktadır



DEDE KORKUT MİRASI



Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN



19. yüzyılın başlarında Dresden’de bulunmuş olan Dede Korkut yazması, “Kitâb-ı Dedem Korkud Alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân” adını taşır; “Oğuz boyunun diliyle Dedem Korkud Kitabı” demektir. 20. yüzyılın ortalarında Vatikan’da bulunmuş olan yazmanın adı ise “Hikâyet-i Oğuznâme, Kazan Beğ ve Gayrı”dır; “Oğuzname hikâyesi, Kazan Bey ve diğerleri” demektir. Dresden nüshası bir giriş ve 12 destanî hikâyeden oluşur. Vatikan nüshasında ise girişle birlikte sadece 6 destanî hikâye vardır. Bu nüshadaki giriş ve destanî hikâyeler, Dresden nüshasında bulunanlardan farklı değildir. O hâlde Dede Korkut mirasından yazma olarak elimizde bir giriş ve 12 destanî hikâye bulunmaktadır. Destanî hikâyelerin her biri Dresden nüshasında “boy” olarak adlandırılmaktadır; bu bakımdan ben de yazımda bu özel terimi kullanacağım.



Biri eksik de olsa iki yazma hâlinde elimize ulaşan 12 boyun, 15. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile Azerbaycan coğrafyasına hâkim olan Akkoyunlular zamanında son şeklini aldığı ve Osmanlıların Anadolu’nun Doğu ve Güney-Doğusuna hâkim olduğu 16. yüzyılda yazıya geçirildiği düşüncesindeyim.



Oğuzların tarihini yazan ve Dede Korkut kitabını Oğuz Türklerinin millî destanı kabul eden Türk tarihçisi Faruk Sümer; yazmalarda geçen alay, gönder gibi sadece Osmanlılara ait askerî terimlerden dolayı eldeki yazmaların 16. yüzyıldan önce yazıya geçirilmiş olamayacağı fikrindedir. Boyların coğrafyası Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile Azerbaycan sahasıdır ve bu bölge 16. yüzyılda Osmanlıların eline geçmiştir. Esasen eserin giriş bölümünün başında yer alan “Korkut Ata ayıtdı: Â0ır zamanda 0anlık girü kayıya dege, kimsene ellerinden almaya, â0ır zaman olup kıyâmat kopınça.



Bu didügi Osman neslidür, işde sürilüp gideyorır.” ifadeleri, eserin Osmanlılar zamanında ve Osmanlı toprağında istinsah edildiği konusunda bence herhangi bir şüpheye yer bırakmıyor. Ancak Dede Korkut coğrafyası, Osmanlılardan önce Akkoyunluların elindeydi ve bence boyların elimizdeki nüshalarda görülen son biçimi alması Akkoyunlular zamanında, yani 15. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur. Akkoyunlular kendilerini Oğuzların Bayındır boyundan kabul ediyorlardı ve bundan dolayı, aktif bir kahraman olmadığı hâlde Bayındır Han eserde en muteber mevkie çıkarılmıştı.



Dede Korkut kitabının 15. yüzyılda, Akkoyunlular zamanında aldığı son biçimi, bugüne ulaşan iki yazmaya dayanarak şöyle anlatabiliriz.



Giriş bir yana bırakılırsa kitap, konuları bakımından birbirinden bağımsız, “boy” adı verilen 12 destanî hikâyeden oluşur. 12 boyun her biri, bir veya iki kahraman üzerine kurulmuştur; ancak gerek bir boyun esas kahramanları, gerek yardımcı kahramanları, diğer boylarda da geçer ve bir boydaki yardımcı kahraman diğer boyda esas kahraman olabilir. Böylece esas kahramanın üzerine kurulmuş bulunan vak’a itibarıyla bağımsız olan boylar, ortak kahramanlarla birbirine bağlanmış olur.



Kahramanların başı Salur Kazandır ve dört boy, Salur Kazan veya oğlu Uruz üzerine kurulmuştur. Diğer kahramanlar Salur Kazan’ın beyleri ve arkadaşlarıdır. Bayındır Han ise Salur’un da bağlı olduğu hükümdardır; fakat olaylara aktif olarak karışmaz. 12 boydan 9’unda Salur Kazan ve arkadaşları geçer; 3 boyda ise onları göremeyiz. Fakat 12 boyun hepsinde de Dede Korkut vardır.



Dede Korkut’un boylardaki esas işlevi kopuz çalarak boy boylaması, soy soylamasıdır. Boyların anlatılmasına boy boylamak, boylar içindeki manzum kısımlara soy, soyları kopuz eşliğinde belli bir melodiyle okumaya ise soy soylamak denir. Dede Korkut her boyun sonunda boy boylar, soy soylar; kahramanlara dua eder ve bazen onlara ad verir. Dede Korkut’un birkaç boyda, müşkül işleri halletmek için ortaya çıktığı da olur. Şu hâlde Dede Korkut, 12 boyu birbirine bağlayan ve boyları düzenleyip anlatan ortak kahramandır. Başta yer alan giriş bölümü de eserin bütünlük kazanmasında rol oynar.



Kısaca anlatmaya çalıştığım bu son biçim öyle bir “form”dur ki hem her boy, bağımsız bir eser gibi tek başına ele alınabilir; hem de 12 boy bir bütünlük içinde tek bir eser kabul edilebilir.



“Dede Korkut mirası” derken ben, bir yandan bu “son biçim”in oluştuğu zamandan daha sonraki yüzyıllara kalan mirası kastediyorum; bir yandan da bu “son biçim”in daha önceki dönemlerden kalan bir miras olduğunu düşünüyorum.



Önce birinci noktaya bakalım: Sonraki yüzyıllara Dede Korkut’tan kalan miras nedir? Burada şunu belirtmeliyim ki sonraki yüzyıllara kalan miras, mutlaka yukarıda anlattığım “son biçim”den çıkmış olmayabilir. Başka Türk coğrafyalarında daha önceki dönemlerden kalmış rivayetler de bulunmaktadır.



Dede Korkut ve eserdeki beylerle ilgili rivayetler, daha sonraki bazı yazılı kaynaklarda da küçük parçalar veya atıflar hâlinde görülür. 3. Murad zamanında Bayburtlu Osman’ın yazdığı “Tevârîh-i Cedîd-i Mir’ât-ı Cihan”da, 1597’de yazılan Şerefnâme’de, 17. yüzyıla ait Evliya Çelebi seyahatnamesinde, Ebülgazi Bahadır Han tarafından 1660’ta yazılan Şecere-i Terâkime’de, 1672’de yazılan Arapça Müneccimbaşı tarihinde, yine 17. yüzyılda Buharalı Hafız Derviş Ali Çengî tarafından yazılan Tuhfetü’s-Sürûr adlı Farsça eserde, bazı Bektaşî velâyet-namelerinde ve Kul Ata adlı Azeri şairin Leylâ Mecnun mesnevisinde bazen birer ikişer cümlelik, bazen yarım sayfaya varan uzunlukta Dede Korkut ve beyleriyle ilgili rivayetler vardır. Şecere-i Terakime’de ise Dede Korkut kahramanları ve özellikle Salur Kazan’la ilgili rivayetler bir hayli hacimlidir.



20. yüzyıl sözlü geleneğinde Dede Korkut boylarının en canlı olarak yaşadığı yer Türkmenistandır. Yüzyılın ortalarında Ata Rahmanov’un derlediği metinler el yazmaları hâlinde Türkmenistan’ın Kol Yazmaları Enstitüsü’nde saklanmaktadır. Ayrıca Nurmırat Esenmıradov’un derlediği iki metin de vardır. Bu metinler 1980’lerin sonundan itibaren Türkmenistan’da yayımlanmaya başlamıştır.



Ata Rahmanov’un derlemelerinden anlaşıldığına göre Dede Korkut kitabındaki 12 boydan 7’si Türkmenistan sözlü geleneğinde 20. yüzyıla kadar ulaşmıştır. Bunlar Iza berilediren Nesilsiz (Dirse Han oğlu Boğaç Han boyu), Makav (Deli Dumrul boyu), Yekegöz (Basat’ın Tepegöz’ü öldürdüğü boy), Töreli Bey (Kan Turalı boyu), Bamsım Birek (Bamsı Beyrek boyu), Salır (Salur Kazan’ı oğlu Uruz’un tutsaklıktan çıkardığı boy), Imra (Begil oğlu Emren boyu) adlı hikâyelerdir. Bu hikâyelerde farklılıklar olsa da Dede Korkut yazmalarındaki boyların konuları temel olarak korunmuştur; hatta kahramanların adları da küçük değişikliklerle aynı kalmıştır.



Ata Rahmanov’un derlediği üç hikâye ile Nurmırat Esenmıradov’un derlediği iki hikâye Dede Korkut kitabında yoktur. Bunlar İgdir, Dışoğuzların Gever Hanlıkına Karşı Köreşi, Oğuzların Melâllaşmakı, Tekemuhammet, Salır Gazan ve İtemcek Hekâyası’dır. Dede Korkut kitabındaki 12 boy, bu 5 hikâye ile 17’ye çıkmaktadır.



Dede Korkut kitabındaki üç boy, Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlar coğrafyasında, sözlü gelenekte masallaşmış olarak yaşamaya devam etmektedir.



Bunlardan en yaygını Bamsı Beyrek boyunun Bey Böyrek adıyla söylenen masallaşmış biçimidir. Bu masalın Azerbaycan’dan; Anadolu’nun Trabzon, Bayburt, Erzurum, Erzincan, Urfa, Kilis, Kahraman Maraş, Sivas, Yozgat, Amasya, Sinop, Bartın, Zonguldak, Kırşehir, Kayseri, Konya, Osmaniye, Afyon, Eskişehir, Kütahya, İstanbul şehirlerinden derlenmiş varyantları vardır. Masalın 1791’de yazıya geçirilmiş eksik bir varyantı ise Türk Dil Kurumu Kütüphanesinde saklanmaktadır. Aynı masalın 1730-31 tarihli tam bir nüshası ise Mısır’da bulunmuştur.



Masallaşmış olan ikinci boy Tepegöz boyudur. Bu masalın da Azerbaycan’dan; Iğdır, Posof, Bayburt, Erzurum, Siirt, Yozgat, Kastamonu, Çorum, Çankırı, Ankara, Konya, Aydın, İstanbul, Kırklareli şehirlerinden ve Dobruca’dan derlenmiş varyantları vardır.



Üçüncü olarak Deli Dumrul boyunun masallaşmış varyantları Tokat, Konya, Antalya, Bolvadin ve Üsküp’ten derlenmiştir.



Ferruh Arsunar’ın 1962’de Gaziantep’ten yaptığı bir derleme ise çok ilgi çekicidir. Salur Kazan’ın evinin yağmalandığı boyun bir özeti gibi olan hikâyede kahramanlar birbirine karışmış olmakla beraber, Türkmenistan’daki rivayetlerde olduğu gibi temel konu aynıdır.



Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan’da sözlü gelenekten derlenen bir rivayet ise doğrudan doğruya Dede Korkut’un kendisiyle ilgilidir. Bu rivayetlere göre Korkut Ata, Azrail’den kaçmak ve ölümden kurtulmak ister; nereye giderse kabrinin kazıldığını görür ve sonunda ölür.



Özbeklerde Alpamış, Kazak ve Karakalpaklarda Alpamıs, Başkurtlarda Alpamışa, Tatarlarda Alıpmemşen ve Altay Türklerinde Alıp Mamaş olarak yaşayan destan; birçok araştırıcıya göre Dede Korkut kitabındaki Bamsı Beyrek boyu ile ilgilidir. Dolayısıyla bu destanı da Dede Korkut mirası olarak düşünebiliriz. Böylece Dede Korkut mirasının Balkanlardan Altaylara kadar uzanan Türk dünyasında yayılmış olduğunu görüyoruz.



Dede Korkut kitabının daha önceki dönemlerden kalan bir miras olduğu konusuna gelince:



Bilindiği üzere 14. yüzyılın başında yazılan Câmiü’t-Tevârîh’teki “Târîh-i Oğuzân ve Türkân” bölümü Oğuz destanıyla ilgili en geniş rivayetlerin yer aldığı bir kaynaktır. İşte bu kaynakta Dede Korkut’tan akıllı, bilgili, keramet sahibi ve hakkında pek çok hikâye anlatılan bir şahıs olarak bahsedilmekte, ayrıca Tuman Han’a ad verdiği belirtilmektedir. Memlûk tarihçisi Aybeg ed- Devâdârî’nin yine 14. yüzyılın başlarına ait Dürerü’t- Tican adlı eserinde Türklerin elden ele dolaştırdıkları iki kitap olduğu, bu kitaplardan birinin Oğuzname adını taşıdığı kaydedilir. Oğuzname hakkında verilen kısa bilgiye göre bu kitap Oğuzların başlangıçlarını, ilk hükümdarlarını ve onun adının Oğuz olduğunu anlatır; içinde acayip hikâyeler vardır. Bu hikâyelerden birisi olarak Tepegöz hikâyesinin özeti de Devâdârî’nin eserinde verilir.



Gerek Devâdârî’nin, gerek Reşideddin’in kayıtları bize, 14. yüzyılın başında Dede Korkut’la ilgili rivayetlerin yaygın olduğunu, hatta Devâdârî’ye göre bunların Oğuzname adlı bir kitapta toplandığını ve bu kitabın Türk boyları arasında elden ele dolaştığını gösteriyor. Bu durumda 15. yüzyılda son biçimini alan, 16. yüzyılda yazıya geçirilen, 20. yüzyılda da sözlü gelenekte yaşayan Dede Korkut boylarının en geç 13. yüzyılda kitap hâline gelen bir Oğuzname’de toplandığını ve Dede Korkut hikâyelerinin aslında Oğuz Kağan Destanından kalan bir miras olduğunu söyleyebiliriz.



Bu miras artık çağdaş san’at eserlerinde; şiirde, tiyatroda, sinemada yaşamaya devam etmektedir. Kuzey ve Güney Azerbaycan ile Türkiye’de Dede Korkut’tan kaynaklanan şiirler, poemalar, tiyatrolar yazılmış; filmler ve çizgi filmler çevrilmiştir. Hiç şüphesiz Dede Korkut mirası bütün Türk dünyasında yarınki nesilleri de beslemeye devam edecektir.



Imre Adorján



Dede Korkut Kitabı’nın Macaristan'daki Geçmişi ve Önemi



Kitabın Macaristan'daki Geçmişi



1977’te Ankara'da sanat tarihçisi Gábor Pap, Orhan Şaik Gökyay tarafından yeni Türkçeye çevrilen Dede Korkut kitabını (İstanbul, 1976) aldı, sonra hediye olarak bana verdi. Macaristan'a döndükten sonra Kitabı okurken, hemen ilgimi çekti. Dr. András Kelemen'le seçtiğimiz üç hikâyeyi beraber Macarcaya çevirmeye karar verdik. İlk çevirdiğimiz hikâye Boğaç Han soylamasıydı. Bu esnada eserin Türk kültürünün ama Macar ile de hazine sahibi olduğunu fark ettik. Örneğin, delikanlı boğa ile güreşmesi bizi şaşırttı. Zira János Arany ünlü Macar şair’in eserinde de Miklós Toldi boğa ile savaşıyor! Ama "kırk yiğidin" yani nökerlerin sayısı, hem Toldi’da hem Boğaç soylamasında da 40’tır. Bundan sonra artık Macar ile Türk, özellikle halk geleneklerindeki benzeyişlerini, aramaktaydık.



Deli Dumrul’daki soylamayla Macar halk şiirlerinden "Sevginin Sınanması" denilen türdeki destanların büyük bir benzerliklerini buldum. Bunu benden önce Macar ballad araştırıcıları da bilmekte idiler, ama Deli Dumrul hikâyesini hiç okumadılar.



Düşündük, ki Macaristan'da Dede Korkut hikâyelerini tanıtmalıyız. Bunun için Boğaç Han hikâyesi kaynak olarak kullanıp, bir kukla oyununun senaryosunu yazdım. Székesfehérvár’daki bir ortaokulun öğrencilerinin katılmasıyla 1983’te sahneye konuldu. Kukla oyunun galası, o zamanki Türk Büyükelçisi, sayın Osman Başman ve çalışma arkadaşlarının huzurunda, İl Kültür Merkezi'nde, Azız Stefanos adlı tiyatro salonunda düzenlendi. Öğrenciler bu kukla oyunuyla çok defa yarışmalara katılıp değerli ödüller kazandılar.



1984’te Székesfehérvár’daki Alba Regia Otel’de düzenlenen "Türk Mutfak Gecesi" sırasında, Deli Dumrul ve Sevginin Sınanması aynı zamanda beraber iki yerli tiyatrocu katılmasıyla sahneye konuldu. Piyes aynı şeklinde Yapıcılar’ın Kültür Evi'nde tekrarlandı. Sayın Osman Başman T.C.’nin Büyükelçisi sayın eşiyle ve çalışma arkadaşlarıyla bu iki şölene de katıldı.

András Kelemen ve ben de ayrı ayrı Dede Korkut Kitabının tanıtılması için Budapeşte’de, Békéscsaba’da, Debrecen’de, Kecskemet’te, Kiskun-halas’ta vs. konferanslar verdik.



Çevirdiğimiz Boğaç Han soylamasını 1985’te Halaşi Téka mecmuası tarafından Gábor Pap ve eşim Judit Berente önsözüyle yayınlandı. Debrecen Kossuth Lajos İlmi Üniversitesi’nin Kültür Dairesi tarafından, "stensilli" niteliğinde, çevirdiğimiz üç hikâye yayınlandı. Bunlar, Boğaç Han, Deli Dumrul ve Bamsi Beyrek soylamasıydı.



Dede Korkut Kitabını Almancaya (Joachim Hein, 1958’de), İngilizceye (Geoffrey Levis, 1974’te) ve bildiğim kadarıyla 6 soylamasını İtalyancaya (Ettore Rossi) da çevirdiler. O zamana kadar Macaristanda sadece tek Almanca yazılmış makale yayınlandı (Körösi Csoma Archívum tarafından 1926’da). Etnografya Ansiklopedisi'nde "Sevginin sınanması" baladlarından söz edilirken Türk kaynağa tek vasıtalı değinme bulunulur. Eserin Macarca tercümesinin önemli olduğunu düşündük. András Kelemen yayınevlerin çoğunu irtibat için ziyaret edip, bütün 12 hikâyeyi Macarcaya çevirmemizin teklifini etti, ama yayınevleri ilgisiz olduğundan Macarca Dede Korkut yayını önünde bütün kapılar kapatıldı.

1996’da Türk eserde bulunduğum, Macar-Türk halk kültürü arasındaki benzerlikleri topladığım "A Turul Gyermekei" başlıklı kitabım Fejér Megyei Pedagógiai Szolgáltató Intézet (İl'in Öğretim Enstitüsü) tarafından 1997’de yayınlandı.



Kitabımı yazarken bana soylamaların her birisi gerekliydi, bunun için hepsini Macarcaya çevirdim. Kaynağım yine de Gökyay’in önce andığım eseriydi.



1997 yazın eşimle beraber Dede Korkut’un Bayburt yakındaki Masat köyünde bulunduğu düşünülen türbesini görmek için Bayburt’a gittik. Şehri görmek için seyre çıkarken sokakta bir Türk genç Bayburt’a nereden geldiğimizi ve çevresinde ne yapacağımızı bizden sordu. Dede Korkut’la uğraştığımı duyunca, hemen bizi öğretmenevine bir konuşmaya davet etti. Varınca çok şaşırdık, çünkü yaklaşık 10-12 öğretmen bizi bekliyordu. Sohbet ettik ve hattâ tartıştık da Dede Korkut Kitabı üzerinde.



Vedalaşınca Bayburtlu Ali Sırrı çoban (Âşık Süphani) "Hoş geldiniz bugün bize..." diye saz çalıp ismimizi de içeren dörtüklerini söyledi. Orada, o anda karar verdim ve Türk arkadaşlarıma da söz verdim, Dede Korkut Kitabı Macarca da olacak! Âşık Süphani'nin yazdığı şiirin tarihi 5. Mayıs 1997 idi. O zaman ne büyük bir görevi kendi kendime üstlendiğimi düşünmedim. Tekrar yine Gökyay metni çevirmesine başladım, ama yazik, ki Dede Korkut’un asıl eski atasözlerini içeren "mukaddime"si bu kitapta yoktu.



O zamana kadar artık bu yeni Türkçe edebî eserin çoğunu, güzel tarzda Macarcaya çeviren László Puskás aklıma geldi. Dede Korkut Kitabınının tamamını beraber çevirmeye anlaştık, hem de kaynak olarak yayınlanmış Latince harflariyle basılmış sayın Muharrem Ergin’in bizce en uygun metinle indeksi de içeren, iki ciltte yayınlanmış eserini kullanmaya kararlaştık.

İlk ham çeviriyi ben yaptım ve László Puskás metni titizce inceleyip düzeltti. Şiir parçaları çevirirken, Türk şiirlerin tarzını, ölçüsünü ve kafiyelerini okuyuculara hissettirmek için çabaladık. Ortak işimiz bir yıldan fazla sürdü, çok defa tartıştık, ama bu her zaman daha iyi ve daha uygun ifade bulmamız içindi. Sayısız kez yazdıklarımızı düzeltip değiştirdik.



Dede Korkut’un manzum bölümlerindeki mısraların hece sayısı ve kafiyeleri Macarca çeviride de tam aynı, hattâ seci kısımlarının da asıl Türk eserin tarzında Macarca okuyabilmesinin tümü, László Puskás'ın güzel çalışmasının faziletidir. Edebî alandaki eksikliğimden dolayı ham çeviriden sonra, sadece Türk eserin anlatmasıyla ilgili, izahı ve dipnotları yazmasıyla uğraştım.



Uygun yayınevinin bulunmasını Puskás László üstlendi. Sonra L’Harmattan-Európai Folklór Központért Egyesület Európai Folklór Intézete (L’Harmattan, Avrupa Folklor Merkezi Derneği’nin Avrupa Folklor Enstitüsü) Dede Korkut edebî değerine uygun yayınevinin müdürü, kendisi halkbilimin dünyada ünlü araştırıcı Hoppál Mihály, çevirinin yayınlanmasını benimsedi. Yayınlanması Macar-Türk Kadınları Derneği, Necla Aksop, Türk-Macar İşadamları Derneği, ve Milli Kültür Mirası Bakanlığı tarafından desteklendi.

Kitap okutmanı türkolog Mihály Dobrovits bize çok yardım etti, hatalarımızı bulunca, güzel mizahıyla, hakaret etmeden bize bildirdi, biz hatalı parçaları gecikmeden düzelttik.



Biz Macar okuyucuların dikkatini Türk kültürü’nün bu hazinesine çekmek isterdik. Çünkü Prof. Dr. M. Fuat Köprülü, Dede Korkut için: "Terazinin bir kefesine Türk Edebiyatının tümünü, diğer kefesine de Dede Korkut’u koysanız yine de Dede Korkut ağır basar" demektedir. Bu iddiayı kitabın arka sayfası üzerinde yayımlamak istedik, bunun Macarca okunabilmesi için.



Türk ile Macar Gelenekleri Arasında Bulunan Bazı Benzerlikler



Eserin Tarzı



İlkönce Dede Korkut'un manzum ve mensur parçalarının tavrı ve eski Macar halk şiirleri ve Macar edebiyatı arasındaki benzerlikleri belirginleştirmeliyim. Türk nazmında çok kullanılan 4+4+4 veya 4+4, veya 4+4+3 veya 4+3 gibi hece sayılı mısralara Macar halk şiirlerinde sık sık rastlanmaktadır. Örneğin:



4+4+4 T: Kara tırnak / ağ yüzüme /çalayım mı?

M: Hol lakik kend / hugomasszony? / Komáromba.

4+4 T: Bunalmışsın /sana n’olmuş? // çal kılıcın / yettim Kazan!

M: Anyám anyám /édesanyám // Gyulainé édesanyám!



Macarca bilmeyenlerin de mısralarda aynı heceli ve aynı darb duyduklarının umudundayım.

Macar şiirlerde de iki mısra sonuncu sözcüğü aynı olduğundan kafiye oluşturulur. Bunun Türk örneği:



Dâyim duran / Cebâr Tanrı 4+4

Bâki kalan / Settar Tanrı



Bu iki kerre dört heceli mısra Macar terimi "felező nyolcas" yani "ikide sekizli"dir.



Bunun ortak köküne Eski Oğuz Destanı'nda rastlayabiliriz:



Men sizlerge / boldım kagan, 4+4

Alalım ya / takı kalkan.

Tamga bizge / bolsın buyan, ...



Oğuz Destanı’nın dokuz mısrası aynı kafiyelidir, buna Avrupalı edebiyatçılar "assonans" derler. 19. yüzyıldaki Macar edebiyatında o kadar çok "assonans" kullanıldığından dolayı "Macar kafiyesi" olarak derlendi.

Nesirle yazılan kısımlarda Türk yazarın çok defa kullandığı sanat aracı secidir. Macar edebiyatında da sık sık buna rastlanır.



Hem Türk, hem Macar dili, aynı dil gurubunda olduğundan dolayı başka, örneğin Almancaya veya İngilizceye çevirmekten, Macarcaya çevirilmesi daha kolay idi, sadece eski Türkçede kullandığı sözlere uygun Macarca da aynı heceli ve kafiyeli söz bulması bazen zor idi.



Toy ve Konaklama



Dede Korkut hikâyelerin çoğunda "Hanlar Hanı Han Bayındır yılda bir kerre toy idüp Oğuz biglerin konuklar-idi" gibi sözleri okuruz. Macar yurttutuşundan önceki zamanlarda, 8.-9. yüzyıllardaki geleneklerinden Anonymus (Türkçe: ismi tanınmayan) tarihçinin 12. yüzyıl sonlarında yazdığı Gesta’sının 16. babında "Hemen aynı yerde, putperest (Latince: more paganismo) geleneğe uygun olarak bir semiz at öldürüp, büyük toy ettiler" yazmaktadır.



Ama bu gelenek yüzyıllarca devam yaşadı. Anonymus’a göre Arpad vezirin Zolta (Türkçe: Sultan) oğlunun doğumu "günlerce süren toy (konaklama) ile kutladı vezirler ve hanlar önünde yiğitler koyunların kuzularıyla keçi gibi oynadılar" diye kutlandı.

17-18 yüzyılların Erdel (Transylvania) gelenekçilerinden Péter Apor, Metamorphosis Transylvaniae adlı eserinde



"insanlar içki içince... türkü söylemeye başlayıp güzel eski olayları söylediler, bazen aşktan da söylediler... eski zamanlarda zurna ile davul büyük adamların çok sevdiği müzik aletiydi... Şimdi büyük olasılıkla o güzel Macar türküleri Erdel'de kimse söylenemez"

diye üzüntüyle yazdı.



Demek ki, eski Türk toyla konaklama geleneği Macarlar tarafından Avrupa'ya taşınıp, devam yaşadı.



Korkut Ata’nın Dileği



Hikâyelerin çoğu Dede Korkut'un "yom vireyüm hanum" deyimiyle başlattığı dileklerle biter. Bereket veren sözler arasında "...kölgelüçe kaba ağacun kesilmesün..." rastlanılır. Demektir ki Oğuzlar "Hayat ağacı" inanışındaydı. Hayat ağacı mitolojisinin çok türü, çeşidi ve çok geniş alanı var. Janos Berze Nagy adlı Macar araştırıcı, Türk efsanelerinde bulunan hayat ağacı inanışlarını toplarken, ortak benzerliklerine dayanarak 2 sınıfı tasnif etti: 1) Ölümsüzlük ile zenginlik, 2) Her hayatın ve her doğurganın başlangıcı ve kaynağı olduklarını sembolize eder. Hem Macar, hem Türk halk geleneklerinden Şamanizmde de kuvvetli kökü olan bu inanış, bugüne kadar halk sanatında devam eder. İki milletin halk sanatının çeşitli alanında (örgü, halı, kilim, dokuma, nakış, ahşap ve taş tezyinatı), hayat ağacı motiflerine rastlanır. Halk yaşamında da büyük bir mânevi ağırlık kazanmıştır.



Macaristan’ın şimdi Slovakya'da bulunan bölgesinde, kadın çocuk doğururken, çocuğun babası bir "hatıra ağacı" diker. Yerli inanışa göre, doğacak bebek, ağaçla beraber ölür.

Buna benzer örnekleri halk baladında da duyabiliriz. Ayni günde Kongó (adam ismidir) ile bir ağaç da dünyaya gelir, ikisi aynı gün ölür, çünkü Kongó bu ağaç kesildikten sonra odunundan yapılmış darağacı üzerinde öldürülür.



Doğu Anadolu'da bereketli aile yaşamı için düğün günlerinde nişanlı akrabaları ve arkadaşları bir bağçede ağaç dikerler. Meyve ağacı dikilirse, onun ilk meyvesi, dikildiği günde evlenenlere verilir.

Macaristan'da, Mohaç bölgesinde (Meydan savaşından meşhur bir yer) geline bir tomurcuklu dal verilir. Bu dal titiz hazırlanır. Dal, ucuna kadar yeşil dalcıklarla süslenilir, ucuna elma ve yaldızlı vişne ile kuş tüyü de asılır. Macaristan'ın başka bölgelerinde de ayni gelenek, veya bu geleneğin çeşitlemelerini bulabiliriz (Eğer Kalesi çevresinde, Erdelde, Balaton Gölü yanında vs.) Bazı yerlerde dal ucuna pastadan kuş da koyarlar.



Bu Macar geleneğindeki dalın Türkiye'deki eşi, Erzurum'da bulunan Selçuklu eseri olan çifte Minareli Medrese portalı yanında, çok büyük ölçüde taşta yontulmuş muhteşem hayat ağaçıdır. Bunun hemen hemen aynısı Sivas'taki Gök Medrese portalında da mevcuttur, Sayısız Selçuklu eserinde hayat ağacının uclarında meyveler ve kuşlar da görebiliriz.



Beşik Kertme



Beyrek "Bakdı gördi, bu otağ Banı çiçek otağı-y-imiş ki Beyregün bişik kertme nışanlusı-y-idi..." çünkü daha evvel "Pay Piçen Big aydur: Bigler Allah Ta’ala mana bit kız virecek olur-ise, siz tanık olun, menüm kızum Pay Büre Big oğlına bişik kertme yavuklu olsun didi.



Türkiye'de halen geçerli olan evlenme biçimlerin birisi "Beşik Kertmesi"dir. Bir ailenin, başka bir aileyle hısımlık kurmak istemesiyle yapılır. Çocukların çok küçükken, henüz beşikte iken, nişanlarının yapılması, Derleme Sözlüğü’nden de anlaşıldığına göre, birçok il, ilçe ve köyde bilinmektedir. Bu bağın belirtisi olarak da çocukların beşiklerine birer "kertik" yapılır, beşik kertme adı buradan gelmektedir. Sedat Veyis Örnek Türk Halkbilimi adlı kitabında beşik kertmesiden bir problem, veya suç çıkarsa davada hâkim Medenî Kanun’un kendisine tanıdığı takdir hakkını kullandığının güzel bir örneği yazdı.



Macaristan'da beşik kertmesinin bir türü henüz 1983’te de yapıldı. Daha evvel 16.-17. yüzyıllarda büyük beylerin ailesi tarafindan da yapılmaktaydı. Bunu yazılı kaynaklar da kanıtlanır. Aile kararını gerçekleştirmek için bazen büyü de kullanılmıştır. Nişanlıları aynı dadı emzirirdi veya iki dadı birbirinin kardeşiydi. İki çocuğa karşı karşıda yer alan fırında kızarmış poğaça yedirirlerdi.

Bir Macar halk türküsünün: "Sözü verdi o zamanda / Beşiğinde salınınca..." sözlerini beşik kertme gelenekten aydınlatır.



At ve Ok Yarışması



At ve ok yarışmasının güzel örneği Beyrek soylamasında okuruz:



"...gel imdi senün-ile ava çıkalum, eğer senün atun menüm atumı kiçer-ise onun atını daha kıçersin, hem senün-ile ok atalum, meni kiçer-isen anıdahı kiçersin... Ikisi atlandılar, meydana çıkdılar. At depdiler, Beyrek atı kızun atını kiçdi. Ok atdılar, Beyrek kızun okın yardı."



Aynı hikâyede Beyrek eve dönünce "Gördi dügünde güyegü ok atar..." Kazan Bey huzurunda Yalançı oğlu Yaltaçuk ile ok atış yarışına kalkışır, Beyrek kazanır.



Macar ve Hun yiğitlerin at ve ok yarışmasından örnek veren Anonymus, Gestasında:



"Vezirler huzurunda yaklaşık her gün atlanıp kalkanla ve mızrakla savaştılar, öbürleri putperest adeta göre (l. more paganismo) yay ok yarışmayla oynalardı." söz eder.



Beyrek ve Baniçiçek gibi, genç erkek ile genç kız, ok yarışmasının bir türü Macar halk geleneklerinde, oyun olarak yaşatıldı. Erdel’de "horoz atma" veya "horoz bayramı" adlandırılır. 19. yüzyılda oğlanlar ve kızlar iki guruba ayrılıp, kızların gözleri baş örtüsüyle kapatılıp bir direğe bağlanmış tavuğu sopa ile vurmaya, oğlanlar bir direğe bağlanmış horozu oklamaya çalışırlardı.



Horozu okuyla ilk vuran oğulun kutlanması için, hep beraber "horoz türküsü" (Macarca: kakas ének) yüksek sesle söylenirdi. Bu oyun çeşitlerinin Türk asıllı olduğunu, oynadıkları köylerin arasında bulunan çok Türkçe kökenli adlar kanıtlar. Türkös (1625), Turk-falva (1336), Turkester (1540), (Romanca: Turkis), (Almanca: Türkischdorf), (Latince: Villa Turcica), adlarından kolayca anlaşılır. Bu geleneği 19. yüzyılda derlendiği ve kitabında yazdığı Balázs Orbán "oyun’un Türk rengi şüphelenmez" diye açıkladı.



Boğa ile Güreş



Buğaç Han boğa ile güreştikten sonra "Dedem Korkut gelsün, bu oğlana ad kosun... babasına varsun, babasından oğlana biglik itesün, taht ali-virsün didiler" diye okuyoruz. Bu olayın benzerlerine hem Macar halk geleneklerinde, hem edebiyatında da rastlayabiliriz. Paskalyadan yedi hafta sonra olan Yortu (Macarca: Pünkösd) bayramının kutlanması sırasında Mór Jókai adlı ünlü Macar yazar



"Kral seçme oyunu bayram üçüncü gününde at yarışıyla yapılır, bunun sonucu katılanlar tarafından kabul etmezse, rakipler bir azgın boğa kovalarlar."



O bunu 19. yüzyıldaki romanında ve ardından 1856’da Vasárnapi Ujság’in (Türkçe: Pazar Gazetesi’nin) bir makelesinde de yazdı. Ünlü Macar etnograf Tekla Dömötör, 1983’te konumuza ilgili olarak "boğa ile güreşme Pünkösd bayramında yaptığı kral seçimiyle ilgili haberimiz 1910 yılına kadar var, ama fazla bilgimiz yoktur" diye açıkladı.



Toldi başlığı olan János Arany adlı şairin büyük eserinde, Toldi kahraman köylü yoksul genç bir tehlikeli azgın boğayı el kuvvetiyle mağlup ettiği için, onu kral ordusuna alır. Bu eserde Dede Korkut Kitabında yazılmış olduğu gibi, büyüklerin refakatında bulunan yiğitlerin sayısı 40’tır.



Hem Türk hem Macar geleneğindeki "boğa ile güreşmenin" kökü, Şaman inanışındadır. Macar halk inanışları bunu kanıtlar. "İnsan üstü kuvvet sahibi olan ‘táltos’ (kam’ın bir türü) zaman zaman başka bir ‘táltos’la kara boğa, at vs. biçiminde savaşmalıdır" halk inanıştır. Örneğin, Pézásó Pişta (isim) "yedi kerre bir ‘táltos’ boğa ile dövüşmeliydi, ama (boğayı) yenemezdi" dedi. Bu zatın ölüm tarihi 20. Aralık 1939’da idi.

Türkiye'de bugün var olan boğa ile adam yarışmasından haberim yok, ama Orta Asya'daki Türkler arasında, Uygurlarda da bu gelenek halen yaşıyor.



Aşık Oyunu



Buğaç hikâyesinde "Dirse Hanun oğlançuğı üç dahı ordu uşağı meydanda aşuk oynarlar-idi" okuyoruz. Aşık sözün "koyun bilek kemiği" anlamıdır. Kemik zarla oynanan barbut çok eski kumardır. Ambrosius Milano piskoposu 385’te yazdığı "Liber de Tobia" adlı eserinde Hun okçu yiğitler aşık oynadıklarına değiniyordu.

Macar turkolog Ármin Vámbéry tarafından aşık oyunu okçu parmaklarının çevikleştirmesine uygun bir alıştırma olarak sanıldı. Vámbéry Orta Asya'da 19. yüzyılda gördüğü aşık kuralları da yazdı, kemik atmaktan önce, ne atacağını en doğru söyliyen kazanır. Koyun bilek kemiğinin kemer şekli olan yanı "çeke", keskin yanı "alçı", düz yanı "tava" denilir. 4 bazen 8 kemicikle oynanır.

Artık 15. yüzyılda Macar kralı Mátyás (Türkçe: Mattei) Orta Avrupalı kurallara uymaz kuralla, Orta Asya kuralına uyan aşık oynadı, çünkü aşık atmadan evvel sonucu söyleyip kazandı. Avrupalı kurala uysaydı attığı küp üzerindeki sayı görünce söylerdi. İtalyan asıllı Macar tarihçi Bonfini, 15 yüzyılda onu çok ilginç olduğundan dolayı andı.



Taklit Gelin



Macar düğün gelenekleri çok zengindir ve bölgelere göre değişir. Gelenekler arasında çok eski İslama dönüşmeden önceki bir Türk aslı olan, gelenek "taklit gelin" şakasıdır.

Macarların "Taklit gelin" şakası, yurttutuşlarından daha evvel yani 9 yüzyıldan öncekidir, veya yurttutuş sırasında Macarlarla beraber yerleşmiş Türk boylarından, sonra Macarlaşmış Türklerden öğrendiğinin düşüncesindeyim.



19. yüzyılda derlenmiş gelenek hem Doğu, hem Kuzey Macar bölgelerde yaygındı. Bu geleneğin esası, düğünün bir anında nişanlıya hakikî gelini değil, ama yerine ihtiyar, çirkin, sakat kadını gösterip şakalatıklarından sonra hakikî sürdürür. Bazı yerlerde sadece gelinin bir "taklidi" var, ama Erdel Orosztelke köyünde "taklit" göstermesi üç defa tekrarlanır. Magyarvista köyündeki gelenek bizim açımızdan en önemlidir. Gerdeği yöneten "altın yüzükle nişanlanmış çiçek" ararken, ev sahibi "ben önünüze getiririm, eğer size uygun görünürse" diye söyleyince, buna"Gelinin şekli, manda buzağı gibi, çukura çok gittiğinden oldu yırtık, eğri" şeklinde görücüler cevap verir. İkincide beyaz kılıklı muşmula suratlı bir cadaloz getirilir. Tepelenmiş göğsüyle nişanlıya ulaşır, öper, kuru ottan bağlanmış demeti verir. "Gelin üçayaklı sandalye kadar güzel, nişanlısı artık keyfi uçtu der" bundan sonra hakikî gelin getirilir. Jákótelke köyünde gözcü şiirinde geleneğin aslı da açıklanır: "Gözcüler geldiler uzak Asyadan / Macarlar’ın eski vatanından..." Macar halkı Asya'dan geldikleri kanaatındaydı.



Bamsi Beyrekten Burla Hatun "Mre delü ozan ya maksudun nedür" sorar "hanum maksudum ere varan kız kalka oynaya men kopuz çalam" karşılık verir. Sonra "Kısırça Yinge"ye "tur sen oyna, ne bilür delü ozan" der ve bu kısır yaşlı kadın "Ere varan kız menem" der ama Beyrek aldatamaz, soylamasında "Kısır kısrağa bindügüm yok" sözlerle başlattığı şiirinde kadının ahlakının da kötü olduğunu anar. Sonra "Boğazça Fatma"yla aynı rol oynatarak Beyrek yeni soylamasında kadının eskiden bıyık altı adını ("kırk oynaşlu") da tanıdığını söyler. Sadece bu iki "taklit gelini" gösterdikten sonra Banı Çiçek'le, hakikî geliniyle görüştürülür.

Taklit gelin geleneği, Türkiye'de yaşar yaşamaz bilmiyorum, haberim yok, belki Silifke çevresindeki Tahtacılar arasında bir çeşidi var.



Sevginin Sınanması



Macar halk şiirlerinin en eski örnekleri arasında içeriklerine göre sınıflandırılan balad / destanların bir bölüğüne "Sevginin sınanması" başlığı konulmaktadır. Bu türden değişik biçimlerde, yaklaşık 40 balad oluşmuştur ve bütün Macarların oturup yaşadıkları yerlerde yaygındır. Baladın göğüs arasında yılan konusu, Macar halk ahşap el sanatında dizayn edilmiş şeklinde yer alması da çok ilginçtir. Aşağıda Szakcs köyünde derlendiği baladın birkaç mısrası konu anlaşmasını kolaylaştırır:



1.Köröşdağında gezdim, öküzlerim güttüm,

Dişbudak yanında uzanıp kestirdim.



2.Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu

Tatlı anam çıkaver, yoksa hemen ölürüm.

Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!



3.Oğlum, tatlı oğlum; ben bunu eyleyemem

Eğer hemen ölsen de; dünyadan el etek çeksen de!



4. (İlk iki mısranın aynısıdır.)



5. Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu

Tatlı babam çıkaver yoksa hemen ölürüm,

Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!



6. Oğlum, tatlı oğlum; ben bunu eyleyemem

Eğer hemen ölsen de; dünyadan el etek çeksen de!



7. (İlk iki mısranın aynısıdır.)



8. Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu

Tatlı gülüm çıkaver, yoksa hemen ölürüm.

Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!

9. Sevgilim ölme sen! çıkarım ben hemen!

Eğer sen ölürsen, ben de seninle ölürüm.



Sevgilisi ona sokulup bağrına yumulmuşu kavrayıp yere çaldı. Bu yılan değil, ama bir kese paraydı. Böylece anladı, ki sevgilisi ona en hakikatlidir. Bundan dolayı hemen aldı, çarçabuk evlendi.



Macar halk şiir araştırıcılarca "Sevginin Sınanması" denilen baladların aslı büyük olasılıkla antik Yunan veya Romalı sayılır. Euripidész (ölm. MÖ 406) Alkésztisz adlı eserinde ölüme tayin edilmiş erkeğin yerine eşi ölümü kendi üstlenir. Başka bir görüşe göre bu tür Macar baladların kökü bir Batı Avrupalı deniz korsan baladıdır. Bir Romanyalı araştırıcı (Adrian Fochi) yanlışlıkla eski "Dak"tan geldiğini sanır. Sevginin Sınanması türündeki baladlar Karpat Havzasından batıya bulunmaz, ama doğuda, Balkanlarda sayısız çeşidi derlendi. Bu türdeki baladlar tarihin bir zamanında Türk halkların yaşadığı yahut Osmanlıların fethedildiği yerlerinde bulunduğundan dolayı, bu baladın Türk asıllı olduğunu görüşündeyim.



Kanaatime göre "Sevginin Sınanması" balad gurubunun kaynağı büyük olasılıkla Deli Dumrul Türk soylamasıydı. Bunu kanıtlamak için sadece Deli Dumrul soylamasıyla Macar balad gurubunu karşılaştırmak yeterdir.



1. a) Gencin hayatı tehlikededir.

b) Ne anadan ne babadan yardım görmez. Her ikiside canlarını biricik oğullarından daha çok sever.

c) Sevgili, sevgilisini canından daha üstün tutarak canını vermeğe hazır, korkmaz.

d) Ölüm tehlikesinin ardında ödül vardır.

2. Yukarda belirttiğimden başka şu nitelikler de vardır:

a) Deli Dumrul soylamasında genç yiğit bir köprünün yanında ölür. Tabii köprü su kıyısında olmalıdır. Dolayısıyla Macar baladındaki çoban da çok zaman sulu, yaş, yeşil yerlerde yılanla karşılaşır.

b) Macar baladındaki tehlike, yılanın başının altından çıkar. Deli Dumrul’un eşinin sözlerinde de aynı yolda yılan kavramı vardır: "Senden sonra bir yigidi / Sevüp varsam bile yatsam / Ala yılan olup meni soksun." Burada yılan, cezalandırma unsuru olarak yer alıyor.

3. Macar baladları Deli Dumrul soylamasının değişimiyle oluşmuşlardır.

a) Deli Dumrul soylamasında Tanrı / Allah ile ölüm meleği Azrail faaldir; en önemli sahne cennettir. Tanrı insana hükmeder ve her şey onun dileğince gerçekleştirir.

Macar baladlarında insanlar dinden bağımsız düşünürler, Tanrı'dan söz etmezler.

b) Deli Dumrul ve eşi Tanrı'nın bir bağışı olarak uzun ömür müjdesi aldılar, canları oğlundan daha çok seven ana ve baba ise cezalandırıldı, onların canı Azrail aldı.

Macar baladlarında sevgisini yaşamdan üstün tutan çift, sevginin ve cesaretin ödülü olarak altın, para, maddi şeylerdir. Ömrünü vermeyi göze almayana hediye verilmiyor.



Baladlar edebî tarz bakımından destandan böylece Deli Dumrul soylamasından da çok daha kısadır. Yüzyıllarca söylediği destan metnin en önemli mısralarından asıl destandan daha kısa balad çeşitleri oluşturulmuş. Uzun zamanda kısaltmış asıl metnin manevî değeri de azaldı. Tanrı ile insan ikili ilişkisiyle, dinle hiç ilgilenmeyen Sevginin Sınanması baladları Macar, Roman, Bulgar çeşitlerinin ortak niteliğidir.



Dede Korkut Kitabı ve Avrasya Edebiyatı Arasındaki İlişkiler



Kitabı H. O. Fleischer Dresden’de kesfetmesinden az sonra 19. yüzyılda artık Diez "Der neuentdekte oughuzische Cyklop" başlığı altında Tepegözle Homer’in Odysse’sindeki Pholyphem’i karşılaştırmış ve bu efsaneyi Yunanlıların Şarktan almış olduklarını iddia etmiştir. Diez, Tepegözle Homer'deki Polyphem’in benzerliklerini 10 nokta altında anlattı. Efsanenin Anadolu'dan geldiğini ve büyük olasılıkla Scyth asıllı olduğunu sonuçta ortaya çıkardı. Bunları sayın Orhan Şaik Gökyay'ın eserinde okuyoruz. Grimm, Tepegöz hikâyesini 1852’de Polyphem Antolojisi içine aldı, 1944’te W. Ruben kitabında Oğuz tarihiyle ilgilenerek 25 hikâyeyi inceledi.



"Körleştirilmiş tek gözlü" ad altında sınıflandırmış Macar halk masalların sayısı 11'dir. Şimdiye kadar Macar araştırıcılar konunun Balkanlardan, Macarlar Islâv halklarından alınmış olduğu görüşündedir. Bu görüşün temeli, konunun Eski Yunan aslı sayılmasındadır. Ama bu kanıtlanamaz. Hatta Macarlar ve çeşitli Türk halkları MS 600’den itibaren 17. yüzyıla kadar birbiriyle ilişkide bulundular. Yurttutuştan evvel Hazar Devleti'nde başlayan bu ilişki, yüzyıllarca Macar çoğunluğa katılan çeşitli Türk asıllı halklarla, genişleyip devam etti. Karpat Havzasında en az 128 yerleşim adı olarak (köy ve şehir adları) Türk halkların adı günümüzde korunuyor. Bunlar arasında Hazar 14, Horezm 26, Peçenek aslı ad (söz) 88'dir. Ayrıca yazı kaynaklarda (mektuplarda, tapu defterlerinde vs.) 190 Türk-Peçenek asılı yerleşim adı da bulundu. Macarlar ve Türkler uzun süreli yanyana beraber yaşadıklarından dolayı Macar dilinde yüzlerce çeşitli Türk dillerinden (örneğin Çuvaş, Itil Bolgar, Tuna Bolgar, Hazar, Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Kuman, en son Osmanlı vs.) alınan Türk kökenli sözcükler bulunur. 17. yüzyıla kadar Macar halk kültürüne Türk kültürün etkisi şüphesiz belirlendi.



Homer’in Odysse’si ve Dede Korkut Kitabı arasında benzerlik yalnız Tepegöz değil, ama Beyrek Oğuzlara dönüşün zamanındaki olayları gözden geçirirsek, Odyss eve dönüş olaylarında da çok benzerlik bulabiliriz. "Turul Gyermekei" (Toğrul’un Oğulları) başlıklı Kitabımda 20 benzeyişi saptadım. Bunlardan en önemlilerini



Örnek olarak aşağıdaki tabloda topladım:



Bamsi Beyrek Hikâyesinde




Homeros Odyssinde

koyun çobanları


domuz çobanları

Çobanlardan taş toplanılır


çobanlardan taş atılır

taş yığarlar


taştan duvar yapılır

Beyrek köhne kaftan giyer


Odyss çobandan yeni gömlek, ve kepenek alır



Beyreği kızkardeşlere yedirir




Odyss çobana yedirir

Beyrek kızkardeşiyle pınar yanında görüşür


Odyss evi yanında çeşme var

Beyrek bir eski deve çuvalına giyer


Odyss eski yırtık elbisesine giyer

başka onu tanıyamayının maksadıdır


Başka onu tanıyamayının maksadıdır

düğün, şölen içinde zurnacılar, nakaraçılar çalarlar


Eğlencede söyleyip dans ederler

Beyreği fark etmezler


Odyssi fark etmezler

Kızları rahatsız eder


Kadınları kovar

Katı yayı sadece sahibi gerginleştirebilir


Katı yayı sadece sahibi gerginleştirebilir

Ok yarışmasında nişan bir yüzük deliğidir


Ok yarışmasında nişan 12 balta deliğidir

Olay sonunda yangın


Olay sonunda yangın

Beyrek nişanlısını isteyen ölür


Osyss eşi isteyenleri öldürülür



Bunlar arasında en önemli nokta ok yarışması sırasında kullanılmış "katı" yaydır. Kirişi büyük güçle gerginleştirebilen yay (refleks yayı) yalnız Doğu göçebe halkların silahıydı, Avrupalı Yunanlar bu çok tehlikeli, uzaktan öldüren silahın sahibi olmadılar. Bu yayı Yunan ressamlarca her zaman "Skıt (Scytha) tipindeki yay" olarak şekillendirildi. Katı yayın İskit aslı olduğunu Eski Yunan Herodot (Herodotos) yazdığı İskit şecere de kanıtlanır.



Bu şecereye göre Herakles Ekhidna ile yaşamış ve ona miras olarak çok güçlü yayını, süslü kemerini vermiş; devletini doğacak oğullarından yayını çekebileni alacak diye. Bunu yalnız en küçük oğlu Skythés gerçekleştirebilmiş, babası silahını iletip devletini de almış, kendisi İskitlerin ilk babası olmuştu.

"Yalnız sahibi çekebilen yay" motifi Beyrek hikâyesine çok benzeyen şekilde Özbeklerin Alpamış Destanı'nda da verilir, Dede Korkut soylamasına etkisi mümkündür. Kırgız Manas Destanı yanında da ok ile yay yarışması motiflere az kalmış bütün Türk asıllı halkların edebiyatında rastlanabiliriz.



Avrupa'ya Doğu'dan giren Hun, Avar, sonra Macar atlı ordunun korkunç silahıydı. Henüz Ortaçağda da bu tipindeki kuvvetli refleks yayı tanımayan Batı Avrupalı halk arasında "Macarlar oklarından Tanrı bizi kurtar!" duası yaygındı. Bugün de Asya Türk ve Moğol halkları arasında ok yarışması gelenek olarak devam yaşıyor.

"Körleştirilmiş tek gözlü" yahut "Polyphem" ile "Odyss eve dünüşü ve ok yarışı" konusu hem Homer’in eserine, hem Macar halk masallarına İskitlerden Türk vasıtasıyla geldiği düşüncesindeyim.



Sonuç Olarak



Dede Korkut Kitabı hem Türk, hem Macar geleneklerinin ortak hazinesidir. Macarca şimdiye kadar ne halkbilim araştırıcıları ne köklerimiz için ilgilenenler okuyamadılar. Tercümemiz bu eksikliği giderdi. Ümit ederiz, ki çalışmamız Türk Macar kültürünün daha iyi anlaşılmasına yarar.

Bu yolculuğumuzun ürünü: Gábor Pap, Fényhimnusz a kappadókia barlangszentélyeiben, Budapeşte,



Design&Quality 1997. eseridir.

Halasi Téka, 2. szám 1985. 38. o.

Dr. András Kelemen'in Türkçeden çevirdiği en önemlileri: Török Elbeszélők kıtabında: Halıkarnas Balıkçısı: Cennet gemisi, Refik Halıt Karay: Yatık Emine, Sadrı Ertem: Bacayı Indir-Bacayı Kaldır, Ahmed Hamdı Tanpınar: Erzurumlu Tahsın, Ilhan Tarus: Demokrasi, Yaşar Kemal: Çancının karısı, Budapeşte, Európa 1974.

Samim Kocagöz, Onbinlerin Dönüşü Romanı'nı Macarcaya çevirdi. Budapeşte Európa, 1976.

Török Esték, 1984. április 28.

Halasi Téka, 2. szám 1985. 38-42. o.

Adorján Imre, Kelemen András, 3 oguz törzs mondája, Dede Korkut elbeszéléseiből. Kézirat, Módszertani füzet belső használatra, kiadó: Kossuth Lajos Tudományegyetem Közművelődési Titkársága, Pető Andor.

László Puskás'ın Türkçeden çevirdiği en önemlisi: Ömer Seyfettin: Harem, Seçilmiş Hikâyeler Macar-Türk Dostluk Derneğinin Yayımı Budapeşte 1992.



Dr. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Giriş-Metin. Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara 1958.

Dr. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Indeks-Gramer. Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara 1963.

Apor Péter, Metemorphosis Transylvaniae, Bukarest 1978. 42-43. old.

Dr. Muharrem Ergin, 1958. D 15-17.

dr. Berze Nagy János, Égigérő fa, 2. bőv. kiad. TIT. Baranya Megye, Pécs 1961. 177.o.

dr. Berze Nagy, im. 234.o.

Dr. Muharrem Ergin, 1958. 122/V26

Dr. Muharrem Ergin, 1958. 117/D69

Sedat Veyis Örnek, Türk Halkbilimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-Ankara 1977 187. o.

Bakó Ferenc, Palócföldi lakodalom Budapest Gondolat 1987 7071. o.

Jung Károly, Őrszerek könyve, 1994 Ujvidék Fórum Kiadó 89. 99. o.

Dr. Muharrem Ergin, 1958. s. 123

Orbán Balázs, A Székelyföld leírása történelmi, régészeti, természetrajzi s népismereti szempontból, I-IV Pest 1868. V-VI Pest 1871. VI. 152. 157. o.

Dr. Muharrem Ergin, 1958. D 15-17.

Dömötör Tekla, Naptári ünnepek-népi színjátszás, 1983 Budapest

Barna Gábor, Néphit és népszokások a Hortobágy vidékén 1979 Budapest Akadémiai Kiadó 34-38. o.

Vámbéry Ármin, A török faj, ethnologiai és ethnographiai tekintetben, Budapest, MTA. 1885. s. 232.

Zolnay László, Kincses Magyrország, Középkori művelődésünk történetéből 1977 Magvető 526. o.

Orbán Balázs im. 1868. 109. 100. o.

Imre Adorján, Dede Korkut Hikâyelerinden Alıntılar, Ozan Kültür ve Sanat Dergisi, YIl.1. Sayı:3. Ocak 1991. s. 36.



Vargyas Lajos, Balladáskönyv 1979 Budapest Zeneműkiadó 161. o.

Diez: Denkwürdigkeiten von Asien, Berlin und Halle, 1815.

Orhan Saik Gökyay, 1938: I-XVI.

Győrffy György, A magyarág keleti elemei, Budapest 1977. 122. és köv. o.

Adorján Imre, A Turul Gyermekei, Oguz eredetmondák és a magyar népi kultúra, FMPI Székesfehérvár 1998.

U. Kőhalmi Katalin, A steppék nomádja lóháton, fegyverben, Akadémiai Kiadó, Budapest 1972:42.

U. Kőhalmi Katalin, A steppék nomádja lóháton, fegyverben, Akadémiai Kiadó, Budapest 1972:49.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik