ayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Castro’yu öldürmenin 1001 yolu

Bugüne kadar yüzden fazla suikast girişimi atlatan Fidel Castro’ya karşı en yaratıcı planları Amerikalılar’ın hazırladığı ortaya çıktı. CIA, daldığı körfezdeki istiridyeye bile bomba koymuş!


Castro’yu öldürmenin 1001 yolu

CIA’nın geçen hafta yayınlanan eski kayıtlarında Castro’yu mafya yardımıyla öldürtmeye çalıştığı açıklanmıştı. Ama Küba’nın eski istihbarat şefi Fabian Escalante, Reuters haber ajansına Amerikan gizli servisinin icraatlarının bununla sınırlı olmadığını öne sürdü. İşte suikast girişimlerinden sadece birkaçı:

İKİ KEZ HAPLA DENEDİLER: CIA, Castro’yu iki kez hapla zehirlemeye çalıştı. 1961 yılında yardımcı olması için ikna ettikleri devlet görevlisi Juan Orta, son anda vazgeçince plan yarıda kaldı.

ÇİKOLATALI SÜTÜNE ZEHİR: 1963 yılında iki mafya babası, zehirli hapları Aspirin şişesinde ülkeye kaçırdı. Burada garson rolündeki ajan, botulinum toksini içeren zehirli hapları Castro’nun çikolatalı sütüne katacaktı. Ama haplar buzluğun duvarına yapıştı. Garson yerinden oynatmaya çalışırken de parçalandılar.

DENİZALTINDA SUİKAST: Castro dalmayı çok seviyordu. En sevdiği denizaltı mağaralarından birinde, bir istiridyenin içine konan bomba son anda bulundu.

DALGIÇ KIYAFETİNE ZEHİR SÜRDÜLER: Bir keresinde de Castro’nun dalgıç kıyafetine zehir sürüldü.

SAKALLARINI DÖKECEKLERDİ: CIA Castro’yu öldüremediğini görünce bu kez karizmasını sarsmaya çalıştı. Castro’nun BM’de konuşma yapacağı öğrenilince botlarına tüy dökücü toz kondu. Böylece Castro BM’nin önüne çıktığında sakalları dökülecek ve karizması yerle bir olacaktı.

PUROSUNA LSD: Fidel Castro’nun TV’ye vereceği bir röportaj öncesinde purosuna LSD (bir çeşit uyuşturucu) yerleştirildi. Böylece saçmalaması ve rezil olması planlıyordu. Ama bu girişim de son anda fark edildi.

CIA denemeye devam ediyor

ABD Başkanı Gerald Ford, 1976 yılında yabancı ülke liderlerine suikast düzenlenmesini yasakladı. Ama Escalante “Amerikalılar ne derse desin, Castro’ya karşı bazı girişimlerde hala CIA’nın parmağını görüyorum” diyor.

Vatan

BM'de skandal: PKK parti, Öcalan genel sekreter!

Merkezi Cenevre'de bulunan Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği UNHCR, resmi internet sayfasında 'Ülke Tanıtımı' adı altında servise koyduğu 'Türkiye dosyasında', Türkiye'deki siyasi partileri 'yasal' ve 'yasal olmayanlar' olarak ikiye ayırdı.


BM'de skandal:  PKK parti, Öcalan genel sekreter!

Toplam 17 sayfa uzunluğunda olan ve 'Ülke Bilgi Metni' adı verilen Türkiye tanıtımının yapıldığı bölümde 'yasal olmayan' siyasi partiler olarak Dev-Sol, TİKKO ve PKK'nın da aralarında bulunduğu Türkiye'deki terör örgütleri gösterildi. Bu örgütlerin siyasi faaliyette bulunduğu ifade edilirken, teröristbaşı Abdullah Öcalan'a da resmi bir unvan yakıştırılarak 'Kürdistan İşçi Partisi Genel Sekreteri' olarak tanıtıldı.

İsviçre Mülteciler Bürosu tarafından Almanca olarak hazırlanan ve 1990'lı yılların bilgilerine dayanılarak UNHCR sayfasında yer alan bu metinde ayrıca MHP tanıtılırken, parti mensuplarının geçmişte 5 bin siyasi, sendikacı ve aydını terör eylemlerinde öldürdüğü iddia edildi. Türkiye'yi tanıtmak üzere hazırlanan bu metnin nasıl olup da Birleşmiş Milletler (BM) örgütüne bağlı bir kuruluşun resmi internet sayfasına girdiği hususu ise henüz netlik kazanmadı. Türkiye'de 1991 yılına kadar Kürtçe konuşmanın yasak olduğu yorumu yapılan "diller" bölümünde Türkiye'de halen Kürtçe radyo ve televizyon yayınlarının hükümet tarafından engellendiği ileri sürüldü.

zaman



/oynayın odunlar. kelleniz koldun. Biz işimize bakat. Sizi düzeltmek bir nevi farz . dikkat edin alivi yengeleriniz var. Kacırırım . /

5 Temmuz 2007 Perşembe

KUR'AN ve TARİH

KUR'AN ve TARİH


“Andolsun ki, rasullerin kıssalarında aklı olanlar için bir ibret vardır.” (Yusuf, 111)

Nuh kavmin’in bugün Yukarı Mezopotamya denilen topraklarda yaşadığını ve Musul şehrinin temellerinin Hz. Nuh a.s. tarafından atıldığını okudunuz mu?

Ad kavmi’nin Hicaz, Yemen ve Yemame arasında yaşadıklarını ve daha sonra Irak topraklarına kadar genişlediklerini biliyor musunuz?

Ya da Semud kavminden Asur belgelerinde bahsedildiğini ve

Semudluların Roma ordularında görev aldıklarını;
Hz İbrahim a.s.’ın önceleri Ur şehrinde yaşadığını; Ur şehrinin “tanrı-kralı” Urnammu‘nun “Nemrud” olduğunu;

Lut kavminin bugünkü Lut gölü yakınındaki “Sodom” şehrinde yaşadığını;

Sebe halkının Güney Yemen’nin başkenti Sana’ya 50 km uzaklıktaki Maribliler olduğunu ve Ebrehe’nin bunlar arasından çıktığını;

Hz. Yunus a.s.’ın Asurluları ıslah için gönderildiğini; onların başkentlerinin Musul civarında Ninova olduğunu;

Mısır hükümdarlarından Apophis’in Hz. Yusuf a.s. olduğunu;

Hz. Musa a.s.’ın II.Ramses zamanında doğduğunu ve kendisi ile mücadele eden fravunun Menfitah olduğunu;

Hz. İsa a.s.’ın Filistin’deki Galile bölgesinde bulunan Nasıra şehrinde doğduğunu; o dönem Filistin topraklarının Romalıların elinde bulunduğunu , Romalıların başında İmparator Tiberus’un olduğunu, biliyor muydunuz?

Sadece resmi tarih kitaplarını okuyarak büyümüş kuşakların, bu sorulara “evet” diyebileceğini sanmıyorum. Çünkü tarih kitapları peygamberleri dışlamıştır.

KİTAPLARIN GÖZ ARDI ETTİĞİ GERÇEKLER

Tarih kitaplarına göre, sanki bu kavimler ve bu peygamberler hiç yaşamamıştır. Yine tarih kitaplarına göre kurulan medeniyetler ya savaşlar sonucunda, ya ekonomik çöküntülerle, ya da başka kavimlerin istilalarıyla ortadan kalkmıştır. Allah’a ve peygamberlerine karşı çıkıp onları reddetme, şirk, zulüm, yalan, hile, israf, cinsel sapkınlıklar, rüşvet, zina, faiz, gibi toplumsal hastalıklar, sanki medeniyetlerin sonunu getirmemiştir.

Bu kitaplara göre ne Nuh kavmi Allah’a karşı isyanları ve yaptıkları zulümler sebebiyle Allah tarafından gönderilen bir tufanla yok olmuştur, ne de Âd kavmi Allah’ın yanında başka güçleri ilâh edindikleri için gönderilen ve yedi gün yedi gece esen rüzgarla yanık ağaçlar gibi düşüp ölmüşlerdi!

Sanki Semud kavmi, dağlardaki görkemli binalarının kibriyle Salih Peygamber’e kulak tıkadıkları için, istedikleri mucizeler gerçekleşmesine rağmen küfürlerinde inat ettikleri için şiddetli bir patlama ve ardından gelen depremle yok olmamışlardı!

Hz. İbrahim a.s.’ın kendini tanrı gören Nemrud’la mücadelesini; Hz. Lut a.s.’ın haramı helalleştiren, sefahat ve eşcinselliği hayat biçimi haline getiren Sodom halkına karşı mücadelelerini de tarih kitapları anlatmaz.

Dini insan hayatından çıkarmak isteyenler, peygamberlerin tevhid mücadelesini tarih kitaplarından çıkarmışlar, fakat buna karşı eski medeniyetlerin çok tanrılı dinlerine, Olimpos tanrılarına çokça yer ayırmışlardır. Bu da akaidi bozmanın bir başka metodu olsa gerektir.

Babil ve Asur yazıtlarında kendilerinden bol bol bahsedilen Sebe halkı M.Ö. 1100 yıllarında her tarafa yayılmışlar, Hz. Davud a.s. ve Hz. Süleyman a.s. döneminde zenginliklerinin zirvesine ulaşmışlardı. Ticaret ve ziraatte büyük güce erişen Sebeliler, uluslararası ticarette de söz sahibiydiler. Arap tarihçiler onların o dönemin gökdeleni sayılabilecek 20 katlı, her katının yüksekliği 12 metre olan Gumdan sarayından bahsederler. Zenginlikleri, lüks ve israflarıyla şımaran bu milletin yok oluşunun ibretli öyküsü de tarihlerde yer almaz.

Aşırı kâra düşkün, hileleriyle meşhur, ticaret kervanlarından aldıkları haraçlarla zenginleşmiş Medyen ve Eyke halkının tevhid dinine karşı direnişleri, Hz. Şuayb a.s. ile mücadeleleri ve sonunda ilâhi gazaba uğrayarak dehşetli bir yağmurla yok oluşları; Hz. Yunus a.s.’ın ilâhi mesajlarına kulak tıkayan Asurluların, Allah’ın “azmış, sapmış bir kavmi başka bir kavmin eliyle cezalandırması” kanunu gereği tarih sahnesinden silinmelerini de tarih kitaplarında okuyamıyoruz.

KUR’AN NEDEN KISSA ANLATIR?

Oysa hem Kur’an-ı Kerim’de hem de tarihte anlatılan olaylar hikaye olsun diye nakledilmez. Tarih, insanının mazisini ve dolayısıyla kendini arayışının ilmidir. Tarih, Hz.Adem a.s.’dan günümüze insanın serüvenidir.

İşte bu sebeple Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde kıssaları anlatırken sırf tarihi bir olayı vahyetmemiş; “Rasullerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar. Sana bu belgelerle gerçek, inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir.” (Hud, 120) buyurarak, geçmişte yaşanan olaylar ve kişilerden yola çıkılarak, yaşanan ve yaşanabilecek olaylara dikkat çeker. Böylece insanları dikkatli olmaya davet eder.

Nuh a.s.’ın kıssasını anlatan ayetler indiğinde Mekkeli müslümanlar ne anlıyorlardı. Onlara salt bir tarih bilgisi mi inmiş oluyordu? Elbette ki hayır...

Rabbimiz, Rasulü s.a.v.’e indirdiği bu ve benzeri ayetlerle, Hz. Nuh a.s. yahut Hz. Musa a.s. ya da diğer bir peygamberin ve ona inananların başlarına gelenleri anlatarak tebliğde gevşememelerini, dinde sebat etmelerini, mücadele yöntemlerini, ilâhi kanunlara karşı çıkanların başlarına gelenlerin, kendilerinin de başlarına gelebileceğini, Allah’ın yoluna davette karşılaşılacak sorunlar ve bunlara verilecek cevapları, atılacak çamur ve iftiraları, kâfirlerin takınacakları tutumlar ve bunlara karşı alınacak tedbirleri anlatıyordu.

Bel’am, Karun, Samiri, Nemrut, Firavun gibi şer güçlerin özelliklerinden ve faaliyetlerinden bahsederken, onların her zaman, her yerde olabilecek modellerine dikkat çekiyordu.

TARTIŞMALARIN TOZU-DUMANI

Ashab hiçbir zaman, Hz. Adem a.s.’ın boyu kaç metreydi, cennette hangi haram meyveyi yedi, Hz. Nuh a.s. kaç yaşında vefat etti, gemisi kaç metreydi diye sormuyordu. Hangi peygamberin hangi mesleğin piri olduğunu, Hz. ibrahim a.s.’ın nasıl bir mancınıkla ne kadar büyük bir ateşin ortasına atıldığını,Hz. Yunus a.s.’ın hangi balığın karnında kaç gün kaldığını, Hz. Süleyman a.s.’ın Sebe melikesi Belkis ile nasıl konuştuğunu, Karun’un anahtarlarının sayısının kaç olduğunu, Ashab-ı Kehf’in köpeğinin ne renk olduğunu tartışmıyordu.

Ashab sadece vahyedilen ayetleri hayatlarına tatbik etmeye, karşılarına muarız olarak dikilen ana ve babalarından tutun, en ücra köşelerdeki insanlara İslâm’ı anlatmaya, yaptıklarından tevbeye çağırıyorlar ve ayetlerdeki kıssalardan metod çıkarıyorlardı.

Kur’an’ın vahyoluşu süresinde Hz. Peygamber s.a.v. ve sahabenin bu kıssalardan ne anladıklarını, bugün onların vârisleri olan bizlerin anlamamız gerekenleri iyi tahlil etmek durumundayız. Çünkü rasullerin kıssaları bize yaşadığımız anın ve gelecekte yaşayacağımız olayların ipuçlarını verir.

Kıssaları, Hz. ibrahim a.s.’ın kurban olayı, Hz. Süleyman a.s.’ın hayvanlarla, cinlerle konuşması, Hz. Musa a.s.’la savaşırken denizde boğularak ölen ve müzelerde sergilenen firavunun mumyasına indirgeyerek anlamaya çalışmak, karşımıza olağanüstülüklerle örülü, içe kapalı, özümsenmemiş bir din anlayışı çıkardığı gibi, “bunların üzerinde durmaya ne gerek var?”, “biz bunları aşmalıyız, daha önemli konular var” gibi yaklaşımlarla Kur’an’ın mesajını yanlış anlama sonucunu doğurur.

KISSALARIN HAYATIMIZDAKİ İŞLEVİ

Evet; peygamber kıssaları tebliğ metodu açısından önemli mesajlar içerir. Mesela Hz. Yunus a.s.’ın kavmine kızarak, “bunlar ıslah olmaz” diye çekip gitmesini değerlendiren bir müslüman, böyle bir hareketin Allah tarafından hoş karşılanmayacağını öğrenir. Zira, “...o öfkelenip giderken kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı...” (Enbiya, 87) ayetine kendisinin de muhatap olacağını; peygamber olmasına rağmen Hz. Yunus’un başına gelenlerin kendi başına da gelebileceğini düşünür ve bıkmadan usanmadan Allah’ın dini için çalışır.

Hz. ibrahim’in Allah ve kainat üzerine başlayan soruları ve düşüncelerinden yola çıkarak hakikate ulaşmasını, yakın akrabasından başlayarak tebliğ yapmasını, insanları tevhide çağırmasını, bu yolda çektiği sıkıntıları günümüzdeki benzerleriyle karşılaştırarak dersler çıkaran bir müslüman, hedefine ağır, temkinli ve güvenle ilerlemesini bilir.

Allah’ın kanunları değişmez. Geçmişte nasıl değişmez kanunlar var idiyse, gelecekte de bu kanunlar gereğince gelişmeler olacaktır. Mazi, hal ve gelecek ekseninde hareket eden insanlık tarihinde, yaşadığımız anı ve hali Allah’ın değişmez kanunları muvacehesinde değerlendirmemiz gerekir. Bunun için de geçmişten geleceğe olan akışı iyi tanımamız lazımdır. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin yüzde ellisi tarihe yöneliktir.

Sonuç olarak; “tarih Kur’an’dan ayrılmayan, onunla kaim, insanı ideale götüren bir ilimdir. Kur’an insanın hayat rehberi olduğundan, ideal bir dünya için, devlet adamları Kur’an’ı bilecekler ki, eski yönetimlerin iyi ve kötü yanlarını dikkate alarak yönetsinler. Halk tarihi bilecekler ki, sırat-i müstakimden sapıp Allah’ın gazabına mucip olmasınlar ve iyi yönetimleri hak etsinler.”

Tarih, sadece okullarda okutulan geçmiş hadislerin sıralaması değildir. Tarih hayatın kendisidir. Onun için denmiştir ki, “tarih insan oluşumunun ilmidir.” Ve Kur’an, insanı insan yapan en büyük değerdir.


Muzaffer Taşyürek

İBRÂHİM ALEYHİSSELÂM

İBRÂHİM ALEYHİSSELÂM

Kur'ân-ı kerîm'de ismi bildirilen peygamberlerden,ülülazm adı verilen altı peygamberden biri olup,Keldânî kavmine gönderilmiştir.Peygambber efendimiz Muhammed aleyhisselâmdan sonra peygamberlerin ve insanların en üstünüdür.Allahü teâlâ ona Halîlim (dostum) buyurduğu için Halîlullah veya Halîlürrâhmân olarak bilinir.Babası mümin olan Târûh olup,annesi Emine'dir.İbrâhim aleyhisselâm,peygamber efendimizin dedelerindendir.Çünkü,ilk oğlu İsmâil aleyhisselâm Arapların,ikinci oğlu İshâk aleyhisselâm da İsrâiloğullarının ceddi yâni dedesidir.Keldâni memleketi olan Bâbil'in doğu tarafında ve Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki bölgede doğdu.Yüz yetmiş beş yaşındayken Kudüs'te vefât etti.

İbrâhim aleyhisselâma annesi Emîle veya Ûşâ hâmileyken,babası Târûh vefât etti.Annesi,amcası olan Âzer ile evlendi.

Âzer üvey babası ve amcası olup putperestti.Geçimini put yapıp satarak temin ederdi
Tefsir âlimleri,En'âm sûresinin Âzer'in ismi geçen 14.âyetini tefsir ederken,Âzer'in hazret-i İbrâhim'in amcası ve üvey babası olduğunu açıkça belirtmişlerdir.Zîrâ,Peygamberimizin baba ve dedeleri Âdem aleyhisselâmdan beri hep mümindi.Kur'ân-ı kerîm'de meâlen;" Sen,yani senin nûrun,hep secde edenlerden dolaştırılıp,sana ulaşmıştır." (Şu'arâ sûresi:219) buyrulmaktadır.Ehl-i sünnet âlimleri bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken,Peygamberimizin bütün ana ve babalarının,mümin olduğunu anlamışlardır.Abdullah ibni Abbâs'ın bildirdiği hadîs-i şerîfte de: "Benim dedelerimin hiçbiri zinâ yapmadı.Allahü teâlâ,beni temiz babalardan,temiz analardan getirdi.Dedelerimin iki oğlu olsaydı,ben bunların en hayırlısında,en iyisinde bulunurdum."buyuruldu.

Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden anlaşıldığı ve binlerce İslâm kitâbında yazıldığı üzere Peygamber efendimizin anaları ve babaları arasında bulunmakla şereflenen bahtiyarların hepsi,zamanlarının ve memleketlerinin en asîl,en şerefli,en güzel ve en temiz kimseleriydi.Hepsi de aziz ve muhteremdiler.İbrâhim aleyhisselâmın babası Târûh da böylece mümin,yani inanmıştı.Kötü ahlâktan,âdî ve çirkin sıfatlardan uzaktı.

Nûh aleyhisselâmdan çok sonra Bâbil'de hüküm süren,yıldızlara ve putlara tapan Keldâni kavminin o devirdeki kralı olan Nemrûd,insanları kendine ve putlara taptırıyordu.Bir gece gördüğü rüyâyı,mineccimler;"Doğacak bir erkek çocuğun yeni bir din getireceği ve onun saltanatını yıkacağı." şeklinde tâbir edince,Nemrûd yeni doğan erkek çocukların öldürülmelerini ve hâmile kadınların hapsedilmelerini emretti.O sırada hazret-i İbrâhim'e hâmile olan annesi,amcası Âzer'le evliydi.Görünüşte hâmileliği belli olmadığı için fark edemediler,kocasına da;"Çocuk doğunca oğlan olursa,kendi elinle Nemrûd'a teslim eder mükâfât alırsın"dedi.Annesi zamanı gelince de şehir dışında bir mağarada doğum yaptı ve Âzer'e çocuğun doğup öldüğünü söyledi.Oğlunu mağarada gizledi ve orada büyüttü.Yanına gittiğinde onu parmağını emerken bulur ve doymuş görürdü.Parmaklarından süt ve bal gelirdi.Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâmı göndererek bu gıdâları Cennet'ten parmaklarına akıtırdı.

İbrâhim aleyhisselâm büyüyüp,mağaradan çıkınca,güneşe,aya,yıldızlara ve kâinâta bakarak bunları yaratanın eşi ve benzeri olmayan bir yaratıcının olduğunu anladı.Keldâni kavmine gelerek,taptıkları putların ve yıldızların ilâh olmadığını,anlayabilecekleri açık delillerle anlattı.Bâbil halkı çocuk yaşta olan ve putlarına karşı çıkan hazret-i İbrâhim'i üvey babası Âzer'e şikâyet ettiler.Âzer,İbrâhim aleyhisselâmı azarlayarak bu işten vazgeçmesini istediyse de İbrâhim aleyhisselâm onun sözlerine hiç aldırmayıp;"Benden delil isteyin göstereyim.Bana hidâyet veren,doğru yolu gösteren Allahü teâlâ beni sizden ayırdı.Sizin içinde bulunduğunuz sapıklığa düşürmedi.Sizi ve putlarınızı sevmiyorum." dedi.Putlara tapmanın mânâsız olduğunu Âzer'e de söyledi.Âzer hiddetlenip İbrâhim aleyhisselâmın yanından uzaklaşmasını istedi.

Genç yaştayken Keldânî kavmine peygamber olarak gönderilen ve kendisine on sayfa (forma) kitap verilen İbrâhim aleyhisselâm,Allahü teâlânın emriyle büyük-küçük herkesi Allahü teâlâya îmân etmeye çağırdı.İnsanlara topluca ve açık bir tebliğde bulunmayı,putların mânâsız ve âcizliğini,onlara tapmanın sapıklık olduğunu gâyet açık bir şekilde göstermek istedi.O zaman Keldânî kavmi,bir gün bayram yapmak üzere bir yere toplandı.Onlar gittiği zaman İbrâhim aleyhisselâmın üvey babası ve puthânenin bekçisi olan Âzer onu da bayram yerine gitmeye zorladı.İbrâhim aleyhisselâm hasta olduğunu söyleyerek gitmedi.İnsanlar bayram yerinde toplandıkları zaman,yetmiş kadar putun bulunduğu puthâneye girdi.Getirdiği bir balta ile bütün putları kırıp.parça parça etti.Sadece en iri putu kırmadı ve baltayı bunun boynuna asarak,oradan uzaklaştı. Keldânî kavmi bayramdan dönünce,puthâneye girip,putların kırılıp parça parça edildiğini görüp,şaşırdılar.Bunu kim yaptı,diye bağırmaya başladılar.Bu işi,İbrâhim yapmıştır,diyerek onu yakalayıp halkın önünde sorguladılar." Ey İbrâhim! Putlarımızı sen mi kırdın?" deyince,İbrâhim aleyhisselâm,bu işi olsa olsa;" Ben varken bu küçük putlara niçin tapıyorlar!" diyen şu iri put yapmıştır,demiştir. "Siz ona sorunuz." deyince,putperestler;" Putlar konuşmaz ki,sen bize ona sor diyorsun!" dediler.Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm;"O hâlde daha kendilerini kırılmaktan kurtaramayan,size hiçbir faydası olmayan bu putlara ilâh diyerek niçin tapıyorsunuz?Hâlâ akıllanmayacak mısınız?Size ve bu taptığınız putlara yazıklar olsun!" dedi.Putlarını İbrâhim aleyhisselâmın kırdığını anlayan Keldânî kavmi,onu hapsettiler.Durumu da ılâhlık iddiâsında bulunan kralları Nemrûd'a bildirdiler.

Nemrûd, İbrâhim aleyhisselâmı yanına getirmelerini emretti. İbrâhim aleyhisselâm Nemrûd'u Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet etti.Nemrûd,bunu reddettiği gibi, İbrâhim aleyhisselâmın kendisine secde etmesini istedi.Secde etmeyince,hapsettirdi ve ateşte yakılmasını emretti.Günlerce yığılan odunlar ateşlendi.Şiddetinden yanına yaklaşamadıkları ateşe hazret-i İbrâhim'i mancınıkla attılar.Ateşe atılırken;"Hasbiyallah ve ni-mel vekil",yani "Bana Allah'ım yetişir.O ne iyi vekildir,yardımcıdır." dedi.ateşe düşerken Cebrâil aleyhisselâm gelip;"Bir dileğin var mı?diye sorunca;"Var,fakat sana değil,Rabbim beni görüyor,biliyor." dedi.Onun bu hâli Kur'ân-ı kerîm'de övülüyor ve;"Sözünün eri olan İbrâhim." buyruluyor.Allahü teâlâ,Kur'ân-ı kerîm'de meâlen ateşe; "Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve selâmette ol!" (Enbiyâ sûresi:69) diye emretti.Ateşin içi yemyeşil bir bahçe kesildi. Cebrâil aleyhisselâm da kendisine arkadaş oldu.Cennet'ten gömlek ve yaygı getirdi ve onu Cennet nîmetleri ile doyurdu.Ateşte yedi gün kaldığı rivâyet edilir.Ateş sönünce mûcizeyi gözleriyle görenlerden kardeşi Haran,amcasının kızı ve sonra hanımı olan hazret-i Sâre ve bâzı kimseler îmân ettiler. İbrâhim aleyhisselâm ateşten kurtulduktan sonra Keldâni kavmini bir müddet daha îmâna dâvet etti.Fakat zâlim Nemrûd ve putperest ahâli küfürlerinden vazgeçmediler.Allahü teâlâ,Nemrûd ve kavmine sivrisinekleri musallat etti.Sinekler onların kanlarını emdiler ve kuru kemik hâline getirdiler.Sineklerden birisi de Nemrûd'un burnundan girip beynine yerleşti.Uzun zaman azap ve ıztırap verdi.Hattâ başını tokmakla döğdüre döğdüre öldü. Allahü teâlâ, tanrılık iddiâ eden Nemrûd'u en âciz mahlûklarından birisi olan sivrisinekle cezalandırdı.

İbrâhim aleyhisselâm Allahü teâlânın emriyle Bâbil'den Harrân'a (Urfa'nın güneyinde bir yer) hicret etti.Bu yolculukta kardeşinin oğlu Lût aleyhisselâm,hanımı Sâre Hâtun ve diğer inananlar da bulundular.Harrân'da bir müddet kaldıktan sonra,Şam'a,oradan da Mısır'a gitmek üzere yola çıktı.Bu yolculuk esnâsında kardeşinin oğlu Lût aleyhisselâmın Sedûm bölgesi ahâlisinde peygamber olarak vazîfelendirildiği bildirildi.Lût aleyhisselâmın Sedûm'a hareketinden sonra,Mısır'a giden İbrâhim aleyhisselâm rivâyete göre bu sırada otuzsekiz yaşındaydı.

Mısır'a gittiği sırada Sinan bin Ulvan adlı zâlim bir Firavun vardı.İbrâhim aleyhisselâm ve hanımı hazret-i Sâre'nin Mısır'a geldiğini haber alan Firavun,zorbalık yaparak Sâre'yi almak istedi.Bu zâlim hükümdâr hazret-i Sâre'yi sarayına çağırttı.Ona musallat olmak isteyince nefesi kesilip elleri ve ayakları tutmaz hâle geldi.Bu hâline pişman olup,musallat olmaktan vaz geçti.Hazret-i Sâre'den,onun düştüğü fecî hâlden kurtulması için duâ etmesini istedi.Hazret-i Sâre,hükümdârı bu kadın öldürdü,diye suçlanmasından korktuğu için,duâ etti.Tekrar eski hâline dönen Firavun,Hacer adında bir câriyeyi hazret-i Sâre'ye hediye etti.Bu hâdiseden sonra İbrâhim aleyhisselâm hanımı Sâre ve hediye edilen Hacer Hâtunla birlikte Mısır'dan ayrılıp,Filistin'e gitti.Filistin topraklarında ıssız ve kupkuru bir yer olan Sebû'ya yerleşti.Bir müddet burada kaldı.Zamanla çok mala kavuştu.Yarım milyonu sığır olmak üzere,davarları vâdileri ve ovaları doldurdu.Çok zengin oldu.Sebû denilen yere sonradan gelip yerleşen insanların İbrâhim aleyhisselâmı incitmeleri üzerine oradan ayrılıp,Şam tarafında Kıst adlı yere göçtü.Çok cömert olan İbrâhim aleyhisselâm insanlara çok ikrâmlarda bulunurdu.

İbrâhim aleyhisselâm,çocuğu olmadığı için hanımı hazret-i Sâre'nin isteği ve izniyle hazret-i Hacer'le evlendi.Bu evlilikten İsmâil aleyhisselâm doğdu.Muhammed aleyhisselâmın nûru hazret-i Hacer vâsıtasıyle İsmâil aleyhisselâma intikâl ettiği için,hazret-i Sâre'nin kalbinde hazret-i Hacer'e karşı gayret hâsıl oldu. İbrâhim aleyhisselâm,hazret-i Sâre'yi üzmemek için Allahü teâlânın emriyle hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil'i (aleyhisselâm) yanına alarak,o zamanlar ıssız ve susuz bir yer olan Mekke'ye götürdü.Onları oraya bırakıp,Şam diyârına geri döndü.Hacer annemiz ve oğlu İsmâil aleyhisselâm oradayken,mübârek Zemzem suyu yerden fışkırarak çıktı.

İbrâhim aleyhisselâm,daha önce bir oğlum olursa,Allah yoluna kurban edeceğim,diye adakta bulunmuştu.İbrâhim aleyhisselâm,hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil aleyhisselâmı ziyâret için Mekke'ye geldiği sırada,üç gün üst üste gördüğü bir rüyâ üzerine İsmâil aleyhisselâmı kurban etmek istedi.Tam kurban etmek üzereyken,Allahü teâlâ İbrâhim aleyhisselâma rüyâsında sadâkat (bağlılık) gösterdiğini bildirerek kurbanlık bir koç ihsân etti.Böylece İsmâil aleyhisselâm,kurban edilmekten kurtuldu.Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâma ihtiyar yaşında hazret-i Sâre'den İshâk isimli oğlunu ihsân etti. İbrâhim aleyhisselâm bir kaç defa hazret-i Hacer'i ve oğlu İsmâil aleyhisselâmı ziyâret etti.Bir defâsında oğlu İsmâil ile birlikte Beytullah'ı (Kâbe-i muazzamayı) inşâ etti.Cennet yâkutlarından Hacer-ül-Esved adlı siyah taşı Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesiyle alarak,Kâbe-i muazzamanın duvarına yerleştirdi.Kâbe duvarını örerken,şimdi Makâm-ı İbrâhim denilen taşın üzerine bastı.Kâbe'yi yapıp bitirince,Allahü teâlânın Cebrâil aleyhisselâm aracılığıyla bildirdiği gibi, İsmâil aleyhisselâm ve Mekke'de yerleşmiş olan Cürhümlülerle birlikte hac ibâdetini yaptı.

İsmâil aleyhisselâmla haccın rükünlerini yerine getirdikten sonra,oğluna Kâbe'ye bakmasına ve onu koruması için tenbihte bulundu.Şam'a gitmek istedi.Gitmeden önce Arafat'a çıkıp,İsmâil aleyhisselâmın evlâdına duâ etti ve Şam'a döndü.Ertesi sene hac mevsiminde hanımı hazret-i Sâre ve oğlu İshâk aleyhisselâmı da alarak Mekke'ye geldi.Hac ibâdetini yaptıktan sonra,birlikte Şam'a döndüler.

İbrâhim aleyhisselâm,vefât etmeden önce oğlu hazret-i İsmâil'e şu vasiyette bulundu:"Ey oğlum!Alnında parlayan bu nûr,son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur.Bütün baba ve dedelerimizin vasiyeti,bu nûru iyi muhâfaza edip,ehline teslim etmektir.Bu mübârek nûru iyi muhâfaza et.Nikâhlı,afîf ve temiz kadınlara teslim eyle.Evlâdına da böyle vasiyette bulun."dedi.Yüz yetmiş beş yaşında hazret-i Hacer ve hazret-i Sâre'den sonra Kudüs'te vefât etti.Kudüs civârında Habrun kasabasında bir mağaraya defnedildi.Bu kasaba,İbrâhim aleyhisselâmın Halîl (Allahü teâlânın dostu) ismine izâfeten Halîlurrahmân ismiyle meşhurdur.Hazret-i Lût,hazret-i İshâk ve hazret-i Yâkûb ile pekçok peygamberin bu beldede bulunduğu rivâyet edilir.Müslüman hükümdârlar oradaki mescitleri ve türbeleri kendi devirlerinde tâmir ettirmişlerdir.Halîlurrahmân'daki mescit ve türbeleri ise son olarak Osmanlı Sultânı İkinci Abdülhâmid Han tâmir ettirmiştir.

İbrâhim aleyhisselâm ülülazm peygamberlerin ikincisi olup,Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmdan sonra bütün peygamberlerden ve resûllerden üstündür. İbrâhim aleyhisselâmdan sonra gelen bütün peygamberler onun neslindendir.

Allahü teâlâ hazret-i İbrâhim'i ilâhî sırlara vâkıf kıldı ve onu,ateşe atıldığında nefsiyle,oğlu hazret-i İsmâil'i Allah için kurban etmesini bildirip evlâdı ile malı ile imtihân etti.Malı ile imtihân edilmesi şöyle olmuştur:O kadar zengindi ki,sadece sığırları yarım milyon olup,davarları,ovaları ve vâdileri dolduruyordu.Cebrâil aleyhisselâm insan sûretinde gelip;"Ya İbrâhim,bu sürüler kimindir?" deyince;"Allah'ındır fakat benim elimde emânettir.Allahü teâlâyı tesbih et,ismini an,onu zikret,bu sürülerin hepsi senin olsun." diyerek bütün malını bağışladı.Cebrâil aleyhisselâm kendini tanıtınca,hazret-i İbrâhim;"Ben Allah için bağışladığımı geri alamam." diyerek bütün malını satıp,Allah yolunda sarf etti.

Hazret-i İbrâhim kendisine nâzil olan (indirilen) emir ve yasakları tamâmen halka bildirdi.Allah'tan başka şeylere tapmanın bâtıl (geçersiz) olduğunu çok açık bir şekilde anlattı.Şirke (Allah'a ortak koşma) yol açacak kapıların hepsini kapattı.
Çocukluğundan ölümüne kadar hak din üzere olduğundan ve insanlara dîni bildirdiğinden dolayı,onun milletine işâret için Kur'ân-ı kerîmde "Hanîfen" (hak din üzere bulunanlar) diye zikredilmiştir.Hazret-i İbrâhim'in husûsiyetleri Kur'ân-ı kerîmde Nahl sûresi 120,121,122. âyetlerde bildirilmektedir.Misâfirperverliği ve cömertliği dillerde dolaşırdı.Misâfir olmayınca yemek yemez,bir misâfir bulmak için uzaklara giderdi.Bu vasfından dolayı ona Ebû'd-Düyûf (misâfirler babası) adı verilmişti.Kıblesi Kâbe idi.Namaza durduğu zaman kalbinin coşması,hışırtısı çok uzaklardan duyulurdu.

İbrâhim Aleyhisselâmın Mûcizeleri

1. İbrâhim aleyhisselâmın mübârek vücûduna ateş tesir etmedi.Nemrûd onu ateşe attığında Allahü teâlâ;"Ey ateş! İbrâhim üzerine serin ve selâmet ol!" buyurunca ateş onu yakmadı.
2.Cansız olan,parça parça edilmiş ve parçaları ayrı ayrı yerlere konmuş olan kuşlar (dört kuş), İbrâhim aleyhisselâmın çağırması üzere yeniden dirilmişlerdir.
3. İbrâhim aleyhisselâmın mûcizesi ile taşlar kömür gibi yanmıştır.Rivâyete göre İbrâhim aleyhisselâm Şam tarafına hicret ettiğinde çayırlık,çimenlik bir yerde konaklamıştı.Orada yakacak hiçbir şey bulamayan,buldukları az bir şeyle ihtiyaçlarını karşılayamayan ahâli,durumlarını İbrâhim aleyhisselâma anlattı. İbrâhim aleyhisselâm taşları toplattı ve kömür gibi yaktı.Bu mûcizeyi gören pekçok kimse îmân etti.
4.Bâzan yırtıcı ve yabânî hayvanlar İbrâhim aleyhisselâmla beraber giderler ve dile gelerek gâyet açık bir şekilde onunla konuşurlardı.Bir defâsında,hanımı hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil'le görüşmek ve onları ziyâret etmek için Mekke'ye gitmişti.Şam'a geri dönüşünde birçok yabânî hayvan, İbrâhim aleyhisselâm ile berâber yürüyüp,onunla açıkça konuştular.
5. İbrâhim aleyhisselâm duvarların ve dağların arkasını da görürdü. Bu mûcizesi Mısır'a gittiğinde zevcesi hazret-i Sâre'ye musallat olmak isteyen zamânın kralı Firavun,hazret-i Sâre'yi sarayına alınca, İbrâhim aleyhisselâm dışardan içeriyi seyretmiştir.Sarayın duvarları ona cam gibi olmuş ve gözünden perde kaldırılmıştır.Böylece hazret-i Sâre'ye el uzatmaya kalkışan Firavun'un ellerinin kuruyup,ayaklarının tutmayarak yere yıkıldığına şait olmuştur.
6. İbrâhim aleyhisselâmın bastığı taşın üzerinden ağaç bitip yeşermiştir.Bu istek dîne dâvet ettiği bir beldenin ahâlisinden gelmiş,duâsı üzerine mûcizeyi göstermiştir.
7. İbrâhim aleyhisselâmın oturduğu yerden güzel kokular yayılırdı. Ayrılsa bile,senelerce güzel kokusu oradan çıkmazdı.Hazret-i İsmâil de babasının evine gelip gittiğini,onun kokusundan anlamıştı.

İbrâhim aleyhisselâmın dîni: İbrâhim aleyhisselâmın dîni,Hanîf dînidir.Yanlış ve sapık olan şeye hiç dalmadan doğruya yönelen mânâsınadır. İbrâhim aleyhisselâm,Kaldânî kavminin taptığı putlara aslâ tapmayıp,onları aşağılayıp,Allahü teâlâya ibâdet ettiği için,Hanîf denilmiştir.Ayrıca,kendiside eğrilik bulunmayan dosdoğru olan din mânâsında da Hanîf dîni denilmiştir.Peygamber efendimize peygamberlik bildirilmeden önceki Arablardan birçok kimse Hanîf dînine mensuptu.

İbrâhim aleyhisselâma bildirilen Hanîf dîninin esaslarından bâzıları şunlardır:Kimse kimsenin günâhını yüklenmez.Kimse başkasının günâhından sorumlu olmaz.İnsanlar âhirette ancak ihlâsla işlediği sâlih amellerinin ve niyetlerinin faydasını görürler.Her insanın hayır ve şerden ibâret olan ameli kıyâmet gününde mizânında görülecektir.İnsana çalışmasının karşılığı tam olarak verilecektir.

23 Haziran 2007 Cumartesi

PKK'dan intihar saldırısı / zeki



24 Haziran 2007 Pazar 00:14
PKK bu kez yakıt yüklü tankerle saldırdı. Asker ateş açtı tanker alev topuna döndü

Tunceli'de PKK'lı teröristler, Karşılar Jandarma Karakolu'na yakıt yüklü bir tankerle intihar saldırısı düzenledi.

Karşılık veren emniyet güçlerinin açtığı ateşte tanker bir anda alev topuna dönerken çevre saklanan teröristlerle çatışma başladı. Saldırıda ilk belirlemelere göre tankerde bulunan iki terörist yanarak öldü.

ASKER TANKERİ BOMBAYLA PATLATTI

Tunceli-Ovacık Karayolu'nun 20'inci kilometresinde, yol kontrollerinin yapıldığı Karşılar Jandarma Karakolu'na bu akşam saat 20.00 sıralarında PKK’lı teröristler petrol yakıtı yüklü tankerle saldırı düzenledi. Tankeri, karakolun girişinde üzerlerinde bulunan bombayla patlatırken, çevredeki ormanlık alanlara gizlenen teröristler de uzun namlulu silahlarla ateş açtı.

SALDIRIDA 2 PKK'LI ÖLDÜ

Saldırıda, alev alan tankerde bulunan 2 teröristin yanarak öldükleri belirtilirken, resmi kaynaklardan henüz bir açıklama yapılmadı. Bombayla patlatılan tanker, Tunceli Belediyesi'ne ait itfaiye ekipleri tarafından söndürülürken, patlama sonucu karakol duvarında zarar oluştuğu bildirildi.

Saldırısı sonrası bölgeye gönderilen gece görüşlü Kobra helkopterler, teröristlerin kaçtıkları bölgeleri bombaladı. Bomba sesleri Tunceli kent merkeziden de duyuldu.

Hürriyet

/ amerikalılar geleceğiz yanınıza. Önce amerikalılar icin zehir kullanırım ben. kalleşce cözümler. sizi Zehirleyecek adam da cok . Yüksek teknoloji şarbonn bile kullanılır. Kimler var işin içindeyse. Saddamın dublorleri zehirler belkim.
sizin gibi kahpelere . Bizim gibi dertli . dertleneceksiniz. ölüm sizce cözüm mü? cevap önemli değil ölüm sizi yakalar. ne zaman sözünüzde durdunuz. ne zaman kişilik sahibi olacaksınız... Sahibin olacağım . Yaklalarım alnından . Karakterim . Kırarım . Kabayım . Dertli ederim hanımları . Kazırım . Kerhane düzenbazları. piçler . heğinize dna testi yapacam orospu cocul cocuk . Amerikaya hazırız biz. Bitivericeğiz yanıbaşınızda. Ne yapanlarmısınız. Bilen varmıymıs ne yediğini . yakalarım sizi . sızlat . sokar o . sokan o . ayırım . oyarım

11 Haziran 2007 Pazartesi

Sizce bu ifadeler kime ait olabilir?


Sizce bu ifadeler kime ait olabilir?

O gün başbakan biraz kırgın, şaşkın ve öfkeliydi. Ancak buna rağmen duruşundan bir şey yitirmemişti. Grup toplantısı kürsüsüne geldi ve tarihe geçecek şu konuşmayı tane tane yaptı:


Zaman gazetesi yazarı Nedim Hazar'ın yazısında aktardığı tarihi konuşma...

"Arpa boyu

O gün başbakan biraz kırgın, şaşkın ve öfkeliydi. Ancak böyle olmasına rağmen duruşundan bir şey yitirmemişti. Grup toplantısının yapıldığı salonda kürsüye geldi ve tarihe geçecek şu konuşmayı tane tane yaptı:

"Artık herkes biliyor ki; halk, iktidarı elinde tutan küçük bir zümrenin elinde oyuncak haline gelmiştir. Haşmetlilerin(!) işareti ile aydınların, kalem sahiplerinin, devlet adamları öldürülmüş ya da zindanlarda çürütülmüşlerdir. Bu terör havasının halkta meydana getirdiği eziklik duygusundan cesaret alınarak halka başıbozuk (cahil) denmiştir. Şimdi size soruyorum: Bu derece hakir gördükleri ve başıbozuk telakki ettikleri halka idareyi devretmek ve bunu hazmetmek bunlar için kolay mı oldu zannediyorsunuz?

Kıymetli arkadaşlarım! Uzun zaman sonra sivil yönetim kurulmuş, insan haysiyet ve şerefine yakışır bir şekilde ekonomik, sosyal ve manevi alanda bu milletin yüzünü güldürecek bir hükümet iş başına gelmiştir. Bu memlekette daha yakın zamana kadar totaliter bir idarenin hüküm sürmüş olduğunu ve devlet memurlarının büyük çoğunluğunun böyle bir idarenin gereklerine, isteklerine göre yetiştirilmeye çalışılmış bulunduğunu hatırlayabilirsiniz. Dün olduğu gibi bugün de halktan uzak, silah himayesinde çalışmayı tercih eden kalem sahiplerinin, sözümona ilim adamlarının ve idarecilerin olduğu herkesin malumudur. Bahsettiğimiz zümre, düşmanlarımızla söz birliği içinde cennet haline gelmeye müsait olan Türkiye'mizin çehresini değiştirmeye uğraşanları imha ve bertaraf etmeyi kendilerine amaç edinmişlerdi. Çünkü Türkiye'de artık başıbozukluk yoktur. (...) Bu durum, dünün diktatör (zihniyetindeki) lerini çileden çıkarmaktadır. Kurdun koyun postuna bürünmesi gibi kendilerini demokrasi -ve cumhuriyet- havarisi gösterip karşımıza çıkıyorlar ve halkımızı bu nimetlerden mahrum etmek için her türlü hileyi / ulan yazmayacakyım dayanamam ben bu hilekarlara . Hilenin alasını gösteririr size o / , entrikayı /işim zor /mubah görüyorlar. Cenab-ı Hak, Türk milletini bunların ihtiras ve şerrinden korusun!"

Başbakan, bir yudum su içti ve kalabalığı dikkatle süzdükten sonra siyaset yoluyla kendilerini alt edemeyenlerin oyunlarına da işaret etti: "(Rakiplerimiz ve işbirlikçileri) Üniversiteye gidecekler, profesörlere, 'fetvalarınızı hazırlayın' diyecekler. Kumandanlara gidecekler, 'eskiden beri himayenizde çalışmayı büyük bir şevkle arzu eden biz bendelerinizin hulus-u kalb ile arz etmek istediğimiz husus şudur ki; bu memleketi ancak sizler idare edebilirsiniz' diyecekler. 'Müdahale (ihtilal) zamanınız gelmiştir' diyecekler. 'Milletten korkmayınız, onlar koyun sürüsüdür' diyecekler. Arkanızdan gelecektir diyecekler. Ve Kızılay Sıhhiye'de öylesine bir toz duman koparabileceklerdir ki; memleket o toz duman içinde kaybolabilecektir. Vicdanları sızlamadan bu aziz milletin saadet ve refah yolunda kat ettiği mesafeyi yarıda bıraktırarak milletin önüne İskender seddi gibi bir set çekebileceklerdir. Milletin ulaşmak istediği hedefi unutturabilecekler, o cehennem çukurlarının içine bu aziz milleti tekrar sokmak için silah ve süngüleri kullanabileceklerdir.

Çok muhterem arkadaşlarım; Benim iddia ve tahlillerimin delilleri ortadadır kanaatindeyim. Netice olarak önümüzde iki yol vardır. Daha önce denenmiş o meş'um ve menhus gelenekleri bırakarak herhangi bir müessesenin imtiyazlı zümrenin himayesine girmeyerek milleti refaha götürmek. Bu yolda yürümek istiyorsanız sizinle beraberim. Diğer bir yol ise zinde kuvvet (askerî cunta) dedikleri şeyin desteğini alıp, milleti cehennemî bir havada yaşatmaktır. Bu yolu tercih ederseniz sizinle beraber değilim."

Okuduğunuz satırlar, Başbakanımız Erdoğan'ın kendi parti grubunda yaptığı bir konuşma değildir! Yaklaşık 50 yıl önce merhum Başbakan Adnan Menderes'in yaptığı bir konuşmadır. Bugün olanlara bakıldığında rollerin aynı, aktörlerin farklı olduğunu görmek insanı dehşete düşürüyor ve bir toplumun akıl tutulmasının bu kadar uzun yıllar sürmesi insanı kahrediyor. Sevgili dostumuz, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan'ın sütunlarına taşıdığı bu tarihî konuşmanın daha geniş kitlelere aktarılması boynumuzun borcu oldu. İsterseniz ibret alın, tarih ve tekerrür ile ilgili vecizeler gelsin aklınıza, isterseniz "bu tabloyu değiştirmek için biz ne yaptık?" sorgulaması yapın.

Ben öyle yaptım çünkü...
/ sıçtık biz .

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik