osmanlı imparatorluğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı imparatorluğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2007 Perşembe

Osmanlı İmparatorluğunun Sarayları Hakkında birtakım bilgiler.....


Osmanlı saraylarından en eski örnek Bursa'da Orhan Bey zamanında inşa edilen Bey Sarayı'dır. Günümüze hiçbir kalıntı gelmemiş olan bu saray, daha o dönemde Osmanlı sultanlarına henüz "Bey" dendiği için bu adla anılmaktadır. Yine Bursa'da, I. Murad'ın annesi Nilüfer Hatun'un yaptırdığı saray da günümüze gelememiş olan erken bir örnektir.
Edirne I. Murad tarafından fethedildiğinde önce sur içinde, Kavak meydanında bir saray yaptırılmıştı. Daha sonra 1450'de Tunca nehri kenarında bir yenisinin yapımına başlanmıştır. Bu sarayın yapımını, ileride "Fatih" ünvanını alacak olan Sultan Mehmed sürdürmüştür. Edirne Sarayı, daha sonra da çeşitli sultanlarca yaptırılan ek yapılarla genişletilmiştir.

Fatih'le birlikte önemli bir gelişmeye tanık olunur. Bir kanun ile teşrifak kuralları saptanmış olduğundan, sarayın planı da bu kuralların uygulanmasına elverişli bir biçimde düzenlenmiştir. Nitekim, bu düzenlemenin bir benzeri daha sonra Topkapı Sarayı'nda da yinelenir. Öyle ki, binalara bile aynı adlar verilmiştir. Birbiri ardına sıralanan avlulardan oluşan bu planda, "Harem"de duvarlar arasında ayrı bir bölüm halindedir. Çoğu Osmanlı sultanının gidip kaldığı ve 19. yüzyıla kadar kullanılmış olan Edirne Sarayı'nda 117 oda, 21 divanhane, 18 hamam, 8 mescit, 17 büyük kapı, 13 koğuş, 4 kiler, 5 mutfak ve 17 kasrın bulunduğu düşünülerse, yapının büyüklüğü hakkında bir fikir edinilebilir. Ama bu büyüklük, kompleksin yer aldığı arazi açısından düşünülmelidir. Çünkü Osmanlı saraylarında yapıların hiçbiri, Avrupa saray mimarisinde olduğu gibi, ölçüleri açısından anıtsal değildir. Yapılara insani ölçüler egemendir. Yalın bir mimari içinde oranlarla oluşturulan güzellik, iç süslemeyi ve eşyaların inceliğini ezmez; tam tersine bu eşyalarla olgun bir uyum içindedir. Edirne Sarayı'nın yüksek duvarlarla çevrili iç kısmında, Selçukluların Kılıçarslan Köşkü'ndeki gibi Türk saraylarına özgü bir "Kule-köşk" yer alır. Bu, bir Adalet Kasrı'dır. Aynı birim daha sonra Topkapı Sarayı'nda da karşımıza çıkar.


Fatih İstanbul'u aldığında yalnız kenti değil, Bizans Sarayı'nı da yıkıntı halinde bulmuştu. Doğal olarak, hemen bir saray yapımına başlandı. Bu saray, bugün İstanbul Üniversitesi merkezinin bulunduğu alanda, yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe içinde birçok köşkten oluşuyordu. Yalnız bu sarayın da Edirne ve Topkapı saraylarındaki gibi teşrifat kurallarına uyacak biçimde, bir avlular dizisi halinde olup olmadığını bilmiyoruz. Bu saray konusundaki tek kaynak, 16. yüzyıl minyatür ustalarından Matrakçı Nasuh'un İstanbul'u gösteren resmidir. Bu İstanbul resminde saray, Bayezid Camii'nin hemen önünde, dikdörtgen duvarla çevrili bir bahçe içinde yer almaktadır. 1617'de bir yangın geçirmiş ve yanan kısımları yeniden inşa edilmiş olan bu sarayın yerine Abdülaziz döneminde Bab-ı Seraskerî denilen Harbiye Nezareti yapılmıştır. Bu yapı Cumhuriyet'ten bu yana İstanbul Üniversitesi olarak kullanılmaktadır.

Fatih, Eski Saray'dan sonra Bizans akropolünün bulunduğu yerde iki köşk yaptırmıştır. Bunlardan biri de bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri bahçesindeki Çinili Köşk'tür.
Osmanlıların saray mimarisi alanındaki en önemli yapısı ise, hiç kuşku yok ki, Topkapı Sarayı'dır. 1472-1478 yılları arasında yaptırılmış olan saray, tahta geçen hemen her sultanın eklettiği binalarla gittikçe genişleyip büyümüştür. Topkapı Sarayı bu özelliğiyle Osmanlı mimarisi ve süslemesindeki üslup değişimlerini içeren bir kolleksiyon gibidir. Saray, bir eksen üstüne sıralanmış büyük avular ve bunların çevresine yerleştirilmiş mekanlardan oluşmaktadır. Bab-ı Hümayun adlı ilk kapıdan sarayın birinci avlusuna, Bab-ı Selam'dan da ikinci avlusuna girilir. Solda kubbealtı, onun hemen arkasında da sultanın kubbealtı toplantılarını kafesli bir pencereden izlediği Adalet Kulesi vardır. Buna bitişik binada ise devlet hazinesi korunur. Avlunun sağında da kubbe ve bacalarıyla saray mutfakları yer alır. Avlunun solundaki meyilli yoldan ise, Has Ahırlar'ın bulunduğu taşlığa inilir.



Bab-ı Selam'dan sonra gelen Bab-ı Saade ya da Akağalar Kapısı ise, sarayın "Birun" denen dış kısmı ile "Enderun" denen iç kısmını birbirinden ayırır. Bu kapının önü çeşitli törenler için kullanılmıştır. Tahta çıkışı izleyen törenler, bayramlarda sultanın tebrikleri kabulü, serefe çıkıştan önce sultanın Sancak-ı şerif'i başkumandana teslimi hep bu kapının önünde yapılırdı.
Akağalar Kapısı'ndan geçince karışmıza gelen Arz Odası'nda, sultan yabancı devlet temsilcisi elçileri kabul ederdi. Elçi heyetinin getirdiği hediyeler de köşesinde lake bir taht bulunan Arz Odası'nın bir kapısından padişaha sunulur, öteki kapıdan çıkarılıp içeri alınırdı. Arz Odası'nın bulunduğu avluda Ağalar Camii, sultanın özel hizmetinde olanların koğuşu ve III. Ahmet'in yaptırdığı kitaplık yer almaktadır. Bu avluda ayrıca, sultanın özel hazinesinin bulunduğu bölüm ve Fatih döneminden kalma Has Oda bulunmaktadır. Has Oda'da günümüzde "Kutsal Emanetler" sergileniyor. Bundan başka, Sarayburnu yönünde ise Bağdat Köşkü, Revan Köşkü, Mecidiye Köşkü, Sofa Köşkü gibi yapılar bulunmaktadır. Öte yandan, deniz kenarında bugün bulunmayan daha birçok köşk vardı. Bunlardan, tam boğaza bakan bir tanesinde kapının iki yanında toplar asılı idi. "Toplu Kapı" denen bu yapının yerine III.Ahmet zamanında ahşap bir köşk yapılmış, adına da "Topkapı Sarayı" denmiştir. ılerleyen yıllarda da bu ad, bütün saray için kullanılmaya başlanmıştır.


Adalet Kulesi'nin ardında kalan ve Haliç'e bakan meyilli arazi üzerinde ise Harem kısmı bulunmaktadır. Bu bölüm belirli bir plana uyulmadan birbirinin önüne, yanına yapılmış ek ve binalardan oluşmaktadır. Öte yandan sarayın bu kısmında, meyilli araziye uymak için çeşitli mimari çözümler de denenmiştir. Sevinçli, görkemli ama bir o kadar da acı olayın yaşandığı Topkapı Sarayı, hem devletin idare edildiği bir merkez hem sultanın evi, hem de çeşitli törenlerin yapıldığı yer olarak çok değişik işlevler yüklenmiştir. Topkapı Sarayı, içindeki birçok değerli eşya ve yapıtla birlikte 1924'te halkın ziyaretine açılmış ve bir "Müze-Saray" kimliği kazanmıştır.
Manisa, III. Mehmed'e değin şahzadelerin hükümdarlığa hazırlandığı, adeta staj yaptıkları yerlerden biriydi. şahzadeler Manisa Sarayı'nda devlet idaresinin küçük bir modelini yaşıyorlardı. Bundan dolayı da bu yapı, merkez sarayın küçük bir örneği durumunda idi. Günümüze gelmemiş olan bu sarayın çift sayfa üzerine yapılmış minyatür bir resmi, şehname-i Âl-i Osman adlı yapıtta yer almaktadır.
II. Selim zamanında bugünkü Dolmabahçe Sarayı'nın yerinde Hatice Sultan için, Melling'e bir saray yaptırılmıştı. Beşiktaş Sarayı denen bu yapı, Sultan'ın Batı'daki ileri teknolojiye ve kültüre duyduğu hayranlığa dayanılarak yeni bir anlayış ile gerçekleştirilmişti. Penceresinden balık tutulabilecek kadar deniz kıyısında yer alan bu saray 1815'te yanmıştır. Bunun üzerine Beşiktaş Sarayı, Sultan II. Mahmud tarafından ahşap olarak yeniden inşa ettirilmiştir.
Sultan Abdülmecid ise 1853'te bu yapıyı yıktırarak içi ahşap, dışı kagir Dolmabahçe Sarayı'nı yaptırmıştır. Dıştan Avrupa saraylarına benzeyen Dolmabahçe Sarayı'nda Batı mimari üsluplarının bir karışımı söz konusudur. Sarayın selamlık kısmı, öteki saraylarda devlet işlerinin görüşüldüğü bölümlerin işlevini yüklenmiştir. Topkapı Sarayı'nda Bab-ı Saade önünde yapılan törenlerin çoğu ise burada "Muayede" salonunda yapılmakta idi. Çok gösterişli ve büyük olan bu salondan başka, ramazanlarda teravih namazlarının kılındığı, dini sohbetler ile padişahların kızkardeşleri ve kızlarının düğünlerinin yapıldığı, padişahın harem halkının bayram tebriklerini kabul ettiği salonlar da vardır. Bu salonlar bir yanda harem bahçesine, öte yanda da denize bakan pencerelere sahiptir.


Dışı her ne kadar Avrupa saraylarına benzese de Dolmabahçe Sarayı'nın içi Türk İslam yaşamına uygun bir biçimde düzenlenmiştir. Sarayda Minderli Oda, Namaz Odası, Ders Odası gibi geleneksel yaşantıya uygun mekanlar da bulunmaktadır. Yapının iç mekanı bu geleneksel birimleri kuşatacak biçimde düzenlenmiştir. Dolmabahçe Sarayı bütünüyle ele alındığında, Türk yalı ve ev mimarisinin Avrupa mimarisiyle olan ilginç birleşimini sergilemektedir. Saray, devletin içinde bulunduğu sıkıntıyı unutturmak istercesine görkemli bir biçimde ele alınmış, bu nedenle de çok büyük bir mali yük getirmiştir. Sarayın biri yol üstünde, öteki kara tarafındaki iki kapısı, büyüklükleri ve aşırı yüklü süslemeleriyle içerideki görkemi adeta dışarı yansıtmaktadırlar.

İstanbul Boğazı'nın karış yakasında ise Beylerbeyi Sarayı yer almaktadır. Beylerbeyi Sarayı da ahşap yapının yerine 1865 yılında yaptırılmıştır. Beylerbeyi Sarayı Dolmabahçe'den daha küçük boyutta olmasına rağmen, süslemesi ve içindeki eşya açısından son derece gösterişlidir. Bu gösteriş, sarayın Mavi Sütunlu Salonu'nda açıkça gözler önüne serilir. Mermer taklidi süsleme bu gösterişi desteklemektedir. Sarayın yemek salonu ise, o dönemde Osmanlıya artık iyice yerleşmiş olan Avrupa etkilerini yansıtır. Burada Batı biçimi yemek kurallarına uygun bir mekan söz konusudur.
Beşiktaş ile Ortaköy arasında, Abdülmecid tarafından eski bir sarayın yerine inşaatına başlanan Çırağan sarayı ise, Sultan'ın ölümü üzerine Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır. ıçindekilere mutlu günler yaşatamamış olan bu saray, 1910'da yanarak günümüze ancak dört duvar halinde gelebilmiştir. Eski fotoğraflarının yanı sıra içinde yaşayanların da anlattığına göre, Çırağan Sarayı iç süsleme açısından öteki son dönem saraylarının hepsinden daha güzel imiş. Bu güzelliğin bir örneği ise, buradan alınarak şale Köıkü'ne götürülen ve bugün Arabesk Oda'yı süsleyen sedefli kapılardır.


Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan saraylarının hepsi deniz kıyısındadır. Oysa Yıldız Sarayı, denizden uzak bir tepede eski bir "Saray-Köşk"ün bulunduğu yerde kurulmuştur. Büyük Mabeyn, Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı'na benzer bir yapı olarak yaptırılmıştır. Sultan Abdülhamid ise kendini daha güvencede hissettiğinden buraya yerleşmiştir. Bundan sonra da saray, birçok köıkün arka arkaya yapılması ile genişleyip Yıldız Parkı içine yayılmıştır. Yıldız Sarayı da Cumhuriyet'in ilanını izleyen yıllarda ulusun malı olmuştur. Günümüzde ise restorasyon çalışmalarına sahne olan Yıldız Sarayı, yeniden değerlendirilerek kamuoyuna açılmaktadır. Bu büyük sarayların yanında Küçüksu, Ihlamur, Aynalıkavak gibi günlük kullanım için yapılmış olan küçük kasırlar da İstanbul'u süslemektedir.

9 Nisan 2007 Pazartesi

Osmanlı İmparatorluğu Sancak , Tuğra Ve Bayraklar . .



(1375) Katalan Atlası'na göre Osmanlı Bayrağı



(1453) İstanbul'un fethinde Osmanlı Bayrağı



1499 İnebahtıDA Osmanlı Bayrağı



1538 Preveze zaferinde Turgut Reis'in Sancağı



1517 Mısır'ın fethinden sonra Osmanlı Bayrağı



Kadırga Filosu Komutanı Sancağı (1685)



Savaş gemisi bayrağı (1862 - Colton's Atlas)



Akdenizde Türk Korsanları (1685)







19. yy Hollanda Atlasına göre Türk Bahriyesi . .

4 Nisan 2007 Çarşamba

BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞI


BALKANLAR, Türkiye için büyük bir öneme sahiptir. Bu bölgedeki Türk varlığı, çok eski dönemlere dayanmaktadır. 376 yılından itibaren Volga nehrini geçerek bölgeye ulaşan Hun Türkleri, Balkanlar'dan Doğu Avrupa'ya yayılan bir bölgede büyük ve etkili bir güç haline gelmişlerdir.
Bu mevcudiyet sonraki dönemlerde Bulgar, Oğuz, Peçenek, Kuman göçleriyle devam etmiş ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında doruk noktasına ulaşmıştır. 1361 yılında Edirne'nin Osmanlı topraklarına katılmasıyla Balkanlar'daki Türk nüfusu artmaya başlamış, "Rumeli" adı verilen bu topraklar, Anadolu'yla birlikte Osmanlı Devleti'nin iki temel siyasi ve kültürel hakimiyet alanından biri olmuştur.
1912'deki Balkan Savaşı'na dek, İstanbul'dan yola çıkıp, neredeyse Adriyatik denizine kadar Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk hatta bugünkü Yugoslavya'nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak da Osmanlı egemenliği altında bulunmaktaydı. Selanik, İmparatorluğun ikinci büyük kentiydi ve söz konusu "Rumeli" toprakları üzerinde yaşayan nüfusun çoğunluğu da, ya Türk ya da Müslümandı. Batı Trakya ve Makedonya'da zamanında Anadolu'dan göç etmiş olan Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta Müslüman Slavlardan oluşan bir Müslüman-Türk nüfus, çoğunluğu oluşturmaktaydı. Arnavutluk, Kosova ve Batı Makedonya'da yaşayan Arnavutlar da, Müslüman olmaları sebebiyle, bu nüfusun önemli bir parçasını meydana getiriyorlardı.




Özellikle Osmanlı zamanında bu bölgeye göç eden Türkler ya da kendi istekleriyle Müslümanlığı seçen halklar, Balkanlar'da büyük bir Müslüman-Türk nüfusu meydana getirmişti.
Balkan ülkelerinde yaşayan Türk ve Müslüman halklar, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Anavatan'la olan bağlarını kesmemiş, kendi kimliklerini her türlü baskıya rağmen korumayı başarmışlardır. 90'lı yıllarda korkunç etnik kıyımların yaşandığı bu bölge, günümüzde sükunete kavuşmuş gibi gözükmektedir. Ancak bölgeyi karıştıran siyasi-etnik çatışmaların nihai bir çözüme kavuşmamış olması, tedbirli olmayı zorunlu kılmaktadır.
Balkan Yarımadası; Balkan devletleriyle kurduğumuz ilişkiler, Müslüman-Türk nüfusu, Batıyla aramızda bir köprü niteliği taşıyan coğrafi konumu, tarihten gelen birtakım politik sorunların kaynağı olması gibi çeşitli sebeplerden dolayı büyük bir önem taşımaktadır. Bölge ülkeleriyle kurulan ilişkilerde takip edilecek olan yöntemin temelinde barışçı ve dostane bir yaklaşım olmalıdır. Başta Yunanistan'la olan sorunlar olmak üzere, bölgenin siyasi problemleri bir an önce çözülmeli, bölge ülkeleriyle mevcut kültürel bağlantılar canlandırılmalı ve teşvik edilmelidir. Bu ülkelerde yaşayan Müslüman-Türk azınlıklar, kurulacak dostluk köprülerinin temeli olmalıdır. Ayrıca Türkiye bu azınlıkların sorunlarıyla yakından ilgilenmeli, onların sorunlarını uluslararası gündeme taşımalı ve çözülmesi için çaba göstermelidir.

24 Mart 2007 Cumartesi

Sivas Tarihi

Sivas'ın bugünkü sınırları içerisinde yer alan Hafik Gölü, Pılır Höyüğü, Zara Tödürge Gölü kıyısındaki Tepecik Höyüğü ile Kangal ilçesi Çukur Tarla ve Kavak nahiyesi Höyük değirmeninde Prehistorik buluntular elde edilmiştir. Yıldızeli Argaz Höyük ve çevresinde Kalkolitik çağ (maden taş devri M.Ö. 5000-3500) ile Tunç Devri (M.Ö. 3000-1500) buluntuları elde edilmiştir.

Sivas'ın yazılı tarihi M.Ö. 2000 yılı başlarında Hititlerle başlamakta olup merkez Tatlıcak Köyü ile Uzuntepe Köyündeki Höyükler, Divriği Maltepe Köyünde bulunan höyük ve Gürün Şuğul vadisindeki Hititçe yazılar başlıca Hitit yerleşim alanlarıdır. Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelen Frig’lerin Hititleri ortadan kaldırmaları sonucu Sivas'ta Frig egemenliğine girmiştir. Frig yerleşimi Hitit yerleşim alanlarının üst katlarında görülmektedir. Lidya’lılar zamanındaki meşhur Kral Yolu da Sivas'tan geçmektedir.

Anadolu'daki Pers egemenliğinden sonra kurulan şehir devletlerinin zamanla Roma İmparatorluğuna bağlanması sonucu, önemli yol kavşağı üzerinde bulunan şimdiki şehir merkezinin iskan edildiği ve Sebasteia adını aldığı görülmekte veya ilin isminin Hitit Kavmi olan sibasip adından geldiği gibi, Roma İmparatoru Aguste tarafından şehre yunancada şehir manasına gelen "Sebasteia" adının verildiği ve yine Selçuklular zamanında üç değirmen anlamına gelen "Sebast" kelimesinden geldiği rivayet edilmektedir.

Bu yörede Roma hakimiyeti tam olarak yerleştikten sonra şehre "Diyapolis" yani Mebud şehri adı verilmiştir.

Roma İmparatorluğu hakimiyetine giren şehir 395'te Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğuna ayrılan topraklar içerisinde kaldı.1509'da Anadolu'ya giren Türkmen güçleri ve 1604'te Alparslan'ın önünden kaçan Selçuklu şehzadesi Elbasan Sivas yöresinde kısa süre hakimiyet sağlamışsa da, bölgenin Türk egemenliğine girmesi ancak 1071 Malazgirt Zaferinden sonra gerçekleşti. Kısa bir süre Selçuklu hakimiyetinde kalan Sivas'ta 1075'te Danişmend Beyliği kuruldu. Danişmend Beyliğinin taht kavgaları ile zayıf düşmesinden sonra Anadolu Selçuklularını yeniden birleştiren I.Mesud, 1152’de Sivas'ı eline geçirdi.

Bizanslılarında karıştığı taht ve egemenlik kavgaları sırasında Anadolu Selçukluları ile Danişmend’liler arasında sürekli el değiştiren Sivas, 1175'te II. Kılıçarslan tarafından kesin olarak Selçuklulara bağlandı. Daha sonra İzzetdin Keykavus Sivas'ı başkent yapmış, uzun müddet Sivas'ta kalarak günden güne genişleyen Sivas Şehri mamur edilmiş ve 1217 yılında Şifaiye Medresesini yaptırmıştır. İlim adamlarını Sivas'ta toplayarak şehri büyük bir ilim merkezi haline getirmiştir, İzzetdin Keykavus Türbesi" yaptırdığı medrese içinde bulunmaktadır.

1220 yılında İzzettin Keykavus ölünce yerine I. Aladdin Keykubat hükümdar oldu. Bu dönem Anadolu Selçuklularının en parlak dönemi oldu. Moğol istilasını dikkatle izleyen ve önlemler almaya çalışan Sultan 1224'te Sivas'ı surlarla çevirerek korunaklı duruma getirdi. Yerine geçen II. Gıyasettin Keyhüsrev'in kötü yönetimi sırasında sıkıntı çeken halk,1240 yıllarında ayaklanarak Sivas'ı yağmaladı. Selçuklu askerlerinin sivilleri sindirmek için seferber olduğunu gören Moğollar, Anadolu'yu ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Gıyasettin Keyhüsrev'i 1243'te Kösedağı Savaşı'nda yenilgiye uğratan Moğol güçleri, 'Sivas'ı işgal ettiler. Moğollarca bağımlı duruma gelen Selçuklular, Moğollar tarafından kurulan İlhanlı Devleti ile idareye hakim olunmuş. Sivas ili bu dönemlerde büyük bir gelişme göstererek önemli bir ticaret ve bilim kenti olmuştur.

Anadolu'da yarım asır kadar devam eden İlhanlılar devrinde Vali Demirtaş Sivas'a yerleşmiş ve istiklalini ilan ederek Sivas'ta uzun yıllar saltanatını sürdürmüştür. Demirtaş'tan sonraki Sivas Valileri sırayla, Alaattin Ertana oğlu Gıyaseddin Mehmet, Alaattin Ali ve oğlu Mehmet Bey Sivas'ta saltanatı sürdürmüşlerdir.

Ali Bey'in ölümünden sonra yerine geçen yedi yaşındaki Mehmet Bey'i Kadı Burhaneddin saltanatından uzaklaştırarak Sivas'ta kendi devletini kurmuştur. Bu arada Kadı Burhaneddin Sivas'ı onarmak için birçok çaba göstermiştir.

Surların etrafında hendekler kazdırılmış, kaleleri tamir ettirmiş ama Akkoyunlu aşireti reisi Kara Osman'la yaptığı muharebe sonunda katledilmiş yerine oğlu Alaattin geçmiştir.

Bu sırada Timurlenk Anadolu'ya akınlar yapmıştır. Yıldırım Beyazıt Amasya'yı almış Sivas'a yaklaşmış, güneyde Karamanlıların baskısına dayanamayan Alaattin, şehri Osmanlılara teslim etmiştir.

Bir davetle Sivas'ı teslim alan Beyazıt, şehri en büyük şehzadesi Emir Süleyman'a vermiştir. Sivas Osmanlıların eline geçtikten bir yıl sonra 1400 yılında Timur'un istilasına uğramış, bir süre sonra tekrar Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.

Sivas Osmanlı İmparatorluğunda eyalet merkezi haline getirilerek Amasya, Çorum, Tokat kısmi olarak Malatya ve Kayseri illeri Sivas'a bağlı birer sancak olmuştur. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde belirtildiği gibi Sivas zamanının en önemli eyaletlerinden biridir (40 ilkokul, 1000 dükkan, 18 han, 40 kadar çeşmesi olduğundan bahsedilir.

Sivas'a birçok vali atanmış, bunlar içinde belki de ismi hiç unutulmayacak olan Halil Rıfat Paşanın yaptırdığı birçok yollar, köprüler, hanlar ve konaklar halen halkımızın hizmetindedir. Tarihin kaydedildiği zamandan beri önemli bir yerleşim merkezi olan Sivas, asırlar boyunca önemini korumuş ve özellikle Milli Mücadele yıllarında milli mücadeleye başlangıç olması ona tarihin en kıymetli değerini vermiştir.

19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa Amasya ve Tokat'tan sonra 27 Haziran 1919 günü Sivas'a gelerek yapılan toplantıda ülkenin durumu görüşülmüş ve en kısa zamanda Sivas'ta bir kongre yapılmasına karar verilmiştir. 2 Eylül 1919 günü Sivas'a gelen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve beraberindeki heyet tarafından 4 Eylül 1919 Perşembe günü saat : l4.00'da bugünkü Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi binasında Sivas Kongresi açılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, kongreye başkanlık etmiş ve kongre 11 Eylül 1919 Perşembe günü sona ermiştir. Bu kongreyle Cumhuriyetin temeli Sivas'ta atılmıştır, böylece Sivas tarihindeki yerini bir kez daha almıştır.

11 Mart 2007 Pazar

İran Türkleri

X. asrın son çeyreğinden XX. asrın ilk çeyreğine kadar yaklaşık 950 yıl, İran ya Türk hakimiyetinde ya da Türk hanedanı idaresinde bulunan ve orada iskân olunan Türklerin ülkesidir. Dolayısıyla Türklerin ve Türk kültürünün en kesif olduğu ülkelerin başında İran gelmektedir. Bugün İran nüfusunun yarıya yakınını teşkil etmesine rağmen Türkler İranlıların şövence tutumları yüzünden dil ve tarihlerini öğrenme ve kullanmada en geri kalmış Türk kitlesini teşkil etmektedir. Bin yıla yakın Türk idaresi altında yaşamanın verdiği eziklik yüzünden İranlılar belki de Türklere en kötü muameleyi yapan milletlerin başında gelmektedir.
Müslüman bir ülke olan İran'ın nüfusu 60 milyon civarında bulunmaktadır. Bu nüfusun 25 milyona yakınını Türkler, 30 milyona yakınını İranlılar (Farslar) ve 5 milyona yakınını da diğer etnik gruplar teşkil etmektedir. İranlılar ülke nüfusunun yarıya yakınını teşkil eden Türkler'e kendi dillerinde okuma yazma fırsatı vermemektedir ki bu her türlü insani ve milletlerarası hukuka aykırı bir tutumdur.

İran'da yaşayan Türklerin önemli kısmını Azerbaycan Türkleri teşkil etmektedir. Bilindiği gibi Azerbaycan'ın kuzey kısmı XIX. asrın ilk çeyreğide Ruslar tarafından işgal edilmiştir. 8 milyona yakın Azeri Türkü kuzeyde müstakil Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır. Güney Azerbaycan ise İran idaresi altında bulunmaktadır. Yüzölçümü 107.000 km2 olan Güney Azerbaycan'da 20 milyonu aşkın Türk yaşamaktadır. Güney Azerbaycan'ın Türkler ile meskun olan belli başlı yerleşme merkezleri şunlardır: Tebriz, Hoy, Erdebil, Urumiye, Selmas, Maku, Meraga, Astara, Culfa, Merendi, Halhal ve Soğukbulak.

Türkler'in Azerbaycan'a kitleler halinde yerleşmeleri Selçuklular zamanında olmuştur. Bir ara Moğolllar'ın idaresi altında kalan Azerbaycan ondan sonra uzun süre Türkler tarafından idare edilmiştir. Timurlular, Ak-Koyunlular ve Kara-Koyunlular idaresi Azerbaycan'da Türk kültürünün iyice yerleşmesini sağlamıştır. Böylece Azerbaycan tamamıyla bir Türk ülkesi olmuştur.

Daha önceki araştırmalarımızda da belirtildiği gibi Azerî Türklerinin tarihinde en büyük hadise, Şiiliği benimseyen bir zümrenin Erdebil'i merkez edinerek Şii mezhebini bir aksiyon haline sokmasıdır. Şii zümrenin liderliğini yapan Şeyh Safiyyüddin'in torunlarından İsmail bu mezhebi siyasî emelleri için yeniden organize ederek önce Azerbaycan'a sonra da bütün İran'a hakim olmuştur. Kurduğu devlete ve hanedana dedesinin adını veren İsmail Şah olarak hem Azerî Türkleri'nin ve hem de Türk-İslam dünyasının kaderine tesir eden bir siyasetin öncüsü olmuştur. Şah İsmail'in kurduğu Safevi hanedanı iki buçuk asra yakın (1500-1735) Azerî Türkleri'ni ön plânda tutmuştur. Fakat Safeviler'in Şiiliği devamlı aksiyon halinde tutması hem Azerî Türkleri ile Osmanlı Türkleri'nin kaynaşmasına mani olmuş, hem de Türkistan Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasında geçit vermez bir köprü gibi uzandığı için bu iki Türk diyarının bir birleriyle olan münasebetlerinin kopmasına sebep olmuştur.

Bu ise Türk dünyasında birliğin kurulmasına menfi yönde tesir etmiştir. Safevi hanedanının diğer menfi bir tesiri de İranlılar arasında Şiiliğin kuvvetli bir şekilde yayılmasını sağlamasıdır. Sonunda İran Şiiliği milli hüviyetini koruma aracı olarak kullanmış ve İslam dünyasında birliğin teşekkülüne mani bir engel haline gelmiştir. İran bununla da yetinmemiş Şiiliği diğer İslam ülkelerine de yaymağa çalışmıştır ki bu da İslam âleminde ayrı bir huzursuzluğa sebep olmuştur. Bu haliyle İran, İslam dünyası içinde daima ayrılık ve parçalanma mihrakı haline gelmiştir.


Azerbaycan Türklerinden sonra, İran'ın kaderine hâkim olan iki Türk boyundan burada kısaca bahsetmek gerekiyor. Bunlar, Nadir Şah'ı sinesinden çıkaran Afşar Türkmenleri ile İran'da ikinci uzun ömürlü hanedanı kuran Kaçar Türkleri'dir. Afşarlar bilindiği gibi, ana Oğuz boylarından birini teşkil ediyorlardı. Bir kısmı Selçuklular ile birlikte Anadolu'ya gelip yerleşen Afşarlar'ın, diğer kısmı Türkistan'da kalmış idi. Fakat Moğol istilası devrinde, Türkistan'da kalmış olan bu ikinci grup Afşarlar da Azerbaycan'a gelip yerleşmişlerdir. Safevi hanedanının inkırazı ile ortaya çıkan boşluktan istifade eden ve esasında Kandahar havalisinde yaşayan Halaç Türkleri İran'da hâkimiyeti ele geçirmeye muvaffak olmuşlardır.
Tarihlerimizde yanlış olarak Afganlar'ın İran'ı işgali diye zikredilen bu hadise Gılzay adını alan Halaç Türkleri'nin İran'da kontrolü ele geçirmesinden ibarettir. Halaçlar'ın İran'daki bu hâkimiyetine son veren ise, Afşar Türkmenleri'nin ileri gelen beylerinden Nadir olmuştur. Şah ünvanını olan Nadir, saltanatı esnasında mensup olduğu kabiliyet ihya etmekle beraber, onları emniyet gerekçesi olarak İran'ın muhtelif yerleşme merkezlerine gönderdiği için Afşarlar bugün İran'ın muhtelif yerlerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Bugün nüfusları 650.000 civarında olduğu tahmin edilen Afşar Türkmenleri, Türklüklerini muhafaza etmekle beraber, İran'da siyasî bir nüfuza sahip değillerdir.

Safeviler'den sonra ikinci uzun ömürlü hanedanı kuran Kaçar Türkleri ise, Timurlular zamanında Türkistan'dan gelip İran'a yerleşmişlerdir. Bu Türk boyu önce Kuzey Azerbaycan'da Kafkas cephesine yerleşmişti, Fakat günden güne bu kabilenin kuvvetlenmesinden çekinen Safeviler, Kaçarlar'ı sırf yıpratmak için, Horasan'da Esterabad ve Gürgen bölgelerine yerleştirmişlerdir. Nadir Şah'ın ölümünden sonra ortaya çıkan karışıklığın uzun sürmesi İran'ı oldukça zayıflatmış idi. Bu kritik günlerde, İran'ı muhtemel bir çöküntüden kurtaran ise, Kaçarlar olmuştur. İran'ı ele geçiren Kaçarlar, kurdukları hanedan ile ülkeyi 1794-1920 yılları arasında idare etmiş ve modern çağlara kadar getirmiştir. Ne var ki bu uzun idare devri Kaçar Türkleri'ni oldukça yıpratmıştır. Nitekim, bir zamanların hanedan kurmuş olan Kaçar Türkleri'nin sayıları oldukça azalmış ve 70-80.000 civarına düşmüştür. Bu sayıları ile Kaçarlar, İran'ın bugünkü yönetimine her hangi bir tesirde bulunmaktan uzaktırlar. Halen Kaçarlar, Mazendaran ve Gürgan eyaletlerinin muhtelif bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.

İran'da yaşayan Türkler içinde Azerilerden sonra en kalabalık ve önemli topluluğunu Horasan'da yaşayan Türkmenler teşkil eder. Türkistan'ın bir nevi uzantısı olan Horasan, asırlardır Türk topluluklarını vatanlık yapmış verimli bir bölgedir. Selçuklu ailesi önderliğinde Anadolu'ya ve Orta Doğu'ya gelen Oğuz Türkleri'nin bazı boyları Batı Türkistan'da kalmışlardır. Çoğunluğu Horasan ve Horasan'ın kuzeyinde yaşayan Türkmen boyları Safeviler devrinde Şiiliğin siyasî maksatlarla kullanılmasından sonra, Sünni Türkistan Türkleri ile Şii İranlılar arasındaki mücadelelerde en çok zarar gören topluluk olmuştur. Dört asırdan fazla devam eden Şii-Sünni mücadelesinde Sünni Türkmenler, Türkistanlı kardeşlerinin yanında yer almışlardar. XIX. asrın ikinci yarısında Türkistan illeri Rus istilasına uğrayınca, Türkmenler'in bir kısmı İran hakimiyetini kabul etmeyi tercih etmişlerdir.

Bu Türkmen gruplarının başında Göklen, Yamud kabileleri ile Salur, Sarık ve Teke kabilelerine ait bazı küçük boylar bulunuyordu. Türkmenler'in millî şairi Mahdum Kulu'yu sinesinden çıkaran Göklenler başta olmak üzere diğer Türkmen boyları da Türklük şuurunu bütün canlılığı ile muhafaza etmektedirler. Fakat İran yöneticilerinin Türkçe tedrisata izin vermemeleri ve bölgeye yeterli hizmeti götürmemeleri bu Türkmen topluluğunu, hem kendi millî kültürünü geliştirmeden ve hem de medeniyetin diğer nimetlerinden layıkı ile istifade etmede geri bırakmıştır. Kültür sahasında olduğu gibi ekonomik alanda da oldukça geri olan Türkmenler'in bugünkü nüfusları iki milyona ulaşmış bulunmaktadır.


İran Türkleri


İran'da Azeriler'den ve Türkmenler'den sonra hem sayıca ve hem de siyasî nüfuz yönünden üçüncü önemli Türk grubunu Kaşkaylar teşkil etmektedir. Moğollar devrinde Doğu Türkistan'dan göçerek İran'a gelip yerleşen Kakgay Türkleri törelerine bağlılıkları ile meşhurdurlar. Güney İran'ın Fars eyaleti bütünü ile Kaşkaylar'ın nüfuzu altındadır. Son zamanlara kadar yarı göçebe bir hayat süren Kaşkaylar, birbirlerine olan bağlılıkları, plânlı ve teşkilatlı hareketleri ile tanınmışlardır. Nitekim, bugün bile kendi örflerine göre, muayyen bir kabile idaresi nizamını yürütmektedirler. Millî ve mahallî örflerine bağlı bir takım müesseselere de sahiptirler.
"İlhan"lık idaresi sistemi bu müesseselerden biri sayılır. Ayrıca, mümtaz sınıftan sayılan "İlhan" aile dışında Kalantar, Kethuda, Ra'ye, Tabeke-i Pest gibi tabakalarda mevcut olup, bunlar hep kendi törelerine göre idare edilirler. Kaşgaylar, kendi aralarında iyi bir birliğe sahip oldukları için, İran hükümetinin bazı haksız taleplerini ve emrivakilerini reddetmek başarısını göstermişlerdir. II. Dünya Harbi esnasında cereyan eden ve Kaşkaylar ile İran hükümetini karşı karşıya getiren önemli bazı hadiseler, Türk hükümetinin araya girmesi ile yatıştırılmıştır. Fakat Kaşkaylar'ın bu hareketleri İran hükümetleri tarafından hoş görülmemiş ve onların başka bölgelere sürgüne gitmelerine sebep olmuştur.

Bu arada, son İran-Irak harbinde, yaşadıkları Basra Körfezi kıyıları harp sahasına yakın olduğu için, Kaşkaylar büyük zayiat görmüşlerdir. Yine İran-Irak harbi esnasında İran hükümeti, Azeriler başta olmak üzere diğer Türk gruplarından oluşan askerî birlikleri ön saflarda Irak cephesine sürmesi ve onların büyük zayiat görmelerine sebep olmuştur ki, bu da İran rejiminin Türkler'e karşı ne kadar adaletsiz davrandağını göstermektedir. Türklük şuurunu ve törelerini canlı bir şekilde yaşatan Kaşkaylar'ın bugünkü nüfusları bir milyona yaklaşmış bulunmaktadır. Diğer Türk gruplarında olduğu gibi, Kaşkaylar da İran hükümetlerinin ilgisizliği yüzünden ekonomik ve kültürel alanda oldukça geri kalmışlardır.
Rus işgaline uğrayan Kuzey Azerbaycan Türkleri'nin bu asrın başlarında başlattıkları istiklâl mücadelesi, çok geçmeden Güney Azerbaycan'a da sıçramıştı.

Nitekim Settar Han önderliğinde Tebriz merkez olmak üzere başlayan istiklâl hareketi başarıyla devam etmiş, fakat 1907'de İran'ı iki nüfuz bölgesine ayıran Rus-İngiliz andlaşmasından sonra sıkıntıyla karşılaşmıştır. Ruslar, Güney Azerbaycan Türkleri'nin kuzeydeki kardeşleri ile birlikte hareket etmelerinden çekindiği için, İngiliz ve İran hükûmetleri ile işbirliği yaparak Güney Azerbaycan Türklerinin istiklâl mücadelesine mani olmak için ne mümkünse yapmışlardır. 1922'ye kadar devam eden Güney Azerbaycan istiklâl mücadelesi, İngilizlerden gerekli yardımı alan İran'daki yeni Pehlevi hükûmetinin despotça baskıları ile bastırılmıştır.

Azeri Türkleri üzerindeki İran baskısı 1930'lara kadar korkunç bir şekilde devam etmiştir. Bu dönemde devam eden Rus-İngiliz rekabeti, İran petrollerini paylaşmaya yönelince, Azerbaycan Türkleri'nin mücadelesi de yeniden ortaya çıkmıştır. İran petrollerinden pay almak isteyen Ruslar ve İngilizler, Azerbaycan Türkler'in mücadelesine açıktan destek vermeye başlamıştır. Bu gelişmelerden istifade eden Güney Azerbaycan Türkleri, isyan ederek İran hükûmetinden şu iki hususun yerine getirilmesini istemişlerdir:
1. Azerbaycan'da Türkçe tedrisat yapan okulların açılması izni,
2. Azerbaycan'a Otonom bir statünün verilmesi. İran hükûmeti bu istekleri reddedince Azerbaycan Türkleri haklarını silahla almaya kalkışmış. Azerbaycan'daki İran askerî ve sivil makamlarını kısa zamanda tasfiye eden Azeriler ülkelerinin tamamını kontrelleri altına almışlardır. İran'a bağlı olarak Otonom Azerbaycan Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Böylece, kültürel ve ekonomik alanda otonom haklara sahip Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuş


Ne var ki, kurdukları Güney Azerbaycan Otonom Cumhuriyeti'nin içine Sovyet ajanlarının sızmalarına mani olamadıkları için, yapılan Sovyet propagandası neticesinde, Güney Azerbaycan, bir nevi nüfuz bölgesi haline gelmiştir. II. Dünya Harbi sonunda İran'daki Rus-İngiliz müttefik kuvvetlerinin çekilmesi gerektiğine dair Birleşmiş Milletler kararı çıkınca, İran petrollerinden istediği hisseyi koparmış olan Ruslar, ülkeyi boşalttılar. Bu arada Otonom Azerbaycan hükümeti de Azerilerin haklarını garantileyen bir antlaşmayı 14 Haziran 1946'da İran hükûmeti ile akdetmeyi başardılar. Fakat, Güney Azerbaycan Hükûmeti'nin içinde bâzı Sovyet taraftarı üyelerin var olduğu iddia edilerek, İngilizler'in ve Amerikalılar'ın desteği ile, İran ordusu yapılacak yeni seçimlerin emniyetini bahane ederek, 14 Haziran 1946 antlaşmasına aykırı olarak Azerbaycan Azerbaycan'ı 14 Aralık 1946'da yeniden işgal etmiştir.
İran Hükûmeti, Azeriler'in elde ettikleri altı aylık istiklâl dönemini kendilerine pahalıya ödetmişlerdir. İstiklâl hareketine girişmiş bütün Azeri ileri gelenleri İran'ın muhtelif yerlerine sürülüp hapsedilmişlerdir. Bu insanların malları ise, İranlılar'a verilmiştir. Fakat, Azeri Türkleri'nin talihsizliği bununla da bitmemiş 1950'lerde Musaddık başkanlığındaki İran Hükûmeti petrolleri millileştirince, bu sefer, Amerikan ve İngiliz Hükûmetleri İran petrollerinden hisselerini kaybettikleri için ajanları vasıtasıyla Azeri Türkleri arasında İran'dan ayrılmalarını sağlamak maksadıyla büyük bir propagandaya girişmişlerdir.

Bu Amerikan ve İngiliz propagandası neticesi binlerce Azeri Türkü İran Hükûmeti tarafından hapsedilmiş veya sürgüne gönderilmiştir. Sürgüne gönderilen ve hapsedilen Azeriler'in malları İranlılar'a verilmiştir. Bugün, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne imzasını atan İran Hükûmetleri görülmemiş bir şovenist politika takip ederek Azeri Türkleri'nin okullarda Farsça ile birlikte Azeri Türkçesi'ni öğrenmelerini "Türk" ve "Türkçe" isimlerinin kullanılmasını dahi yasak etmiştir. Bu yetmiyormuş gibi, bugün İran'da Azeriler'in Türk olmadıkları ve "İraniyan" soyundan gelen bir halk oldukları mektep kitaplarında okutularak 20 milyonluk Azeri Türkünü İranlılaştırma politikası takip edilmektedir.

Azeri, Türkmen ve Kaşkaylar'dan sonra İran'da yaşayan önemli bir Türk grubu da Şahsevenler'dir. Şahsevenler, millî bir boy adı olmaktan ziyade, İran devlet idaresince, siyasî bir terim olarak kullanılmıştır. Aslında, çeşitli Türk boylarının seçkin askerlerinden meydana getirilen ve Türk asıllı hanedanları korumakla görevlendirilen bu insanlara, bilahare, şahlığı müdafaa ettikleri için Şahsevenler adı verilmiştir. Bu grup, zamanla aralarında kaynaşarak bir nevi ayrı bir kabile haline gelmiştir. Oldukça imtiyazlı bir durumları olan Şahsevenler, uzun zaman iyi imkânlar içinde yaşamışlardır. Modern devirlerde de İran ordusuna büyük hizmetleri geçen Şahsevenler'in, bugün önemli bir kısmı Güney Azerbaycan'da yaşamakta olup, sayıları 450-500.000 civarında bulunmaktadır.

Bu Türk gruplarından başka İran'da yaşamakta olan pek çok küçük Türk boyları bulunmaktadır. Güney Azerbaycan'da yaşayan Hamse Türkleri (250.000), Karapapahlar (40.000), Karadağlılar (150.000), Miskin (9.500), Şatranlu (8.500), Geyimli (6.000), Delikanlu (4.000), Beybağlu (4.000); Tahran'ın doğusunda yaşayan Kengerlüler (60.000), Kirman ve Belücistan bölgelerinde yaşayan Horasani ve Boçağçi Türkleri (95.000); Horasan'da Karayiler (65.000), Nişapur'da Bayetler (150.000), Gürgan eyaletinde yaşayan Timurtaşlar ve Goudanler (165.000), Kazvin ve Hamedan'da yaşayan Türk grupları bulunmaktadır. Kısaca, İran'da yaşayan Türklerin nüfusu 25 milyonu geçmiş bulunmaktadır

10 Mart 2007 Cumartesi

Endülüs Müslümanlarını Osmanlı İlişkileri

CEZAYİRLİ TÜRKLER'İN ENDÜLÜS MÜSLÜMANLARININ KUZEY AFRİKA'YA NAKLİ VE NETİCELERİ

2 Ocak 1492'de Endülüs Müslümanlarının hakimiyetindeki son şehir Gırnata, Katolik İspanyol hükümdarları Ferdinand ve İzabella'ya teslim oldu. Böylece İspanyollar'ın "Reconquista" dedikleri, İberya Yarımadası'nın Hıristiyanlar tarafından geri alınması hareketi tamamlandı. Bilindiği gibi, Müslüman Araplar'ın 711'de fethine başladıkları bu yarımada İslam medeniyeti 800 yıla yakın bir zamanda yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Endülüs hakimiyeti sona erdikten sonra memlekette kalan Müslümanlara İspanyollar "morisko" veya "mudejar" adını verdiler. "Mudejar" sözü Arapça "mudeccen"den bozma olup Osmanlı kaynaklarında çok kere "müdeccel" şeklini almıştır.

Gırnata'nın teslim antlaşmasında Müslümanlara can ve mal emniyetiyle din ve ibadet hürriyeti tanındığı halde, İspanyollar bu şartlara uymadılar ve 1499'dan itibaren onları hıristiyanlaştırmaya başladılar. Bunun üzerine müdeceller ayaklandılar. İsyan Gırnata bölgesinde geniş bir sahaya yayıldı. İspanya Kralı 1501'de çıkardığı bir fermanla Müslümanları ya Hıristiyan olmak veya İspanya'dan çıkmak zorunda bırakınca da müdecceller dinlerini korumak için dağlık bölgelere sığındılar. Bazıları da görünüşte Hıristiyanlığı kabul ettiler.

Endülüslü Müslümanlar bir çok defa Fas hükümdarlarına mektup yazarak yardım istemişlerdir. Fakat, bu sıralar İspanyol ve Portekizliler'in Mağrib kıyılarını istilaya girişmeleri sebebiyle Faslılar din kardeşleri lehine bir davranışta bulunmadılar. Gırnatalı Müslüman bir şair, XVI. yüzyıl başlarında, Osmanlı padişahı II. Bayezid'e gönderdiği manzum şikâyetnamede müdeccellerin acıklı halini arz etmiştir. Ne var ki, 1499'da Venedik'e karşı açılan savaş 1503'de Osmanlıların zaferiyle sona ermişse de, ardından İran şahı Safevi'nin Türkmen aşiretleri Anadolu'da ayaklanmışlardır. Bu yüzden II. Bayezid'in Endülüs Müslümanlarının yardım isteklerini cevapsız bıraktığı kuvvetle muhtemeldir.

Gırnata'nın düşüşünden öncede, 1486 yılı ortasında, son Endülüs hanedanı olan Beni Ahmer'in bir elçisi İstanbul'a gelmiş ve Ebu'l -Beka Salih bin Şerif'in ağıtını padişaha sunarak yardım istemişti. O yıllarda Osmanlı Devleti'nin denizaşırı sefere çıkacak donanması bulunmaması ve Malta Şövalyelerinin Cem Sultan'ı 1482'den beri ellerinde rehine tutmaları bu isteğin yerine getirilmesine imkan vermemişti. Bununla birlikte, Türk Korsanı Kemal Reis'in, Osmanlı devleti hizmetine girdiği 1494'den önce, 1487 yılında gemileriyle İspanya kıyılarını vurduğu anlaşılmaktadır.

Osmanlı Türklerinin Endülüs Müslümanlarına yardım elini uzatması Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatı başlarında gerçekleşmiştir. Şöyle ki Oruç ve Hızır adlı iki kardeş Türk denizcisi Antalya valisi Şehzade Korkut'a tabi olarak Hıristiyanlara karşı Akdeniz'de mücadele ederken, Şehzade Selim'in babası Bayezid'in yerine, 1512'de padişah olması ve kardeşi Korkut'u öldürtmesi üzerine, cezalandırılacakları korkusuyla Mağrib taraflarına kaçmışlardı. Oruç Reis Tlemsen civarında İspanyollarla savaşırken 1518'de şehit olmuş, Hızır Reis ertesi yıl Cezayir şehrini zaptetmişti. Anavatandan uzak bu diyarda kendi kuvvetleriyle tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, Yavuz Selim'e müracaat ederek Osmanlı devletine tabiiyetini bildirmişti. Bu arada Sultan Selim ölmüş, yeni padişah Süleyman 1520 yılında Hızır Reis'e 2000 yeniçeri ve topçular gönderdiği gibi, onu Cezayir-i garb beylerbeyliğine tayin etmişti. Bu tarihten itibaren Barbaros Hayrettin adıyla tanınan Hızır Reis, 1525'den Kapu'dan paşalığa getirildiği 1533'e kadar 70. 000 müdecceli gemilerle İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdı.

Hayrettin Paşa Kapudân-ı Deryalık görevine başlamak üzere İstanbul'a giderken, mutemet adamlarından Hasan Ağa'yı Cezayir'de vekil bırakmıştı. Memleketin batısında Vehran şehri 1509'dan beri İspanyollar'ın hakimiyeti altında bulunuyordu. Mukaddes Roma İmparatoru ve İspanya Kralı V. Karlos, Barbaros'un 1534'de işgal ettiği Tunus'u, ertesi yıl geri almıştı. 1541 Ekimi sonunda Karlos, Cezayir'i de ele geçirmek maksadıyla, büyük bir donanmayla gelerek şehrin doğu kıyısına asker çıkardı. Lakin Hasan Ağa'nın kumandasındaki Cezayir kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı ve çekildi. Bu durumdan cesaretlenen Gırnata müdecelleri, aynı yılın sonlarında, Osmanlı padişahına bir mektup gönderdiler. Mektupta Faslıların yardım etmemesinden şikayet olunduktan sonra, Hayrettin Paşa'nın Endülüs Müslümanlarını Hıristiyan zulmünden kurtardığı şükranla belirtiliyor, Paşanın Cezyir-i Garb Beylerbeyliğine yeniden tayini istirham olunuyordu. Ancak bu dilek gerçekleşmedi ve Hayrettin Paşa 1546 yılında öldü. Söz konusu mektupta dikkate değer bir husus İspanya'da 364.000 Müdeccel yaşadığının kaydedilmiş bulunmasıdır. Ülke nüfusu 1541'de 6 milyon tahmin olunduğuna göre, Müdeccellerin sayıları epeyce yüksektir.

1558 'de İspanya tahtına oturan II. Filip'in zamanında Müdeccellerin durumu daha da kötüleşti. Çünkü, Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemeleri memlekette kalan Müdeccel ve Yahudileri şiddetli baskı altında tuttu. 1567'de çıkarılan bir kanunla Müdeccellerin kendilerine mahsus elbise giymeleri, evlerinin kapılarını kilitlemeleri, hamama gitmeleri ve Arapça konuşmaları yasaklandı. Buna tepki olarak Müdecceller 1568 yılında isyan ettiler. İki yıl süren isyan kanlı bir şekilde bastırıldı. Cezayir-i garb beylerbeyi Uluç Ali Paşa Endülüs mücahitlerine silah ve mühimmat yollamışsa da, Kıbrıs seferine hazırlanmakta olan Osmanlı Devleti doğrudan yapmamış ve adanın fethinden sonra İspanya'ya donanma göndermeyi tasarlamıştır. Kıbrıs 1561 Ağustosunda fetholundu. Lakin, aynı yılın Ekiminde Osmanlı donanması İnebahtı deniz muharebesinde Müttefik Hıristiyan donanması tarafından bozguna uğratılınca Endülüs Müslümanlarına yardım tasarısı gerçekleşmedi.

İspanyollar Müdeccellere son darbeyi XVII. yüzyıl başlarında vurdular: Kral III. Filip 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla onları memleketten kovdu. 300.000 kadar Müdeccel vatanlarını terkettiler. Bu facia karşısında Osmanlı Padişahı I. Ahmed Endülüs göçmenlerine elden gelen yardımı yapmalarını Cezayir, Tunus ve Trablusgarb beylerbeyine emretti. Ayrıca İngiltere, Fransa ve Venedik nezdinde teşebbüslerde bulundu. 1610 sonbaharında elçilikle İngiltere'ye gönderilen Müteferrika İbrahim Efendi, Kral'a padişahın bir namesini sundu. Bunda "İngiltere'ye iltica eden Berberilerin İngiliz gemilerine konulup, salimen Memalik-i Osmaniye'ye yollamaları 'rica ediliyordu. Bu teşebbüs sonuç vermedi. Padişahın Fransa kral naibesi Marie de Medicis'ye yolladığı mektubun ne derece fayda sağladığı bilinmemektedir.

I. Ahmed'in Venedik dojuna 1614 Haziranında yazdığı Türkçe mektupta şöyle denilmekteydi: "... zikrolunan Müslüman müdeccel taifesi İspanya'dan kalkup memalik-i mahrûsamıza gelürken Venedik vilayetine uğradıklarında menzil ve merâhilde ve mağberlerde kendülerine ve davarlarına ve esbab u erzaklarına ahd ü emana muhalif bir ferdi dahl ü taarruz etdirmeyüb emin ve salim memalik-i mahrûsamıza îsâl eyleyesiz. Şimdiye değin hüsn-i ihtimâmınız zuhûra getürüldük acilden bu fukaranın dahi suhûlet ile dar ül-eman olan memâlik-i mahrûsamıza gelmelerine müsâadeniz zuhûru ve tahsil-i rizay-i iktizanıza bâdi ve esas-i müsâlaha ve muâhedenin istihkâm ve imtidâdı olacağında iştibah yoktur. Ona göre takayyüd gösterüb merzi ül-hal ve merfih ül-bâl revâne kılmalarına say ü himmet eyleyesiz"

Müdeccellerin bir bölümü Osmanlı memleketlerine göç ettiler. Çukurova'ya ve Suriye kıyısına iskan olunanlar üretici hale gelinceye kadar beş yıl süreyle vergiden muaf tutuldular. İstanbul'ûn Galata semtine de yerleştirildiler. Oturdukları mahalledeki cami bu sebeple Arap Camii adını aldı. Müdecellerin çoğu Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarb'a gittiler. Ziraat ve sanayide gelişmiş bir toplum olduklarından yeni vatanlarının iktisadi ve içtimai hayatına katkıda bulundular. Yerli halkla karıştılar; fakat Endülüslülük şuurunu kaybetmediler. Endülüs üslubu mimari de öncelik taşıdığı gibi, Endülüs musikisi Kuzey Afrika ülkelerinde hala yaşamaktadır.




Prof. Dr. Ercüment KURAN, Endülüs'ten İspanya'ya (TDV, İst. 1996) adlı kitaptan alınmıştır.

Osman Gazİ'nİn, OĞlu Orhan Gazİ'ye Nasİhatİ (vasİyetİ)

Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz.

Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan'ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer'i şerifin dışına çıkmazdı. Zulümden, bid'atten sakın. Zulme ve bid'ate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Çünkü böyleleri seni zevale uğratmış olurlar. Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Çünkü uzun zaman sefer olunmazsa askerin secaatine; reislerin ve kumandanların bilgi, tedbir ve malumatına ağırlık ve noksanlık gelir. Böyle sefer işlerini bilenler ölür gider de yerine tecrübesiz kimseler gelir, bu yüzden de bir çok hatalar meydana gelir ki, bundan da devlet büyük zararlar görür.

Beytü'l-mali koru! Devletin servetini çoğaltmaya çalış!.. Şer'i şerifin ölçüsüne göre sana ait olana kanaatle, ihtiyaçlarından ve gerekli olanlardan başka lüzumsuz yere telef etme, israftan kaçın. Askerinle, malınla gururlanma. Zira onlar Allah yolunda cihad için milletin işlerinin yerli yerinde görülmesi ve cihana adalet ve fazileti yayman için vasıtadırlar.

Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru!..

Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk-çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla.!..Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarını sıkıntıdan kurtar.

Askeri erkanı iyi koru!..

Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun.

Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, erbab-ı maarif çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!.. Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip haketmediğim halde bunca inayet-i celile-i Rabbaniye'ye mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu Din-i Muhammedi'yi ve ashabını, başka sana tabi olanları koru.

Allah'ın (c.c.) hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Ve adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüs de Allah'ın yardımına güven.

Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!..

Haksız yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!..

Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan".

Osmanlı Padişahlarının Resimleri

Osman Gazi



Orhan Gazi


I.Murat


I.Beyazıd



I.Mehmed


II.Murad


II.Mehmed


II.Beyazıd


I.Selim


I.Süleyman

II.Selim


III.Mehmed


I.Ahmed


I.Mustafa


II.Osman

IV.Murad


I.İbrahim


IV.Mehmed


II.Süleyman


II.Ahmed

II.Mustafa


III.Ahmed


I.Mahmud


III.Osman


III.Selim

IV.Mustafa


II.Mahmud


Abdülmecit


Abdulaziz


V.Murad

II.Abdulhamid


IV.Mehmed


V.Mehmed


6 Mart 2007 Salı

Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı Devletinin Doğuşu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu'nun uç bölgesinde yeni bir Türkiye'nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hanedanının mensup bulunduğu, Oğuzlar'ın sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklular'la beraber Ceyhun nehrini geçerek İran'a geldi. Rivayetlere göre, Horasan'da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat'a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan'a, daha sonra Amasya'ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova'ya gitti. Çukurova'ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur'a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar'ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur'da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad'a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir.

Gündüz Alp'i Ertuğrul Gazi'nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp'in Ahlat'ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan'a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara'nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin'in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç'e gelip yerleşmişlerdir.

Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu'ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu'ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu'ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261'den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak'ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya'ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu'da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu'sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt'te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu.

Ertuğrul Gazi, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288'de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans'la mücadele etti. Bu sayede, 1288'de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans'a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik'i zaptetti. Bilecik'in fethi ve Osman Bey'in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçukluları'nca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad'ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti'nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey'in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi'yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326'da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa'nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçukluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğolların Anadolu'daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçukludan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği'ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar.

Orhan Gazi devrinde Bizans'a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesi'nden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi'nin 1361'e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli'de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği'nin ilhakıyla Aydınoğlu Gazi Umur Bey'in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi'ye geçti. Bu sırada Bizans'ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen'in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli'ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga'da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır'ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu'ya, öbür yandan da Trakya'ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu'nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357'de veliaht Süleyman'ın ve ardından Sultan Orhan Gazi'nin vefatları, Rumeli'deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu'da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların, Avrupa'da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362'de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364'de Sırpsındığı, 1371'de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa'da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılara tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri'yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu'da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389'da Kosova'da yok edilmesi, tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa'nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr (I. Murad), bir Sırp tarafından şehid edildi.

Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi'ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr, 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti.

Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da "Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir" demektedir.

Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir:

1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu'daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uçlarına intikal ediyordu.

2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.

3. Fethedilen bölgelere, Anadolu'dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.

4. Anadolu'dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya'da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.

5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm'ı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.

6. Osmanlılar, Anadolu'da, Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli'de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyet'i seçti.

7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin, tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.

8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu'dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır.

9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.

Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: "...Hıristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı..." (Gibbons)

"...Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türkler'e sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır

Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez..." (D'ohsson).

Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile "nizam-ı âlem" (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Osman Gazi'nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: "Allah ü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör."

İmparatorluğa Doğru

Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın şehid olması üzerine, cesareti ve savaş ânında olağanüstü hızlı hareketi yüzünden "Yıldırım" lâkabıyla anılan, oğlu Bayezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91'de iki defa Anadolu seferine çıkan Yıldırım Bayezid, Saruhan, Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğulları'nın topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391'de Eflak seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu, Tuna'nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları, sınırı hızla genişletirlerken, Macar kralı Sigismund emrindeki Haçlılar, Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi, Osmanlı Türkünü Avrupa'dan, hattâ Anadolu'dan atarak Kudüs krallığını yeniden kurmaktı. Ancak, Avrupa'nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs'e kadar uzanan yolda, daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere Niğbolu'ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. Niğbolu Savaşı sonunda Haçlıların zayiâtı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Savaşında Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım'ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa, bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; "Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamaya davet ediyorum. Bu suretle bana, yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız" diyerek kudretini ortaya koyuyordu.

Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu, Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa'dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan'a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid, Atina ve Mora'yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak için, İstanbul'u iki defa sıkı bir kuşatma altına aldı ise de, bunlardan birincisine Niğbolu Seferi, ikincisine ise Timur Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan batıya galip gelen Osmanlılar, kendileri gibi Türk ve Müslüman olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz'in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluğu topraklarının tamamına hâkim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur Han, Altınordu Hanlığı gibi, Ankara civarında 20 Temmuz 1402'de, Osmanlı Devletine de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu'yu tekrar parçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında, karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türk'e denk olması yanında, Osmanlıların o sırada henüz Anadolu'da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de, beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber, Timur'un devleti onun ölümüyle dağılacak, fakat Osmanlıların kurduğu devlet, aradan on yıl geçtikten sonra, bütün şevket ve azametiyle devam edecektir.

Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak, kederinden vefat etmesi üzerine (Mart 1403), şehzadeleri arasında taht kavgaları başladı. 1403'ten 1413 yılına kadar devam eden ve Fetret Devri denilen bu süre sonunda, kardeşleri İsa, Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamayı başardı. 1413-1421 yılları arasında, tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muharebelere bizzat katılmasıyla meşhur oldu. Bu savaşlarda yara alan Padişah, azimli, cesaretli, dirayetli ve kadirşinastı (değer bilirdi). Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını da bilirdi. Aydınoğullarını, Candaroğullarını ve Karamanoğulları'nı itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli'deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda, kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oğlu II. Murad'a, âdeta yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi.

Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II. Murad Han, 1430'da Selanik ve Yanya'yı fethetti. Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı girdiği mücadelede, Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde, devleti her zamankinden daha güçlü bir hale getirdiği gibi, İstanbul'un fethini de yakın bir imkân haline soktu. Bu hükümdar devrinde, Osmanlı merkezi, ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına (başkentine) taşındı ve her sahada pek çok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile, Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik cereyanını destekleyen, âlimlere hürmet gösteren bu padişah, tezkirelerdeki kayıtlara göre, şâir padişahların da ilkidir.

Ayrıca Gazi ve âdil olan Sultan II. Murad Han, geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş, kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti.

1402-1413 yılları arasında şehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü Fetret Devri bir yana, Sultan Yıldırım Bayezid'in tahta çıkmasından, Sultan II. Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı imparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devletinin, Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen, 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri şunlardır:

1. Daha önce Osman Gazi, Orhan Gazi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr'da görüldüğü gibi, devleti idare edecek olan şehzadelerin yetiştirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan şehzadelerin, aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek, babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları.

Nitekim, babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu'daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bayezid için, Batılı tarihçiler; "Yıldırım Bayezid, bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir" (Benoist) ve "Yıldırım'ın dünya hakimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve asayiş mevcuttur" (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım'ın, 13 yıl gibi kısa bir zamanda, babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması, onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir.

Yıldırım Bayezid Hanın, Ankara Savaşı sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada, Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındakilere; "Kimdir bu gelenler?" diye sorar. Yanındakiler; "Padişahım, bunlar oğlunuz Şehzade Mehmed'in kuvvetleridir" derler. Bunun üzerine Yıldırım; "Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum" demiştir.

Gerçekten de, Bayezid'in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzade Çelebi Mehmed, Amasya'da saltanatını ilan edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek bir karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzade Mehmed'de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; "Birinci Mehmed; cömert, yumuşak huylu ve olağanüstü kuvvetliydi" ve "Çelebi Mehmed; cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gayet şedid idi" cümleleriyle anlatmaktadır.

Sultan Çelebi Mehmed'in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu II. Murad, saltanatın başında, devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Mustafa Çelebi ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi, gerçekleştirdiği fetihlerle, İmparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine olağanüstü dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Velî'den, İstanbul'u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu şehzade Mehmed'i (Fatih), idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken, baba ile oğul arasındaki şu yazışmalar tarihe geçti. Oğlu Mehmed'in, ordunun başına geçmesi çağrısını, Murad Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzade Mehmed, babasına; "Eğer Padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin!" şeklinde hitap ederek, ordunun başına geçmesini sağladı. Varna'da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; "Zafer, oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız" cevabı pek mânidardır.

Görüldüğü üzere yükselme dönemlerinde Osmanlı şehzadeleri, 13-14 yaşlarına geldiklerinde, bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı.

2. Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti, tarihte Fetret Devri diye anılan ve 12 sene devam eden taht kavgasına sahne olduktan sonra, daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum, Osmanlı Devletinin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir.

Osmanlı İmparatorluğunun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz, merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk hakan ve sultanları, devleti, hanedanın ortak malı kabul ettikleri için, hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar, ailenin en büyüğü, ulu bey unvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar idiyse de, bu gibi durumlarda devletin birliği, ancak, kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda, eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler, derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı.

Türk tarihinde ilk defa olarak, Osmanlıların, merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması, büyük bir siyasi inkılap oldu. Osmanlı hanedanı, diğer Anadolu beyleri gibi, menşe itibariyle göçebe olduğu ve millî gelenekleri muhafaza ettiği halde, devletin taksim edilemez, mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet teşkilatı vücuda getirmeyi başarmıştı. Rivayete göre, Osman Gazi ölünce, Orhan Gazi, hükümdarlığı kardeşi Alâaddin Paşa'ya teklif eder. Fakat Alâaddin Paşa; "Gel kardaş, ataların duâsı ve himmeti seninledür. Ânınçün kendü zamanında seni askere koşdılar... ve hem bu azîzler dahî bunu kabul itdiler" cevabıyla, hakimiyeti, daha lâyık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği, daha kuruluşunda bir saltanat mücadelesinden, bölünme ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu.

Ancak, Birinci Murad Anadolu'da meşgulken, Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzade Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun, Bizans prensi Andronikos'la birleşmesi bir ibret dersi oldu. "Fitne kıtalden daha şiddetlidir" düşüncesiyle hareket eden Birinci Murad Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde, ilk şehzade katli hadisesi meydana geldi. Âdil padişah Murad-ı Hüdavendigâr şehid olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de, aynı düşüncenin mahsulü olarak, kardeşi Yakup Çelebi'yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kanunnameye; "Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahî tecvîz itmişdür; anınla âmil olalar" maddesini koyarken, bu örfü kanunlaştırmıştır. Padişah olmak düşüncesiyle hareket eden şehzadeler, kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. XVI. Yüzyılın başlarından itibaren, bu düşünce terk edilince, şehzadeler, vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa, tahtı istemediği halde padişah oldu. Sultan İkinci Osman, bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum, Sultan Abdülaziz'in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devletinde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzadenin şehzade ile değil de vezirlerle mücadelesi de, devlet için bir bahtsızlık olmuştur.

Padişahlar ve âlimler gibi, halk da, nizam-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile, zaruret halinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kanunî devrinde Türkiye'ye gelen, İmparator Ferdinand'ın elçisi Busbecq; "Müslümanlarda, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta durdukları, din ve devletin selameti ve bekasının, evlattan daha mühim olduğu" kanaatinin yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Timur'un oğlu Şahruh'un, Çelebi Sultan Mehmed'e yazdığı bir mektupta; "Süleyman Bey ve İsa Bey ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama, biraderler arasında bu usul İlhanî töresine münasip değildir" sözüne karşılık Çelebi Mehmed; "Osmanlı padişahları, başlangıçtan beri, tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki padişah bir iklime sığmaz. Zîra etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim, mâlum-u âlileridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kâfirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler, Müslümanların elinden çıktı" diye cevap vermiştir.

Yine, Cem Sultan'ın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bayezid'in; "Bu kişver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez" (Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı, Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı, namusun timsali olan geline benzetmiş, paylaşılamayacağına dâir duygularını belirtmiştir.

3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus, timar sistemidir. Büyük Selçuklular, geniş askerî iktaları, kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, Selçuklu İmparatorluğu içerisinde yeni devletler ve atabeylikler ortaya çıkarıyor, böylece devlet kısa bir süre sonra, üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan devraldıkları bu mîrî toprak rejimini çok daha ileri ve mahirâne metodlarla olgunlaştırdılar. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü, Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (sipahiler), sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı idiler. Çünkü askerlerin geçimlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeâmetleri de padişah tarafından veriliyordu. İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler, ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu.



Cihan Hakimiyeti Dönemi (1451-1566)

Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suiistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.

4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinesi, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir.

"İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır."

Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed'e kadar Bizans, Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya'ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya'yı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti.

"Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır" diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırat'tan Tuna'ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481'de, bütün Hıristiyan ve İslâm dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu.

Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen, oğlu II. Bayezid'in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa'ya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem'in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail'i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya'dan Bursa'ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selim'i tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti.

Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed'in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz'u, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid'e dönerek; "Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak" demişti. Bu emirle yetişen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir Osmanlı padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu.

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu'yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî'nin, babası Bayezid ve dedesi Fatih'in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail'in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan Savaşlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakibi Şah İsmail'i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadıroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.

Din ve devletin saldırıya uğraması sebebiyle İstanbul, Halep, Şam ve Kahire'deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516'da Mercidâbık'ta ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz'un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Sahib'ül-haremeyn" unvanı ile Yavuz Sultan Selim'e teslim etti. Fakat dindar padişah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu "Hâdim'ül-haremeyn" şekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı.

Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diğerinde ise Mısır Memlûklarını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim'in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa'nın, diğeri de Hindistan'ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâm'ın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları, Yavuz'u endişeye sevk etmişti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti.

1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemal Paşa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. "Şems-i asr idi, asrda şemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr", yani "o padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur".

Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım'dan Hicaz'a, Tebriz'den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu.

Yavuz Sultan Selim'in vefatı üzerine, hayattaki tek oğlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan sultan, iyi bir eğitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, "Kanunî" unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuştur.

Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile "Cihan Padişahı"dır. O, pek çok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet başkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte eden bir padişahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, "Muhteşem Süleyman" diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi.

Zigetvar Kalesi'nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566'da, bu büyük cihan padişahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak, fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri, artık gevşemiş olacaktı.

Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığında Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır.

Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile şiirler yazdı ve dîvanı, 2800'ü aşkın gazeli ile, devrinde, Zâtî'den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı.

Osmanlı Devletinin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi?

1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti.

İtalyan Longosto, Fatih hakkında; "İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Her şeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa dayanıklı idi" demektedir.

Ömrü devlet ve milleti için savaşmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; "Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, Yüce Hakan; "Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur" diye cevap vermiştir.

Fatih Sultan Mehmed'in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter.

Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu, türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının, Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti.

Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; "Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz" cevabı, kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.

İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve 'Müslümanların halifesi' unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul'a ulaşmıştı. Ancak, İstanbul'da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince, gece vakti yanında bir kaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı'na çıktı. Ertesi gün, padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. "Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!" diyen cihan padişahı, gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.

Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Şehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda, dünyanın en güçlü ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve şairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa'dan, görünüşte hac için Kudüs'e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.

2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi. Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis'i, Batlamyus coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine ülke, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih'in bilime olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır.

Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul'un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendi ülkesinde olduğu gibi, doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaşlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim'in etrafı âlim ve şairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken, Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; "Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün" diyerek ilim adamlarının, yanındaki değerine işaret etmiştir.

Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir işe girişmezdi. İstanbul'da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî'nin himayesinde değerli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad'la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam ettirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur.

3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir:

"Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar." (Bertrandon de la Brocquiere)

"Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir." (Vandal)

"Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi... Her Türk askeri, yalnız başına, seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi." (Benoist Mechin)

"Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu." (Henri Hauser)



Duraklama Dönemi (1566-1699)

"Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince, istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve âkıbetimizden korkuyorum. Bir ordu galip gelecek ve pâyidar olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü, şüphesiz ikisi de sağlam surette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer alışkanlıkları, meşakkatlere dayanma kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Sonucun ne olacağını tahminde tereddüde yer var mıdır?" (Busbecq)

4. Osmanlıların, Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan'dan, Kırım ve Kazan'dan Habeşistan'a kadar geniş yerlere hakim olmaları ve adaletle idare etmeleri.

5. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel bir duruma geldi. Fatih, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet yönetimini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe, kanunlar ve fermanlar yayımladı. Hazırlattığı kanunnamesi, hukuk sahasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman, o güne kadar çıkarılan kanunları, "Kanunname-i Âl-i Osman" adı altında tanzim ettirdi. Bu kanunname, hukukî, idarî, malî, askerî ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan başlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle askerlerin kanunlarını içeriyordu. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk denilen, önceki yönetimden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de, İslâm hukukuna uygunluğu şartıyla Kanunnamede yer almıştır. Böylece hazırlanan kanunlar, asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin tebaasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve mutluluk kaynağı olmuştur.

Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü ile, muhteşem padişahlar ve onların hamleleri sona ermekle birlikte, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni bütün kudretiyle yaşamakta idi. Nitekim II. Selim döneminde (1566-1574) Avusturya'nın Erdel'e küçük bir tecavüzü üzerine, şiddetli bir karşılık verildi. 1570'te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya'ya kadar gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla, yani Uzakdoğu Müslümanlarıyla temasa geçti. Kurdoğlu Hayreddin Hızır Bey, 22 parça gemiyle Açe sultanı Alâaddin'e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları, Açe ordusunda ıslahat yaptı.

Diğer taraftan, II. Selim Han'ın, Türk tarihinin en şuurlu ve hayatî seferi olan, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirme, böylece Karadeniz'le Hazar Denizini birbirine bağlamayı amaçlayan Don-Volga Kanal Projesi, Kırım Hanı Devlet Giray'ın ihanetiyle, başarısız kaldı. Bu kanal projesi sayesinde, o sırada gitgide güçlenen Rusların güneye doğru sarkmaları önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek suretiyle artık tehlike olmaktan çıkacak, bütün Sünnî Müslümanların halifesi olan Osmanlı sultanı, Sünnî İslâm ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hakimi olacaktı. Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan, Ruslar dehşete kapılmışlar, ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı takdirde, Osmanlının artık o taraflarda kendi askeriyle iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım'ı ilhak edip merkezden valilerle idare edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soğuğa dayanamayacağını söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak'a dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi. Böylece Kırım, bugünlere kadar süren tarihteki talihsizliğini kendi eliyle hazırladı ve Türk tarihinin çehresini değiştirebilecek büyük ve önemli bir teşebbüs, başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya, Kafkas Türk hanlıklarını yutmaya, Osmanlıları da en fazla hırpalayacak bir güç olmaya hazırlanıyordu.

Osmanlı Devletinin, İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci başarısızlık İnebahtı'da oldu. Kıbrıs'ın Türkler tarafından fethi üzerine, Papa'nın teşvikleri sonucunda, büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571'de İnebahtı'da meydana gelen deniz savaşında, Osmanlı donanması imha edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa, kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul'a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını yeniden inşa ederek, Akdeniz hakimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed Paşa, Venedik elçisine: "Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sadece sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol bir daha yerine gelmez, fakat kazınan sakal daha gür çıkar" diyerek, onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada, donanmanın yetişmeyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; "Paşa, bu millet öyle bir millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar" sözü meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz, Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz'e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere, Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaş tazminatı ödemeyi bile kabul etti.

II. Selim Han'dan sonra Osmanlı tahtına oturan III. Murad döneminden (1574-1595) itibaren Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim 1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla III. Mehmed (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617), II. Osman (1618-1622) ve IV. Murad (1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639'a kadar sürmüş olan İran savaşları, Osmanlı duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı Devletinin zayıf anını kollayan ve Hıristiyan Batı dünyası ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uğraştırmayı gaye edinmiştir. İran'a karşı koyabilmek için, devamlı Anadolu'dan asker desteği verilmiş, bu durum, zamanla Anadolu'da dengelerin bozulmasına yol açmıştır.

Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır:

1. 1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı sipahi yerine, tüfekli piyade kullanılması mecburiyeti yüzünden, yeniçerilerin sayısı fazlasıyla arttırıldığı gibi, Anadolu'da ücretle pek çok tüfekli sekban askeri yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda parasız kalan bu eli tüfekli gruplar, Anadolu'da halkı haraca kesmeye ve saldırılara başladılar. Bozgunculukları sebebiyle timarları ellerinden alınan sipahiler de onlara katıldı. Böylece 1596-1610 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğunu temelinden sarsan Celâli hareketi başgösterdi. Anadolu'da yağma ve çapulculuğa başlayan Celâlilere İran yanlılarının da katılıp, İran'ın bunları desteklemesi neticesinde, isyanlar kısa sürede büyüdü. Öyle ki, Anadolu'da etrafına 30-40 bin kişilik kuvvetler toplayan Celâli liderleri çıktı. Bunlar, emirleri altındakileri bir ordu biçiminde teşkilatlandırıyorlar ve üzerlerine gönderilen devlet güçleriyle çetin muharebelere girişiyorlardı. Devletin İran ve Avusturya ile savaş halinde olmasından da yararlanan Celâliler, Anadolu'yu baştan başa yakıp yıktılar. Paniğe kapılan köylüler, topraklarını bırakarak şehir ve kasabalara sığınmaya çalışıyorlar, varlıklı olanlar İstanbul'a, Kırım'a veya Rumeli'ye kaçıyorlardı. Bu durum Sultan I. Ahmed Han'ın dirayeti ve vezir-i azam Kuyucu Murad Paşa'nın üç sene süren temizleme faaliyeti neticesinde önlenebildi. Bu müddet içinde öldürülen Celâli sayısının 65 bini bulması, Anadolu'nun içine düştüğü durum hakkında bir fikir vermektedir.

2. 1580'lerden itibaren batıdan büyük ölçüde gümüş gelmesi sonucu, fiyatların düşmesi üzerine yaşanan ve fiyatlar ihtilali denen karışıklık. Bu vaziyet karşısında küçük timar sahipleri, uzak ve masraflı seferlerden kaçınmaya başladı. Diğer taraftan Orta Avrupa'da yapılan savaşların usullerinde meydana gelen değişiklikler, tüfekli yaya askerine olan ihtiyacı ortaya çıkardı. Ayrıca timarlı sipahiler, silah ve techizat bakımından değil, teşkilat ve taktik bakımından da, modern savaş şekline ayak uyduramıyorlardı. Bu sebeplerle devlet, yeniçeri sayısını arttırmaya ve sekban-ı saruca adı altında tüfekli Anadolu leventlerini ücretli asker olarak kullanmaya başladı. Yine bu devrede, artık işe yaramayan yaya ve müsellemler ve voynuklar gibi bazı eski askeri birlikler de kaldırıldı. Kapıkullarının toplam mevcudu; 1470'lerde 13.000, timarlı sipahi 60.000; 1526'da kapıkulu 24.000, timarlı sipahi 80.000 olduğu halde, 1610'larda kapıkulu 40.000'e çıkmış, timarlı sipahi sayısı 20.000'e düşmüştür. Sonuçta, timar sisteminin bozulmasının en menfi tarafı, devletin iktisadi yapısına yansımasıdır. Timarlı sipahilerin boşalttığı dirliklerin gelirini eskisi gibi toplayıp devletin hazinesine aktarmak mümkün olmamıştır. Bu dirliklere gönderilen mültezimler, zamanla büyük servet sahibi olarak nüfuz kazanmış ve devletin başına bela kesilmişlerdir.

3. Sokullu Mehmed Paşanın ölümünden (1579) Halil Paşanın sadrazamlığına kadar geçen otuz sana zarfında hükümet reisliği makamına geçen 19 vezir-i azam içinde, bu mevkie liyakati olanların adedi üçü geçmemektedir. Bu durum son devirde 'kaht-ı rical' denilen adam yokluğunun daha 17. yüzyıldan itibaren görülmeye başladığının da işaretidir.

Bütün bu olumsuzlukların başlangıcına rağmen padişahlar, cihan hakimiyeti davalarına samimiyetle bağlı bulunuyorlardı. Nitekim onlar yine Alman hükümdarlarını imparator ve kendilerine denk kabul etmiyor, onlarla yapılan anlaşmalara yine muâhede-nâme değil, ahid-nâme nazarıyla bakıyor ve eskisi gibi bunu kendi lütuf ve ihsanları sayıyorlardı. Osmanlı siyasî gücü gibi, sosyal nizamı da devam ediyordu. Ayrıca ticaret ve sanat hayatında ahlâkî nizam ve geleneklere aykırı bir hareket nâdir görülüyor ve bu gibi durumlar esnaf teşekküllerinin (loncalar) şiddetli denetim ve kontrolüne sebep oluyordu. Böylece devletin bir müdahalesi olmadan içtimaî müesseseler genel düzeni muhafaza ediyordu. Bu hususta Fransız elçisi D. Chesneau; "(Osmanlı şehirlerinde) düzen ve asayiş inanılmaz derecede kuvvetliydi. Geceleyin şehirleri muhafaza için, elinde bir sopa ve fenerle gezen tek bir kimsenin dolaşması kâfi idi. Halbuki Paris'te aynı iş, bir kıta askerin başında bir kumandan tarafından, zorlukla yapılıyordu" demektedir. Thevanot ise "Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört öldürme vakası görülmemiştir. Ticarî emtia ile dolu olan muazzam kervansaraylar, bir tek adam tarafından korunuyor" der. Böyle bir toplumda, devletin vazifesi sadece nizam ve adaleti sağlamak ve bunu dünyaya yaymaktı. Bununla birlikte devlet hiç bir zaman İslâmlaştırma ve Türkleştirme siyaseti gütmedi. Zîra, cihan hakimiyeti mefkûresine inanan bir devlet, dar bir milliyetçilik görüşüne saplansa ve insanlık prensiplerine bağlı kalmasa idi, bu cihanşümul vazifesini yapamaz ve başka imparatorluklar gibi süratle çöker, uzun asırlar boyunca yaşayamazdı.

Osmanlı Türkleri, 17. yüzyılda, zaferler kazanırken, bazen de yenilgiler görüyor, böylece önceki döneme göre, bir duraklama içinde bulunduklarını anlıyorlardı. Ancak duraklamanın sebeplerini araştıran Türk mütefekkirleri askerî, idarî ve ilmî müesseselerde gördükleri bozuklukları ıslah etmek sayesinde, İmparatorluğun eski kudretini tekrar kazanacağına, medenî ve manevî üstünlüğün kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Fakat kanun ve nizamlardaki bu düzelme, otorite sahibi bir padişah idaresinde mümkündü. Bir de artık ortalıkta tek bir padişah adayı bulunmuyordu. Bir noktada vezirlerin nüfuzları konuşuyordu. Bu sebepten ilk öldürülen padişah, sultan II. Osman olmuştu. Böylece padişahların, devletin aksayan yönlerine neşter vurabilmesi kolay görünmüyordu. Ayrıca timarlı sipahi ordusunun gücünü kaybetmesi, buna karşılık yeniçeri ordusu miktarının aşırı derecede artışı, merkezde büyük bir gücün doğmasına yol açtı. Yeniliklere karşı çıkan bazı devlet adamları da, her fırsatta bu gücü kullanmaya başlayarak, devletin ve yeniçeri ocağının sonunu hazırlamaya başladılar.

Nitekim III. Mehmed Han'dan sonra, ilk defa ordunun başında sefere çıkan II. (Genç) Osman (1621), Yeniçeri kuvvetlerinin bozulmakta olduğunu gördü. Ancak onun, ocağı ıslah girişimi, Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişahın kul eliyle öldürülmesi hadisesini ortaya çıkardı. Bununla birlikte, II. Osman'ın şehit edilmesi hâdisesinden ders alan IV. Murad Han, parlak zekâsı, tedbirli siyaseti ve acı kuvveti sayesinde, devlete yükselme devirlerini hatırlatacak bir canlılık getirdi.

IV. Murad Han, İran üzerine düzenlediği Revan ve Bağdat seferlerine giderken, öncelikle Anadolu'daki sipahi zorbalarını ve mütegallibe denilen, zorla işbaşına gelmiş veya yolsuzlukla zengin olarak nüfuz sahibi olmuş zümreyi temizleyerek, ülke içerisinde istikrarı sağladı. Daha sonra Revan ve Bağdat seferlerinden zaferle çıkan Sultan, İran'la çeşitli aralıklarla 16 yıldır devam eden savaşa son verdi. Kasr-ı Şirin Muâhedesi (Anlaşması) diye meşhur olan antlaşmanın hükümleri, çok az bir değişiklikle günümüze kadar geldi.

IV. Murad Han'ın genç yaşta ölümü (1640) ve daha sonra Sultan İbrahim'in, âsiler tarafından şehit edilmesi (1648) üzerine IV. Mehmed'in henüz yedi yaşındayken tahta çıkması, zaman geçtikçe ocak ağalarının, idarede nüfuz kazanmalarına yol açtı. Yeniçeri ve sipahi ağaları, vezirlerin seçilmesinde en önemli rolü oynuyorlardı. Bu durum devletin siyasî yapısını ve malî durumunu bozdu. Her iş ağaların eline geçip, kendilerine hiç bir surette muhalefet edecek kimse kalmadı. Bunlar, asker mevcudunu yüksek göstermek suretiyle fazla ulûfe aldıkları gibi, yaptıkları tayinlerden de yüklüce rüşvetler çekiyorlardı. Bu ve benzeri olaylar, zaman zaman önlenmesine rağmen, 1656 yılında Köprülü Mehmed Paşa'nın sadârete getirilmesine kadar sürdü. Bu tarihe kadar defalarca sadrazam değişikliğine rağmen, devletin hayrına çalışan, Tarhuncu Ahmed Paşa'dan başkası çıkmamıştı. Merkezde süren bu bozukluk devresinde, cahil ve iktidarsız vezirlerin, eyaletlere rüşvetle adam tayin etmeleri, halkın yine zorbalar eline düşmesine sebep oldu. Yapılan mezalimler yüzünden, köylü halkın bir kısmı çiftini bozup eşkıyalığa başlamış, bir kısmı da şehir ve kasabalara sığınmıştı. Kalanlar ise eziliyordu. Önce Kuyucu Murad Paşa'nın ve daha sonra IV. Murad Hanın şiddetli darbeleriyle bu isyan ve şekavetler önlenmişse de, merkez zayıf düştükçe yine baş kaldırmalar meydana çıkıyordu. IV. Mehmed Hanın ilk sekiz senesinde bu durum bütün şiddetiyle devam etti. Padişah, 15 yaşına geldiğinde, kudretli vezir Köprülü Mehmed Paşayı işbaşına getirerek devlete tekrar içte istikrar ve dışta itibar kazandırdı. Köprülü Mehmed Paşa (1656-1661) ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa (1661-1676) dönemlerinde Osmanlı Devleti, Kanunî Sultan Süleyman devrindeki gibi huzurlu bir devre yaşadı. Bu müddet içinde tek bir kapıkulu ayaklanması görülmedi. Arasıra yenilgiler görülmesine rağmen, Türk orduları yeni bir zafer çağı yaşadı. Avusturyalılar'ın çok güvendiği Uyvar Kalesi 1663'te fetholundu.

Nihayet, Fazıl Ahmed Paşa'dan sonra Osmanlı sadâret makamına gelen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1683 yılında Viyana'yı kuşattı. 100-120 bin kişilik Osmanlı ordusu, Dük Şarl dö Loren kumandasındaki Avusturya ordusunu yenerek bütün ağırlıklarını zaptetti. Avusturya İmparatoru Leopold, bu yenilgi üzerine bütün ümidini kaybederek Viyana'yı bırakıp kaçtı. Şehirde kalan Kont Stahramberg, bütün eli silah tutan erkekleri asker yazıp savunma tedbirleri aldı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, kaleyi kurtarmak için gelebilecek Haçlı kuvvetlerine karşı durmak üzere Tuna Köprüsünü tutma görevini, Kırım Hanı Murad Giray'a vermişti. Düşman buradan geçtiği takdirde, Budin beylerbeyi İbrahim Paşa bunlara karşı çıkacaktı. Viyana'nın fethedilmesiyle Alman-Avusturya İmparatorluğu geri atılacak, böylece Macaristan'da güçlü bir Macar Krallığı kurulabilecekti. Macaristan ayakta durdukça, Avusturya'nın artık, Türk Devleti için önemli bir tehlike oluşturması düşünülemezdi. En büyük düşman olan Avrupa'ya karşı böyle kuvvetli bir savunma duvarı kurulması, Türk Devletini uzun yıllar rahat ettirecekti.

Avrupa'da şok etkisi yapan Viyana kuşatmasının ilk iki aylık süresi içinde Türkler, şehrin bir çok dış tabyalarını ele geçirdiler. Şehrin düşmesine sayılı günler kalmıştı. Bu sırada Papa'nın önderliğinde, Viyana'nın kurtarılması için Avusturya, Lehistan, Saksonya, Bavyera ve Frankonya arasında bir kutsal ittifak kurularak 120 bin kişilik bir kuvvet oluşturuldu.

Türk tarihi için bir dönüm noktası olan Don-Volga kanal projesinde olduğu gibi bu defa da en büyük ihanetlerden biri, yine bir Kırım hanı olan Murad Giray tarafından işlendi. Haçlı ordusu, Tuna Köprüsünü geçerken, kendi askeriyle bir tepeye çekilip seyreden Tatar Hanı, hücum etmesi için kendisine yalvaran Hanlık imamına şunları söyledi: "Sen bu Osmanlı'nın bize itdüği cevri bilmezsin. Bu düşmanın kovalanması benim için hiçbir şeydir ve bu işin dinimize ihanet olduğunu da bilirim. Ama isterim ki, onlar kaç paralık adam olduklarını görsünler. Tatarın kıymetini anlasınlar."



Gerileme ve Çöküş (1699-1923) - I

Böylece Tuna'yı geçip Türk kuşatma kuvvetlerinin üzerine doğru gelen Haçlı ordusuna, bu defa da, Viyana kuşatmasının aleyhinde olan ve bu sebeple sadrazamla arası açık bulunan Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa yol verdi ve kendisi askerini toplayıp Budin'e çekildi. Yetmiş bin kişilik düşman ordusu karşısında, yanında o sırada on bin kadar askeri bulunan Kara Mustafa Paşa, akşam vaktine kadar yiğitçe çarpıştı ise de, bunca ihanet karşısında her şeyin bittiğini görerek, büyük bir gayretle oradan uzaklaşıp darmadağın çekilen orduyu Yanıkkale önlerinde topladı.

Viyana bozgunu aslında Türk kuvvetleri arasında fazla bir zayiata yol açmamış, ancak psikolojik etkisi büyük olmuştu. Macaristan'daki kaleleri takviye eden Sadrazam, Belgrad kışlağına çekildi. Ancak bu sırada Sadrazama karşı olan merkezdeki paşalar, Viyana bozgunu sebebiyle onun idamına ferman çıkarttırmayı başardılar. Böylece Kara Mustafa Paşanın idamı, Osmanlı ordusunu derleyip toparlayabilecek ve muhtemel bir bozgunun önüne geçebilecek kudretli bir paşadan, devleti yoksun bıraktı.

Nitekim ertesi yıl, Venedik de kutsal ittifaka katıldı ve böylece Osmanlı kuvvetleri, Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venedik olmak üzere dört cephede çarpışmak zorunda kaldı. Osmanlı kuvvetleri, zaman zaman başarılar kazanmasına rağmen, savaşların uzun sürmesiyle ağır kayıplara uğradı ve 1699'da Karlofça Antlaşması'nı imzalamaya mecbur kalındı. Osmanlı İmparatorluğu, bu hadiseyle ilk defa, büyük eyaletlerini düşmana bırakmış ve artık devrin aleyhine döndüğünü anlamıştı. Nitekim bu antlaşmayla Türkler, hemen hemen bütün Macaristan'ı Avusturyalılara, Ukrayna ve Podolya'yı Lehlilere, Azak Kalesini Ruslara, Dalmaçya sahillerini ve Mora'yı da Venediklilere terk etti. Sadece Timaşvar vilayeti, müdafilerin kahramanlığı sayesinde bir müddet için kurtarılabildi. Bu ağır yenilgi ve kayıplar, Türkler üzerinde o kadar acı bir tesir bıraktı ki, "Aldı Nemçe (Avusturya) bizim nazlı Budin'i" diye feryat etmelerine sebep oldu.

Karlofça Antlaşmasının imzalanmasından sonra Osmanlı Devleti, bilhassa sınırların kuvvetlendirilmesi, idarî, malî ve iktisadî durumun ıslahı, ordu ve donanmanın yeniden düzene konulması ile uğraştı. Diğer taraftan, ötedenberi Türkleri taklit eden Avrupa ve Rusya, ilim ve teknikte hızla ilerliyor ve Osmanlıları daha kuvvetli bir şekilde kuşatıyorlardı. Artık, Avrupa karşısında Türkler, askerî ve teknik sahalarda onlardaki ilerlemenin sırrını araştırmaya tenezzül etmeye mecbur oldular. Bu suretle 17. yüzyılda, Osmanlı Devletini kendi bünyesine göre ıslah etme düşüncesi, 18. asrın başında yerini Avrupa'dan iktibas etme fikrine bıraktı. Sultan III. Ahmed zamanında (1703-1730) Damad İbrahim Paşa'nın Pasarofça Barış Antlaşması'nın verdiği huzur sayesinde giriştiği kültür ve imar faaliyetleri arasında, Avrupa'nın tesirleri de mühim rol oynadı. Avrupa'nın önemli merkezlerine ilk defa elçiler gönderildi. Böylece Türkler, Garp (Batı) medeniyetini sathî de olsa tanımak fırsatı buldular. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi ile ile birlikte Paris'e giden Said Çelebi, orada matbaanın önemini kavrayarak, dönüşünde bir Macar mühtedîsi (İslâm'a girmiş) olan İbrahim Müteferrika ile birlikte, İstanbul'da matbaa kurulması için teşebbüse geçti. Şeyhülislâmın fetvası ve padişahın fermanı ile tasdik edilen rapor neticesinde, Batı'nın bu önemli buluşu Türkiye'ye girdi. Matbaa ile, bir yandan büyük ilim ve kültür eserleri çok sayıda basılıp dağıtılırken, bir yandan da padişah ve sadrazam İstanbul'daki ilim, kültür ve sanat çevrelerini yakından desteklemek suretiyle, bu sahalarda büyük bir canlılık meydana getirdiler. Yalova'da kâğıt, İstanbul'da çini ve kumaş fabrikaları açıldı. Öte yandan bu barış devresinde, devlet adamları arasında görülen israf ve savurganlık genel bir hoşnutsuzluk doğurdu. Nitekim, Patrona Halil İsyanı'yla (1730) Lâle Devri diye de adlandırılan bu devir sona ererken, ilmî gelişmelere karşı gruplar da isyanı destekleyerek pek çok ilmî gelişmenin baltalanmasına sebep oldular.

Bütün olumsuz şartlara rağmen fevkalade dikkat ve ihtimamla yetiştirilen Osmanlı şehzadeleri, tahta çıktıkları zaman, devleti içine düştüğü bunalımlı durumdan kurtarmak ve eski haşmetli devrine ulaştırmak için azami gayret sarfediyorlardı. Nitekim III. Ahmed'in yerine geçen Sultan I. Mahmud (1730-1754) ve III. Mustafa (1757-1773) dönemlerinde humbaracı ve topçu ocaklarının Batı tarzında teşkilatlandırılmasına girişildi. Bir Fransız subayı iken Müslümanlığı kabul ederek Ahmed adını alan Comte de Bonneval, 1731'de humbaracı ocağının ıslahına başladı. Ocağın ihtiyaç duyduğu tâlimli askeri yetiştirmek üzere de 1734 yılında Üsküdar'da bir hendesehâne (mühendislik okulu) açıldı. Nitekim disiplinli ve modern tâlim ve terbiye ile yetiştirilen bu askerî sınıfın Rusya ve Avusturya ile 1736-1739'da yapılan savaşlarda büyük hizmeti görüldü. Ancak, bu sınıf 1747'de yeniçerilerin baskını sonucu kapatıldı. Sultan III. Mustafa da tahta geçer geçmez, Fransa'dan mühendisler getirterek Mühendishane ve Bahriye sınıfını ve mekteplerini modern usullere göre ıslah etmeye ve onları tâlim ve terbiyeye girişti. Batıdaki gelişmeleri öğrenmek amacıyla Fransa ve Almanya'ya elçiler gönderdi. Tıp ve Astronomi sahaları ile ilgili çalışmalar hızlandırıldı.

Karlofça Antlaşmasından sonra Osmanlı tahtına üst üste, devletin içine düştüğü durumu gören ve kurtarmak için çareler arayan padişahlar çıktı ise de, bunların önlerinde her zaman iki büyük engel oluştu:

Bunlardan birincisi, Türk ordusunun esasını teşkil eden yeniçerilerin modern askerî bilgi ve tekniğe kapalı ve uzak kalmaları, hattâ eski düzen ve ananelerini de terk ederek, askerlikle ilgilerini kesmeleriydi. Bu durum onları, sadece savaş zamanlarında cepheye giden, askerlikten habersiz bir yığın haline getirdi. Bu sebeple topçu veya humbaracı sınıfında yapılan değişiklikler, umumî neticenin elde edilmesini sağlayamıyordu.

Bir başka husus, yeniliklere değer veren ve ilme açık bu padişahların yanında kendilerine yardımcı olacak değerli devlet adamları yoktu.

Nitekim, Batının askerî tekniği Türkiye'ye girerken, 1768'de başlayan ve 1774'de sona eren Rus Harbi, Türk ordusunun (yeniçeri kuvvetleri) mukavemet edemediğini ve perişanlığını bütün dünyaya gösterdi. Bu ağır yenilgi üzerine imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması (1774), Kırım Hanlığı'nı Osmanlılardan koparıyor ve bir Türk gölü olan Karadeniz'de Rusya, donanma bulundurma hakkını elde ediyordu. Modern bir ordunun çekirdeğini, topçu sınıfını teşkil ederek, geleceğe ümitle bakan ve yeni hamlelere girişen Sultan III. Mustafa, bu büyük kayıplara uğradıktan sonra ve bilhassa asırlarca süvarileriyle Avrupa'yı titreten ve Rusları atlarının ayakları altında tutan koca Kırım Hanlığının elden çıktığını görünce, çok muzdarip halde felç geçirdi ve az sonra da vefat etti (1774).

Yeniçeri ordusunun bozulması ve savaşların aleyhte gelişmesi, III. Mustafa Han'dan sonra Osmanlı padişahlarını daha köklü inkılapların içine itiyordu. I. Abdülhamid (1774-1789) zamanında sadrazam Hamid Paşa, orduda teknik sınıfların modernleşmesine devam etti. Ancak, Osmanlı Devletinin derlenip toparlanmasına fırsat vermek istemeyen Avusturya ve Rusya, devlete karşı devamlı cephe açıyorlardı. Bilhassa Rusların, 1783'te Kırım Hanlığını istilâ ve ilhak etmeleri, Türkler için unutulmaz bir ıstırap kaynağı hâline geldi. Çünkü, bütün nüfusu Türk olan Hanlığın kaybı, Macaristan ve Orta Avrupa'nın gidişine benzemiyordu. Ancak, 1787'de başlayan Osmanlı-Rus Harbi yine yenilgiyle sonuçlandı. 1789'da Özi Kalesinin düşmesi ve kalede Müslümanlara yapılan katliam, Sultan I. Abdülhamid'in üzüntüden vefat etmesine yol açtı (1789).

Türklerin ve genel olarak İslâm dünyasının, Avrupa'ya ilk önemli yaklaşma ve ve onun medeniyetinden ciddî faydalanma teşebbüsü, Sultan III. Selim'e aittir. Selim, şehzadeliğinden beri Avrupa usulünde modern bir ordu kurmayı ve bu sayede İmparatorluğa eski gücünü kazandırmayı düşünüyor, hep bu gaye ile meşgul bulunuyordu. Tahta geçtiği sırada Avrupa'nın ve komşularının Fransız İhtilali ile meşgul olmalarını fırsat bilerek, derhal ıslahata girişti. Viyana'ya elçi gönderdiği Ebu Bekir Râtıp Efendiye Avrupa'nın ahvaliyle Avusturya'nın ordu ve idare teşkilatı hakkında rapor hazırlamasını emretti. Çok zeki bir insan olan Ebu Bekir Râtıp Efendi, kısa zamanda Avrupa'nın ilmî, siyasî ve askerî durumu hakkında bilgiler topladı. Avusturya ordusunun teşkilatı, askeri okulları, subayların yetiştirilmesi ve başka bir çok meseleler üzerinde padişaha bir rapor sundu. Devlet adamlarından da, devletin bozuk tarafları ve bunların ne şekilde düzeleceğine dâir layihalar alan Sultan III. Selim, bu raporlar ışığında idarî, mülkî, ticarî, sınaî, ziraî, ilmî ve askerî sahalarda yeniliklere girişti. Bu ıslahatların hepsine birden Nizam-ı Cedid İnkılabı adı verilmektedir. Ayrıca III. Selim Han zamanında ilk defa Yeniçeri ordusunun yanında, Avrupa usul ve tarzında yeni bir Nizam-ı Cedid ordusu oluşturuldu. Gerçekten de modern metodlarla eğitilen, disiplinli Nizam-ı Cedid kuvvetlerinin kısa bir süre sonra önemli hizmetleri görülmeye başlandı. Mısır'ı işgal eden Napolyon'un, Akka'da küçük bir Nizam-ı Cedid kuvvetine sahip bulunan Cezzar Ahmed Paşa'ya karşı mağlup olarak geri dönmesiyle yeni ordunun ehemmiyeti anlaşıldı. Bu başarı umumî efkârı da Nizam-ı Cedid ordusu lehine çevirirken, Napolyon'a da; "Türkler öldürülebilir, fakat korkutulamaz" sözünü söyletti. 1806'da başlayan Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşları sırasında Nizam-ı Cedid kuvvetleri, Avrupa yakasına geçirildi. Bu küçük kuvvetin daha da büyütülmesi için çalışmalara başlandı. Fakat bu teşebbüs de yeniçerilerle Rumeli âyanlarının harekete geçmeleriyle önlendi. Nitekim Edirne'de Nizam-ı Cedid'e dâir Padişah fermanını okuyan memurların öldürülmesiyle başlayan isyan, neticede Sultan Selim'in tahttan indirilmesine kadar devem etti (1807). IV. Mustafa tahta çıkarıldı. Akabinde III. Selim'i tekrar tahta çıkarmak üzere, Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa'nın 16.000 kişilik kuvvetiyle İstanbul'a girmesi, âsilerin Selim Hanı şehit etmelerine yol açtı (1808).

Kurduğu cihanşümul nizamı ile tarihte müstesna bir mevkie sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, başa geçen padişahların çalışmalarına rağmen, yeniçeri askerinin bozulması, idarenin sarsılması, ağır mağlubiyetler ve isyanlar dolayısıyla artık kendi nizamını koruyamaz hâle geldi. Kırım Hanlığı gibi, halkı Türk ve Müslüman olan koca bir devletten başka bir çok eyaletler de düşman eline geçmiş; Kuzey Afrika, Mısır ve Arabistan gibi uzak ülkelerin devletle ilişkileri hemen hemen kesilmiş bulunuyordu. Anadolu ve Rumeli'de timarlı sipahi teşkilatları bozulunca, bunların yerlerini bir takım âyanlar aldı. Âyanlar sonunda merkezdeki otorite boşluğundan yararlanarak, padişah fermanlarını dinlemeyen, devlete vergi ve asker vermeyen derebeyleri hâline geldiler. Böylece devlet âdeta kendi bünyesi içinde parçalandı. Nihayet Alemdar Mustafa Paşa'nın merkezde nüfuzunu kurması ve Mahmud Han'ı tahta çıkarması ile de âyan ve eşkıya, eyaletlere resmen hakim oldu. İstanbul'da âyanlarla hükümet arasında Sened-i İttifak adı ile bir anlaşma imzalandı. Buna göre; bir yandan âyanların padişaha sadakatleri, devlete vergi ve asker göndermeleri taahhüt ediliyor, öte yandan da hükümet, bunların varlıklarını ve evlatlarına da intikal eden haklarını tanıyordu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, III.Selim'in yerine 24 yaşında tahta geçen Sultan II. Mahmud, daha büyük bir cesaret ve metanetle Nizam-ı Cedid'i genel anlamda gerçekleştirdi ve sadece modern ordu ile kalmayarak tamamıyla yeni bir düzen kurdu. 1808'de "Alemdar Vakası" denilen ve Mustafa Paşanın öldürülmesi ve yeni oluşturulan Sekban-ı Cedid'in lağvedilmesiyle neticelenen yeniçeri isyanı, genç padişahın ümit ve cesaretini kırmadı. O, büyük bir iradeyle mücadelesine devam etti. Bu sırada devlet dört bir taraftan içte isyanlar ve dışta düşmanlarla karşı karşıya idi. Ruslar, Osmanlı topraklarını Kuzey Bulgaristan'a kadar istilâ etmişlerdi. Arabistan'da Vehhâbî ve Mora'da Rum isyanları tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Ruslarla Bükreş Anlaşması'nı imzalayan II. Mahmud Han, öncelikle mukaddes beldeleri Vehhabîlerden temizledi. Mora İsyanını bastırdı. Ve nihayet 15 Haziran 1826'da, 18. asrın başından itibaren her hayırlı hareketin önüne geçen, içte padişahına ve halkına karşı canavar, cephede düşman önünde kuzu kesilen yeniçerileri ortadan kaldırdı. Yeniçeri Ocağı, devletin yükselişinde ne kadar büyük ve şerefli bir mevkie sahip idiyse, son bir asırlık felaketlerine de o derece sebep olmuştu. Bu sebeple, Yeniçeri Ocağının kaldırılması hayırlı bir hadise kabul edilerek "Vaka-i Hayriye" denildi.

Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra toplanan divanda Asâkir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni bir askerî sınıfın teşkiline karar verildi (1826).

Sultan II. Mahmud, bundan sonra, Türkiye'yi yeni nizama eriştiren müesseselerin temelini atmaya başladı. Avrupa'ya askerlik ve yeni silahların kullanılmasını öğrenmek için talebe gönderdi. Askerî Tıbbiye ve Harbiye mekteplerini kurarak, bu müesseselerin eğitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa'dan hocalar ve uzmanlar getirtti. İstanbul'da Türkçe, Arapça, Fransızca, Rumca ve Ermenice olarak Takvim-i Vekâyi adıyla ilk resmi gazete yayımlandı (1831). Bunu daha Ceride-i Havadis (1840), Tercümân-ı Ahvâl (1860), Tasvîr-i Efkâr (1862) gibi özel gazeteler takip etti (Bkz. Osmanlı Basını). Sultan Mahmud'un giriştiği bu yenilikler, Türk tarihinde yeni bir dönüm noktası teşkil etti. Ancak, batılı devletler ve özellikle İngiltere, uyguladığı sinsi ve planlı metodlarla, Sultan Mahmud Handan sonra, gelişme yolunu Osmanlı Devleti aleyhine ve kendi lehlerine değiştirmesini bildiler. Babası II. Mahmud Han'ın vefatıyla henüz 16 yaşında tahta çıkan Abdülmecid Han'ın (1839-1861) tecrübesizliği; ülke için çok ağır ve zararlı bir hatâya düşmesine sebep oldu. Öyle bir hatâ ki, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktasının başlamasına ve bu koca devletin bir yok olma devrine girmesine yol açtı.

Ülke düşmanlarının, Sultan Abdülmecid Han'ı yenilikçi diye överek örtbas etmek istedikleri bu hatâ, padişahın, İngilizlerin tatlı dil ve vaadlerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdikleri cahil devlet adamlarını işbaşına getirmesi ve bunların devleti içeriden yıkmak siyasetlerini hemen anlayamamasıdır.

Sultan II. Mahmud Han'ın giriştiği inkılaplarla, Osmanlılarda millî hayatiyetin tekrar canlandığını gören İngilizler, bu muazzam devletin içten çökertilmedikçe yıkılamayacağını anladılar. Bunun için Osmanlı tahtına genç ve tecrübesiz bir padişahın geçmesini fırsat bilerek, İslâmiyet'i yıkmak üzere İngiltere'de kurulmuş bulunan İskoç Mason teşkilatının kurnaz üyesi Lord Rading'i elçilikle İstanbul'a gönderdiler. Lord Rading, daha önce Paris ve Londra'da Osmanlı sefiri olarak görev yaparken aldatılan ve mason yapılan Mustafa Reşid Paşa'yı sadrazamlığa getirebilmek için çok dil döktü. "Bu aydın, kültürlü ve başarılı veziri sadrazam yaparsanız, İngiltere ile Devlet-i Aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar ortadan kalkar. Devletiniz ekonomik, sosyal ve askerî sahalarda ilerler" diyerek padişahı aldattı. Reşid Paşa, iş başına gelir gelmez, Hâriciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) iken Rading ile birlikte hazırladığı Tanzimat Fermanı'nı ilan ettirdi (1838). Sonra bu fermana dayanarak, büyük vilayetlerde mason locaları açtı. Casusluk ve hıyanet ocakları çalışmaya başladı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen ve matematik dersleri kaldırıldı. "Din adamlarına fen bilgileri lâzım değildir" diyerek kültürlü ve bilgili âlimlerin yetişmelerine mâni olundu.

İkinci kez Hariciye Nazırlığına tayin edildiği 1837 tarihinden 17 Aralık 1858'de ölümüne kadar 21 yıl süreyle devlete fiilen yön vermiş olan Mustafa Reşid Paşa, arkasında bir çok gâileler ve ülkede sosyal sarsıntıya yol açan ve bugün hâlâ devam eden şeklî Avrupalılığın temelini atan insan olarak tarihe geçti. İhanetleri ile tanınan Tanzimat paşaları, devleti sıkıntıya sokmak pahasına, başka devletlerden borç aldılar, İngilizlere destek olmak için savaşa girdiler. Mustafa Reşid Paşa ve onun yetiştirmeleri Âli ve Fuad paşaların şekilci Batıcılık hareketiyle birlikte ülkede, Avrupa'nın etkisi ve hattâ himayesi altında kaldığı şüphe götürmez bir takım karanlık fikirli cemiyetler de ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan ilki olan Jön Türk (Genç Türk) Cemiyeti, sonradan devam edecek ve Osmanlı İmparatorluğunun ipini çekecek gizli komitecilik hareketlerinin sonuncusu olan İttihat ve Terakki Cemiyetine kadar dayanacak ve bu muazzam imparatorluk tasfiye edilecektir.

Bu cemiyetin açtığı ihanet yolu üzerinde, o devletin ekmeğini yiyip semiren nice vezirler, sadrazamlar, seraskerler, ordu kumandanları, subaylar ve hattâ ulemâ takımı yürüyecektir. Ancak bu son dönemde, içte ihanet şebekesinin önünü kesmek, dışta ise Avrupalı devletlere denk bir devlet vücuda getirmek üzere iki güçlü padişah tahta çıktı.

Sultan Abdülmecid vefat ettikten sonra, 1861 yılında Abdülaziz Han tahta oturdu. Her hâli ve tavrıyla ceddine benzeyen Sultan Abdülaziz, devleti kuvvetlendirmek, kuvvetli bir ordu yanında, kudretli bir donanma yapmak, böylece, devletin etrafında dolaşan tehlikeleri bertaraf ederek, Avrupa'nın hasta adama benzettiği devletini iyileştirmek için ciddî teşebbüslere girişti. Abdülaziz Hanın tahta çıktığı yıllar, Avrupa'da tekniğin büyük bir hızla değiştiği ve bu sahada bir ihtilalin meydana geldiği yıllardı. Avrupa'nın yaptığı ihtilali, daha şehzadeliğinden beri dikkatle takip eden Sultan Abdülaziz, bu ihtilalin meydana getirdiği teknik ilerlemeyi aynen kabul etmekte tereddüt etmedi ve devlete eski kudret ve şevketini iade ettirmek hususunda her fedakârlığı göze aldı.



Gerileme ve Çöküş (1699-1923) - II

Sultan Abdülaziz Han, öncelikle ordu ve donanmanın güçlendirilmesine canla-başla çalıştı. Amerika'da o sırada yeni yapılan ve seri atış yapan "Martini" tüfeklerinden getirterek, kara ordusunu bunlarla donattı. O tarihte böyle kuvvetli bir silah diğer Avrupa devletlerinde bile yoktu. Sonra muazzam bir donanma kurdu. Denizcilikten çok iyi anlıyor, yaptıracağı zırhlıların plânlarını bazen kendisi çiziyordu. Böylece meydana getirdiği donanma, İngiltere ve Fransa'dan sonra dünyanın üçüncü büyük donanması oldu. Abdülaziz Hanın en büyük emeli, Rusya'yı Tuna'nın ötesine atmak ve Karadeniz'e çıkmasına kesinlikle engel olmaktı. Gerçekten, Türkiye ne zaman içeride kuvvetlenmek üzere bir takım girişimlerde bulunsa, Rusya bir savaş çıkarıyor, devletin bütün malî gücü bu savaşlarda eriyip gidiyordu. Padişahın yeniden kurduğu ve teşkilatlandırdığı 500.000 kişilik ordu, dünyanın en modern gücü haline geldi.

Osmanlı Devletinde Sultan Abdülaziz Hanın gerçekleştirdiği bu hamleleri, İngiltere, Fransa ve Rusya büyük bir endişe ile izliyordu. Fakat bu safhada hiç birinin bu muazzam güce karşı çıkmak cesareti yoktu. Öyleyse devlet bu kudretli elden mahrum bırakılmalı, yani Sultan Abdülaziz Han tahttan indirilmeliydi.

1867 yılında, bir buçuk ay süren Avrupa gezisine çıktığı sırada Viyana'dan Budin'e uzanan yol üzerinde gittiği her yerde eski tebaası olan ve Avusturya zulmünden bıkan Macarlar, Sultan Abdülaziz'i çılgınca alkışlarla karşılarken, içerideki hâinler bu büyük Türk hakanının öldürülmesi için tertipler hazırlıyorlardı.

Sultan Abdülaziz Hanı tahttan indirmek isteyen şebekenin başında, dünya bankeri Lord Rodchild ve Mısır'da hidiv olamamasının sebebini Abdülaziz Han'da gören Mustafa Fazıl Paşa geliyordu. Lord Rodchild ile birlikte hareket eden Mısırlı prens bütün servetini bu yola dökerken, onların besledikleri ve devletine ihanete hazırladıkları zevat ise, Türk milletine vatanperver olarak tanıtılıyordu. Bu sözde vatanperverlerin başında Midhat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Askeriye Nazırı Süleyman Paşa, Bahriye Nazırı Kayserili Ahmed Paşa, Şâir Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suâvi ve Âgâh Efendi geliyordu. İçeride Osmanlıyı yiyen, dışarıda İngiliz paralarıyla kursaklarına kadar dolu olan bu zevat, ülkenin kurtuluşuna değil, bilerek batışına hizmet ettiler.

Nihayet 1876 yılı Mayıs ayında Hüseyin Avni Paşa liderliğinde toplanan ihanet şebekesinin kurmayları, veliahd şehzade Murad'ı tahta çıkarmak üzere anlaştılar. Harbiye Kumandanı Süleyman Hüsnü Paşa, üç yüz kadar harbiye talebesini alarak sabaha karşı sarayı çevirdi. Sultan Abdülaziz'i çok sevdiği için, Türk askeri devre dışı bırakıldı. Onun yerine, o sırada İstanbul'da bulunan ve hiçbiri Türkçe bilmeyen bir bölük çöl askerini "Padişahı korumak için" diyerek sandallara bindirip sarayın çevresine getirdiler. Dışarıdan bakanlar, bunları Türk ordu birlikleri sanırdı.

Böylece tahttan indirilen Abdülaziz Han, özellikle Hüseyin Avni Paşanın bitip tükenmez kini yüzünden çok kötü muâmelelere mâruz kaldı. Önce Topkapı Sarayı'na ve oradan Ortaköy'deki Fer'iye Sarayına götürüldü. Sultan, buraya götürülüşünün dördüncü günü, ihtilalci paşaların tuttuğu katiller tarafından, bilek damarları kesilerek şehid edildi (1876). Bu işi yapanların intihar süsü vermek istedikleri belliydi, ancak bir adamın her iki bilek damarını birden kesmesine imkân yoktu. Ortada acemice bir cinayet mevcuttu. Ayrıca, Hüseyin Avni Paşanın, doktor muayenesi bile yaptırmadan, aceleyle cenazeyi kaldırtmasından da bu işin bir cinayet ve tertipleyenin de kendisi olduğu anlaşılıyordu.

Sultan Abdülaziz Han, Türk tarihinin önemli devlet adamlarından biridir. Meşrutiyetçilerle arası iyi olmadığı için, muhalifler onun hakkında pek çok dedikodu çıkararak yıpratmaya çalışmışlar, Avrupa kamuoyu da bu yolda bir imaj meydana getirdiği için, sonraki yıllarda onun şahsiyeti hayli silik gösterilmiştir. Bu padişah için çıkarılan horoz dövüştürmesi ve deve güreştirmesi gibi şeyler tamamen hayal mahsulü olup, hiç utanılmadan uydurulmuş şeylerdir. Kendisi güçlü kuvvetli olup; ava, güreşe, cirit atmaya meraklıydı. Türk milleti, çok sevdiği bu büyük padişahın ardından günlerce ağladı. Hattâ ona yapılanlar yüzünden, bu memleketin lanetlendiği sözleri halk arasında söylenmeye başladı.

Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülaziz ortadan kaldırıldıktan sonra, daha yüksek mevkilere çıkmanın hesapları içindeyken, kolağası (yüzbaşı) ve Sultanın kayınbiraderi Çerkes Hasan Bey tarafından katledildi. İhtilalci liderler tarafından tahta çıkarılan V. Murad, amcasının işkenceli ölümünü işitince, aklî dengesi bozuldu. Bu sebeple, 31 Ağustos 1876'da tahttan indirildi. Yerine şehzade Abdülhamid Efendi, Osmanlı sultanı oldu.

Sultan Abdülhamid Han'ın 33 yıllık saltanat süresi üç devrede incelenebilir. 1) İlk bir buçuk yıllık dönem (I. Meşrutiyet dönemi), 2) 31 yıllık dönem (Şahsî idaresi dönemi), 3) Son bir yıllık dönem (II. Meşrutiyet dönemi). Padişah, saltanatının ilk bir buçuk yıllık dönemi içerisinde devlet idaresine karıştırılmadı. Ülkeyi Sadrazam Midhat Paşa ve arkadaşları idare etti. 23 Aralık 1876'da I. Meşrutiyet ilan edildi. Meclis, 24 Nisan 1877'de Rus Harbinin çıkmasına sebep oldu. Malî 1293 senesine rastladığı için 93 Harbi de denilen bu savaş, Edirne Mütarekesine kadar dokuz ay sürdü. Gazi Osman Paşa'nın Plevne'de ve Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın doğu cephesindeki başarılarına rağmen, savaş, umumi bir bozgunla neticelendi. Bu bozgunda özellikle İttihatçı liderlerin benlik kavgaları önemli rol oynadı. Ruslar ve Bulgarlar, binlerce Türk kadın ve çocuğu kestiler. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan'dan İstanbul'a göç etti. Bu faciaları gören Abdülhamid Han, İngiliz Kraliçesi Victoria'ya çektiği telgraf ile, barışın yapılmasını sağladı. Mütarekeden on gün sonra da Meclis-i Mebusân'ı kapattı. 3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Türkiye için büyük kayıplara yol açtı. Kars, Ardahan ve Batum (elviye-i selâse), Ruslara geçti. Bulgaristan prensliği diye iç işlerinde bağımsız, dışta Türkiye'ye bağlı yeni bir devlet kuruldu. Ruslar, Bulgaristan'ı tamamen Osmanlı Devletinden ayırma projelerini yapmışlardı. 93 Harbi öncesi Bulgaristan'da Türk nüfusu çoğunlukta idi. Ruslar, bu yerleri işgal ettikçe halkı toptan kurşuna dizmek, süngülemek, camilere doldurup yakmak suretiyle Türk nüfusunu sistemli şekilde azalttılar. Abdülhamid Han, Ayastefanos Antlaşmasının hükümlerini hafifletmek için diplomatik yollara başvurdu ve İngiltere'nin desteğini aradı. İngiltere, Berlin'de bir konferans toplayarak Ayastefanos'un hükümlerini kaldırabileceğini, buna karşılık Rusya'nın Türkiye'den herhangi bir toprak isteğine engel olabilmek için, Kıbrıs'a yerleşmesi gerektiğini bildirdi. Padişah, bu isteği kabul etmedi ve Meclis-i Vükelâ'da (Bakanlar Kurulu) yaptığı bir konuşmada, Avrupa devletlerinin Türk'e hayat hakkı tanımayacağını, onların asıl maksadının, Türk Devletini Konya ve civarında küçük bir prenslik hâline indirmek olduğunu söyledi. Bu sözleriyle o, kırk iki yıl sonraki Sevr Antlaşması'nı daha o zaman sezmiş bulunuyordu. Fakat vekiller heyetinin ısrarı üzerine, Kıbrıs, İngiltere'ye bir nevi kiralandı. Ada, hukuken Türklere âit olacak, fakat İngilizler tarafından yönetilecek ve İngilizler, uygun bir tarihte çekileceklerdi. Böylece Berlin Antlaşması, 13 Temmuz 1878'de imzalandı. Bu antlaşma, aslında Türkiye'ye hiçbir şey kazandırmadı. Fakat Balkanlardaki Rus nüfuzunu önemli ölçüde kırıp bu statüyü Avrupalıların garantisi altına sokması bakımından önemlidir.

Berlin Antlaşmasının imzalanmasından sonra Sultan Abdülhamid'in saltanatındaki ikinci devre, yani devleti şahsî ve bizzat idaresi başladı. Bundan sonraki işlerde asıl sorumluluğu yüklenecek olan padişahtır.

Böylece, 93 Harbi sonunda Osmanlı İmparatorluğu ve onun idaresini bilfiil üzerine almış bulunan II. Abdülhamid Han, sanki bir yıkıntının altında kalmış gibiydi. Osmanlı Devleti, içeride ve dışarıda büyük meselelerle karşı karşıya idi. Ancak aklı, ilmi, zekâsı, fevkalade yüksek olan II. Abdülhamid Han, bunların üstesinden gelmeyi başardı. İdaresi altındaki Türkiye, Berlin Antlaşmasından II. Meşrutiyete kadar, 30 sene içinde herhangi bir toprak kaybına uğramadı. 1881'de Teselya'nın Yunanistan'a bırakılması ve aynı yıl Tunus'un Fransızlarca işgali bu anlaşmaya imza koyanların rızalarıyla olmuştu. Buna rağmen II. Abdülhamid Han, Tunus'un işgalini hiç bir zaman kabul etmedi ve bunu sonuna kadar bir siyasî mesele yapmakta devam etti.

30 yıl müddetle Sultan Abdülhamid Hanın karşı karşıya bulunduğu meseleler ve bunlara karşı aldığı tedbirler ise şu şekildedir:

1. 1853 Kırım Harbi sırasında yabancı devletlerden alınan büyük borçlar; Reşid, Fuad ve Âli Paşaların sınırsız harcamaları, Sultan Abdülaziz zamanında ordu ve donanmanın geliştirilmesini sağlamak için alınan borçlar ve Rusya'ya ödenecek savaş tazminatı devletin belini bükmüştü. Dış borçlar, devlet borcu olduğu için, bunlar ödenmedikçe, yabancı devletlerin elleri, Türkiye'de olacaktı. Bu sebeple padişah ilk iş olarak bu meseleye çare bulmaya çalıştı. 1881'de yayınladığı bir kararname ile devletin bir çok tekel gelirlerini tek idare altında topladı ve buradan dış borçların düzenli taksitlerle ödenmesine karar verildi. Buna karşılık dış borcumuzun yarısı silindi. Düyunu Umumiye denilen bu idare, alacaklı devletlerin temsilcileriyle ortak idare ediliyordu. Padişah, böylece hem yabancı müdahalelerini önlemiş, hem devletin malî işlerine bir düzen vermiş oldu.

2. Berlin Antlaşmasıyla Teselya'ya sahip olan Yunanistan, Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerini hızlandırdı. Girit ve Yanya'da çete savaşlarını körükledi. Balkanlarda Yunan ordu birlikleri sınır ihlallerine başladı. Bu olaylar üzerine Abdülhamid Han, Yunanistan'a askerî müdahalede bulunulmasına karar verdi. Padişah, ayrıca, Batılı devletlerin ve Rusya'nın Yunanistan lehine harekete geçmesini istemediğinden, müdahalenin bir yıldırım harbi olmasını, sonucun süratle alınmasını istedi. Bu emirle harekete geçen Müşir Ethem Paşa kumandasındaki Türk birlikleri, 24 saatte Termopil geçidini aşıp Atina'ya girdi. Bütün Avrupa kumandanları bu olayla şaşkına döndü. Çünkü Alman kurmayları, Osmanlı ordusu, Termopili altı ayda geçemez diye rapor vermişlerdi. Rusya, İngiltere ve Fransa'nın müracaatı üzerine, savaş o noktada durduruldu. Bu üç devlet; Türkiye, Yunanistan'dan çıkmadığı takdirde savaş ilan edeceklerini bildirdiler. Yunanistan, Türkiye'ye büyük bir savaş tazminatı ödeyerek kurtuldu. Ancak, bu üç devlet, Osmanlı'yı galip geldiği bir savaşta yenik duruma düşürmek için, Girit'e muhtariyet verilmesini kararlaştırdılar. Girit, Osmanlı Devletine bağlı kalmakla birlikte, kendi kendini idare eder bir valilik olacaktı. Burası, ancak Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Yunanistan'a ilhak edilebildi.

II. Abdülhamid Han, Yunan Savaşı hariç bütün dış meselelerini dâima diplomatik yollarla halletmeye çalıştı. Gerçi diplomatik yol kesin sonuç vermeyen ve işleri sürüncemede bırakan bir yoldu. Ancak, Türkiye zayıf ânında, savaştan uzak kalmak ve dış istekleri sürüncemede bırakmaktan dâima kârlı çıkıyordu. Oysa, kesin zafer elde ettiği Yunan Harbinden bile bir kâr elde edememişti.

3. İngilizlerin Arap milliyetçiliğini yaymak ve Arapların hakkı olduğunu iddia ederek, Mısır hidivini halife yapmak konusundaki gayretlerine, Abdülhamid Han, Panislamizm politikasıyla karşı koydu. O tarihlerde İngiltere, Rusya ve Fransa'nın idareleri altında, büyük Müslüman kitleleri bulunuyordu. İngiltere'nin, Türk idaresindeki Arap ülkelerine de göz dikmesi üzerine padişah, bu devletlerin Müslüman halklarını kendi nüfuzu altına almayı, bütün dünya Müslümanları ile İstanbul arasında güçlü bağlar kurmayı uygun gördü. Bunun için dünyanın her tarafında, İslâm topluluklarının lideri durumunda bulunan büyük din adamlarıyla temasa geçti. Bunlara özel mektuplar gönderdi. Rütbe ve nişanlar verdi. Böylece, bu dinî liderlerin hepsi kendilerini İslam halifesinin mahallî memurları, temsilcileri olarak görmeye başladılar. Müslümanları Avrupalı ve Rus emperyalistlere karşı uyarmak üzere Çin'e kadar adamlar gönderdi. Sonuçta öyle bir durum meydana geldi ki, Afrika'nın en uzak köşesindeki bir Müslüman cemaati bile hiç Türkçe bilmedikleri halde, camilerden çıkınca, ellerinde Türk bayrakları ile dolaşıyorlardı.

Ayrıca İstanbul'da basılan binlerce kitap ve broşür, Rus idaresi altındaki Türk ülkelerine gönderiliyor, böylece her tarafta Türkler ortak bir kültür kaynağından besleniyorlardı.

Sultan Abdülhamid Han'ın bu politikası sayesinde İstanbul, İslâm dünyasının kalbi durumuna geldi. Rusya, İngiltere ve Fransa, onun, kendi Müslüman tebaaları arasındaki bu nüfuzundan çekinerek daha dikkatli hareket etmeye başladılar.

4. Birçok gelirini Düyun-u Umumiye'ye bırakan devlet, memur ve asker maaşlarını zamanında ödeyememe, iki veya üç ayda bir ödeme yapma durumuyla karşı karşıya kaldı. Ancak aynı devirde hayatın fevkalâde ucuz ve Osmanlı parasının kıymetli olması sayesinde, sıkıntı çeken hiç kimseye rastlanmadı. Bir aylık maaş, üç ay boyunca rahatlıkla yetiyordu.

5. Yahudilerin arz-ı mev'ud (vadedilen topraklar) üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırmaları. Yahudiler, İngilizlerin de desteğiyle bu gayenin gerçekleşmesi için Siyonist teşkilatlar kurup zengin gelir kaynakları temin ettiler. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması için çalışıyordu. Yahudiler, 1870 senesinden itibaren Filistin toprakları üzerinde ziraî yerleşme merkezleri oluşturmaya başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Herzl, Sultan Abdülhamid'le görüştü ve ondan Filistin'de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istedi. Buna karşılık Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyeceklerini bildirdi. Bu isteğe karşı Abdülhamid Han, Tarihimize altın harflerle geçen şu cevabı verdi: "Ben, bir karış dahî olsa toprak satmam. Zîra bu vatan bana değil, milletime âittir. Milletim bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldâr kılmıştır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz."

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik