mısırlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mısırlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2007 Perşembe

Kadeş Antlaşması

tarihteki ilk yazılı antlaşmadır. Mısırlılar ile Hititler arasında yapılmıştır.
II. Ramses tahta geçince genel olarak mimari yönden ülkesini güzelleştirdi. Ancak hükümdarlığının beşinci yılında Hitit Kralı Mutavallis, Mısır'a savaş açtı. Savaş Kadeş Kalesi önlerinde yapıldı.Savaşın nedeni MÖ 13. yüzyıl başlarında Mısır ve Hitit devletlerinin birbirine eşit kuvvetler haline gelmesi ve bu iki büyük devletin ekonomik çıkarlarının Kuzey Suriye toprakları üzerinde birleşmesidir.
Christian Jacq'ın "Ramses Kadeş Savaşı" isimli kitabında; Tanrı Amon'un Ramses'i ilahi bir güç ile 43.500 kişilik orduya karşı başarı kazandığından bahseder. Oysa ki, Mutavallis'in geride bıraktığı iki bedevi Ramses'i kandırarak savaşın Ramses'in aleyhine olmasını sağladılar. Ancak iki gün boyunca devam eden savaşı kimse kazanamayınca Kadeş Antlaşması imzalandı.
Bazı tarihçiler, savaşın sona ermesinin sebebinin o gün meydana gelen Güneş tutulmasından korkarak, tanrıları kızdırdığını düşünen tarafların savaşmak istememesi olduğunu söyler.
Ebu Simbel tapınağına Ramses'in kazandığı yazılırken, Hitit kil yazılarında bu tam tersidir.

23 Mart 2007 Cuma

Matematik ve Firavunlar

Mısır bilimciler, bulunmuş olan birkaç matematik papirüsü sayesinde antik Mısırlılar'ın hesaplama ve ölçümleme sistemleri hakkında bazı şeyler bilmektedirler. Bunlar, o zaman ortaya çıkan bazı sorunların nasıl çözüldüklerini göstermektedir.

En ünlülerinden biri, bugün British Museum'da sergilenen Rhind Matematik Papirüsü'dür. Bu sorunlara gelirsek, Mısır bilimcileri antik Mısırlılar'ın ağırlık, ölçü ve hacim hesaplamalarından ortaya çıkan farklı miktarlarla nasıl baş ettiklerini keşfetmişlerdir. Bunlar aynı zamanda açıları nasıl ayarladıklarını da göstermektedir.

Bugünün modern dünyasında bir açıyı ölçmek için bir daireyi 360 dereceye tamamlayan iletkiler kullanmaktayız. Her derece 60 dakikaya ve her dakika da 60 saniyeye bölünmüştür. Antik Mısırlılar ise, açıları hesaplamak için oldukça farklı bir yöntem kullanıyorlardı. Bu, dik açılı bir üçgenin uzun kenar oranı üzerine dayanıyordu. Sonuç olarak her türlü açıyı eğim olarak hesaplayabiliyorlardı. Benzer bir sistem, otoyollarda tepe eğimini gösteren eski tip tabelalarda görülebilir. Bunlar bir tepenin eğimini l :6 gibi sayısal oranlarla gösterirlerdi. Bunun anlamı, ufuk çizgisinden dikeye doğru açının altı eşit parçaya bölünmüş olduğudur.

Aynı şekilde antik Mısır'da da bir eğimin açısı seked olarak bilinen tam bir oran sayısıyla ifade edilirdi.

Anlaşıldığı gibi, bu teknikler Marlborough Downs'daki antik İngilizler'de de gözlem yapmak için hayati önem taşımaktadır.

Antik Mısırlılar'ın kullandığı yöntemi anladığımızda, Büyük Piramit'detci 51 derece-51 dakika gibi "garip" eğim açılarının oluştuğu da ortaya çıkmaktadır. Bu, piramidin yüksekliği ve tabanı arasındaki sayısal orandan kaynaklanmaktadır. Bu da Büyük Piramit'de 7:11'dir. Bu, piramitler hakkında okuduğum hiçbir kitapta bulamadığım basit bir gerçektir ve bütün piramitler için geçerlidir. Piramitlerin sayısal anahtarı, tabanlarının yüksekliklerine olan orantısında yatmaktadır.

Pratik açıdan -ki, antik Mısırlılar kesinlikle pratik insanlardı- bu yöntem, piramit yapılırken doğru eğim açısının korunup korunmadığını sürekli olarak kontrol etmek için en kolay yoldu.

Ama burada cevaplanması gereken soru, Giza Platosu'ndaki piramitlerde antik Mısırlılar'ın neden farklı eğim açıları kullandıklarıdır. Farklı oranlar neden önemliydi? Formül oluşturulduktan sonra diğer hepsinin Büyük Piramit'le aynı oranla yapılması daha pratik ve kolay olmaz mıydı?

Mısır bilimciler, bizi firavunların her birinin kendi bireyselliklerini ifade etmek için bu yönteme başvurduklarına inandırabilir. Ama başka bir neden daha olabilir. Belki de kullandıkları oranlarda farklı sembolik bağlantılara yönelmek istiyorlardı.

7:11 oranına dayanan en azından bir piramit daha vardır. Giza'nın 160 kilometre güneyinde kalan Meidum'da bulunan bu piramit, Keops'un babası Senefru'ya adanmıştır. 5. Hanedanlık'dan Sahure'ye adanmış olan ve Abusir'de bulunan başka bir piramidin de eğim açısı 51 derece 42 dakika olarak hesaplanmıştır. Bu, Büyük Piramit'in açısının kesiridir ve aynı şekilde 7:11 oranını kullanmaktadır. Diğer birçok Mısır'da olduğu gibi Sahure Piramidi'nin de sorunu, dış yüzeyi çok fazla zarar gördüğü için doğru açının tam olarak hesaplanamamasıdır.

Kefren Piramidi'nin eğim açısı, M.Ö. 2278'den 2184'e kadar hüküm sürmüş olan 6. Hanedanlık'dan II. Pepi'ninkiyle aynıdır. Bu piramit şu anda kalıntı halindedir ama kalıntılardan eğim açısını hesaplamak mümkün olmuştur. Daha sonraki Mısır piramitlerinin yapısı, Giza Platosu'ndakilere göre daha basittir ve zaman içinde çok fazla zarar görmüşlerdir. Birçoğu şu anda moloz halindedir. Ama Kefren'deki eğim açısı (3:4:5 üçgenini temel almaktadır), Rhind Matematik Papirüsü'nde açığa kavuşmuştur. Buna göre, antik Mısırlılar'da bu oran iyi biliniyordu.

Antik Mısırlılar'ın 3:4:5 üçgenini bilmediklerini savunan Mısır bilimcilerinin hatırına hipotenüs uzunluğu (5) hiç verilmemiştir. Ama piramitleri de içine alan matematiksel sorunlar, yüksekliğin taban uzunluğuyla orantısı olarak açının "seked"i şeklinde açıklanmıştır. 3:4:5 üçgeninde seked, 3:4 orantısıdır. Ama hipotenüsün uzunluğu hiç verilmezken, bunun nedeni Mısırlılar'ın bu uzunlukla hiç ilgilenmemiş olmalarıdır.

Büyük Piramit veya Kefren Piramidi gibi kesin ölçüm becerileri gerektiren muhteşem anıtları tasarlayabilen ve inşa edebilen insanların kullandıkları üçgenlerin hipotenüs uzunluklarıyla ilgilenmediklerine inanabilir miyiz? Ölçümlerinde tutarlılık arayan her insan, sayı, biçim ve geometri arayışlarında her türlü uzunluk ölçülerini elbette ki hesaplayacaklardır. Bu, çalışma yöntemlerinin temelidir. O halde, üçüncü kenarın uzunluğunu gizliden gizliye bildiklerine dayanarak sadece 3:4 oranını kullanmaya devam edeceğiz.

Giza piramitlerinde kullanılan taban-yükseklik orantısı, antik Mısırlılar tarafından kesinlikle biliniyordu. Birçok matematik metninde verilen örneklerde bu açıktır. Tabii ki piramitlerde kullanılan oranların keyfi olarak seçilmiş olması da mümkündür. Ancak bu özellikler, Mısırlılar'ın sanatsal ifade biçimlerinin hepsinde ortaya çıkmakta ve sayı sembolizmine verdikleri önemi vurgulamaktadır.

Bu oranların belli dini kavramları ifade eden anlamlar taşımaları yüksek olasılıktır. Diğer bir deyişle, Giza'daki yapıların tamamı kasıtlı bir şekilde ruhsal bir konuyu ifade etmek için yapılmıştı. Bu, piramit tasarımcılarının üç piramidin her birinde neden farklı eğim açılarını seçtiklerini açıklamaktadır.

The Orion Mystery'de Bauval ve Gilbert, Giza piramitlerini Orion takımyıldızına ve özellikle Orion kuşağındaki yıldızlara bağlayan kanıtlar göstermişlerdir. Bu takımyıldız aynı zamanda İsis ve Osiris mitinde de karşımıza çıkmaktadır ve daha önce de söylediğimiz gibi, bu piramitler üç temel ilah grubunu temsil etmek için yapılmış da olabilir; Osiris, İsis ve Horus'u.

11 Mart 2007 Pazar

eski mısır tanrıları!

eski mısır tanrıları!

Mısırlılar,her tanrının görev ve gücünü açık bir şekilde tanımlamak veya kendilerini bu tanrılara bağlayan bağları hassas biçimde kurmak için uğraşmazlardı.Mısır tanrıları üstün kişiliklerdi.Onlar insanlardan önce yeryüzündeydi ve insanın sahip olamayacağı ölçüde büyük bir güce sahiplerdi.

Eski Mısırlılar,dünya işlerinin düzgün işleyişinin tanrıların keyfine bağlı olduğuna inanırlardı.O halde,onlarla en iyi ilişkileri kurmak gerekirdi.Bu da tanrılarla ilişki kurabilen tek kişi olan ve kendisi de yeryüzündeki tanrı,yaşayan Horus olarak kabul edilen firavunun göreviydi.Firavun her gün tanrıya yemekler sunar,gizli odada duran ve tanrıyı temsil eden heykeli yıkar ve dğiştirirdi. "Oğlu"nun iyi hizmetlerinden memnun olan tanrı ona karşılık olarak "sonsuz hayat,güç ve sağlık" verirdi.Firavun böylece tanrılarca Mısır'ın refahının vaat edilmesini tek başına sağlardı.Bununla birlikte firavunun her gün,imparatorluğun her köşesindeki tapınaklarda bulunması imkansızdı.Onun yokluğunda şehir sakinleri sırayla bu kutsal hizmeti üstlenirdi.



AMEN(Amon,Amun,Ammon,Amoun)
"Amen" "sakli olan" demektir.Teb'in bas tanrisidir.Esi Ame -net'le birlikte ilk tanrilardan biridir.Kutsal hayvanlari kaz ve koçtur.Orta Krallik döneminde sadece yerel bir tanriydi ama Tebliler Misir'a hakim olunca Amen önemli bir tanri oldu.18.Hanedan'dan itibaren Tanrilarin Krali oldu.Ünlü Amen tapinagi Karnak,dünyanin en büyük dinî yapisidir.Yeni Krallik boyunca Amen'in esi Mut olarak kabul edildi.Bu ikilinin çocugu Ay tanrisi olarak bilinen Khons(Chons)'tur.

AMEN-RA(Amon-Re)
Amen rahipleri tarafindan Yeni Krallik'a geçisi saglamasi için tasarlanmis karma bir tanridir.Bu Amen'in gücünü Ra'ya yansitir (veya tam tersi)

ANUBIS(Anpu,Ano-Oobist)
Anubis,Nephthys ve Seth'in(bazi efsanelere göre Osiris ve Isis'in) ogludur.Çakallarin mezarlar etrafinda dolasmasi nedeniyle çakal basli Anubis ölümle birlikte anilmistir.Ölen Osiris'i mumyaladigi için mumyalama tanrisi olmustur.Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir.Bu yüzden mumyalamayla görevli kisiler Anubis maskesi takarlar.Ölen kisi diger dünyada yargilanirken ona yardim eder.

ANUKET
Yukari Misir'da,Elephantin yöresinde Khnum ve Sati'nin kizi olarak bilinir.Kutsal hayvani ceylandir.Kus tüyleriyle kapli bir taç giyer ve soguk su tanriçasidir.

APIS
Sadece hayvan olarak çizilen ender tanrilardan biridir.Egemenlik alani Memphis'ti.Verimliligi temsil ederdi.Basinda günes diski ve uraeus yilani bulunan bir boga olarak çizilmistir.

ATEN
18.Hanedan zamaninda IV.Amenhotep tek tanri olan Aten'i yaymaya çalisti.Hatta adini da Akhenaten(Aten'in sevgilisi) olarak degistirdi.Aten her isininin ucunda bir el olan bir Günes olarak çizilirdi ve hayati temsil ederdi.Daha sonra Tutankhamon Misir'da Aten inanisina son verdi.

BAST(Bastet)
Bir Delta sehri olan Bubastis'te ortaya çikan kedi tanriç****ediler evde beslenmeye baslandiginda önemli bir tanri oldu.Aslan tan- riça Sekhmet'in olumlu yansimasidir.

EDJO
Yukari Misir'da Nekhbet'in esi olarak bilinen,Asagi Misir'in sembolü ve koruyucusu olan Delta'daki yilan tanri.Firavunun tacinin bir parçasidir.

GEB(Seb)
Shu ve Tefnut'un oglu,Nut'un esi olan Dünya Tanrisi.Kutsal hayvani ve sembolü kazdi.Yesil ve siyah derili bir adam olarak çizildi(Bitkilerin ve verimli Nil çamurunu renkleri).

HATHOR(Het-Heru,Het-Hert)
Eski zamanlardan beri tapilan inek tanri.Ismi "uzaktaki ev" veya "Horus'un evi" anlamina gelir.Gökyüzüyle baglantilidir.Edfu'da Horus'un esi olarak bilinir.Teb'de ölüm tanrisidir.Ama genel olarak ask,nese,dans,alkol tanrisi olarak kabul edilir.

HORUS(Hor)
Misir'in en önemli tanrilarindan biri,Osiris ve Isis'in ogludur. Çocuklugu boyunca Harpocrates(Hoor-Par-Kraat) ismini tasidi. Hain amcasi Seth'den babasini intikamini aldi ve tüm firavunlarin koruyucusu haline geldi.Yukari Misir'în patron tanrisidir.Seth'in Asagi Misir'in patron tanrisi olmasi nedeniyle Horus ve Seth'in savasi,Asagi ve Yukari Misir'in savasi haline gelmistir.Behdet'te "Behdet Horus'u" olarak bilinir ve kanatli bir günes diski olarak temsil edilir.

ISIS(Auset)
En önemli tanrica;anneligi,tedaviyi ve büyüyü simgeler. Evrendeki en güçlü büyücüdür.Ra'nin kendisinden Ra'nin gizli adini ögrenmistir.Osiris'in karisi Nephthys'in ikiz kardesidir. Horus'un annesi,Horus'un oglu Amset'in koruyucusudur. Isis Horus'u çocuklugu boyunca Seth'ten korumustur.Egemenlik bölgesi Abidos'tur.

KHNUM
Antinoe ve Elephantin'de koç basli bir adam olarak bilinir. Esi çesitli hikayelere göre Sati,Heqet veya Neith'dir.

KHONS(Chons)
Muhtesem Teb üçlüsünün üçüncü üyesidir(ebeveynleri Amen ve Mut'la birlikte.)Ay tanrisi olarak bilinir.Karnak'ta ona adanmis bir tapinak vardir.

MAAT
Adalet tanriçasi.Ismi "Adalet","Evrensel Düzen" anlamina gelir. Kafasinda bir devekusu tüyü tasir.Bu tüy diger dünyada, Osiris'in mahkemesinde,ölünün kalbi karsisinda bir terazide tartilir.Bu tartilmaya göre ölünün ruhu cezalandirilir veya ödüllendirilir.

MONTH(Mentu,Men Thu)
Amen yayginlasmadan önce Teb'deki ana tanri.Sahin basli bir insan olarak betimlenmistir.Savas tanrisidir.

MUT(Auramooth)
Amen'in karisi,Khons'un annesi.Ismi anne demektir.

NEFERTUM
Ptah ve Sekhmet'in genç ogludur.Taç giymis veya bir nilüferin üzerine oturmus bir genç olarak çizilir.

NEITH(Net,Neit,Thoum-aesh-neith)
Çok eski bir savas tanriçasidir.Deltada zekilik tanriçasi olarak bilinir.Yunan mitolojisindeki Athena'yla eslesir.Duamutef'in koruyucusudur.Timsah tanri Sobek'in annesidir.

NEKHBET
Yukari Misir patron tanriçasidir.Ikonografide bir akbaba olarak betimlenir.Kral ve kraliçenin tacinin bir parçasi,Edjo'nun esidir.



NEPHTHYS(Nebt-het)
Geb ve Nut'un en küçük çocugu,Seth'in karisi,Anubis'in anne- sidir.Seth Osiris'i öldürdügünde onu terketmis,Osiris'in canlanmasi için Isis'e yardim etmistir.Hapi'nin koruyucusudur.

NUT(Nuit)
Geb'in esi,Shu ve Tefnut'un kizidir.Gökyüzü tanricasidir.Yesil derili ve vücudu yildizlarla kapli bir kadin olarak resmedilmistir.

OSIRIS(Ausar)
Ölülerin koruyucusu ve yargilayicisidir.Abidos'da hüküm sürdü.Nut ve Geb'in ilk çocugudur.Ra dünyayi terk ettiginde dünyayi yönetmeye basladi ama Set onu öldürdügünde Isis onu tekrar canlandirdi.Böylece Osiris yeralti dünyasinin hükümdari oldu.Oglu Horus onun intikamini Seth'le savasarak ve onu yenerek aldi.Basindaki sapka Yukari ve Asagi Misir'in birligini simgeler.

PTAH
Memphis'te Dünya'yi yarattigina inanilir.Bazi efsanelere göre Thoth'un emirleri altinda çalistigina ve cenneti ve dünyayi yarattigina inanilir.

RA
Günes tanrisi ve "Yaratici" olarak bilinir.Sahin basy nedeniyle bazen Horus'la eslestirilir.Hakimiyet merkezi bugünkü Kahire olan Annu'ydu.5. Hanedan'dan dan itibaren firavunlara "Sa-Ra" (Ra'nin oglu)ünvani verildi.Shu ve Tefnut'un babasidir.

RA-HORAKHTY(Ra-Hoor-Khuit)
Karma tanri.Ismi"Ufuklarin Horus'u olan Ra" demektir.

SATI
Elephantin'de hüküm süren tanriça,Khnum'un esi ve Anuket'in annesidir.

SEKER
Isik tanrisi,ruhlarin yardimcisidir.Memphis'te Ptah'la eslestirilir. Sahin basli mumyalanmis bir adam olarak çizilir.

SEKHMET
Aslan tanriça.Memphis'te Ptah'in esi olarak bilinir.Ra'nin yarattigi Sekhmet,dogruluk tanriçasi olarak da bilinir.

SELKHET(Serket,Serqet)
Kafasinda zehirli bir akrep bulunan güzel bir kadin olarak çizilmis-tir.Kadinlara dogumda yardimci olur,akrep tarafindan sokulan insanlarin hayatini kurtarir.Isis'i Seth'ten korumak için Seth'e yedi akrep göndermistir.Qebhsenuef 'in koruyucusudur.Tutankhamon' un mezarindaki heykeli çok ünlüdür.

SET(Seth)
Eskiden Asagi Misir'in patron tanrisi olan Seth firtina ve çöl tanrisi olarak bilinirdi.Kardesi Osiris'i öldürerek Osiris'in oglu Horus'un,Isis'in ve Nephthys'in düsmanligini kazandi.Horus'la yaptigi savaslar,ayni zamanda Asagi ve Yukari Misir'in savasi oldu.Bu savasin sonunda Horus'a yenilerek çölde ta?amaya mahkum oldu.Misir'i çöllerden gelen yabancilardan koruduguna inanilir.

SHU
Rüzgarin ve atmosferin tanrisi.Ra'nin oglu ve Tefnut'un kocasi.

SOBEK
Arsinoe(Crocodilopolis)'de yasayan timsah tanri.Sobek 4 elementi de temsil ederdi(Ra'nin atesi,Shu'nun havasi,Geb'in topragi,Osiris'in suyu).Ölüler Kitabi'nda Sobek'in Horus'un dogumuna yardim ettigi,dolayisiyla Seth'in yenilmesine yardimci oldugu yazar.

TEFNUT
Bulutlarin tanriçasi,Ra'nin kizi ve Shu'nun esidir.Kutsal hayvani olan aslan basli bir kadin olarak çizilir.

THOTH
Ay'in,zamanin ve yazinin tanrisi.Esi Maat'tir.Thoth'un sekiz çocugundan en önemlisi Amen'dir.Hieroglifleri icat ettigine inanilir.

THOUERIS
Hippopotam tanriça.Verimlilik sembolü.Çocuklarin dogumuna yardim eder.Esi Bes'tir.

HERU-RA-HA
Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-Par-Kraat'tan olusan karma tanri.Ismi "Horus ve Ra'ya sükür" demektir

F i r a v u n l a r .:.



|Kleopatra|



M.Ö 69`da iskenderiyede dogdu.Aslen yunanlı olan 3.Kleopatra babası 11.Ptolemaios`un vasiyeti üzerine kardesi ile evlendi. (O zamanlar mısırda egemen olan yunanlılar mısır toplumuna karısmamak için kendi soylarrından olan kişilerle evlenıyolardı bu da akraba evlılıklerı sonucu özürlü insanların dugumuna yol acıyordu.....) Babası öldügünde 18 yasında olan Kleopatra tahta cıktı. Halkın içine girebilmek ve halkın kendisini benımsemesi için kendini mısır dinine verdi.Kardesi tarafından iktidardan uzaklaştırılıp sürgüne yollandı .Kleopatra iktidara yanında büyük Roma imparatoru SeZaR ile geri döndü. (Kleopatra bir halı içinde Sezar`ın sarayına girmiş ve bu büyük kralı kendine aşık etmişti....) Bu olaydan sunra kimsenin bilmedigi bir sebeple kardesi Nil sularında boguldu ....!

Kardeşinin aradan cekilmesi ile kleo tek basına iktidar koltuguna oturmustu.O sırada SeZaRdan bir cocugu oldu ve minik Sezarius`u alıp Romaya gitti. Kleo`nun en büyük hayali iki imparatorlugu birleştirip büyük İskenderin hayali olan bilinen tüm dünyaya sahip olmaktdı.M.Ö 44`de Sezar ölünce bu hayallerini ertelemek zorunda kaldı. (ama yanlızca kısa bir süre için.. ) SeZaR ölünce roma imp. 2 `ye ayrıldı ve tahta cıkan Octavio (Sezarın yegeni) ve MarcuS Antonius arasında. Doğu artık MarcuS tarafından yönetilmekteydi ve ilk işide Mısırı ziyaret oldu.



Kleopatraya delice aşık oldu ve Kleo tekrar yarıda bıraktı planlarını hayata gecımekde gec kalmadı.Octavius`a savas actılar.Actiumda yapılan savaşta kleo ve Marcus kacmak zurunda kaldı .İskenderiydeki sarayına dönen Kleopatra elbet Octavius `un MıSıRı ele geçirecegini biliyodu. MarcuS`da onu peşi sıra mısıra dündü ama korkunc bir haberle sarsıldı Kleopatrası ölmüştü intihar ertmişti.Bunu duyunca o da kendini öülümün kollarına bıraktı ama ölümüne sebep olan bu haber bir dedikodudan ibaret idi.Bunu haber alan Kleo artık tek basına kalmıstı mısır elinden ucup gitmek üzereydi ,tek yapıcagı hayatına son vermek olmuştu artık.Mısır dininde İsİs`in simgesi olan kobra yılanı ile intihar etti.Öldüğünde sadece daha 39 yaşındaydı. Plutark`a göre 9 dil bilen Kleo aşırı zeki bir kadındı ama herkesin bildigi gibi cok güzel de degildi.O salona girdigi zaman kimse bakmazdı bile derdi.Mısır Tanrısı İsİs ile kendini özdeştirmişti.SeZaR da Osiris dogan cocuklarıda Horus`u simgeliyordu.Ensest ilişki cocuğu,hafif meşrep ,sımarık ama işini ciddiye alan -bir kadın idi.

Isis :

10.000 adı olan bereket tanrıcası Reankarnasyonla mısır halkı tarafından Kleopatranın içinde yaşadına inanılıyordu.

Kleopatra`nın Sarayı M.Ö 300 yılında kurulan iskenderiye şehrinde bulunan Kleo`nun sarayı kleopatranın ölümünden 400 yıl sonra meydana gelen büyük depremlerle sular altına gömülmüştü.Tarihe damgasını vuran bu saray yaklaşık 2 sene evvel iskenderiye körfezinde tekrar büyük araştırmalar sonucu yer yüzüne cıkarıldı.Bulunan ilk parcalar sarayın girişinde bulunan büyük surlar oldu.Daha sonra sudan cıkan 2 sfenx burdaki kalıntıların Kleo`nun sarayı oldugunu kanıtladı bu gercekten büyük bir arkeolojik buluştu.

Sudan cıkan büyük yunan tanrısı Hermes`in heykeli ve kenti simgesi olan kıvrık yılan heykeli ilk bulunan bir kaç parcadan biriydi.Hiç bir zaman Kleonun tam bir resmı veya heykeli bulunamadı. Bulunan resim ve heykellerde hep baska türlü resmedilmişti.Ama bu kalıntılar içinden cıkan bir parada ilk defa Kleo`nun yüzü cok temiz ve güzel bir şekilde yapılmıştı. Sarayın yeri Strabon un çizdigi haritalrdan yola cıkılarak aramalara başlandı.
Kleopatra MıSıR`ın son hükümdari oldu ve yaşamını Tarihte büyük izler bırakarak sona erdirdi.



|Akhenaton|



Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskici, savasçi ve acimasiz kisilerdir. Bu firavunlarin ortak özellikleri Mısır'in çok tanrıli dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılastirmalaridir. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardir ki, digerlerinden çok farklidir. Bu firavun tek bir yaraticiya inanilmasi gerektigini savunmus ve bu yüzden özellikle çok tanrıli dinin kaymagini yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazi askerler tarafindan büyük baskiya maruz kalmis, sonunda da öldürülmüstür. Bu firavun MÖ 14. yüzyilda basa geçmis olan IV. Amenofis'tir. IV. Amenofis MÖ. 1375'te tahta çiktiginda yüzyillarin getirdigi bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karsilasti. Bu döneme dek toplum yapisi ve halkin kraliyet sarayi ile olan iliskileri degismeden gelmisti. Toplum dis olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapilarini kapali tutuyordu. Tutuculuk, yukarıda da açikladigimiz gibi, Mısır'in dogal cografi kosullarindan kaynaklanmaktaydi.

Firavunlarin halka benimsettirdigi resmi din, eski ve geleneksel olan her seye katiksiz bir bagliligi zorunlu kiliyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich söyle yaziyor:

Eski gelenegin kutsadigi bir çok aliskanligi kaldirip, halkinin, bunca garip bir biçimde betimlenmis sayisiz tanrısina saygi göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardi, o da Aton'du. Aton'a tapti ve onu günes biçiminde imgelestirtti. Öteki tanrılarin rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayini bugünkü El-Amarna'ya tasidi.

Babasinin ölümünden sonra genç yastaki IV. Amenofis, büyük bir baskiya maruz kaldi. Bu baskinin sebebi, geleneksel çok tanrıli Mısır dinini degistirerek tek tanrı inancina dayali bir din getirmis olmasi, ve her alanda köklü degisikliklere girismesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini teblig etmesine müsade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb sehrinden uzaklasarak Tell El-Amarna'ya yerlestiler. Burada "Akh-et-aton" adinda yeni ve modern bir sehir insa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hosnutlugu" anlamina gelen adini Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Egen" olarak degistirdi. Amon, çok tanrıli Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaraticisi" idi, ki bu sifatla Allah'i kast etmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.

Bu gelismelerden hosnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulundugu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altinda kaldilar.

Akhenaton'dan sonra basa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrıli dini yeniden yayginlastirdilar ve eskiye dönüs için önemli bir çaba harcadilar. Yaklasik bir yüzyil sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlik yapacak firavunu II. Ramses basa geçti. Ramses, bir çok tarihçiye göre Israilogullari'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu.



|Hatcepsut|



Tatmosis’in krallığı döneminde tüm piramitler yağmalandı. Mısır bir başıboşluk dönemindeydi. Tatmosis gömüleceği güvenli bir yer buldu, orası Krallar Vadisi’ydi. Krallar Vadisi’ne ilk gömülen kraldır ve burayı gizlice yaptırmıştı. Tatmosis cesur bir kumandandı. Hiçbir firavunun gidemediği yerlere kadar gitmiştir. 5 çocuğu oldu ancak sadece Hatçepsut yaşayabildi. Kral seçmek zor bir işti, erkek çocuğu ise yoktu. İkinci derece eşlerin de çocukları kral olabiliyordu. Hatçepsut Kralın ikinci eşinden olan (yarısoylu) 2.Tatmosis ile evlendi. Evlendiklerinde Hatçepsut 12, Tatmosis ise 20 yaşındaydı. Tatmosis 40 yaşında öldü. Zayıf biriydi ve savaşlara bile gitmedi. Bu dönem olaysızlık dönemiydi.

Nefruri diye bir kızları oldu. Hatçepsut 32 yaşındayken eşi öldü ve imar iskan programını başlattı. Bir yapı inşa ettirdi, hiçbir kraliçe böyle bir mezar inşa etmemişti. Sonra burası tapınak oldu. Bu kadın harika işler başarıyordu. Babasının enerjisi onda ortaya çıkmaya başlamıştı.





Hatçepsut’un heykelleri diğer kralların heykellerinden farklıydı. Yanakları dolgun olarak gösterilmiştir.Hatçepsut babası için iki dikilitaş yaptırdı. 95’er metre ve 350şer ton ağırlığında iki dikilitaş yedi ayda tamamlandı. 270 km.lik yolda kızaklarla sürüklendi. Karnak’ta ayağa dikilmesi gerekiyordu ama nasıl?



Mısır ABD’ye dikilitaş yaptı ama çok zor götürdüler. Teknolojileri (demiryolu hatıı ve buharlı makineler) olmasına rağmen dikiltaşı hareket ettirmek dört ay sürdü. Bu da muazzam işleri muazzam insanların yapabileceğini akla getiriyor.

Hatçepsut, Senmut’ı kızının öğretmeni olarak atadı. Ona bazı şanslar ve olanaklar tanıdı. Mısır’ın seçkinleri arasında Senmut’ın kendi tapınağı da vardı ancak bu tapınak gizlenmişti.

Mısır Hatçepsut sayesinde refaha kavuştu. 2.Tatmosis’in başka bir eşinden olan oğlu (Hatçepsut’ın üvey oğlu) 3. Tatmosis artık büyümüştü. O da kral olmak isteyecekti. Hatçepsut, iktidarını sürdürmek için firavun sıfatının aldı. Bu sıfatı alan tek kadındır. Takma sakal bile takıyordu.

Saraydan birisi Hatçepsut için şunu yazmıştır:

“Hatçepsut iki cinsin çıkarlarını birleştirdi. Herkes onun önünde eğilmeli”

Hatçepsut soylu kadınların öncüsü demekti.

3.Tatmosis Hatçepsut’un kral olmasından pek de rahatsız değildi. O eğleniyordu ve ordunun başındaydı. İkisi de bu durumdan hoşnuttu.



Hatçepsut Pant’a bir ticaret seferi yaptı. 15 büyük gemi Kızıl Denizde 380 km. yol almıştır. Tapınağının duvarlarında bu sefer harfi harfina kayıtlıdır. Afrika’daki kabile yaşamı ilk defa görülmüş veya dile getirilmiştir. Hatçepsut’un Mısır’ı bu işin üstesinden geldi ve başarı kazandı. Ancak zendin bir ülke böylesine uzun ve zor bir seferi yapabilirdi.

Senmut’un mezarında Hatçepsut’ın taş sandığı bulunmuştur. Böyle bir sandık ancak soylu birinin mezarında bulunurdu. Sıradan bir insan soylu bir sandık ile gömülmüştü. Bu sandık Hatçepsut’ın karliçelik döneminde yapılmıştı. Kral sıfatını alınca kendisine yenisini yaptırdı.

Senmut ve Hatçepsut’ın sevgili olduğu kesin olarak görülüyor. Bu da neden Senmut’un hiç evlenmediğini açıklıyor. Bu durum Mısır’da garip karşılanan bir durumdu.

Deir El Bahri Tapınağını yapan işçiler dinlendikleri zamanlarda duvarlara Hatçepsut ve Senmut’un aşk yaptığını çizmiş vebirçok resimde beraberken birbirlerine sevgi gösterirken görülüyorlar. Mısır bilimcilerin çoğu sevgili olduklarını iddia eder. Kimi araştırmacılar bu işin Senmut’ın yaptığını söylüyor ancak bu kanı kabul görmedi.

Sahel Adası, Mısır’ın ilan tahtası gibi bir yer olmuştur. Haznedar Ti, Hatçepsut’ı bir taşın üstüne resmetmiş. Haznedar Ti, Nubialılarla savaşta Hatçepsut’ın da bulunduğunu yazmış. Onun orduyla beraberken çok aktif ve idealist bir kadın olduğunu anlatmış.

Amonhotep de Hatçepsut’a nasıl sesleneceğini bilememiş, hem kadın hem de kral olduğu için kafası karışmış ve ona tutkusunu belirtmiştir.



Hatçepsut’ın tapınağının yanına Senmut’ın yeni bir tapınağı yapılmıştı. Bu normal bir durum değildi. Senmut hep yanaklarında kırışıklarıyla resmedilmiştir. Senmut tapınağına gömülmek istemişti. Duvarlarda ölüm kitabından sözler var. Tavanda astronomiyle ilgili çizimler var ve bu Mısır’da bir ilk olmuştur.



Senmut öldükten birkaç yıl sonra Hatçepsut da ölmüştür. Vadidedki en uzun ve derin mezar Hatçepsut’inkidir. Hatçepsut’ın mezarına ulaşmak için çalışmalar yapılmıştır fakat çalışmalar gitgide zorlaşmıştır ve mezar odasının girişi de kapalıdır. Howard Carter odaya ulaşmıştır ancak bu çok zor olmuştur. Duvar kaliteli değildi, kireçtaşıydı. Htachepsut’ın mezarında Senmut’ı aradılar ancak bulamadılar. İki mumya vardı birisi Hatçepsut ve diğeri de babasıydı. Kırmızı quartzdan iki sandık bulundu.

3. Tatmosis sonunda firavun oldu. Çok başarılı bir savaş adamıydı. 17 seferin başında da hep o vardı. Muhteşem anıtlar yaptırdı ama inşaatla hiç ilgilenmiyordu. Bu açıdan Hatçepsut’la çok iyi anlaştılar. Onlar ortak yöneticiler olarak resmedilmiş ta ki Hatçepsut’ın Kırmızı Tapınağı parçalanana kadar. Hatçepsut’ın tüm tapınaklardaki adları silindi ve çevresindeki erkeklerin adları yazıldı. Bir kadının kral olabileceğini kabullenmediler. Tarih yeniden yazıldı. Burada Hatçepsut hiç varolmadı. Tarih gerçeği bulmanın sadece bir yoludur...



Mumyalar bulundu. Bunlara Ramses 1, 2, 3, Hatçepsut ve Senmut’ınki de dahildi. Senmut’ın resminde gösterilen kırışıklar gözönünde bulundurulunca bir mumya Senmut ile bağdaşıyordu. Bu nedenle bu mumyanın Senmut’ın mumyası olma olasılığı büyüktür. Ejiptologlar bu mumyaya “yanakları kırışık, bilinmez adam” adını vermişlerdir.

Hatçepsut’ın 22 yıllık Hanedanı çok başarılı geçmiştir. Kendisinin yetiştirdiği erkekler tarafından hasıraltı edilmişti.

3.Tatmosis 20 yıllık krallığında neden Hatçepsut’ın izlerini silmeye çalıştı?



Çünkü o bir kadındı ve tek nedeni de buydu. Ancak bu gerçek görmezlikten gelinemez. En güzel tapınak Hatçepsut’ın tapınağıdır



|Ramses|



En büyük savaşı başlatan firavundur. Ramses savaşmayı biliyordu ancak İsrail Tanrısıyla yaptığı savaşta yenildi.

Babası Seti çok başarılı bir adamdı ve tapınaklar yaptırtmıştı. Bu tapınaklardan birinde politik bir ifade kullanıldıgı görülmüştür: 'Hükumdarlığımdan çok şey bekleyin'

Ramses 22 yaşında Ebu Simbel Tapınğnı yaptırtmaya başlamıştıç Bu tapınak Dagın içi oyularak yapılmıştır. Ramses yaşayan her varlıgın kendinden korkmasını istiyordu.

Ebu Simbel ve Ramses'in 4 dev boy heykeli 20 yılda yapıldı. Çok az bir teknolojiyle ve bu kadar az zamanda nasıl yapıldı hala bilinmiyor.

Nubia'dan Mısır'a geçenler Amon, Ra, Thoth ve Ramses'in bu heykellerinden korkuyordu.

Ramses eşi Nefertari'ye de tapınak yaptırdı ve 'Güneşin parladıgı kadın' yazıdırttı.

Teb'de tapınaklar inşa etti. Memfis'teki yönetimi ve başkenti Delta bolgesine taşıdı. Bu bölge sulaktı ve askeri harekata geçmek için uygun bir yerdi. Daha sonra Pi-Ramses adında yeni bir şehir yarattı. 25 yaşında en buyuk profesyonel orduyu oluşturdu. 25000 piyadeden oluşuyordu.

Kadeş Savaşı


Ramses savaşa hazırlandı Ra birligi yokedildi ve Ramses'in kampı savunmasız kaldı. Hitit casusları konuşturuldu ancak bir işe yaramadı. Ramses tuzaga dusurulmuştu. Sadece Amon birligiyle harekete geçebilecekti.

Herşeye rağmen Ramses kontrolu elşne almayı başardı. ' Ben yalnızım ama Amon beni koruyacak' dedi ve harekete geçti. Hititlilere 6 kere hücum etti. Yenilmek aklına bile gelmemişti. Hititliler kaçtı ve yenilgiyi zafere dönüştürmüş oldu.

Ölen Hitit askerlerinin sağ elleri kesildi ve üstüste kondu. Bu sadece birinci rounddu.

Ertesi sabah Ramses kişisel bir zafer kazandı. Hititler barış önerdi. Ramses barışı kabul etmedi ancak sadece ateşkesi kabul etti. Ramses'in Mısır'a dönüşü muhteşemdi ve savaşın her anını tapınak duvarlarına kazıttı.

Hititlerle ramses arasındaki bu anlaşma tarihteki bilinen ilk barış anlaşması olarak kabul edilir. Ramses'in Kadeş'i bırakma sebebi çıkış sırasındaki yenilgiyi kaldıramaması olarak gosterilebilir.

Ancak Kadeş savaşı daha önce oldugu bilinmektedir bu nedenle bu olasılık ortadan kalkar.


İsrail Savaşı


Deltada yaşayan İsrailliler artmıştı ve firavunla bazı çatışmalar ortaya çıktı. Musa Firavun'dan halkın gitmesi için izin istedi ancak Firavun izin vermeyince Musa asasını yere attı ve asa yılana dönüştü. Firavun bundan etkilenmemişti çünkü firavunun kendi adamları da bunu yapabiliyordu. Yere düşe yılan kafasını kaldırdı. Musa " Nil'deki balıklar ölecek ve Nil'in suyu igrenç olacak. Mısırlılar Nil'in suyunu içemeyecek" dedi ancak firavun yine de İsraillilere izin vermedi.

10 lanet gerçekleşecekti. Bu lanetlerin 10.su ise Mısır'da doğan herkesib ilk çoçukları ölecekti. Bu da gerçekleşmişti.

Bunun üzerine Firavun önce gitmelerine izin verdi sonra da vazgeçti.

Musa bir mucize gerçekleştirdi ve Nil'in suları ikiye ayrıldı ve İsrailliler kaçtı.Onları izleyen Mısırlılar ise boguldu. Firavun sonunda yenilmiştir.( Bu tarihte gercek olarak kabul edilmiştir ancaok Mısır tarihinde yazılı olanlar bunlar degildir.)


Bu olayın gerçekligi konusunda şüpheler mevcuttur. Eger bunlar gercekse neden herşeyi yazmayı adet edinen Mısırlıların kayıtlarında yoktur? Acaba tek neden Mısırlıların yenilgilerini kaydetmemeleri miydi?


Ramses bir gece bir rüya görür ve rüya yorumu yapabilenYusuf (joseph) çağırılır. Rüyada 7 şişman inek 7 zayıf ineği yemiştir.Yusuf'un yorumu 7 bereketli yılın ardından 7 kıtlık yılının gelecegidir.

Kıtlık donemi ge4rcekten de gelir ve Mısır buna daha önceden hazırlandıgı için hiç etkilenmeden atlatır.

Mısır'ın bir bolgesinde belli bir kayalık kutlesi vardır ve burdaki kayaların üstünde İsrail çıkışı kayıtlıdır ve çıkış burdan ögrenilebiliyor.Burada aynı zaman da savaş zaferleri kayıtlı ve İsraillilerin göçebe bir toplum oldugu belirtiliyor.

Ramses 67 yıllık hükümdarlıgının sonunda 92 yaşında öldü ve 100 çocugu oldu ( bu çocuklarının hepsi öz cocukları degildir).



Tüm tapınaklara oğullarının kabartmaları yapılmıştır.

Krallar vadisinde her mezar numaralandırılmış vaziyettedir. 5 numaralı mezar Ramses'in oğulları için yaptırılmış mezardır ve en geniş mezar oldugu bilinmektedir.

Çıkışa denk gelen firavunun Ramses ( adsız firavun) oldugu tarihte kesin olarak kabul edilmiştir.


Ramses tüm eşleri arasında en önem verdigi Nefertari idi. Ramses ve Nefertari Nil'e açıldılar ancak Nefertari öldü ve Ramses ona Mısır'ın en güzel tapınağını yaptırdı. Ramses Nefertari'nin ölümünden sonra çok değişti. Artık ordularının başında savaşamıyordu. Artık eski gucu kalmamıştı.

Ramses tum hayatı boyunca mezar ve anıtlara çok önem vermiştir ve yaptırdıgı her anıtın üstüne adını kazıtmıştır hatta kendisinden önce olanların üstüne dahi adını kazıtmıştır.Ramses döneminde ölüler tapınağı yapılmıştı ve bunun yapılması için tüm halkın çalıştıgı soyleniyor.

Dunyanın en buyuk sutunlu salonu olan Karnak Tapınagını da Ramses yaptırmıştır ve toplam 134 sütun vardır.

Ebu Simbel Tapınagının önüne ise 20şer metre yuksekliginde 4 tane oturan Ramses heykeli yaptırdı. Ayaklarının dibine de kızkardeşi ve 3 kızının kucuk heykelleri yerleştirilmiştir.



|TUTH-ANKH-AMON|



Tuthankamon'un Lord Carnarvon'un cabalari sonucu ortaya cikarilan mezarindan cikan en degerli parca olan ustu degerli taslarla bezenmis maskesi..

Akhenaton ve Nefertiti'nin 6 kızı ve bir oğlu olmuştu. 6 kızı da bilinmeyen sebeplerden ölmüştü ve Akhenaton lanetlenmiş kral olarak goruldu. Amarna şehrindeki 17 yıllık dönem boyunca Aton tek tanrı olmuştu. Athenaton'un oğlu Tuth-ankh-aten yarı(üvey) kızkardeşi Ankhesenamon ile evlendi. Tutankhaten adını degiştirdi ve tuthankamon yaptı.

Tutankhamon firavun olmasından bir sure sonra Ey vezir oldu. Saraya giriş çıkış ve kararlar Ey'den çıkıyordu.

Tutankhamon 20 yaşında gizemli bir şekilde öldü. Ölümünün ardından birisi Tutankhamon'un izlerini çalışmıştır.



Cenaze günü 12 adam Tutankamon'un çekerken Ey bu kişilerin arasında degildi. Ey'in üzerinde panter derisi ve başında da firavun tacı vardı. Ey Tutankhamon'u alt edip firavun olmayı başarmıştı.

Ankesenamon bunun üzerine düşmanı olan Hitit Kralına bir mektup yazmış ve bu mektupta resmen yalvarmıştır. Krala onun çok fazla oglunun oldugunu söylemiş ve oğullarından birini göndermesini istemişti. Bir hizmetçiyle evlenemeyecegini söylemişti. Kral bunun bir numara olduğunu düşünerek reddetmişti. Ankesenamon tekrar mektup yazmış ve neden böyle düşündügünü sormuş. Eeğer doğru olmasaydı kendini küçük düşürmeyecegini ve ona yalvarmayacagını yazmış ve tekrara bir hizmetçiyle evlenemeyeceğini söylemiş. ( bu mektuplar şuanda beyşehirde muzede bulunuyor.)

Saraydan birinin onu evlenmeye zorladıgı kesindi. Sonunda kral oğlunu yollamış ancak Mısır sınırlarına ulaşamadan öldürülüyor.

Ey sonunda Ankesenamon'la evlendi. Ankesenamon'un kurtulmaya calıştıgı hizmetçi Ey'di ve sonunda Ey firavun olmuştu.



Günümüzde bulunanların arasında bir yüzük vardı ve bu yüzüğün üstünde 2 kartuş vardı. Bir kartuşta Ey'in diger kartuşta ise Ankesenamon'un adı yazılıydı. Yani bu yüzük evlendiklerine dair bir başka kanıt oldu.

Ey firavun olduktan 3 yıl sonra öldü. Mezarında eski eşi Tey'in de adı geçiyordu ancak isim silinmişti.

Tutankhamon'un mezarına bakıldığında çiftin birbirine çok bağlı olduğu fikri ediniliyor. Duvarlardaki figurlerde birbirine dokunurken veya yardım ederken resmedilmiş. Örnegin bir resimde Tutankhamon avlanırken Ankesenamon ona okunu uzatıyor. Kolkola dururken resmedilmişler. Bulunanların arasında Tutankhamon'un Ankesenamon için yaptırdığı altından bir tabla var. Üstünde hiçbir işleme olmayan bir lamba var. Lamba çok sade ancak yanınca üzerinde Tutankhamon ve Ankesenamon'un resmi oluşuyor.

Ankesenamon'un 2 düşük yaptığı mezarındaki 2 mumyadan anlaşılıyor. Birisi 5 (mumyalanmış) ve digeri ise 8 aylık (yarı mumyalanmış) olmak üzere ikisi de kızmış.

Tutankhamon'un mezarına Nefkeperur gibi zengin ve sağlıklı olsun yazılmış.

Aped festivalinde Karnak tapınağında Tutankhamon'un resmi görevler yapmış olduğu da duvarlardaki kayıtlardan görülüyor.



Tutankhamon 20 yaşındayken ölmüştür. Mezarı acıldıgında çok zengin bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Mısırlılar'ın ısı kullanmadan altını şekle konusunda uzmanlaştıları burda bulunanlardan da gayet iyi anlaşılmaktadır. Tabutu 120 kg ve 0.5 cm kalınlıgında altından yapılmıştır. Altın maskesi de bulunmuştur.



Mısırlılar altının güneşten geldiğine inanıyordu (dünyanın oluşumu). Altın Ra'nın simgesiydi. Firavunlar kendilerini altınla kaplıyorlardı.

Burada Ankesenamon'un öldürülmüş olabileceğine dair kanıtlar vardır.

Tutankhamon'un taş mezarı açıldıktan sonra X-ışınlarıyla incelenmişti. Kafasının arkasından darbe aldığı görülüyor ancak yüzüstü yatar pozisyonda iken alınmış bir darbe olduğu saptanmıştı.

Neden öldüren kişi bulunmaya çalışılmamıştı ve yargılanmamıştı? Çünkü bu işi vezirin yönetmesi gerekiyordu ve vezir bu işi yürütmüyordu. Vezir'i de kimse yargılayamıyordu.

Bugün onca yaptığından sonra kimse vezir Ey'i tanımıyor. Mezarı soyulmuş ve biriktirdiği tüm mirası çalınmış ve duvardaki yazılar da silinmiş.

Tutankhamon krallar vadisinde günümüze kadar gömülü kalan tek firavundur.

19 Şubat 2007 Pazartesi

TARİHİN BAŞLANGICI ve ÇAĞLAR


M.Ö. 3200 yılında yazının bulunuşu ile o dönemlerin insanları hakkında bilgilerimiz hızla artmıştır . Bilim adamları da insanlık tarihini yazılı yazısız belgelere göre incelemektedirler . Bunun için yazının bulunuşuna kadar geçen döneme tarih öncesi devirler , yazının bulunuşundan sonraki döneme de tarih devirleri adı verilmiştir . Yazı, Mezopotamya'da Sümer şehir devletleri zamanında ( M.Ö. 3200 ) bulunmuştur . Tarih bilgilerimize hız kazandırmıştır . Bu nedenle yazının bulunuşu tarihçiler tarafından tarihin başlangıcı olarak kabul edilir.

http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_1.JPG
http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_cave.JPG


Şu an Lascaux, Fransa'da bulunan mağara duvarındaki bu resim M.Ö. 13.000 yıl önce yapılmıştır. İlkçağlardaki avcılar, duvarlara hayvan resimleri çizdiklerinde başarılı bir av geçirmek için sihirli güçlere sahip olacaklarına inanıyorlardı.



http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/pulse.gifTarih öncesi devirler

Tarih öncesi devirler , Taş ve Maden devri olmak üzere ikiye ayrılır . Taş devrinde insanlar yaptıkarı aletlerde malzeme olarak taş kullanmışlardır . Maden Devrinde de buldukları madenlerden araç yapımında faydalanmışlardır .
http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_2.JPG

İlk çağ dönemine ait çakmak taşı

http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_venus.JPG

Willendorf Venüsü; bilinen ilk heykel örneklerinden biridir. M.Ö. 30.000 - 25.000 yılları arasında yapıldığı sanılıyor. Büyük bir ihtimalle elde yapılmış olan bu heykel sadece 11.25 cm boyundadır. Abartılmış bir kadın anatomisini anlatan heykel, bereket sembolü olarak bilinmektedir.


Yontma Taş Devri
Bu dönemde insanlar mağaralarda ve ağaç kovuklarında barınıyorladı . Yiyeceklerini avcılık ve toplayıcılıkla elde ediyorlardı ; çünkü henüz hiçbirşey üretmeyi bilmiyorlardı . Bu dönemdee yurdumuz Türkiye ‘de de insanların yaşadığını buluntulardan anlıyoruz . Buna en belirgin örnek ; Antalya yakınlarındaki Karain Mağarası ‘dır . Bu dönem insanlar çevrelerinde bol bulunan taştan el baltaları ile kesici kazıyıcı ve delici aletler yapmışlardır . Mağara duvarlarını hayvan resimleri ile süslediler . Devrin sonlarına doğru ateşi buldular . Ateş insanların soğuktan ve vahşi hayvanlardan korunmasını sağladı . Ateş ile yiyeceklerini de pişirip yemeye başladılar .


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/pulse.gifCilalı Taş Devri
Bu devirde insanlar evler yapıp köyler kurdular . Ekip biçmeyi öğrendiler , yani üretici oldular . Topraktan çanak çömlek yapıp bunları ateşte pişirerek daha dayanıklı ve kullanışlı hale getirdiler .Bazı hayvanları evcilleştirdiler . Yurdumuzda Burdur yakınlarında Hacılar Köyü ‘nde , Konyayakınlarında Çatalhöyük te yapılankazılarda Cilalı Taş Devrine ait buluntular elde edilmiştir .


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/pulse.gifMaden Devri
İnsanlar bu devirde doğada çok bulunan ve kolay işlenen bakır madenini kullandılar . Sonraları , bakır ve kalayın karışımyla tunç elde edildi . Tunçtan yapılan aletler bakırdan yapılan aletlerden daha sert ve dayanıklı oldu . Maden devrinin sonlarına doğru insanlar demir madenini kullandılar .
Maden Devrinde , Hitit ve Sümer devletleri gibi büyük devletler kuruldu . Yozgat yakınlarında Alişar’da , Çorum yakınlarında Alacahöyük ‘te , Çanakkale yakınlarında Truva ‘da bu döneme ait buluntulara rastlanmıştır .


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_3.JPG

Bronz Çağına ait silahlar


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_4.JPG

Çatalhöyük'teki kazı çalışmaları


http://www.yuzyilisil.k12.tr/bde/tarih1/konu4_5.JPG

Çatalhöyük'te yaşam


TARİHİ ÖNCESİ DEVİRLER
Avcılık ve Toplayıcılık Dönemi

Paleolitik (Eski Taş) Çağ: 1 Milyon-M.Ö. 12000

İnsanların Trakya’ya ilk olarak, yaklaşık bir milyon yıl önce geldiği düşünülmektedir. Günümüzden on dört bin yıl öncesine dayanan kültür tarihinin en uzun dönemi olan bu süreç “Eski Taş Çağı” ya da “Avcılık Toplayıcılık Dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Bu dönem boyunca av ve yenebilir bitki – yemiş toplayıcılığına dayalı bir beslenme düzeni ve göçebe bir yaşam biçimi hakim olmuş, kalıcı barınaklar yapılmamıştır. Oldukça uzun olan bu süreç içerisinde, dünya iklimi ile birlikte Trakya’nın ikliminde de önemli değişiklikler olmuş, birbiri ardına kuru soğuk iklim dönemleri, on binlerce yıl bölgeye hakim olmuştur. Bu dönemde, insanların el becerilerinde önemli gelişmeler olmuş ve aletlerin büyük bölümü çakmak taşından yongalanarak, ya da ağaç ve kemikten yapılmıştır. Paleolitik döneme ait Trakya’da bilinen en eski ve önemli buluntular, İstanbul yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası ile Ağaçlı kumluğundan gelmektedir. Yapılan arkeolojik kazılardan, Balkanlar ve Yakın Doğu’nun en uzun süreli tabakalaşmasının burada olduğu saptanmıştır. Yarımburgaz Mağarasında, Marmara bölgesinin doğal çevre değişimini çok açık bir şekilde sergileyen jeolojik katmanlar ile birlikte, yaklaşık 600 bin yıl öncesine ait kültür katları da çok iyi korunmuş olarak bulunmuştur.

İlk Tarımcı Köy Toplulukları Dönemi

Neolitik (Yeni Taş) Çağ: M.Ö. 5800-4800

Dünya ikliminin günümüz koşullarına yakın bir duruma gelmesi ile birlikte, yaklaşık sekiz bin yıl kadar önce, Trakya’nın doğal çevre ortamı ve bitki örtüsü de bugünkü duruma gelmiş, diğer bölgelerde olduğu gibi Trakya’da da insanlar değişen çevre koşullarına, gelişen teknolojileri ile uyum sağlamışlardır. Bu değişim Anadolu’da Trakya’dan daha önce, günümüzden 10-12 bin yıl kadar önce başlamıştır. İnsanlar ilk kez buğday, arpa, mercimek gibi tahılları tarıma alıp koyun, keçi, domuz gibi hayvanları evcilleştirerek çiftçiliğe başlamış; ker*** ve taştan ilk kalıcı konutları yapmışlardır. Buna karşılık çok zengin doğal çevre olanakları, Trakya’da çiftçiliğin Anadolu’dan daha sonra,yaklaşık olarak günümüzden yedi bin yıl önce başlamasına neden olmuş, dönemin başlarından itibaren beslenmede su ürünleri, avcılık ve yaban yemiş toplayıcılığı önem kazanmıştır. Bölgede bilinen en eski çiftçi yerleşmeleri Edirne – Enez yakınlarındaki Hoca Çeşme ile İstanbul yakınlarındaki Fikirtepe’dir. Hoca Çeşme’de yapılan arkeolojik kazılar, M.Ö. 6200 yıllarına tarihlenen ve tümü ile Orta Anadolu özellikleri gösteren, tarım ve hayvancılık yapan bir topluluğun ilk olarak burada yerleştiğini, daha sonra bunların yerel koşullara uyum sağlayarak, Bulgaristan’da bilinen kültürleri oluşturduğunu ortaya koymuştur. Hoca Çeşme’nin en eski katmanları, Balkanlardan şimdiye kadar bilinen en eski neolitik kültürü oluşturmaktadır.

Trakya’nın Neolitik Dönem kültürlerini en iyi yansıtan merkezlerden biri de Kırklareli’ne 3 km. mesafede bulunan Aşağıpınar tarih öncesi yerleşim alanıdır. Burada şimdiye kadar rastlanan en eski kültür katı M.Ö. 5800 yıllarına tarihlenmektedir. Bu dönem yapıları, kalın ahşap direklerden oluşan bir çatkı sistemi ile bu direklerin arasının dallarla örülüp, ker*** toprağı ile kalın olarak sıvanmış duvarlara sahiptir, Çok odalı olan yapıların içlerinde, yine dallar ile örülmüş bölme duvarları, kil sekiler, ocak, fırın, ambar gibi işlevsel alanlar da bulunmaktadır. Bunların yanı sıra bazı yapıların içinde dokuma tezgahına ayrılmış bir alan ile çok sayıda tahıl taneleri bulunmuştur. Yanarak kömürleştiği için günümüzde kadar gelebilen tahıl tanelerinin incelenmesinden M.Ö. 5800 yıllarında Aşağıpınar insanlarının iki tür buğday, arpa, burçak ve mercimek ekip biçtikleri, ayrıca, yağı için badem depoladıkları anlaşılmaktadır. Beslenmede domuz, koyun, keçi ve sığırın yanı sıra geyik, karaca ve yaban sığırı avının da önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Şiddetli bir yangın ile tahrip anlaşılan Aşağıpınar’ın ilk tabakası her bakımdan Balkan Neolitik kültürlerinin özelliklerini taşımaktadır. Ancak bu en alt tabaka Anadolu kökenli çiftçi- köylülerin aradan geçen 300-400 yüzyıl içinde Trakya’nın yerel koşullarına uyum gösterdiğini ortaya koymuştur. Artık bu topluluklar evlerini ker*** ya da taş yerine meşe ağaçları, saz ve kamış kullanarak yapmaya başlamış, köylerde evler bitişik olarak değil, bağımsız birimler durumuna gelmiştir. Yine ilginç bir değişiklik de evcil hayvanların arasında koyun – keçinin yerini, Trakya ortamına daha uygun olan sığırın almasıdır.

Aşağıpınarı’ın V-II. Tabakaları Anadolu İlk ve Orta Kalkolitik dönemleri ile çağdaştır. M.Ö. 5300-4200 yıllarına kadar süren bu dönemde Aşağı Pınar yerleşimi oldukça büyümüş ve batıya doğru kaymıştır. Yerleşmenin, temelde taşlar ile desteklenmiş ahşap bir savunma duvarı ile çevrelendiği, bu alanın içinde düzgünce sıralar oluşturan tek ya da iki odalı bağımsız ahşap yapıların yer aldığı anlaşılmaktadır. Her ne kadar tüm bu süre içinde yapı malzemesinin esasını ahşap oluşturmakta ise de yapım tekniklerinde zaman içinde bazı değişimlerin de olduğu görülmüştür. Özellikle dönemin sonlarına doğru, bugün Istaranca dağlarındaki köylerde görülen “iğmeli” yapıların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu dönemde kilden kap – kacak yapımı da ortaya çıkmış, kırmızı renkli ve boya bezemeli, üstün nitelikli çok güzel kaplar, kilden dini inançları da yansıtan küçük heykelcikler, aşındırılarak biçimlendirilen taşlardan baltalar, tarım araçları ve süs eşyaları yapılmaya başlanmıştır.

Gelişkin Köy Toplulukları Dönemi

Kalkolitik (Maden-Taş) Çağ: M.Ö. 4800-3000

Anadolu’da genel olarak tarım ve hayvancılığa dayalı yaşam biçiminin giderek geliştiği, daha karmaşık toplumsal düzenin oluşmaya başladığı ve uzmanlık dallarının da belirlendiği köy topluluklarının kentleşme sürecine girdiği bu süreç, Trakya tarih öncesi kültürlerinin de en gelişkin ve görkemli dönemidir. Bu dönemin ilk başlarında, Orta Balkanlarda Anadolu içlerine kadar yayılan, parlak yüzeyli, siyah renkli çanak çömleği ve ilginç insan biçimli heykelcikleri ile belirlenen büyük kültür bölgesi, zaman içinde daha çok yeni özelliklerin hakim olduğu küçük gruplara bölünmektedir. Bu dönem boyunca Trakya yerleşim alanlarının Anadolu’dan en önemli farklılığı, yapılarda taş ve ker*** yerine, ahşap ve dal- örgü üzerine sıva kullanılmasıdır. Bu dönemin sonlarına doğru Trakya madencilikte çok önemli bir gelişme göstermiş, özellikle bakır çok ustalıkla kullanılmıştır. Bakırdan yapılan eşyalar daha çok takılar, süs eşyaları, iğne ve basit aletlerdir.

Bölgenin Kalkolitik Dönemi hakkında en iyi bilgiyi yine Aşağıpınar yerleşmesi vermektedir. Aşağıpınar bu dönemde büyükçe bir köy ya da kasaba olarak düşünülebilir. Burada olağan çiftçilik uğraşılarının yanı sıra bazı zanaatların da yapıldığı anlaşılmaktadır. Bunların arasında en ilginci kuzeydeki dağlık bölgeden getirilen malahit işlikleridir. Malahitten çok sayıda silindirik, ya da kurs biçimli boncuğa Aşağıpınar’ın hemen hemen bütün tabaklarında yoğun olarak rastlanmıştır. Bu boncukların çakmak taşlarından minik delicilerle işlendiği de anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra Aşağıpınar’da o dönemde tahıl öğütmekte kullanılan öğütme taşları ile çeşitli işlerde kullanılan çakmak taşı aletlerin yapıldığı işler bulunmuştur. Alet çantasının diğer öğeleri arasında kemik ve boynuz aletler, sürtmetaş balta, keser ve keskilere de çok sayıda rastlanır. En ilginç buluntu topluluğunu kilden yapılmış heykelcikler oluşturur. Bunlar genellikle birkaç santim boyutlarında olan ve daha çok kadın, ender olarak da hayvanları betimleyen ve nazarlık gibi kullanıldıkları sanılan, kutsal amaçlı parçalardır. En yoğun olarak ele geçen buluntu türünü ise kilden yapılma çanak çömlek oluşturur. Tümü el yapımı olan kaplarda genellikle siyah ya da koyu kurşuni renkler hakim ise de daha az olarak açık renkli kaplara da rastlanır.

Aşağıpınar’daki yerleşim Meriç kültürünün ilk evreleri ile birlikte sona ermektedir. İlginç olan bunu izleyen ve Anadolu Son Kalkolitik Dönemi ile çağdaş olan bin yıllık zaman içinde ne Aşağıpınar’da ne de çevrede başka hiçbir yerleşim yerinin tespit edilmemiş olmasıdır. Oysa Karanovo VI – Gumelnitsa – Varna dönemi, olarak adlandırılan bu süreç, Bulgaristan tarih öncesi kültürlerinin en zengin, görkemli dönemidir. Bu dönemde özellikle Kuzey Bulgaristan, Romanya ve Moldovya’da çok canlı bir kültürel gelişim olmuş, madencilik hızla ilerlemiş, yerleşmelerin sayısı önemli ölçüde artmıştır. Buna karşılık Doğu Trakya’da bu dönemde olasılıkla göçebe çoban kavimlerin olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemi yansıtan Şeytandere kenarında, diğeri Dokuzhöyük Köyü ile İnece Kasabası arasında yer alan Helvacı Şaban Mevkii’nde olmak üzere iki küçük buluntu yeri bilinmektedir.

€r3N
31-12-2006, 04:00
Kent Toplulukları ve Devletin Ortaya Çıkışı

Tunç Çağı : M.Ö. 3000 – 1200

Anadolu ve Yakın Doğu’da M.Ö. 3. bin yıl, kentleşme sürecinin ortaya çıktığı, yavaş yavaş kent devletlerinin oluştuğu bir süreci temsil etmektedir. Batı Anadolu’da en iyi Truva ile tanınan bu kent kültürleri, artık yavaş yavaş çömlekçi çarkını kullanmakta, yeni oluşan yönetici sınıf toplumun diğer kesimlerinden ayrı olarak sur ile çevrili, küçük de olsa bir iç şehirde oturmaktadır. Ekonomiyi denetleye bir ruhani sınıfın da ortaya çıktığı, anıtsal tapınak yapıları ile belirginleşmektedir. Gerek dini, gerekse yönetici sınıf tarafından beslenen uzman zanaatkar, usta ve bürokratlar da bu dönemde ilk olarak karşımıza çıkar. Anadolu’da bu gelişme olurken, Balkanlarda kırsal ve daha çok çobanlığa dayalı göçebe bir yaşamın olduğu bilinmektedir.Büyük bir ihtimalle bu çoban topluluklarının gereksinimlerini karşılayan küçük pazar yerleşmesi nitelikli tek tük yerleşmeler de vardır. Bu yerleşmelerdeki yapılar, ahşap basit yapılar şeklindedir. Genellikle yerleşmeler savunma amaçlı derin bir hendek ve bunu sınırlayan ahşap bir duvar ile çevrilidir. Taş, mimaride hemen hemen hiç kullanılmamıştır. Çömlekli çarkı da gereksinme ve uzman zanaatkarlık olmadığı için Balkanlarda ancak M.Ö. 1. bin yılda kullanılmıştır. Daha çok aşiret düzeninin hakim olduğu bu dönemin sonuna doğru ise Trakya’da siyasi örgütlenme görülür.

Yapılan araştırmalar neticesinde Kırklareli yakınlarında bulunan Kanlıgeçit Mevkii’nde Anadolu Tunç Çağı yerleşmeleriyle tam olarak benzeşen büyük bir yerleşim alanı tespit edilmiştir. Yerleşme taş sur ile çevrili bir iç kala ile bunun etrafında yayılmış aşağı şehirden oluşmuştur. En erken tabakalar, Bulgaristan İlk Tunç Çağı yerleşimlerinde olduğu gibi yerli kap-kacağın kullanıldığı basit ahşap yapılardan oluşan bir köydür. Bunun üzerindeki yapı katında yerleşme, tümü ile yeniden biçimlendirilmiş, Truva surunun daha küçük ölçekli bir kopyası yapılmıştır. Anıtsal bir giriş kapısı olan surun içinde, temenos adı verilen bir iç duvar ile ayrılmış kutsal alan, bu alanda da megaron adı verilen taş temelli tek büyük oda ve ön sundurma kısmından oluşan bağımsız yapılar vardır. İlginç olan husus ise burada yerli çanak çömleğin yanı sıra çok sayıda Anadolu ithal kaplarının da bulunmuş olmasıdır. Bu yerleşimin bir Anadolu koloni yerleşmesi olduğu kuşkusuzdur. Balkanlarda il kez ortaya çıkan bu durum karşısında, neden bu tür bir koloni yerleşmesinin Kırklareli’nde olup, başka yerde olmadığı sorusu akla gelmektedir. Bilindiği gibi İlk Tunç Çağı, madenciliğin yaygınlaştığı, özellikle bakırın stratejik bir madde haline geldiği bir dönemdir. Bu itibarla Istranca Dağlık Bölgesi’ndeki büyük bakır yataklarının Anadolulu tüccar ya da yöneticilerin ilgisini çektiği, burada muhtemelen yerli bir yöneticinin işbirliği ile bir koloni kurulduğu düşünülebilir. M.Ö. 2400 yıllarında kurulduğu anlaşılan bu koloninin, varlığını M.Ö. 2100-2000 yıllarına kadar sürdürdüğü ve çok şiddetli bir yangınla tahrip edildikten sonra, yaklaşın bin yıl boyunca Kırklareli (İl Merkezi) çevresinde bir daha yerleşme olmadığı araştırmacılar tarafından bildirilmektedir.

Siyasi Yapılanma ve Trak Beylikler Dönemi

Demir Çağı : M.Ö. 13 – 6. Yüzyıl

Tunç Çağı gelişim süreci içinde, geniş boyutlu ilişkilerin kurulduğu, büyük göçlerin yaşandığı ve ticaretin ortaya konduğu bir devir olarak dikkat çekmektedir. Yakın Doğu’nun büyük bölümünde olduğu gibi Anadolu ve Ege’de de Tunç Çağı bütün bu bölgeleri yakıp yıkan büyük bir göç dalgasının etkisi ile sona erer. Anadolu’da Hitit, Ege’de Miken uygarlıklarına son veren ve 300 yıl kadar süren bir “karanlık çağ”ı başlatan bu göç dalgasının, Anadolu’yu etkileyen bir bölümünün Trakya üzerinde geldiği sanılmaktadır.

Geç Tunç Çağı, madene duyulan ilginin arttığı, bu nedenle de insan topluluklarının önemli bir güç odağı haline geldiği dönem olarak, güçlü merkezi yapılaşmaların ve uygarlıkların oluştuğu Demir Çağı’nın hazırlayıcısıdır. Tunç Çağı içinde teşekkül etmiş devlet yapılanmaları alt üst olurken, yeni yeni teşekküller kendisini göstermiştir. Trakya’da yapılan çalışmalar, Demir Çağı başlarında bu bölgede çok yoğun, ancak kalıcı nitelikte yerleşildiğini göstermiştir. Nitekim Trakya’ya adını veren Traklar’ın da bu yeniden yapılanma sürecinin ürünü olduğu ve dışarıdan gelerek, Trakya’da iskan eden topluluklar üzerinde şekillenen bir kültür oluşturdukları anlaşılmaktadır.

Traklar, önemli bir Doğu Avrupa ve Kuzeybatı Anadolu uygarlığı olarak, varoldukları uzun zaman süreci içinde önemli ve özgün bir kültürün temsilcisi olmuştur. Ancak yazının önemli ölçüde kabul gördüğü bir klasik dünya anlayışından farklı olarak Keltler, İskitler ve Kimmerler gibi Traklar’da da yazının ısrarla kabul görmediği anlaşılmaktadır. Klasik Dünya’nın barbar olarak adlandırdığı bu insanlar için kalıcı bir yaşam düşüncesinin olmaması ve her şeyin gelip geçiciliğiyle bütünleşen bir dünya görüşü, ticaret ve tarım gibi kayıt sistemlerinden uzak savaşçı, hayvancı ve avcı faaliyetlerin sınırladığı güncel uğraşılar, metafizik bir öykünme içinde olan Trak kültürünü derinden etkilemiştir. Bu nedenle şarkı ve şiire dayalı, doğaçlamalarla can bulan bir kayıt ve aktarım sistemini yeğleyen bu insanların, hareketli yaşamlarına uygun bir iletişim-kayıt sistemini tercih ettikleri sanılmaktadır.

M.Ö. 2000 yılları dolayında şekillenen ve Doğu’dan etkiler aldığı kesin olan kültürlerin gelişimi doğrultusunda, Trak Kültürü’nün Trakya’ya girmesi öncesinde bir takım sentezler sonucu oluştuğu akla uygundur. Trak Kültürü, bu öncü Tunç Çağı oluşumlarını takiben son şeklini M.Ö. 1000 yılları civarında almış olmalıdır. Traklar’ın bu süreçte önemli bir kültürel varlığa sahip olduğu, Antik Çağ kaynaklarında ve özellikle de Homeros’un İlyada ve Odyssiea adlı yapıtlarında Troya’nın müttefiki olarak yer aldığı bildirilmektedir.

Herodotos’un Hintlilerden sonra dünyadaki en kalabalık ulus olarak nitelediği Traklar, aile ve klanlar çevresinde teşekkül etmiş kabilelere dayalı bir toplumsal örgütlenmeye dayalıdır. Trak kabileleri arasında kurulan ittifaklar ve federasyonlar oluşturulduğu ve akrabalık ilişkilerine dayalı kabilesel ast-üst ilişkilerinin esas alındığı bir hakimiyet sisteminin tesis edildiği anlaşılmaktadır. M.Ö. 1000’in sonrasında rahiplik görevini de üstlenen askeri şeflerin etrafında şekillendiği anlaşılan kabile örgütlerinin, daha çok Trakya’nın maden kaynaklarına yakın dağlık kesimlerde yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak güçlü kabileler arasında hiç eksilmeyen hakimiyet mücadeleleri, Traklar’ın geniş boyutlu bir bütünlük sağlamalarının ve tüm Trak kültürel yayılım alanını kapsayan büyük bir devlet oluşturmalarının önündeki en büyük engel olarak değerlendirilmektedir.

M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllar önemli değişimlerin başlangıcı olarak, dış etkilerin Trak yaşamını etkilemeye başladığı süreci temsil etmektedir. Trakya’nın orman ve maden kaynaklarının, özellikle de altın ve gümüşün cazibesine kapılan Yunan kolonizasyon hareketleri önceleri başarısız olmuştur. Traklar'ın sert tepkileri nedeniyle kıyılardan fazla içerilere giremeyen bu kolonileşme çabalarında en önemli faaliyet Aiol ve İon siteleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha sonraki süreçlerde Traklar’ın önemli ticaret çıkış noktaları olan koloni merkezleri, Traklar’dan orman ürünleri, kömür, tuz, maden cevherleri, balık gibi ürünler alırken, seramik, metal eşya, lüks tüketim maddeleri, zeytin yağı ve şarap vermekteydiler. Bu lüks tüketim maddeleri talebi, Trak sosyal yapısı içinde elit tabakaların doğması ve belirli sınıfsal oluşumlardaki değişikliklerin de işaretidir. 6. yüzyıl sonrasında ise işlevi Trak dünyasında ekonomik olmaktan çok, politik bir güç simgesi olan madeni para görülmeye başlar.

M.Ö. 7. yüzyılda önemli bir güç olan İskitler, Yakın Doğu ve Anadolu kadar Trakya’yı da tehdit etmeye başlar. Ancak bu döneme ait buluntular Traklar ve İskitler arasında önemli ilişkiler olduğu ve kız alıp vermeye kadar varan sosyal-politik bir yakınlaşma olduğunu ortaya koyar.Bu noktada, Traklar ve İskitlerin toplumsal ve dini oluşumlarındaki yakın benzerlik de dikkat çekicidir.

M.Ö. 6. yüzyıl, kolonileşme hareketiyle Yunanlılar ve Traklar arasındaki ilişkilerin aktif bir nitelik kazandığı aşama olmuştur. Bu koloni hareketleri için Trak varlığının güçlü olduğu Kırklareli ve çevresi fazla bir dışa açılım göstermemektedir. Kolonizasyon faaliyetinin yoğunluk merkezi Meriç Nehri ağzı ve yakın çevresi, Meriç’in batı kesiminde kalan topraklar ile Çanakkale Boğazı çevresi ve Gelibolu yarımadası olduğu görülmektedir. Daha sonraki süreçte Marmara Denizi’nin kuzey ve güneyinde kalan kıyı kesimleri ile İstanbul Boğazı’nın iki yakası dışında, Doğu Trakya’daki Salmydessos (Kıyıköy) ve bu gün Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısındaki bazı yerleşmelerin adı geçmektedir.


SPOR TARİHİ


TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA HAREKET İHTİYACI VE NEDENLERİ

Bir yaşantı yöntemi olan beden kültürünün kökenlerinin binlerce yıl öncesi ilk insancıl canlıların kendi aralarında itişip kakışmalarından kaynaklandığını biliyoruz.
Hareket , canlılığın tek belirtisi olduğu gibi vücut eğitiminin de önde gelen tek vasıtasıdır. O halde insan hayatı ile bu kadar sıkı bağlılığı olan beden kültürünün gelişimini ilk insanlardan başlayarak araştırmak beden eğitimi ve spor tarihini gözler önüne serecek tek yoldur.
İlk insanın doğa güçlerine karşı tek başına yaşama savaşı verdiği tarih öncesi çağlarda beslenme, korunma, barınma, giyinme çabasına dönük iç güdüsel hareketlerini ve insanın doğaya hakim olmaya yüz tuttuğu dönemden itibaren başladığını gördüğümüz bilinçli hareketlerinin bir başlangıcı olarak saymamak da mümkün değildir.
Biz insanlık tarihinin başlangıcını doğa tarihinin başladığı dönemler değil, insanın doğaya hükmetme yani üretim yaparak doğa ile iş birliği içerisine girmeye başladığı dönem olarak kabul edebiliriz ki bu dönemde insan toplum yaşamına girmiş köy, kent kurmuş, doğaya karşı bir güç kazanmıştır.
Tarihte ilk sporlar savunma ve saldırma gibi ölüm savaşının bedensel eylemlerinden türemiştir. İ.Ö 3000 yıllarında okçuluk-güreş artık spor olarak Mısır ve Sümer uygarlıklarında yapılmakta idi. Binicilik İ.Ö 4000 yıllarında orta Asya’da Türklerin atı evcilleştirmesine kadar gitmekle beraber ilk at sırtında adam heykelinin bulunuşu ile (İÖ 1400 Anadolu'da) yine Türklerde spor olarak yapıldığı görüyoruz.
Yüzme, kürek-yelken gibi su sporlarının Mısır ve Akdeniz uygarlıklarında başladığı saptanmıştır. İlk kanocuların Amerikan kızıl derililerin,kızak ve kayak sporunun kuzey Avrupa’da başlatıldığı Finlandiya’da Heniola yöresinde bulunan bir kızağın İÖ 6500 yılına ait olduğu saptanarak anlaşılmıştır.
Demir çağına girildikten sonra takım sporlarının yaratıldığını görürüz. Yunan site devletlerinin yaşam tarzları ile ileride göreceğimiz gibi beden kültürünü eğitimin başlıca amacı haline getirmeleri ile yarışma sporunun doğuşu başlamıştır.
İ.Ö 766 atletizm-cimnastik
İ.Ö 704 güreş
İ.Ö 686 boks
İ.Ö 600 hentbol
İ.Ö 478 hokey
Ayrıca futbolun TEPÜK adı ile Türklerde, TCHU-CHU adı ile Çin’de HARPASTUM adı ile Roma’da EPİSKYROS adı ile yunanda oynatıldığı görülmektedir.
İÖ 700 lere kadar giden sürede dinsel törenlerde orta ve güney Amerika’da BASKETBOL sporunun yarış sporu olarak başlama tarihleri olarak kabul etmemiz mümkündür.
İnsanlık tarihinin geçmişinde kendisini emniyette hissettiği zamanlarda geçim ve yaşama kaygısından kısmen de olsa kurtulmanın güveni ile insan iç dünyasına yönelebilmiştir. Böylece aşk, sevgi, öfke, neşe, tasa, doğa, kuvvetlerine karşı korku, saygı, şükran , zafer şenlikleri gibi duyguları bugün adına dans dediğimiz hareketlerle ifade etmiştir. Buna tempo ve ritm için davul ve giderek çalgılar yani müzik eşlik etmiştir. Yine insanların ilk dönemlerden günümüze dek bir araya geldiklerinde kendilerince usul ve kurallarına bağladıkları şekilde adına oyun dediğimiz bir bedeni faaliyeti devam ettirdiklerini görüyoruz. Düşünülebilir ki zaman ilerleyip kültür seviyesi arttıkça bu oyunlarda da değişiklikler yapılabilir. Tam aksine aşırı bir tutuculukla hemen bütün toplumlarda ve her devirde aynı şekilde muhafaza edilerek yürütülmüştür.
Çağlar boyunca toplumların düşünce ve kültür kazanmaları ile orantılı olarak vücut kültürü dediğimiz hareketler olduğu insanlığın kazancına yönelik değişimlere uğramaktadır. Bundan sonraki bölümlerde bu anlayışı ve değişimleri daha detaylı olarak göreceğiz. Beden eğitiminin , insanın var oluşundan günümüze dek uygulama düşüncesinin nereden nereye geldiğini ve nasıl olması gereğini iyice kavrayabilmemiz , konumuzun insanlık tarihi içerisinde yaşadığı devreleri araştırıp anlamakla mümkün olacaktır. Beden eğitimini kendisine meslek edinmiş kişiler olarak amacın ve buna dayalı olarak uygulamanın ne olması gereğini kavrayıp benimsemek bakımından da tek yol bu olacaktır.

ORTA VE ÖN ASYA UYGARLIKLARI

Asya’da Vücut kültürünün türlü olaylarının etkisi ile pek belirli bir hal aldığı ya da unutulup gölgede kaldığı zamanlar olmasına karşın Avrupa'dan önce vücut kültürü alanında bir seviye geliştirdiği anlaşılmaktadır.
Bütün ilkel toplumlarda olduğu gibi bu kültürün temeli inançlara ve ibadet formlarına dayanmakta olduğu görülmektedir. Asya’nın vücut kültürünü genelde ötekilerden ayıran özellik adı konmuş bir yarış karakterinin bulunmayışındandır. İlk çağların Yunan vücut kültürünü yarış fikri ile karakterize edilmesine karşılık Asya ülkelerinde sadece fayda prensibine dayanan yarışı kazanmaktan ziyade tabiatın görülür üstünlüğünü meta fizik güçlerle yenmek varoluşun bilincine varmak çabası içinde olduğu görülmektedir. Asya’nın vücut kültürünü ruhu yönetmeyi sağlayan bir ince sanat niteliği vardır. Buna rağmen Orta Asya halklarının vücut kültüründe de birbirine bakışta ayrılıklar göreceğiz.
Eski Türkler'in ilk çağlarda Asya'da kurmuş oldukları uygarlıkların gerçeğe dayanan tarihini tam ve bilimsel bir tarafsızlık içinde yansıtan araştırmalar çok sınırlıdır. Batılı araştırmacı ve tarihçilerin kasıtlı veya kasıtsız olarak Asya halklarını birbirine karıştıran incelemeleri ve uygarlıkların pek çok belirtilerini Türklerden başkasına maletme eğilimleri Türk uygarlığının insanlık tarihi içindeki yerine gölge düşürmekten uzak kalmamıştır. Eski Türk medeniyetleri hakkında ki kaynaklardan Çin belgeleri de kendileri için başarısız geçen savaşlardan dolayı olumlu yargıları yansıtmamaktadır. Bütün bunlara rağmen göç yolları boyunca kendileri ile birlikte gördükleri medeniyetleri önümüzde yapacağımız Asya, Ön Asya, Akdeniz uygarlıları ülkelerin tetkikinde Türklerin etkisini daha iyi bir şekilde açıklıkla göreceğiz.
Türklerin gittikleri yerlere götürdükleri ileri medeniyetleri tarım, madencilik, hayvan besleme gibi faaliyetlerine veya yerli halkın yaşantılarına kazandırdıkları yenilikler, ayrıca kendi geliştirdikleri özel yazıları ile bıraktıkları anıtları ile elimize kadar ulaşan Ergenekon, Manas, Oğuz, Kaan ve Gılgamış destanları gibi eserlerden uygar geçmişlerine tanık olmak imkanı elde edilmiştir.
İleride göreceğimiz bahislerde Türklerin yaptıkları spor türlerini neler olduğunun ayrı ayrı ve daha geniş ölçüler içerisinde inceleyeceğiz.

İRANLILAR:

Türklerde yaşam ile son derece bağlantılı ve onun gereklerine göre kendiliğinden bir gelişme ve değişme gösteren yüksek seviyeli kültür Asya'da komşusu olan Çin ve Hint'te mistik bir görüşle ele alınırken İran’da beden kültürünün savaşa hazırlamak ve iyi bir ordu yetiştirmek yönünde benimsendiğini görüyoruz. İran'lıların diğer ülkeleri ele geçirmek istedikleri gençlik için planlı bir beden eğitimi uygulaması getirmiştir. İranda yalnızca bu amaçla gençlerin eğitilmesi, fizik gücün savaş amacı için geliştirilmesine yöneltilmiştir. Tarihi Herodat'ın anlattığına göre İran'lılar oğullarına beş yaşına kadar ata binmek, ok atmak ve doğru söylemek gibi üç önemli beceri ve erdemi öğretmeğe çalışmışlardır. İranlılar atla ilgili binicilik oyunlarını Türklerde olduğu gibi Çevkan adı ile uygulamışlardır.Bu oyun İran'ın sanat ve edebiyatına büyük ölçüde etki yapmış, güzel minyatürlerin ve kahramanlık destanlarının ilham kaynağı olmuştur.Türklerin bu tipik binicilik oyunu İranlılar tarafından yaygın hale getirilmiş yeni çağa giriş döneminden sonra Doğu'da ve Batı'da pola adı ile düzenli olarak oynanan bir oyun haline gelmiştir. Oyunu en son orjinaline uygun olarak İngilizler Hindistan'dan Batıya aktarmışlardır.

ÇİNLİLER:

Çin beden eğitiminde en eski uygulamacı ülkelerden birisidir. Doğunun vücut kültürü alanındaki etkisini devamlı bilen ülkede Çin'dir.Bu etkiyi Hindistan'dan Pasifik Adalarına kadar görmek mümkündür. Bunlardan Hint'le, Çin'in etkilerini birbirinden ayırmak son derece güçtür. Nedeni ikisinde de vücut kültürünün din adamalarının elinde ve başlangıçta tedavi cimnastiği olarak ele almış olmalarındandır.
Binlerce yıl için vücut kültürüne adını Çin Heksu denilen Kong-Fu sistemi hakim olmuştur. Bu sistemde her hareket isimlendirilmiştir. İlkel karakter taşır. Taoizim Rahiplerinin elinde şekil bulmuştur. Bu sistem de din adamlarının hijyenik amaçlara yönelik esaslar kurdukları bir gerçektir.
Kung-Fu' da baş, kol, bacak, gövde hareketlerinin başlangıç duruşlarında solunum ağız ve burun yoluyla mekanik olarak yavaş, hızla, kesik, sürekli, sert, yumuşak gibi değişiklikleri ile sistem içinde yapılan hareketler TAO dini rahipleri tarafından detaylarına kadar inilmiş bir tedavi metodu ve her hastalığa göre ilaç yerine geçecek hareket reçeteleri düzenlemeğe yarayan bir kaynak niteliğini taşımıştır.
Kung-Fu Çin'de diğer cimnastik hareketlerini teşkil etmiştir.Amaç ruh ve vücudun her türlü huzursuzluklarından ve hastalıklardan arındırılması ve tedavi niteliği taşımaktadır.Sistemin İ.Ö.3000 yıllarında yaşayan HUANG-Tİ' ye ait olması kabullenilmektedir. Bu sistem halkın günlük çalışmalarında, okul programlarında devam ettirilmektedir.Bir başka sistemleri de zayıflara ve yaşlılara uygulanan yorucu olmayan masajla ilgili değişik yöntemleri olan SIAO-LEO dedikleri yöntemdir. Kong-Fu 18 esas hareketten üretilmiştir. Belli başlı niteliği hareketlilik ve parolası da " FİKRİNİ SAKİN VE UYANIK, VÜCUDUNU DİNÇ VE GÜÇLÜ TUT. TANRININ YÜKSEK İDAELİNE ULAŞMAK VE SAĞLAM BİR VÜCUTLA GEREKLİ ENERJİYİ ELDE ETMEK SUKÜNETLE MÜMKÜNDÜR.KENDİNİ AŞIRI YORGUNLUK VE TEMBELLİKTEN KORUN Kİ KASLARIN AKTİF VE UYANIK DAİMA ZENGİN VE YÜCE KALSIN, BÖYLECE DE ZAYIFLIK HİSSETMEYESİN" Telkinine dayanmaktadır. Genelde Çin'de eğitimin unsurlarını altı güzel ve ince sanat dalı teşkil etmiştir.( Müzik, Aritmetik, Edebiyat, Dans, Eskrim ve Araba sürmek ) HUANG-Tİ bunlara ayak topu oyununu avı, güreşi, ok atmayı eklemiştir. Çin yabancı beden faaliyetlerinden kendisine yararlı gördüklerini alarak benimsetmiştir.Daha sonraları İ.S. 1122-249 yılları arasında ok atma ve ata binmenin önem kazandığı görülmüştür.

OK ATMA:
Felsefe ve edebiyat bilimlerinin sporu olarak benimsenmiştir. Kibar ve ince yaşayış tarzı olanların sporu gözü ile bakılmıştır.
Ok atma kendi kendine eğitmenin bir aracı olarak kabul edilmiştir. ayrıca oku havada uçarken elde tutmak gibi üstün refleksi ve dikkat isteyen bir değişik alıştırma şeklinde uygulanmıştır. Konfiçyüs İ.Ö. 551-479 mükemmel bir ok atıcı olarak üne sahiptir. Başarılı bir ok atıcı her halde erdemli bir insandır sözünün sahibidir.

BİNİCİLİK:
TSCHU-ÇU sülalesi zamanından itibaren uygulanmış ve yasa ile zorunlu hale getirilmiş faaliyetti. Türk Asıllı İmparator HİAO'nun (İ.Ö. 900) çok mükemmel bir at ustası olduğu Çin yazılarında belirtilmiştir.

GÜREŞ:
Çin'de en eski spor türü olarak bilinen bir spordur. Türk'lerin ve Moğol'ların güreşleri ile benzerlikleri vardır. Vurma, tekme atma, can acıtma gibi aşırı girişimler yasaktı. Yere fırlatılan güreşi kaybederdi. Güreş yasal bir zorunluk haline sokulduktan itibaren maskeli güreşler akrobatik bir görünüm kazanmıştır. İ.S.6'ncı yüzyıldan itibaren yılın 1. ve 7. ayının 15. günleri tüm Çin şehirlerinde resmi güreş turnuvası günü olarak kabul edilmiştir.

AYAK TOPU OYUNU:
HUANG-Tİ devrinde askeri talimlerde oynatıldığı bilinmektedir. Taktik, teknik kurallara bağlamış 70 değişik vuruş şekli ve hataların neler olduğu tespit edilmiş ve öğretilmiştir. İ.Ö.206-İ.S.200 HAN sülalesi devrinde 25 bölümden ibaret bir futbol el kitabı bile yazılmıştır.
İ.Ö.3. Yüzyılda BUNG-WAN adıyla bu günkü golfe benziyen bir oyunda oynanmıştır. Pola oyunu da Türklerle ilişkilerinin iyi olduğu devirlerde Türklerden sağladıkları cins atlarla saray çevrelerinde oynanmış, kadınların da oyuna katıldıkları görülmüştür.
Çin'de bunları dışında Ağırlık kaldırma,Halat çekme,Akrobasi ve kürek çekme faaliyetşeri de yapılmaktaydı.
HİNTLİLER:

İ.Ö.2000 Yıllarında Ari Irkın bir kolu daha önce geldikleri Kuzey Batı Asya'dan ( İran ve Afganistan üzerinden ) Hint sınırlarını aşmak suretiyle Hindus vadilerine inmişler yerli halkla uzun bir mücadele sonunda tüm ülkeye sahip olmuşlardır. Asya'lılar Avrupa asıllı istilacılardır. Hintlilerin şehir kültürünü yıkmış kendi plan esaslarına dayanan köy sistemlerini getirmişlerdir.
Başlangıçta dans ve pola sporları önemli yer işgal etmiş sonraları yoga hakim olmuştur. Dini bağlılık onu beden dışı ruhi düşünceye itmiştir. Bu bakımdan yogada ruh vücut ve duygular egzersizlere tabi tutulmuştur.
Bu bir nevi ruh disiplini tekniğidir. Yoga vücudun iç ve dış temizliğini hoş görürlü soğuk ve sıcağın en aşırı değişikliklerine dayanıklılığı uzun süreler eziyetli pozisyonlarda sabırla beklemeyi (Acıya rağmen) ölüm sessizliğine kayıtsız şartsız inanmayı, namuslu olmayı şart koşmuştur. Barış severlik, şereflilik, yumuşak huyluluk ve kanaatkarlık gibi erdemlerini ön görür.Güreş, sopa eskirimi, ok atma gibi dünyasal, spor dallarına da rastlanır. Hintlileri etkisi altına alan Bud'a M.Ö.550-480'de yaşamıştır. Hint vücut kültürünü öteki dünyaya duyulan kuvvetli arzunun bir belirtisi, cenneti daha yaşarken elde etmenin, ebedi barış ve kurtuluşa ulaşmanın yolu olmak niteliğini günümüze kadar taşımıştır.

ÖN ASYA MEDENİYETLERİ:

SÜMERLER:

İ.Ö. 5000 yıllarında Orta Asya'dan göçlerle Aşağı Mezapotamya'ya gelip yerleşen Sümerler Ön Asya’da ilk uygarlığı kuranlardır. Sümerler Orta Asya kökenli Türkler de gördüğümüz tüm kültüre sahip bir halk olarak tanınmışlardır. At ve atla ilgili sporların çok eski çağlarda uygulandığını gösteren ilk sanat belgesini Sümerler bırakmışlardır. Bu belgeye göre Bakırdan yapılmış iki tekerlekli dört koşumlu ve sürücünün ayakta durmasına yarayan bir platformu bulunan yarış arabası modeli İ.Ö.4000 yıllarında atlara çektirilen tekerlekli arabanın varlığını ve Türk'ler tarafından binildiğini göstermektedir. Yine günümüze kadar gelen belgelerden anlaşıldığına göre Sümer'ler eski bir güreş türünde de başarılı idiler. İ.Ö.2600 yıllarına ait bir tapınağın kazılarında ele geçen bronz bir eserde iki çıplak atletin karşılıklı olarak birbirlerini kisbetlerinden tuttukları ve yenişmeye çalıştıkları açıkça görülmektedir. Sümerlerin ulusal kahramanı GILGAMIŞ ile ilgili İ.Ö.2000 yıllarında Sümerce olarak yazılan destanın orjinali ele geçmiş bulunmaktadır. Gılgamış Uruk sitesinin mitolojik Kralı Arslan Avcısıdır. Sümer'lerden elimize geçen eserlerde Gılgamış'ın eli ile arslanı öldürdüğünü tasfir eden kabartmaları görülmektedir. Sümer ' lerAsur ve Babillilere yenildikleri İ.Ö.2000 yıllarına kadar egemenliklerini aşağı Mezapotamya'da sürdürmüşlerdir.

ASUR VE BABİLLİLER:

Güneyden gelerek Yukarı Mezapotamya'da hüküm siren Sami kavimlerinden Asur ve Babilliler Sümer egemenliğine son verdikten sonra (İ.Ö.2000) uygarlıklarını iyice kökleştirmişlerdir. Paralı savaşçı bir sınıf devamlı beslenirdi. Bu savaşçıların yetişmelerinde vücut kültürüne büyük önem verilmiştir.Okçular uzak mesafelerden atış talimleriyle, Suvarilerin araba sürücülerinin, mızrakçı ve sapancıların kendi branşlarında alıştırmalarla meşgul oldukları anlaşılmaktadır. Kral ve yönetici sınıflara mensup olanların halk üzerindeki etkilerinin üstün fizik gücü ile orantılı olarak tehlikeli avlara ve savaşlara bizzat katılmışlardır. Genelde avcılığın sportif anlam taşımaktan çok savaş için beceri kazanmak amacı ile yapıldığı, arslan ve kaplan avcılığının krallar için tehlikeli, ancak kaçınılmaz bir spor niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır.
Savaşçı bir kavim olan Asur'larda boks ve güreşin varlığına kanıt olacak belgeler vardır. Şişirilmiş tulumlarla yüzmeyi çok iyi başardıkları Asur kabartmaların dan görülmektedir. Asur, Babil, vücut kültürünü daha çok av ve savaş gibi pratik fayda amaçlarında yönelen genellikle soylu sınıfın ve savaşçıların bu maksatla eğitilmesini sağlayan sınırlı bir kültür olarak nitelemek gerekir.

ETİLER:

İki önemli kıtayı birbirine bağlayan köprü niteliğinde insanlık tarihinin tüm safhalarında gelip geçen ve yerleşen pek çok uygarlıklara zemin olan Anadolu toprakları üzerinde İ.Ö.4000 yıllarında orta Asya'dan göçen hatta Türk olduklarından bahsedilen Etiler Anadolu'nun büyük bir kısmını İ.Ö.1400 yıllarında tamamen ellerine geçirerek uygarlıklarını geliştirmişlerdir.Hükümet merkezleri Kızılırmak yakınında Hattuşaş bugünkü Boğazköy idi.
Savaşçı uygarlıklarında görülen savaş arabaları Etiler’de de görülmektedir. Savaş arabasında da bir sürücü, bir savaşçı, bir de kalkancı olmak üzere üç kişi bulunurdu. Bu arabalar yalnız savaş için değil savaşa hazırlık alıştırması için yarış arabası olarak da kullanılırdı Etiler Güneş Tanrısı Teşup'un şerefine düzenledikleri şenliklerde iki tekerlekli araba ile yarışır birinci gelenin başına Eti kızları tarafından tapınakta kutsallaşmış biradan dökülür, üzerlerine çiçekler serpilir, şarkılar söylenirdi. Bu şenliklerde güreşler, kılıç oyunları at yarışları da yapılırdı. İ.Ö.1360 yıllarında Eti Krallarından TİKKULİ'nin seyisbaşısı tarafından bir atçalık antrenman kitabı yazılmış ve Boğazköydeki kazılarda bulunmuştur. Bu kitapta modern bir antrenman kitabında raslanmayacak kadar mükemmel usüller bütün ayrıntıları ile dile getirilmiştir. Yedi aylık antrenman süreleri içinde atın hergünki koşu mesafeleri, adım türleri , tımarı,yemlenmesi ve banyosu en ince ayrıntılarına kadar açıklanmaktadır. Etiler at ve araba yarışları yanında yüzme, eskrim, atıcılık gibi faaliyetlerde de bulunmuşlardır.Vücut kültürüne önem vermelerinin nedenleri ferdleri savaş için üstün güçte yetiştirme düşüncesine dayanmaktadır.
MISIRLILAR:

Nehir uygarlıklarının en eski ve tipik örneklerinden birisidir.Tarihi geçmişi İ.Ö.3500 yıllarına kadar varan Mısır'lıların günümüze bıraktıkları yazılı belgeler çok azdır.Ancak Tapınaklarında ve mezarlarında ele geçen emsalsiz rölyefler, freksler mezarlarda bulunan çeşitli araç ve gereçler ve diğer kalıntı buluntular ve hiyeroglif metinler vücut kültürü bakımından geniş kaynak teşkil etmektedir. Mısırlıların ölülerinin mezarları Mısır Tarihinin aydınlatılmasını sağlamıştır.
Eski Yunan'lıların batı anlamında güzellik kavramının ölçülerinin yaratmalarında çok önce Mısır'da vücut kültürü bakımından üstün seviyeli bir kültürün varlığı bu kalıntılardan kesinlikle anlaşılmıştır. Mezar odalarında bulunan renkleri solmamış resimler aşağı yukarı 1500 yıllık bir zaman kesimini canlandırmaktadır.Bu resimler ve diğer buluntular Mısır'da vücut kültürünü teşkil eden faaliyetler arasında bugünkü anlamı ile cimnastik hareketlerinin, oyunların, boks, güreş, eskrim gibi mücadele sporlarının su ile ilgili alıştırmaların ve dansın varlığını ortaya çıkarmıştır.İ.Ö. 2650 - 2400 yılları arasında Ptah-Hotep'in mezarında ve Sakara adı verilen yerdeki Mereruka mezarındaki resimler arasında bacak, kas ve bandların esnetme hareketleri görülmektedir. Eski Mısır cimnastiğinde gövdenin eşli ve eşsiz olarak yapılan bütün hareketlerine özellikle esnetmelerine yer verildiği, yüzü koyun yay, köprü, ters köprü, el ve baş üstü dikey duruşa kakma ve köprüye düşmeye varıncaya kadar hareketleri bütün safhaları ile canlandıran resimleri bugünkü teknikten ayırt etmeğe imkan yoktur. Mısırlılar eğlenceli gurup hareketleri denilen alıştırmalara da yer vermişlerdir. Eşli dayanma, itme alıştırmaları, yürüyen eşler üzerinde sırtta denge, uçan balık, dayanmalı ters perende ve Hint cimnastiğinde görülen baş üzerinde dik durma türünden hareketleri canlandıran resimler izlenmektedir. Resimlerin bazılarında top oyunlarına da rastlanmaktadır. 7.5 cm. çapında deriden veya sık dokunmuş ketenden yapılmış zikzak dikişlerle dikilmiş içleri kepek, yosun kurusu gibi maddelerle doldurulmuş toplar Kahire, Berlin ve Londra Müzelerinde saklanmaktadır. Mısırlıların küçük , büyük çemberlerle hareketler yaptıkları da görülmüştür. Küçük çemberler ve ucu kıvrık sopalarla bugünkü hokeye benzer oyun da oynanmıştır. Mısırlılarda koşuda önemli bir yer tutmuştur.
Sopa ile eskrim Mısır'ın tarihi boyunca izlenen bir faaliyettir.Mezarlarda bulunan resimlerin büyük bir kısmı güreşle ilgilidir. Bu resimlerde sistematik bir vücut kültürü ile yarışma halindeki kuvvet denemeleri arasında bir denge göze çarpmaktadır. İ.Ö.2000 yıllarından kalan Benihasan mezarlarında bulunan sayısız ve emsalsiz güreş figürleri aynı canlılığını koruyarak günümüze kadar gelmiştir.400 kadar figür vardır. Biri kırmızı diğeri koyu ten rengine boyanmış güreşçi bir çiftin izlenebilen resimleri bugünkü serbest güreşin bir metod kitabı niteliği ile büyük bir değer taşımaktadır. Bu resimlerde Mısır güreşinin bütün ayrıntılarını güreşçilerin giyimleri, meydana gelişleri, birbirlerini kovalamaları, el ense yoklamaları, denge bozan türlü oyunları, çelmeleri, bacaklara dalmaları, saltonları, kafa kol kapmaları, kravat, köprü gibi oyunları izlemek mümkün olmaktadır. İ.Ö.1400 yıllarında boks'unda Mısırlılarca bilindiği anlaşılmıştır.Ağırlık kaldırma alıştırmalarının yapıldığı da anlaşılmaktadır. Yüzme, kürek çekme gibi sporların nehir boyunca yapıldığı ayrıca kayık üzerinde ellerindeki uzun sırıklarla birbirlerini suya düşürmek ve rakiplerin kayıklarını ele geçirmek için mücadele ettiklerini gösteren resimlerle bu faaliyetin yaygın bir halk eğlencesi olduğunu anlatmaktadır. Dansında son derece gelişmiş bir sanat seviyesini gösteren belgeler vardır. Mısır rahiplerinin güneşi temsil eden tapınağın etrafında güneş sisteminin hareketlerini sembolize eden çok estetik figürlerle dolu bir dansı müzik eşliğinde yaptıkları anlatılmaktadır. İleri seviyede vücut kültürü olmasına karşın yarışma fikrinin bulunmadığı, Yunanlılarda gördüğümüz olimpiyaya benzeyen bir örgütün bulunmadığı anlaşılmaktadır.

YAHUDİLER:

Yahudiler'de vücut kültürü din ve savaş bağıntılı bir gelişme gösterir. Tarihleri göçebelikle dolu bir kavimdirler. Binicilik ve silah kullanmayı hayati bir zorunlulukla uyguladıkları görülür. Ağırlık kaldırımı, taş fırlatma, ok atma, yüzme uzun mesafe koşucuları, güreş ve dansın eğitim aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz.Ağır taşları diz, bel, göz, beş, beş üstüne kadar kaldırma, çalışma ve yarışmaları, sapan denilen kıl Kenevir veya hayvan sinirlerinden yapılmış urganlarla ortasına koydukları bir taşı baş üzerine hızla çevirip bir ucunu bırakmak suretiyle taşı uzağa atma ve hedefe isabet ettirme çalışmaları, zevkle yaptıkları koşular, ok atmalar, kutsal kitaplarına girecek kadar önem taşımıştır. Resmi haberlerin stafet yarışmasında olduğu gibi elden ele koşarak taşındığı yarış arabalarının önünde koşan meslek atletlerinin varlığını görüyorsunuz. Bütün bunlar haberleri çabuk iletmek ve hemen düşmana karşı toparlanmak zorunluluğundan doğan alıştırmalardır. Yüzme de çok sevilmekteydi.

AKDENİZDE KÖPRÜ UYGARLIKLAR:

GİRİT:

İ.Ö.2000 yıllarında Kuzeyden gelen halkın Doğu bölgelerinde yerleşmesi bu bölge ikliminin sağladığı ilk çağların uygarlıkları ile kaynaşarak yeni bir uygarlık dönemi başladığını görüyoruz. Bu arada Girit Adasında saraylar ve villalar kurarak yeni bir şehir kültürü geliştiren bu halkların bıraktıkları eserler bu yüksek kültürün değerini ortaya koymaktadır. Girit Adasının konumu gereği doğu kültürünün batıya açılan penceresi görünümündedir.Bu Ada'da Doğu Kültürü ile Batı kültürünün içi içe kaynaştığı bir gerçektir. İ.Ö.2000 - 1700 yılları arasında süregelen barış dönemi içerisinde Giritte vücut kültürünün üstün bir düzeye çıktığı görülmektedir. Boks, güreş, boğa atlamaları, dans ve araba yarışlarına çok değer verildiği, devamlı şenlik ve yarışmalar düzenlendiği anlaşılmaktadır. Kazılarda ele geçen eserlerdeki resimler ve figürlerden her spor dalında çok güzel hareketler ve teknik geliştirildiği belirgindir. Vücut kültürünün orjinal belirtisi boğa üzerinden yapılan atlamadır. Azgın boğanın saldırısını ona doğru koşarak ve boynuzlarını elle tutup boğanın baş sallanmasından yararlanıp üzerinden ve perende veya salto atmak suretiyle arkasına düşmek ve böylece bu oyunu sürdürmek en zevkli eğlencelerindendir. Bunu başaramayanlar boğanın boynuzlanması ile hayatlarından oldukları gibi, sakat da kalabilirlerdi. Bu denli tehlikeli oyuna kızların da katıldığını belirleyen resimler de ele geçmiştir. Boğa verimin ve bereketin sembolü olarak kabul edilmiştir ve bu bölge uygarlıklarını ortak niteliği olarak Ege, İtalya ve İspanya çevresine sıçradığı günümüze kadar da geldiği bilinmektedir.



YUNANLILAR:

İ.Ö.3000 yıl sonralarında kuzeyden gelen İYONLAR - AKALAR ve DORLAR'ı özellikle Teselya'nın eski yerli kavimleri olan Pelasger'lerle karışımından oluşmuş bir halk olduklarını, İyonların Attik Yarım adasında, Dorlar'ın Peloponez Yarımadasında yerleşerek LAKONYA, MESENYA - ARZOLİZ - SYKİON gibi egemen (şehir devlet) kurduklarını biliyoruz.
Yunanlılarda vücut kültürüne verilen önemi düşünürlerden dinleyelim;
Yunan düşünürü ARİSTO şöyle diyor:
"Cimnastik, hangi hareketlerin vücuda yararlı olduğunu, tabiatın insan vücuduna ölçülü olarak bağışladığı niteliklere göre bunların hangilerinin en iyi ve en uygun düşeceğini araştırma bilimidir."
PLATON İSE ;
" Her canlı varlık iç güdüsü ile daima sıçrama ve zıplamak ister. Bunun kendisine özgü ritmi vardır. Bundan da dans ve müzik doğar. İnsanlar ritm denilen ve seste olduğu gibi alçak ve yüksek perdelerin uyuşumu ile ahengi sağlayan bir düzen duygusuna sahiptirler." Diyerek büyüme ile hareket ihtiyacının dozu arasında bağlantı kurmuştur. Gine Tiamies adlı eserinde " Vücudun hareketi çoğu zaman düşüncenin uyanıklığı ile bağıntılıdır. Yüksek fikir de çalışan ve ödevleri yerine getirmek durumunda olanlar, cimnatik yapmalıdırlar. Yani ruh vücutsuz, vücut ruhsuz çalıştırılmamalıdır." demiştir. Görülüyor ki cimnastiğe daha o devirde bedeni, fikri, ahlaki, hedefler verilmiştir.
Beden Eğitiminin karakter yapıcı gücünü takdir eden eski Yunanlılar acılara kolaylıkla dayanma, dünya nimetlerine karşı aşırı isteklerine köreltme, her şeyden önce asaleti ve diğer erdemlerle bezenme gibi ödevleri cimnastiğin araçları arasında görmüşlerdir. Bu eğitim ideallerini "KALOKAGATHİAİ" kavramı ile ifade etmişlerdir. Bu deyim "GENTLEMEN" kavramının benzeridir.

Yunan vücut kültürü verilen öneme göre 3 döneme ayrılmıştır.

1.DÖNEM:
İ.Ö.10-8 yüzyıl arasıdır.Bu dönem mitolojik kahramanlar ve yarı Tanrılar devridir.Vücut kültürü daha çok soylu kişilere hatta insan üstü varlıklara tanınan bir hak olarak görülüyordu. Homerin İliada'sında anlattıkları bu dönemin vücut kültürüne geniş ölçüde ışık tutmuştur.

2.DÖNEM:
İ.Ö.8-4. yüzyıl başlarına kadar klasik dönem ancak İ.Ö.5. yüzyılda en üstün seviyeye ulaştığını görüyoruz. Artık vücut kültürü tüm vatandaşların ortak malı olmuştur. (SOLON ve LYKURG) un büyük etkileri olmuştur.

3.DÖNEM:
İ.Ö.323'den Romalıların hakimiyet dönemi olarak uzlaştığı ve meslek atletizmin türediği dönemdir. (ÇÖKÜŞ DÖNEMİ)

YUNAN CİMNASTİĞİNİN DOĞUŞU:

Filozof SOLON şöyle diyor: "Beden alıştırmalarını gençliğe yalnız yarışmaların hatırı için tavsiye etmiyoruz. Onları sadece yarışmalara katılsınlar diye zorlamıyoruz.Gençler bu çalışmaların sonucunda kendileri ve vatanları için büyük değer taşıyan erdemler kazanıyorlar. Yaptıkları, iş bütün vatandaşların uğrunda uğraştıkları bir ortak dava ile ilgilidir. Gençler görünüşte çamda, meşeden, zeytin veya defne dalından yapılan fakat anlamında insanların bütün mutluluğunu taşıyan çelenkler uğruna yarışıyorlar. Ben bu mutlulukla ferdin ve toplumun ortak özgürlüğünü, refahını, güvenini, şan ve şerefini bir kelime ile tanrılardan dileyebileceğimiz şeyleri kast ediyorum.
Cimnastik alıştırmaları ve yarışlar vatandaşı bu amaca götürmek için düşünülmüştür.Onların mükafatları da aynı düşüncenin mahsulüdür."Yarışmalar büyük ve ortak toplum davalarımızın, uğraşılarımızın küçük bir örneği , çelenkler de uğrunda mücadele edilen büyük manevi değerlerin küçük maddi sembolleridir. " Bu görüş yunan vücut kültürünü verilen önemi açık ve seçik olarak anlatan bir deyimdir. Ancak görüyoruz ki ,Yunanlılar bu ruh ve inanç devam ettiği sürece tarihte uygarlık rollerini oynamışlar sonra bunun kaybolması ile eski güç ve üstünlüklerinden hiç bir iz kalmamıştır.
Bu dönemde iki ayrı ırkın eski köklü sitesi olan Atinalılarla Ispartalıların özdeki ortak düşüncelerine rağmen uygulama tarzlarındaki ayrılıklarını görmekte yarar var.

ATİNALILAR:
İyon kökünden idiler vücut kültürü ruh ve fikir eğitimi ile aynı paralelde yürütülmüştür.Solon Atinalıların yalnız becerikli, çalışkan, dayanıklı birer savaşçı olmalarını değil aynı zamanda fikir eğitimi bakımından da üstün bir seviyeye ulaştırılmalarını istemiştir.Atina’da kızlar vücut çalışmalarına katılmazlar erkek çocuklar PALESTRA'larda devletin resmi öğretmenleri tarafından eğitilirlerdi 18 yaşına gelince EPHEBE sıfatını alırlar ve GYMNASYUM'a devam ederlerdi.Burada vücut çalışmaları ile birlikte bilimsel alanlarda yetiştirilirken iki yıllık savaş eğitiminde tabi olurlardı.(Askerlik görevi , ata binmek - arazide savaş oyunları - uzun yürüyüşler ve mukavemet koşuları ).

ISPARTALILAR:
Isparta yasaları kısa fakat özlü konuşma, sağlam ve keskin iş yapısı emreder.En güçlü savunucusu filozof PLATON'dur.Devlet ve kanunlar adlı eserde bu ruh açıkça görülür.
Çocuk doğuştan devlete aittir.Sitenin yaşlılarından kurulu bir komite doğan çocuğu kontrol eder uygun görürse vatandaşlığını ilan eder görmezse idam ederdi.Yedi yaşına kadar annesinin yanında eğitilir sonra kampa alınır çok sert bir eğitimi tabi tutulurdu.Fikir eğitimi çok gerekli görülen alanlarda yapılır. PAİDONOMOS denilen gençlik önderlerinin gözetiminde askerliğe hazırlayıcı çalışmalara sevk edilirdi.En önemlisi koşularda disk, cirit atma, eskrim, boks, güreş, top oyunları, gençlerin her yönlü yetişmelerini sağlar her on günde bir çıplak olarak uzmanların yaptığı bir sınav ile idman durumları kontrol edilirdi.On iki yaşlarından itibaren iç çamaşır giyilmezdi.Saman ve saz üzerinde yatarlar ancak çok sert havalarda kuru yaprak ve ot döşeyebilirlerdi.her yılın belli bir gününde ARTEMIS tapınağında halk önünde meydan dayağı atılırdı.Bağırmak değil iç çekmek bile yasaktı.Bu çok sert eğitimle OYMPİA oyunlarının ilk ikiyüz yılında şampiyonların çoğunluğu Ispartalılar arasından çıkmıştır.Tüm çalışmalar müzik ile yapılır silahlı dans oyunları yapılırdı.Otuz yaşına kadar süren bu tip eğitime mecbur tutulurlardı. İngiliz BERTRAND RUSSEL ilimden bekleyeceklerimiz adlı yapıtında "eğitimin iki amacı vardır.Bir taraftan zekayı geliştirmek öte yandan iyi vatandaş yetiştirmektir. Atinalılar birincisine önem vermişlerdi, Ispartalılar ise ikincisine Ispartalılar galip geldiler fakat Atinalılar hafızaları fethettiler. " demiştir.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik