askerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
askerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2007 Pazar

Kanuni'nin Belgrad Kadısına Gönderdigi Ferman

Kanuni'nin Belgrad Kadısına Gönderdigi Ferman
Kanuni Sultan Süleyman, 1389 yılında Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesi’nde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısı’na gönderdiği "İnsan Hakları Fermanı" nda şöyle buyurmaktadır:
Devlet askerleri (Sipahiler), biçilmeyip el ile yolunan ottan zorla vergi alırlar imiş, kaldırdım. Askerler, ev yakınında bulunan bağ, bahçe ve bostanlardan yemeklik için üretim yapanlardan para almak isterler imiş, almasınlar, yasakladım. Boş yerlere tarla açanlardan, ihya edenlerden vergi alınmasın. Nehir üzerlerindeki dolap ve karaca değirmenler, yeni yapılmış olsalar dahi fazla vergi alınmasın. Askerler, tarla ürünlerini satmak için, halka pazar yerine götürmelerini isterler imiş, pazara götürülmesin, teklif dahi edilmesin. Askerler ‘boyunduruk hakkı’ diye vergi almasınlar. Askerler savaşa gitseler, geride kalan mallarını köy halkından güvenilir adamlar korusunlar. Yeni evlenen yeniçerilerden ‘gerdek hakkı' diye vergi alınır imiş, bundan böyle alınmasın. Savaş esnasında bile askerler eve girip arı kovanlarına dokunmasınlar. Ve yerleştiği yerde, evleri önünde, sancakları altında kendi geçimleri için ürettikleri arı kovanından dahi vergi alırlar imiş. Onu dahi göresin. Başka kovanlık olmayıp, evleri yanında ve sancakları altında olan kovandan dahi vergi aldırmayasın. Kovan hakkı bahanesi ile askerler savaş esnasında bile bu bahaneyle evlere girmekten men eylensin. Bu husus için şikayet ettirmeyesin.

10 Mart 2007 Cumartesi

Fatih'in Hırıstiyan Askerleri

İstanbul’un fethine dair her şey tartışıldı. Asker sayısı, karadan yüzdürülen gemilerin ebadı, fetih gününün tarihi…. Ama Fatih’in ordusunda yer alan, evlad-ı fatihanla yan yana savaşan binlerle ifade edilen Hıristiyan asker hiç tartışma konusu olmadı.

Osmanlı Ordusu’ndaki Hıristiyan askerler bu gün tespit edilmiş olmamakla birlikte çok tartışılmayan, gündeme gelmeyen bir konu. 1432 tarihli Arvanit (Arnavut Sancağı) defterine dayanarak çok eski tımar sistemini inceleyen Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti tarafından yerli Hıristiyanların önde gelenlerine tımar verildiğini görür. Tarih biliminde bu önemli bir buluş olarak kayda geçer. 1952 yılında Belleten dergisinde kaleme aldığı makaleyle bunu akademik dünyaya duyurur. İnalcık’ın hayat hikâyesini ve görüşlerini ihtiva eden, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Tarihçinin Kutbu (söyleşi Emine Çaykara) adlı kitapta anlattığına göre bu tez profesörlüğünün kapılarını açmıştır. Peki, bu tez neden önemlidir?

“Osmanlı Devleti Balkan’da mevcut aristokrasiyi kılıçtan geçirmemiş, aksine tımar vererek Bulgar, Sırp, Arnavut senyörünü yerinde bırakmış, işbirliği yapmış onlarla. Böylelikle Osmanlı Balkanlar’da yüksek sınıfı tımar rejimine sokarak Osmanlılaştırmış ve Müslüman olma şartı koymamıştır.” İşte bu yüzden, İstanbul 1453’te kuşatıldığında Fatih’in ordusunda pek çok Hıristiyan asker vardır.

Tımarlı sipahiler toprak yönetiminin bir parçasıydı. Yükselme döneminden sonra eski popülaritesini yitirse de İstanbul’un fethi tarihinde Osmanlı Devleti’nin en önemli askerî kuvvetlerini teşkil etmekteydi. Sistem bir yönüyle toprağın işlenmesini ve ürün alınmasını sağlarken, diğer yönüyle de devletin asker ihtiyacının karşılanmasını sağlıyordu. İnalcık, Tarihçi’nin Kutbu’nda sistemi şöyle anlatıyor: “Osmanlı Sırbistan’a, Arnavutluk’a, Bulgaristan’a gittiği zaman, diyelim 20-30 köyü olan bir soylu asker var; Osmanlı 30 köyün 20’sini elinde bırakmış, fakat kendisini tımar, zeamet sahibi olarak kaydetmiş defterlere. Başlangıçta dinlerini değiştirmesini de istememiş. Mesela Arnavutluk’ta eski Hıristiyan feodallerin yüzde 35’i Osmanlı tımar sipahisi. Bu, Osmanlı yayılışını, egemenliğini kolaylaştıran bir yöntem. Vesikalarda birkaç nesil tımar sahiplerini Hıristiyan olarak görüyoruz.” Peki, sonra ne oluyor. “Müslümanlarla savaşa gidip gelmek onları İslam’a ısındırıyor; ordunun sahada namazgahta namaz kıldıklarını görüyor, zamanla Müslümanlaşıyorlar. Öyle ki, Hıristiyan tımar, zeamet sahipleri arasında sancakbeyi olanlar var, sonra Müslüman oluyorlar.”

Farklı kaynaklar Osmanlı Ordusu’nda yer alan Hıristiyan askerlerin sadece tımarlı sipahiler grubunda yer almadığını gösteriyor. Graf Marsigli, 1934 tarihli “Osmanlı İmparatorluğu’nun Zuhur ve Terakkisinden İnhitatı (Gerileme) Zamanına Kadar Askerî Vaziyeti” başlıklı çalışmasında sefere çıkan Osmanlı ordusunun sadece kapıkulu askerleri ve tımarlı sipahilerden ibaret olmadığını belirtiyor. “Bunların dışında Kırım Hanlığı’na ve salyaneli (Eflak ve Boğdan) eyaletlere bağlı askerler ile Fransız, Ulah ve Moldovalı askerler de Osmanlı ordusu ile birlikte sefere katılırdı.”

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin İstanbul’un Fethi maddesinde konuya ilişkin birkaç satır bulmak mümkün. “Osmanlı ordusunda bilhassa toprak altında tünel kazan (lağımcı) grup arasında 300 kadar Sırp madencinin bulunduğu, ayrıca Alman, Bohemyalı, Macar ustaların görev yaptığı belirtilir. Silah ve teçhizat yönüyle çok kuvvetli olan orduda asıl gücü Anadolu ve Rumeli tımarlı askerler teşkil etmekteydi.(Prof. Dr. Ferudun Emecen)”

Dr. Erhan Afyoncu, sorularla Osmanlı İmparatorluğu kitabında yağma için gelmiş olan Hıristiyanlara işaret ediyor. “Osmanlı askerleri şehre durdurak bilmeden saldırıyorlardı. Fatih ilk olarak azapları ve ordusundaki Hıristiyanları surlara saldırttı. İşin en garibi Avrupalı Hıristiyanlardan Bizans’a birkaç yüz kişilik yardım gelmişken, Osmanlı ordusunda Alman’dan Macar’a, Hırvat’tan Sırp’a kadar binlerce Hıristiyan vardı. Hatta ganimet almak umuduyla şehre saldıran bu Hıristiyanların içerisinde Rum kökenli olanlar bile bulunuyordu...”

Yıldırım Beyazıt’la Ankara’da savaşan Timur, Osmanlı ordusundaki Hıristiyan askerleri diline dolamaktan geri kalmaz, sırf bu nedenle Osmanlı ordusunu kâfir ilan etmeye kadar gider. Fethettiği topraklarda kalıcı yönetimler kurmak peşinde olan Osmanlı için Hıristiyan askerlerin pek sorun edilmediği anlaşılıyor. Yüzbinlik orduda sayısal ve etkinlik bakımdan bir şey ifade etmeyen Hıristiyan asker, Osmanlı kurumsallaşmasının tamamlanmasından sonra (Kanuni dönemi) görülmez. Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi birkaç asır içinde zaten hepsi Müslüman olmuşlardır.

Bu konuda alıntı yapılacak pek çok kaynak olmakla birlikte neredeyse tüm çalışmalar Halil İnalcık’ın o meşhur çalışmasına dayanıyor. En büyük heyecanı Balkan halkları yaşamış. Çünkü Osmanlı devrine köle olarak girmediklerini, askerî sınıfta Osmanlı ile beraber olduklarını öğrenmişlerdir. Fakat tımar sisteminin bir sonucu olarak İstanbul’un fethinde binlerce Hıristiyan askerin katılmış olması, bizim için çok bir anlam ifade etmiyor olmalı ki popüler bir karşılığı, fetih günlerinde hatırlanmışlığı yok. Ayrıca herkesin söz söyleyebileceği bir alan olmayıp, Halil İnalcık konunun neredeyse tek otoritesi konumunda.

Konuyu tarihçilerle konuşmak istediğimizde bunu daha iyi anlıyoruz. Osmanlı Tarihi ile ilgili kapsamlı bir kitabı da bulunan, daha çok toplumsal tarih çalışmalarıyla da bilinen bir tarihçiye soru yönettiğimizde “Halil İnalcık’ın söylediği üzerine bir şey söylemek ya da onu tasdik etmek bize düşmez” diyor. Ünlü bir başka tarihçi de ‘binlerce’ sözüne itiraz etmekle birlikte “hocayla ihtilaflı duruma düşmek istemem” diyerek görüş vermek istemiyor.

Büyük saygı duyduğunu belirtip Halil İnalcık’ın söylediklerine açık olarak şerhini koyan kişi Osmanlı ve İslam Hukuku uzmanı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz oluyor. Akgündüz’e göre bomba yapımı, köprü inşası, istihbarat gibi teknik ve destek hizmetlerinden yardımcı kuvvet olarak Hıristiyanlar kullanılmıştır ama savaşan grup tamamen Müslümanlardan ibarettir. Akgündüz, Osmanlı askeriye sisteminde Hıristiyan ve Yahudilerin cizye vererek askerlik hizmetinden muaf kılınması geleneğinin Tanzimat’tan sonra bile korunduğunu, ancak ittihatçılarla bozulduğunu söylüyor.

Akgündüz, Halil İnalcık’ın bu yorumuna katılmıyor. Bunun bir araştırmadan çok ‘teori’ olarak nitelendirilebileceğini söylüyor. Büyük hürmet beslediği hocaya bu konuda katılmamasının sebebini hocanın İslam Hukuku alanında herhangi bir yetkinliği olmaması olarak gösteriyor. Akgündüz, Osmanlı tarihini anlamada İslam Hukuku çalışmalarının çok önemli olduğunu belirtirken, Halil İnalcık da bu durumun zaman zaman eksik yorumlara yol açtığını dile getiriyor. Bir sempozyumda Halil İnalcık’la ayaküstü bir görüşmesinde, bu görüşlerini kendisine ilettiğinde her zaman olduğu gibi olgunlukla karşıladığını da ekliyor.

Eğer İnalcık haklıysa bir dua da onlara göndermek gerekiyor. Toprağınız bol olsun!


BALKANLAR’I ANLAMAK iÇiN OSMANLI OKUYORLAR

Anadolu’dan önce Balkanlar’a yönelen ve orada kendine özgü bir sistem kuran Osmanlı, kurduğu sistem ve sağladığı barış (Pax Otamana) ile bugün dünyanın ilgi odağı. Amerika’da okutulan ülke tarihlerinin başında Osmanlı geliyor. Prof. Dr. Cemal Kafadar’a göre bunun basit bir nedeni var. “6 asırlık olaysız Balkan sistemini anlamak.” Prof. Dr. Halil İnalcık’la birlikte Amerika’da bu ilginin doğuşuna sebep olan Prof. Dr. Kemal Karpat’a göre yakın tarihte yaşananlar gözleri Osmanlı’ya dikti. “Son 15-20 yıl içinde Balkanlar’da ve Rusya’da çöküntüler meydana geldi ve buralarda milliyetçilik ortaya çıktı. Sovyetler’in bütün gayretlerine rağmen orada yaşayan 130-140 kavimi 70 sene boyunca asimile edememesi ve nihayet bu rejimin çökmesinden sonra yeni cumhuriyetlerin ortaya çıkması şu düşünceyi doğurdu: Sovyetler bütün imkanlara sahip olmasına rağmen bu milliyetleri memnun edemedi. Diğer taraftan Osmanlı’ya bakıyorsun; çeşitli milliyetlerden kurulu olmasına rağmen 600 sene ayakta durdu.” Üstelik Balkanlar’da 1990’dan sonra olaylar aynı meseleyi şiddetli ve aktüel bir şekilde ortaya çıkarmış, Sırp Boşnak’ı Hırvat Sırb’ı, Makedon Arnavut’u öldürmektedir: “Bakıyorsunuz ki Osmanlı’da bu yok. Osmanlı döneminde Balkanlar’da ve Rusya’da bu gibi milliyetler arasında kavgalar olmadı. İşte bu nedenle, ‘Osmanlı bu kadar farklılığı bir arada nasıl tutabildi, anlayalım bunu, nesi vardı bu adamların’ demeye başlandı.”

25 Şubat 2007 Pazar

Medya - Asker : Kim kimi kullanır?

Sabah'ın eski sahibi Dinç Bilgin'in 28 Şubat'taki medya - asker ilişkilerine dair sözleri Türkiye siyasetinin dününü olduğu gibi geleceğini de aydınlatacak gibi görünüyor. Özetle şunları söyledi Dinç Bilgin:
Ahmet Taşgetiren

# "28 Şubat döneminde her şey zıvanadan çıktı. Söylenmemesi gereken şeyleri söyledik, yapılmaması gereken şeyleri yaptık. Gazeteler, patronları ve yönetimleriyle hadlerini aştılar. Hükümet yıkıp hükümet kurmaya başladılar. Enerji başta olmak üzere bütün kamu ihaleleri medya patronlarına dağıtılır oldu. Medya patronları köpek balıkları gibi her tarafa, her şeye saldırdılar. Her patronun bir bankası vardı. Ben de bunun dışında kalamadım."

# "O devirde bir psikolojik harp vardı. Devletin bazı kademelerinde uzman kişilerce bir plan hazırlanıyor ve uygulama devreye sokuluyordu. Birileri bildirileri size uçuruyor ve yayınlamanızı istiyor. Siz de yayınlamak zorunda kalıyorsunuz. O dönemde her gazetenin askerle teması vardı. İlk önce Ankara büroları devşiriliyordu. Onlar da merkez mutfağı etkiliyorlardı."

# "Andıç olayında Hürriyet'in yayınladığı haberi biz de yayınladık. Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar ve Altan kardeşler hakkında 'Abdullah Öcalan'dan para aldılar' söylentilerine inanmadım ama gazetemi andıçın hazırlandığı merkezden ve kamuoyundan korumak durumundaydım. Hürriyet gazetesi bu haberi yayınladığı için biz de vermeye mecbur kaldık. Ancak şimdi baktığımda doğru yapmadığımızı görüyorum."

# "Kendi menfaatlerimiz için DSP- MHP- ANAP Koalisyon Hükümeti'ni destekledik. Bazı şeyler refleks haline gelmişti. Eski cesur Sabah'ın yerini konformist Sabah almıştı."

Bilgin'in seçtiği kelimeler çok dikkat çekici. Mesela "devşirilme" tabirini kullanıyor. Ne demek bu? Bir devletin veya grubun çıkarı için kullanılmak üzere alınıp, eğitilmek ve görev vermek demek.

Osmanlı'nın devşirme yoluyla alıp yetiştirdiği ve kendi hizmetinde kullandığı Hristiyan çocukları vardı mesela.
Osmanlı'nın son dönem tarihinde Jön Türkler'in, Fransa veya başka Avrupa ülkelerinde "Karşıt devşirme" haline getirildiği ve kendi ülkelerine karşı kullanıldığı anlatılır.
28 Şubat süreci... Askere özel bir misyon yüklenişi... Bu süreçte medya mensuplarının devşirme haline getirilişi ve kullanılışı...
Medya mensuplarının devrişilmeye mukabil bir bedel olarak ihaleler üzerine çöreklenmesi...
Bu elbet görülen bir şeydi; ama "itiraf"ın tadı başka. Bir büyük medya grubunun patronu, öteki grubun durumunu da ifşa edecek nitelikte itiraflarda bulunuyor.
Bakın şu sözlere:
-O devirde psikolojik harp vardı. Devletin bazı kademelerinde uzman kişilerce bir plan hazırlanıyor ve uygulama devreye sokuluyordu.

Bakın şu sözlere:
-Gazeteler, patronları ve yönetimleriyle hadlerini aştılar. Hükümet yıkıp hükümet kurmaya başladılar. Enerji başta olmak üzere bütün kamu ihaleleri medya patronlarına dağıtılır oldu. Medya patronları köpek balıkları gibi her tarafa, her şeye saldırdılar. Her patronun bir bankası vardı. Ben de bunun dışında kalamadım."

Olayın aslında pek çok mağduru var:

1. Gazeteler: Gazetecilik haysiyetini ayaklar altına almışlar.

2. Askerler: Medyanın çıkar hesabı için kullanılmışlar.

3: Siyasetçiler: Asker - medya işbirliği içinde bedel ödemişler.

4. Millet iradesi: Bir oyuna kurban gitmiş.

5. Laiklik adına heyecanlananlar: İhaleler üzerine köpek balıkları gibi saldıranların ekmeğine yağ sürme görevi üstlenmişler.

6. Türkiye: Tek parti dönemi, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve.... 28 Şubat... Sancılar, ameliyatlar altında nice on yıllar... Bir türlü tekerleğin yerden kesilmemesi, uçamayış, hep yere kapaklanış...

7. Ülkenin geleceği: Türkiye hala 28 Şubat sendromundan kurtulmuş değil. Türkiye hala laikliği tartışıyor. Türkiye hala inanç özgürlüğüne vurulan prangaların esareti altında... Türkiye hala millet iradesinin kuşku ile karşılandığı bir ülke.

İtiraflar, siyasi bilinci yükseltiyor.
Olayların sıcak ortamında ve herkesin taraf olmaya zorlandığı şartlarda görülemeyen gerçekler gün yüzüne çıkıyor. Yaşananları daha iyi anlama imkanı kazanılıyor.
Çünkü Türkiye'de bazı şeyler kroniktir. Bin kere tartışılır, yaşanır, düşülür, kalkılır, gene yaşanır...
Ali Baransel medyanın "Esas duruş" halini anlatmış 12 Eylül'de...

12 Eylül'ün patronu Kenan Evren de anlatmıştı esas duruşa geçenleri, hatta gel gel edenleri...

Şimdi yok mu "Yedekte asker var" diyenler?

Şimdi yok mu Org. Yaşar Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı'nın, Org. Özkök'ten farklı olacağı umuduna oynayanlar?

Belli ki Org. Özkök, pek çok laik vatandaşımızı kesmedi. Birkaç köşe yazarı Org. Özkök'ü birkaç kere çarmıha gerdi, bıraktı.

-Arasıra esip gürlemeyen askerden Genelkurmay başkanı mı olurmuş!
Bu halet-i ruhiyeyi kaç köşede okursunuz sık sık!
Yeter ki, asker "Heey, yok mu orada kimse?" desin, köşeciklerden başını uzatan uzatana olur. Hele patron için ucunda dev ihaleler gözüküyorsa...

Dinç Bilgin'in itirafları, medyada "Ah nasıl da yapmışız bu işleri" gibisinden epeyce göz yaşı üretti. Peki acaba askeri kesimde nasıl karşılandı? Özellikle şu "ihalelere köpek balıkları gibi saldırma" ifadeleri? Ben asıl onların duygularını merak ediyorum.

Erol Simavi "Biz sistem içinde birinci kuvvetiz, çünkü askeri müdahaleleri bile biz yaptırırız" demişti Özal'a meydan okurken...

Bence, askeri müdahale ve medya ilişkisinde kim kimi kullanır sorusu yabana atılır bir soru değildir.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik