bağımsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2007 Pazar

BAYRAĞIMIZIN DERİN ANLAMI

Türk Bayrağının rengini şehitlerin kanından, ilhamını da kan gölüne yansıyan ay ve yıldızdan aldığını biliyoruz.

Fakat bayrak hakkındaki bu bilgi, bayrağın taşıdığı kutsal anlamı, o anlamdaki sembolizmi, ondaki derinliği ve yüceliği anlatmaya yetmez.

Bilindiği gibi, genellikle Hıristiyan milletlerin bayraklarında Haç şeklinde semboller yer almaktadır. Müslüman milletlerde ise Hilal görünmektedir.

Haç, Hazreti İsa ( a.s.)'nın çarmıha gerilerek haç şeklinde şehit edildiğine inandıkları için Hıristiyanlar onu sembol olarak alırlar.

Peki ya Hilal? Müslümanlarca sembol olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden gelmektedir? Dolunay (Bedir) ayın ondördüncü gecesindeki haliyle daha parlak olmasına rağmen niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf şekil sembol almıştır? İşte burada Hilal'in gücü burada çıkmaktadır. Çünkü Hilal, Haç gibi doğrudan şekil

olarak alınsaydı Dolunay kullanmak daha uygun olurdu. Halbuki "Hilal" şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Bu anlamı da "ALLAH (c.c.)" isminden almıştır. Bilindiği gibi Arapça aslında Hilal kelimesinde;

1 "He",

1 "Lam",

1 "Elif",

1 "Lam" harfleri bulunmaktadır. Yani 1 "He", 1 "Elif" ve 2 tane "Lam" bulunmaktadır. Bu harflerin ebced hesabıyla rakam değeri de:

. "He

. "Lam"

. "Elif"

. "Lam"

. Toplam Olarak =99

ALLAH (c.c.) kelimesinde yine bir "Elif", iki "Lam" ve bir "He" ile yazılmaktadır. Bu harflerin de değeri yine ebced hesabıyla toplandığında yine 99 rakamını verir. Her iki kelimede harfler değişmediği için rakam değerleri de değişmiyor. Yani Hilal yazarken ALLAH ( c.c.) isminin harflerini kullanıyoruz. 99'da Esma-ul Hüsna'yı temsil eder. Öyleyse bu iki kelimeyi bilhassa sembolik olarak birbirinin yerine kullanmak mümkündür. O halde Bayrak üzerine ALLAH ( c.c.) yazacak yerde, aynı ismin eş değerlisi olan Hilal'i koymak hem anlamlı, hem inançlarımıza daha uygundur. Çünkü inancımıza göre, "ALLAH ( c.c.)"ı sembol olarak bile ifade etmek mümkün değildir. Aksi halde putperestlerin düştüğü hatayı

tekrarlamış oluruz. Bu sakıncadan dolayı "ALLAH ( c.c.)" ın zatı ve ismi tenzih edilerek, o ismin harf ve ebcedi bakımından eş değerlisi olan "Hilal" sembol yapılmıştır. Mademki sembolik anlam taşıyacaktır o halde Hilal yazmaktansa Hilalin şeklini yapmak arasında hiç fark yoktur. Aksine sembol olarak Hilal şekli daha uygun, daha anlamlıdır. Böylece Hilal'in,

sembol olarak seçilmesinde şu mantık silsilesi görülmektedir: ALLAH (c.c.) à Hilal (isim) à Hilal (şekil) ALLAH(c.c.)'ın birliği (Tevhid) inancı ve bu inancın La ilahe İllallah

(ALLAH (c.c.) tan başka Tanrı yoktur) formülüyle ifade edilen manası böylece Hilal şeklinin içinde sembol olarak ifadesini bulmuştur. Bilindiği gibi bazı İslam ülkeleri bayrağında, özellikle Suudi Arabistan doğrudan doğruya Kelime-i Tevhid'i yazarak sembole gidilmeden bayrağına koymuştur. Ancak birtakım manaların sembol ile ifadesi, sözle ifadesinden daha derin ve anlamlıdır. Hilal'in kucağındaki Yıldız, Hilalde olduğunun aksine doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Ancak bu şekil yine Arapça "Muhammed" yazısının şeklidir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed ( s.a.v.) Efendimizin ismi yazıldığı zaman birinci "mim" in başı, "ha" harfinin dirseği, ikinci "mim" in kıvrımı ve "dal" harfinin alt ve üst kanadı beş

tane çıkıntı meydana getirir ve tam bir yıldız şeklini alır. Zaten İslam' ın şartları da beş tanedir. Hilal ALLAH ( c.c.) inancını, yıldız Peygamber'e bağlılığı dile getirir. ALLAH (c.c.) inancı, amentü ile bildirilen iman şartlarının temeli olduğu için iman esaslarının hepsi bu

sembolle ifadesini bulmuş olur. O zaman Hilal iman şartlarını, yıldız da İslam' ın şartlarını remz (sembol) olarak dile getirir ki, bayraktaki bu iki sembolle, ay ile yıldızla İslam dini bütün yönleriyle ifade edilmiş olur.

Claude Farrere dilimize "Türklerin Manevi Gücü" adıyla çevrilen eserinde (s.36) Hilal şekli üzerinde durarak bu şeklin Türklerin hayatında nasıl bir önem taşıdığını anlatmaya çalışır: "En mükemmel gemiler, yarım ay şeklinde amiral gemisinin etrafına sıralanmıştı. Evet, yarım ay şeklinde... Ve hilal şekli gerçekten Müslüman, gerçekten Türk olan herkesi heyecandan titretmeye yeter!..." diyerek Türk toplumunun hayatında örf ve geleneklerin ne kadar köklü bir yeri olduğunu anlatır.

İstiklâl marşımızda,

"Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal."

"Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?"

Mısralarında bayrağın ve hilalin şahsına dile gelen hitap, aslında doğrudan doğruya ALLAH ( c.c.)'a niyazdır. ALLAH (c.c.)'dan, artık bu millete rahmet ve merhametiyle nazar etmesi istenmektedir. Zaten


"Ruhumun senden ilâhî şudur ancak emeli;"

mısrasında bu dilek daha açık bir dille ortaya konmaktadır.

Hilal sadece bayrağımızda değil, kandil geceleri yapılıp dağıtılan ayçöreğinde de görülür. Camide ve kışladaki ders nizamı da, Mehter Takımının nöbet vurma sırasında aldığı şekil de hep Hilal şeklidir

11 Mart 2007 Pazar

Milli Mücadele'de Anadolu Kadını

Millî Mücadele'nin destanlaşan birçok erkek kahramanı bilinir; ama kadın kahramanları fazla bilinmemektir. Oysa Anadolu kadını, Millî Mücadele'nin her safhasında vazifesini yerine getirmiştir.
93 Harbi'nde Rusların eline geçen Aziziye tabyalarının kurtarılmasında. Nene Hatun ismiyle nam salan Anadolu kadını, Millî Mücadele'de battaniyeyi evlâdı yerine mermiye örten Kara Fatma'yla sembolleşiyordu. Anadolu kadını evlâtlarını çeşitli cephelerde savaşması için yetiştiriyor gibiydi. O çoğu zaman, cepheye gönderdiği evladının yüzünü bir daha görmüyordu. Ama o her şeyden önce bir anaydı; ana yüreği evlâtların ölmesine tahammül edemiyordu. Merhametliydi ve merhameti herkesin evlâdnaydı.
Hamdullah Suphi Tanrıöver, bir gün: "Anneciğim, gazetede okudum. Bir tabur asker donmuş bir göl üzerinden geçerken buzların altında kalmış." der. Bunun üzerine "Eyvah!" diye bir çığlıkla karşılaşır Tanrıöver. Annesinin can evinden vurulduğunu görünce, onu yatıştırmak için, "Anneciğim yanlış anladın, buzlar altında kalan Türk taburu değil, Rus taburu..." deyince, annesi: "Olsun evlâdım. Sen daha baba olmadın, evlât sevgisini belki bilmezsin. Ben dünyadaki bütün çocukların annesiyim." der.
Merhameti bu derece yoğun olan Anadolu kadını, vatanı işgale maruz kalınca, soluğu cephede aldı. Yıllarca süren savaşlarda, babasını, eşini veya oğlunu şehit vermiş olan Anadolu kadınları, vatanın işgal edilmesi üzerine mukaddes değerlerinin muhafazası için, kendisi de bizzat cepheye gidip savaştı. Anadolu kadını, yazdığı destanın 'cephe sayfasında' eksik olmasın istiyordu. Millî Mücadele, Anadolu kadınının kahramanlık hikayeleriyle doludur:
Bu kahramanlardan biri Tayyar Kadın'dır. O, Osmaniye'nin Raziyeler Köyü'ndendi, asıl adı Rahime'dir. Tayyar Kadın, Kilikya'da Albay Arifin 11. Tümen'inde savaşmıştı; 1920 Şubat'mda gönüllü milislerle Hasanbeyli Tüneli'nde Fransızlara saldırıp, onlardan seksen tüfek, iki makineli tüfek almışlardı. Tayyar Kadın, savaşta ölen iki kişiyi de sırtında taşımıştı. Çevikliğinden dolayı ona Tayyar Kadın adı verilmişti. 1920 Haziran'ında Osmaniye'de Fransız istihkamına yapılan hücuma o önderlik etmişti. Ve bu karargahın önünde şehit düşmüştü.
Millî Mücadele'deki kadın kahramanlardan biri de Emire Ayşe Aliye'dir. "Birçok kişide bulunmayan şecaatle, Aydın'da duman ve kanlar
içinde çiğnenmemek için boynundaki ziyneti satarak bir tüfek tedarik eden kadın" diye anlatılıyor Emire Ayşe Aliye. Kendisine, "Harbe niçin girdin?" diye sorulduğunda; "Yunan, Aydın'a gelmeden önce ahun paramı boynumdan atıp martini aldım ben. On beş gün evvel düşman Nazilli'ye geçti. Geçtiği yerleri yakıp yıkmaya başladı. Dayanamadım. Köylü, büyük adamlar, 'Silâhı olan alsın çıksın.' dedi. Aldım martini, ben de çıktım. Üç dört gün sonra harp başladı. Köylü bana, 'Ya martini bize ver, ya harbe git.' dedi. Aldım martini, köyümden gittim." diyor.
Millî Mücadele'de savaşan kadınların yanı sıra, cephe gerisinde çalışan adsız kadın kahramanlar da vardı. Fotoğraf karelerinden tanıdığımız; omzunda top mermisi, kağnılarla cepheye mermi, mühimmat ve erzak götüren kadınların yaptıkları destanlaştırılacak işlerdendir.
Anadolu kadını cephedeki çalışmalarının yanı sıra, cephe gerisinde yardım toplama vb çalışmalarda da erkeklerle yarışmıştır. Bunlardan biri Hilal-i Ahmer'in(Kızılay), organize ettiği himmet toplantısında görülür. Bu organizasyonda Ankara erkeklerinden bin lira toplanabilmişti. Kadınlardan daha az, en fazla yüz lira toplanabileceği tahmin ediliyordu. Ancak umulmayan bir şey olmuştu. Kadınlar bu konuda da erkeklerden geri kalmamış, bin lira toplamaya muvaffak olmuşlardı. Bu yardım toplantılarından biri de, Kız Öğretmen Okulu salonunda yapılmıştı. O toplantıda konuşma yapan Halide Edip toplantıya katılanlardan birini şöyle anlatıyor: ("Ben epeyce konuştuktan sonra, basma entarili bir kadın yanıma geldi. Anlaşılan gözleri pek görmüyordu. 'Nerede, nerede? diye sordu. Ben yanına varınca, kollarını boynuma doladı. Kalbinin attığını duydum. 'Senin ne dediğini anladığımı söylemek istiyorum. Benim Darü'l-Muallimat'ta (Kız Öğretmen Okulu) bir kızım var. O da hizmet edecek. Ben fukara bir çamaşırcı kadınım. Onu okutabilmek için her gün çalışıyorum . O da bir gün öğretmen olacak. Benim oğlum Çanakkale'de şehit oldu. Ağlamıyorum. İşimi bırakmıyorum. Çünkü o zaman kızımı okutamam. Fakat hep yeni savaşlardan söz ediyorsun Çanakkale'de ölenleri hiç söylemedin!' dedi ve göğsünden bir lira çıkararak 'Hilâl-i Ahmer'in yaralılarına...' diye uzattı. Karşı karşıyaydık. Birbirimizin gözünün içine bakıyorduk. Boynuna sarıldım. Yanaklarından öptüm ve gözlerimizden yaşlar boşandı."

Anadolu kadını, askerî savaşların yerine, ekonomik, kültürel ve sosyal savaşların yaşandığı günümüzde de kültürünün muhafazasını temin için kolundakini, kulağındakini ve parmağındakini seve seve ortaya döküyor. Tarihteki hemcinsleri gibi, destansı sayfalara yenilerini ekliyor
Oğlunu Çanakkale'de kaybetmiş, ancak vatanının kurtulacağına olan inancını kaybetmemişti Anadolulu anne. Hayata dört elle sarılmış, dişinden tırnağından artırdığıyla çorbada tuzunun bulunmasını istiyordu. Oğlunu şehitler ordusuna vermişti, kızını muallimler ordusuna hazırlıyordu, kendisi de var gücüyle çalışıyordu. Savaş devam ediyordu, hem de yıllardır devam ediyordu. Balkan Harbi, İtalyan Harbi, Çanakkale, Galiçya, Sarıkamış, Yemen, Sina derken düşman Anadolu'nun içlerinde ilerliyordu. Erkekler cephede destanlar yazıyordu. Ancak hayat da devam- ediyordu. Hem cephe gerisinde kalanların, hem de cephedeki-lerin doyurulması gerekiyordu. Anadolu kadını toprağı sürüyor, ekiyor, biçiyordu. Elleri yarılmıştı, ayakları nasırlaşmıştı, yüzü esmerleşmişti. Tanrıöver, Halide Ediple Anadolu kadınının bir karşılaşmasını şu şekilde nakletmektedir:
"Halide Edip, Millî Mücadele'nin başında Kalaba Köyü'nden gelen bir kadının yaz toprakları gibi çatlamış ellerine dikkatlice bakmıştı. Köylü kadın bunu gördü ve 'İçerinin karışıyım, dışarının erkeğiyim. Bu el yumuşak kalsın, beyaz kalsın olur mu?' dedi. I Evet o eller beyaz kalamazdı, yumuşak I kalamazdı. Çünkü o eller saban tutuyor, tarla sürüyordu. Tohum ekiyor, ekin biçiyordu. Mermi taşıyor, tetik basıyordu. Yağmur-çamur, kar-kış demeden çalışıyordu. Onun, elleriyle, kaşıyla, gözüyle, ağzıyla, burnuyla uğraşacak zamanı yoktu. Bu bilmediğinden değildi. Elbette o da biliyordu, süslenmeyi, | giyinmeyi, kuşanmayı. Ne zaman ne yapacağını biliyordu. 'Gözün goca olursa süzersin, ağzın goca olursa büzersin, burnun goca olursa nidersin?' diyordu. Farkındaydı elbette güzelliğin, güzelleştirecek şeylerin. Ancak buna zaman kalmıyordu. Çünkü o kendi veciz ifadesiyle, 'içerinin kadını, dışarının erkeği' idi."
Anadolu kadının katlanamaya-cağı bir şey daha vardı: Dinine dil uzatılması ve küfredilmesi. "Türk'ün Ateşle İmtihanı"ndzn öğrendiğimiz kadarıyla, işgal yıllarında azınlıklar vapurlarda her zaman ikinci mevki için bilet aldıkları halde birinci mevkide yolculuk yaparlarmış. Güçlerini işgal kuvvetlerinden alırlarmış. Yine bir defasında azınlık kadınlarından biri, hâdise çıkarmıştı. Biletine uygun yerde oturmak istemiyordu. İlgililer duruma müdahale edip onu biletine uygun yere gönderirken, o küfürler savuruyordu. Bundan sonrasını Halide Edip'ten dinleyelim: "Çıkarken kadının tekrar dine ve imana sövmesinden dolayı, o zamana kadar bir köşede oturan ihtiyar bir kadın, birdenbire bayıldı. Çantamdaki kolonya ile başını, bileklerini ovdum. Biraz kendine geldi; fakat durmadan ağlıyordu. 'Benim gibi ak saçlı ve beş vakit namazında bir kadın dinine küfür edildiğini duyarsa ne yapabilir?' diyordu." Bunları diyor ve bir şey yapamamanın üzüntüsüyle kahroluyor, buna dayanamayıp bayılıyordu Anadolu kadım. Evet bayılmıştı ninemiz. En güçsüzünün, en yaşlısının yaptığı buydu. Dinine saldırılması bayıltacak kadar ızdırap veriyordu Anadolu kadınına.
Anadolu kadını, kendi topraklarının galip devletler tarafından işgal edilmesine mânâ veremiyordu. Artık üzerine gelinmesini istemiyor, rahat bırakılmasını istiyordu. Ancak onlar nifak tohumlarını atıp gidiyorlar, tekrar geri geliyorlardı. Millet-i sadıkayı tahrik edip isyan ettiriyorlardı. Asırlardır sulh içinde yaşayail' insanları birbirine düşman ediyorlardı. Fatma Nine, Yunanlıların kendi köyünü yakması üzerine, "Bütün evleri yakmayın, hiç olmazsa yaşayanlar için bir dam bırakın, burada ne işiniz var?" diye seslendiğini, ancak kendisine, "Bizi Avrope yolladı." dediklerini anlatıyor ve Halide Edip'e şunları söylüyor: "Bana bak kızım, o Avrope denilen adama söyleyin, biz ona fenalık etmedik. Biz biçare köylüleri rahat bıraksın."
Anadolu kadını bayrağına düşkündü. Nasıl düşkün olmasın ki, bayrak, hürriyetin ve bağımsızlığın sembolüydü. Vatanında bayrakları dalgalanmayan bir ülkenin esir olduğu aşikârdı. Bu kadınlardan birisi, bayrak sevgisini "Türk'ün Ateşle İmtihanı''nda şöyle anlatıyor: "Yavrucuğum, ben Usküp'ten beri beş göç gördüm. Ay yıldız nereye giderse peşinden gittim. Mutlaka onun altında ölmek istiyordum. Balkan Harbi'nden sonra İstanbul'dan çıktım. Anadolu'nun, Kabe toprağı olduğuna inanırdım ve oraya kâfirlerin gireceğine inanamazdım. Onlar gelince şaşırdım. Bir mucize bekledim. Zafer haberi geldiği zaman Yunanlılar hâlâ şehirdeydi. Ay yıldız gelmeden ölmekten korkuyordum, sonunda bizimkilere kavuştum. Ben onlara sarıldım, onlar bana sarıldı. Ay yıldızın arkasından geldiğimi söylediğim zaman beni bayraktarın arkasından yürüttüler."
Anadolu kadını, askerî savaşların yerine, ekonomik, kültürel ve sosyal savaşların yaşandığı günümüzde de, kültürünün muhafazasını teinin için kolundakini, kulağındakini ve parmağınkini seve seve ortaya döküyor. Tarihteki hemcinsleri gibi, destansı sayfalara yenilerini ekliyor.

26 Şubat 2007 Pazartesi

Orta Asya Türk Tarihine Genel Bir Bakış

Altın Orda hanı Özbek’in neslinden gelenler tarafından yeni bir hanlık kurulmuş, bu hanlığa katılanlara Özbek adı verilmişti. Yeni oluşum Ebul Hayr Han idaresinde iken doğudan gelen Kalmuk ve Oyrat gibi kabilelerin hücumuna uğramış, bu saldırıların birinde ölünce birlik bir an tehlikeye girmişse de torunu Muhammed ?eybani, 1500 yılında Buhara merkezli hanlığını kurmayı başarmıştır. Doğudaki Çağatay siyasi varlığı tamamen ortadan kalkarken, Timur oğulları da siyasi mücadeleyi kaybederek Hindistan çekilmişler, orada Babür Devletini kurmuşlardır. İran’daki bir başka Türk asıllı devlet olan Safevilerin ve kuzey doğularından Kırgızların baskıları üzerine çok kısa zamanda büyük alana yayılmış olan ?eybani Hanlığı, 1510’da Muhammed ?eybani’nin ?ah İsmail ile yaptığı bir savaşta ölümü üzerine zayıfladı. Hatta Harezm bölgesinde aynı hanedan üyeleri, bir kısım Türkmen grubunu(Yamud) da yanına alarak Hive Hanlığını tesis ettiler(1511). Böylece Batı Türkistan’da iki Özbek devleti hüküm sürmeye başladı.

1450’lerden itibaren Özbeklerden ayrılarak bozkırlarda ayrı bir siyasi ve etnik oluşum meydana getiren Kazaklar, 1520’lerde Kasım Han’ın önderliğinde Volga ve Hazar ‘a kadar bütün kabileleri bünyelerine almışlardı. Onların da kuvvetlenmelerini Kalmuklar engelliyordu. Diğer taraftan XV. asrın ikinci yarısından itibaren iyice zayıflayan Altın Ordu Devletinin mirasçısı hanlıkların(Kasım,Kazan,Kırım, Astrahan ve Sibir gibi) birbirleriyle mücadele etmesi, III.Roma İmparatorluğu fikriyle ortaya çıkan Rusların işini kolaylaştırıyordu. 1552’de Kazan 1556’da Kasım hanlıklarını işgal ederek, doğu yönüne doğru harekete geçti. Daha sonra Kalmuklarla işbirliği yaparak Kazak topraklarına doğru ilerledi. Kalmuk baskısı üzerine zor durumda kalan Kazakların Küçük Cüz’ünün hanı Ebul Hayr’ın işbirliği ve yardım talebini iyi değerlendiren Ruslar, geniş Kazak bozkırlarında ilerlemeye başladılar.

Buhara ve Hive hanlıklarının yanında Fergana bölgesinde kalan Özbekler 1710 yılında Hokand Hanlığı adı verilen bir siyasi oluşum meydana getirdiler. Bu birliğe Rusların baskına uğramamış olan Kazakların Ulu Cüz’ü ve Altaylardan Tanrı Dağlarına gelen Kırgızların da önemli bir kısmı katılmıştı.

Orta Asya’nın genelinde Kalmuk, Cungar istilaları kendi aralarında geçinememeleri gibi dertlerle uğraşırken, Ruslar, 1580-1600 arasında Sibir Hanlığını ortadan kaldırdıktan sonra Sibirya istikametinde çok rahat bir şekilde ilerlemişlerdir. Bu arada Kossakların Rus hakimiyetini kabul etmeleri, onlara büyük katkı sağlamıştı. Nitekim bundan sonra 1714 ve 1716 yılları arasında Orta Asya’nın derinliklerine keşif heyetleri gönderdiler. Fakat, ilk keşif heyetleri Hive hanı tarafından etkisiz hale getirilmiştir.

Bu arada İran’daki idare Safevilerden bir başka Türk hanedan ailesi Afşarlara geçti. Nadir ?ah, Buhara ve Hive hanlıklarını teker teker işgal etti. 1747’de ölümü üzerine adı geçen hanlıklar tekrar bağımsızlıklarına kavuştular. Bundan sonra özellikle Merv ve Horasan bölgeleri için başlayan mücadele bu bölgelerde yaşayan Türkmenlerin zarar görmesine sebep olmuştur. XIX. Yüzyılın başlarında başlayan Buhara ile Hive rekabeti eskisinden daha kuvvetli bir düşmanlığa dönüştü. Neticede her iki hanlık da aşırı derecede yıprandı. 1820’lerde Türkmen bölgesinden Hive’ye doğru yolculuk yapan Muravyev’in maksadını dahi anlayamadılar. Ruslar artık hazırlık yapıyorlardı. Orta Asya’yı işgal edeceklerdi.

Buhara Hanı Haydar ?ah (1801-1826) İstanbul’a elçiler göndererek Padişaha biat ettiğini Osmanlı hakimiyetine girdiğini bildirerek yardım istemiştir. Osmanlılar ise Ruslardan çekindiği için uygun bir dille kabul edemeyeceğini bildirmiştir. Ayrıca Hive ve Hokand’lılarla Rus tehlikesine karşı iyi geçinmesini tavsiye etmiştir.

Rus İstilası

Kırım Savaşında (1854-56) Rusların güneye doğru ilerlemesi durdurulunca Ruslar, alt yapısını hazırladıkları Türkistan işgaline ağırlık verdiler. 1847’den 1852’ye kadar Irgız ve Turgay boylarındaki bir çok kaleyi alan Ruslar, 1852’de Gulca anlaşması ile Orta Asya’nın istilası için gerekli hazırlıkları tamamladılar. 1852’deki Rusların Akmescit (Kızılorda) hücümu Hokandlılardan Yakub Bey tarafından başarı ile önlendi ise de daha sonra fazla kuvvet ve özellikle topçu ateşi sayesinde Perovski tarafından işgal edildi. Bundan sonra Akmescit Rus kuvvetlerinin toplandığı önemli bir üs olarak kullanılmaya başlandı. Kırım Savaşından başarısız bir şekilde çıkan Ruslar, Kafkas orduları kumandanı Baryatinski, Milyutin’in de yardımları ile askeri reformlar yaparak ordularını Türkistan’ı işgale hazır hale getirdiler.

Hanlıklar kendi aralarında gereksiz mücadeleye devam ediyorlardı. Bu sırada Hokand Buhara rekabeti kızışmıştı. Dolayısıyla yaklaşan Rus tehlikesinin farkına varamadıkları gibi güçlerinin çok önemli kısmını kaybettiler. Özellikle Buhara Emiri Muzaffereddin (1861-1885), Hokand Hanlığının topraklarının bir kısmını işgal ve ilhak etti.

Askeri hazırlıklarını tamamlayan Ruslar, savaş için bahane yaratarak 1 Mayıs 1864’te harekete geçtiler. Ekim 1864’te Çimkent düştü. Arkasından 23 Haziran 1865’te Taşkent’i ele geçirdiler. 22 Mayıs’ta Alim Kul’un yaralanması üzerine hanlık kuvvetleri çözülmüştü. Ertesi günü yapılan anlaşma ile Hokand Hanlığı Rusya’nın egemenliğine girdi. Hokand’lıların vaktinde yardım talebini kabul etmeyen Buhara Emiri Muzaffereddin, paniğe kapıldı. Petersburg’a gönderdiği elçiler yolda tutuklandı. Kendisi de Rus elçilerini tutuklamıştı. Bunun üzerine harekete geçen Rus kumandan Çernyayev, Çizak’da başarısız olunca görevinden alındı ve yerine General Romanovski atandı. 8 Mayıs 1866’da ansızın bir hücuma kalkan Ruslar, önce Hocend’i işgal ettiler. Buhara Emiri barış teşebbüsünde bulunmasına rağmen Ruslar durmadılar. Ağır bir tazminat ödenmesini talep edince Buhara hanı kabul etmediği gibi İstanbul’a ve Hindistan’daki İngiliz Valiliğine elçilerle mektuplar göndererek yardım istemiş, ancak gerekli cevabı alamamıştır.

Rus işgali hızla devam ederken 1866 yılının Ağustos ayında Petersburg’da bir seri toplantılar sonucunda işgal ettikleri toprakları Rusya’ya ilhak ettiklerini açıkladı. Bir sene sonra da Türkistan Genel Valiliği kurulup başına General Kaufman tayin edildi. Bu valiye 1868 baharında Buhara Emiri yeniden barış teklifinde bulundu ise de yine anlaşma şartları çok ağır olduğu için kabul edilmedi. Savaş yeniden başlayınca 2 Haziran 1868’de Buhara kuvvetleri ağır bir yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Emir Rusların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. 1860’da İranlıları bozguna uğratan Türkmenlerin lideri Kuşid Han , son Rus hücumunu önlemek için harekete geçmiş; fakat, Buhara kuvvetlerinin yenildiğini duyunca geri dönmüştür. Yapılan anlaşmaya göre 500 bin ruble savaş tazminatı ödenecek ve Buhara topraklarının üçte ikisi Ruslara geçecekti. Ayrıca Buhara Emiri’nin kontrol ettiği topraklarda başta ticaret olmak üzere her türlü Rus faaliyeti serbest olacaktı.

Buhara Hanlığı’nın düşmesinden sonra sıra Hive’ye gelmişti. Hive, aslında her zaman Rusların önünde önemli bir engel teşkil etmiştir. Çünkü Hazar Denizi ile Aral Gölü arasında etrafı çöllerle çevriliydi. Ayrıca, üzerlerine tertiplenen birkaç Rus seferi başarı ile önlenmişti. Hazırlıklarını tamamlayan Ruslar, Hive hanı Said Muhammed Rahim (1864-1910)’in barış teklifine aldırmadan dört koldan harekete geçtiklerinde , han İstanbul’a ve Hindistan’a elçi göndermiş, o da Buhara Hanı gibi gerekli desteği alamamıştı. Mart 1873’te başlayan Rus hücumları Hive’ye ulaştı ve Mayıs sonunda şehir kuşatıldı. Fazla direnemeyen şehire giren Ruslara, Yamud Türkmenleri teslim olmayıp geri çekildiler. Bunun üzerine onları takip eden Rus kuvvetleri kadın çoluk çocuk demeden binlerce Türkmen’i katlettiler. Bununla yetinmeyen Ruslar, Hivelileri ve Türkmenleri savaş suçlusu görerek 2 milyon 2 yüz bin gibi çok ağır bir savaş tazminatını ödettirdiler.

XI. yüzyılda Oğuzların büyük kısmının Selçuklular idaresinde batıya doğru kaymasından sonra geride kalanlar, eskiden olduğu gibi kabileler halinde Türkmenler olarak yaşamaya devam ettiler. XIII. Yüzyılda Moğol istilası sırasında epey zayıflasalar da Hazar’ın kuzey doğusunda hayatlarını devam ettirenler rahat bir dönem geçirdi. Horasan ve Maveraünnehir’de yaşayan Türkmenler, Moğol ve Timurlular idaresinde girerken Mangışlak civarındaki Türkmenler yol üzerinde olmadıkları için XVII. Yüzyıl ortasına kadar rahat hayat sürdüler. Kalmuk hücumlarından onlar da zarar gördü. Bir kısmı Hive Hanlığına bağlanırken, Nadirşah’a tabi olan önemli kütleler de vardı.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısndan sonra yine İran’daki ve Hive’deki Türk kökenli devletler tarafından baskılara maruz kaldılar. 1835’ten itibaren Merv bölgesine doğru yayılmaya başladılar. Hive ve İran’daki Kaçar hanedanının sürekli hücumlarına maruz kalan Türkmenler, 1855’te Hive hanının ağır bir baskınına uğramışlardı. Ancak, Türkmenler, Hive hanını öldürdüler ve galibiyet elde ederek, onların hakimiyetinden kurtuldular. Müstakilliğe kavuştular. Fakat, İran’daki Kaçar hanedanının hücumları 1860’a kadar sürmüş, bu yılda onları da yemişlerdir.

Hive’nin de düşmesinden sonra Rusların egemenliğine girmeyen 1860’tan beri bağımsız yaşayan Türkmenler kalmıştı . Kırım Savaşı sonrası Orta Asya’ya yönelen Rusların, 1859 yılında hazar’ın doğu sahilindeki Balkan körfezinde kale kurduklarını görmekteyiz. Bu kaleyi üs olarak kullanan Ruslar, ileri hareketle bir çok Türkmen yerleşim yerini tahrip etmişlerdir. Daha sonra Hokand ve Buhara’nın işgali ile uğraştıkları için Türkmenlere fazla baskı uygulayamadıkları anlaşılmaktadır. 1869’da bu hedeflerine ulaşınca Türkmenler üzerine yöneldiler. 1871’e kadar Hazar’ın bütün doğu kıyılarını zaptettiler. 1873’de Hive’ye doğru yapacakları sefer için yol üzerindeki bütün Türkmen kale ve köylerini yakıp yıktılar. Nur Verdi Han, Hive’ye gidip Ruslara karşı Seyyid Muhammed Rahim Han ile görüşmüş ise de onların hücumlarını durduramamışlardır. Hive’nin işgalinin tamamlanması üzerine Yamud Türkmenleri üzerinde büyük katliam yapan Ruslar, 1874’de Kafkas Ötesi Valiliğini kurdular. Valiliğe getirilen Lomakin’in uyguladığı kurnaz politika sonucu bazı Türkmen beyleri Rus hakimiyetini kabul etmeye başladı. Bunun üzerine Kuşid Han ile Nur verdi Han Ruslarla savaşa karar verdiler. Rus Generali Lomakin, 1878 sıralarında Göktepe’ye doğru Kızıl Avrat kalesine kadar ilerlemişti. Türkmenler geri çekilerek hücumlarını boşa çıkarmışlardır.

Bu arada Kuşid Han ölünce Nur Verdi Han, Türkmenlerin başına getirilmişti. Toplanan meclis sonuna kadar Ruslarla mücadele kararı verdi. General Kaufmann’ın doğudan hücum ihtimalinin belirmesi üzerine Nur Verdi Han, Merv’de kalmış, oğlu Berdi Murad Han’ı Göktepe’de görevlendirmişti. 1879’da Ruslar, Ermeni asıllı General İ. D. Lazaryev’i başkumandan olarak atadılarsa da adı geçen şahsın Türkmenistan içlerine ilerlerken ölmesi üzerine üzerine yardımcısı eski kumandan Lomakin geçmiştir. Lomakin ileri harekatla aynı yılın haziranında Göktepe yakınlarındaki Bendesen kalesini ele geçirdi. Nihayet 9 Eylül 1879’da Göktepe’ye korkunç bir hücum başlattılar. Ağır top ve makineli tüfek atışlarıyla sivil halkı katleden Ruslar, Türkmenlerin ani hücumu üzerine zor durumda kaldılarsa da Berdi Murad Han’ın bir top mermisi ile parçalanması üzerine kaçabildiler. Zaten topçu ve mitralyöz atışları ile ağır kayıplar vermişlerdi. Dolayısıyla Ruslar savaş meydanından rahatça kaçabildiler ve Hazar kıyısına kadar çekildiler. Göktepe’deki Türkmen başarısı Orta Asya’daki Rusların yenilmezlik unvanını yok etmişti. Bu başarı Avrupa başkentlerinde ve İstanbul’da yankı uyandırmıştır.

Merv’de doğuda Kaufmann tarafından gelebilecek bir saldırı için kalan Nur Verdi Han, İzgent’te savaş meclisi toplamış ve alınacak tedbirleri görüşmüştü. Ticaret yollarının üzerinde olan ve varlığı ile diğer Türk kökenli topluluklara örnek olabilecek Türkmen ülkesini ele geçirmekten Ruslar asala vazgeçmek niyetinde değillerdi. Yeni hazırlıklara başlayıp komuta değişikliğine gittiler. General Skobelev atandıktan sonra ilk iş olarak Kafkaslardan yeni birlikler getirdi ve Nisan 1880’de Hazar’ı geçerek Türkmen topraklarına girdi. Bu arada Nur verdi Han, 5 Mayıs’ta ölünce oğlu Mahtum Kulu han seçildi. Tıkma Serdar idaresinde Türkmen ordusu karşı koymaya çalıştı ise de topçu ateşi altında bir şey yapamadılar. Ekim başlarında Bami’ye gelen Skobelev, 1 Ocak 1881’de harekete geçerek Yengi Kale’yi aldılar. Göktepe’ye mayın ve toplarla saldıracaktı. Rusların döşediği mayınların çok geç farkına varan Türkmenler ağır zayiat verdiler. Ama yine yılmamışlardı, ne varki 25 Ocak’taki hücumda çok büyük bir katliama uğradıktan sonra Göktepe’yi düşmanlarına kaptırdılar. Kaçan Türkmenler, 1884 yılında Rus tabiyetine girmeyi kabul etmişti. Türkmenlerle daha fazla mücadele eden Ruslar onları çok sıkı kontrol etmişlerdir. Derhal geniş topraklarında pamuk ekimine başlandı.

Tarihleri M. Ö. 201 yılına kadar giden Kırgızlar, asırlarca varlıklarını devam ettirmişler, genellikle Orhun bölgesinde kurulan büyük Türk devletlerine bağlanmışlardır. 1700’lü yıllarda Kalmuk, Cungar , Oyrat baskılarından dolayı Altay’ların kuzeyindeki yerlerini terk ederek Tanrı Dağlarına göç ettiler. Bugünkü torpaklarına yayıldıkları gibi az sonra burada kurulacak olan Hokand Hanlığına bağlandılar. 1855 yılında Kazakistan’ı en doğu ucuna kadar istila eden Ruslar, bugünkü Almatı şehrini Vernıy adıyla kurmuşlardı. Dolayısıyla yakınlarındaki Kırgızlarla da temas ettiler. Ruslar, Kazaklara Kırgız adını verdiği için gerçek Kırgızlara Kara Kırgız demişlerdir. Hokand hanlığı Rusları eline düşünce Kırgızlar da Rus tabiyetine girmek zorunda kalmışlardır.

Çarlık Rusyası İdaresinde Orta Asya

Rusları Orta Asya’yı kolayca istila etmelerinin şüphesiz pek çok sebebi sayılabilir. Fakat, bunların en önemlisi bölgede yaşayan Türk topluluklarının merkezi bir devlet kuramamalarıdır. Osmanlı İmparatorluğunun birlik ve beraberlik için yaptığı telkinleri hiç dikkate almamışlardır. Birbirleri ile uğraşarak zayıf kalmalarına yol açmışlardır. Ayrıca etrafı düşman devletlerle çevrili olduğu için ticari açıdan gelişemediler. Avrupa ve diğer dünyadaki ilerlemelerden haberdar olamadılar. Dolayısıyla bu kapalı kalış gerekli atılımların yapılmasını engelledi. Neticede cehalet ve fakirlik disiplinsizlik yüzünden, üstün silahlarla donanımlı Rus orduları karşısında kahramanca çarpışmalarına rağmen başarılı olamadılar.

Türk ülkelerini işgal eden Ruslar önce idari sistemlerini değiştirdi. Önce Başkırt ve Kazak ülkeleri yeni uygulamalara maruz kalmıştır. Orenburg’da merkez valiliği kuran Ruslar, Kazak ve Başkırt idari sistemlerini düzenlediler. İdarecileri kendileri tayin ediyordu. Özellikle Rusya’ya hizmet edecek kişileri seçiyorlardı. Zaten ekonomik açıdan perişan halde olan halk, onların koyduğu ağır vergilerle daha da zor duruma düşürüldü. Ayrıca binlerce Rus göçmeni getirerek yerleştirmeye başladılar. Rus idaresine karşı ilk ayaklanma Kazaklar arasında 1783 yılında Sırım Batur önderliğinde patlak verdi. On beş sene süren ayaklanma Rusların daha fazla müsamaha ve işgali durduracaklarına dair söz vermeleri üzerine sona erdi. Aslında yine de kolonileştirme bütün hızıyla devam ediyordu. Onbinlerce kilometre karelik alanlarda kaleler inşa ediliyordu. Rus Kossakları(Kazaçik)nın yerleştirilmesi üzerine halk yine ayaklanmaya başladı. Kenasarı ‘nın isyanı 1836’da patlak vermiş on yıldan fazla sürmüştür. Kahramanca savaşlar veren Kenasarı, kendi soydaşları tarafından mağlup edilip öldürülmüştür.

1867’de kurulan Türkistan Genel Valiliği ile de Ruslar yine kendi menfaatlerine hizmet edecek kişileri işbaşına getirmişlerdir. Nitekim Rus taraftarı Hokand Hanı Hudayar’ın ağır vergiler toplaması üzerine 1876’da Abdurrahman Abtabacı önderliğinde isyan çıkmış; iki aydan fazla sürmüştür.

Buhara, Hive ve Türkmen’ler üzerine de aynı politikayı uygulayan Ruslar, yine ağır vergiler topluyorlardı. Ağır bir sömürge siyaseti yürütülüyordu. Rus valilerin ve diğer idarecilerin acımasız tutumu üzerine Çarlık yönetiminin kendisi dahi dayanamamış, 1882’de Veretennikov başkanlığında bir teftiş heyeti göndermişlerdir. Heyetin çıkardığı yolsuzluklar giderilemedi. 1898’de Andican’da İşan Muhammed Sabıroğlu isyan etmiş, ancak kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Rusya’da 1905 ihtilalinin patlak vermesi Orta Asya Türk toplulukları üzerinde nisbeten bir rahatlama getirmiştir.

Türk Dünyasında Kültürel Uyanış

Türkistan’ın kültürel uyanışına en büyük katkı Kazan ve Kırımlılar tarafından yapılmıştır. Uzun süre Rus hakimiyetinden kurtulamayan Kazan ve Kırım Tatarları kendilerini ticarete vermişler ve ekonomik açıdan kalkınmışlardır. Zenginlik onlara modern eğitim ve ilim kapılarını açmıştır. Kendilerindeki bu gelişmeyi Türkistan’a da aktarmışlardır. Böylece Tatar Türkleri, Orta Asya’da yaşayan diğer Türk kökenli topluluklarının modern dünyaya açılan penceresi olmuştur. XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Rus işgalinin akabinde dini ilimler yanında modern ilimleri de öğreten Usul-ü Cedid (Yeni Metod) mektepleri de açılmaya başlanmıştır. Buhara’da kurulan Genç Buhara’lıların Ahmed Daniş, Hive’de kurulan Genç Hivelilerin İsmail Hoca liderliklerinde faaliyete geçirdikleri bu mekteplerin sayısı kısa zamanda 5 bini buldu. İsmail Gaspıralı’nın Dilde ,Fikirde İşde Birlik parolası bütün Türk Dünyasında yayılmaya başlamıştı. Neticede Pan-Türkizm ve Pan-İslamizm akımları Türk toplulukları arasında doğdu. Gaspıralı’nın yayınladığı Tercüman ve Orenburg’da Kazakların yayınladığı Vakit Gazeteleri geniş bir sahaya yayıldı.

Bağımsızlık Mücadeleleri

Kültürel uyanma, siyasi uyanmayı da getirdi. Siyasi alandaki bu teşkilatlanma onlara 1905’te Rusya’da kurulan Duma(Meclis)’ya temsilciler gönderme fırsatını verdi. Fakat Ruslar, derhal her türlü önlemi almaya başladılar. Dini, siyasi ve kültürel baskı uygulamaya koyuldu. Ancak, Türk toplulukları Rusya Müslümanlar İttifakı’nı kurarak hakları için mücadeleye devam etmekte kararlı olduklarını gösterdiler. Abdürreşid İbrahim başkanlığındaki bir heyet Rus hükümetine başvurarak siyasi ve kültürel haklarının tanınmasını istemiş, ancak, bu istek Ruslar tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine Kazanlı Yusuf Akçura Bey başkanlığında, Azerbaycanlı Hüseyinzade Ali, Kırımlı Mehmet Esad Çelebizade ve Buharalı Mükimüddin Begcan’dan oluşan bir heyet, Rusya Müslüman Türk Kavimlerinin Haklarını Koruma Cemiyetini” kurarak uluslar arası platformda haklarını aramaya çalıştılar. Stockholm’de kurulan Rusya’daki Yabancı Milletler Cemiyeti’nin Rusya Müslümanları temsilcisi seçilen Abdürreişd İbrahim ile Yusuf Akçura, I.Dünya Savaşının başında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’a bir muhtıra göndererek Rus hükumetini şikayet ettiler ve hürriyetlerinin tanınması için aracılık yapmasını rica ettiler. Yusuf Akçura’nın başkanlığında aynı komite üyeleri Budapeşte, Viyana, Berlin ve Sofya’yı ziyaret edeerek Rus baskısını Avrupa kamuoyuna duyurmaya çalıştılar. Yusuf Akçura ayrıca verdiği konferanslarla Türklerin durumunu ve arzularını dile getirerek bağımsızlıklarının tanınmasını talep etmiştir. Onların bütün bu faaliyetlerine rağmen Rus baskısı devam edince 1916 yılında Milli İstiklal ayaklanması patlak verdi.

I. Dünya Savaşının başlangıcında umulmadık yenilgilere uğrayan Çarlık hükumeti bir kararname yayınlayarak yarım milyon kişiyi askere almaya karar verince, Türk toplulukları büyük bir infialle karşıladı. Daha önce onbinlerce Türkmen ve Azeriyi zorla askere götürmüşlerdi. Sıra kazak ve Özbeklere gelmişti. 1916 Temmuzunda başlayan isyan kısa zamanda bütün Türkistan’a yayıldı. Fakat, ayaklanma teşkilatsız ve lidersizdi. Münevver Kaari, Pehlivan Niyaz, Osman Hoca, Kaari Kamil ve Abidcan Mahmud’un birlik için bir araya gelip toplanmaları bir sonuç vermemiştir. Üstün makineli silahlara sahip olan Ruslar ayaklanmayı 1917 başlarında bastırdığında 673 bin insan hayatını kaybetmişti. 168 bini Sibirya’ya sürülmüş, 300 bine yakını da Doğu Türkistan’a kaçmak zorunda kalmıştı. Bu insanların toprakları Rus göçmenlerine dağıtıldı.

Şubat 1917’deki Bolşevik ihtilali, Türk topluluklarını çok sevindirdi. Fakat, ihtilal idaresinin bütün memurları yerinde bırakması sevincin kısa sürmesine sebep oldu. Getirilen onbinlerce göçmen bu emir ile yerinde kalıyordu. Türkistan’daki Rus idarecileri ihtilal hükümetinin emri ile İşçi, Asker ve Köylü ?urası kurarak, ülkeyi askeri rejimle idareye devam ettiler. Arkasından Geçici Hükümet Encümeni’ni teşkil ederek idareyi sürdüreceklerdi. Bu yeni kurula Türklerden sadece Sadri Maksudi, Muhammedcan Tınışbay ve Ali Han Bökey han’ı kabul ettiler. Azınlıkta oldukları için Türk kökenli üyeler Ruslara hiçbir kararı kabul ettiremediler.

Kongrelerin Etkisi

Bundan sonuç alamayan Türkistanlılar Nisan 1917’de bir Türkistan Müslüman Kongresi düzenledi. Ellerinden zorla koparılan toprakları geri almak, Rus akınını durdurmak ve Müslümanların haklarını aramak için Türkistan Müslüman Merkez ?urasını kurdular. Daha sonra adını Milli merkez olarak değiştirdi. Bu merkez bütün Türkistan’a yayılarak şubeler açtı. Ahmet Zeki Velidi, Kebir Bekir, Efendi Zade Rusça bilen şahıslar olarak Türklerin haklarını Ruslara anlatmakla görevlendirildiler. 4. Duma’da Müslümanları temsil eden Türk liderleri önderliğinde 14 - 24 Mayıs 1917’de Moskova’da Rusya Müslümanları Kongresi yapıldı. Nasıl bir takip edileceğinin tartışıldığı kongrede kendi aralarında büyük anlaşmazlıklar çıktı. Sonunda birleşmiş Rus devletinin içinde bütün Müslümanlara kültür muhtariyeti verilmesi tezini savunanları, Türkler için belirli bir ülke bütünlüğüne sahip olanlara milli muhtariyet ve toprak bütünlüğüne sahip olmayanlara da milli kültür muhtariyetini savunanlar oylama sonunda 271’e karşı 446 oy ile mağlup ettiler. Bu sonucun alınmasında Azerbaycanlı Mehmet Emin Resulzade ile Ali Topçubaşı, Buharalı Ubeydullah Hoca ve Başkırt lideri A.Z.Velidi rol oynadılar. Aynı kongrede bir de Milli Merkezi ?ura kuruldu.

Milli Merkezi ?ura kongrenin kararlarını Ağustos 1917’de Petrograd’da Rus hükümetine ilettiği zaman red cevabı aldı. Bunun moral bozukluğu içinde Türk toplulukları arasında ihtilaflar çıktı. Önceleri Başkırt-Tatar Federasyonu kurmak niyetinde olan bu iki grup ihtilaf yüzünden birbirlerinden ayrıldı. Bunun üzerine Zeki Velidi, diğerlerinden ayrılarak tek başına Muhtar bir Başkurt hükümeti kurma yolunu seçti.

Türkistan’daki İşçi Asker Köylü ?urası temsilcisi Nikora, ihtilalin Rus işçileri ve askerleri tarafından gerçekleştirildiğini, dolayısıyla Türkistan’da idarenin kendi elinde olduğunu, yerli halkın onların verdikleri ile yetinmeleri gerektiğini söylüyordu.

Ekim 1917’de Rus ihtilalcilerinin Kerenski hükümetini devirdikten iki hafta sonra Türkistan’da o ana kadar iş başında bulunan Çarlık ve Kerenski devresi Rusları (asker ve subaylar) Taşkent’te kendi kendilerine bir komünist darbesi yaptılar. Böylece eski mevkilerini orumak istiyorlardı. Aslında komünist fikirlere ilgi duyan Türkistan’da sadece Rus demiryolu işçileriydi. Dolayısıyla Türkistan halkı komünist Rusların Taşkent’teki ihtilaline pek katılmadılar. Ruslar, 15-22 kasım 1917 tarihleri arasında yaptıkları kongre sonunda Türkistan Sovyet Komiserliğini kurduklarını ilan ettiler. Bu komiserliğin tek destekçileri Rus askerleri ile demiryolu işçileri oldu. Bu komünist iktidar temsilcileri Türkistan üzerinde kontrol ve idarenin sadece kendilerinde olduğunu ileri sürüyorlardı.

Halbuki bu durum Lenin ve Stalin’in 2 Kasım 1917’de yayınladıkları, bütün halkların eşitlik ve egemenlik hakkı, halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri, halkların milli ve dini inançlarının serbestçe uygulanması, Rusya’daki milli azınlıklara kendi devletlerin serbestçe kurabilme haklarının olduğunu kabul ve ilan etmeleri şeklindeki beyannameye uymuyordu. Sovyetler aslında yayınladıkları beyanname ile Rus olmayan milletleri oyalamışlardı. Böylece Türkistan muhtariyet girişimlerini önlemek istemişlerdir. Nitekim Tükistan’daki Sovyetler Rus Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyetleri merkez komitesinden aldıkları emir ile 1 Mayıs 1918 de yaptıkları kongrede Sovyetlere bağlı Türkistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyetini kurduklarını ilan ettiler.

Sonradan Türkistan’lıların bu Sosyalist Cumhuriyetlerin idaresi ortak olma teklifini reddettiler. Bu nevi otonom oyunları ile Sovyetler milli haklarına sahip çıkmak isteyenlere büyük darbe indirdiler. Ancak Türkistan Türkleri milli haklarından vazgeçmeyerek mücadeleye devam etmeleri Rusları yeni önlemler almaya sevk etti. Sovyet yönetimi hükümet ve Komünist Partisi adına 8 Ekim 1919’da Türkistan komisyonu kurarak acilen Türkistan’a gönderdi. Bu komisyon sahip olduğu diktatörce yetkilerle faaliyetini Ekim 1919’dan 1923’ün ortalarına kadar özellikle Sovyet iktidarını kuvvetlendirmeye, Türkistan’ın kesin olarak Rusya’ya bağlanmasına ve Rus ile Sovyet aleyhtarı Türkistan milli hareketini yıkmaya sevk etti.

Sovyetleri hedeflerini gerçekleştirmek için Türkistan’da seçtikleri ikinci yol Türkistan Komünist Partisini kurmak oldu. (17 Haziran 1918) Türkler arasında hiçbir komünist bulunmadığı için Türkistan Komünist Partisinin bütün üyeleri tamamen Ruslardan meydana gelmiştir. Birçok kongre düzenlenerek Türkistan’da kalmış yabancı savaş esirleriyle Türklerden komünizm fikrine inanan bazı kişiler parti üyeliğine alındılar.

Komünizme Karşı Örgütlenme Çabaları ve Mücadele

Buna karşı Türk kökenliler hakları için mücadele etmek maksadıyla Müslümanlar bürosu kurarak isteklerini dile getirmeyi düşündüler. Bu hareket kısa zamanda gelişerek Türkistan ve Rus Komünist Partilerinin rakibi ve halkın ümidi haline geldi. Bunun üzerine bir kısım Türk Komünizmin ne olduğunu bilmeden Müslüman Bürosuna destek olmaya ve Komünist partisine girmeye başladılar. Yeterli çoğunluk sağlandıktan sonra 12-18 Ocak 1920’de ki Komünist Partisi kongresinde Türkistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin adını Türk Cumhuriyeti ve Türkistan Komünist Partisinin adını da Türk Komünist Partisi olarak değiştirmeyi başardılar. Sovyet yönetimi Türkistan Cephesi kumandanı Frunze’nin uyarısı üzerine reddetti. Ayrıca 8 Mart 1920’de Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi bu kararı hükümsüz saydı.

Bunun üzerine Eylül 1920’de yapılan bir kongreyle bütün partilerin birleştirilip bir Türkistan Komünist partisi kurulmasına ve bu partinin merkez komitesi nezdinde milli şubenin kurulmasına karar verildi. Kısa zamanda Buhara ve Hive’de Komünist Partisini şubeleri açılarak Komünizmin bütün Türkistan’da yayılmasına çalışıldı. Kazakistan’da ise Nisan 1920’de kurulan Komünist Partisi ise Rus Komünist Partisinin bir şubesi olarak faaliyet gösteriyordu. Bu gaye ile Başkırt ve Tatar illerinde de Komünist Partisi kuruldu. Komünist partisine giren Türklerin sayısı günden güne çoğalıyordu. Bunlar Komünizmi bildikleri için değil sadece kendi milli menfaatlerini korumak maksadıylaydı. Çünkü Türk ülkelerin de kurulan Komünist Partileri üyeleri arasındaki Rus şovenizmi ile Türkler arasındaki Milli cereyanları bertaraf edememiş ve komünist yönetim ile bu iki tarafın ve görüşlerin çekişmesi uzun müddet devam etmiştir.

Rusya’da komünistlerle komünist olmayanlar arasında bir iç savaşın başlaması ve Türkistan’daki Rus komünistlerinin zulmü altında inleyen Türklere bağımsızlıkları için yeni bir fırsat yaratmıştı. Türkistan’da kurulan İslam Şurası ve Ulema Cemiyeti çalışmalarını hızlandırdı. Özellikle İslam Şurası’nın gayretleri Hokand merkez olmak üzere Sovyet aleyhtarı bütün milliyetçiler bir araya gelmeye başladılar. Taşkent’te Rusların asker ve polis kuvveti bulundurarak çalışma imkanı vermemeleri üzerine Hokand merkez seçilmişti. Hokand’da başlayan bu hareket Kazakistan ve Başkurdistan’a uzandı. 1917 ihtilal beyannamesi dahilinde Hokand’da bir halk şurası kurularak Türkistan’ın bir Mahalli Muhtar Cumhuriyet ilanına karar verildi. Şir Ali Lapin başkanlığındaki halk şurası 11 Aralık 1918’de hükümet görevini ifa edecek on kişilik icra komitesini seçti. Halk Şurası ayrıca aldığı bir karar ile Başkırt ve Alaş Orda Kazak hükümetlerinin katılacağı federasyon kurulacağını ilan etti.

Bu karara Başkırt lideri A. Zeki Velidi katılacağını bildirmiş, ancak, Alaş Orda hükümet başkanı Ruslarla işbirliği ümidi taşığı için olumlu cevap vermemiştir. Alaş Orda ve Hokand hükümetlerinin dış işleri bakanlıklarını yürüten Mustafa Çokay ile Alaş Orda’nın içişleri Hokand’ın hükümet başkanlığını yapan Tınışbay’ın bütün çabalarına rağmen Alaş Orda liderinin tavrı değişmemiştir. Bunun üzerine Zeki Velidi ayrı bir Muhtar Başkırt Cumhuriyeti kurmak durumunda kalmıştır. Bu olumsuzluğa rağmen Hokand’da hükümet ve halk Milli Muhtar Cumhuriyeti güçlendirmeye çalıştı. Endişeye kapılan Taşkent’teki Sovyet Komiserliği Ermenilerle takviyeli bir Rus kuvvetini Hokand üzerine gönderdi. 11 - 22 şubat tarihleri arasında süren çarpışmalarda yaklaşık 10 bin Hokandlı katledildi. Neticede ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmış oluyordu.

1906’da Kazakların kurdukları Kazak Anayasal Demokratik Partisi ile şubat 1917 ihtilaline kadar halk arasında milli uyanışa ve ellerinden alınan toprakların geri verilmesine çalışmışlardır. Mir Yakup Duğlat adlı şairin faaliyetlerinin Kazakların uyanışında etkili olduğunu söylemek mümkündür. Temmuz 1917’de Kazak Anayasal Demokratik Partisi’nin adını Alaş Orda olarak değiştiren Kazaklar, Ali Han Bökey Han başkanlığında Muhtar Kazak Hükümetini kurdular (26 aralık 1917). Yukarıda da söylediğimiz gibi Bökey Han, Başkurt Tatar ve Hokand Muhtariyeti ile birlikte hareket etmeyi kabul etmemişti. Ocak 1918’de Moskova’da Stalin ile görüşen Baytursun başkanlığındaki Alaş Orda heyeti Kazak-Kırgız Muhtar Hükümetinin tanınacağına dair teminat aldı. Aslında Stalin, Rusya’daki iç savaşı düşünerek bu şekilde onları oyalamış, heyet Moskova’dan ayrıldıktan sonra Rus köylü ve işçiler şurasına telgraf göndererek, Kazak milliyetçilerine karşı hareket etmelerini istemiştir. Arkasından Stalin’in emri doğrultusunda kızıl birlikler Alaş Orda hükümetini devirmişlerdir.

Buhara Emirliği Mart 1918’e kadar iç işlerinde serbest olarak Rusya hakimiyeti altında kalmıştı. Genç Buharalılar adlı yenilikçi grup 1917 ihtilalini fırsat bilerek Emir Mir Ali Han’ı devirmek için harekete geçti ise de başarısız kalınca bu yenilikçiler Sovyet Komiserliğinden yardım istediler. Emir, onların ortak hareketini de başarı ile önledi. Bunun üzerine Sovyet hükümeti Buhara’nın bağımsızlığını tanımayı kabul etti. Yeniliçiler ikiye ayrıldı bir kısmı Sovyetlerle tam işbirliğine giderken, Osman Hoca liderliğindeki diğer grup reformcu ve milliyetçi Buhara Cumhuriyeti’ni kurmaya kalktı.

Buhara Cumhuriyetinin varlığı Türkistan’daki Sovyet komiserliğini ve ve kızıl ordu kumandanı Frunze’yi son derece tedirgin etti. Nihayet 28 Ağustos ile 2 Eylül 1920’de Buhara’yı işgal etti. 6 Ekim 1920’de Buhara Halk Kongresi toplanarak Buhara halk Cumhuriyeti ilan edildi. Sovyetler dahi 4 Mart 1921’de bu cumhuriyeti tanımak zorunda kalmıştı. Fakat, Buhara mutlaka sovyetleştirilmesi gerektiğini düşünen Ruslar baskıya devam ettiler. Sovyetler karşı daha sert direnme politikası sergileyen M.A.Muhiddin zorla istifa ettirilerek yerine daha ılımlı olduğu düşünülen Osman Hoca getirildi. Fakat, Osman Hoca da Sovyetlere hiç taviz vermediği gibi Türkistan’a gelmiş olan Enver Paşa ile işbirliği yaparak Ruslara karşı mücadeleyi hızlandırdı. Bu mücadele 1924 yılına kadar sürmüştür.

Hive Hanlığı da Buhara Hanlığı gibi konumunu sürdürüyordu. 1917 ihtilali patlak verdiğinde Hive hanı ile Genç Hiveliler işbirliği yaparak yenilikçi demokratik bir idare tarzını kurmuşlardı. Bu arada Özbekler ile Yamud Türkmenleri arasındaki eski rekabetin yeniden ortaya çıkması durumu değiştirdi. Aralarındaki problem çözülmeyince Türkmenlerin önderi Cüneyd Han Hive’yi kuşattı. Bunu fırsat bilen Sovyetler, bir ordu göndererek kuşatmanın kaldırılmasını sağladılar. Halk Rusların yerine Hive’yi kuşatan Cüneyd Han’ı tercih ediyordu. Nitekim daha sonra onun Ruslarla işbirliği yapan İsfendiyar Han’ı öldürmesine ses çıkarmamıştır. Daha sonra Cüneyd Han’ın kendisi de Sovyetlerle anlaşmak zorunda kalmıştır. Cüneyd Han’a muhalif Özbeklerle Rus askerleri Hive ihtilal taburu kurarak , Kızıl Ordu’yu Hive’ye davet ettiler. Neticede Sovyetler 25 Aralık 1919 ile 25 Ocak 1920 arasında Hive’yi işgal etti. Önce Harezm Halk Cumhuriyeti kuruldu. 13 Eylül 1920’de söz konusu cumhuriyet ile ittifak anlaşması imzalayan Sovyetler, önce Genç Hivelileri iktidardan uzaklaştırdılar ve Ekim 1921’de komünist hükümet kurarak tamamen ele geçirdiler.

Türkmenler de, diğer Türkistan halkları gibi, 1916 ayaklanmasında hareketlenmişlerdi. Yamud Türkmenlerinin önderi Cüneyd Han’a kahramanlığından dolayı Hiveliler dahi yakınlık gösteriyorlardı. Daha sonra Cüneyd Han’ın kendisi de Ruslara yenilmekten kurtulamadı. Buna rağmen Karakum’a çekilen Cüneyd Han, Sovyetlere karşı mücadeleye yeniden başladı. Bu seferki faaliyetlerine diğer Türkmen grupları ve Sovyetlerden kaçan Hiveliler de katılıyordu. Bu arada eski ünlü kumandan Tıkma Serdar’ın oğlu Oraz Serdar, Rus ordusunda albaylığa yükselmişti. Bolşevik ihtilalini fırsat bilerek o da emrindeki Türkmenlerle isyan etti. Fakat başarılı olamadı. Cüneyd Han ise içinde bulunduğu zor şartlara rağmen 1931 yılına kadar Rusları uğraştırdı. 1927 yılındaki son savaşı kaybeden Cüneyd Han önce İran sonra da Afganistan’a gitti. Mücadelesine 1938 yılında ölümüne kadar devam etti. 1918 sonlarında kurulan Türkmenistan Komünist Partisi bünyesinde Türkmenler diğer Türk grupları gibi mücadeleye karar verdiler ve 1924’te Türkmen Sovyet Soyalist Cumhuriyeti ortaya çıktı.

Kırgızlar da 6 Ağustos 1916’da Bişkek’te isyan hareketini başlatmışlardır. Ayaklanmanın liderliğini son Manap’ı yapıyordu. Rus göçmenler silahlandırılmak suretiyle Kırgızlar üzerine saldırtıldı. 673 bin Kırgız’ın öldürüldüğü bilinmektedir. Kırgızlar daha sonra Fergana havalisindeki isyanlara katıldılarsa da diğerleri gibi ağır bozgunlara uğradılar. 1924 yılında Muhtar cumhuriyet statüsü kazanan Kırgızlar 1936 yılındaki düzenleme ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti oldular.

Tatarların da 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra Muhtar Tatar Cumhuriyeti kurmak için mücadeleye atıldılar. Ancak, ön komünist aleyhtarı, daha sonra kızıl ordu tarafından işgal edilerek bağımsızlık mücadeleleri sonuçsuz bırakılmıştır. Bunu üzerine Başkurtlar ile birleşerek Muhtar Tatar Başkurt Cumhuriyeti kurmayı denedilerse de aralarında liderlik yüzünden anlaşmazlık çıktı. Sonunda Sovyet modelinde kurulan Tatar Komünist Partisi’nin idaresinde muhtariyeti kabul etmek zorunda kaldılar.

Başkırtların mücadelesi de hedefine ulaşamamıştır. Ruslar tarafından alınan toprakların iadesi ve Muhtar Başkırt Cumhuriyeti kurmak gibi hedefi olan hareketin liderleri A.Zeki Velidi ve daha sonra aşırı komünist olan Manat idi. Manat kısa süre içinde Stalin ile işbirliği yapıca Zeki Velidi tek kalmıştır. Onun önce kurmak istediği ordunun silahları Ruslar tarafından toplatılmış, çaresiz kalan Zeki Velidi, komünist liderle anlaşmak zorunda kalmıştı. Kazak liderlerinden de işbirliği konusunda yardım alamayan Zeki Velidi, tekrar Sovyetlere dönmüş, Başkurt Muhtar Cumhuriyetinin varlığının garanti edilmesi karşılığında 150 arkadaşıyla birlikte Başkırt Komünist Partisi’ni faaliyete geçirdi. 19 Mayıs 1920’de Sovyetler Muhtar Başkırt Cumhuriyeti’ni fesh ettiler. Bu sırada Zeki Velidi, Moskova’da idi. Ümidi kalmayınca Basmacı hareketine katılmak üzere Moskova’yı terk etti.

Basmacılık ve Son Silahlı Mücadeleler

Milli Muhtariyet girişimlerinin birer birer Sovyetler tarafından ortadan kaldırılması Türkistan’da bağımsızlık ateşini durduramadı. Nitekim Rus ve Sovyet karşıtı çok sayıda kişi silahını alıp mücadele için dağlara çıkmıştır. Bu bağımsızlık hareketi Ruslar tarafından dünyaya önemsiz bir olay gibi Basmacılık(Basan-haydutluk edenlerin) hareketi olarak tanıtılmaya çalışıldı. Türkistan’daki bu ayaklanmanın gücünü köylüler oluşturuyordu. Daha sonra esnaf ve sanatkarlar, din adamları ile reformistler de katılmışlardır. Fakat, ayaklanmanın liderleri olmasına rağmen merkezi bir teşkilatlanmadan yoksudu. 1918 yazına kadar hareketin liderliğini Ergaş Korbaşı yaptı. Daha sonra başa geçen ?ir Muhammed Beg Hacı Koşakoğlu’nun kontrolünde sekiz bölge komutanlığı kurularak teşkilat genişletilmeye çalışıldı. Milli ayaklanmayı yöneten kuvvetler kasım 1919’a kadar Fergana’nın büyük bir kısmını kontrol altına aldılar. Sovyet idarecileri bunun karşısında önce beş kişilik bir ihtilal komitesi, daha sonra üç kişilk Fergana Cephesi kurarak basmacıları bastıracak tedbirler almaya çalıştılar. Bu komiteler ve kızıl ordu başarısız olunca Fergana’da askeri idare tesis edildi. Bu bölgeden sonra Buhara ve Hive’de hızla yayılan Basmacılık hareketini Ruslar eskiden olduğu gibi kısa sürede bastıracaklarını zannetmişlerdi. Ancak, aksine daha da kitlesel hale dönüştüğü gibi Buhara ve Harezm üzerine gönderilen Sovyet birlikleri başarısız oldu.

Cüneyd Han ve diğerlerinin Harezm’de başladığı silahlı mücadeleleri bütün hızıyla devam ediyordu. Buhara’da ise milliyetçi reformistlerin önderliğinde Sovyetlere karşı mücadele başladı. Dolayısıyla üç merkezde gelişen ayaklanmalar, Sovyetlerin Türkistanda varlığını tehlikeye sokuyordu. Bunun için 3 Eylül 1919’da Türkistan Cephesi açtılar. Cephe konutanlığına Frunze tayin edildi. Kendisi 22 ?ubat 19920’de Taşkent’e gelerek milli ayaklanmayı bastıracak planlar yapmaya başladı.

Yeterli sayıda silah olmayışı Türkistan Türklerinin işlerini zorlaştırıyor, kızıl ordu karşısında ağır kayıplar veriyorlardı. Otorite eksikliğini gidermek üzere Fergana’da 24 Eylül 1919’da Mehmed Emin Beğ başkanlığında Fergana hükümeti kuruldu. Silah yardımı için Afganistan’a ve İngilizlere eliçiler gönderildi ise de bir sonuç alınamadı. Ayrıca hükümetin teşkiline rağmen ayaklanmayı idare eden liderler arasında birlik sağlanamamıştı. Üstelik kabilecilik ve bölgecilik de işe karıştırılınca hedefe varma yolunda mesafe kat edilemiyordu. Tam bu sırada Enver Paşa’nın Türkistan’da görülmesi liderliği kabul etmesi mücadeleye yeni bir yön vermiştir.

Enver Paşa, Eylül 1920’de Bakü’deki Doğu Milletleri Kongresinde yeteri kadar bilgi sahibi olduğu Türkistan Ayaklanmasının Buhara’ya vardığında çok kritik bir aşamada olduğunu görünce derhal mücadeleye girişmiştir. Büyük ordulara kumanda etmiş bir şahsiyet olan Enver Paşa’nın ayaklanmaya lider olarak katılması, bütüm mücahitler arsında sevinçle karşılanırken başta Zeki Velidi, Buhara Emiri ile veziri ve bir kısım Sovyet taraftarı tarafından hoş karşılanmamıştır. Bütün muhaliflerine rağmen bütün Türkistan Türklerini içine alacak Orta Asya İslam Devleti kurmak gayesi ile Sovyetlere karşı mücadeleyi başlattı. 19 Mayıs 1922’de Sovyet hükümetine bir ültimatom vererek kızıl ordunun Türkistan’ı terk etmesini istedi. Sovyetlerin Türkistan’dan çekilmeyecekleri anlaşılınca savaş başladı. Top ve makineli tüfeklerden yoksun Enver Paşa’nın ordusunun ilk zaferi Duşenbe’yi Ruslardan kurtarmak oldu.

Fakat, üstün silahlara sahip Rus ordusu 15 Haziran 1922’de Türkistanlı diğer liderlerin yardım etmemesinden dolayı ikinci savaşta Enver Paşa’yı mağlup etti. Buharalı liderlerin yardım talebini geri çevirmeleri üstelik yardım etmek isteyen Afganlıları engellemeleri üzerine Enver Paşa, Duşenbe yakınlarındaki Belcuvan köyüne çekildi. 4 Ağustos 1922’de ansızın Rusların baskınına uğrayıp makineli tüfek ateşiyle şehit oldu. 20 bin mücahidin gözyaşları içinde toprağa verildi. Onun ölümü üzerine Türkistan bağımsızlık hareketleri zayıflamıştır. Diğer taraftan Sovyetler, Türkistan’daki kızıl ordu birliklerini takviye ettiler. 1923 yazından 1924 yazına kadar ayaklanmaya katılanların bölgeleri işgal edildi. Çarpışanların önemli bir kısmı şehit ya da idam edildi. Çok az kısmı da İbrahim Bey önderliğinde Afganistan’a kaçtı ve 30 mart 1931’de vatanına dönerek yeniden mücadeleye atıldı. 3-19 nisan tarihleri arasında yapılan savaşları kaybedince 23 Haziran 1931’de arkadaşları ile birlikte idam edildi.

Komünist Partisi İçinde Mücadele ve Sosyalist Cumhuriyetlerin Doğuşundan Bağımsızlığa

Başladıkları bağımsızlık savaşlarının tamamını kaybeden Türkistanlılar, komünist rejimi içinde hakları için mücadeleye devam ettiler. Münevver Kaari ile Turar Rıskul bu hareketin öncülüğünü yapıyorlardı. Sultan Galiyev, aynı maksatla Moskova’da çalışmaktaydı. Bu kişilerin hedefleri komünist yönetimde Milli bir Türkistan birliği sağlamaktı. Milli Birlik fikri 1921’de daha canlı hale geldi. Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Buhara’ya gelen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden İsmail Suphi Soysallıoğlu’nun girişimleri ile Türkistan Milli Birliği Teşkilatı kuruldu. Başkanlığına da Zeki Velidi getirildi. Rusların şiddetli baskıları neticesinde Zeki Velidi, Osman Hoca, ve Müfti Sadruddin Han bölgeden uzaklaşmak zorunda kaldılar. Birliğin diğer ileri gelenlerinden Feyzullah Hoca, 1937 yılına kadar bu mücadeleyi sürdürdü.

Türkistanlıların komünist sistem içindeki durumlarını görüşmek üzere Mart 1924’de Taşkent’te kongre düzenleyen Sovyetler, kongrede birlik aleyhtarı olan Kazak ve Özbek delegeleri kışkırtarak kongreyi tam çıkmaza soktular. Dolayısıyla birlik hazasından çok ayrılık havası hakim oldu. Birliğin ileri gelenlerinden Sultan Hoca, Türkistan’ın ayrı ayrı bölmek istiyorlar diye karşı çıkınca Sovyetler tarafından etkisiz hale getirildi. Bunu takiben ayrı cumhuriyetler fikrini partiler içinde işlemeye başlayıp başarılı oldular. Türkistan’da komünist partileri beraberce Rus komünist partisine müracaat ederek ayrı cumhuriyetler kurmak istediklerini bildirdiler. Bu başvuru üzerine Rus Komünist Partisi durumu görüşerek, Türkistan’daki komünist partilerin isteklerini kabul ettiğini bildirdi (12 Haziran 1924). Bu karara itiraz etmek isteyenler oldu ise de kendilerini dinleyecek merci bulamadılar. Neticede toplanan merkezi toprak komitesi Eylül 1924’te çalışmalarını tamamladı ve bölge şöyle şekillendi: Özbek Sosyalist Cumhuriyeti, Türkmen Sosyalist Cumhuriyeti, Tacik Muhtar bölgesi (Ekim 1924’ten sonra Cumhuriyet, 1929’da Özbekistan’dan ayrıldı), Kırgız Muhtar Bölgesi (1936’da Sosyalist Cumhuriyet statüsü kazandı), Kazak Cumhuriyeti, Karakalpak Muhtar Bölgesi (Kazak Cumhuriyetine bağlı)…

Toprak komitesinin bu çalışmaları Rus Komünist Partisi tarafından onaylandıktan sonra Ekim 1924’te tamamlanarak kurulan Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Tacikistan Sosyalist Cumhuriyetleri ile, Kırgız ve Karakalpak Muhtar cumhuriyetlerinin kuruluşu gerçekleşmiş oldu.

1924’te Muhtar Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinin merkezi Orenburg’tan Kızılorda’ya taşındı. 1928’de ise Almatı’ya taşındı. 1936’da ise tam bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti oldu. Sovyet sistemine dahil olmasına rağmen 1925’i takip eden yıllarda Kazaklar büyük bir felaketle karşılaştı. Kolhozloştırma devletleştirme adı altında Kazak ekonomisinin temeli olan hayvancılığa el konuldu ve milyonlarca hayvan telef oldu. Arkasından 1929’da başlayan kıtlık 1932’ye kadar sürdü. Kazak nüfusunun yarısı açlıktan öldü. Ölenlerin sayısının 2 milyon beş yüz bin civarında olduğu bilinmektedir. 1937-38 yıllarında Stalin tarafından Sovyet karşıtı oldukları gerekçesiyle Kazak aydınları katledildi. Sovyet sisteminin daha iyi oturtulabilmesi için 1951’deki kararname ve 1954’teki Taşkent Sovyet Tarihçileri konferansında milli tarihleriyle ilgili konuları inkar etmeleri emredildi. II. Dünya Savaşı bittikten sonra Kazakistan Komünist Partisinin I. Sekreterliğine bir Kazak getirilmişti. O ve diğer yöneticiler Kruşçev’in 1950’deki Bakir Topraklar projesine karşı çıkınca, I. Sekreter Şahahmedov 1954 yılında görevinden alınarak yerine Leonid Brejnev atandı. Uygulanan proje ile 25 milyon hektar otlak arazisi tarım alanına dönüştürüldü. 3-5 Ekim 1956’da Karaganda yakınındaki Temir Tav yerleşim alanında sağlıksız evleri, düşük ücretleri protesto etmek için 1500 kişinin yaptığı direniş sonucunda yüzlerce kişi öldürülmüştür.

1956’da Brejnev’in makamından ayrılmasından sonra yerine Kazak asıllı Din Muhammed Kunayev geldi. Kunayev, Kazak kökenlileri partiye almaya çalıştığı gibi Kazakistan’ın her alanda kalkınması için elinden geleni yapmıştır. Onun 1986’da görevinden alınması ve yerine Genadi Kolbin’in tayin edilmesi sonucu üzerine başkent Almatı’da ayaklanmalar çıktı(16 aralık 1986). Kazak gençleri Kazakistan Kazaklarındır diyerek gösteriler yapmışlardı. Çok sayıda genç öldü ve tutuklandı. Sovyet yönetimi olayları durdurabilmek maksadıyla Kolbin’in yerine 10 Ocak 1987’de Saidullah Kubaşev’i getirdiler. 22 Haziran 1989’da Kazakistan Komünist Partisinin başına Nur Sultan Nazarbayev geldi. Sovyetlerin dağılması sürecinde Kazakistan 16 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etti.

Kırgızlar da Komünist Partisi çatısı altında kendi milli benliklerini kazanmak ve ülkelerinin kalkınması için çalışmaya başladılarsa da liderleri parti başkanı Abdulkerim Sıddıkoğlu 1925’te sürgüne gönderildi. 1926’da ise K.Kudaykuloğlu ve D.Bakahanoğlu gibi önderler görevden uzaklaştırıldı. 1927-28’deki kolhozlaştırma siyasetinden Kırgızlar da çok zarar gördü. 1926’da Narın’da bir isyan çıktı ise de netice alınamayınca binlerce Kırgız, Çin Halk Cumhuriyetine kaçtı.

Kırgızların Sovyet dönemindeki kaderi de ekonomik zorluklar içinde gelişmiştir. Aslında bir fizik bilgini olan Askar Akayev 27 Ekim 1990’da Kırgızistan devlet başkanı seçildi. Sovyetlerin dağılması üzerine 31 Ekim 1991’de Kırgızistan bağımsızlığını ilan etti.

1924 yılındaki düzenlemede Özbekistan Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştu. Tacikistan Muhtar Sosyalist Cumhuriyeti olarak başlangıçta Özbekistan’a dahildi. Ancak, 1929’da Tacikistan ayrı bir sosyalist cumhuriyet oldu. 1936’da Karakalpak Muhtar bölgesi Kazakistan’dan ayrılıp Özbekistan’a katıldı 1937-38 yılında milliyet oldukları için yapılan kıyımda başbakan Feyzullah Hocayev ve Özbekistan Komünist Partisi I. Sekreteri Ekmel İkramov başta olmak üzere çok sayıda devlet adamı ve aydın idam edildi. II. Dünya Savaşı sonrası Komünist Partinin başına geçen Abdulkadir Muhiddinov, Kruşçev zamanında yaptığı uygulamalarla halka biraz nefes aldırdı. 1959’da onun milliyetçi tutumları dikkat çektiği için görevinde alınarak yerine Şeref Reşidov tayin edilmiştir.

Haziran 1989’da Özbekistan Komünist Partisi başına getirilen İslam Kerimov’un önderliğinde 20 Haziran 1990’da egemenliğini, 31 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etti.

Türkmenler de kendi cumhuriyetlerini 1924’de Sovyet sistemine göre almışlardı. 13 Mayıs 1925 yılında Türkmenistan’ın Sovyetler birliğinin bir parçası olduğu ilan edildi. 1937-38 yıllarında Türkmenistan Yüksek Sovyetinin başkanı Nadirbay Aytakov ile başbakan Gaygısız Atabay sürgüne gönderildi. 1930’lu yıllarda kollektifleştirme sonucu Türkmenler de büyük zarar gördü. 1930-31, 1948 ve 1950 yıllarında Sovyet rejimine karşı direnişler olmuştur.

22 haziran 1990’da egemenliğini ilan eden Türkmenistan, 26 Ekim 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Aslen bir elektrik mühendisi olan Sapar Murad Niyazov (Türkmenbaşı) 1985’te Türkmenistan Komünist Partisi I. Sekreterliğine seçildi. Türkmenbaşı halen Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı görevini yerine getirmektedir.

Bibliyografya

Aka, İ., Timur ve Devleti, Tarihte Türk Devletleri, C.I, Ankara, 1987.

Amancalov, K., Turki Halktarının Tarihı, 3 c., Almatı, 1999.

Arat, R. Rahmeti, Karakalpaklar, İslam Ansiklopedisi (İA), C. VI, İstanbul, 1988.

Arat R. Rahmeti. Kazakistan, İslam Ansiklopedisi (İA), C. VI, İstanbul, 1988.

Arat R. Rahmeti, Kırgızistan, İslam Ansiklopedisi (İA), C. VI, İstanbul, 1988.

Barfield, T.J., The Perilous Frontier, Massachusetts 1989

Barthold,V. , Hokand, İslam Ansiklopedisi (İA), C. 5/1, İstanbul, 1950.

Barthold, V., Buhara, İslam Ansiklopedisi (İA), C. 2, İstanbul, 1988.

Barthlod, V., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul, 1927.

Barthold, V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, (Haz. H. D. Yıldız), İstanbul, 1981.

Baştav, ?., Hazar Kağanlığı Tarihi, Tarihte Türk Devletleri I, Ankara, 1987.

Bekmahanov, E., Kazakistan SSR Tarihı, Almatı, 1960.

Cagnat, R., -Jan, M., İmparatorluklar Beşiği (çev. E. Akbulut - A. ?ensulay), İstanbul, 1992.

Chavannes, E., Documents Sur les Tou-kiue(Turcs) Occidentaux, Paris, 1941.

Cüveynî, A., Tarih-i Cihan Güşâ, (çev. M.Öztürk), Ankara, 1988.

Durmuş, İ., İskitler(Sakalar), Ankara, 1993.

Eberhard, W., Çin’in ?imal Komşuları, (çev. N. Uluğtürk), Ankara, 1942.

Golden, P. B., Türk Halkları Tarihine Giriş, Ankara, 2002.

Gömeç, S., Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Konya, 1997.

Grousset, R., Bozkır İmparatorluğu (çev. R.Uzmen), İstanbul, 1981.

Gürün, K., Türk - Sovyet İlişkileri, Ankara, 1991.

Hayıt, B., Rusya ve Çin Arasında Türkistan, Ankara, 1975.

İstoriya Kazakhstana i Sentralnoy Azii, Almatı, 2001.

Kafalı, M., Timur, İslam Ansiklopedisi (İA), C.12/1, İstanbul, 1988.

Kafalı, M., Altın-Orda Hanlığı(1227-1502), Tarihte Türk Devletleri II, Ankara, 1987.

Kafesoğlu, İ., Türk Milli Kültürü, İstanbul 1987.

Kafesoğlu, İ., Harezmşahlar Devleti Tarihi, Ankara, 1984.

Köymen, M. A., Selçuklu Devleti Türk Tarihi, Ankara, 1992.

Kurat, A. N., IV. - XVIII Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri, Ankara, 1972.

Kurat, A. N. - Temir A., Sibir (Sibirya Hanlığı), Türk Dünyası El Kitabı, C.1-2, Ankara, 1992.

Kuzgun, ?., Hazar ve Karay Türkleri, Ankara, 1985.

Lattimore, O., Inner Asian Frotiers of China, New York, 1988.

Le Strange, The Lands of The Eastern Caliphate, Cambridge, 1905.

Ligeti, L., Bilinmeyen İç Asya (çev. S. Karatay), Ankara, 1986.

Mackerras, C., The Uighur Empire, According to the T’ang Dynastic Histories, Canberra, 1972.

Merçil, E., İlk Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara, 1991.

Mirza Muhammed Haidar Dughlat, The Tarikh-i Rashidi (İng. çev. E. D. Ross), London, 1895.

Ögel, B., Türk Mitolojisi, Ankara, 1994.

Ögel, B., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1987.

Özbekistan SSR Tarihi, Taşkent, 1974.

Rasonyi, L., Tarihte Türklük, Ankara, 1988.

Roux, J. P., Moğol İmparatorluğu Tarihi, İstanbul, 2001.

Roux, J. P., Orta Asya, İstanbul, 1999.

Saray, M., Türkistan Türkleri, İstanbul, 1984.

Saray, M., Azerbaycan Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Kazak Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Kırgız Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Özbekistan Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Türkmen Tarihi, İstanbul, 1993.

Sinor, D., Erken İç Asya Tarihi, İstanbul, 2000.

Spuler, B., İran Moğolları (çev. C. Köprülü), Ankara, 1987.

Sümer, F., Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri - Boy Teşkilatı - Destanları, Ankara, 1972.

?eşen, R., İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, 1985.

Taşağıl, A., Gök-Türkler I, Ankara, 1995.

Taşağıl, A., Gök-Türkler II, Ankara, 1998.

Togan, Z. V., Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981.

Togan, Z. V., Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1981.

Togan, Z. V., Hatıralar, İstanbul, 1969.

Türkmenistan SSR Tarihi

19 Aralık 2006 Salı

BAĞIMSIZLIK YOLUNDA KOSOVA

Kosova, bir devrin başlangıcı. Osmanlı’nın Osmanlı olmasında çok şeydir Kosova. 1389’da kati bir şekilde başlayan Balkanlardaki Osmanlı varlığı 1912’lere kadar devam etmiş, geçen beş asırdan uzun zaman dilimi, Arnavut ve Boşnak unsurlarla Osmanlı’yı ayrılmaz bir bütün haline getirmiştir. Devlete verilen onlarca Boşnak ve Arnavut veziriazam bunun önemli bir kanıtı kabul edilebilir. Kosova’nın en eski sakinleri olan Arnavutlar, yurtlarının stratejik değeri nedeniyle olsa gerek Balkanlardaki uzun maceralarında hep büyük güçlerin topraklarının bir parçası olarak kaldılar. Bu uzun tarih çizgisi boyunca Osmanlı’nın Kosova, İşkodra, Yanya ve Manastır vilayetlerine yayılan Arnavut nüfus İslamla şereflendikleri bu dönemde aynı zamanda en müreffeh günlerini yaşadılar. Osmanlının Müslüman milletinin parçalarından biri olarak devletin Boşnak unsurlarıyla birlikte Balkanlardaki istikrar göstergesi oldular. Bu durum bugün de değişmiş değildir. Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova büyük ölçüde Türkiye’nin Balkanlardaki istikrar tablosunu oluşturmaktadır.II. Viyana yenilgisi ile kısmen başlayan ve 1878’lerde bir ucu Anadolu’ya varan çekilme süreci en çok Osmanlı’nın serhat boylarını vurmuştur. Balkanlardaki Ortodoks unsurların hareketlenmeleri bölgedeki Müslümanlarda tarifsiz acılar bırakmıştır. 93 Harbi ile iyice artan göçler, Balkan Savaşları ve ardından başlayan Dünya Savaşı’nda durmamış; hatta iki dünya savaşı arası dönemde de sürmüştür. Sırpların saldırılarıyla bitmeyen hak ihlalleri süreci Arnavutları çift yönlü bir tehlike ile karşı karşıya bırakmıştır: Kendi yurtlarından sürülmek ve vatanlarının yönetimini kaybetmek.Bugün her türlü ihlale rağmen Arnavutların bu çift yönlü direnişleri sürmektedir. 1913 Londra Sefirler toplantısında onanan Sırp işgali, II. Dünya Savaşı yıllarında bu topraklar kısa süreli olarak el değiştirse de savaş sonunda durum aynı kalmıştır. Arnavutlara Kosova topraklarında verilen belirsiz özerklik, 1963’te en alt düzeye indirilmiş; 1968–74 süreçleri ise Kosova’yı neredeyse cumhuriyetlerle eşit düzeye getirmiştir. Tito sonrası dönemde vahşeti tüm detaylarıyla tanıyan Arnavutlar 1989 süreci ile Miloşeviç’li acı dolu yılların şahidi olmuşlardır. Bu dönemde Arnavutların hakları tamamen gasp edilmiş, Kosova sıradan bir Sırp vilayetine çevrilmiştir. Komünizmin çökmesiyle Arnavutlar, hem Yugoslavya’nın dağılma savaşlarının yakın şahidi olmuş, hem de o güne kadar Yugoslavya’da bir cumhuriyet haline gelmek olan hedeflerini bağımsızlık olarak değiştirmişlerdir. 1998 Sırp-Arnavut Savaşı süreci Rugovalı pasif direnişin yönünün değiştiği tarih olmuştur. Arnavutlar 15 bine yakın evlatlarını bu savaşta feda etmişlerdir. Kosova’da 1999 Haziran’ından itibaren başlayan “manda yönetimi” hâlâ sürmekte; Arnavutlar kendilerini bağımsız yapacak süreci beklemektedirler. Bu zor ve engellerle dolu süreçte sona doğru yaklaşıldığı ne kadar doğru ise, uluslararası toplumun Kosovalılara bağımsızlığı vermek istemedikleri de o kadar doğru ve gerçektir. Fakat Arnavutlar azimle özgürlüklerini aramaya devam etmektedir.
Murat YILMAZ
Araştırma Komisyonu Başkanı

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik