cengiz han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cengiz han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2007 Pazar

Cengiz İmparatorluğu ...

İmparatorluğun Kuruluşu

Cengiz, kısa zaman içerisinde Nayman, Oyrat ve Kırgızlar'ı yenmiş (1206) ve kuzey Çin'deki Hıtay (Kitay, Kitan)larla Tangut (Si-hia)lara karşı savaşarak (1211) başşehirleri Pekin'i almış (1214), generallerden Muhali de Sarı Irmağın kuzeyindeki bölgeleri zaptetmiştir (1217). Doğu Türkistan'daki Uygurlar (1209), Yedi Su bölgesindeki Karluklar'ın hükümdarı Arslan Han (1211) ve Almalık (Kulca) hükümdarı Bozar, Cengiz'in elçilerine müspet cevap vererek onun hükümdarlığını tanımışlar ve savaşsız bu devlete katılmışlardır.
Karahıtaylar'a sığınan Nayman'lı Güçülük, Cengiz'e karşı savaşta yenilmiş, Liaotung ve Kore vergiye bağlanmışlardır. Komutanlardan Cebe Noyan, Cungarya ve Doğu Türkistan'ı geçerek Kaşgar ve Hotan üzerinden Pamir'e varmış, Cengiz'in ikinci oğlu Çağatay İrtiş membaından hareketle Balkaş gölünün kuzeyinden ilerlerken, büyük oğlu Coçi, Kaşgar, Uş ve Kokand üzerinden Maveraünnehir'e ulaşmıştır (1217).


Cengiz Han'dan Sonrası


Cengiz, ölümünden önce, üçüncü oğlu Ögedey'in (Oktay) hükümdar olmasını tavsiye etmişti. Ögedey, 1228'de toplanan Kurultay'da bu emre uyularak han seçildi ve kardeşi Çağatay tarafından tahta oturtuldu. Ögedey zamanında Kore ilhak olundu, kuzey Çin tamamiyle imparatorluğa bağlandı ve 1237-1241 yıllarında cereyan eden batı seferi Rusya ve bütün doğu Avrupa istilâ edildi.
Ögedey'in ölümünden sonra devlet yeni bir han seçilinceye kadar onun eşi Töregene tarafından idare edilmiştir. Töregene, 1246 Kurultayında Batu'nun muhalefetine rağmen oğlu Güyük'ün han seçilmesini temin etti. Bu hareket, batı ordularının muzaffer kumandanı ve Coçi'nin oğlu Batu ile Güyük arasında silahlı bir çatışmaya sebep olmak üzere iken, Güyük'ün ölümü ile (1248) ortalık yatışmış ve onun eşi Ogul Gaymış'ın üç yıl naib olarak devleti idaresinden sonra (1248-1251), hükümdarlık Cengiz'in küçük oğlu Toluy'un nesline geçmiştir. Toluy'un oğlu Müngge (Möngke, Mengü)nin han seçilmesi (1251/52) tarafları tatmin etmiş ve çatışmayı önlemiştir.

Müngge, Cengiz tarafından başlatılarak Ögedey zamanında kısmen takip edilen işlere devamla bunları tamamlamak istiyordu. Bu maksatla biri güney Çin, diğeri de Orta Doğu olmak üzere iki yönden büyük ordular sevkederek plânın tatbikine girişmiştir. Çin'deki orduların başında büyük kardeşi Hubilay (Kubilay), Orta Doğu'ya yollanan kuvvetlerin başında küçük kardeşi Hülagu bulunuyordu.

Eski geleneğe göre devlet sülâlenin malı sayıldığından, Cengiz daha hayatta iken türlü bölgeleri oğulları arasında taksim ederek bundan faydalanma hakkı tanımıştı. Buna göre büyük oğlu Coçi (Cuçi, Cuci) kuzey-batı, yani Kıpçak ülkesini, Çağatay Türkistan'ı, Ögedey doğu bölgelerini almış, küçük oğlu Toluy da, baba ocağını devam ettirmek üzere esas yurtta kalmıştı. Kağanlık kuvvetli bulundukça Cengiz'in oğulları merkeze sadakatle bağlı kalarak kendi ülkelerini birer vali gibi idare etmişlerdir.

Fakat merkez zayfıladıkça imparatorluğun parçaları, geopolitik ve kültür merkezlerinin durumuna göre: 1) Hubilay (Kubilay) ile başlamış olan Çin Yüan sülâlesi (merkezî Moğolistan da buna bağlı idi), 2) Çağatay oğullarının idaresinde bulunan Türkistan, 3) Cuçi (Çoçi) oğullarının elinde Altın Ordu ve Hülagu ailesinin elinde bulunan İlhanlılar olmak üzere 4 kısma ayrılmıştır.


Cengiz Han Kronolojisi


1200
Gelecekte Moğollara Han Olacak İlk Kişi
Moğolistan'ın 1160'larda doğan Temuçin adlı büyük savaşçı kralı, kabile reisi babasının ölümüyle henüz dokuz yaşındayken yetişkinliğe adım attı. Henüz ergenlik çağındayken dağınık Moğol savaşçılarının bağlılığını kazanmaya başladı ve komşu göçebe kabilelere karşı yaptığı cesur akınlarla ünlendi. Böylece kendisine 'Han' denmesi için gerekli olan desteği Moğollar arasından kazandı. 1200'de rakip kabileler bölgesinde kendi yönetimini oldukça sağlamlaştırdı.
1206
Timuçin Büyük Kağan Seçildi
Kurultayda ya da büyük toplantıda, 1206'da Timuçin (Cengiz Han), Orta Asya'nın bütün çöl ve steplerindeki bütün Türk-Moğol insanlarının üzerinde güçlü hükümdar, ya da 'Okyanussal Hükümdar' ilan edildi. Cengiz göçebe gruplardan yavaş yavaş güçlü bir ordu kurdu. Etrafındaki en sadık destekleyicilerle, ki bunlar onun en güçlü generalleri olacaklardı, Cengiz güçlerini sadakat yemini etmiş kabile reisleri kumandası altında birimlere ayırdı. Karizmatik yeni liderin seferber etmesiyle ordusu, çevresindeki dünyayı istila edebilecek kapasitedeki bir savaş makinası gibi ağır ağır ilerletildi.

1209-1218
Öncü Zaferler
1209'da Cengiz, Çin'in kuzeybatı sınırındaki Xi Xia'nın Tangut Krallığı'nı kolayca yenilgiye uğratarak köle yaptı. 1211'de Kuzey Çin'in Çin Hükümdarlığı'nı yok etmek için bir sefere başladı. 1215'te başkent Zhongdu'yu aldı. 1218'de Kara Kıtay imparatorluğu batıda Moğol yönetimine teslim oldu.

1221
Moğollara Karşı Müslüman Direnişi
1218'de Cengiz tarafından yollanan tacir kervanı, Harezm sınırında kılıçtan geçirildi. Müslüman şahı, Moğolların barış elçisini öldürünce kendini, insanları, ve ülkesini tarihin en kanlı soykırımlarına mahkûm etti. Moğol ordusunun Semerkant, Herat ve Merv şehirlerini kapsayan yok etme girişimi 1219'da Ulrar ve Buhara'da başladı. Şehir halkının direnmesi sonucunda geniş kitleler kılıçtan geçirildi. Buna karşın, önemli yetenekleri olan sanatkarlar, Moğol topraklarına Cengiz'e Moğol uygarlığını kurmakta yardım için götürüldüler.

1226
Tangut Şehri Baskını
Tüm Batı Türkistan onun kontrolü altındayken Cengiz, batıdaki Moğol yürüyüşü için asker vermeyi reddeden Xi Xia krallığına gazabını yineledi. Vahşice savaşta Tangut yöneticileri ve ileri gelenlerinin yanı sıra tüm vatandaşları kılıçtan geçirildi. Kurucuları Tibet ırkından olan Xi Xia Eyaletinin bozgunu sonunda, eyalet hemen hemen ortadan kalktı. Saldırının sonuna yakın başşehir Ningxia'da, hasta olan Cengiz, 1227'nin 18 Ağustos'unda öldü.


Kubilay ve Çin'de Yüan Sülâlesi


Büyük Kağan Kubilay'ın, devlet merkezini Karakurum'dan Pekin'e nakletmesi ve asıl Moğol bölgesinin de bu merkeze bağlanması ile, Türk ve Moğol milletleri arasındaki münasebete bir set çekilmiş ve bunlar arasında uzun zamandan beri devam edegelen bağların her cihetten gevşemesine veyahut tamamen kesilmesine sebep olmuştur. Bu tarihten itibaren bu iki millet arasında meydana gelen temaslar, her yerde ve devirde milletler arasında görülen tabiî hudutları aşmamış, ve gerek etnik ve gerekse kültür bakımından, esaslı bir tesire yol açmamıştır.

Cengiz İmparatorluğu merkezinin zayıflaması neticesinde vücuda gelen parçalardan, merkezi Pekin olan doğu kısmının tarihi, Çin milletinin tarihi ile karışmış, batı kısım ise daha Moğol imparatorluğunun kurulmasından evvel gördüğümüz Türk merkezleri etrafında, bunun tarihî cereyanına katılmıştır.

Cengiz imparatorluğu, büyük kağanlardan Çinggis (Cengiz, 1206-1227), Ögedey (Oktay, 1227/1241), Güyük (1246-1248), Müngge (Möngke, Mengü, 1251/52-1259) ve kısmen Hubilay (Kubilay, 1264-1294) devirlerinde, kuvvetli bir merkeze bağlanmak suretiyle, birliğini muhafaza etmiştir. Müngge (Mönke, Mengü) Kağan ölürken, kendisine halef olarak küçük kardeşi Arık Buğa'yı seçmişti. O esnada Çin'deki orduların başında bulunan Kubilây, Şang-tu'da ordudaki beylerden oluşan bir kurultay yaparak kendisini kağan seçtirdi. Payitaht olarak Pekin'i seçti.

Karakurum'da bulunan Arık Buğa, geleneğe muhalif hareket eden bu kurultayı tanımadı. İmparatorluğun diğer tarafları da bu hususta Arık Buğa taraftarı oldular. Fakat Kubilây, Arık Buğa'yı yenerek, davayı kendi lehine halletti. Kubilây uzun mücadelelerden sonra Güney Çin'i de kendi hâkimiyeti altına almağa muvaffak oldu ve sülâlesi, Yüan ismi ile, Çin tarihinde parlak bir devir yarattı. Kubilây büyük kağan sıfatiyle imparatorluğun diğer kısımlarını da kendine tabi saymakta devam etmiş ve İran İlhanlıları uzun bir müddet bu metbuiyeti bilfiil kabul etmişlerdir. Fakat sülâlenin gittikçe Çinlileşerek imparatorluğun başı olmaktan ziyade, Çin hükümdarları şekline girmesi, diğer mıntıkalar üzerindeki tesirini azaltmış ve bir müddet sonra, devletin diğer kısımları ile olan nazarî bağlılığı da sona ermiştir.

Çağatay Sülâlesi ve Türkistan

Cengiz İmparatorluğu'nun Çağatay ismi ile anılan Türkistan kısmında ayrı bir sülâlenin teşekkülü, Çağatay'ın ölümünden sonra olmuştur. Cengiz zamanında bu saha resmen Çağatay'a verilmiş olmakla beraber, hiçbir zaman Çağatay tarafından müstakil bir surette idare edilmemiştir. Bu bölgedeki eski Türk sülâleleri yerlerinde bırakılmış olduğu gibi, sonradan bu il içinde gördüğümüz Maveraünnehir'de, Hucent'te oturan Mahmâd Yalavaç ve sonra oğlu Mesut Bey tarafından büyük kağan namına idare edilmiştir. Burasının Cengiz ailesinden ilk hanı Kara Hülagu olup (1242-1247).

Kağan Güyük ona halef olarak Çağatay'ın oğlu Yisü Mengü'yü tayin etmişti. İmparatorluğun parçalanması ile neticelenen mücadeleden sonra, Çağatay'ın torunu Algu, Doğu ve Batı Türkistan'a, ayrıca Harezm ülkesinin bir kısmı ile Afganistan'ı da ilâve ederek, Çağatay oğulları tarafından idare edilen bir birlik vücuda getirmiştir. Algu'nun vefatından sonra (1266), hâkimiyet Ögedey ailesinden Kaydu'ya ve sonra bunun oğlu Çapar'a geçmişse de sonradan tekrar oğullarından Duva elinde kalmıştır (1291-1306).

İmparatorluğun parçalanmasına götüren iç savaşlar, bilhassa Türkistan'ın iktisadî vaziyetini sarsmış olduğundan, idarede devamlı bir istikrar temin edilememiştir. Duva'nın bilhassa iktisadî vaziyeti düzeltmek için Cengiz oğulları arasında umumî bir sulh yapma teşebbüsü de sonuçsuz kalmıştır. Tarma Şirin tahta geçince (1326-1333) İslâmiyeti kabul etmiş ve bu suretle Maveraünnehir'in diğer İslâm memleketleri ile olan iktisadî münasebetleri kuvvetlenmişse de, diğer taraftan Cengiz yasasını bozduğundan, şark kısmındaki kabilelerin ayaklanmasına sebep olmuştur.

Birkaç defa yer değiştiren idare merkezi, Kazan (ölm. 1346) zamanında tekrar yer değiştirerek, Maveraünnehir'de Karşı şehrine nakledilmiş ve bundan sonra idarede İslâm tesiri artık katîleşmiştir. 1346-47 yıllarından başlayarak, hanlar ile askerî kumandanlar arasında alevlenen mücadele neticesinde, merkezin kuvveti büsbütün zayıflamış ve idare, başta resmen Cengiz ailesine mensup bir han bulunmakla beraber, bunları istedikleri gibi kullanan kumandanlar elinde kalmış ve bu vaziyet pek az değişikliklerle Timur zamanına kadar devam etmiştir.


Hülagu ve İlhanlılar


Büyük kağan Müngge (Mengü) 1253'te, kardeşi Hülagu kumandasında büyük bir orduyu İran'a göndermişti. Hülagu, 1256'da Amu Derya'yı geçti ve hâkimiyetini kabul ettirmek üzere, İran ve Kafkasya'daki küçük yerli beyleri kabul etti. Bu sonuncular arasında, vaktiyle büyük kuvvet ve nüfuza malik olan İsmailîler'in reisi Rüknettin de vardı. Rüknettin tabiler arasında kabul edilmediği için, Alamut kalesine kaçarak, muhalefet göstermek istemişse de muvaffak olamamış ve kısa bir zamanda gerek kendi ve gerek İran'daki bütün taraftarları ortadan kaldırılmıştır.

Hülagu, bülük kağanın vassali sıfatiyle, burada büyük bir devlet kurmayı tasarlamıştı. İran'ın zaptı tamamlandıktan sonra 1258 başlarında Bağdat'ı ele geçirdi. Hülagu'yu tanımakta gecikmiş olduğu gibi, ona karşı koymak için bir kuvvete de sahip bulunmayan halife Müstasım, aile efradı ile öldürülmüştür. Halife ailesinden ancak bazı kimseler Mısır'a kaçarak ölümden kurtulabilmişlerdir. Bunlardan iki kişi 1260 ve 1261'de, Sultan Baybars tarafından arka arkaya halife ilan edilmiş ve bu aile, Mısır'ın Osmanlılar tarafından zaptına kadar, burada sözde halifelik etmiştir.

Bağdat'ın zaptından sonra, Suriye Beylikleri de Hülagu himayesine girmişler; Mısır'daki Türk kuvvetleri ise, Hülagu'nun, tâbi olmaları hakkındaki talebine, Filistin'e hücum ile cevap vererek, 1260'ta Nabulus yanında, Ayni Calût'ta Hülagu'nun ordusunu büyük bir hezimete uğratmışlardır. Hüagu'nun halefleri, Türkistan ve Altın Ordu ile de mücadelelerde bulundukları gibi, Mısır Türk devletine karşı Avrupa devletleriyle de birleşmeğe çalışmışlardır.

İslâmiyeti kabul eden Ahmed (1282-1284) zamanında, İlhanlılar'ın asıl kuvvetleri arasında da İslâmiyet yayılmağa başlamış ve müslümanların yardımı ile tahta geçen ve İslâmiyeti kabul ederek Mehmet ismini alan Gazan Han (1295-1304) zamanında, İlhanlılar'ın geri kalan kısmı da müslüman olmuştur. İlhanlılar teşkilâtı uzun sürmemiş, Ebu Said Bahadır Han (1316-1335) devrinden itibaren başlayan ihtiras kavgaları, onun ölümünden sonra daha çok büyüyerek, devletin temelini sarsmıştır. Memleketteki kuvvet, Azerbaycan'da Emir Çoban Oğulları ve Bağdat'ta kurucusu Şeyh Hasan olmak üzere başlıca iki ailenin eline geçmiştir. Merkezin zayıflaması, eskiden mevcud bir çok yerli beylerin istiklâllerini kazanmalarına yol açmıştır.



Cuçi ve Altın Ordu


Türk tarihinde sonraları Altın Ordu ismiyle tanınmış olan devlet, evvelce Cengiz'in büyük oğlu Cuçi (Cuci)'ye verilmişti. Cengiz öldüğü zaman, Cuçi ülkesi Harezm ile Hazer denizinin güney sahilindeki İran eyaletleri de dahil olmak üzere, İrtiş'in batı tarafındaki bütün bölgeleri içine almakta idi. Cuçi babasından altı ay önce vefat etmiş olduğundan, Cengiz onun yerine Cuçi'nin ikinci oğlu Batu'yu tâyin etmiştir.
İmparatorluğun türlü kısımları daha Cengiz Han'ın sağlığında çocukları arasında taksim edilmiş olduğu gibi, oğulları da bu geleneği uyarak, kendi ülkelerini çocukları arasında taksim etmişlerdir. Böylece Coçi'nin büyük oğlu Orda, ülkenin doğu kısmına (Ak Orda); Batu, asıl Kıpçak sahasına (Gök Orda); Tok Timur, İdil nehrinin orta ve kuzey bölgesinde; Şiban, Ural'dan başlayarak Güney Sibirya ve civar bölgelere v.b. sahip olmuşlardır.

Altın Ordu kuvvetli bir merkeze sahip olduğu müddetçe bunların hepsi de Batu ailesinin hâkimiyetini tanımış ve daha ziyade devletin türlü kısımlarında, hâkimiyetleri babadan oğula geçen birer vali vaziyetinde bulunmuşlardır. Fakat merkezin zayıflaması ve bilhassa Batu sülâlesinin kesilmesi ile başlayan mücadelelerde bunlar yalnız büyük birer etken olmuşlardır.


Harezmşah Kutbeddin Mehmed'in tedbirsiz hareketi ve Cengiz garafından gönderilen elçilerin Otrar valisi tarafından öldürülmesi (1218), Cengiz'in batı seferini çabuklaştırmış ve yukarıda anlatıldığı gibi üç koldan ilerleyen kuvvetlerin birleşmesiyle meydana gelen büyük ordunun başında ilerleyen Cengiz Han Harezmşahlar'ı yenerek Buhara ve Semerkand'ı tahrip etmiştir (1219-1220).

Kutbeddin Mehmed'in oğlu Toluy güney-batıdan ilerleyerek Merv'i almış (1221), Tebriz ve Tiflis üzerinden Kafkasya'yı geçerek Kiyev civarında Dnepr'e varmıştır (1222). İran'ın zaptı tamamlandıktan sonra (1222-1224) güney orduları Anadolu'nun içerisine kadar sokulmuşlardı. Cengiz kendisi Hindukuş'u aşarak (1221) İndus civarında Harezmliler'in arta kalan ordularını dağıttıktan sonra Lahor'a kadar Pencap'ı istilâ etmiştir (1222). Fakat güney Çin'deki karışıklıklar yüzünden geri dönmek mecburiyetinde kalmış ve Tangut seferi esnasında attan düşerek yaralanan Cengiz Han (1226), 1227 yılında ölmüştür.


Cengiz İmparatorluğu'nun Tarihi Önemi


Cengiz imparatorluğunun, kısa bir müddet için dahi olsa, bozkır ve civar memleketlerdeki kargaşalıkları ortadan kaldırmak suretiyle, kıtalar arasındaki münasebetler ve bunun sayesinde, eski ticaret yolları tekrar emniyet altına alınarak, gerek maddî ve gerek manevî kültür malzemelerinin o devirde dünyanın bir ucundan öbür ucuna naklini kolaylaştırmış olmasiyle, beşeriyet tarihinde büyük bir rol oynamış olduğunda şüphe yoktur.
Fakat bunun en büyük tesiri Türk sahasında, Türk milleti üzerinde olmuştur. Cengiz'den önceki bu devirler ve Türk sahasının münferit bölgelerinin tarihi bakımından, bu tesirin olumlu veya olumsuz olarak yorum veya izahına imkân olmakla beraber, Türk sahası ve milletinin bu devirden sonraki kaderi cephesinden, bunun umumî olarak çok mühim ve olumlu bir vazife gördüğü inkâr edilemez.

Cengiz ve onun halefleri hâkimiyet peşinde koşarken, belki kendileri de bunun neticelerini düşünmeden, Türkler'in o devirde de en mühim kuvvetini teşkil eden bozkır kavimlerini nizama koyarak, bunları eski devirlerde olduğu gibi, bir kuvvet rezervuarı haline getirmişler ve bunların yardımı ile Türk sahasını tek bir merkez etrafında birleştirmekle, Türk kavimlerinin birbirleriyle kaynaşmalarını temin etmişlerdir. Bu kuvvetli ve taze yeni Türk dalgaları, bilhassa hudutlarında, münferit Türk zümrelerinin komşularının tesiri altında, ayrı birer etnik birlikler teşkil etmelerine mâni oldukları gibi yabancı zümrelerin tesirleri altında birbirinden farklı kültürler vücuda getirmelerini de önlemişlerdir.

Cengiz ve haleflerinin işgal ettikleri yerlerde bir çok kültür merkezlerinin yıkıldığını ve birçoklarının da yer değiştirdiğini bildiğimiz gibi, bunların yerine yenilerinin de vücuda geldiğini görüyoruz. Bu yıkma ve kurma hadisesinde Türkler'in kayıp ve kazançları ayrıca tetkike değer bir meseledir ve bunun herhalde, bir millet olarak, Türkler'in aleyhinde olmadığı da görülecektir. Bu devirden, Türkler'in İslâm çerçevesi içinde bir tek kültür camiası olarak çıkmış olmaları da, milli bünye bakımından mühim bir kazanç teşkil eder. Hudud boylarında gördüğümüz Türk zümrelerinin geri kuvvetler ile birleşerek kuvvetlenmiş olmaları da, bu mıntıkaların hususî vaziyetleri göz önünde tutulursa, Türk tarihi için ehemmiyetsiz bir hâdise sayılmaz.

Cengiz imparatorluğu parçalanarak, münferit mıntıkaların istiklâllerini ilân etmeleri, Türk sahasını, iktisadî bakımdan daratmış olduğu gibi, aralarında vukua gelen mücadeleler de Türk kanının lüzumsuz yere harcanmasına sebep olmuş ve resmen dahi devam eden haricî birlik de Timur zamanında büsbütün ortadan kaldırılmıştır. Türk sahasının hudutlarındaki teşekküllerin hiçbirinin Türkler'in kuvvet kaynağı olan bozkırları tamamıyla kendi tarafına celbedememiş olmasına yol açmış ve bunu daimî kargaşalık haline getirmiştir.

Yeni bir birliğe doğru lâzım olan esasların kısmen hazırlanmış olmasına rağmen, Timur'un halefleri arasında bu kumandanın başladığı işi devam ettirebilecek şahsiyet çıkmamıştır. Bu birbirinden ayrı mıntakaların zayıflayarak yeni bir Türk kuvvetini kabul etmeğe hazır bulunduğu bir anda en kuvvetli devrini yaşayan Anadolu Türk zümresi de, önündeki işi başarmakta kendi kuvveti kâfi geldiği için, diğer Türk kuvvetlerinin birleştirilmesinde kendisi için bir menfaat görmemiş, böylece Türk sahasının bir idare altında toplanmasına imkân bulunamamıştır. Daha sonra maddî kuvvetten ziyade manevi kuvvetin rol oynamağa başladığı devirde, artık Türk sahasının en mühim mıntıkaları düşmanların pençesi altına girmiş bulunuyordu.



Türk -Moğol İmparatorluğu Devrinde Sosyal ve Askerî Teşkilât


Hun ve diğer Türkler'le Cengiz ordularının gösterdikleri büyük başarıların bir taraftan eşine az rastlanan kahramanlık, deha mertebesindeki strateji ile vecd derecesine varan savaş azminde ve o devre göre tatbik etdilen teknik üstünlükte, diğer cihetten sivil teşkilâtla askerî teşkilâtı kaynaştırarak yürütmelerinde, sosyal nizamı aynı zamanda askerî bir nizam haline getirmelerinde aramak gerekir; yani onlarda aile, oba, boy, halk gibi sosyal teşekküller, aynı zamanda onluk, yüzlük, binlik ve tümen gibi askerî birlikleri de karşılıyordu ve bir savaş halinde bütün millet iç teşkilâtını bozmadan tek bir ordu gibi harekete geçebiliyordu.
Cengiz Han bu bakımlardan yeni bir şey ortaya koymuş olmayıp, bu bölgelerde eskiden beri mevcud olan hayat tarzını, büyük askerî harekâta uygun bir şekilde teşkilâtlandırarak bundan ustalıkla faydalanmasını bilmiştir.En küçük aile birliğine Moğolca'da yasun ("kemik") deniyordu. Bu yasun'a mensup olanlar akraba oldukları için birbirleriyle evlenmezler ve bir ebügün ("ced")den türediklerine inanırlardı.

Bir kaç yasun'un birleşmesiyle aymag ve obog'lar (=Türkçe oymak, oba, "soy, kabile, aşiret, boy" anlamında) meydana gelirdi. Obog'a mensup olanlar da birbirleriyle evlenmezler ve menşelerini müşterek bir cedde bağlarlardı: Obog'lar için kullanılan diğer bir tâbir de urug idi (= Türkçe uruğ, "akraba, kabile, boy, soy, nesil" anlamında). Başka başka obog (soy)lara mensup olanlar evlenince birbirlerine "kuda" derlerdi (Uygurcada kudaş, diğer lehçelerde kuda). Yasun ve urug dışındaki kimseler cad (=Türkçe cad, yat, "yabancı") sayılırdı.

Fakat savaşlar yalnız cadlara karşı yapılmaz, obog ve urug mensubu akrabalar arasında da çarpışmalar olurdu. Bu takdirde akrabalar yabancı sayılırdı. Bundan başka, bazan birbirine uzak obog (soy)lara mensup olan şahıslar da karşılıklı hediyeler alıp vermek suretiyle anda (kan kardeşi) olurlardı. Anda'lar birlikte yaşamazsa da yasun, aymag ve obog fertleri gibi birbirlerini desteklerlerdi.

Urug, yani akrabalar, bir obog'un yani boyun hâkim sınıfını teşkil ederlerdi. Bunların arasında da bir de bogol-bo'ol denilen köleler sınıfı vardı ki, bunlar diğer şark milletlerindeki kölelerden farklı olup, harp esirlerinden meydana gelen hizmetkârlardan ibaretti ve kendi boy özelliklerini muhafaza ederlerdi. Bogol'llar zamanla urug sayılarak akraba sınıfına girebiliyordu. Yararlık gösteren bogol (köle)ler, serbest bırakılınca, bunlara darhan (tarhan) denirdi.

Sonraları calagu (genç, delikanlı) tâbiri de "uşak" anlamında kullanılmıştır.
Nüfuz derecesine göre akrabalar arasında da kademeler bulunurdu. Yasun ve obog'lar, kabiliyet, cesaret ve beceriklilikleri ile temayüz etmiş olan şahıslar tarafından idare edilirlerdi ki, bunlara noyan ("bey, reis komutan") denirdi. Noyan'ların isbaşına gelişinde menşe ve nesil-nesep rol aynamazdı. Bunların vasıflarını belitmek üzere bagatur ("bahadır, cesur"), seçen ("bilge, akıllı"), mergen ("nişancı"), bökö, büke ("pehlivan") v.b. gibi tabirler de eklenirdi. Noyan'dan başka Çinceden alınan Taysı (prens) ve sengün (komutan), Türkçe'den gelen tigin (prens) buyrug (komutan)v.b. tabirler de kullanılırdı. Noyan, önceleri hem sivil, hem askerî âmirleri ifade ederken, sonraları umumiyetle "subay" anlamında kullanılmıştır.

Noyan'ların en yakın yardımcılarına nökör-nöker denirdi. Bu sözün menşei hakkında ihtilaf vardır. Barthold, bunun Farsçadan gelme bir söz olduğunu ifade etmişse de, Vladimirtsov, aksine Farsçadaki nöker sözünün Moğol menşeli olduğunu ileri sürmüştür.

Türk-Moğol Meselesi

Eski devirlerden beri Türkler'in anayurdunun bir parçası olarak bilinen ve bugünkü Moğolistan ve Mançurya'yı içine alan Asya'nın kuzeydoğu bölgeleri, Hunlar'dan beri türlü Türk boyları ile Moğol ve Mançu gibi diğer Altay kavimlerinin faaliyette bulunduğu sahalar olmuştur. Türkler'in cedleri olarak kabul edilen ve Çin'le daimî bir mücadele halinde yaşayan Hunlar buralardan batıya ve güneye yayıldıkları gibi, 6-8. yy.'lardan itibaren Asya tarihinde siyaset ve kültür bakımından büyük rol oynamaya başlayan Gök-Türk İmparatorluğu'nun merkezi de burası idi.

Ancak denizden uzak ve sert kara iklimine sahip olan ve bilhassa Çin ile daimî bir savaş halinde yaşamayı icabettiren bu bölgeyi, istikbal için karanlık gören Türkler, IX. yy.dan itibaren yavaş yavaş terketmişler ve merkezlerini batıya ve güneybatıya nakletmişlerdir. Türkler'in en eski dil ve kültür âbidesi olarak bilinen Orhon ve Yenisey yazıtları bu bölgelerde meydana gelmiş ve bunların asılları da hâlâ burada muhafaza edilmekle beraber, burası bugün artık bir "Moğolistan" olarak tanınmakta ve Türklükle ilgisi, ancak tarihî bir değer taşımaktadır.

Siyasî ve idarî merkez batı ve güneybatıya kaymakla beraber, Türk boylarının bir kısmı Moğollar'la bir arada veya onlarla komşu bir halde yaşamakta devam etmişler, Moğollar'ın bir kısmı Türkleşirken bazı Türk boylarının da "Moğollaştığı" görülmüştür. Altay'daki Türk boyları ile Moğollar arasındaki buna benzer karşılıklı temas ve kaynaşmalar, XX. yy.'a kadar devam etmiş ve etmektedir. Bu yüzden, Moğollar arasında Türk ve Türkler içerisinde Moğol boy adlarına rastlandığı gibi, bazan da aynı boy adının hen Türk, hem Moğol cemiyetlerinde aynı zamanda kullanıldığı görülmüş, fakat duruma göre bunların bazıları "Türk" bazıları "Moğol" kaynaklı olarak değerlendirilmiştir.

XII. yy.'da tarih sahnesine çıkışlarından önce, Moğollar'ın bu zümreye mensup aşağıda saydığımız boyların, devlet kurma gibi siyasî ve sosyal faaliyetleri bölgesel kalmıştır. XII. ve XIII. yy.'larda, bir cihan imparatorluğu kurulması şeklinde karşımıza çıkan hâdiseler ise, dünya tarihin en önemli sayfalarından biri olup, bundan önceki Hun, Avar, Göktürk devirlirini hatırlatmakta ve bunların birer tekrarı gibi karşımıza çıkmaktadır.

Asya bozkırlarında vücuda getirilen bu son büyük imparatorluğun rehberliğini üzerine alan Cengiz (Çinggiz), kendisinin mensup olduğu Moğol kabilelerini birleştirdikten sonra, Türk boylarını da kendi hâkimiyeti altına alarak, bunların da Moğollar'la beraber hareket etmesini temin etmiştir. Zaten eskiden beri aynı tarihî mukadderata bağlı kalan bu bozkır kabileleri, teşkilât ve iktisadî bünye bakımından olduğu kadar, kültür bakımından da birbirlerine yabancı olmadıkları gibi, bilhassa bu iki millet arasındaki temasların daha sık olduğu hudut boylarında etnik bakımdan da az çok birbirlerinin tesiri altında kalmışlardı.

Bozkır kanunları, bu kanunların doğurduğu hayat şartları ve bunlar üzerine kurulan siyasî birlikler, uzun asırlar süren müşterek tarih içinde, bunların bir kısmını o şekilde birbirine karıştırmış ve yoğurmuştur ki, bu kavimler arasındaki ırk farkları âdeta silinmiş ve bazılarını diğerleri içinde eritmiştir. Birçok Moğol kabileleri daha çok eski devirlerde Türkler içinde temsil edilmiş olduğu gibi, bugünkü Moğollar arasında da bu şekilde temsile uğramış Türk zümrelerini bulmak mümkündür. Türk zümrelerinin bilhassa Moğollar'a yakın sahalarda oturan kısımlarında bunun izlerini bugün bile görmek mümkündür.

Cengiz'in rehberliği altında meydana çıkan Moğollar'ın kısa bir zamanda bu kadar kuvvetli bir teşkilât vücuda getirebilmiş olmaları, Moğollar'ın kendi kuvvetlerinden ziyade, ancak tarihî mukadderatın hazırladığı bu yakınlık sayesinde, Türk kavimlerinin bir kısmının Moğollar'a derhal iltihakının temin edilmiş olmasiyle açıklanabilir. Moğollar'la işbirliği neticesinde bu Türk zümreleri vasıtasıyle komşu Türk kültür merkezlerinin bu teşkilat içerisine alınmış olması, Türk tarihinin gelişmesinin tâyininde de bir unsur olmuştur. Moğol devlet teşkilâtının eski Türk an'anesi üzerine kurulduğunu eskiden beri Türkler'de gördüğümüz ıstılahların aynen kabul edilmiş olmasiyle de isbat edildiği gibi, Türk ülkelerinin doğu kısmında hâkim olan kültürün dini olan burkancılığın Moğollar arasında yayılması ve Uygur alfabesinin bugüne kadar hâlâ Moğollar tarafından kullanılmakta olması da bunun birer delilidir.

Türk-Moğol İmparatorluğu ve Devamı


XII. yy.'ın sonları ile XII. yy.'ın başlarında, yalnız Türk dünyasının değil, o zamanki dünyanın büyük kısmını içine alan Asya ve Avrupa'nın bütün milletlerini yakından ilgilendiren büyük hâdiseler cereyan etmiştir ki, bu da, dünyaya yeni bir nizam vermeye çalışan Türk-Moğol İmparatorluğu'nun kurulması şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu imparatorluğa, kurucusundan dolayı bazan "Cengiz İmparatorluğu", bazan "Moğol" veya "Türk-Moğol İmparatorluğu" (veyahut: "Hanlığı", "Kağanlığı") denmiştir.

İlk devrede bu imparatorluğun hâkim unsuru Moğollar olmakla beraber, devlet genişleyince, kısa zaman içerisinde ahalinin ve askerlerinin büyük bir ekseriyetini Türkler teşkil ettiği gibi, devlet teşkilâtının esasları ve birçok müesseseler de, eski Türk geleneklerinin devamından başka bir şey değildi. Bu yüzden, Cengiz Han'ın kurduğu devlete "Türk-Moğol Hakanlığı" adını vermek doğru olur.

Bu devirde bütün Türk ülkeleri (az bir istisna ile) bir tek imparatorluk halinde birleşmiş durumda idi. Bu büyük imparatorluk, Çin Hindistanı ve Arabistan dışında bütün Asya'yı ve bütün Şarkî Avrupa'yı sınırları içine almıştı. İşte bu bakımdandır ki Türk-Moğol istilâsı ve Hakanlığı, Türk tarihini yakından alâkadar etmektedir. Bazı tarihî hadiseler ve hissî tesirler yüzünden, "Türk-Moğol ve Tatar" konuları yeteri derecede açıklanamadığından veya şahıs ve milletlere göre birbirinden farklı tefsirlere dayanıldığından, yalnız "Türk-Moğol İmparatorluğu" dediğimiz Cengiz devri değil, hattâ onun parçalanmasından doğan Türk devletleri bile bazan Türk tarihinin dışında bırakılmak istenmiştir.

Fakat, şurası da bir gerçektir ki, Cengiz'in kurduğu Hakanlık esas itibariyle Türk tarihinin ayrılmaz bir kısmını teşkil etmektedir. Zaten Cengiz'in kendisi de bazı rivayetlere göre, Türk menşelidir. O zamana kadar, tarihte hemen hemen hiçbir rol oynamamış olan Kerülen nehri yakınındaki kabileler, Yesügey-bağatur'un oğlu Temücin (Temuçin)in dehası sayesinde kısa bir zaman içinde büyük bir faaliyet görtermeğe başladılar.

12. yy.'ın sonlarında tarih sahnesine çıkışları sırasında, Moğolistan ve civarında başlıca şu büyük boylar yaşıyor ve birbirleriyle amansız bir mücadele halinde bulunuyorlardı: İrtiş ile Orhon arasında ve Altay dağlarının kuzeyinde olmak üzere en batıda Naymanlar, onların doğusunda Orhon civarında Kereyitler, onların kuzeyinde, Selenge nehrinin orta ve aşağı mecrasında Merkitler, onların batısında ve Naymanlar'ın kuzeyinde olmak üzere Oyratlar, Büyür gölü civarında Tatarlar ve ilk zamanlarda fazla kuvvetli ve tananmış olmamakla beraber, Cengiz Han tarafından bütün boyların birleştirilmesinden sonra adları umumî bir millî isim haline getirilen Moğol (Manghol)lar bunların başlıcaları idi. Naymanlar ve Kereyitler, Uygur Türklerinin komşusu olmakla kültür bakımından onların tesiri altında kalmışlar, yazı ile birlikte birçok medeniyet ve kültür unsurlarını Uygurlar'dan alan Moğol boylarından bilhassa Naymanlar, diğer komşularına nazaran üstün bir seviyede bulunuyorlardı.

X. yy.'da Moğolistan'da siyasî faaliyetin hızlandığını, Kırgızlar'ın batıya, Yenisey civarına püskürtüldüğünü ve Kuzey Çin'e yerleşen Hıtaylar'ın, Liao adında bir sülâle kurulduğunu görüyoruz. Liao devleti 1225'te yıkılmış ve onların bir kısmı batıya göçerek, Tarım ve Fergana vâdisinde, yüz yıl kadar yaşayan Kara-Hıtay devletini kurmuşlardır.
Halkın esas kitlesi, eski Türkler'de olduğu gibi tabiat dini veya şamanlığı mensup olmakla beraber, Moğol boyları arasında Budizm ve Naymanlar'la Kereyitler arasında Hristiyanlık da yayılmakta, Çin ile olan daimî mücadele ve temas neticesinde Çin kültürü de tesirini göstermekte idi.

Çinliler, kuzeydeki boyları, bazan kendi adlariyle zikretmekle beraber, (mes. Hiung-nu=Hun; T'u,K'üe=Türk), çok defa onları Türk veya Moğol olarak ayırmadan, toptan Tatar(Ta-ta) diye adlandırmışlar, XIII. yy. başlarında ise Moğollar'ı Çin sınırına yakınlıklarına ve medenî seviyelerine göre "Beyaz Tatar", "Kara Tatar" ve "Yabani Tatar" şeklinde gruplandırmışlardır.

Tatar Meselesi


Tatar sözü, gerek Türk ve gerek Moğollar arasında eskiden beri bir boy adı olarak kullanılmakta idi. Ancak, Moğollar'daki Tatarlar'la Türk boyu olan Tatarlar'ın aynı olmadıklarını hatırlatmak yerinde olur. Moğol-Tatarlar, 1202 tarihinde Dalan-Nemürges savaşında Cengiz (Çinggiz) Han tarafından yenilerek parçalanmışlar ve bütün mensupları da diğer boylar arasında taksim edilmişlerdir. Böylece Tatar boyu Moğollar arasında ortadan kalkmakla beraber, bu ad yabancılar tarafından bazan "Moğol", bazan da "Türk" anlamında kullanılmakta devam etmiştir.
Türk dilinin en eski belgelerinde olan Orhon yazıtlarında zikredilen "Tatar" halk adını bazı tarihçiler Moğol, bazıları da Türk menşeli olarak mütalâa etmişlerdir. Fakat Kaşgarlı Mahmûd'un "Divan-ı Lûgat-it-Türk'ünde adı geçen Tatarlar'ın bir Türk boyu olduğunda şüphe olmasa gerek.

Ruslar da Cengiz devri için bazan "Moğol", bazan da "Tatar" adını kullanmışlar, hattâ ondan sonra kurulan ve birer Türk Devleti olan Altın Ordu ve Kazan Hanlığı ve ahalisine hep Tatar demişlerdir. Çarlık devrinde ellerine geçirdikleri bütün diğer Türk boylarına Ruslar toptan "Tatar" demişler, fakat bununla hiçbir zaman "Moğollar"ı kastetmeyip, bu tâbiri yalnız ve yalnız Türk boyları için kullanmışlardır (meselâ: Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Astrahan Tatarları, Kafkasya Tatarları, Azerbaycan Tatarları, Taşkent, Hive, Buhara Tatarları, Kaşgar, Kulca Tatarları, Sibirya, Altay Tatarları, vb.).

Sovyetler devrinde "Tatar" sözünün "Türk" karşılığı olarak kullanılması terkedilerek, bunun yerine her Türk boyunun kendi adını kullanması usulü kabul edilmiş ve siyasî maksatlarla tatbik edilen usulle, birer Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Uygur, Karaçay, Balkar, Azeri v.b. gibi "milletlerin" yaratılmasına çalışılmıştır. Fakat siyasî maksatlarla yürütülen bu tatbikat yanında, Sovyet ilmî edebiyat ve neşriyatında bu toplulukların "Türk" camiasından olduğu inkâr edilemediğinden, Sovyet Türkoloji ilminde bunların hepsi de bir arada mütalâa edilmekte ancak birbirine çok yakın olduğu için "Türk şiveleri ve lehçeleri" dediğimiz tâbirler yerine Sovyet Türkologları, Türk dilleri tabirini kullanmaktadırlar.

Bundan başka, Rus ilim edebiyatında, Rusya içindeki Türk boylarını Türkiye Türkleri'nden ayrı mütalâa etmek için "tyurki, Tyurkskiy" (Türkler, Türkçe), Türkiye Türkleri için ese "Turok, Turki, Turetskiy" (Türk, Türkler, Türkçe) tâbirleri yaratılmıştır. Son yıllarda batı dünyasında da (bilhassa İngiliz ve Amerikan edebiyatında) buna uyularak Rusya'daki Türkler için "Türkic (T.peoples, T. languages" Türk halkları, Türk dilleri), Türkiye Türkleri için "Türkish" tâbirlerinin kullanıldığı görülmektedir. Bu suretle Rusça "Tyurkskiy" ve İngilizce "Turkic" tâbirlerinin, 1917'ye kadar Rusya içindeki Türkler için umumî bir ad olma istidadını gösteren "Tatar" tâbiri yerine kullanıldığı meydana çıkmaktadır.

Bugün "Tatar" sözü bir Türk boy adı olarak ancak "Kazanlı" veya "Kuzey Türkleri" dediğimiz İdil-Ural, Batı Sibirya ve Astrahan ahalisi ile "Kırımlı"lar için kullanılmaktadır. Zikrettiğimiz bu boylar artık bugün bu ismi kendileri de bir halk adı olarak benimsemiş durumdadır.

Cengiz devleti ilk devrelerde Moğollar'dan ibaret iken, kısa zamanda genişleyerek bir cihan imparatorluğu haline gelmiş ve neticede bir Türk-Moğol imparatorluğu şeklini almıştır. Çünkü, Türkler'le meskûn hemen hemen bütün ülkeler bu devletin içine alınmış bulunuyordu. Başka bir çok milletler de bu imparatorluğa mensup olmakla beraber, esas kitle ve nüfusun büyük kısmı(100 yıl Moğol idaresinde kalmış olan Çin istisna edilirse) Türkler'den ibaretti.

Bazıları sulh yolu ile, bazıları savaş neticesinde Cengiz'e tabi olan Türk boyları, kısa zamanda onunla anlaşarak büyük imparatorluğun sosyal, askeri ve idarî bütün işlerine iştirake başlamışlardı. Sayı bakımından imparatorluğun içinde ekalliyette kalan ve kültür bakımından Türkler'e nazaran aşağı seviyede olan Moğollar'ın mühim bir kısmı İslâmiyeti kabul ederek Türkleşmiş, kalanları da esas Moğolistan'a dönmüştür. Böylece imparatorluk parçalandığı zaman, bundan Moğol değil, Altın Ordu, Sibir, Çağatay, İlhanlı gibi yeni yeni Türk devletleri ortaya çıkmış, Moğollar'ın hâkimiyeti eski yurtlarına inhisar etmiştir.


Tatarlar Kimdir ?


"Tatar" sözü, çeşitli zamanlarda değişik anlamlarda kullanılmıştır. Ruslar bu deyimi, yüzyıllar boyunca, Avrupa Rusyası'nda yaşayan Türk soylu Müslümanlar için kullanmışlardır
Batılı yazar ve araştırmacılar "Tatar" kelimesini, Türkistan'da ve Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan Türkler için kullanmaktaydılar. Osmanlılar ise, miladî on altıncı yüzyıldan başlayarak "Tatar" deyimini, kuzey Türkleri için kullanmışlardır.
Kırım Hanları için ilk defa Osmanlı Fermanlarında 1696 yılında tatar ifadesi geçmektedir. İslâm dünyasında ilk kullanıldığında, "Tatar" kelimesiyle kastedilen, "Moğol" idi. Miladî on üçüncü yüzyılda yaşamış olan Arap tarihçi İbnül Esir, Moğollardan bahsederken daima "Tatar" kelimesini kullanmaktadır: "Tatarların İslâm ülkelerine gelişi" "Tatarların Türkistan ve Maveraünnehr'e çıkışı" "Kâfir Tatarların Harzemşah üzerine yürüyüşü" gibi. Tabiî şamanist, kısmen budist Moğollardan bahsetmektedir.

Cengiz Han'ın Celâleddin Harzemşah'a yetişmesini anlatırken "Celâleddin (Sind nehrini) geçemedi, Cengiz Han Tatarlarla ona yetişti" demektedir. İbn Kesir (öl.1372), Cengiz Han'ı anlatırken "Tatarların en büyük sultanı, bugünkü meliklerinin babası" ifadesini kullanır.

İbn Haldun da "Bu sultan, Cengiz Han, Tatarların sultanıdır" demektedir. Çok iyi bilindiği gibi Cengiz Han, Moğol hükümdarıdır."Tatar" kelimesi, günümüz Arap araştırmacılar tarafından da "Moğol" yerine kullanılmaktadır. Meselâ, Moğol istilâlarını gösteren haritanın yaftası "Tatar yağması"dır. Moğollar, 1258 de Bağdat'ı işgal edip Abbasî Halifeliğini yıkmadan önce, 1237 de Moskova'yı zaptettiler. Moğol (Tatar) ordusunda en kalabalık zümre Kıpçak Türkleri idi.

Türklerin büyük çoğunlukta olduğu Moğol ordusu, günümüzde Rusya denen bölgeyi, on üçüncü yüzyılın ilk yarısında zaptetmişti. Bu durum, Rusların, Avrupa Rusya'sındaki bütün Türk kökenli Müslümanlara niçin Tatar dediklerini açıklar.

Moğol (Tatar) ordusunun büyük çoğunluğu Türktü; Ruslara göre, bütün Avrupa Rusya'sında yaşayan Müslüman Türkler, Moğolların (Tatarların) torunlarıydı.

Önemle belirtilmesi gereken bir husus da, Moğol (Tatar) ordusunun çoğunluğu Türk olmakla birlikte, bütün komuta kademeleri Moğolların tekelindeydi. Kıpçaklar, Peçenekler ve öteki Türk boylarından gelenler rütbesiz askerlerdi. Abbasî Halifeliğini 1258'de yıkmış olan, Cengiz Han oğlu Tuluy'un oğlu Hülagü ve ordusundan, bütün çağdaş ve sonraki Arap tarihçileri "Tatar" diye bahsettikleri gibi, diğer milletler de, on üçüncü yüzyılda yeryüzünün en büyük devletini kurmuş olan Moğollardan "Tatarlar" diye söz etmektedirler.

4 Mart 2007 Pazar

Kırım’da Türk izleri

Kırım; 18 Mayıs 1944’te Stalin’in emri ile bir gecede evlerinden alınarak sürgüne gönderilen kardeşlerimin ülkesi. Öğrencilik yıllarımda gıyabında cenaze namazını kıldığımız büyük dava adamı Mustafa Cemiloğlu’nun yurdu.

Kırım’da Türk izleri


Tarih boyunca Türklerin anayurdu olmuş bu güzel ülkeyi görmek için 2 Eylül 2006’da başkent Akmescit’e doğru yola çıktım. Kırım’daki Türk izlerini anlatmadan önce bölgenin tarihi sürecine bakmakta yarar var.

Kırım önceleri Deşti Kıpçak diye anılan ancak daha sonra büyük Tataristan denilen bölgenin bir parçasıdır. Karadeniz kıyılarından başlayan bu topraklar kuzeyde Rusya, doğuda Orta Asya bozkırlarına ve batıda Macaristan içlerine kadar uzanan çok geniş bir alanı kaplar. Bölge Orta Asya’nın yerinde duramayan kavmi Türklerin 4. yüzyıldan itibaren batıya geliştirdiği akınların ilk durağıdır.

Sırasıyla Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve son olarak da Tatarlar bölgenin sahibi oldular.
Kısa süreli hâkimiyetler hariç 13. yy başlarına kadar bölgeye Kıpçak Türkleri hâkim idi. 1224’te Moğol İmparatoru Cengiz Han Kıpçak Türk Hanlığına son verdi. Dağılan Kıpçakların bir kısmı Macaristan bölgesine gitti ancak bunların akıbetlerini bilen olmadı. Kuzeye doğru gidenler ise Volga Bulgarları ile karışarak bu günkü Kazan Türklerinin atalarını oluşturdular.

Tarihçilere göre Moğollarla Türkler beraber yaşamış akraba kavimlerdi. Moğol İmparatorluğunu Moğollar ve Türkler oluşturuyordu. Cengiz Han’ın harbe giden ordularında Türklerin Moğollara oranı 7 kat fazla idi. İmparatorluğun batı bölgesinin halkı tamamen Türk idi. Kısaca bunlar Tatar Türkleri idi. Cengiz Hanın torunu Batu Han Kıpçaklardan sonra Altın Ordu Devletini kurdu ve bölge artık Büyük Tataristan olarak anılmaya başlandı.
Altın Ordu uzun yıllar Büyük Tataristan’da hüküm sürdü. 1395’te Timur bu hâkimiyete son verdi. Artık Büyük Tataristan parçalanmaya başlamış ve Rus Prensliği rahatlamıştı. Büyük Tataristan 15. yy. ortalarına doğru Kırım, Kazan, Astrahan ve Sibir Hanlıklarına bölündü. Timur sonrada Osmanlıya saldırdı ve 1402’de iki Türk Devleti Ankara’da karşılaştı.

Yıldırım Bayezid yenildi. Timur Altın Ordu ve Osmanlıya saldırmasa idi bu gün Türklerin dünyadaki konumu farklı olabilirdi. Türkler birbiri ile savaş değil işbirliği içinde olmalıdır.
Cengiz Han soyundan gelen Hacı Giray 1440’da dağılan Tatarların bir kısmını etrafına alarak Kırım Hanlığını kurdu. Kırım liman kentleri Cenevizlilerin elinde idi. Hacı Giray iyi bir siyaset izleyerek Cenevizlilere karşı Osmanlıyla ittifak yaptı. Daha sonra Gedik Ahmet Paşa 1475’de Cenevizlileri yenerek liman kentlerini ele geçirdi. Kırım Hanlığını da Osmanlıya tabi oldu.

Ancak Türklerin Kırım kıyılarına seferleri daha da eskiye dayanır. 1222’de Anadolu Selçuklular Sudak kalesini ele geçirdiler ve bir süre bölgeye hâkim oldular.
Artık bu topraklarda Ruslarla Türkler arasında bir hâkimiyet mücadelesi başlamıştır. Osmanlı Kırım Hanlığı ile birlikte Rusların Karadeniz’e hâkimiyetini ve yayılmacı politikalarının önünü kesmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle Kırım Türkleri 1571 yılına kadar birkaç kez Moskova’ya kadar ilerleyerek kenti yaktılar. Buna rağmen Rus yayılması durdurulamadı ve nihayet 1552’de Kazan Hanlığı ve 1556’da da Astrahan Hanlığı Rusların eline geçti.

Bu korkunç İvan dönemidir. 1783’de ise kuzeydeki son Türk kalesi Kırım Hanlığı da Rusların eline geçti. Burada parçala ve yut politikasının ne kadar etkili olduğunu bir daha görüyoruz.
1783 Kırım Türkleri için zor yılların başlangıcıdır. Önce liman kentlerinde yaşayan Türkler iç kesimlere sürüldüler. Daha sonra belli merkezlere toplanmaya zorlandılar. Baskı gittikçe dozunu arttırdı. Bunun tek amacı Türkleri yüzyıllardır yaşadıkları bu topraklardan çıkarmaktı.

İstenen sonunda oldu ve Türkler Osmanlı topraklarına göç etmeye başladılar. 1854 Kırım Harbinden sonra bir göç dalgası daha yaşandı. Osmanlı’dan kalan mimarının büyük çoğunluğu tahrip edildi. Camiler, saraylar, hanlar, hamamlar yakıldı yıkıldı.
Kalan Türkler ise çok büyük sıkıntılar çekti. Bu dönemde büyük Türkçü Gaspıralı İsmail Bey “dilde, fikirde ve işte birlik” sloganıyla milliyetçi direnişi başlattı. 22-04-1883’te de Bahçesaray’da Tercüman gazetesini çıkarmaya başladı. Tercüman gazetesi direnişin simgesi oldu.

Bağımsızlık için Vatan adında bir gizli örgüt kuruldu ve Osmanlıdan da destek gördü. 1917’de Çarlık çöktü ve Kırım Türkleri bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kızıl Ordu Kırım’a girdi ve Bolşevikler dedelerini aratacak uygulamalarla yeni bir göç dalgasını başlattılar. Türklerinin bir kısmı da böylece Anadolu’ya göçtü ve nüfus oldukça azaldı.
Hiç bir sürgün ve göç 18/04/1944 gecesi olan kadar acımasız olmadı. Stalin II. Dünya Harbinde Kırım Türklerinin Almanlarla işbirliği yaptığını düşünerek sürgünü başlattı. Bu düşünce doğru değildi.

İşbirliği Stalin’in büyük bir yalanıydı. 18 Nisan gecesi Türkler 2 saat içinde evlerinden alınıp hayvan vagonlarına doldurularak bilinmeyen bir yolculuğa çıkarıldılar. Günlerce süren yolculuktan sonra hiç görmedikleri Sibirya, Ural, Kazakistan ve Özbekistan çöllerine bırakıldılar. Bu tam bir soykırımdı. Yaklaşık 200 bin Kırım Türkü hayatını kaybetti. Kalabilenler yeniden hayat mücadelesine başladılar. Bu çalışkan insanlar çölleri gül bahçelerine çevirdiler.

Ancak vatanlarını hep özlediler. 1967’de Kırım Türklerinin ihanet yapmadıklarına karar verildi. Böylece anayurda dönüş mücadelesi başladı ve Lideri de Mustafa Cemiloğlu oldu. Cemiloğlu’nun hayatı hapishanelerde geçiyordu. O küçücük vücudunda dev bir iman taşıyor ve Rusyayı sallıyordu. Benim üniversite yıllarımdı. Hatta bir ara Cemiloğlu’nun hapiste öldürüldüğü haberi geldi. Ülkücüler yürüyüşler yaptı ve gıyabi cenaze namazları kılındı.

Ancak Sovyetler dağılana kadar hakları olmasına rağmen yurtlarına dönemediler. Nihayet 1987’de Türkler eski topraklarına dönmeye başladı ve bugüne kadar sayı 300 bine ulaştı. Kalan 200 bin Kırım Türkü dönüş için yardım bekliyor. Kırım Türkü yeniden vatan kuruyor. Kırım Türkleri ve Gürcistan’daki Ahıska Türkleri için hepimizin gayret etmesi gerekir. Kırımın tarihçesini kısaca özetledikten sonra bu güzel topraklarda tespit ettiğim izlenimleri sizlerle paylaşacağım.

Kırım Ukrayna sınırları içinde 27 bin km kare Trakya’dan biraz büyük bir yarımadadır. Nüfusun yüzde 40 Ukraynalı, yüzde 40 Rus ve yüzde 12 kadar Türk, kalanı ise diğer unsurlardır. Tatarların tamamı dönebilirse oranları yüzde 25’e çıkacak. 2/9/2006 Cumartesi günü saat 1’de havalanan uçağımız 1.30 saat sonra başkent Akmescit’e indi. Vize işlemlerimiz tamamlandıktan sonra hemen Akmescit’e geçtik. Burada 10 bin kadar Kırım Türkü var.

Yolda Türkiye Diyanetinin yaptırdığı camiyi geziyoruz. Türkiye Kırım’da 14 cami yaptırmış. Akmescit’in en eski camisi Cami-i Kebir’i ve Kırım Diyanet İşleri Başkanını ziyaret ediyoruz. Başkan komünistlerin eski tarihi camilerin çoğunu yıktıklarını, bugün 250 cami ve 7 Medrese açıldığını ve bunlardan birinin de kız medresesi olduğunu bize aktarıyor.

Akmesçit’te 2000 kişilik bir caminin yapımını da Türkiye üstlenmiş. Başkentte kısa bir şehir turundan sonra Sivastopol’e doğru yola çıkıyoruz. Çünkü Akmescit’in çok fazla tarihi bir özelliği yok.
Akşama doğru Sivastopol’e (Akyar) giriyoruz. Heyecanımız oldukça artıyor. Çünkü bu şehir Türk tarihi açısından çok önemlidir. “Sivastopol önünde yatar gemiler” şarkısında söylendiği gibi Rusya’nın ve Ukrayna’nın bu günde en önemli savaş ve ticari gemi limanlarından biri Sivastopol’dur.

Kırım harbinin yapıldığı bölge burasıdır. Gezi esnasında Dr. Haluk Dursuın Kırım harbinin çıkış nedenlerini anlatıyor. Rus Çarı Nikola Osmanlı’dan Kudüs’de Hz. İsa’nın doğduğu ve öldüğü Kıyam kilisesi arasında Hıristiyanlar için kutsal olan bölgenin idaresinin kendilerine verilmesini ister. Teklif kabul görmez. Rusya bu durumu savaş nedeni sayar. Osmanlı Fransız ve İngilizlerle ittifak yapar. İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan müttefik donanması Gelibolu’yu geçerek İstanbul’a gelir. Müttefik donanmaya Osmanlıdan çok az gemi katılır.

Osmanlı denizden çok kara harbi yapar. Müttefik donanma Rusların Sinop baskınına misilleme olarak Odesa’yı bombalar. Odesa kuzeyden gelen hacıların ilk konaklama yeri olduğu için seçilmiştir. Odesa’dan sonra hedef Sivastopol’dur. Şehir kuşatılır. Osmanlı orduları karadan çevirme yapar. Ruslar savunma harbi yapar ve şehri çok iyi savunurlar. Ruslarda Sivastopol’e karşı Silistre’yi muhasaraya alırlar.

Kırım savaşında deniz harbi Sivastopol önünde, kara harbi ise Sivastopol ile Gözleve arasındaki geniş alanda yapılır. Cephe gerisi ise İstanbul’dur ve yaralılar İstanbul’a getirilir. Savaş ve salgın hastalıklardan çok fazla asker şehit olur ve bir ara Selahattin camileri hastane gibi kullanılır. Aynı dönemde Osmanlı Kafkas cephesinde de Ruslara karşı büyük başarılar elde eder ve Şeyh Şamil’de bu dönemin eden efsane kahramanlardandır.
Ruslar yenilir ve yapılan Paris konferansında Kars alınarak yerine Sivastopol verilir. Tuna boyları Ruslardan tamamen arındırılır. Osmanlı bu savaşla donanmanın bir devlet için ne kadar önemli olduğunu anlar ama iş işten geçmiştir. Bunları neden yazıyorum. Hasbelkader birileri okurda ders alır diye.

Kırım harbinin bu kazanımlarının yanında negatif etkileri de olmuş ve Osmanlının parçalanmasında etkin rol oynamıştır. Bu harpte İstanbul’a gelen subaylar ve özellikle İngiliz generaller boğazda yalılar kiralamışlar ve sosyal yaşama katılmışlardır. Bununla birlikte bol para harcayan bu guruplar İstanbul’da batılı bir yaşam tarzının kabul edilmeye başlanmasına sebep olmuş ve israf artmıştır.

Ufukotesi.com/Dr. Orhan Gedikli

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik