atom bombası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atom bombası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2007 Cumartesi

Bir avuç ölüm: “Atom”un önlenemeyen öyküsü

Atom kötü değil! O sadece bir madde. Kötü ya da iyi olmasına insanoğlu karar veriyor. Nükleer silahlar uyuşturucu bağımlılığı gibi... Bir defa yapmaya başladığınızda kendinizi durduramıyorsunuz.

Soğuk Savaş döneminde ve hatta devamında üretilen nükleer başlık sayısı (2002 de bile 30 binin üzerindeydi) yerküreyi bir kaç defa yok edecek güce ulaşmıştı. Elbette bu paradoks yeni/modern üretimleri hiç engellemedi. Hoş, Hiroşima ve Nagazaki rezaleti bile engellenememişken... Atom bombasının ve türevlerinin öyküsü; bir yandan bilimin ilginç bir kronolojisini sunarken öte yandan tarihi, politik, ekonomik ve askeri bir düzlem de yaratıyor. Nihayet insanlığın dizginlenemez hırslarını da-akl-ı selim bir bakışa sahipseniz-özetliyor. Atom kötü değil! O sadece bir madde. Kötü ya da iyi olmasına insanoğlu karar veriyor. Bu kararın her zaman doğru olmadığının masalını ise herkesin-yeniden-bilmesi gerekiyor. Yani çıkacak kıssadan hisseye göre masalın sonunda gökten ne düşeceğine yine biz karar vereceğiz.

“Şişman” ve “Ufaklık” kadar ünlü olamadı fakat ailenin en büyük çocuğu oydu aslında... Matrix yapımcıları ismi ondan mı çaldılar bilinmez ama “Manhattan Projesi”nin ilk atom bombası “Trinity”di... 16 Temmuz 1945’de New Mexico-Alamogordo’ya atıldı ve-kardeşlerinin tersine-kimseyi öldürmedi! “Little Boy” ise 6 Ağustos 1945’de ilk anda 200 bin kişiyi yok etti. Hiroşima ile birlikte! Uranyum’lu ilk atom bombasıydı. “Fat Boy” da onun izinden gitti. Plütonyum’u Nagazaki’yi yok etti. Kısa süre önce “hepsinin ölüm gününü” idrak ettik. İnsanlığın yarattığı en rezil silahın 70. yılını!

Günümüze kadar-fizyolojik, psikolojik, sosyal ve politik-etkilerini sürdürmüş olsa da, Atom Bombası gibi bir silahın yeniden ve yeniden üretilmesi hırsından vazgeçilmiş değil. Yarattığı yıkımın çapı, hemcinslerinin yapımı bir yana, “daha iyilerinin” binlerce kez imalini de engelleyemedi.

Gerçekte Atom Bombası’nın hakimiyeti o kadar da uzun sürmedi. İlk kez kullanıldığı 1945 yılından kısa süre sonra “popülerliğini” yitirdi. 1950’lerin ilk yıllarında termo-nükleer bombaların geliştirilmesiyle, atom bombaları stratejik silahlar olmaktan çıkıp taktik silahlar sınıfından sayılmaya başlandı. H Bombası ya da Hidrojen bombası olarak bilinen nükleer stratejik silahlar 60 megatona kadar çıkarılabilen tahrip gücüyle dünyanın yeni kabusu oldular. İki silah arasındaki temel fark basitti... Atom Bombası’nda ağır bir atom çekirdeğinin daha hafif iki çekirdek oluşturacak biçimde bölünmesiyle ortaya çıkan enerjiden yararlanılıyordu. Hidrojen bombasında tersini yaptılar! SSCB’nin 1961’de denediği termo-nükleer bomba Hiroşima’ya atılandan 4 bin kez daha güçlüydü. Bundan sonra da ipin ucu zaten kaçtı.

Nuke!..

Bu türden ilk bomba 1952’de ABD tarafından test edildi. Ardından da SSCB, İngiltere, Çin ve Fransa bu silahı üretti ve kullandı. 1980’lerin sonunda yerküre üzerinde 20 binden çok termo-nükleer bomba bulunuyordu. Bu saçma sapan üretimin rakamsal değerlerinden çok daha tatsız bir gelişmeye de neden oldu bu cins bombalar. Güçleri daha az olmasına rağmen (100 kiloton ile 1.5 megaton arasında) bu bombaların küçük boyları (!) stratejik füzelere ve kıtalararası balistik füzelere yerleştirilmeye başlandı. Bir kaç metre uzunluğundaki bu bombaların dünyanın etrafını 20-25 dakikada dolaşabilecek hızda balistik füzelere irtibatlanması dünyanın huzurunu “topyekun” kaçırdı. Gelişen bilgisayar sistemleri bu füzelerin hedef sapma oranlarını da yok denecek kadar aza indirdi. Böylece herkesin evinde huzurlu oturma günleri sona erdi.

1950’lerden başlayarak 70’li yıllara doğru zirve yapan bu türden silahların yayılmasının engellenmesi çalışması çoğu zaman anlamlı bir sonuca ulaşmadı. Tamamen işe yaramadı demek doğru olmaz belki ama herkesi tam olarak tehtid eden bu silahların varlığına son nokta bir türlü konulamadı. 1957’de IAEA kuruldu. Atom Enerjisi Ajansı ülkelerin bu yoldaki girişimlerini denetlemeye başladı. 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) imzaya açıldı ama getirdiği sorumluluklardan “o güne değin nükleer silah üretmiş olan ülkeler” muaf tutuldu. Ne işe yaradı diye sorulabilir ama nükleer silahı olmayan ülkelerin bu silahları yapmasının önüne geçilmesi arzulandı. Tabii bu anlaşmayı imzaladılarsa. Böylece NPT bir güvenlik anlaşması olmaktan çok politik dayatma olarak kaldı.

Türkiye doğal Uranyum rezervlerine sahip bir ülke olmasına rağmen bu pisliğe hiç bulaşmadı. Ama topraklarından uzak tutmayı başaramadı. 1959’da Türkiye ve İtalya gibi NATO üyesi ülkelerin SSCB’den gelebilecek saldırılara karşı nükleer şemsiye altına alınması isteğiyle buralara füzeler yerleştirilmesi kararı alındı ve uygulandı. Çok uzun yıllar sonra, 2006’da, İran kirizi nedeniyle yeniden gündeme gelen nükleer kriz sırasında İnciklik Üssü’nde çok sayıda ancak küçük kuvvetlerde nükleer bombaların bulunduğu gazetelere yansıdı.

Soğuk Savaş döneminde iş gitgide nükleer denge meselesine ve süpergüçlerin hakimiyet kavgasına dönüştü. Sürekli olarak nükleer balistik füze üretildi ve her tarafa yerleştirildi. 1980 ortalarında toplam nükleer silah sayısı 65 bin rakamını aştı. Dünyayı birden çok kez yok edebilecek bu gücün anlamsızlığının herkes farkındaydı ve nükleer bir savaştan kimsenin paçasını kurtaramayacağı biliniyordu. Yine de hız kesilmedi.

SSCB çöktüğünde nispi bir rahatlama oldu. En azından-ne işe yarayacaksa-yeni nükleer silah yapımı düştü. O zaman kadar gelen “azaltma” anlaşmaları moral buldu ve bu silahlar yavaş yavaş yok edilmeye başlandı. 2002 yılında toplam rakam 20 binin biraz üzerindeydi. Sevindirici olmakla birlikte bu tür silahların bini ile yüz bini arasında bir fark olmadığı hala anlaşılmış değil.

Yakın zamana kadar başta ABD olmak üzere bir çok ülke yeni nesil nükleer silahlar ve balistik füzeler üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Sadece ABD’nin bu alana ayırdığı yıllık bütçe 6 milyar dolar. Rusya yeni gelişmelere sıcak bakmıyor ama ama aynı soğukluğu elindeki füzelerin imhası fikrine de gösteriyor. İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde bir değişiklik görülmezken, Uzak Asya’da Kuzey kore ve Çin çalışmalarını sürdürüyor. Ortadoğu ise malum olduğu üzere fırsat kolluyor.


Ek bilgiler…

NÜKLEER ÖLÜM

Plütonyum 239 ya da Uranyum235 izotopları gibi ağır element çekirdeklerinin bölünmesiyle açığa çıkan enerjiden kaynaklanan büyük patlayıcı güç Atom Bombası’nı oluşturuyor. Bu bölünme, çok hızlı bir zincirleme tepkime içinde bölünebilir çekirdeklerin nötronlarla bombardımanı ile başlatılır. Bir atom bombasının gücü, kimyasal patlayıcalarla yapılmış aynı boyuttaki bir bombayla kıyaslanamayacak denli büyüktür. Patlama esnasında, şok dalgaları ve rüzgar basıncıyla şarattığı etkinin yanı sıra; ısı, ışık veöldürnücü radyasyon yayar. Nükleer silah üretmek, nükleer enerji üretmek için gerekli tesislerin ve bilgilerin ötesinde bilgi, beceri, tesis ve malzeme gerektirmektedir.

Nükleer silahın en temel girdileri, yüksek oranda zenginleştirilmişuranyum (HEU) ve Plutonyum'dur. Bir nükleer silahta kullanılacak uranyumun en az 20 kilo kadar ve yüzde 90'lar seviyesinde zenginleştirilmiş U-235 izotopu içermesi gerekmektedir.

Ancak U-235 izotopunu, doğal oranı olan binde 7'den yüzde 90'lara çıkarmak, yani zenginleştirmek son derece zor ve pahalı teknolojileri gerektirmektedir. Bu teknolojilerin kullanıldığı tesisler çok yüksek oranda enerji sarfederler ve geniş bir alana yayılırlar. Daha az alanda kurulabilen ve daha az enerji tüketen, örneğin, lazer kullanılarak izotop ayırımı yaparak zenginleştirme teknolojileri ise, henüz deneme aşamasındadır ve ancak çok gelişmiş bir kaç ülkenin imkan ve kabiliyetleri dahilindedir. Nükleer silahta kullanılan diğer madde Plutonyum’dur (Pu-239) ve her tür nükleer reaktörün atıklarında belli oranlarda bulunur. Plutonyum, nükleer reaktörlerde enerji üretimi sırasında kullanılan yakıt içindeki U-238 izotopunun bir kısmının nötron ışınlaması sırasında bir nötron kaparak yeni bir bölünebilir elemente (U-239 / Pu-239) dönüşmesiyle yapay olarak oluşur. Plutonyum atık yakıt içinden ancak kimyasal ayrıştırma yoluyla elde edilebilir ve nükleer silah yapımında direkt olarak kullanılabilir. Plutonyum ayrıştırma işlemi son derece ileri teknoloji, bilgi ve tesis gerektirmektedir ve dünyada ancak 10 kadar ülke bu imkana sahiptir.

YA ŞİMDİ OLSA!

Hiroşima ve Nagazaki dışında savaş nedeniyle kullanılmış bir nükleer silah örneği bulunmuyor. Testlerse kısıtlı sonuçlar veriyor. Yine de modern nükleer silahların bir şehre atılması halinde nasıl bir sonucun ortaya çıkabileceği “aşağı-yukarı” kestirilebiliyor. Burada önemli noktalardan birisi şu. Hiroşima’ya atılan atom bombası 12.5 kiloton gücündeydi. Bugün kıtalararası balistik füzeler bile bunun 20 katına yaklaşık güce sahip. Haliyle nasıl bir etki ile karşılaşılabileceği “tam” bilinemiyor. Bilinen kesin bir felaketin yaşanacağı.
Bunların dışında bir nükleer saldırıya uğranıldığında ilk karşılaşılacak etkiler açık... Saniyenin onbinde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışık oluyor. Ardından gelen 300 bin °C’lik ısı etkisi yaklaşık 3 km çapındaki her şeyi yakıyor. Daha sonra patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km ile esen alev rüzgarı çevredeki her yükseltiyi dümdüz ediyor. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içerisinde şehir yok oluyor. Ve bu etkiler henüz atom bombası ile ilgili!

Hidrojen bombalarının-aynı ağırlıkta olsalar bile- etki alanı yarıçapı atom silahlarının 2,5 katı. Bu kaba hesaba göre ilk 7 kilometre içinde herşey ilk anda yanacaktır. Bir nükleer infilakta, ilk önce-silahın kudretine göre yarıçapı değişen-bir ateş topu ortaya çıkar. Ateş topunun merkezindeki ısı güneşteki ısıdan 2-3 defa daha fazladır. Ani Etkiler; Isı, Işık, Ani Nükleer Radyasyon ve Basınç olarak ortaya çıkar ve bir thermo nükleer silahta ilk 7 kilometreye hakim olur. Kullanılan kilotona göre değişiklik gösterse bile kesin olan bu alanda canlı ve ayakta hiçbir şeyin kalmayacağıdır., Kalıntı Etkiler ise daha sonra ortaya çıkar. Nükleer infilakın bütün etkilerini 100 kabul edersek, bu etkilerden: %35'i Isı (Işık ile birlikte gelmektedir), %5i Ani Nükleer Radyasyon, %45'i Basınç, %15'i Kalıntı Etki (Radyoaktif Serpinti) olarak karşımıza çıkar.
Bir nükleer patlama, örneğin nüfus yoğunluğu olan bir şehir üzerinde muazzam bir hasara neden olur. Hasarın derecesi patlamanın merkezine (hiposentr veya yer-sıfır noktası olarak da adlandırılır) olan uzaklıkla değişir. Patlamaya yakınlık derecesiyle hasar artar.

Sıfır noktasında yüksek sıcaklık (300 milyon santigrad derece) neticesinde her şey buharlaşır. Merkezden uzaklaştıkça ölüm ve yaralanmaların büyük bir kısmı, ısı dolayısıyla yanmalar, şok dalgasının yıktığı veya uçurduğu binaların kalıntılarından ve yüksek dozdaki radyasyonun sebep olduğu akut-maruziyettendir. Patlama sahasının ötesinde, ölüm ve/veya yaralanmalar ısı, radyasyon ve ısı dalgasının sebep olduğu yangınlardır. Bu da yaklaşık bir 5-7 kilometre daha demektir. Uzun-vadede, radyoaktif serpinti rüzgarların da yardımıyla daha geniş bir alanı etkiler. Radyoaktif serpinti içindeki parçacıklar su kaynaklarına karışır ve çok uzaklardaki insanlar bu parçacıkları solur veya su ve yiyecekler ile sindirir.

Nükleer patlama kadar doğrudan ölümcül bir etkisi olmasa da çevresel etkileri son derece zararlı olabililir. Nükleer ateş topunun yüksek sıcaklığı ani genleşmeyi müteakip ani soğuma atmosferde bulunan oksijen ve azottan dolayı çok miktarda azot oksitler oluştururlar. Patlayıcının her bir megatonu 5000 ton azot oksit oluşturur. Yüksek tahrip güçlü patlayıcı (fazla megaton) ile yükselen ateştopu bu azot oksitleri stratosfer tabakasına ve dolayısıyla ozon tabakasına taşıyabilecektir. Bir dizi patlama ozon tabakasını önemli ölçüde azaltabilir.
Bir bombanın tahrip gücü, patlama sonucu çevreye eşit derecede zarar verecek kimyasal bir patlayıcı olan trinitro-tolüen' in (bilinen ismiyle TNT) ağırlığı cinsinden verilir. Kimyasal patlayıcıların çevreye zararı ile nükleer bir patlayıcının vereceği zarar arasında binler veya milyon mertebesinde bir fark vardır. Örneğin, Amerikan Minuteman-III Kıtalar Arası Balistik Füzesi içinde bulunan, her biri 170 kt gücünde, ağırlığı yaklaşık 400 kg' dan az olan W62 nükleer başlıkları, patlama sonucu 170 bin ton TNT'ye eşdeğer bir enerji açığa çıkarırlar. Diğer yandan, dünyadaki en güçlü nükleer bombalar, Çinlilerin CSS-4 sistemleri olup; güçleri 5-10 Mt (5-10 Milyon ton TNT' ye eşdeğer) ağırlıkları 5 tondan azdır. Böyle bir silahın kullanılması halinde mesafe/hasar tespitinin 20km’den başlayacağı tahmin edilmekte.

Nedret ERSANEL
nedretersanal@superonline.com

4 Mart 2007 Pazar

'Nükleer enerjiye karşı çıkanların bir kısmı ajan'

Nükleer sorunsalının diplomatik, siyasî ve hukukî boyutları üzerinde uzman olan gözde diplomatlardan emekli büyükelçi Ömer Ersun, nükleer enerjiye karşı çıkanların bir kısmının ajan olduğunu söyledi.



Nuriye Akman'ın röportajı

ABD-İsrail ittifakı acaba İran'ı vuracak mı? Herkes gibi ben de korkuyla bekliyorum. Korkumu bastırmak için bari bir röportaj yapayım deyip sorular bileyledim.

Neymiş bakalım İran'ın öfkeye yol açan nükleer programı? Bu bir kurt-kuzu hikâyesi mi, kurtların dansı kadar kuzuların cazgırlığı da tehlikeli mi, biri vurursa diğeri ne yapar, ateş sadece düştüğü yeri mi yakar, bomba patlar Türkiye bakar mı? Sahi biz neden nükleer rüyalar görmüyoruz? Ne olacak bu enerji fukarası halimiz? Adam gibi bir reaktöre, çıkmaz ayın son çarşambasında mı kavuşacağız? Öyle birini bulayım ki, nükleer gibi aşırı hassas, çok yönlü ve karmaşık bir konuda hem etik bir duruşu olsun, bilgisini ideolojisi yönetmesin, hem de beni fazla uğraştırmasın, lafı gevelemeden gediğine koysun. Aradım, taradım. Bütün yollar emekli büyükelçi Ömer Ersun'a çıktı. Bir baktım Türkiye'nin yetiştirdiği en parlak diplomatlardan. Nükleer sorunsalının diplomatik, siyasî ve hukukî boyutları üzerinde dört dörtlük bir uzman. Bir daldım deryasına, ortaya işte bu metin çıktı.

Nükleer enerjiye neden taraftarsınız?
Çünkü nükleer sanayiini kurduğunda Türkiye yüksek teknolojiye terfi edeceği için birinci sınıf devletler kategorisine girecek. İkincisi, enerji kaynaklarımızı çeşitlendirmemiz gerek. Üçüncüsü, yıllardır yetiştirmekte olduğumuz birinci sınıf atom mühendislerini zengin ülkelere armağan etmekten kurtulacağız. Nükleer santral inşasında beton gibi en basit malzemenin bile yüzde 99 saflık oranında üretilmesi gerekiyor ve denetimden kaçış yok. Dolayısıyla hırsız müteahhidin çalma şansı da yok. Amerika 1978'de çift kullanımlı denilen malzemenin satışına müdahale edince kıyametler kopmuştu. İsviçreliler "vida ile cıvata da satamayacak mıyız?" diye bağırmaya başladılar. Nükleer teknolojide milimetrenin bilmem kaçta kaçının önemi var.

Anti nükleer çevreci grupları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çoğunluğunun iyi niyetli, dürüst, idealist insanlar olduğuna ama nükleer sorunsalını bilmediklerine eminim. Yalnız içlerinde dünyayı yöneten petrol lobisinin ajanları ve Türkiye'nin birinci sınıf devlet olmasından korkan çevrelerin uzantılarının oluşturduğu bir küçük çekirdek de barınmaya çalışıyor.

Nükleer deyince çoğunluğun aklına Çernobil geliyor.
Çernobil zâten yetersiz Sovyet teknolojisinin günahı. Uzun bir süre nükleer sanayii yersiz töhmet altında bıraktı. O tarihten sonra tüm reaktörlerde güvenlik önlemleri öylesine artırıldı ki, başka hiçbir ciddî kaza olmadı, olmaz da. Siz Çernobil deyince o zaman TAEK Başkanı olan Prof. Ahmet Yüksel Özemre'ye yapılan büyük haksızlıkları hatırladım. Nükleer alanda Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi beyinlerin başında gelir. Tanıyanlar bilir, gerçek bir dâhidir. Fransa'da olsaydı cumhurbaşkanı, başbakan düzeyinde kendisine ilgi gösterilen en saygın bilim adamı olur, atılan her adımda kendisinin fikri sorulurdu.

Ne yazık ki hâlâ Çernobil sonrası yaşananlardan sorumlu tutuluyor.
Çernobil'den sonra verilen raporların bu işle bilgisi ve ilgisi olmayan kişiler tarafından hazırlandığı bizzat raporu verenlerden biri tarafından sonradan kabul edildi. O dönemin korku yüklü atmosferi içinde bilimin sözü dinleneceğine, sipariş üzre fetvalar hazırlanmış. Yüksel'e kusur atfetmek cahillikten değilse, mutlaka kötü niyettir. Türkiye'de onun gibi dürüst ve yurtsever olmak, siyasî ihtiyaçlara değil bilime kulak vermek en büyük günah. Uyarıları dikkate alınsa, 2000'de hırsız bürokratların rezilliği önlenebilse ve hükümet yeterli siyasî iradeye sahip olsaydı, şu anda birinci reaktörümüz bitmişti.

Özemre'nin yazdığı "Ah Şu Atomdan Neler Çektim" kitabında bunlar var.
Evet ama çelebi kişiliği pisliğin tüm ayrıntılarını yazmasını önledi. Bazı siyasetçilerden el altından desteği olan kimi bürokratların Alman Fransız ortaklığından rüşvet aldığı Ankara kulislerinde ayyuka çıkmıştı. Biri görevden alındı; ama kalan hırsızlar bir ali cengiz oyunuyla ihale şartnamesini, kör kör parmağım gözüne değiştirmeye cüret ettiler. Perde gerisinde Yüksel'in kıyamet koparması para etmedi. Normal şartlarda ihale Amerikalılara ya da Kanadalılara rahatlıkla verilebilirdi. Hükümetin "erteledik" deyip iptal, edeceğine hırsız bürokratları açığa alıp, ihaleyi sonuçlandırması gerekirdi.

Nükleer sanayimiz olmasın diye bugün de oyunlar dönüyor mu?
Türkiye'nin nükleer sanayiinin olmasını bizi çok seven, radyasyon kaparız filan diye çok endişelenen bazı yakın dostlarımız istemiyor. Büyükelçi olarak Kanada'da yaşadığım tecrübeye istinaden söylüyorum, meselâ Taşnaklar, Kıbrıslı Rumlar, Yunanlı kardeşlerimiz filan. Geçen sefer ihaleyi geciktirmek için her şeyi yaptılar. Lobileri çalıştırıyorlar. Türkiye'de de biraz para harcarlarsa, sözünü ettiğim çekirdek grup, iyi niyetlileri de tahrik edip bizi uğraştırabilir.

Türkiye nükleer santral sahibi olmanın önemini 1960'ta fark etti; ama 1979 ve 1997'deki iki denemesi fiyasko oldu. Bu hükümetin yaklaşımı nasıl?
Hükümet çok doğru bir iş yapıyor. Nükleer sanayii kurmalıyız diyor. Ama siyasi iradenin en tepesinde sıcak bir ilgi, çok iyi bir bilgi birikimi ve kesin bir kararlılık lazım. Erdoğan'ın mayısta Köşk'e çıkması bekleniyor. Şimdi tutup da nükleer gibi bir konuda öne çıkıp yeni düşmanlar kazanmak ister mi?

Neden seçim başarısının hemen ertesinde buna girişmedi?
Dışişleri bürokrasisi anlattı bu meseleyi onlara. Hükümet de, "Tamam, Türkiye'nin nükleer teknolojide bu kadar geri kalması kabul edilebilir bir durum değil, yapalım" kararı aldı. Geçen dört senede AB'ye yüklenildi. AB'ye paralel olarak, nükleer açığımıza da yüklenelim deseydi, kim "hayır yapmayın" diyecekti? Bu fırsatı kaçırdılar. Bir kere hükümette siyasi iradenin tam olması lazım. İkincisi, hükümet bu konuyu gidip muhalefetle de konuşacak. Bu iç politika malzemesi yapılacak bir konu değil. Biz enerji bakımından aşırı şekilde Rusya'ya bağlanmışız ve enerji fukarasıyız.

Yeniden ihaleye çıkacaklardı, ne oldu?
Çıkacaklar sözüm ona. Enerji Bakanı hazırlığı yaptım diyor. Halbuki muhalefetiyle iktidarıyla evvela milli bir mutabakat oluşturulması, Özemre gibi müstesna bilim adamlarının fikrinin alınması, kamuoyu oluşturmak için uzman ekipleri kurmak lazım. Yıllar boyu Türkiye'de bu işi anlatmadığım ciddî siyasî lider, brifing vermediğim kimse kalmadı. Nükleer bir bütündür. Sadece elektrik enerjisi zannederseniz, hiç farkında olmadan bir gün çukura düşüverirsiniz. Şu anda nükleer teknolojiyi getirme durumunda olan bürokratların bir kısmı, diplomatlar kadar bu meseleyi bilmez.

Reaktörleri daha kısa sürede, daha ucuza yapma imkânı yok mu?
Var. Mesela Çin'de, Güney Afrika'da yepyeni bir teknoloji gelişiyor. 10 küsur yıl içinde piyasaya çıkacak. CNN, 'cep reaktörü' diye isim taktı. İşte siyasi irade güçlü olsa bunlardan biriyle şimdiden ortaklığa girersiniz. Türkiye bu teknolojiye ortak olsa, şimdiden reaktörün bazı bölümlerini imal edebilecek kapasitemiz olduğu için ileride ortak yapım olarak hem kurabilir, hem bölgemize ihraç edebiliriz. Özel teşebbüsü de baştan teşvik edip sokarsınız ve rüşvet hikâyesi büyük ölçüde ortadan kalkar.

Bu reaktörlerin özellikleri ne?
Bir kere reaktörün ünite başı maliyeti 160 ila 200 milyon dolar. Ayrı modüller halinde 6'lı veya 8'li paketler olarak kurulursa ünite başına maliyet düşüyor. Her ünite 165 megavat gücünde. Yani tek başına Antalya veya Mersin gibi bir ilimizin tüm elektrik ihtiyacını karşılamaya yeter. Kurulum süresi 2, ömrü 40 yıl. Termik santrallara kıyasla % 30 ila 40 daha ucuza elektrik üretir. Türkiye'de bol olan toryum, ilave işlemlere ihtiyaç duyulmaksızın ileride bu reaktörlerde yakıt olarak kullanılabilir. Erime tehlikesi hiç yoktur. Bu nedenle güvenlik alanının çapı 400 metredir. Nükleer silah yapımına elverişli değildir.

Tam bize göre. Bunları Enerji Bakanı'na anlattınız mı?
Sayın bakan bir yıl önce beni kısa sürede arayacaklarını söylemişti. Bir daha aramadı.

Doğru söyleyin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NSYÖ) ülkeler arasında bir eşitsizlik yaratmıyor mu?
Haklısınız. Yaratıyor. Ama asıl gariplik, atom bombasının yarattığı ahlak ve hukuk normlarını aşan tehdidin özelliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden eşitsizlik yaratsa da NSYÖ tüm devletler için yararlıdır. Bu anlaşma ülkeler arasında bir kast sistemi yarattı. Piramidin tepesinde beş raca var: Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin. Her türlü imtiyaz bunların ellerinde. Bunlar "Bu işi biz yaptık bir kere. Ama merak etmeyin, silahsızlanmaya gideceğiz. Aman siz yapmayın bu dünya için çok kötü olur" diyenler. Diğerlerine karşı tam bir dayanışma içindeler. Soğuk Savaş'ın en buhranlı döneminde, Ruslar ve Amerikalılar bu konudaki ikili görüşmelerini hiç aksatmadılar.

Tepedeki beş racanın altında kimler var?
Nükleer teknolojiden vazgeçmeyen ama yetkileri kısıtlı içoğlanları var. Bir kısmı Kanada, İsveç, Hollanda gibi nükleer teknolojiye sahip; ama nükleer patlamayı denemek seçeneğinden gönüllü vazgeçenler, diğer bir kısmı da Japonya, Almanya, İtalya gibi İkinci Dünya Savaşı'nın mağlupları, eli mahkûm olanlar.

G.Afrika, Hindistan, Pakistan, İsrail gibi nükleer patlamayı yapanlar hangi grupta?
Güney Afrika da patlamayı yaptı; ama daha sonra vazgeçti. Diğer üç ülke kast sistemine karşı çıkan âsiler.

İran bu kadar hedef tahtasındayken, neden kimse İsrail'in nükleer silahlarını sorgulamaz?
Sorgulamaz olur mu? İran bar bar bağırıyor; ama Araplar dahil kimsenin fazla kulak asmaması herkese tuhaf geliyor. Oysa hiç tuhaf değil. Uzun bir konu, cevabı kendiniz de bulabilirsiniz. Düşünün Şah hâlâ iktidarda olsaydı, Bush İran'a bir şey der miydi?

İsrail'i nükleer güç yapan Amerika mı?
Hayır, ilk araştırma reaktörünü 1950'lerin sonuna doğru Fransa verdi. Nükleer piyasanın gevşek zamanlarıydı. 1960'larda İsrail ajanları zenginleştirilmiş uranyum madeni parçalarını Amerika'dan çaldılar. Çantalar içine koyup kaçırdılar ülkelerine.

Çaldılar mı, verildi mi onlara?
Çaldılar elbette. Nükleer alanda babanın evlâda hayrı olmaz. Kimse kimseye iyilik yapmaz. Devlet düzeyinde İsrail ile Amerika'nın yakınlığı burada sökmez. Amerika'da cezası ölümdü, buna rağmen çalındı. Zenginleştirilmiş uranyum madeninden herhangi bir şekilde 8-10 kilo ele geçirirseniz bomba yapabilirsiniz. İsrail ajanları herhalde bir bomba yapımına yetecek kadar çaldılar.

Amerika niye seyirci kaldı bu hırsızlığa?
Bu işin ortaya çıkması 70'lerin ortasını buldu. Kovuşturma açıldı, ancak başkanın emriyle milli güvenlik sorunudur diye dosya kapatıldı. Tahminim, kusurlu olan kişilerden bazılarını idam edemeyecekleri içindi. CIA daha sonra, Necef çölünün altındaki laboratuvarlardan radyasyon sızdığını havadan tespit edip, bu bilgiyi basına verdi. Nükleer ilişkiler bazen en sofistike casus romanlarından daha şaşırtıcıdır.

Hiç mi nükleer işbirliği olmadı Amerika ile İsrail arasında?
Bu, NSYÖ'ye göre ABD'nin ahdî taahhütlerine aykırı. Olur da sızarsa siyasî faturası da çok ağır. Yaygın kanı İsrail'in kendi işini kendisinin gördüğü yolunda. Yalnız, gene de yüce Tanrı bilir, zira bu Bush yönetimine Amerikan halkı bile artık güvenmiyor. İsrail nükleer silaha sahip olduğunu ne kabul, ne de reddediyor. Maksat düşmanlar üzerinde caydırıcılık. Yegane işbirliği şüphesi şu: 1979'da ben BM'deydim. Güney Afrika açıklarında okyanusun ortasında kimsenin sahip çıkmadığı ve atom bombası olduğu sanılan bir patlamayı ABD uyduları tespit etti. Araplar çok telaşlandı ve tahkikat kararı alındı. Bir şey çıkmadı ama, bazı Batılılar da dahil biz uzmanlar taa başından nerdeyse emindik. Güney Afrika'da malzeme, İsrail'de know how vardı. Patlamayı denemeden bomba yapamazsınız. Bozacı ile şıracı hikâyesi...

(Zaman)

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik