diplomat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diplomat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2007 Çarşamba

Uluslararası İlişkiler Sözlüğü-III

Lobicilik (lobbying)
Baskı gruplarının amaçlarına varmak için kongrede, pariementoda yaptıkları
çalışmalar. Kişilerin ya da özel çıkar gruplarının siyasal karar alma
sürecinin etkileme amacına yönelik girişimleri. Lobiciliğin ya da diğer
adıyla kanun simsarcılığının olmadığı siyasal sistem yoktur. Çoğunlukla
meclis koridorlarında vürütülen kulis çalışmalarına dayanmakla birlikte,
bir yemek, ziyafet veya partiler lobicilik için uygun zeminlerdir.
Çalışmalar kongre ya da parlamento üyelerinin ikna etmeye çalışmak, haklı
bir dava peşinde olduğuna dair gerekli bilgi ve doküman sağlamak,
temsilcilerine destek sözü vermek gibi aktivitelerle sürdürülür. Ayrıca
baskı grupları, temsilcisi olduğu grubun talepleri doğrultusunda kanun
tasarısı taslakları hazırlayarak, bunların temsilciler vasıtasıyla
yasalaşmasını sağlarlar. Yine baskı grupları propaganda yolu ile
kamuoyunda ve hükümette uygun bir hava oluşturmaya çalışırlar.
Lobicilik yapan kişiler güçlü bir ticari ya da tarımsal kuruluşun veya
işçi sendikasının bu işle görevli memurları, ücretle çalışan profesyonel
lobiciler, istek ya da sorunlarını iletmeye çalışan sıradan vatandaşlar
olabilir.

Manda Rejimi (mandate)
I. Dünya Savaşı'ndan sonra galip devletlerin, eski Osmanlı ve Alman
topraklarının bazıları üzerindeki yönetim yetkilerinin, Milletler
Cemiyeti'nin belirlediği şartlar altında üye devletlere özel yetkiler ve
haklar sağlamak amacıyla kullanılmasına dayanan rejim. Savaştan galip
taraf olarak çıkan İtilaf Devletleri Almanya'dan ve Osmanlı Devleti'nden
kopan sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin kendi kendilerinin yönetecek bir
gelişme düzeyinde bulunmadıkları gerekçesiyle bu topraklarda manda rejimi
uygulama yoluna gittiler. Buna göre mandater olan devletler Milletler
Cemiyeti'yle yapmış oldukları antlaşma şartları çerçevesinde himayesi
altındaki devleti bağımsızlığa hazırlamak üzere vesayet görevini yerine
getireceklerdi. Milletler Cemiyeti'nin getirdiği manda rejimi A.B. ve C
olarak üç tip mandanın kurulmasını öngörmüştür. A tipi manda rejimi
Osmanlı Devleti'nden ayrılan bazı topluluklara ilişkindi (Suriye ve
Lübnan'ın Fransız mandasına girmesi). B tipi manda rejimi Orta Afrika'daki
eski Alman sömürgelerini kapsıyordu (Ruanda-Brundi'nin Belçika'ya
verilmesi). C tipi manda rejimi ise Güneybatı Afrika ve bazı Büyük Okyanus
adaları için öngörülmüştü. (Güneybatı Afrika ve Nauru'nun İngiltere'ye
verilmesi). Manda rejimi uygulayan ülkelerin bağımsızlığının kazanması,
mandater devletin bu görevden istifası veya Milletler Cemiyeti'nin verdiği
yetkiyi geri alması durumlarında sona erecekti. Günümüzde bu tür bir manda
yönetimi bulunmamaktadır.

Maslahatgüzar (charge d'affairs)
Statüsü 1961'de imzalanan diplomatik ilişkiler üzerine Viyana Kongresi'nde
belirlenen alt düzeyde diplomatik temsilci. Güven mektubunu görev yapacağı
ülkenin devlet başkanına değil, genellikle Dışişleri Bakanına sunar.
Çoğunlukla büyükelçi olan misyon başkanı bulunmadığı zaman yetkilidir.
Fakat iki ülke arasındaki ilişkilerin zayıf olduğu durumlarda misyon
başkanı olarak atanabilir.

Mekik Diplomasisi (shuttle diplomacy)
Klasik diplomasi protokollerine uyulmadan seri bir biçim de yapılan,
uzlaştırıcı görüşmeler yapma esasına dayanan ve genellikle bunalım
dönemlerinde başvurulan diplomasi yöntemi. Bu yöntemi en etkinbiçimde
kullanan kişi eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger olmuştur. En yoğun
biçimde ABD tarafından Ortadoğu sorununa ilişkin olarak kullanılan bu
diplomasi tekniği, günümüzde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri
tarafından özel temsilcileri aracılığıyla da sıkça kullanılmaktadır.

Meşru Savunma (self defense)
Uluslararası hukukta herhangi bir devletin kendisine karşı girişilen bir
saldırıya karşı kendini savunma hakkı. Meşru savunma devletlerin doğal bir
hakkı olarak tanındığından, meşru savunma durumunda devletin kuvvete
başvurması yasal kabul edilmiştir. Meşru savunmanın sözkonusu olabilmesi
için öncelikle ani, beklenilmez ve katlanılmaz bir durumun oluşması
gerekmektedir. Ayrıca meşru savunma amacıyla girişilen eylemler akla
yatkın, yani var olan tehlikenin kapsamı ile aynı orantılı olmalıdır.
Meşru savunma kavramı BM sistemi içerisinde de ele alınmıştır. BM
Antlaşmasının 52. maddesi meşru savunma hakkını çerçeve içerisinde
onaylamaktadır.

Milis (militia)
Gerektiğinde kısa sürede seferber edilebilen sınırlı, askeri eğitim görmüş
yurttaşların oluşturduğu askeri örgütlenme. Kimi zaman düzenli orduya
yardımcı olmak üzere, kimi zaman da sivil halkın silahlandırılması ile
oluşturulan kuvvetlerin çoğunlukla bölgesel savunma amacıyla kullanılır.
Türk Kurtuluş Savaşındaki uygulamalar her iki duruma da örnek teşkil
etmektedir. 1776 Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında milisler hem
düzenli asker kaynağını, hem de Amerikan kuvvetlerinin anagödesini
oluşturmuşlardır. Günümüzde İsveç, İsviçre, İsrail ve birkaç ülkede acil
hizmet için oluşturulan silahlı kuvvetlerin ana gövdesini milisler
oluşturmaktadır.

Militarizm (militarism)
Devlet yönetiminde ve ülke sorunlarının çözümünde orduya ve askeri
yöntemlere çok fazla önem verme. Milizarizm uluslararası alanda ise
kendini yayılmacı ve saldırgan bir dış politika olarakgösterir.

Millileştirme (nationalization)
Bir ülkedeki yabancı doğal kaynak, hizmet ve kuruluşların siyasal, sosyal
ya da ekonomik nedenlerle yerli mülkiyete dönüştürülmesidir. Millileştirme
ilke olarak bir yasama işlemi ile yapıan ve millileştirilen özel girişimin
sahiplerine yasanın öngördüğü belirli bir tazminat ödenir.
Millileştirilecek girişimlerin belirlenmesinde bunların sektör düzeyinde
(bankacılık, tele-kominikasyon, ulaştırma v.b.) ve büyüklükleri açısından
objektif ölçütlere göre belirlenmesi önem taşımaktadır. Millileştirilen
yabancı özel ve kamu girişimleri hem milli özel hem de milli kamu
girişimleri olarak değerlendirilebilir. Millileştirme uygulaması
çoğunlukla sosyalist ülkelerde görülmekle birlikte doğal kaynaklarını
korumak ve dışa bağımlılığını azaltmak isteyen İngiltere, Fransa ve
Avusturya gibi kapitalist ülkelerde de bu uygulamaya başvurulmuştur.

Milliyetçilik (nationalism)
Kendilerini birleştiren dil, din, kültür bağlarından dolayı ulusal bir
topluluk oluşturmaları bilincine varan ve bağımsız bir devlet kurmak
isteyen kimselerin oluşturduğu siyasal hareket, en genel adıyla ulusçuluk.
Kendi ulusuna bağlılığının uluslararası ilkelere bağlılıktan ya da
bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu ileri süren görüş. Siyasal
birprogram ya da düşünceler bütünü olmaktan çok, bu tür programları ve
düşünceleri temel alan siyasal bir bakış açısıdır. 16. yy'da feodalizmin
zayıflamasıyla ortaya çıkmaya başlayan milliyetçilik, merkezi otoritenin
güçlendirilmesi yönüyle mutlak monarşiler tarafından destek buldu. Ticaret
devrimi, Vestefalya sonrası ulus devletin kurulması ve güçlenmesi
milliyetçiliğin gelişim aşamasını oluşturmuş, 1789 Fransız İhtilali ile
tüm Avrupa'da bir kasırga gibi esmiştir. Napolyon Savaşları da
Milliyetçiliğin Avrupa'da güçlenmesinde iki yoldan etkili olmuştur. İlk
olarak Napolyon Savaşlarıyla hemen hemen tüm Avrupa'yla savaşan Fransız
orduları Fransız Devriminin temel ilkeleri olan "demokrasi ve
milliyetçilik" kavramlarının özellikle çok uluslu imparatorluklara
ulaştırılmasında etkin bir rol oynadılar. İkinci olarak, Napolyon'un en
büyük hedefi olan kıta Avrupasını kurmak için savaşlarda kullandığı
Fransız milliyetçiliğine tepki olarak bazı milliyetçilik akımları
doğmuştur. Fransa'da ortaya çıkan 1830 ve 1848 Devrimleri 1789 Fransız
Devrimi'nin ilkelerinin sağlamlaştırmış ve milliyetçiliğin 20. yy'ın
başlarından itibaren milli özellikler yerine ırkçı doktrinin temel
alınmasıyla milliyetçilik saldırgan bir şekle bürünerek İtalyan Faşizmi ve
Alman Nazizmi ortaya çıkmıştır. Büyük bir güç haline gelen saldırgan
milliyetçilik ve özellikle II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler
Almanyası'ndaki Nazist hareketler zamanında gerekli önlemlerin alınmaması
sonucu II. Dünya Davaşı'nın çıkış sebebi olmuştur. II. Dünya Savaşı
sonrasında çoğu Avrupa devletinde karşılıklı bağımlılığın giderek artması
sonucu milliyetçiliğin etkisi azalmaya başlamış, sonraları ise güçlü
devletlerin egemenliğine karşı bağımsızlığı ve bağlantısızlığı savunan
milliyetçi hareketler ortaya çıkmıştır. Bu sihirli kavramın etkisi dünyada
hala bir şekilde devam etmektedir.

Misilleme (reprisal)
Bir devletin, bir başka devletin dostça olmayan bir davranışına olumsuz
nitelikte bir eylemle karşılık vermesi. Devletler arasında işi savaşa
götürmeden sorunların karşılıklı tavırlarla çözümlenmeye çalışıldığı savaş
önlemlerindendir. Uluslararası hukuka uygun sayılan misillemede karşı
tarafın çıkarlarını zedeleme amacı güdülür. Misillemenin, buna neden olan
eylem ya da işlemle aynı ya da benzer nitelikte olması zorunlu değildir.
Devletlerarası ilişki ve uygulamalarda bir devlet çoğunlukla kendi
vatandaşlarına ağır vize düzenlemeleri getirilmesi, vergi oranlarının
aşırı bir şekilde artırılması, vatandaşlarının yurt dışında haksız ve adil
olmayan uygulamalara tabi tutulması ve bazı haklardan yoksun bırakılması
durumlarında misillemeye başvurur. Misilleme aynı şekilde uygulamayla
gösterileceği gibi, bir güç gösterisi, boykot, ambargo ve gümrüklerin
durdurulması türlerinde de olabilir. Misillemenin bunun nedeni olan
uygulama ya da işlemin sona erdirilmesinden sonra kaldırılması gerekir.

Müdahale (intervention)
Devlet ya da devlet grubunun, iç ve dış politikalarını etkilemek kendi
çıkarlarına uygun bir hale getirmek için başka bir devletin işlerine
karışmak. Bazen müdahale gerekebilir. Bunun için bazı koşullar lazımdır.
Uluslararası Hukuk'a göre bunlar;
Müdahale eden devletin bu durum için yapılan bir antlaşmanın verdiği
hak, imkan varsa,
Bir devletin, ortak olarak kararlaştırılmış ve anlaşılmış bir politikayı
tek taraflı hareket ederek bozması.
Eğer müdahale, o devletin halkının yaşam ve güvenliği için gerekliyse,
Eğer devlet Uluslararası Hukuku ihlal ederse.

Mülteci: bkz. Sığınmacı
Münhasır Ekonomik Bölge (restricted economic zone)
Kıyıdan başlayarak açık denize doğru en fazla 200 mil kadar uzanan bölgede
gerek deniz yatağı altında, gerekse içerisinde kıyı devletine
bazıegemenlik hakların tanınmasını içeren uluslararası hukuk kavramı. Kıyı
devleti bu bölge üzerinde birçok hak edinir. Münhasır ekonomik bölge ilan
eden devlet, bubölgede deniz yatağında ve deniz yatağı altında bulunan
canlı ya da cansız doğal kaynakların aranması, işletilmesi, korunması ve
yönetimi konusunda haklar elde eder. Ayrıca bu bölgede kıyı devletinin
yapay adalar, tesisler ve yapılar kurma ve kullanma, bölgemsel
araştırmalar yapma, deniz çevresini koruma ve gözetme gümrük, maliye,
sağlık ve göçle ilgili düzenlemeler yapma hakkı vardır. Münhasır Ekonomik
Bölge kavramı resmen 1982'de üçüncü Deniz Hukuku Konferansı'nda kabul
edilmiştir. Türkiye 5 Aralık 1986'da Bakanlar Kurulu kararıyla
Karadeniz'de münhasır ekonomik bölge ilan etmiştir. Bütün devletler açık
denizlerde olduğu gibi münhasır ekonomik bölgelerde de ulaştırma ve
haberleşme gibi amaçlarla kullanım hakkına sahiptirler.

Müzakereler: bkz. Görüşmeler
Nazizm (nasism)
Almanya'da Hitler'in liderliğinde 1933'de iktidarı eline alan
National-Sosyalist İşçi Partisi'nin uyguladığı politika ve kurduğu düzenin
ismidir. Nazizm geniş ölçüde Hitler'in fikirlerinden ve "kavgam" (Mein
Kampf) adlı eserinden esinlenmiş ve devamlı olarak Hitler'in kişiliğinin
etkisinde kalmıştır.
Sosyalistlere başlangıçta, Almanca (Sozialisten) olan ismi dolayısıyla
kısaca "Sozi" denmekteydi ve ayrıca milliyetçi (Nationalisten) nitelikleri
dolayısıyla "Nazi-Sozi" demişse de sonradan parti sadece "nazi" olarak
anılmaya başlanmıştır.
Nazi Partisi, devletçi bir düzen kurmuş, politikada aşırı sağ bir görüşle,
Alman ırkıın "Ari" ırk olduğunu ve bütün ırklardan üstünlüğünü
savunmuştur. Yahudileri baş düşmanı saymış (Antisemitizm) ayrıca komünizme
de büyük düşmanlık göstermiştir. (Antikomintern paktı), bütün Almanlar'ın
aynı bir devlet haline gelmesi (İrredantizm) için çaba harcamıştır.
Ekonomik alanda da Nazizm, kendine yeterlilik politikası (Autarkie)
taraflısı olmuş ve güdümlü, devletçi ekonomiyi benimsemiştir.
Dış politikada yukarıda açıklanan amaçları geliştirmeye koyulmuş, evvela
Almanya için ezici ve ağır hükümleri olan Versay Andlaşması'nı
değiştirmeye başlamış, ordusunu genişletmiş, Ren bölgesinin askerden
arınma hükmünü kaldırmış, diğer ülkelerle eşit haklara sahiplik ilkesini
savunmuş, Almanya'nın etrafının çemberleme politikasıyla düşman ülkelerce
sarıldığını ileri sürmüş. Almanya'nın bir hayat sahası (Lebensraum)
ihtiyacı içinde olduğunu artan nüfus ve gıda problemi için doğuya doğru
yayılması gerektiğini savunmuştur ve Orta Avrupa'nın Almanlaşması (Mittel
Europa) projesini uygulamaya koymuştur. Ayrıca daha sonra Hitler'in
başarısı arttıkça dünyaya yeni bir düzen getirileceğini ve kendisinin bin
yıl sürecek bu düzeni kurmakla görevli bulunduğunu savunmaya başlamış.
Nazizm içeride büyük bir disiplin kurmuş ve polis rejimi getirmiştir.
Devlet gizli polisi (Gestapo) çok geniş yetkileri olan güçlü bir örgüt
olmuş, herşeyi denetimine almıştır. Ancak, Nazizm Almanya'yı İkinci Dünya
Savaşı'na sürüklemiş ve bağlup olarak parçalanmasına yol açmıştır.
Birçok Nazi ileri geleni savaş sonrasında Nürnberg Mahkemesinde
yargılanarak mahkum olmuştur. Hitler ise savaşın son günlerinde
Berlin'deki sığınağında intihar ederek ölmüştür. Yakın arkadaşı Mareşal
Göring de mahkemeler sırasında aynı yolu seçmiştir. Diğer bir kısım ileri
gelenler ise idam olundular veya çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar.

Nötron Bombası (neutron bomb)
Doğal hidrojen dışındaki bütün atomların çekirdeklerinde yer alan nötronun
çekirdekten ayrılması, bölünmesiyle elde edilen nükleer silahlı bomba. Bu
bomba bir roket, füze, topu veya uçak aracılığıyla kullanılabilir.
Kullanıldığı zaman, etki alanı dar olmasına rağmen, etki alanı içindeki
toprağın altında veya zırhlı araçların içine sızarak tehlikeli olabilir.
Bu tehlike canlılar için tehlikeli olan yoğun nötron ve gama ışınımı
dalgasından dolayıdır. Nötron bombası daha çok bir taktik silahı veya
savaş alanı silahı olarak kullanılır. Ayrıca caydırıcı bir niteliğe de
sahiptir.

Nuncio: bkz. Diplomatik Protokol
Nüfus Değişimi (population exchange)
Halkın belirli bir bölümünü oluşturan kesimlerin karşılıklı olarak iki
devlet arasında değiştirilmesi. Mübadil (Mübadeleye dahil olan kişi) olan
kişi bu yolla güce zorlandığı gibi göç ettiği ülke devletinin
vatandaşlığını da zorunlu olarak kazanır.
Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan mübadele
anlaşması bu konuya örnek gösterilebilir.

Nükleer Caydırıcılık (nuclear deterrence)
Bir devletin veya devlet grubunun başka bir devletin kendilerinin
istemediği veya çıkarlarına aykırı olduğu bir politikayı uygulaması için,
ellerindeki nükleer gücü koz olarak kullanması.
Araçlar:
Genel askeri kapasite
Süper kitle-imha silahları
İttifakı bitirme
Misillemede bulunma tehdidi

Nükleer Kış (nuclear winter)
Nükleer silahlara sahip devletler arasında yapılacak bir savaşta bütün
nükleer silahların karşılıklı kullanılmasıyla dünya ve insan üzerinde
oluşturacağı etki ve yeni oluşacak olan yaşam ortamı.
Nükleer kışın çevresel etkisi, insan yaşamının devam edip etmeyeceğini
soru olarak bırakmaktadır. Nükleer patlamaların bundan başka etkileri ise
genel bir radyoaktif serpinti ve dünyanın ozon tabakasının yok olması.

Nükleer Silahlar (nuclear weapons)
Yokedici gücüne, bombanın içindeki malzemelerin enerjiye dönüştürülmesiyle
sahip olan silah. Bu silahlar, patlayıcı makinalardır. Mesela, bomba, top,
torpedo, füze. Güçlü nükleer silahlar geleneksel silahlardan daha etkili
ve yıkıcıdır. Nükleer silahlar sık sık atombombası ve hidrojen bombası
diye adlandırılır (sınıflandırılır).
İki nükleer bomba II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Birleşik
Devletlerce, Japonya'nın Nagasaki ve Hiroşima kentlerine atılmışır.

Oldu-Bitti Politikası (politique de faite accomplie)
Diplomasi ve uluslararası ilişkiler alanında, bir devletin müzakere yoluna
gitmeksizin kuvvet kullanarak fiili durumlar yaratması ve bunu diğerlerine
kabul ettirmeye çalışması veya bir anlaşmaya dayanan danışma yükümlülüğünü
yerine getirmeksizin kendi başına hareket ederek, bu anlaşmaya taraf diğer
devletlere bir nevi sürpriz olarak benimsetmeye çalışmasıdır.
Oldu-bitti politikası, bazen yarar sağlar ise de bazen de çeşitli
anlaşmazlıklar ve bunalımlara yol açabilir. Örneğin 1968'de Rusya'nın
Çekoslovakya'da Dubçek'in yönettiği liberalleşme akımı üzerine ülkeyi
askeri kuvvet göndererek bir gecede işgal ile denetim ve yönetimaltına
alması bir oldu-bitti politikası uygulamasıdır. Bu davranış, Rusya için
komünist blokun (Varşova Pakı) birliği açısından bir yarar sağlamamışsa da
bir çok diğer ülkelerde kuşkular uyandırmış, blok içinde psikolojik
çatmalar ve sürtüşmelere yol açmıştır.
Öte yandan 1973 Altı Ekim Savaşı sırasındaki Ortadoğu bunalımının ABD'nin
Avrupa'da NATO'ya tahsisli kuvvetlerini, diğer müttefikleri bildirip
danışmaksızın alarma geçmesi, daha sonra da Avrupa Dokuzların (çoğunluğu
NATO üyesi Ortak Pazar ülkeler) ABD ve diğer müttefikleriyle danışmanlarda
bulunmaksızın Arap ülkeleriyle görüşmelere girişme kararı, bu ittifak
içinde tarafsızlık yaratan oldu-bitti eylemi örnekleridir. Bu durum
üzerine, NATO ülkeleri Atlantik İşbirliği bildirisinde bu tür
davranışlarda bulunmamayı da bir ilke olarak kabullenmişlerdir.

Orta Elçilik
Diplomatik derece ve protokol sorunu kapsamlı bir şekilde ilk defa 1815
tarihli Viyana Kongresinde ele alınmıştır. 19 Mart 1815 tarihinde bir
tüzük kabul edildi ve diplomatik temsilciler şu sınıflara ayrıldılar:
a)büyükelçiler, legatus ve nunciolar b)Hükümdarlar katına atanan orta
elçiler, c)Maslahat güzarlar.
Bu tüzüğün kabulünden üç yıl sonra 21 Kasım 1815 tarihinde Aix-la Chapelle
Kongresi sırasında imzalanan protokolde olası tartışmaları ve
anlaşmazlıkları önlemek üzere diplomasi temsilcileri şöyle
sıralandırılmıştır:
a) Büyükelçiler
b) Orta elçiler
c) Maslahatgüzarlar (işgüderler)
d) Yerleşmiş elçiler (muhkim elçiler)
Bu sınıflandırma biçimi 2 Mart-14 Nisan 1961 tarihinde Viyana'da toplanan
"Diplomatik İlişki ve Bağışıklıklar Hakkında B.M. Konferansı"nda küçük
düzeltmelerle kabul edilmiştir. Sınıflandırma şöyledir:
a) Devlet başkanı katına atanan büyükelçiler ve nuncio denilen papalık
temsilcisi,
b) Devlet başkanı katına atanan orta elçiler ve internunciolar,
c) Dışişleri bakanı katına atanan işgüderler.

Ortak Üyelik (member associate)
Kimi uluslararası örgütlerde ortak üyelik diye anılan bir statüye
rastlanmaktadır. Bu statü, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir
kavrama bağlı bulunmayıp, ilgili örgütlere göre değişmektedir. Örneğin,
Ortak Üyelik Avrupa İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) çerçevesinde tam
üyeliğe kabul edilmeden önceki hazırlık aşamasında geçici üyelik statüsünü
belirtmektedir. Bir başka örnek de 20 Kasım 1992'de Roma'da imzalanan
Norveç ve Türkiye'nin Batı Avrupa Birliği ortak üyeliğine ilişkin belge ve
ona ekli mutabakat zaptı ile oluşturulan ortak üyelik statüsüdür.

Orta Yoğunlukta Çatışma (mid-intensity conflict)
ABD'nin soğuk savaşın bitmesiyle birlikte ortadan kalkan yüksek yoğunlukta
çatışma stratejisinin yerine getirdiği savaş stratejisi. Bu strateji
süratle yoğun bir ateş gücünü düşmanı en kısa zamanda yok etmeye yönelik
olarak kullanmayı öngörmektedir. ABD bu yeni stratejiyi 1991'de Irak'ta
uygulamıştır.

Otorşi (autarchy)
Bir devletin ihtiyaçlarını kendi iç bünyesinde karşılayan, uluslararası
ekonomik ilişkilerini en düşük seviyeye indirmesidir. Temelinde ekonomik
bakımdan kendi kendine yeterlilik vardır. Bu sistem uluslararası
işbölümüne kapalıdır ve tam bir ekonomik bağımsızlığı hedef alır. Dış
dünyadan korku kaynakların askeri amaçlara bağlanması dolayısıyla dış
ticaret avantajlarının kaybedilmesi ve ideoloji baskısı otarşi
eğilimlerini güçlendirir. Modern çağdaki otarşi denemelerine örnek olarak
Rusya'nın 1917'de, Almanya'nın 1934'de uygulamaya başladıkları dış ticaret
denemeleri gösterilebilir.
Otonomi: bkz. Özerklik

Oyalama Politikası
Diplomatik görüşmelerde parlamento hayatındaki engelleme taktiklerini
andıracak şekilde sonucu geciktiren davranışlara dendiği gibi,
uluslararası ilişkilerde bir devletin çözmeyi arzulamadığı bir konuyu
çeşitli taktikler kullanarak sürüncemede bırakmasıdır. Ayrıca, bazı
durumlarda zaman kazanmak ve bu arada gerekli alanlarda tedbirler almak
veya hazırlıklar yapmak için başvurulan tutum için de bu deyim kullanılır.

Oyun Teorisi (game theory)
Şu iki özel durumda uygulanabilecek bir teorik analizdir: (1)Bir oyuncunun
elde ettiği kazancın diğerinin (veya diğerlerinin) kaybını oluşturduğu
mutlak çelişki durumu. (2)Çelişki ile işbirliğinin karma durumu şöyle ki,
bu durumda oyuncular ortak kazançlarını artırmak için işbirliğine
girişebilirler, ancak yine de kazancın dağıtımı konusunda bir çelişki
sözkonusudur. Oyun teorisinde ekonomik, sosyal bir çelişki sözkonusudur.
Oyun teorisinin ekonomik, sosyal ve siyasal alanda uygulanabileceği pekçok
durum bulunabilir. Teoriyi ilk kez orataya atanlar J. Von Nevmann ve O.
Mongenstein'dir. Oyun teorisi sonradan uluslararası politikada da
kullanılmaya başlandı. II. Dünya Savaşından sonra birkaç büyük devletin
uluslararası sistemi belirlediği bir ortamda bu teoriye başvurulabilir. Bu
anlanların başında çatışma analizi ve strateji konuları gelmektedir. Bu
temelde kurulan oyun modelleri başlıca iki varsayıma dayanmaktadır:
a)Sıfır toplamı modeli; bu modelde taraflardan birinin kazancı doğrudan
bir diğerinin kaybı anlamına gelmektedir. Soğuk savaş döneminde büyük
güçler açısından bu tür bir ilişki var. Böyle bir durumda dahi taraflar
kendi açılarından en rasyonel stratejiyi bulmaya çalışırlarsa birisi "en
iyisini" seçerek bir denge noktasını yakalayabileceklerdir. B) Sıfır
toplamlı olmayan model. Bu model, taraflar yine esas olarak birbirlerine
rakip olmakla beraber, her iki tarafın da karlı olabileceği denge
durumları sözkonusu olabilmektedir. Oyun teorisinin uluslararası
politikaya uyarlanışı konusunda üçüncü çabalar Thomas C. Schelling'in
çalışmaları olmuştur.

Önleyici Diplomasi (preventive diplomacy)
Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi tarafından "önleyici diplomasi"
yoluyla dünyanın her yerinde barış ve güvenlik sağlamak ve Birleşmiş
Milletler ile daha çok işbirliği halinde çalışmak amacıyla nükleer
silahlarını hemen hemen yarıya indirmek konusunda anlaşan ABD ve Rusya'ya
ve başka ülkelere yönelik olarak 31 Ocak 1992'de ortaya atılan bir gündem
düsturudur. Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand Güvenlik Konseyi'ne
hitap ettiği sırada, artık "Yeni Dünya Düzeni"ni kurmayı hızlandırmak için
"önleyici diplomasi" ye ağırlık verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Rusya
Başkanı Boris Yeltsin, Konsey toplantısının ardından 1 Şubat 1992'de Camp
David'de, ABD Başkanı George Bush ile nükleer ve konvansiyonel silahların
indirimi, ve Birleşik Devletler Topluluğu (BDT) üyeleri arasındaki barış
konularını görüşmüştür.

Özerklik (autonomy)
Üniter ya da federal devlet sisteminde, bölgelerin ya da kamu kurumlarının
belli sınırlar çerçevesinde siyasal ya da yönetsel anlamda kendi başına
karar alabilme ve uygulayabilme serbestliği.
Siyasal anlamda özerklik, bir devlet sınırları içinde belirli bir ülkeye,
bölge ya da yöreye içişlerinde serbestlik tanımayı ifade eder. Genellikle
çok uluslu devletlerde görülen özerklik uygulamalarının merkezi hükümet
yetkililerinin belirli oranda sınırlandırıldığı yönetsel bir düzenleme
biçimidir. Özerklik federe bir statü taşımayan ama merkezi hükümeti
vesayet denetimine bağlı olarak içişlerinde belirli bir serbestlikten
yararlanan bir yönetim biçiminde ortaya çıkabilir. Eski Yugoslavya'da
Kosova ve Çin'de Sinkiang (Doğu Türkistan) bu tür bir özerkliğin örnekleri
sayılabilir.

Özümleme (assimilation)
Bir sosyal ve kültürel grubun başka bir sosyal ve kültürel grubun bir
parçası olma, onun içinde erimesi süreci. Özümleme bir ülkeden başka
ülkeye gidildiğinde olabileceği gibi aynı ülke içinde bir yerden başka
ülkeye gidilmesiyle de olabilir.
Asimilasyona uğramış bir grubun ilkelerine, değerlerine, hukuk
kurallarına, kurumlarda, geleneklerde ve gereksinimlerin giderilmesinde
kullanılan oranlarda büyük değişiklikler olur. Yani yaşam biçimi değişir.
Bazen bunları hepsinin değişmediği bazı eski özelliklerin de sürdürüldüğü
olur.
Özümleme bazı durumlarda olmayabilir veya yavaş yavaş olur. Bazı gruplar,
azınlık olanların kendi içlerine girmelerini istemezler (yahudiler) veya
azınlık olan grup kendi yaşam biçimine sıkı sıkı sarılır ve yeni yaşam
biçimine adapte olmaktan sakınabilir.
Gelişme Endüstri devletlerinde genellikle azınlıklar çoğunluğa asimile
olurken gelişmekte olan ülkelerde bazen çoğunluk olan grup azınlığa
assimile olur.
Parlamenter Diplomasi (parliamentary diplomacy)
Halen var olan uluslararası kurumlarda çoğunluğun uzlaşmasını isteyen,
buna önem veren konferans diplomasisi. Aynı politik sistem, Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu, diğer uluslararası organlar ve ulusal
parlamentolarda da uygulanır.

Pasif Direnme (passive resistance)
Dışarıdan veya içeriden gelen baskı ve şiddet uygulamalarına aynı şekilde
karşılık vermeyerek yeni baskı ve şiddet yoluna sapmalarında yapılan karşı
koyma faaliyeti.

Pasif Halk (passive population)
Dış politikaya karşı ilgi duymayan bu halk grubu, dış politika
kurumlarındaki girişimlerinde, bu konularda basın ve yayın araçları ile
duyurulan bilgileri değerlendirmek yeteneğinden yoksundur.

Pax-Americana: bkz. Yeni Dünya Düzeni
Perestroyka: bkz. Gorbaçov Diplomasisi

Persona Grata
Bir devletin özellikle belirli bir kişiyi yabancı devletin temsilcisi
olarak görmek istemesi.

Persona Non Grata
Bir devletin özellikle belirli bir kişiyi diğer devletin diplomatik
temsilcisi olarak kabul etmemesi.

Ping-pong Diplomasisi (ping-pong diplomacy)
Uzun zaman, içeride komünist rejimi pekiştirmekle meşgul olan Çin, batılı
ülkelerle ve özellikle ABD le ilişkiler kurmamıştır. Zaten ABD de bu yolda
girişimlerde bulunmamış Formoza'daki Çan Kay Şek Çin'ini desteklemiştir.
Ancak, zamanla hem Çin'in ve hem de ABD'nin bu görüşleri değişmiştir.
İlişkiler kurma eğilimi başlamıştır. Bu yolda ilk adımlar olarak Çin ile
ABD arasında ping pong masa tenisi takımarı ziyaretleri ve maçları
yapılarak ilk yakınlaşma denemelerine girişilmiş ve bu duruma "ping-pong
diplomasisi" adı verilmiştir. Nitekim, kısa bir süre sonra ilişkiler daha
da gelişmiş ve ABD Başkanı Nixon Çin'e resmi bir ziyarette bulunmuştur. Bu
arada Çin dışa açılma politikasını dinamikleştirmiş, bir çok ülke ile
diplomatik ilişki kurmuş, Birleşmiş Milletler'deki yerini almıştır.
Türkiye de Çin Halk Cumhuriyetiyle 1971 Ağustos'unda tanıma ve diplomatik
ilişkilere girişmiştir.

Plebisit (plebiscite)
Herhangi bir bölgede yaşayan insanların bağlanmak istedikleri devleti
seçmelerini sağlayan halkoylaması. Plebisit genellikle sınırların
çizilmesi veya büyük devletlerin parçalanması sonucu oluşan bölünme
zamanlarında gerekli olmuş ve uygulanmıştır. Yapılan plebisit sonucu,
bölge halkı diğer devletlere bağlanmak istememişse, bu bölge üzerindeki
egemenlik hakkı resmi yollarla seçilen devlete geçer.

Prestij Politikası (prestige policy)
Statu quo veya emperyalizmin amaçlarına ulaşmak için kullanılan araç,
politika. Devletlerarası prestij, bir devletin diğer devletlerin ya da
halklarının gözönünde ve zihnindeki yeridir. Prestij politikasının amacı,
diğer devletleri sahip oldukları gücü ile etkilemektir. Araçları ise
diplomatik törenler ve askeri güç gösterileridir.
Prestij politikası sonucu ulaşılmak istenen, bir devletin kendi
maksatlarına diğer devletin saygı göstermesini ve güttüğü emperyalist ya
da statü politikalarına destek sağlamaktır.

Prim Politikası (premium policy)
Siyaset alanında prim politikası deyimi, tavizci (ödüncü) bir tutum
izleyerek ve bazı çıkar hesaplarına dayanarak bir kısım noktalarda karşı
tarafa bazı müsamahalar göstermek, bazı ilkelerinden fedakarlık etmektir.
Ekonomik alanındaki pirim politikası ise daha somut bir niteliktedir ve
çeşitleri bulunmaktadır. Örneğin, çalışma alanında uygulanan prim
politikası ile fazla iş yapan ve yüksek randıman verenlere ekstradan para
ödenir. Dış ticarette ve ihracatta prim politikası ile hükümet dış ülkeye
ucuz satılan mallar için ihracatçıya ekstradan bir para öder. Paranın dış
değeri açısından prim politikası ise, çeşitli nedenlerle ülke parasının
dış değerinin resmi ve gayri resmi -serbest piyasa- (karaborsa) değerleri
oluşması ve arada bir fark yaratılmasıdır. Bu durumda, fark lehte ise
ülkenin parası prim yapmaktadır, aleyhte ise aksidir ve yabancı para prim
yapmaktadır.

Propaganda
Bazı siyasal ve toplumsal düşünceleri kabul ettirmek, desteklemesini
sağlamak, birey ve grupların düşüncelerini duygularını ve hareketlerini
etkilemek için kamuoyunun sistemli bir şekilde izlenmesi.

Amaçları
Dost devletlerin desteğini kazanmak veya kuvvetlendirmek
Olaylar veya fikirlere karşı tutum oluşturmak veya tutumu değiştirmek
Düşmana yolaçan devletlerin program ve politikalarını zayıflatmak,
etkisizleştirmek,
Düşman diğer grupların programlarını önlemek ve karşılık vermek.
Propaganda etkili olabilmesi için inanılır, basit, ilginç, tutarlı sık sık
tekrar edilmesi, bölgesel veya genel gerçeklerle uyumlu olması gerekir.
İki türlü propaganda vardır. Bireysel propaganda ve kitle propagandası.
Ayrıca propagandanın kendisine has teknikleri vardır: Mesela, taraftarları
hareket halinde ve canlı tutmak için aynı şeyleri tekrarlamak veya
tarafların morallerini yüksek tutmak, gevşekliğe düşmemek için güç
gösterisinde bulunmak.
Propagandacı özellikle mücadelenin sonucunu belirleyecek olan tarafsızlar,
tereddütlü olanlar ve fikri olmayanlar üzerinde çalışır: Araçları ise söz,
yazı ve resim ile ilgili bütün araçlardır. Propagandanın etkisi kitle
toplumu ve teknolojik gelişmelerle artacaktır.

Protokol (protocol)
Başlıcı iki anlamda kullanılır. a)Siyasal hayatta, özellikle de
diplomaside tören, konferans vb. durumlarda uygulanması gereken kurallar
dizisi, b)İmzalanan bir andlaşmadan sonra bazı konulara açıklık getirmek
üzere kaleme alınan ve genellikle de uygulamaya ilişkin konuların ele
alındığı metinler

Psikolojik Savaş (psychological war)
Düşman askeri birliklerinin ve milletlerin direnme gücünü zayıflatmak,
sivil halkla silahlı kuvvetlerin arasını açmak için düşüncelere etki
yapmak suretiyle uygulanan askeri destekleme savaşı.

"Quid pro quo" Politikası (puid pro quo policy)
Türkçe'de; "Kısasa kısas" denilen şekilde uygulanan bir tutum olup, dünya
diplomasisinde bu Latince deyimle anılmaktadır. Bazen, "göze göz, dişe
diş" de denilen bu politika ile bir devlet diğerlerine karşı aynen onun
kendisine olan davranışlarına uygun bir tutum izleyerek cevap verir.
Uygulamada, bu politika, barışta dostluğa dostluk, zorluğa zorluk,
işbirliğine işbirliği, propagandaya propaganda ile karşılık verilmesi
şeklinde savaşda da misilleme politikası biçiminde gerçekleştirilir.

Raison d'etre
Dilimize hikmet-i hükümet ya da devletin varlık nedeni olarak
aktarılabilen Latince bir deyim.

Res Communis
Herhangi bir devletin egemenliğine bağlı olmayan anlamında bir terim.
Kural olarak tek bir birimin edinim konusu yapılamayacak yerler ve
şeyleriifade eden bu terim varolan şeyin veya yerin herkese ait olduğunu,
ortak kullanıma açık olduğunu ifade eder. Özellikle uzay hukuku konusunda,
uzayın res communis (herkese ait olan) mı yoksa res nullius (kimseye ait
olmayan) mı olduğu öğretide uzun süre tartışma konusu olmuş ve res nullius
olduğu görüşü ağır basmıştır. Bu konudaki bir başka örnek açık denizlerin
durumudur.

Revizyonizm (revisionism)
Hem iç hem dış hem de uluslararası politika kavramıdır. Revizyonizm'den
genellikle hareket, adalet ve değişiklikten yana olan politika anlaşılır.
Yani var olan yapıda değişiklik isteyen politika denebilir.
Uluslararası Politika literatüründe hem genel hem de özel anlamda
kullanılır. Uluslararası alanda mevcut statükoyu, varolan güç dağılımını
değiştirmeye yönelik tutumlar genel olarak revizyonist politikalar olarak
adlandırılır. Özel olarak da iki dünya savaşı arası dönemde başta Almanya
olmak üzere I. Dünya Savaşı'nın statükosundan hoşnut olmayan İtalya ve
Japonya'nın başını çektikleri revizyonist devletler grubunu nitelemekte
kullanılır.

Risk Kuramı (risk theory)
Herhangi bir faaliyetten yarar sağlayan devletlerin bu faaliyetin
doğurduğu tehlikelerden, risk ve zararlarından da sorumlu olacağını
öngören kuram.

Uluslararası İlişkiler Sözlüğü-II

Ilımlı Dış Politika (moderate foreign policy)
Bir ülkenin dış ilişkilerinde, bugünkü dünya konjonktürü açısından,
herhangi bir bloka katılmaksızın ve herhangi bir ülke ile çatışmaksızın,
gerek Doğu ve gerekse Batı bloku ile iyi ilişkiler sürdürülmesi, diğer
bütün devletlere karşı ve konuda aşırı bir tutum izlenmesinden
kaçınılmasıdır. Bir çok ülkeler, bir bloka mensup olmamakla beraber, yine
de komşularıyla çeşitli anlaşmazlıklar içinde bulunmakta veya bloklarda
birine veya hepsine karşı bir tutum izlemektedirler ki bu durumda ılımlı
politika söz konusu olmaz. Üçüncü Dünya ülkeleri denen Asya-Afrikalı genç
devletlerden bir çoğu bu durumdadırlar. Oysa İsviçre, İsveç, Avusturya,
Finlandiya gibi ülkeler yukarıdaki nitelikleri olan bir dış politika
tutumu içinde bulunmaktadırlar. Bunlar sadee ekonomik yönden bazı
ülkelerle daha yakın ilişkiler sürdürmekte, fakat siyasi ilişkilerini
genellikle her ülke ile iyi geçinerek ve onlara eşit davranarak bir
anlaşmazlık çıksa dahi hiç bir askeri tedbiri sözkonusu etmeksizin tamamen
barışçı çözüm yolları arayarak tam bir ılımlılık içinde yürütmektedirler.

Irk Ayrımı: bkz. Aparthayd
İçişlerine Karışma (intervention in domestic affairs)
Devletlerin hedeflerine ulaşmak için dış politakalarında başvurdukları
yollardan biridir. Devletin iç işlerine karışmak, özellikle I. Dünya
Savaşı'ndan sonra yoğunlaşmış bir uygulamadır. İki dünya savaşı arasında
Almanya, İtalya ve Japonya, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise Amerika
Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti bir çok
devletin iç işlerine karışmışlardır. İç işlerine karışma büyük devletler
tarafından yapıldığı gibi diğer devletler tarafından da yapılmaktadır.
Bugünkü uluslararası yapı devletlerin birbirlerinin iç işlerine
karışmalarına olanak verebilmektedir. Bugünkü uluslararası yapı devletleri
birbirlerinin iç işlerine karışmalarına olanak verebilmektedir. Devletler
ve uluslararası kuruluşlar tarafından verilen yardımlar, bunları alan
devletlerin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşantılarını doğrudan ve
dolaylı olarak etkilemektedir. Karışmaya olanak veren, diğer bazı durumlar
ise, devletler arasındaki sınırların kolaylıkla geçilebilir olması ve halk
arasındaki din, dil ve etnik farklılık ya da benzerlikler, bir ülkede
bulunan en yüksek toplumsal ve siyasal kurumlara veya otoritelere duyulan
bağlılığın kimi zaman bir dış otoriteye veya ideolojiye karşı duyulması,
nükleer bir silahlanmanın ortaya çıkardığı askeri güce dayalı tehdit
politikaları, devrimci dış amaçları bulunan devletlerin propaganda
kışkırtma, yeraltı faaliyetlerini yönetmek için oluşturdukları örgütün
etkileri şeklinde sıralanabilir. İç işlerine karışma yöntemlerini altı
başlıkla toplayabiliriz: a)Diplomatik karışma, b)Güç gösterileri, c)Yıkıcı
faaliyetler, d)Siyasi Nitelikteki yeraltı faaliyetleri, e)Askeri karışma,
f)Dış destekli gerilla eylemleri.
Devletin egemenlik hakkının ve egemen eşitliği ilkesinin doğal
sonuçlarından bir devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmaması
olmaktadır. Bunun siyasal nitelikli bir ilke olarak ortaya çıkması ABD
Başkanı James Monroe'nun ABD Konseyi önünde 1823'de yaptığı konuşması ile
gerçekleşmiştir. "Monroe Doktrini" diye anılan bu görüşe göre Avrupalı
devletlerin Amerika kıtasının işlerine karışmaması istenmekte ve ABD'nin
de Avrupa işlerine karışmayacağı bildirilmektedir. Bu siyasal ilkenin
uygulanan uluslararası hukuk kuralı biçimine dönüşmesi ise Milletler
Cemiyeti Sözleşmesi 15. maddede 8. fıkrası ile gerçekleşmiştir. Benzeri
bir hüküm BM Andlaşmasının 2. madde 7. fıksarı ile de benimsenmiştir.

İç Savaş (civil war)
Aynı ülke içerisinde bulunan farklı siyasi, etnik, ideolojileri temsil
eden gruplar arasında sürdürülen bir tür savaş. Böyle bir savaş, mevcut
hükümete bağlı güçler ile buna karşı olan güçler arasında çıkabileceği
gibi (1936-1939 İspanyol iç savaşı, Yugoslavya iç savaşları 1919-?)
çeşitli siyasi grupların yeni oluşmakta olan bir devlet yapısına sahip
çıkmaları sebebi ile de başlayabilir (Angoladaki MPLA ve UNITA
mücadelesi).
Günümüzde iç savaşlar herhangi bir ülkenin sınırları içerisinde geçmekle
beraber, zamanla uluslararası bir hal almakta, değişik ülkeler çatışmacı
taraflardan birisinin yanında yer almaktadır. Bazı iç savaşlar ise bazı
devletlerin iç politikalarında bağımsız değişken hale gelmektedir.
İç Sular (national waters)
Denizlerdeki iç sular, bir devletin kara ülkesine sıkıca bağlı karasuları
olup, bu devletin karasularının iç sınırı iç sularının bittiği noktada
başlamaktadır. İç sular devletin, ilke olarak, tam egemenliğinde
bulunmaktadır.
Bununla birlikte kimi bakımlardan denizlerdeki iç sular kara ülkesinin
içinde yer alan göl, akarsu gibi karasal içsulardanbir takım farklılıklar
göstermektedir.

İki Kutuplu Sistem (bipolar system)
II. Dünya savaşı sonrasında global düzeyde gerçeklik kazanan bir
uluslararası sistem türü. Mortan A. Kaplan'ın sınıflandırmasına göre
gevşek ve sıkı olmak üzere başlıca iki türlü kutuplu sistem türü
sözkonusudur. Bunlardan "sıkı iki kutuplu sistem"e en benzeyen yapının
1950'lerin başlarında görüldüğü, o dönemden sonra sistemin "gevşek" bir
nitelik aldığı söylenebilir. İki kutuplu bir uluslararası sistemde
genellikle bir blok liderinin etrafında kümelenmiş iki devletler grubu
vardır. Sistem ne oranda sıkı ise, blok üyelerinin, blok liderliğine
bağımlılıklarının o derece fazla olması beklenir, yine sistem ne oranda
sıkı ise blok üyelerinin zorunlu bir seçim halinde blok çıkarlarına, kendi
ulusal çıkarlarından daha fazla önem vermeleri blok üyelerinden beklenen
bir davranıştır. Sistem içerisinde herhangi bir blokta yer alamayan
devletlerin ağırlığı ne oranda fazla ve sistem içerisinde Birleşmiş
Milletler gibi bloklar arasındaki ilişkileri yumuşatıcı bir örgüt ne
oranda etkin ise sistemin o ölçüde gevşek bir niteliğe sahip olduğu
söylenebilir.

İkinci Vuruş Yeteneği (second strike capability)
Saldırganın ilk vuruşundan sonra meydana gelecek "aşınmadan" arta kalan
bir kuvveti elinde bulundurması ve bir karşı darbe ile saldırganın
kentlerine, halkına ekonomisine "dayanılmaz" zararlar verebilmesidir.
İlhak (annexation)
Bir devletin kendine ait olmayan topraklar üzerinde resmen egemenliğini
ilan etmesi. Toprakların anlaşmalarla ya da satışla el değiştirmesinin
tersine ilhak fiilen el koyma ile gerçekleştirilen ve genel tanınma ile
meşruluk kazanan tek taraflı bir eylemdir.İlhak edien topraklar genellikle
önceden istila ve işgal edilmiştir. 1938'de Almanya'nın Avusturya'yı
ilhakında olduğu gibi istila sıcak çatışma olmaksızın şiddet tehdidi ile
de gerçekleşebilir. Askeri işgal ilhak oluşmaksızın şiddet tehdidi ile
gerçekleşebilir. Askeri işgal ilhak oluşturmaz ya da zorunlu olarak ilhaka
yol açmaz. Mesela II. Dünya Savaşından sonra çatışmanın sona ermesinin
ardından müttefikler Almanya'yı işgal ettiler ama bunu ilhak izlemedi,
tersine müttefikler ilhak niyetinde olmadıklarını açıkladılar. Askeri
işgal ilhakla sonuçlanırsa genellikle ilhak eden devletin egemen
otoritesinin kurulduğu ve bundan böyle de sürdürülebileceği yolunda resmi
bildirim beklenir. Yasadışı şiddet kullanımına dayalı ilhak BM
Anlaşması'nda kınanmıştır.

İltica: bkz. Sığınma
İnsan Hakları (human rights)
Tanımlanması ve sınırlanması oldukça zor, uzmanların üzerinde bazı
noktalarda uzlaşmadıkları, çağımızda ise uluslararası boyut kazanan bir
kavram, 1948 yılında ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde
İnsan Hakları "ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyaset ve diğer ayrıcı
nitelikler gözetilmeksizin tüm insanların faydalanacağı, temel hak ve
özgürlüklerdir. Tüm insanların sahip olması gereken bu haklar insanın en
üstün değer olarak kabul edilmesinden ortaya çıkar.
Alman hukukçu Jelinek Temel Hak ve Özgürlükleri; bireyi devlete ve topluma
karşı koruyan "Koruyucu Haklar", bireyin devletlerden bir hizmet veya
yardım almasını sağlayan "İsteme hakları" çalışma hakkı, öğrenme hakkı,
sosyal güvenlik hakkı, konut hakkı, bireyin toplumun yönetilmesinde söz
sahibi yapan ve iktidarın kullanılmasına katılmasını sağlayan, "Katılım
Hakları" olarak sınıflandırmıştır. Bu hakların birbirini tamamlayıcı
niteliktedir.
İnsan hakları ulusal anayasal ve yasalarca güvence altına alınmış ve
korunmuştur. Bu koruma uluslararası kurumların sağladığı uluslararası
koruma ile geliştirilir. Bu insan haklarının evrensel niteliğini de ortaya
koyar. Gerçekten çağımızda insan haklarının korunması ulusal düzeyi aşarak
uluslararası bir boyut -özellikle 2. Dünya Savaşından sonra- kazanmış,
devletlerin egemenlikleri insan hakları ile sınırlanmış ve insan hakları
uluslararası denetimin alanı içine girmiştir. 1948 yılında Birleşmiş
Milletler "İnsan Hakları Evrensel Bildirisi" 1950 yılında Avrupa
Konseyi'nce hazırlanan "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi" bu alandaki
önemli adımlardır. Bu sözleşmenin kurduğu organlar ise "İnsan Hakları
Komisyonu" ve "İnsan Hakları Mahkemesi"dir.
Türkiye 1987 yılında "Bireysel Başvuru" hakkı 1980 yılında "İnsan Hakları
Mahkemesi"nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş, 1975 Helsinki'de AGİK
"Savaş Belgesi"ni imzalamış ve 1988 yılında Avrupa Konseyi ve Birleşmiş
Milletler'in işkenceyi önlemeye yönelik sözleşmelerini onaylayarak,
uluslararası topluluğun bir üyesi olarak insan haklarına saygı
göstereceğini taahhüt etmiştir.
Günümüzde İnsan Haklarının uluslararası düzeyde korunmasında devlet dışı
özel kişi ve gruplarca kurulan gönüllü uluslararası kuruluşların önemi
artmaktadır. Bu kuruluş "Uluslararası AF Örgütü", "Uluslararası Hukuk
Komisyonu", "Helsinki İzleme Komitesi" dir. İnsan Haklarının uluslararası
düzeyde korunması için Birleşmiş Milletler ve onların ilgili organlarınca
1946 yılından beri yapılan çalışmaların bazıları şunlardır:
Üye devletler adına, insan haklarını korumak için gönüllü hizmet etmek,
Taraf devletlerce onaylanan ve sınırları içindeki herhangi bir insan
hakları ihlali olayında müdahale etme izni veren çok-taraflı
antlaşmaların yapılmasını,
"İnsan Hakları Yıllığı" katoloğu çıkarılarak -her yıl- üye devletlere
bilgi ve yardım sağlamak.
İnsan haklarını ihlal eden devletlere karşı, birlikte hareket ederek
kınama, silah ambargosu, ekonomik müeyyide gibi önlemler alması.

İrredantizm (irredentism)
İrridentizm teriminin kökeni İtalyanca'dır. Önceleri İtalya Krallığı'nın
kuruluş aşamasında, İtalyanca konuşan ve Avusturya sınırları içerisinde
yaşayan toplulukların bu krallığa katılmak istemesi çabalarına bu ad
verilmişken, sonradan genel bir anlam kazanarak; bir ülkenin başka bir
ülkede yaşayan bir dil ve etnik köken itibariyle kendisinden olduğuna
inandığı insan topluluklarını kendi topraklarına katmak istemesi ya da en
azından onlar üzerinde bir hak iddia etmesi olarak anlaşılmıştır. Örnek
olarak Hitler'in Çekoslovakya'nın Almanca konuşan Südetler Bölgesinin
Almanya'ya verilmesini verebiliriz.

İstikrarsız Blok Sistemi (unstable bloc system)
Morton Kaplanın geliştirdiği uluslararası siyasal sistem modellerinden
birisi. Bu sistemde, Amerika Birleşik devletleri ve Sovyetler Birliği
arasındaki gerginlik önemli boyutlardadır. Silahların denetimi konusundaki
anlaşmalar önemsizdir. Şiddetin yoğun biçimde kullanıldığı yerel
çatışmalar yaygındır. ABD ve SSCB'nin nükleer güçlerini minimum caydırma
düzeyinde iken, buna benzer durumda dört-beş ülke bulunmaktadır. Bu
sistemde ittifak ilişkileri askeri kapasite ve politikalara göre
belirlenmektedir. ABD ve SSCB müdahaleci bir eğilim içindedirler. ABD
statükoyu korumaya yönelik muhafazakar politikalara ağırlık vermekte, SSCB
ise statüko karşıtı -ulusal kurtuluş savaşları gibi- hareketleri
desteklemektedir. Bu sistemde, uluslararası hukuk gerektiği şekilde
hareket edememektedir. Burada Uluslararası camiaya düşen görev ise
arabuluculuk ve şiddet uygulamalarının sonuçlarını hafifletmektir.

İşgal (occupation)
Bir yeri ele geçirme. Toprakların işgali, savaşta işgal veya askeri işgal,
barış zamanında işgal ve bir anlaşmaya dayanan işgal birbirinden değişik
işgal biçimleridir.
Bugün artık kaybolmakta olan sahipsiz toprakların işgali daha çok sömürge
topraklarının işgali için kullanılan bir terimdir.
Savaşta işgal veya askeri işgal ise, bir yabancı ülke toprağı üzerinde
fiili bir duruma dayanarak hakimiyet kurmaktır. Bu işgal zaman bakımından
sınırlıdır: İşgal durumu savaşın bitiminde son bularak işgal edilmiş olan
toprak ya geri verilir veya işgal eden tarafın topraklarına katılır.
Savaşta işgal veya askeri işgal bir idari teşkilat kurarak yapılan
istiladan farklıdır.
Barış zamanında işgal ise bir barış anlaşmasında yer alan özel şartlara
uyulmasını sağlamak için yapılır. Örneğin, Ren nehrinin sol yakası
Versailles Antlaşmasına dayanılarak işgal edilmiştir. Savaş sırasında
yapılan bir işgal olmasına rağmen, taraflar arasındaki bir anlaşmaya
dayanır. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında Fransız topraklarının büyük
bir kısmı Almanya tarafından Haziran 1940 tarihli ateşkes antlaşması
gereğince; savaş sonunda Almanya müttefikler tarafından, Almanya'nın Mayıs
1945'te kabul ettiği teslim olma şartlarına dayanılarak işgal edilmişti.
İşgüder: bkz. Maslahatgüzar
İttifak (alliance)
Uluslararası ilişkilerde çeşitli devlet ya da güçlerin ortak eylemlerde
bulunmak için oluşturdukları birlik. II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere,
Fransa, SSCB ve ABD'nin Mihver devletlerine karşı kurdukları ittifak ile
NATO bu tür birliklere örnek gösterilebilir.
Günümüzdeki kurulan ittifaklar eskilere göre daha çok kapsamlı bir
işbirliği ve çaba gerektirmektedir. Bu nedenle örneğin II. Dünya
Savaşından kurulmuş ittifaklarda askeri ve ekonomik planlama daireleri
özel bir önem kazanmış ve yaygınlaşmıştı. NATO gibi daha gevşek bağlarla
kurulmuş ittifaklarda bile siyasal ve askeri alanlarda işbirliği içinde
çalışmaya ve ortak tavır almaya büyük önem vermektedir.
İzolasyonizm: bkz. Yalnızcılık
Jenosid (genocide)
Bir ırkın bir din, veya dil mensubu bir toplumun kitle halinde yok
edilmesini (exterminasyon) amaçlayan harekete denir ve diğer bir ismi de
"soykırım"dır. Bu hareketler, genellikle politik amaçla yapılır. Jenosid
bazı yönlerdenırk ayrımına benzese de amaç ve metod bakımından tamamen
farklıdır. Çünkü, ırk ayrımında, bir topluluğun horlanması, kötü muamele
görmesi, bir kısım haklarının kısıtlanması veya kamu hayatında önemsiz
durumda bırakılması varken, jenosid de bir topluluğun kökünün kazınması
şeklinde yok edilmesi esas amaçtır.
Tarih boyunca birçok jenosid olayları görülmüştür. Yüzyılımızda en önemli
olanı, Nazi Almanyası'nın İkinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında
Yahudilere karşı izlediği politikadır. Polonya "Varşova gettos", Alman
topraklarında da "Auschwitz, Buchenwald ve Dachau Kampları" şeklinde
anılan bu yerlerdeki uygulamalar sonucu yaklaşık 6 milyon kadarYahudinin
yok edilmesi üzerine savaştan sonra harp suçlularını yargılamak üzere
kurulmuş bulunan müttefiklerin Nürnberg Mahkemesi'nde bir kısım Nazi
Sorumluları jenosidden yargılanarak idam ve diğer ağır cezalara
çarptırılmışlardır. Ayrıca, Stalin Devrinde savaş sırasında Rusya'daki
Kırım Tatarlarının da kitle halinde Sibirya'ya ağır şartlardaki kamplara
sürülmesi ve Kırım'da hiç Tatar bırakılmaması da bu tür savaşlardan
sayılmaktadır. Daha sonra Kruçev devrinde bu olay bir suç olarak resmen
kınanmış ve sözü geçen toplumdan arda kalan yerlerine dönme müsaadesi
hükümetçe resmen verilmiştir.
1940'da Birleşmiş Milletlerce, jenosid hareketi resmen bir suç olarak
tanınmış ve tescil edilmiştir.
Jeopolitik (geopolitics)
Uluslararası siyasette coğrafi etmenlerin güç ilişkileri üzerindeki
etkisinin incelenmesi. Jeopolitik kramcıları doğal sınırlara ulaşma,
önemli deniz yollarından yararlanma ve stratejikönem taşıyan kara
parçalarının denetim altında tutma gibi kaygıların ulusal politikaların
belirlenmesinde önemini göstermeye çalışmışlardır. Coğrafi kaygılar
yalnızca uluslararası siyasette kilit rol oynamaya çalışan güçlü
devletlerin politik hesaplarında değil, ulusal çıkarlarını korumak için
uygun coğrafi sınırlara ulaşmayı amaçlayan küçük devletlerin etki
alanlarının belirlenmesinde de başlıca rol oynadı. Ulaşım ve iletişim
olanaklarının artması ve öteki teknik gelişmeler sonucunda ise devletler
coğrafi konumlarının sınırlamalarını aşabilir hale geldiler ve jeopolitik
etmenlerin ulusal politikalar bakımından önemi azaldı.
Jus Legationum: bkz. Elçilik Hakkı
Kabotaj (cabotage)
Bir ülkenin kendi limanları arasında deniz ticareti konusunda tanıdığı
ayrıcalık. Bu ayrıcalıktan sadece yurttaşların yararlanması ulusal
ekonomiye önemli bir katkı sağlayacağından devletler, yabancı bandralı
gemilere kabotaj yasağı koyma yoluna gitmişlerdir.
Bazı uluslararası sözleşmelerde de kabotaj yasağı koyma yetkisine ilişkin
hükümler yer alır. Terim günümüzde hava trafiği açısından da
kullanılmaktadır.
Kamuoyu (public opinion)
Belli bir konuda toplumun büyük bir kesimince benimsenen görüş, tavır ve
inançların toplamı. Biraz farklı ifade ile de belirli zamanda belirli bir
tartışmalı sorun karşısında bu sorun ile ilgilenen kişiler grubuna hakim
olan kanaattir. Bu açıdan, basın, radyo-TV, toplumsal dernek kurma,
siyasal faaliyet (partiler) özgürlük ile baskı grupları hem bireysel hem
toplum ifade araçları hem de kamuoyunun serbestçe oluşumunu sağlayan
kanallar durumundadır.

Kapalı Diplomasi (closed diplomacy)
Bir diplomasi anlayışı ve uygulaması. Eski diplomasinin belki de en önemli
niteliklerinden biri gizlilik rolü. Gizlilikten diplomatik görüşmelerin
gelişme biçiminin ve sonuçlarının kamuoyuna açıklanmaması kastediliyordu.
Nitekim bu yüzden I. Dünya Savaşı'nın başlamasına değin uluslararası
politika bir bakıma saray politikası niteliğinde idi. Yani diplomasi
ilişkileri çoğu kez bizzat hükümdarlar tarafından yürütülüyordu. Yabancı
ülkelere gönderilen diplomatlara da hükümdarın kişisel temsilcisi gözü ile
bakılıyordu. Bu eski diplomasi türünde sadece diplomatik görüşmelerin
değil; varılan sonuçların da açıklanmaması ya da gizli tutulması giderek
artananlaşmaların ve sözleşmelerin yapılmasıyla sonuçlanıyordu. Bazen bir
bölge halkı başka bir devletin egemenliğine geçtiğini sonradan
öğreniyordu. Bu tip diplomasiye karşı en büyük tepki ABD başkanı
Wilson'dan gelmiştir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılacak açık
sözleşmelerden sözediliyordu. Gerçekten 20. yy.'da demokrasinin gelişmesi
halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha büyük
oranlarda katılması gibi nedenlerle diplomasi eskiye oranla daha açığa
bürünmüştür. Bununla beraber gerek diplomatik gelişmeler gerekse taraflar
arasında varılan anlaşmalar açısından sözkonusu olan bir nisbi "açıklığı"
fazla da abartmamak gerekir.
Kapasite Analizi (capacity analysis)
Bir devletin, dış politika amacı ile yönelimlerine ulaşabilmesi için,
elindeki siyasi, askeri ve ekonomik yetenek ve olanaklarını analiz etmeye
çalışan yaklaşımdır. Karar alma sürecinde, karar vericilerin herhangi bir
konuda politika belirlerken yalnız kendi ülkelerinin değil, sözkonusu
karardan etkilenebilecek diğer ülkelerin de kapasitesini iyi
değerlendirmeleri gerekir. Bir ülkenin kapasitesini oluşturan öğeler:
a)Doğal kaynaklar, b)Coğrafi konum, c)Nüfus ve işgücü, d)Endüstriyel
kapasite e)Asker güç f)Ulusal Moral, g)İdari ve siyasi örgütlenme şeklinde
sıralanabilir. Bu kaynakların nitelik ve niceliklerinin ölçülebilmesi
kapasitesi analizinde karşılaşılan en önemli sorundur. Bu yüzden bu
öğelerden bazıları kapasite analizinde gözardı edilebilmektedir.
Karar Alma Süreci (resolution process)
Basit anlamda karar alma, varolan seçenekler arasında tercih yapmak
davranışıdır. Bu yaklaşım Uluslararası Politika'da öteden beri vardır,
ancak bu sürecin sistemli olarak incelenmesi ilk olarak psikoloji, ekonomi
gibi diğer bilim dallarında görülmüştür. Karar verme sürecinde üzerinde
önemle durulması gereken iki nokta vardır: Algılama ve rasyonellik.
Algılama, psikolojik bir kavram olup, karar vericilerin önlerinde ki
veriler hakkındaki yorum yapmalarında başrolü oynar. Rasyonellik öğesi ise
insanların karar alırken akılcı biçimde davranacakları düşünülerek kabul
edilmiş bir kavramdır. Karar alma sürecinde iç ve dış çevrenin ve daha
önceki kararların feedback (geri bildirim) yoluyla sürekli etkileri
vardır. Bu yüzden bu sürecin sadece karar vericileri hakkında elde edilen
bilgiye dayanılarak anlatılması mümkün değildir. Kaldı ki karar alma
sürecinin hangi kişi ya da kurum tarafından başlatıldığını söylemek de her
zaman kolay değildir.

Karasuları (territorial waters)
Uluslararası Hukuk'ta bir devletin kıyılarına bitişik olan ve o devletin
kara toprakları üzerindeki yargı yetkisine giren deniz parçası. Bütün
ulusların kullanımına sunulmuş açık denizlerden ve ulusal toprakla çevrili
göller belli koy ya da haliçler gibi iç sulardan farklı bir hukuki rejime
tabidir. Karasularının dış sınırı ülke sınırını oluşturur.
Kara Ülkesi (national territory)
Bir devletin üzerinde kesin egemenlik haklarını kullandığı toprak alanı.
Bu alan devlet ülkesinin bir parçasıdır ve yüzeyi gibi alt kısımları da
devlete aittir. Günümüzde kıta sahanlığı kavramı kara ülkesinin bir devamı
niteliğinde kabul edilmiş ve kıyıya bitişik deniz yatağı ve onun toprak
altı da devletler tarafından işletilmeye başlanmıştır.

Karışma (intervention)
Herhangi bir devletin iç veya dış politikasını etkilemek amacı ile diğer
bir devlet veya devletler grubunun sözkonusu ilk devlete yaptığı müdahale.
Bu şekilde bir müdahale doğrudan veya dolaylı olabilir. Bir devlet bu
türden eylemlerin gerekçe olarak çeşitli nedenler öne sürebilir. Karışmada
bulunan devlet; bir anlaşma ile bu hakkını kendisine tanınmış olduğunu,
karşı tarafın aralarındaki bir anlaşmayı tek taraflı bozduğunu, müdahaleyi
bu ülkede yaşayan kendi vatandaşlarını kollamak amacı ile yaptığını,
müdahalenin bir meşru müdafaa özelliği taşıdığını, müdahale edilen
devletin uluslararası hukuk kurallarının çiğnendiğini gerçek olarak
gösterebilir. Bütün bunlara rağmen uluslararası teamül ve Birleşmiş
Milletler Antlaşması, sadece çok sınırlı durumlarda bir devletin böyle bir
davranışını meşru kabul etmek eğilimindedir.

Karşılıklı Bağımlılık (interdependence)
İki yada daha fazla tarafın eylemlerinin karşılıklı olarak birbirleri ile
bağıntılı olma vaziyeti. Bu karşılıklı bağımlılık genelde ekonomik gibi
özel bazı alamlara ilişkin olmaktadır. Karşılıklı bağımlılığın düzeyi bu
nitelik açısından iki bir ayrımı yapılmaktadır. Birinci ayrıma göre
taraflar arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisi, bir yanı ile,
tarafların kendileri dışındaki bazı gelişmelere olan duyarlılığına ve
etkileme durumuna işaret etmekte bir yanı ile de, taraflarca kendilerinin
dışındaki bazı gelişmelere olan bu duyarlılığın kendilerine yüklediği
maliyetin bir göstergesi olmaktadır. İkinci ayrım ise, böyle bir ilişkinin
tarafları açısından yapılmaktadır. Bu açıdan iki türlü karşılıklı
bağımlılık olgusu mevcuttur. Ülkelerin birbirlerine olan karşılıklı
bağımlılıkları ve uluslararası sistem arasındaki karşılıklı bağımlılık.
Birinci tür karşılıklı bağımlılığın en geleneksel türüdür. İkinci tür ise,
kavramın bugünkü anlamını daha iyi yansıtmaktadır. Bu tür bağımlılık
siyasi/askeri öğeleri de kapsamakla birlikte ticari/ekonomik alanda ortaya
çıkar.

Kısırdöngü: bkz. Görüşmeler
Kıtalararası Balistik Füzeler (intercontinental ballistic missiles)
Nükleer bombaları hedefe göndermek için kullanılan çeşitli araçlara
verilen isim. Bu işi yapmakta kullanılan en eski araçlar uçaklardır.
Gönderme araçlarının ikinci grubu ise yerden veya denizaltından tek veya
çok başlıklı füzelerden oluşmaktadır.
Amerika'nın U-2 casus uçaklarını geliştirmesi, 1956 yılının ortalarına
rastlar. Bu uçak Sovyetler Birliğinin fotoğraflarını çekmesi üzerine
Sovyetler Birliği çalışmalarını daha gizli biçimde yürütmeye çalışmıştır.
26 Ağustos 1957'de ise SSCB ilk ICBM denemesini yaptı ve bundan 6 hafta
sonra ise 4 Ekim de ilk Sputnik'i uzaya fırlattı. ABD bunun üzerine
kamuoyunda ve kongrede oluşan "füze açığı (missile gap)" heyecanı üzerine
hızla ICBM yapımı programına girdi. 1962 yılında ise, karşı tarafı
caydırmak için gerekli olanın çok üstünde bir öldürme kapasitesine ulaştı.


Kıta Sahanlığı (continental shelf)
Kara platformu olarak da bilinen, bir kara parçasını ya da kıtayı
çevreleyen görece sığ ve eğimli deniz tabanı. Genellikle kıta sahanlıkları
kıyıdan 200 m derinliklere kadar uzanır. Texas'taki petrol yataklarının
deniz altına uzandığının anlaşılması üzerine 1945 yılında ilk kez ABD
tarafından uluslararası hukukta Kıta sahanlığı kavramını kullanmıştır. İlk
sözleşme ingiltere ile Venezuela arasında 1942 yılında imzalanmıştır. 1958
tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı'nın ilk toplantısında,
kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısının dibi ve dipaltı olarak
tanımlanan kıta sahanlığının dış sınırının 200 m derinlik ya da
işletilebilirlik ölçütüne göre saptanması kararlaştırılmıştır. 1958'de
ortaya konan adaların kendi kıta sahanlıklarına sahip olabilecekleri
ilkesi bu sözleşmeyle benimsenmiştir. 1970'lerin başından bu yana Türkiye
ile Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı anlaşmazlığı, deniz sınırları
karşı karşıya olan devletlerin durumuna tipik bir örnek oluşturmakta ve bu
sorun günümüzde de devam etmektedir.
Kitlesel Karşılık Doktrini (mass retaliation doctrine)
1957 yılından önce NATO'nun Sovyet tehlikesine karşı askeri stratejisi. Bu
strateji kısaca, herhangi bir komünist saldırı karşısında ABD'nin
Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin önemli endüstri merkezlerine
karşılıkta bulunacağını öngörmesiydi. Ancak burada temel nokta karşı
tarafın kullandığı silahların türüne bakılmaksızın nükleer silahlarla
savunma yapılacak olmasıydı. İki noktaya dayanıyordu: 1)Nükleer silahlarla
karşılık verme düşmanı hem sınırlı, hem de kitlesel bir savaştan
caydıracaktı. 2)Nükleer silahlar durum gerektirdiğinde kullanılacaktır.
Kitlesel karşılık stratejisi dünya barışı ve insanlığın geleceği açısından
büyük riskler taşıyorsa da nükleer çağın gerçeklerine uyuyordu ve
güvenlikliydi. Ancak zamanla inandırıcılığını ve dolayısıyla
caydırıcılığını yitirmesi, Sovyetler Birliği'nin uzun mensilli gönderme
araçlarını geliştirmesi gibi nedenlerle bu stratejiden vazgeçilmiştir.
Kollektif Güvenlik (collective security)
Dünyadaki her devletin diğer bir devletin güvenliğini ve bağımsızlığını
garanti edeceği bir güç sistemi. Kollektif güvenliğin temel ilkesi
katılımın ve zorlanmanın evrenselliğidir. Bu şartlar altında bir saldırgan
ulusun, tüm topluluğun birleşmiş muhalefetiyle karşılaşması beklenir. Bu
temel varsayım şimdiye kadar MC misakında ve BM sözleşmesinde yer
almıştır. NATO, Varşova Paktı gibi bölgesel örgütler kollektif güvenlik
sisteminin modelleri olarak kabul edilmemişlerdir. Çünkü bunlar
evrensellik ilkesini tam olarak yerine getirmiyorlar. Kollektif güenlik
sadece bir teorik güç modelidir. Böyle bir sistem hiç bir zaman etkili bir
şekilde işlemedi. Milletler Cemiyeti ile getirilen kollektif güvenlik
sistemi, sistemin temel öğelerinden önemli bir bölümünün mevcut statükodan
memnun olmamaları sebebiyle işlememiştir.
BM dünya barış ve güvenliğin tehlikeye düştüğünü gördüğü anda silahlı
önlem dahil her türlü önlemi alabilecektir. Ancak Konsey'deki 5 daimi
üyenin veto hakkının bulunması karar alınmasını zorlaştırmaktadır. Bu
tıkanıklığı aşmak amacı ile böyle durumlarda Genel Kurul'a konu ile ilgili
karar alma yetkisi tanıyan Barış İçin Birleşme Kararı 1950'de kabul
edilmiştir. Herşeye rağmen büyük güçlerin aralarında anlaşmadığı
konularda, barış ve güvenliği bu yollar ile sağlama çabalarının başarılı
olacağı söylenemez.
Kollektif Liderlik (collective leadership)
Bir tür liderliktir. Parlamentodaki tüm muhaliflerin ve üst düzey
yöneticilerin yönetimde beraber söz almalarıdır. Stalin'in ölümünden sonra
Stalin'i kötüleme kampanyası doruk noktasına SBKP'nin 20. kongresine
ulaştı. En çok eleştirilen nokta Stalin'in ortak vasisiydi ve okunan
programda yeni bir otokratın ortaya çıkmasının önlenmesi için kollektif
liderlik ilkesine önem verilmesi gerektiğini belirtiyordu. İşte kollektif
liderlik Stalin'den sonra iktidar mücadelesine girenlerin bir süre tercih
ettiği toplu yönetimdir.
1953'te Rakosi'nin istenenleri yapmadığını gören Sovyet Yöneticileri
Macaristan'da Rakosi'nin tek adam yönetimine son vererek kollektif
liderlik ilkesini yürürlüğe soktular. Polonya'da Bierut'un 1956'da
ölümüyle ülkede tek adam yönetimi sona erdi. Kollektif birleştirme burada
da yapıldı.
Kollektivizm (collectivism)
Ekonomi politikası açısından kollektivizm, ülkedeki her tür üretim araç ve
olanaklarının şahıslar veya özel şirketler yerine tamamen devletin veya
toplumun elinde olması durumudur.
Bu sistemdeki bir toplumda kişisel mülkiyet de çok sınırlı olup önemsiz
bir düzeydedir.
Kolonyalizm: bkz. sömürgecilik
Kominform (Cominform)
Resmi adı "Komünist Enformasyon Bürosu" olan 1947'de Sovyetler Birliğinin
önderliğinde kurulan ve 1956 yılına kadar etkinlik gösteren uluslararası
komünist örgüt. Büro Eylül 1947'de SSCB, Çekoslovakya, Macaristan,
Bulgaristan, Polonya, Romanya, Yugoslavya, Fransa ve İtalya komünist
partilerince Polonya'da kurulmuştur. Kominformun kuruluşuna Yugoslavya
komünistleri büyük destek sağladıkları için ilk olarak örgüt merkezi
Belgrad olarak belirlenmiştir. Fakat daha sonraları Yugoslavya ile
Sovyetler Birliği arasındaki gerginliğin artması sonucu, Yugoslavya
Komünist Partisi Haziran 1948'de örgütten çıkarılmış ve Merkez Bükreş'e
taşınmıştır. Kominform devletleri arasında uluslararası dayanışmayı
pekiştirmek için propaganda, ağırlıklı bir eri teşkil ediyordu. Marshall
Plan ve Truman Doktrin'in uygulanmasını engellemek için kominform
tarafından görevlendirilen İtalyan ve Fransız komünist partileri başarılı
olamamışlardır. Daha önceki denemelerde olduğu gibi kominform döneminde de
sosyalist sistemin kazanımlarını koruma eğilimine ağırlık verilerek,
devrimlerin yayılması amacı ikinci plana itilmiştir. Kominform 17 Nisan
1956 tarihinde Yugoslavya ile arasındaki gerginliği yumuşatmayı amaçlayan
Sovyetler Birliği tarafından dağıtılmıştır.
Komintern (Comintern)
Üçüncü Enternasyonal'in diğer adıdır. Komintern 1919'da Rus Devrimi'nden
sonra Moskova'da kurulmuştur. Hedefi Marksist sosyalizmi ve devrimciliği
dünyaya yaymaktı. Başlangıçta Alman ve Rus Komünist Partileri ile diğer
ülkelerin aşırı solcu gruplaşmaları, Komintern hareketlerine katılmıştır.
Komintern, diğer ülkelerdeki Sosyalist partilerin aşırı unsurlarını
kazanıp, bunlara komünist partiler kurdurmak üzere on yıldan fazla bir
süre çalışmıştır. Zamanla bütün ülkelerin açık ya da gizli faaliyet
halindeki komünist partileri Üçüncü Enternasyonel'e üye olmuştur. Almanya
ve Japonya 1936'da Komintern'e karşı Anti Komintern Paktı'nı imzalamıştır
ve bu organizasyon Berlin-Roma Mihveriyle yakın ilişkiler kurmuştur.
Üçüncü Enternasyonal 1943'te Stalin tarafından dağıtılmıştır. 1947'de
Kominform adıyla tekrar teorik olarak kurulmuştur, ancak eski cazibesini
kazanmaktan uzak kalmıştır.
Konfederasyon (confederation)
İki ya da daha çok devletin ortak ve sınırlı çıkarları için, iç ve dış
egemenliklerini koruyarak bir antlaşmayla oluşturdukları devletler
topluluğu. Konfederasyon devletleri arasında işbirliği sağlamak için
genellikle üye devletlerin kendi hükümlerinin direktifleriyle sıkı sıkıya
bağlı temsilcilerinden kurulu, diplomatik nitelikte bir danışma organı
oluşturur. Konfederasyona bağlı ülkeler ilke olarak bağımsızlıklarını
koruduklarından, bu devletlerden her biri yabancı devletlerle diplomatik
ilişkilerini sürdürürler. Konfederasyonun federasyon ile arasındaki fark
konfederasyonun yetkilerinin ortak çıkarlarla sınırlılığı, alınan
kararları uygulayabilecek bir organın yokluğu gibi olumsuz özelliklerine
karşıt federasyonda siyasi otoritenin merkezi yönetim ile birimler
arasında bölüştürülmüş olmasıdır. Bu yüzden konfederasyonlar federal
örgütlenmenin çekirdeğini oluştururlar. ABD 1976'da 13 ingiliz kolonisinin
bir konfederasyon çatısı altında bir araya gelmesiyle oluşurken, günümüzde
50 eyaletten oluşan federal bir cumhuriyet şeklini almıştır. Milletler
Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi global organizasyonlar, NATO ve
Avrupa Birliği gibibölgesel kuruluşlar konfederasyon ilkesine göre
oluşturulmuşlardır.
Konferans Diplomasisi (conference diplomacy)
İkiden fazla devlet temsilcisinin toplanarak aralarındaki meseleleri
çözümlendirme girişimleridir. Bu anlamda konferans diplomasisinin tarihi
pek eski değildir. Konferans diplomasisi olarak adlandırılan bu tür
diplomasisinin 1648 tarihli Westphalia Kongresi ile başlamış olduğu kabul
ediliyor.
Fakat 17. ve 18. yüzyıllarda toplanan konferanslarda özellikle usul
sorunları nedeniyle işlerin yürütülmesinde zorluklarla karşılaşmaktaydı.
Konferans diplomasisinde bu yönde önemli adımların atılabilmesi için 1815
tarihli Viyana Kongresini beklemek gerekmişti. Viyana Kongresi gerek
sorunların ele alınma ve çözülme biçimi, gerek kongreden sonra çok yanlı
diplomasiye dahafazla başvurulması bakımından bir dönüm noktası olmuştur.
Viyana Kongresi'ne katılan devletler, belirli aralıklarla
temsilciliklerinin bir araya gelerek Avrupa barışını gerektiren yolları
araştırmalarını kararlaştırmışlardır. Büyük devletler diplomasisi olarak
ortaya çıkan bu tür diplomasi, iki dünya savaşı arasında önemini korumakla
beraber, II. dünya savaşı sonrasında gelişen yeni bazı diplomasi
türlerinin gerisinde kalmıştır.
Konsolos (consul)
Ülkeler arasındaki ticari, ekonomik, kültürel, bilimsel ilişkilerin
yürütülmesi ve geliştirilmesi ve dış ülkelerde vatandaşlarının haklarını
korumak için atanan dışişleri görevlisi. Kural olarak devleti temsil etme
yetkileri bulunmayan konsoloslar bulunduğu ülkede devletin gerçek ve tüzel
kişiliklerini korumak, işlerliğini kolaylaştırmak, pasaportları uzatmak ya
da yenilemek gibi görevlere sahiptirler. Hukuki açıdan diplomatik
ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanma haklarına sahip olmayan
konsoloslar diplomatik temsilci konumunu da taşımazlar. Diplomatik
dokunulmazlığına sahip olmayan konsoloslar, yine de görevlendirildikleri
ülkede normal bir yabancıdan farklı olarak bir takım ayrıcalık ve
bağışıklıklardan yararlanırlar. Konsolosluk görevlileri önem sırasına göre
başkonsolos, konsolos, yardımcısı ve fahri konsolos olarak sıralanırlar.
Konsoloslara tanınan ayrıcalık ve bağışıklıkların içeriği konsolosluk
sözleşmeleri diye ifade edilen iki ya da çok taraflı antlaşmalarla
belirlenir. Türkiye Konsolosluk ilişkileri hakkında 1975 yılında Viyana
Sözleşmesi'ne taraf olmuştur.
Konsorsiyum (consortium)
Değişik kuruluşların merkezi bir yönetim etrafında toplanması anlamına
gelen terim. Aynı zamanda, çeşitli ülke veya kuruluşların biraraya
gelerek, diğer bir ülkeye ekonomik yardım amacı ile oluşturdukları
örgütlenme ve mali fona bu ad verilmektedir.
Konsorsiyum kanalı ile yardım alacak ülkenin ekonomik ve mali durumu
gözden geçirilir, dış yardım ihtiyaçları belirlenir ve yardım yapanın dış
yardım politikaları arasında uyum ve koordinasyon sağlanır. Dolayısıyla
bunlar geçici nitelikteki kuruluşlardır. Konsorsiyumların elinde
dağıtılacak mali kaynak yoktur. Yardımlar, onu oluşturan ülkeler
tarafından iki taraflı olarak verilir. Konsorsiyum toplantılarında yardım
konusunda ön hazırlıklar yapılır. O yıl ülkeye ne miktar yardım
sağlanacağı ve bu yardımların üyeler arasında ne oranda dağıtılacağı gibi
hususlar belirlenir. Bu şekilde yardım alacak ülkenin durumunun ortaklarca
görüşülmesi ve karara bağlanması, yardımın etkinliğini artırır. 1950
yılında, Dünya Bankası'nın denetiminde Hindistan'a yardım konsorsiyumu
kurulmuştur. 1962'de ise bu kez, OECD'ye bağlı Türkiye'ye yardım
konsorsiyum oluşturulmuştur.
Konvansiyonel silahlar (conventional weapons)
Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar dışında, kara, deniz ve hava
ordularınca kullanılan her türlü silahlar. Bu tür silahlar nükleer çağda
da ülkelerin dış politika aracı olma özelliğini sürdürmüştür. Dünya
ülkelerinin çoğu nükleer silahlara sahip değildir ve sahip olanlar da
bunları her zaman kullanma olanağına sahip değildir. Bu sebeple bu
ülkelerin dış politika aktivitelerinde askeri araçlara başvurmaları
kaçınılmaz olmaktadır.
Kordiplomatik (corps diplomatique-diplomatic corps)
Bir ülkede diplomatik görevle ve statüyle bulunan yabancı devletler
diplomatlarının tümüne denir. Kordiplomatik mensupları bazı özel haklardan
(ayrıcalık ve bağışıklardan) yararlanır. Örneğin, otomobillerinde (C.D.)
harfleri bulunur ve trafik sırasında zorluğa uğradıklarından görevlilerden
özel yardım görürler. Bu işaret ayrıca, ülkenin güvenlik makamları
bakamından da bazı maksatlar açısından bir tanıma olanağı sağlar. Keza,
kordiplomatik mensupları için özel hüviyet kartı verilir ve ülkeden
alınırken bu kartı iade ederler.
Kordiplomatik Duayeni (doyen du corps diplomatique)
Dean of the Diplomatic Corps denen şahıs, bir ülkenin başkentinde en uzun
süreden beri görev yapmakta bulunan büyükelçidir. Bütün büyükelçilerin bir
öncelik sırası vardır ve "preseacence" denilen bu sıra, güven mektuplarını
o ülkenin devlet başkanına sunmaları tarihine göre oluşur.
Kordiplomatik duayeni, bulunan ülkenin Dışişleri Bakanlığı nezdinde
kordiplomatik mensuplarının genel hak ve çıkarlarını korur, törenlerde en
başta yer alır. Duayenin başka ülkelere gitmesi halinde, ondan sonra
sıradaki bu görevi devralır.
Kordiplomatik Listesi (list du corps diplomatic)
Diplomatic List denilen bir ülkede görevli bütün diplomatların isim, görev
ve adreslerini gösteren liste olup, içinde ayrıca genellikle, misyon
şeflerinin (büyükelçi ve diğer temsilcilerin) öncelik sırası listesi ile
temsil olunan ülkelerin milli günlerinin listesini de kapsar.
Kordiplomatik listelerini her ülkenin Dışişleri Bakanlığı'nın protokol
kısmı yayınlar.

Korsanlık (piracy)
Soygun, gaspetme ya da zarar verme amacıyla açık denizlerde ticaret
gemilerine karşı girişilen saldırı eylemi. Denizlerden ayrı olarak uçak
kaçırma veya hava korsanlığı ayrı bir tür olarak ele alınır. Daha önceleri
savaşan devletlerin de başvurduğu bir yöntem olarak korsanlık, 1856 Paris
Kongresi'yle devletler hukukuna göre suç sayılmıştır. Bu yüzden resmi
yetkililer bir korsan gemisini zaptedebilir, zorla bir limana yanaşabilir,
uyruklarına ya da ikametlerine bakmaksızın korsan gemi mürettebatını
yargılayabilir ve suçlu bulunanları cezalandırarak gemiye el koyabilir.
Devletler hukukunca suç sayılan korsanlığın temel özellikleri, herhangi
bir devletin onay vermemiş olması ve saldırının kişisel amaca yönelik
olmasıdır. Bu yönüyle farklı ülkelerin yasalarında ya da özel
sözleşmelerde korsanlık olarak tanımlanan yasadışı savaş, ayaklanma, isyan
ve köle ticareti gibi fiiller çoğu zaman devletler hukukuna göre korsanlık
kapsamına girmez. Günümüzde korsanlık terimi başta uçak olmak üzere
otobüs, tren ve kamyon gibi araçları kaçırma, bir hakkı izinsiz kullanarak
kazanç ya da çıkar sağlama gibi durumlar için de kullanılmaktadır.

Koruma Altındaki Ülke (protectorate)
Bir devlet veya devletlerce ekonomik, sosyal ve askeri yardım yapılması ve
gözetilmesi. Ekonomik yardım, tekniksel yardım, sermaye bağışı, özel
yatırımın garanti altına alınması ve ticareti krediler vb. Askeri yardım
ise silah ve teçhizat transferi, tavsiye grupları, savunma desteği, askeri
temeli kurmak için ödemelerde bulunmak vb. içerir.

Kültür Anlaşmaları (cultural agreements)
Ülkeler arasında yakınlaşmayısağlamakta önemli rol oynayan belgelerdir.
Genellikle, kültürel temaslar, burslar, karşılıklı santranç ve bilim adamı
ziyaretlerispor temasları, yayınlar ve tercümeler, ortak araştırmalar,
ders kitaplarındaki iki ülkeye ait konular, radyo ve televizyon yayınları,
diplomaların denkliği ve daha bir çok kültürel konuları kapsarlar. Kültür
anlaşmaları, yakınlaşma ve siyasi anlaşmalara öncülük ederler.
Kültürel Diplomasi (cultural diplomacy)
Ülkelerin karşılıklı olarak siyasal etkide bulunabilmek amacı ile
uyguladıkları bir diplomasi türü. Bu fikrin temelinde, kültürel açıdan
birbirlerine daha yakın olan taraflar arasında siyasal etkileşimin daha
kolay olacağı varsayımı yatmaktadır. Bu diplomasi aracını kullanan
devletlerin üzerinde durdukları iki temel öğe "dil" ve "eğitim"dir. Bir
ülke hedef aldığı ülkede kendi dilini yaygınlaştırdığı ölçüde daha etkili
olma şansını elde eder.
Kültür Emperyalizmi (cultural imperialism)
Bir emperyalizm yöntemi. Kültür kalıpları, ekonomik, siyasal ya da
toplumsal olsun bir toplumun ana değerlerinin göstergesidir. Kültür
emperyalizmi bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka
bir ülkenin halkına benimsetmesidir. Kitle haberleşme araçlarının
gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine her devlet kendi kültürel değerlerini
başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Gerçekten de
bir ulusun değerlerini ele geçirmek için etkin bir kontrol yöntemi olarak
kabul edilebilir. Kültür emperyalizmi diğer emperyalizm yöntemlerinin
uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynar.
Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm
çeşididir. Egemenliğine çok bağlı ülkeler, bu konuda abartılı davranarak,
kendi dillerini isimlerini giysilerini değiştirerek Batılı yaşam
stilindenkendilerini kurtarabileceklerini ve dolayısıyla
bağımlılıklarından kurtulabileceklerini düşünmüşlerdir. Çağımızda bu
konuya en büyük örnek olarak Comintern'in bütün ülkelerdeki komünist
partilerinin Sovyet dışı politikasını desteklemek yolundaki çalışmalarını
verebiliriz. Bugün ABD'nin geniş ölçüde kullandığı yöntemlerden biridir.
Küreselleşme (globalization)
Ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemler çatışma halinde olmalarına rağmen
farklı küresel topluluklar her zamankinden daha fazla karşılıklı
bağımlılığa maruz kalmışlardır. Çünkü tüketicilerin gereksinimleri ve
tercihleri dünya çapında küreselleşmiştir. Küreselleşme stratejisinde,
uzun dönemli anlaşmalardan çok birleşmeler oluşturma ve bunları teşvik
etme esastır. Ayrıca küresel bağlantılar, yurtseverlik, milliyetçilik ya
da bireysellikten çok "değer" unsuruna dayanmaktadır.

Uluslararası İlişkiler Sözlüğü I

Abluka (blockade)
Savaş halinde olan devletlerden birinin, diğerinin kıyılarındanbiri
bölümüne veya tümüne giriş ve çıkışı engellemeyi amaçlayan savaş
önlemlerinden birisidir. Devletlerin birbirlerine karşı geniş çapta
ekonomik bağımlılıkları olmasından dolayı abluka modern savaş aracı olarak
etkili bir silah vazifesi görür. Genel olarak abluka yazılı olan veya
olmayan uluslararası hukuk kuralları ile düzenlenir. Abluka öncesinde
tarafsız devletlere notayla bildirimde bulunmak ve her devlete eşit
muamelede bulunmak zorunludur. Abluka ihlallerinde cezai müeyyide olarak
gemiye el konabilir fakat zarar verilemez.Uygulama yönünden ablukaları
çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür. 18 ve 19. yy.'da yaygın olan kağıt
ablukasında sadece ablukanın ilanıyla yetinilmiştir, hukuki bir işlevi
yoktur. Çoğunlukla savaş zamanında başvurulana abluka (BM'nin 1990'da
Irak'a karşı uyguladığı gibi) savaş olmaksızın da sözkonusu olabilir.
(1962 yılında ABD'nin Küba'ya uyguladığı gibi). Ayrıca abluka Irak'a
uygulandığı gibi denizden olabileceği gibi, 1948 yılında Berlin'e
uygulanan abluka gibi karadan ve havadan olabilir. Ayrıca abluka Amerikan
İç Savaşı esnasında Kuzey'in Güney'in limanlarını ablukaya alması sonucu
savaşı sona erdiren önemli bir etken olmuştur. Sonuç olarak abluka
uluslararası arenada etkinliğini ve işlevselliğini korumaktadır.
ABM sistemi: bkz. anti balistik füze sistemi
Açık Deniz (high seas)
Hiç bir devletin egemenliği altında olmayan uluslararası deniz alanları.
Bir devletin karasuları ya da içsuları olmayan bu alanlardan bütün
devletler uluslararası hukukun izin verdiği ölçüde yararlanırlar.
Uluslararası kamu alanı olarak kabul edilen açık denizdeki özgürlük
sejimi, seyrüsefer, yapay adalar inşa etme, bilimsel araştırmalar yapma
balık avlama, deniz altı kablo ve boruları döşeme ile uçuş serbestliğini
kapsar. Devletlerin tekelci yetkilerinin olmadığı bu uluslararası
denizlerde düzen, bayrak yasası ve devletler arasında kamuya ilişkin
imzalanan sözleşmeler ile sağlanır.

Açık Diplomasi (open diplomacy)
Gizli diplomasiye tepki olarak ortaya atılan diplomasi anlayışı. Bu
anlayışa göre, diplomatik görüşmelerle ilgili tarafların yüklenecekleri
hak ve sorumlulukların kamuoyunun bilgi ve denetimine sunulması gerekir.
Gizli diplomasiye en büyük tepki ABD başkanı olan W. Wilson'dan gelmiştir.
Savaş sonucunda yayınladığı "Ondört Nokta"nın birincisinde "açık
görüşmeler sonunda varılacak açık sözleşmeler" ilkesini iler sürmüştür. Bu
diplomasi anlayışının gelişmesini etkileyen iki ana etkendensözedilebilir.
İlk olarak, genel anlamda katılımcı demokrasinin sınırlarının gelişmesi
hem kitlelerin meclislerini, hükümetlerini denetleme ve yönlendirme
olanağını nisbeten artırmış, hem de kamuoyunu çeşitli baskı gruplarına ait
örgütler yolu ile yöneticileri etkileme mesaj iletme kanallarının
açılması, açık diplomasiyi belirli bir ölçüde de olsa zorunlu kılmıştır.
İkinci olarak da özellikle konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi
gibi gizli biçimde yürütülmesi pek de kolay olmayan diplomasi türlerinin
yaygınlaşması açık diplomasiyi kaçınılmaz hale getirmiştir.
Bu tür diplomasinin asıl amacı, iki veya daha fazla devletin aralarında
gizlice anlaşarak, bir başka devletin temel hak ve yetkilerine yönelik bir
eyleme hazırlanmalarını engellemeye çalışmaktır.
Fakat iki dünya savaşı arasındaki dönemde ayıp sayılmış olan kapalı ya da
gizli diplomasi yöntemine son savaştan bu yana yoğun bir biçimde dönülmüş
bulunuyor.

Açık Kapı Politikası (open door policy)
ABD'nin, Çin'in toprak ve yönetim bütünlüğünün sağlanması, Çin'le ticari
ilişkileri olan ülkeler arasında eşit ayrıcalıkların korunması için ilan
ettiği ilkeler bildirgesi (1899-1900). Bu amaçla bu devletin kendi
toprakları üzerinde diğer devletlere serbestçe ticaret yapma özgürlüğü
tanınması. Bu politika ABD'nin yaygın olarak benimsenmiş ve uzun bir süre
ABD dış politikasının temeli olmuştur. Bildirge ABD Dışişleri Bakanı John
Hay tarafından Büyük Britanya, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya ve
Rusya'ya gönderilen sirküler bir mektup şeklinde hazırlanmıştır. Bildirge
şu maddeleri içeriyordu: 1)Her ülke, antlaşmayla dış ticarete açılan
herhangi bir limanı serbestçe kullanacak ya da kendi nüfuz bölgesindeki
başka kazanılmış haklardan serbestçe yararlanacak, 2)Ticaret üzerinden
alınan vergiler yalnızca Çin Hükümeti toplayabilecek, 3)Nüfuz bölgesine
sahip ülkeler liman ücreti ve demiryolu resmi ödenekten muaf tutulmayacak.
Açık kapı politikası Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğraması
ve Çin İç Savaşı'nda komünistlerin kazandığı zaferde (1949) anlamını
yitirerek son bulmuştur.
Aktif Halk (active population)
Sistemi düzeltmek, değiştirmek için çaba harcayan ve siyasal sistemle
yakından ilgilenip ona faal olarak katılan halk grubu Aktif kişiler ya
düzenden yana olurlar ve onun bütün güçleriyle destekler, ya da düzene
karşı çıkarlar ve düzeni değiştirmeye, gerekirse yıkmaya çalışırlar. Bu
halk grubu dış politika konularında bilgi sahibidir ve sosyal-eğitimsel
yapıda üst düzeyde bulunurlar. Aktif halk grubu tüm halkın %9-11 gibi
küçük bir kısmını teşkil eder.

Alçak Yoğunlukta Çatışma: bkz. Düşük Yoğunlukta Çatışma
Ambargo (embargo)
Ekonomik politikanın yaptırım araçlarından bir tanesi. Bir ülkeyi ekonomik
açıdan zor duruma düşürmek için ticaret gemilerinin ve diğer malların
giriş çıkışının, ithalat ve ihracatın yasaklanması. Ambargo etkili
olabilmesi için sadece denizden değil, havadan ve hatta karadan da
uygulanmalıdır. Ambargo sivil ve uluslararası olmak üzere iki türlüdür.
Sivil ambargo, bir devletin kendi gemilerini yabancı devletlerin
yağmasından korumak ya da malların belli bir ülkeye ulaşmasını engellemek
amacıyla kendi limanlarında alıkoymasıdır. Uluslararası ambargo ise
yabancı devlet gemilerinin ve mallarının alıkonulmasıdır. Ambargo amaç
yönünden siyasal içerikli yahut misilleme türünde olabilir. Siyasal amaçlı
ambargo savaş ya da ayaklanma içinde olan devletlere silah ve savaş
malzemesi ihracını engellemek amacıyla uygulanır. İspanyol İç Savaşı
sırasında ABD'nin tarafsızlığını belirtmek amacıyla uyguladığı 1937
yılındaki ambargo bu türe bir örnektir. Misilleme türünde ambargo;
devletler hukukuna ilişkin yükümlülüklerini çiğnediği düşünülen bir
devlete karşı kullanılır. İngiltere ve Fransa'ya konulan 1807 ABD
ambargosu bu niteliktedir. Ayrıca ABD'nin en gözde devlet olan SSCB'ye
uygulamış olduğu kısıtlama da "de facto ambargo" olarak tanımlanır.
Amfibik Harekat (amphibic operation)
Stratejide, deniz ve kara müşterek harekatına denir ve daha ziyade
denizden karaya asker ve zırhlı araçlar çıkarılmasını kapsar. Bu alanda
özel olarak hazırlanmış deniz piyadesi birlikleri ile denizden yüzen tank
ve zırhlı araçlar yapılmıştır.
Kıbrıs olaylarının 1963'ten beri ciddi bunalımlar göstermesi karşısında
silahlı kuvvetlerimiz amfibik harekata girişme kapasitesi elde
etmişlerdir. Nitekim 1974 Temmuz'unda girişilen Barış Harekatımız çok
başarılı olmuştur.
Anarşizm (anarchism)
Bir ülkede veya milletlerarası alanda çeşitli amaçlarla ve türlü yollarla
kargaşalık ve huzursuzluk yaratılması çabalarına ve olaylarına anarşizm
deniz. Anarşizm, mevcut düzeni sarsmak ve yıkmak, ekonomik, politik ve
sosyal karışıklar çıkarmak gibi amaçlara yöneliktir. Menfi propaganda
faaliyetleri şekliyle olanlara karşı kanuni ve fiili tedbirler alırlar.
Animus Belli
"Savaş amacı" anlamına gelen latince terimdir.
Antant (entente)
Anlaşma, siyasi anlaşma. Devletler arasında bir veya birkaç anlaşmanın
imzalanması ile oluşan ittifaklara verilen ad. Antant kelimesi tarih
boyunca bazı devletlerarası anlaşma ve birleşmelerin özel adı olarak
kullanılmıştır. 1959'da dört Afrika devleti (Fildişi Sahili, Dehemey,
Nijer ve Yukarı Volta) tarafından kurulan Antant Kurulu 1904'te
Fransa-İngiltere yakınlaşmasını simgeleyen Entente Cordiale, 1920 ve
1921'de Romanya, Yugoslavya ve Çekoslavakya, arasında imzalanan iki
taraflı anlaşmalar sonucu doğan"Küçük Antant", 1898-1905 yılları arasında
Fransa, İngiltere ve Rusya'nın aralarında imzaladıkları anlaşmalarla
oluşturdukları "Üçlü Antant" tarihte en bilinen antant örnekleridir.
Anti-Balistik Füze Sistemi (anti-ballistic missile system)
Nükleer silahlara karşı geliştirilen, düşman balistik füzesini yok etmeye
ya da etkisiz hale getirmeye çalışan savunma sistemi. Saldırı halindeki
bir uçak ya da füzenin hedefine varmadan yok edilerek hedefin korunması
amacıyla kullanılan sistem, yok edilmek istenen saldırı araç ya da
füzesinin hangi aşamada yok edilmek istenişine göre çeşitlilik gösterir.
Balistik füzelerin ortaya çıkmasıyla kent, sanayi merkezleri ve füze
depoları büyük ölçüde tehlike oluşturuyordu. ABD ve Sovyetler Birliği bu
tehlikeyi bertaraf etmek için ABM savunma sisteminin kurulmasını
tasarladılar. Aynı zamanda bu sistem çok iyi işleyen bir erken uyarı
sisteminin varlığını gerektirmekteydi. Kurulması ve devam ettirilmesi çok
yüksek maliyetlere mal olan bu sistem, 26 Mayıs 1972'de ABD ve SSCB
arasındaki Salt-I antlaşmaları çerçevesinde büyük ölçüde sınırlandırıldı.
1975 yılından bu yana ABD'de hiç bir ABM Savunma Sistemi çalışmamaktadır.
SSCB'de ise Moskova çevresinde "Galoş" tipi 64 füze savardan oluşan sistem
bulunmaktaydı.
Anti-Semitizm (anti-Semitism)
Yahudi ırkına karşı duyulan düşmanlık. İlk çağlarda Musevilerin
putperestliğe karşı çıkışının nedeninin ülkelerine bağlı olmamaları
biçiminde yanlış anlaşılması sonucu, anti-semitizmin temelini din
farklılıkları oluşturuyordu. Fakat 19. yy.'da milliyetçilik akımının
Avrupa'yı etkisi altına alması sonucu anti-semitizmin dayanağı dinsel
nitelikten ırkı üstünlüğe kayarak kitlelerden büyük destek görmüştür.
Anti-semitizm bazı devletlerin devlet politikası haline gelmiş. Örneğin
Orta Çağ'da Rusya'da Çarlık dönemi boyunca devlet politikasının bir
parçası olarak süre gelmiştir. Yahudilerin özellikle Almanya ve Avusturya
gibi ülkelerde çok iyi koşullarda yaşamaları, milliyetçilik akımının
etkisiyle Yahudileri birinci hedef haline getirmiştir. 1933'te Almanya'da
Adolf Hitler'in iktidara gelmesiyle anti-semitizm çığrından çıkarak tüm
dünyaya yayılmıştır. II. Dünya Savaşı boyunca Almanlar tarafından altı
milyon yahudi öldürülmüştür. İslam ülkelerinde anti-semitizm ehli kitap
sayılan Yahudiler'in zımmilik statüsüne tabi tutulması sonucu bir sorun
oluşturmamıştır.

Aparthayd (apartheid)
Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1994 yılına kadar yürürlükte kalan ve beyaz
olmayan ırklar arasında yasal olarak bir ayrımı öngören politika.
Apartheid rejimi Avrupalı azınlığın ülkenin yönetimini kontrol etmesi için
düzenlenmiştir. Böylece ülke nüfusunun sadece %15'ini oluşturan beyazlar
ülkenin siyasal liderliğini ellerinde tutuyorlar ve ülke ekonomisini de
istedikleri şekilde yönlendiriyorlardı. Apartheid düzeni 1950 tarihi Nüfus
Kayıt Yasası'na dayanıyordu. Bu yasaya göre Güney Afrika vatandaşlarıBantu
(bütün zenciler), Renkliler (melezler) ve Beyazlar şeklinde üçe
ayrılıyorlardı. Bu ayrıma daha sonra Asyalılar (Hindistan ve Pakistan
kökenliler) de eklendi.
Apartheid rejimi ile beyaz yönetim, beyaz olmayanların siyasi haklarını
meslek seçme, ibadet ve evlenme özgürlüklerini kısıtlıyordu. Zenciler
devletçe belirlenen özel bölgelerde yaşamaya zorlanıyordu. Bunun üzerine
1963'ten itibaren zenciler yönetime karşı pasif direnişe başladılar. Bu
hareketin liderliğini Afrika Ulusal Kongresi yaptı. Bu arada Apartheid
uluslararası alanda da tepki görüyordu. 1961'de Güney Afrika Cumhuriyeti
İngiliz uluslar Topluluğu'ndan çıkartıldı. Birleşmiş Milletler'in çağrısı
üzerine bu ülkeye yönelik çeşitli ambargolar uygulanmaya başlandı.
1980'lere gelindiğinde ülkede bir yumuşama havası hakim olmaya başladı.
1986'da bazı yasaların iptali ile Apartheid biraz daha esnek duruma
getirildi. Apartheid'a karşı mücadele eden Afrika Ulusal Konseyi'nin
lideri Nelson Mandela'nın 27 yıllık bir hapisten sonra Şubat 1990'da
serbest bırakılması ile Apartheid'in yıkılmasına yönelik çabalar hız
kazandı. 1990 ve 1991 yılında da Klerk hükümeti aralarında 1950 Nüfus
Kayıt Yasası'nın da bulunduğu pek çok ayrımcı yasayı yürürlükten kaldırdı.
1992 ve 1993 yılında hükümet ile Afrika Ulusal Kongresi arasında yapılan
görüşmeler sonucunda 27 Nisan 1994'te ülkede ilk kez bütün ırklardan
kişilerin tek oya sahip olacağı eşit ve adil seçimlerin yapılması
kararlaştırıldı. 27 Nisan 1994'te yapılanseçimlerde Afrika Ulusal Konseyi
büyük bir başarı elde etti ve Nelson Mandela Güney Afrika Cumhuriyeti'nin
Cumhurbaşkanı oldu.Aynı tarihte yürürlüğe giren yeni anayasa ve haklar
anayasası ile Apartheid rejimi tarihe karışmış oldu.
Arabuluculuk (mediation)
Uluslararası bir anlaşmazlıkta, taraflar arasındaki anlaşmazlığa çözüm
aramak veya kesin görüş ayrılıklarını azaltmak amacıyla üçüncü bir tarafın
yardımına başvurulmasına dayanan bir uzlaştırma yöntemi. Arabulucu, önce
tarafları buluşturup görüşmelerini sağlar. Görüşmelere kendisi de katılır.
Ancak, arabulucunun önerileri taraflarca kabul edilmeyebilir, bu durumda
arabuluculuk durumu da sona ermiş olur.
Asimilasyon: bkz. özümleme
Ataşe (attache)
Bir ülkenin yabancı ülkelerdeki diplomatik misyonlarında belirli bir
uzmanlık alanı ile ilgili olarak temsil ve bilgi toplama fonksiyonunu
gören diplomatik görevli. Siyasal memur statüsündeki bu görevli, bulunduğu
yabancı devletin durumunu ve davranışlarını kendi yetki alanında kalmak
koşuluyla izler ve hükümetine bildirir. Bazılarına göre onun bilgi toplama
hareketi casusluk olarak kabul edilir. Ataşeler çeşitli hizmet alanlarında
görev yaparlar. Örneğin askeri ataşeler (ataşe militer) bağlı oldukları
ulusal ordunun komutanlığının temsilcisi sıfatıyla hem elçiliğin askeri
danışmanıdır, hem de kendi ülkeleri için haber toplarlar. Basın ataşeleri
basın, film, radyo ve televizyon gibi alanlarda uzmanlaşmış
danışmanlardır. Ticaret ataşeleri, bulundukları yabancı ülkelerle kendi
ülkeleri arasındaki ticaret ilişkilerini izleyen, ticaret anlaşmalarının
hazırlanmasında rol alan ve kendi ülkelerinin ekonomik çıkarlarının
korunması doğrultusunda danışma görevi yapan görevlilerdir. Kültür
ataşeleri ise bulundukları yabancı ülkelerde kendi ülkelerinin kültürünü
tanıtmaya ve iki ülke arasındaki kültür bağlarını geliştirmeye çalışırlar.
Ateşkes (cease fire-truce)
İki ya da daha çok taraf arasındaki çarpışmalara son vermek için yapılan
antlaşma. Ateşkes antlaşmasının koşulları, kapsadığı alan ve süresi,
genellikle antlaşmayı yapan taraflarca belirlenir. Ateşkes antlaşması
ölülerin toplanması gibi özel amaçlarla, bölgesel ya da geçici olarak
yapılabilir. Buna bölgesel ateşkes ya da mütareke denir. Bu antlaşmayla
savaş durumu sona ermez. Bu tür antlaşmaların en önemli fonksiyonu,
çatışan taraflara aralarındaki sorunu görüşmeler yoluyla çözme konusunda
yeni bir fırsat oluşturmasıdır. Son zamanlardaki eğilim, ateşkes
antlaşmasının kapsamını genişleterek biçim ve içerik açısından bir ön
barış antlaşmasına dönüşmesini sağlamak yönündedir.
Ateşkes antlaşmasına ilişkin genel kurallar 1907 Lahey Barış
Konferansı'nda saptanmış ve Lahey Kara Savaşı Yönetmeliği'nde yer
almıştır. Bu yönetmeliğin koşullarına göre, bir ateşkes antlaşmasının
yeterince açık olmaması, savaşın yeniden başlamasına sebep olabilir.
Kasıtlı ilerlemeler, bir birliğin hattı dışındaki noktalara el koyması ve
birliklerin istenmeyen ya da zayıf bir noktadan geri çekilmeleri, ateşkes
antlaşmasının bozulmasını doğuran davranışlar arasındadır.

Atom Bombası (atomic bomb)
Plütonyum 239 ya da uranyum 235 izotopları gibi ağır element
çekirdeklerinin bölünmesiyle açığa çıkan enerjiden kaynaklanan büyük
patlayıcı güce sahip nükleer salih. Bu bölünme, çok hızlı bir zincirleme
tepkime içinde bölünebilir çekirdeklerin nötronlarla bombardımanıyla
başlatılır. Bir atom bombasının gücü, kimyasal patlayıcılarla yapılmış
aynı boyuttaki bir bombayla karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Patlama
sırasında, şok dalgaları ve rüzgar basıncıyla yarattığı etkinin yanı sıra
ısı, ışık ve öldürücü ışınlar radyasyon yayar.
İlk atom bombaları, II. Dünya Savaşı sırasında ABD'de Manhettan Projesi
adıyla bilinen bir program çerçevesinde ve iki farklı türde üretildi.
Plütonyumlu atombombası 16 Temmuz 1945'te New Mexico eyaletindeki
Alamogordo'da denendi. Uranyumlu ilk atombombası ise, 6 Ağustos 1945'te
Japonya'nın Hiroşima kentine atıldı ve kentin büyük bölümünün yerle bir
olmasına, 200 binden çok kişinin ölümüne neden oldular. Bu çapta bir
yıkıma yol açan ikinci bir plütonyum bombası da, 9 Ağustos'ta Nağazaki'ye
atıldı. 1950'lerin ilk yıllarında termonükleer bombanın geliştirilmesiyle,
atom bombaları ve silahları stratejik silahlar olmaktan çıkıp taktik
silahlar sınıflardan sayılmaya başlandı.
Avrosantrizm Diplomasisi (eurocentric diplomacy)
Uluslararası ilişkilerdeki yaklaşım biçimlerinden birisidir ve Avrupa'yı
önem ve öncelik bakımından en ön planda ve bütün işlerin ve olayların
merkezi olarak görmek ve bunu kabullenmektedir. ABD'nin İkinci Dünya
Savaşı öncesi yıllardaki kabuğuna çekilme politikası nedeniyle ve
Sovyetler Birliğinin içerdekomünizmi yerleştirip pekiştirmek için meşgul
bulunuşu sonucu Avrupa daima en önemli diplomasi odağı olarak göze
çarpmıştır. Savaş sonrası yıllarda ABD ve Sovyetler'in iki süper devlet
oluşları dünya politikasını iki kutuplu hale getirmiş, zamanla Çin'in ve
Üçüncü Dünya denilen gelişmekte olan ülkelerin gruplaşmaları ile çok
kutuplu (multipolar) bir durumda söz edilmeye başlanmıştır. Bu arada
Avrupa kendi birliğini kurma yolunda bazı önemli adımlar atmış ve AET
(Ortak Pazar veya Avrupa Ekonomik Topluluğu) çerçevesinde önce 6 sonra 9
ülke ekonomik birliğe yönelmiş ve diplomatik alanda ortak ve uyumlu bir
dış politika amaçlanmakta ve sürdürülmektedir. Böylece bir çok önemlidünya
sorunlarında ve olaylarında bunlar birarada hareket ile avronsantrizm
diplomasisini güçlendirmekte ve iki süper güç arasında önemli bir pozisyon
sağlamaktadır. Avrupa ülkelerinin ekonomik ve teknik gelişmeleri ile ortak
diplomasileri bu durumunu sürdürmesinin başlıca etkenleri olacaktır.
Türkiye'nin de avrosantrik gelişmeleri iyi izlemesi ve bir rol alması,
üzerinde önemle durulan bir husustur.

Ayrım Politikası (discrimination policy)
Irk ayrımının yanısıra, bir kısım ülkelerde bazı başka devlet uyruklarına
da maksatlı olarak ayrım politikası (discrimination) uygulanır. Genellikle
sosyal durum, din ve ırk, köken yönünden bu ayrım göze çarpar. Örneğin,
Yunanistan'ın Batı Trakya'daki Türkler'e uyguladığı politika böyledir.
Kağıt üzerinde bütün vatandaş haklarına sahip gözükmekle beraber Türkler
çeşitli formalitelerle birçok haklarından fiilen yoksundurlar ve ayrıma
uğramaktadırlar.
Azgelişmişlik (underdevelopment)
Sermayenin nüfusa ve mevcut gelir kaynaklarına göre yetersiz olması.
Ekonomik kalkınmışlığın göstergesi olan sanayileşmeyi sağlayamamış, ulusal
geliri ve dolayısıyla tasarruf düzeyi sanayileşmeyi gerçekleştirecek
yatırımların finansmanına yetmeye ülkeler, azgelişmiş ülkeler olarak
adlandırılır.İlk kez BM Genel Kurulu'nda kullanılan bu terim, kişi başına
düşen reel gelir düzeyi ve üretim kapasitesi ile tanımlanmıştır. Bunların
ortak özellikleri, 1)düşük tasarruf ve yatırım hacmi, 2)döviz gelirinin
büyük kısmının tarım kesimindensağlanması, 3)Emek yoğun bir üretime
dayanma ve bunun çoğunun da tarım kesiminde istihdamı, 4)yetersiz
alt-yapı, 5)bozuk gelir dağılımı, 6)düşük okuma-yazma oranı, 7)hızlı nüfus
artışı, yetersiz beslenme, yüksek çocuk ölümleri. Hızlı nüfus artışı
durumu daha da kötüleştirmektedir.
Bu ülkeler genellikle dünyanın geri kalan kısmından işlenmiş ürünler ithal
eder ve onlara sınai veya zirai ilk madde ihraç ederler. Görünmeyen
hizmetler (navlun, turizm, sigorta vb.) mübadelesinden kar sağlama
imkanları yoktur. Ödünç sermaye alırlar ve faiz, yıllık borç taksiti,
temettü ödemek zorunda kalırlar. Bu da onları zengin ülkeler ve borç
verenlere bağımlı kılar. Azgelişmiş ülkeleri dünya kapitalist sisteminin
gelişme sürecinde ve bu süreç içinde aldıkları roller çerçevesinde
inceleyen kuramlar, az gelişmişliği dünya, kapitalist sistemi ile
bağımlılık ilişkisine göre tanımlarlar. Kurama göre azgelişmişlik "uydu"
ya da "çevre" ya da merkez gelişmiş ülkeler arasında kapitalizmin dünya
çapında genişlemesiyle başlayan ve bugün de sürmekte olan ekonomik
ilişkilerin tarihsel ürünüdür. Azgelişmenin gelişmesi ise, dünya
kapitalizminin gelişme sürecinde, dünya işbölümü ile bütünleşme
biçimlerine bağlıdır.
Azınlık Grubu (minority group)
Bir toplumda, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan gruptan din, dil, etnik
köken vb. yönlerden farklı özellikler gösteren topluluk. Yerleşik
azınlığın çoğunlukla eşitliğini sağlayıcı kurallar genillikle şu
konulardan konulmaktadır; 1)Yaşama hakkı, 2)Özgürlüklerden yararlanma,
3)Medeni ve siyasal haklardan yararlanma. Azınlıkların farklı kimliklerini
sürdürmelerine ilişkin kurallar ise genellikle şu konularda kabul
edilmektedir. 1)dillerini kullanma ve kendi ibadetlerini serbestçe yapma,
2)Özel kültürlerini sürdürme. Bu haklardan yararlanma, azınlığa mensup
kişilerin bireysel düzeyde yararlanmaları ve uyrukluğunu taşıdıkları
devlete bağlılık göstermeleri ile gerçekleşir. Halen, herkesçe kabul
edilmiş bir azınlıklar rejimi olmadığı gibi, azınlıklar konusu bir
azınlıklar rejimi olmadığı gibi, azınlıklar konusu çözümlenmesi çok zor
bir uluslararası sorun olarak varlığını sürdürmektedir.

Bağımlılık (dependence)
İki veya daha fazla sayıdaki uluslararası politika biriminin arasında
simetrik olmayan bir etki ilişkisi. Günümüzde iki anlamda
kullanılmaktadır. İlki, özellikle Anglo-sakson yazarlar kavramı, bir
(A)devletin tutum ve davranışlarının bir başka devletin (B)tutum ve
davranışları ile açıklanabilmesini, (A)'nın (B)'ye bağımlılığı olarak
tanımlamaktadırlar. Bu türden bir bağımlılık terimi en azından
derecelendirme yolu ile ölçülmeye nisbeten uygun bir görünümdedir. İkinci
olarak uluslararası sistemi merkez/çevre ikilemi içerisinde gören ve Andre
GundenFrank başta olmak üzere Latin Amerika üzerinde uzmanlaşmış bazı
yazarlar ise, kavrama devletlerarası bir ilişkinin ötesinde bir anlam
yüklemektedirler. Bu bağlamdan bağımlılık olgusu, metropol ülkenin karar
alma mekanizması, merkez/çevre bağlantısında önemli bir role sahip olan
çok uluslu ve uluslarüstü şirketler, çevredeki yerel karar oldakları, gibi
birimler arasındaki bir ilişki ve bu ilişkinin içerisinde oluştuğu yapı
olarak ortaya çıkmaktadır. Bu türden bir bağımlılık ilişkisinin
derecelendirme yolu ileölçülebilmesi oldukça zor görünmektedir.
Bağımsızlık (independence)
Uluslararası politika ve uluslararası hukuk alanında farklı sayılabilecek
anlamlarda kullanılan kavram. Uluslararası politikada bağımsızlık, bir
ülkenin başka bir ülke ya da ülkelerin yönetim ya da denetimi
anlamındadır. Bununla beraber tam bağımsızlıktan söz etmek güçtür.
Devletlerin birbirinden etkilendiği kabul edilir. Bağımsızlık uluslararası
hukukta devletin kurucu öğelerinden biridir. Devletin kurucu öğelerinden
egemenlik ilkesinin uluslararası hukukun alanını sınırlaması, dolayısıyla
bazı hukukçular bunun yerine bağımsızlık kavramını kullanmaktadırlar.
Klasik devletler hukukuna göre bağımsızlık bir devletin dışa karşı
egemenliği anlamına gelir ve tüm egemen devletlerin eşitliği ilkesine
dayanır. Bu çerçevedeki bağımsızlık, uluslararası hukukun sujeleri
konumunda bulunan devletlerin yetki limitlerinin uluslararası hukuk
kurallarınca belirlenmesi ve garanti altına alınması anlamını
taşımaktadır.

Bağlantısızlık (nonaligment)
Bloksuzluk olarak da bilinir. Uluslararası politika, belli başlı bloklarla
siyasal ya da ideolojik yakınlaşmalardan kaçınma politikası.
Bağlantısızlık politikası, II. Dünya savaşı sonrasında Hindistan, Kenya,
Yugoslavya gibi ülkeler ile Asya ve Afrika'da yeni kurulan devletlerin
çoğu tarafından uygulandı. Bu ülkeler, çoğunlukla ne SSCB'nin
önderliğindeki sosyalist blokla ne de ABD'nin önderliğindeki batı blokuyla
ittifak kurmaya yanaştılar. Bununla beraber, kendilerini soyutlayacak bir
yansızlık politikası da izlemediler. Bir yandan uluslararası ilişkilere
etkin biçimde katılırken öbür yandan uluslararası sorun ve çatışmalarda
açık tutum takındılar. Bağlantısız ülkeler arasında en geniş grubu
oluşturan genç Asya ve Afrika ülkeleri, çoğunlukla batılı devletlerin eski
sömürgeleridir. Bu ülkeler, hem batı bloku içindeki eski sömürgeci
devletlerle sürekli ve yakın ilişki kurmanın yeni bir bağımlılık biçimi
oluşturabileceğinden kaygılanmakta, hem de sosyalist düzenlerin hızlı
ekonomik gelişmesi genellikle çekici gelmekle birlikte, SSCB ile çok
yakından bağlar kurmanın da onları uydulaştırarak bağımsızlıklarına zarar
vereceğinden korkmaktadır. Bağlantısızlık politikası, bu ülkelerin büyük
gereksinme duyduğu ekonomik yardımları da çoğu kez her iki bloktan da
sağlamalarına olanak vermektedir.
İlk kez 1955 Bandung Konferansı'nda adlarını duyuran bağlantısız ülkeler,
1960'lar ve 1970'lerde, uluslararası ilişkilerde ortak politika izleyerek
yeni bir blok oluşturmaya çalıştılar, ama belirli konularda kendi
aralarında çıkan ulusal çıkar ayrılıkları yüzünden bu girişimler,
başarısız kaldı. Bandung'tan sonra "Bağlantısızlık Hareketi Konferansı adı
altında sekiz konferans toplantısı 1961'de Balgrad'da 25 ülkenin
katılmasıyla düzenlenen ilk konferansta, bağlantısız sayılmak için 5 ilke
belirlendi. Bunlar; 1)Barış içinde bir arada yaşamayı temel alan bir
bağımsızlık politikası izleme, 2)NATO, Varşova paktı, SEATO veya CENTO
gibi çok farklı askeri ittifaklara katılmama, 3)Kendi topraklarında üs
vermeme, 4)Büyük güçlerle ikili askeri ittifaklara katılmama, 5)Ulusal
kurtuluş savaşlarını destekleme.
1960'lı yıllarda çok sayıda eski sömürgenin bağımsızlığa kavuşarak
uluslararası sistem ve BM içerisinde yer alması ile hareket giderek güç
kazandı. 1970'lerden itibaren, kısmen iki kutuplu sistemin gevşemesi,
kısmen hareketin ortak paydasını oluşturan sömürge durumundan kurtulmak
için verilen ulusal kurtuluş mücadelelerinin azalması, kısmen de grubun
üye sayısının artması dolayısı ile ortaya çıkan dağınıklık, hareketin eski
prestijini yitirmesine sebep oldu. 1986'da Harare'de yapılan son konferans
101 bağlantısız ülke temsilci yolladı. Günümüzde grubun faaliyetlerinin en
belirgin biçimde ortaya çıktığı yer BM Genel Kurulu'dur.

Balıkçılık Bölgesi (fishing zone)
Balıkçılık amaçlı olarak belirlenmiş, karasuların dış sınırının ötesindeki
deniz bölgesidir. Kıyı devletlerin istemiyle oluşturulan bu bölgeye
"balıkçılık bitişik bölgesi" adı da verilir. Ancak, balıkçılık bölgesi
kavramının varlığı günümüzde sözkonusu olmaktan çıkmıştır. Türkiye 15
Mayıs 1964 tarihli Karasuları Kanunu ile 6 millik karasularına 6 millik
bir balıkçılık bölgesi kurmuştur.

Barışçı Çözüm (peaceful settlement)
Güce başvurmadan devletler arasındaki uyuşmazlıkların giderilmesidir.
Barışçı çözüm devletlerin önemli hakları ve görevleri konusundaki
uyuşmazlıkların çözümlenebileceği süreçleri içerir. Uluslararası
uyuşmazlıkların barışçı çözümü için iki tür teknik vardır. Hukuki ve
siyasal, hukuki olan uluslararası hukuki uyuşmazlığın gerçeklerine
(öğelerine) uygulamayı içerir. Bunun başlıca iki yöntemi sözkonusudur.
Hakemlik ve uluslararası yargı. Siyasi olan ise diplomatik müzakere,
dostça girişim, arabuluculuk, soruşturma komisyonları, uzlaştırma
komisyonları ve BM örgütü aracılığıyla çözüm yöntemleridir. 1899 ve 1907
Hague Barış Konferansları zorunlu barışçı çözüm sürecini kurma çabalarının
oluşmasına neden oldu. Bu tür çabalar ve metodlar Briand-Kellog Paktı'nda,
BM anlaşmasında yer aldı. Barışçı çözüm alanındaki gelişmeler
(ilerlemeler) silahsızlandırma, uluslararası örgütsel etkinlikler,
ekonomik gelişme ve eğitimsel ve kültürel değişiklikler gibi ilgili
alanlardaki çalışmalarla daha da büyümektedir.

Barış Gücü (peace force)
Birleşmiş Milletler'in bazı bunalımların üzerine ve Güvenlik Konseyi'nin
kararı ile üye ülkeler askerlerinden oluşan ve kritik bölgelere gönderilen
kuvvetlerdir.
İlk defa Kore Savaşı çıktığında buraya Birleşmiş Milletler kuvvetleri
sevkedilmiştir. Ancak, doğu bloku ülkeleri bunu arzulamadığındn bu
konudaki karar Güvenlik Konseyi yerine, Genel Kurulu'nca alınmış ve
uygulanmıştır. Esasen bu operasyona daha ziyade ABD kuvvetleri önemli
ölçüde katılmıştır. Daha sonraları ise, başka durumlarda da Birleşmiş
Milletler üyelerinden bazılarının askerlerinden oluşan kuvvetler
kullanılmış ve bunlara doğu bloku ile batı bloku ve tarafsız (bloksuz)
ülkeler askerlerinin de katıldığı görülmüştür. Bu da, Birleşmiş Milletler
Anayasası'nda öngörülen bu örgütün askeri kuvvetlerinin olmayışının
herkesçe bir boşluk olarak kabul edildiğine bir işarettir. Nitekim,
Birleşmiş Milletler bazı olaylarda (Ortadoğu, Kongo, Kıbrıs) silahlı
kuvvetler göndermiş bazı yerlerde de askeri gözlemciler bulundurmuştur.
Örneğin Kıbrıs'taki B.M. Barış Gücü (UNFICYE) adıyla anılan ve bir ara
toplam 6 bin kişi civarına kadar çıkan Avusturya, Kanada, Danimarka,
Finlandiya, İrlanda, İsveç ve İngiliz askerlerinden oluşan bir askeri
kuvvet görevlendirilmiştir. Ayrıca, bu kuvvetlerin masraflarının
karşılanmasına çok daha fazla sayıda BM üyesi ülkeler katılmaktadırlar ve
hepsi kendi arzusuna göre bir miktar para vermektedir. 1964'te Kıbrıs'a
gönderilen bu kuvvetlerin finansmanına 55 ülke katılmış bulunmaktadır. Bu
kuvvetin süresi de her 6 ayda bir Güvenlik Konseyince görüşülmekte ve
yeniden uzatılmaktadır. 1974 yazında Türkiye'nin yaptığı Kıbrıs Barış
Harekatı ile B.M. Barış Gücünün yeterli ve yararlı olmadığı ortaya
çıkmıştır. Halen Adada 2500 kadar Barış gücü askeri vardır.
Son olarak, Ortadoğu'daki Altı Ekim Arap-İsrail Savaşı'ndansonra,
Kıbrıs'taki Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin bir kısmı Sina
Yarımadası'nda gönderilerek, Mısır-İsrail kuvvetleri arasında bir bölgede
görev almışlardır. Ortadoğuda UNTSO, UNEF, UNDOF Mısır-İsrail arasında ve
UNIFIL Lübnan'da görev alan kuvvetlerin isimleridir. B.M. Barış Gücü
askerlerine politika lisanında ayrıca "Mavi Bereliler" (casque blues)
denmekte olup, bunun nedeni, sözü geçen askerlerin Birleşmiş Milletler
bayrağındaki mavi renkte bere giymeleridir. 1978'de Afrikalılar da bir
Barışgücü oluşturup Zaire'ye yollamışlardır.

Barış İçinde Birarada Yaşama (peaceful co-existence)
II. Dünya Savaşı'nı izleyen soğuk savaş yıllarından sonra SSCB tarafından
ortaya atılan, kapitalist, sosyalist sistemler arasındaki ilişkilerin
savaşa yol açmadan sürdürülebileceği belirtilen doktrin.
1920'lerin başında V.İ. Lenin tarafından ilk söz edilerek çerçevesi
çizilen terim, farklı toplumsal sistemleri olan ülkeler arasında barışçı
ilişkiler kurulmasını öngörüyordu.
Sovyetler birliği Komünist Partisi (SBKP) birinci sekreteri Nikita
Kruşçev, 21 Haziran 1960'ta yaptığı bir konuşmada kapitalizm koşullarında
savaşın kaçınılmaz olduğu yolundaki kuramın artık geçerli olmadığı
görüşünü yineledi. Kruşçev, daha sonra da sosyalizmin başarısının
anahtarının barış içinde bir arada yaşama olduğunu vurguladı. Bu kural
ulusal kurtuluş savaşlarını geçersiz kılmıyordu. SSCB, sömürgesi aktif bir
biçimde destekleyecekti. Gene Kruşçev'e göre barış için mücadele sloganı
ile, komünizm için mücadele sloganı çatışmıyordu. Bu doktrinin ana
çizgileri Ekim 1964'te Kruşçev'in yerine geçen Leonid Brejnev tarafından
izlendi.
Bu yorum esas itibariyle nükleer bir savaşta her iki tarafın da yok
olacağının anlaşılmaya başlanmasıyla ilgilidir. Kruşçev'e göre barış
içinde birarada yaşama ilkesi, sosyalist ülkelerin kapitalist ülkelerle
olan mücadelesinin daha çok ekonomik ve teknolojik alanlara kayması
sonucunu doğuracaktı.
Başat Güç (dominant power)
George Modelski tarafından geliştirilen bu kurama göre, XV. yüzyılla
birlikte dünya tarihi, belirli devletlerin belirli bir süreyle yeryüzünde
üstün duruma yükselmeleri ve sonra bu statülerin düşmeleri zinciri içinde
bugüne doğru çıkmaktadır. Bu üstün duruma geçen devlet başat güç adını
almaktadır. Bu başat güç durumuna yükselme ve bu durumdan düşüş kabaca
yüzer yıllık sürelerle olmaktadır. Belirli bir devlet yükselerek dünya
denizlerinde egemen duruma geçmekte-başat gücün tanımında okyanuslara
egemen olmak önemli ve belirleyici bir özellik olarak gösteriliyor- ve bu
egemenliğini hemen hemen yüz yıl sürdürmektedi. Bu süre içinde, başat güce
meydan okuyan başka bir güç (challenger) çıkmakta ve ikisi arasında belki
sistemin öteki üyelerinden bir kısmının da katıldığı büyük bir savaş, yeni
başat gücün belirmesini sağlamaktadır. Bu büyük savaştan ise genellikle
başat güç ve meydan okuyan güç değil, üçüncü bir devlet kazançlı çıkarak,
dünya egemenliğini o kurmaktadır.
"Bekle ve Gör" Politikası (wait and see policy)
Diplomasi ve genellikle politika alanında, çok sözü geçen İngilizce
kökenli deyim, Türkçe'ye "Bekle ve Gör" politikası şeklinde
çevrilmektedir. Bir takım olaylar karşısında, acele etmeden beklemek ve
hemen harekete geçmeden, bu olayların gelişmesini dikkatle ve yakınen
izleyerek, son ve en uygun duruma göre bir tutum saptamak politikasıdır.
Bazen de bir politik amacın gerçekleşmesi için hareketsizliği benimseyip
sabırla beklemek anlamına gelen ve "attantizm" de denilen tutum ile aynı
olarak kullanılmaktadır.
Beşinci Kol (fifth column)
Ellerindeki her türlü araca başvurarak bir ulusun dayanışmasını ve
bütünlüğünü yok etmeye çalışan yıkıcı yeraltı grubuna ve bu harekete
verilen isim. İspanya iç savaşı (1936-39) sırasında faşistlerin dört
koldan Madrit'e doğru ilerlediği bir sırada, hükümeti çeşitli sabotaj ve
eylemlerle içeriden yıkmaya çalışan Françisco Franco taraftarları beşinci
kol diye nitelendirilmiştir. Beşinci kolun başlıca yöntemlerinden biri
yıkıcı unsurların, hedef ülkenin tüm yapısına, özellikle de siyasal karar
alma ve ulusal savunma merkezlerine sızmasıdır. Benzeri uygulamalar Nazi
Almanyası tarafının Avusturya, Çekoslovakya, Norveç gibi ülkelerin ele
geçirilmesinde uygulanmıştır. 1940 yılında Nazi Almanyası'nın Norveç'e
saldırısında vatan haini olarak tanımlanan dünya grubu beşinci kol olarak
çok etkili bir rol oynamıştır.
Beş Prensip (parch sheala)
Hindistan ile Çin arasındaki ilişkilerde uyulması gereken kurallar, Çin
başbakanı Çu en Lay, Hindistan başbakanı Nehru ile görüşerek,
ilişkilerinde Beş Prensibin egemen olmasına karar vermişlerdir. Bunlar;
birbirlerinin toprak bütünlüğü ve egemenliklerine karşılıklı saygı,
saldırmazlık, birbirlerinin iç işlerine karışmama, etkinlik ve karşılıklı
fayda ve barış içinde birarada yaşama.
Birim-veto Sistemi (unit veto system)
Varsayımsal bir uluslararası sistem türü. Uluslararası politika teorisinde
Morton A. Kaplan tarafından ortaya atılan bu sistemde bulunan hemen tüm
birimler, bir nükleer savaşı başlatabilecek ölçüde nükleer silaha sahip
olacaklardır. Böylece günümüzün esas itibari ile iki kutuplu nükleer denge
anlayışı, yerini daha değişik bir denge anlayışına bırakacak, sistemdeki
birçok birim, genel bir barış ya da savaş konusunda söz sahibi
olacaklardır. Günümüzde nükleer güç dağılımı henüz bu aşamadan uzak
olmakla birlikte, gelişmenin bu yönde olduğu bir gerçek.

Birinci Vuruş Yeteneği (first-strike capability)
Bir nükleer çatışmada ani bir nükleer saldırıya karşı tarafın gücünü hızlı
bir şekilde tahrip etme veya zayıflatma yahut misilleme imkanını ortadan
aldırma stratejisini uygulama yeteneği. Birinci vuruş teorisi bir tarafın
yapacağı büyük çaptaki bir saldırıya karşı tarafın yaralarını saramayacak
şekilde tahrip edilmesi ve felce uğratılması sonucu savaşın kazanılmasını
varsayar. Birinci vuruş yeteneği bir devletin elinde bulunan nükleer
başlıkların sayısına ve gönderme araçlarına bağlıdır fakat aynı zamanda da
düşmanın ikinci vuruş yeteneğine sahip olma gelişmişliğiyle sınırlıdır.
İkinci vuruş yeteneğinin tahribatından kaçınmak için, ABD ve SSCB
filolarda ve uydu ülkelerde katılararası füzeleri yerleştirmişler, çok
yönlü nükleer başlıklı füzeleri denizden fırlatan denizaltıları da
dünyanın değişik okyanuslarına dağıtmışlardır.
Bitişik Bölge (contiguous zone)
Kıyı devletlerin üzerinde egemenlik haklarının değil de gümrük, mali,
sağlık amaçlı veya göç konularındaki belirli çıkarlarını koruma
yetkilerinin bulunduğu karasularına bitişik açık deniz parçası.
Karasularının ölçülmeye başladığı esas hattan başlayarak 12 milden öteye
uzatılmayan karasularının dış sınırının ötesinden bitişik deniz alanıdır.
Bloklaşma
Ülkelerin aralarında, özellikle politika ve askeri yönden işbirliği yapmak
üzere ve diğer bazı ülkelere yönelik olarak anlaşmalar yoluyla gruplar
kurmalarına, milletlerarası politika lisanında "bloklaşma" denmektedir.
Bloklar kurma tarih boyunca görülmüştür. Yüzyılımızda ise en önemli
bloklaşmaların ilki, Birinci Dünya Savaşı öncesinde oluşan İngiltere,
Fransa, Rusya ile diğer bazı devletlerden kurulan "itilaf" yani "antant
devletleri" bloku ile bunun karşısında bulunan Almanya, Avusturya,
Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve diğer bazı devletlerden
oluşan ve adına "ittifak" yani "Alyans Devletleri" veya "Merkezi
İmparatorluklar" denilen bloktur.
Birinci Dünya Savaşı da zaten bu iki blok arasında olmuştur. (ABD'de
birinci bloka katılmıştır). Bu savaşın bitimini izleyen yıllarda,
özellikle Almanya'da Nazizm'in (Nasyonel Sosyalizm) gelişmesi, Rusya'da da
Komünist rejimin yerleşmesinden sonra dünya politikasında ilişkilerini
artırması ve çekingen tutumundan sıyrılması ile ayrıca Uzak Doğu'da
Çin-Japon savaşının gelişmesi ile tekrar bloklaşmalara doğru eğilimler ve
girişimler artmıştır.
Böylece, bir yandan Almanya, İtalya ve Japonya'nın öncülüğünü yaptığı
Mihver (Axis) denilen blok doğmuş, diğer yandan da Müttefikler (Allied
Powers) denilen, İngiltere ve Fransa ile sonradan onlara katılan Çin, ABD
ve diğer bir çok ülkeden kurulu blok arasında İkinci Dünya Savaşı
yapılmıştır.
Bloklaşmalar, bir çatışma halinde birçok ülkenin savaşmasına yol açmakta
ve dünya yüzünde bir genel savaş meydana gelmektedir. Birinci Dünya
Savaşında 16 ülke aralarında savaşmışlar, İkinci Dünya Savaşına katılan
ülkelerin sayısı ise 50'yi aşmıştır.
İkinci Dünya savaşından sonra ise "Soğuk Savaş" denilen psikolojik
gerginlik ve baskılar devresine giriliş, bazı yerlerde "Bölgesel Savaşlar"
denilen gerçek silahlı çatışmalar başgöstermiş ve yine yeryüzünde ve bu
kez ideolojik faktörlerinde rol oynadığı yeni bir bloklaşma dönemi
yaşamaya başlanmıştır.
Bu kez bloklaşma bir yandan "Doğu Bloku" denilen sosyalist ülkeler (Doğu
Avrupa ülkeleri ve Rusya ile Çin'den oluşmuştur) bir yandan da "Batı
Bloku" denilen (ABD, İngiltere, Fransa ve diğer birçok Avrupa ve amerikan
kıtası ülkesinden oluşmuştur) iki grup yaratmıştır.
Bu iki blok daha öncelerinden farklı olarak aralarında daha değişik sıkı
bağlar kurmuşlar, bazı konularda ise birbirlerine fazla bağlanmamışlardır.
Örneğin, Batı Bloku veya Batı Dünyası denilen bloktan 15 ülke sıkı bir
askeri ve siyasi ittifak olan NATO'da işbirliği yaparken, diğer birçoğu bu
işbirliğinin dışında fakat genel eğilimi bakımından birbirine yakın bir
politika içinde oluşmuşlardır. Öte yandan, Doğu Bloku'nda da Varşova Paktı
içinde 7 ülke sıkı askeri ve siyasi işbirliği sürdürürken; Çin, Arnavutlu,
Küba gibi ülkeler bunun dışında fakat eğilim bakımından Doğu Bloku
içindedirler.
Ayrıca bu kez, bir diğer blok olan "Üçüncü Dünya" ülkeleri denilen sözü
geçen iki önemli blokun dışında kalan pek çok ülkenin oluşturduğu bir grup
da ortaya çıkmıştır.
Üçüncü Dünya denilen gruptaki ülkelerin aralarındaki bağlar, diğer iki
bloka nazaran çok değişikti. Bunlar daha ziyade aynı problemlere sahip
olmaları ve çeşitli nedenlerle bir kesim blok içinde bulunmak
istemeyişleri dolayısıyle kader yönünden birbirlerine benzemekte
oluşlarından bir blok gibi görünmekte ise de esas "ortada" denilebileek
bir durumdadırlar. Fakat dünya politikasının tartışıldığı birçok
milletlerarası kuruluş, konferans ve toplantılarda önemli bir rol
oynamaktadırlar.
Bloksuzlar: bkz. bağlantısızlar
Boykot (boycott)
Boykot, bir ülke ya da ülkeler grubuyla toplu ve organize edilmiş bir
şekilde ekonomik ilişkileri kesme. Dış politikada etkili ticari yaptırım
biçimlerindendir. Boykot ekonomik olabileceği gibi politik, askeri ve
ideolojik kaynaklı da olabilir. Boykot çoğunlukla işçi örgütlerini daha
iyi ücret ve çalışma koşulları elde etmek için başvurdukları bir
yöntemdir. ABD'nin II. Dünya Savaşı'ndan önce Japon ithal ürünlerine karşı
uyguladığı boykut, kendi iş alanlarına ve endüstrisini dış rekabete karşı
genel olarak korumaya yönlendirilmiştir. Boykot terimi, belirli olarak
eylemlere katılmayı reddetme anlamını da içerir. Bir ülkenin temsilcileri,
başka bir ülkenin izlediği politikadan ya da tutumdan hoşnut olmadıklarını
göstermek için uluslararası konferansları ya da toplantıları boykot
edebilir. Bir ülkenin, ülke topluluğunun ya da uluslararası örgütlerin
başka bir ülkenin politikasını ve hareketlerini etkilemek ya da protesto
etmek amacıyla giriştiği boykot biçimleri de vardır. Birleşmiş
Milletler'in 1965 yılında yasal olmayan yollarla İngiltere'den ayrılıp
bağımsızlığını ilan eden Rodezya ile ekonomik ilişkiler kesilmesi yolunda
bütün üyelerine yaptığı çağrı uluslararası bir örgütçe uygulanan bir
boykot örneğidir.
Böl ve Yönet (divide and rule)
Rakiplerini bölerek ya da onları bölünmüş vaziyette tutarak zayıf durumda
bırakmak isteyen devletlerin izledikleri yoldur. Bu bir tür hükümran olmak
için bölmektir. XIX. yy.'da sömürge imparatorluklarının kuruluşunda, Asya
ve Afrika'nın komşu topluluklarını birbirine düşman etmek için bu kuraldan
çok yararlanıldı. Bu politikanın en iyi örneklerini Almanya'ya karşı
Fransa'nın politikasında ve Avrupa'nın öteki ülkelerine karşı izlenen
Sovyet Politikası'nda görüyoruz. Son birkaç yüzyıldan beri II. Dünya
Savaşınınsonuna değin, Fransa'nın Almanya'ya karşı politikasının ana
teması, ya Alman İmparatorluğunu küçük bağımsız devletlere bölmek ya da bu
gibi küçük devletlerinbirleşerek tek bir devlet kurmalarını önlemek
olmuştur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölünmüş olan Almanya'nın
birleşmesine de yine Fransa karşı çıkmıştır. Bunun gibi Sovyetler Birliği
de Avrupa'nın birleşmesi konusundaki her plana karşı çıkmış; birleşmiş bir
Avrupa'yı kendisi için bir tehlike olarak görmüştür.
Bütünleşme (integration)
En genel anlamda, daha büyük siyasi veya ekonomik birimlerin ortaya
çıktığı bir gelişim süreci. Entegrasyon iki alanda ele alınabilir;
a)uluslararası alanda, yeni birim yaratma amacı ile girişilen entegrasyon,
b)iç yani ulusal alanda; kurulmuş bir bütün kendi içinde işbirliğini kurma
ve geliştirme amacı ile girişilen entegrasyon. Ulusal entegrasyon olarak
sözü edilen ikinci bir durum, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında
bağımsızlığını kazanan eski sömürgeler açısından önem taşımaktadır.
Birinci anlamda ise, uluslararası platformda devletlerin siyasi ve
ekonomik alanda daha büyük birimler oluşturmaları olarak açıklanabilir.
Ekonommik entegrasyon, iki veya daha çok ülkenin birbirleri ile ekonomik,
mali, parasal ve sosyal alanlarda anlaşmasıdır. Bu anlamda kurulan
birlikler bölgesel niteliklidir ve gümrük duvarları kaldırılarak tam bir
alışkanlık sağlanmasını amaçlar. Siyasal entegrasyon ise, ekonomik
entegrasyonun başarılı işleyebilmesi için gerekli karar ünitesi yaratmayı
amaçlar. Bu ünitenin amacı siyasal, dengesizlik ve anlaşmazlıkların
ortadan kaldırılmasıdır. Merkezi ünite aracılığı ile belirlenen ortak
politikalar, bir dizi siyasal ve teknik nedenler ile başvurulur. Tarihsel
nedenler, savaşları durdurma ve barışı sağlama amacı taşir. Ekonomik
nedenler; a)ekonomik sürtüşmelerin yıkıcı etkilerinden arınma isteği,
b)istihdam ve yaşam standartlarının yükseltilmesi ile ortak kalkınma
isteği, c)geniş pazar olanakları yaratma isteği, d)ulusal ekonomilerin
uluslararası değerlerle yönlendirilmesinin zorunluluğu. Siyasal nedenler;
a)tek tek etkisiz kalınan konularda bütünleşerek siyasal etki oluşturma
eğilimi; b)dünya dengesini koruma. Teknik Nedenler; a)teknoloji ve bilim
alanında ortak çalışma çoğunluğunun ortaya çıkması, b)uluslararası
şirketlerin faaliyetlerini yürütebilmesi için gerekli ortamın
hazırlanması.
Bir entegrasyonun başarılı olabilmesi şu şartlara bağlıdır.
a) Ülkelerin sahip olduğu doğa ve ilişkiler
b) Ülkelerin çıkarlarının çatışıp çatışmadığı
c) Ülkelerin sağlayıp dağıttığı güç
d) Topluluğun sürekliliği
e) Ortak politika ve eylemler

Büyükelçi (ambassador)
Bir devletçe bir başka devlete gönderilen en yüksek rütbeli diplomatik
temsilci. Diplomatik ilişkiler üzerine gerçekleşen Viyana Kongresi (1961)
diplomatik temsilcileri üç kategoriye ayırmıştır. 1)Ev sahibi devletin
devlet başkanına güven mektubu sunan büyükelçiler ve eşit rütbedeki diğer
misyon başkanları. 2)Ev sahibi devletin devlet başkanına güven mektubu
sunan elçiler, orta elçiler ve diğer temsilciler. 3)Ev sahibi ülkenin
Dışişleri Bakanına güven mektubu sunan maslahat güzarlar.
Başlangıçta yalnızca krallıklara gönderilen büyükelçiler sonraları eşit
düzeyde görülen cumhuriyetlerde de görev yapmaya başladı. Geçmişte
Avusturya, Macaristan, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, İtalya, Japonya,
Rusya ve ABD gibi büyük devletlerin yanı sıra ispanya ve Osmanlı Devletini
de kapsayan devletler arasında genel bir büyükelçi değişimi vardı.
1945'ten sonra, bütün devletlerin resmi yasal eşitliği öğretisine uygun
olarak diplomatik ilişki kurulan ülkelere büyükelçiler yollanmaya
başlandı.
Modern iletişim araçlarının gelişmesinden önce, büyükelçilere tam yetkiye
varan geniş yetkiler veriliyordu. Günümüzde büyükelçiler kendi
Dışişlerinin sözcüsü konumunu taşır; bir büyükelçi çok seyrek olarak kendi
başına karar verebilir. Bununla birlikte bir büyükelçinin kişiliği ve
saygınlığı temsil ettiği devletin görüşlerini karşı tarafa anlatmakta
önemli bir rol oynayabilir. Gönderildiği; ülkeye ilişkin ilk elden bilgi
edinerek, devletin izleyeceği politikalarda belirleyici bir etkide
bulunabilir.
Casus Belli: bkz. Savaş Nedeni
Casus Foederis
Latince'de "bir anlaşmanın uygulanabilir ve bağlayıcı hale geldiği koşul"
demektir. Ayrıca bir devlet başka bir devlete tek taraflı, bir anlaşma ile
yardım edeceğini açıkladığında devletler arasındaki ilişkilerde (sözgelimi
dışardan bir saldırı ya da bir ayaklanma durumunda) böyle bir taahhütü
hatırlatmaya gerek kalmadan anlaşmada belirlenen durum ortaya çıktığı anda
otomatik olarak uygulanabilen bir doktrini ifade eder. Mesela Nato
Andlaşması'nın 5. maddesi imzacı devletlerden herbirini her hangi bir dış
saldırı olduğunda, diğerlerine askeri olarak yardım etmesini zorunlu
kılmaktadır.
Casusluk (espionage)
Milletlerarası ilişkilerde casusluk, diğer bir devlet hesabına olarak, bir
devletin askeri, siyasi, ekonomik, teknik ve başka alanlarda gizli olarak
bilgilerinin toplanması ve diğer devlete aktarılmasıdır.
Hemen her ülkenin iç hukukunda bu alanda hükümler mevcuttur ve ceza
kanunlarına girmiştir. Yabancı veya kendi uyruğunda olması durum
değiştirmez. Ancak diplomatik statüsü olarak yabancıların böyle eylemler
halinde yakalanmaları genellikle sınırdışı edilmeleri sonucunu verir ve o
diplomat "İstenmeyen Kişi" (Persona Non Grata) ilan olunur.
Bugün casusluk eylemi kişilere bağlı olmaktan çıkmıştır. Teknik araçların
çok gelişmesi bu durumu yaratmıştır, bu gün de devam etmekle beraber,
artık gizli dinleme ve fotoğraf araçları çok yüksekten uçan casus
uçaklarındaki veya gemilerdeki elektronik cihazlar, uzayda casus uydular
gibi araçlardan çok etkili roller oynamaktadırlar.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra casusluk olayları çok artmış ve teknik bir
nitelik kazanmıştır. Bu konuda bir çok önemli örnekler verilebilir. Atom
bombasına ait sırların bazı bilim adamlarınca Rusya'ya verilmesi, ABD'nin
casus uçakları olan U-2'lerden birinin Rusya, üzerinde düşürülüp pilotunun
yakalanması sonucu 1960 Mayıs'ında Paris'de yapılacak Doğu-Batı Zirve
Konferansı'ndan vazgeçilmesi, İngiltere'de Savunma Bakanı'nın Ruslarla
ilgisi olan kiralık kadın şebekesiyle ilişki kurması ile ortaya çıkan
Profumo Skandalı, Pueblo isimli bir ABD casus gemisinin Çin Denizi'nde
yakalanması, Londra'daki Sovyet büyükelçiliğinin yüzden fazla diplomatın
casusluk yaptıkları gerekçesiyle 1971'de topluca İngiltere'den sınırdışı
edilmeleri, Batı Almanya Başbakanı Brandt'ın başdanışmanının Doğu Alman
casus olmasının anlaşılmasıyla Başbakanın istifası ve hükümetin düşmesi
gibi durumlar, NATO'da görevli sekreterlerin Doğu Almanya'ya kaçışları,
son yılların önemli casusluk olaylarıyla ilgilidir.
Türk Ceza Kanunu'nun 131/1 ve 416/3 maddeleri ile Askeri Ceza Kanunu'nun
56/1. maddesinde bu konu hükme bağlanmıştır. Özetle, devletin emniyeti ve
beynelmilel siyasi menfaatleri icabından olarak gizli kalması lazım gelen
malumatı, siyasi ve askeri casusluk maksadıyle başka devlete aktaranlar.
Türkiye ile harp halindeki bir devletin menfaati için istihsal edenler ve
milli savunmaya hiyanet cürmünü işleyenler veya bu yolda bir talebi veya
arzı kabul edenler hakkında duruma göre çeşitli hükümler öngörmüştür.
Ayrıca 1975'de çıkan 1803 sayılı Af Kanunu yabancı ülkelerde tutuklu
Türklere karşılık bazı mahkum casusların takas edilmesini öngören bir
hükümde taşımaktadır.

Caydırma (deterrence)
Düşman bir devletten gelebilecek nükleer bir saldırıyı engellemek amacıyla
anında ve güçlü bir misilleme yapma tehdidi etkili biçimde kullanmaya
dayanan askeri strateji. Caydırma, nükleer silahların ortaya çıkışından bu
yana bu silahların kullanılmasıyla siyasi bir başarı elde edilemeyeceğinin
anlaşılmasından ötürü nükleer güce sahip devletlerin ve ittifak
sistemlerinin temel stratejisi haline gelmiştir. Bu stratejide nükleer
silah ile karşılık verilebileceği ihtimali gündemde tutularak, düşman
belirli bir davranıştan alıkonulur. Bu stratejinin uygulanabilmesi için,
devletlerin herhangi bir saldırıya karşı yüksek düzeyde kesin tahrip
yeteneğine sahip olması gerekir. Başarılı olabilmek için gerekli diğer bir
öğe ise potansiyel saldırganın kuşku içinde bulunmasıdır. Sonuç olarak
caydırma stratejisinin iki temel şartı, beklenmedik bir saldırının
ardından misilleme yapma yeteneğinin karşı tarafa inandırcı bir şekilde

gösterilmesi ve karşı tarafın misilleme kararlılığının bir ihtimal olarak
göz önüne alınmasıdır.
Corps Diplomatique
Bir devlete atanmış diplomasi temsilcilerinin hepsi birden corps
diplomatique diye adlandırılan bir topluluk meydana getirmektedirler. Bu
topluluk diplomasi temsilcileri ile elçilik kurulu üyelerini ilgilendiren
sorunların, bulundukları devletin hükümetine karşı ortak bir tutumla
davranarak halledilmesine yardım eder.

Çok Başlıklı Füzeler (multiple re-entry vehicles-MRV)
Herbiri birden fazla başlık taşıyan füze sistemi. İlk yapılan Amerikan ve
Sovyet füzelerinin hepsi bir tek nükleer başlık taşıyorlardı. 1960'ların
başlarında Amerikalılar bunları aşmayı başarmışlardı. MRV'yi
geliştirdiler. Böylece, bir füzenin taşıdığı birden fazla başlık çeşitli
yerlere fırlatılarak geniş bir alana yayılacağından, örneğin, büyük bir
kentin imhasında daha iyi sonuç alınabilecektir. Bundan daha geliştirilmiş
bir sistem MIRV'ler (Mltiple Independently Targeted Reentry Vehicles)dir.
Burada, bir tek füze bağımsız olarak çeşitli hedeflere gidebilen birden
fazla başlık taşımaktadır; böylece bir tek füze ile birden fazla hedefin
vurulması sağlandığı gibi, gönderilen füzelerin hepsinin tahrip
edilebilmesi olasılığı da önlenmiş oluyordu. Bugüne değin Amerikalılar iki
tür MRIV geliştirmişlerdir. Birincisi ICMB'ler için (bunlara Minuteman III
denilmekte), ötekide SLBM'ler iin (bunlarada posseidon denilmekte)
olanlardır. M-X'leri ve SSCB'nin SS-19'ları bu kategoriden silahlardır.
Çok Kutuplu Sistem (multipolar system)
Çok sayıda devletin hemen hemen eşit etki, güç ve statüye sahip olduğu
sistemdir. Bu sistemde birden fazla devlet uluslararası sistem ve dünya
politikası üzerinde söz sahibi ve yönlendiricidir. Bu sistem Tek-Kutuplu
veya İki-Kutuplu sisteme göre daha gevşek, karışık ve istikrarsızdır.
Çünkü uluslararası alanda yapılan herhangi bir hareketin, müdahalesinin,
hamlenin gerçekte kimi hedef aldığı, kime yöneldiği önceden
kestirilememekte ve önlem alınamamaktadır.

Daimi Tarafsızlık (permanent neutrality)
Tarafsızlık savaş, bağlantısızlık ise barış zamanlarına yönelik bir dış
politika yöntemi iken daimi tarafsızlık hem barış hem de savaş zamanına
yönelik bir politikadır.
Daimi tarafsız devlet, ülke bütünlüğünün ve bağımsızlığının öteki
devletlerce garanti edilmesi karşılığında savaş ilan etme, bir savaşa
katılma ve bir savaşa yolaçabilecek antlaşmalara taraf olma yetkilerinden
vazgeçmiş olan devlettir. Tarafsızlık anlaşması hükümleri dışında iç ve
dış işlerinde bütünüyle bağımsız olan sürekli tarafsız devleti
silahsızlandırılmış olan devletten ayıran temel fark, ülkesine yönelik
saldırıları önlemek amacıyla dilediği gibi silahlanma yetkisine sahip
olmasıdır. Günümüzde sürekli tarafsız devlet statüsünde bulunan 3 devlet
var. İsviçre (20 Kasım 1815 ParisBildirgesi), Avusturya bir bakıma O'nun
15 Mayıs 1955 tarihli Viyana antlaşması ile bağımsızlığına kavuşması için
bir şart olmuştur. Bu çerçevede hiç bir askeri ittifaka katılmamayı,
ülkesinde yabancı üslerin kurulmasına izin vermemeyi anayasasında garanti
eden Avusturya tarafsızlaştırılmıştır. 1960'larda Bağımsız Kıbrıs
Cumhuriyeti oluşturulurken de benzer bir statü anayasada yer almıştır.
Laos, On Üçler Konferansı'nın 18 Temmuz 1962 bildirgesiyle bu statüyü
kazanmıştır. Türkmenistan'ın sürekli tarafsızlık ilanı 1995'te BM
tarafından kabul edilmiştir.
Deballatio
Savaş sonunda yenilen devletin ülkesinin tümü yenen devletin ülkesine
katılmak ve yenilen devlet ortadan kalkmakta ise buna debellatio adı
verilmektedir. Klasik uygulamada ve doktrinde savaş, savaşan devletlerden
birinin askeri bakımdan yenilmesi ve barış anlaşması imzalanması ile
değil, siyasi ve idari bir kurum olan devlet varlığının tamamen
parçalanması ve ortadan kalkması ile sona erebilmekteydi. Bu yolla sona
erdirilmiş savaşlardan bazıları şunlardır: Prusya'nın bazı krallık ve
dükalıkları ilhakı (1866), İtalya'nın Habeşistan'ı ilhakı (1935).
Dehşet Dengesi (balance of terror)
Nükleer güce sahip devletler arasında olası bir nükleer savaşta ortaya
çıkacak topluca yok olma korkusu doğrultusunda doğan denge A.B.D. ile
Sovyetler Birliği arasındaki dehşet dengesi, çok çeşitli imha silahları ve
bunları taşıyacak füze sistemlerine sahip iki taraftan birinin, ilk
saldırısına ötekinin vereceği yanıtın önlenemeyeceği anlayışı üzerine
yatmaktadır. Ani bir saldırıda karşı tarafın çok iyi şekilde korunan
nükleer silah kapasitesinin tam anlamıyla yok edilemeyeceğinin bilinmemesi
dehşet dengesinin yarattığı yıldırıyı arttırmaktadır. Dehşet dengesinin
yıldırıcılığı tarafların daha çok ürettikleri öldürücü silahlar sonucu
daha da artmıştır.
Dehşet dengesini yaratan geniş nükleer silah stoğu topyekün savaşı akılcı
bir devlet politikası olmaktan çıkartırken, kaza sonucu bir savaşın
çıkması tehlikesini büyük oranda arttırmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası
dönemde atom bombası üzerine kurulu olan denge, Hiroşima'ya atılan
bombadan binlerce kat daha güçlü bombaların üretimi sonucu daha da
şiddetlenmişti. Dehşet Dengesi'nin varlığı Soğuk Savaş döneminde iki blok
arasında bir topyekün savaşı önlemişse de, Kore ve Vietnam Savaşları gibi
"sınırlı savaşlar" devam etmiştir. Dehşet Dengesi "Karşılıklı Mahvolma"
(Mutually Assured Destruction) olarak da anılır.
Delegasyon (delegation)
Diplomaside, yurt dışında görevlendirilen uzmanlardan kurulu heyetlerdir.
Belirli görev için kısa süreli olarak kurulan ve ikili görüşmeler, kongre,
konferans, anlaşma müzakere ve imzasına katılan veya bir törende ülkeyi
temsil gibi protokol açısından görevlendirilen delegasyonlar olduğu gibi
bir milletlerarası örgüt nezdinde devamlı olarak görevli bulunan
uzmanlardan kurulu daimi nitelikte delegasyonlar da vardır.

Denge Politikası (balance policy)
Milletlerarası ilişkilerde, bir veya daha fazla ülkenin, bölgesindeki veya
dünya üzerindeki politik, stratejik, ekonomik ve sair çıkarları için diğer
ülkelerle anlaşmalar yapması, böylece hem çıkarlarını kollaması, hem de
kendisine yönelik tehlikelere karşı korunması suretiyle denge
sağlamasıdır.
Örneğin, her ikisi de sosyalist blok üyesi bulunan Rusya ve Çin'in son
10-15 yıldır çıkarları çatıştığından ve ilişkileri zaman zaman bir savaşa
gidecek kadar gerginleştiğinden, Rusya, Amerika ve Batı ülkeleri ile
yakınlaşma politikası izlemeye başlamış, Çin de bu ülkelere olaneski
tutumunu değiştirerek onlara yanaşmış, böylece her iki devlet de birbirine
karşı bir denge kurma çabasına girişmişlerdir. Öte yandan, Çin, Amerika
ile Rusya'nın yakınlaşarak anlaşıp dünya politikasına hakim olmalarını
önlemek için, dengeyi sağlayacak bir faktör olarak gördüğü Avrupa
Birleşmesinin gerçekleşmesi yönünde birer adım olan Avrupa Topluluklarının
güçlendirilmesini destekleyen bir politika izlemektedir.
Askeri ve stratejik alanda denge politikasına bir örnek ise NATO ile
Varşova Paktları'dır. Bu iki güçlü askeri blok birbirlerine karşı denge
sağlamak, güvenliklerini ve stratejik çıkarlarını korumak isteyen
ülkelerden oluşmuştur.
Ekonomik denge politikasının örneğini de Avrupa'da 6 ülkenin kurmuş
bulunduğu Ortak Pazar karşısında 7 ülkenin kurduğu serbest Mübadele
Bölgesi (EFTA)'nın ortaya çıkışı teşkil etmektedir. Ancak, bu iki blok
zamanla birbirlerine yanaşmamışlardır. Ve Ortak Pazar diğer bloktan
İngiltere ve Danimarka'yı kendisine üye olarak almıştır.
1948'lerden sonra Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (O.E.C.D. karşısında
Sosyalist Blok'un kurduğu karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi
(COMECON) diğer bir denge politikası örneğidir.

Denizaltı Balistik Füzeleri (submarine launched ballistic missiles)
Denizaltından atılan menzilleri 8000 km civarında olan bir gönderme
aracıdır (nükleer silah). Bu silahın avantajları hızla hareketliliği
olduğu için yerinin saptanmasının zorluğu ve hedefe ulaşma şansının
yüksekliğidir. Dezavantajı ise diğer füzelere oranla daha az yük
taşımasıdır.
Detant: bkz. yumuşama
Devlet Ülkesi (state territory)
Bir devletin egemenliği altında bulunan belirli bir yeryüzü parçasına
verilen adı. Devlet ülkesi terimi devletin kara ülkesini, ulusal sınırları
içindeki gölleri, nehirleri, karasuları ve içsularını ve bunlar üzerindeki
havasahalarını kapsar. Devlet ülkesinin yüzeyi gibi, alt kısımlardaki
yeratı zenginliklerinden yararlanma ve işletme hakkı da devlet
tekelindedir.
Devlet ülkesinin sınır çizgilerinin saptanmasında doğal sınırlar ve yapay
sınırlar olmak üzere iki yol vardır. İki devlet ülkesi arasındaki dağlar,
göller, ya da özellikle akarsular (bkz. Thalweg çizgisi) doğal sınırları
oluşturmakla birlikte, enlem-boylam çizgileri kullanılarak kabul edilen
noktalardan geçirilen hayali "yapay sınır" çizgileri de devlet ülkesinin
sınırlarının saptanmasında kullanılabilmektedir.

Dış Politika (foreign policy)
Bir devletin, ulusal çıkarlarının biçimlendirdiği amaçlara ulaşmak için
diğer devletlerle ve uluslararası kurumlarla arasında olan diplomatik
siyasal, ekonomi ve hukuki ilişkileri kapsayan politika. Ayrıca dış
politikayı, başka bir devletin yapmış olduğu girişimler ve tutumlar da
biçimlendirebilir. Dış politika uygulamasında bazı önemli noktalar vardır.
Herşeyden önce ulusal çıkarlar çerçevesinde belirli ve sabit amaçlar
belirlenmeli, bu amaçları etkileyecek olan uluslararası ve ulusal
faktörleri bulmak, devletin bu planlanan amaçlara ulaşabilme kapasitesinin
yeterliliğinin ölçülmesi, amaçları gerçekleştirme yolunda ortaya çıkan
engelleri aşmak için devletin kapasitesini çeşitli şekillerde kullanmayı
sağlayan stratejiler geliştirmek ve bu süreci devamlı şekilde yeniden
gözden geçirmek ve yorumlamak.
Dış politika deyimiyle genellikle bir devletin uyguladığı dış
politikaların bir bütünü anlaşılırsa da bazen tekbir durum veya tek bir
amaca ulaşmak için uygulanan stratejiler anlamına da gelebilir. Diğer
yandan kitle halinde siyasal katılımların çoğalması, çıkar ve baskı
gruplarının kamuoyunu da yanına alarak karar verenlere etkide bulunması
sonucu iç ve dış politikayı birbirinden tamamen ayırmak son derece
zorlaşmıştır. Devletler arasındaki bütünleşme, işbirliği ve
organizasyonlar arttıkça bir devletin dış politikası başka bir devletin iç
politikası olabilmektedir.
Sabit ve tutarlı bir dış politika izlemek ve uygulamak oldukça zordur.
Çünkü, kısa dönem avantajlar veya dezavantajlar bunların uzun-dönem
sonuçları arasında bağlantı kurmak, bunların diğer milletler üzerindeki
etkisini değerlendirmek, başarısızlığa uğramış bir politikayı çözmek
oldukça zordur.

Dış Politika Amaçları (objectives of foreign policy)
Dış politika amaçları, dış politikanın başarılması amacıyla düzenlendiği
sonuçlardır. Bu amaçlar, uluslararası toplumda bir devletin ilişkilerini
korumak veya değiştirmek, çalışan karar-alıcı birimler veya kişilerce
belirlenir. Birçok devletten devlete değişen bir çeşitlilik gösteren belli
başlı amaçlar da şunlardır: Kendi varlığını koruma ve savunma, güvenliğini
sağlama, ulusal olarak güçlü olma, ulusal prestij, ideoloji ve gücün
korunması ve güçlendirilmesi.

Dış Politika Stratejileri (strategies of foreign policy)
Bir devlet ulusal çıkarlarına uygun olarak belirlenmiş olan dış politika
amaçlarını gerçekleştirmek için uygulamış olduğu temel politikalar.
Stratejiler bir bakış açısına göre üç bölüme ayrılır. Bu gün en çok
uygulanan stratejide yabancı bir güç veya güçlere karşı birbirlerine yakın
hisseden veya çıkarları aynı olan devletler ittifak yapabilir veya
koalisyon kurabilir. Diğer bir strateji ise, bir devletin kendi dışında
olan sorunlara mümkün olduğunca karışmaması diğer ülkeler ve uluslararası
organizasyonlar ile en düşük seviyede ilişki kurması yani yalnızlık
(isolationism) stratejisidir.
I. Dünya Savaşı öncesi Amerika bu stratejiyi uygulamıştır. Bu
stratejilerin sonuncusu ise bağlantısızlık (non-alignment)'dir.
Uluslararası ilişkiler uzmanları, Batı Bloku birinci, Doğu Bloku ikinci,
bunların dışında kalan devletler de üçüncü dünya ülkeleri demiştir. Doğu
Bloku'nun ortadan kalmasıyla 1950 ile 1990 yılları arasında önemli
etkileri olan üçüncü dünya ülkelerine Bağlantısızlar denmiştir.
Bir başka bakış açısına göre dış politika stratejileri, kurulu
uluslararası sisteme karşı devletlerin takındıkları tutuma göre
revizyonist (antistatükocu) ve anti-revizyonist (statükocu) diye ikiye
ayrılabilir. İki savaş arası dönemde Çekoslovakya, Polonya, Yugoslavya ve
Romanya anti-revizyonist yani güç dağılımını destekleyen bir politika
izlerken, Macaristan, Bulgaristan ve İtalya revizyonist bir politika
izlemişlerdir.

Dış Yardım (foreign aid, assistance)
Uluslararası kurumlar veya devletler tarafından başka bir devlete verilen
askeri, sosyal ve ekonomik yardım ve destek. Ekonomik yardım teknik
yardım, sermaye bağışı, gelişim projeleri için borç, yiyecek yardımı, özel
yatırımlar için garantiler ve ticari krediler gibi unsurlardan, askeri
yardım ise askeri donanım transferleri, tavsiye grupları savunma desteği,
iyi niyetli asker kuruluşları desteklemek için ödemeler gibi unsurlardan
oluşur.
Dış yardım yapmanın amaçları; ittifakları kuvvetlendirmek, savaş nedeniyle
yıkılmış ekonomileri tekrar kurmak, ekonomik gelişimleri arttırmak
ideolojik destek sağlamak, stratejik malzemeleri ve hammaddeleri ele
geçirmek, uluslararası ekonomik çöküntüden ya da doğal felaketlerden
kurtarmaktır.
Dinginlik (equilibrium)
Karşıt güçler veya eylemler arasında denge halinde bulunma durumunu ifade
etmektedir. Bu denge hali mutlaka statik olmayabilir. İstikrarlı
olabileceği gibi istikrarsız da olabilir.
Dinginlik fikri siyasal açıdan bakılınca, iki ayrı çevre veya ortam içinde
düşünülebilir. Birincisi ulusal çevre veya ortam, öteki de uluslararası
çevre veya ortam.
Dinginliğin bulunmadığı sırada, oldukça yüksek bir istikrar durumunun
bulunması olanaklıdır. Bu durum, başat durumda bulunan taraftan saldırgan
emelleri taşımaması ve bu durumun sistemin diğer üye ülkelerince
uygulanmaz ve kabul edilmiş bulunması halinde ortaya çıkar.
Diplomasi (diplomacy)
Bir hükümetin belli konulardaki kanı ve görüşlerini doğrudan doğruya öteki
devletlerin karar vericilerine iletmesi sürecidir. Diplomasinin bir
görüşme sanatı olduğu da söylenir. Modern anlamda diplomasinin Kuzey
İtalya'da doğduğu kabul edilmektedir. XII. yy.'dan itibaren burada küçük
kent devletleri görülmektedir.
Bunlar arasında diplomasinin gelişmesine en fazla katkıda bulunan Venedik
Cumhuriyeti idi. Venedik Cumhuriyeti'nin diğer devletlerle geniş ticaret
ilişkileri içinde bulunması ve Bizans ile temas halinde olması, bu devleti
"elçiler okulu" durumuna getirmiştir. XVII. ve XIX. yüzyıl Avrupa'sında
altın çağını yaşayan klasik diplomasi, çağımızda eski önemini kaybetmiş,
buna karşılık yeni bazı diplomasi türleri ortaya çıkmıştır. Bunlar
konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi, sessiz diplomasi, zirve
diplomasisidir.
Diplomasi Temsilcileri (diplomatic representatives)
Devletlerin birbirleri ile ilişkilerde bulunmasını sağlamak amacıyla tayin
olunan ve devleti yabancı devlet nezdinde temsil eden kişiler (konsoloslar
diplomasi temsilcileri değildir).
Diplomatik temsilcilerin oluşturduğu bütüne "diplomatik misyon" adı
verilir. Misyon şefinin emri altında, diplomatik personel statüsündeki
meslek memurları (hariciyeciler) il idari ve teknik personel hizmet görür.
Viyana Kongresi'nde belirlenen sisteme göre misyon şefleri statüsündeki
diplomatik temsilciler 3'e ayrılır. 1. Devlet başkanları yanına gönderilen
büyükelçiler, Papanın temsilcisi olan muncio'lar (elçi), 2.Devlet
Başkanları yanına gönderilen orta elçiler ve öteki temsilciler,
3.Dışişleri bakanı yanına gönderilen maslahat güzarlar. Misyonda görevli
öteki diplomatik personel ise şöyle sıralanmıştır. Elçi (ya da
elçi-müsteşar), müsteşar, başkatip, ikinci katip, üçüncü katip ve ataşe,
devletler karşılıklı gönderecekleri misyon şeflerinin hangi düzeyde
olacağını aralarında kararlaştırırlar. Bununla birlikte kendilerini temsil
ettirmek için büyükelçi atamaları yolundaki uygulama yerleşmiş
bulunmaktadır. Diplomatik temsilci gönderilen devletlerden biri açıkça
itiraz etmediği takdirde, birkaç devlet yanında tek misyon şefi
gönderilebileceği gibi, birkaç devletin aynı kişiyi misyon şefi olarak
aynı devlet yanına göndermeleri de olanaklıdır.
Diplomat
Gönderilmiş olduğu devlet tarafından yetkili kılınan, ülkesini yabancı bir
ülkede veya uluslararası görüşmelerde temsil eden görevli diplomatların
sıfatları ve derece sıralaması. 1815 Viyana Kongresi ile belirlenmiştir.
Buna göre diplomatlar;
-Ambassador (büyükelçiler)
-Envoy resident
-Charge d'affaires şeklinde sıralanır. Diplomatik (diplomatic)
Resmi evrak ve belgelerin çağlar boyunca geçirdikleri biçim
değişikliklerini inceleyen, bunları açıklayan aynı zamanda bu belgelerin
hazırlanmasını kuşaktan kuşağa aktarılmasını ve bu şekilde açıklayabilecek
kurumları inceleyen bilim.

Diplomatik Ayrıcalık ve Bağışıklıklar (diplomatic privileges and
immunities)
Uygulanan uluslararası hukukta kavram olarak, dokunulmazlıklar ile
ayrıcalıklar arasında bir ayrıma gidilmektedir. Dokunulmazlık kavramı
genel yasalardan bağışık tutulmayı değil, fakat yargılama ve icra
yollarının uygulamasından bağışık tutulmayı belirtmektedir. Buna karşılık
ayrıcalık kavramı kabul eden devletin kimi yasalarının özünden bağışık
tutulmayı, bunların özünün uygulanmamasını ifade eder. Diplomatik
ayrıcalık ve bağışıklıkları, 1. Diplomasi Temsilciliği Bakımından, 2.
Diplomasi Temsilcilikleri ve Görevlileri bakımından olmak üzere iki kısma
ayırabiliriz.
Diplomasi Temsilciliği Bakımından ayrıcalık ve bağışıklıklar şunlardır:
a) Elçilik binasının ve Araçlarının Dokunulmazlığı
b) Elçilik Arşivlerinin Dokunulmazlığı
c) Elçiliğin Haberleşme Serbestliği
d) Elçiliğin Vergi Ayrıcalığı
e) Elçiliğin Gümrük Ayrıcalığı
Diplomasi Temsilcileri ve Görevlileri Bakımından ayrıcalık ve
bağışıklıklar ise,
a) Kişi Dokunulmazlığı
b) Konut Dokunulmazlığı
c) Yargı Dokunulmazlığı ya da Bağışıklığı
d) Vergi Ayrıcalığı
e) Gümrük Ayrıcalığı
Diplomatik Koruma (diplomatic protection)
Bir devletin yabancı bir devletin haksız eyleminden zarara uğrayan
vatandaşını diplomatik yollar aracılığıyla koruma altına alması
(Diplomatic Protection).
Diplomatik Pasaport (diplomatic passport)
Yabancı bir hükümetin ajanlarına verilen ve onların resmi statülerini
tanımlayan, diplomatik ayrıcalık ve bağışıklıklarını sağlayan pasaport.
Diplomatik Protokol (diplomatic protocol)
Diplomatik misyon üyeleri arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar. Bu
konu uzun yıllar tartışmalara yol açmıştır. Diplomatik derecede ve
protokol sorunu 1815 Viyana Kongresi ve 1818 tarihli Aix-la-Chapelle
Kongresinde ele alınmıştır. Bunlarda alınan kararlar 14 Nisan 1961
tarihinde Viyana'da toplanan Diplomatik İlişki ve Bağışıklıklar Hakkında
Birleşmiş Milletler Konferansı'nda da küçük düzeltmeler kabul edilmiştir.
Buna göre diplomasi temsilcilikleri üç sınıfa ayrılmaktadır: (1)Devlet
başkanı katına atanan büyükelçiler ve nuncio'lar, ya da bunlara eşit
durumda bulunan öteki diplomasi temsilcileri, (2)Devlet başkanı katına
atanan, ortaelçiler ve internuncio'lar (Papaların ortaelçileri)
(3)Dışişleri Bakanı katına atanan işgüderler. Sözleşmenin 16. maddesinde,
her sınıfta elçilik kurulunun başlarının, kabul eden devlette, göreve
başladıkları tarih sırasına göre önde gelecekleri belirtilmiştir.

Diplomatik Sığınma (diplomatic asylum)
Sığınmacının suç işlediği ülke üzerinde bulunan bir yabancı diplomasi
temsilciliğine sığınmasıdır. İlke olarak, ülke devletinin ülkesel
yetkisine dair bir aykırılık oluşturduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle,
devletlerin diplomatik sığınma tanımama yükümü altında bulunduğu görüşü
yaygındır. Bununla birlikte, bir devletin başka bir ülkedeki diplomasi
temsilciliğine sığınan bir kişiyi, ilke olarak, ülke devletine temsil etme
yükümlülüğü de yoktur. Böyle bir yükümlülük ancak bu yönde bir andlaşma
hükmünün ya da başka yolla kabulün varolması ile olanaklıdır. Sığınmacı
statüsünün tanınmasının kesin olabilmesi için bunun iki tarafça da kabul
edilmesi en sorunsuz durumdur. 1950 tarihli Sığınma Hakkı Davası'na
ilişkin kararında, diplomatik sığınma konusunda bir tarafın iradesinin
yeterli olmadığını kabul etmektedir.
Domino Teorisi (domino theory)
1950'lerin ortalarından itibaren A.B.D.'nin yaklaşık yirmi yıl boyunca
uyguladığı Güneydoğu Asya politikasının dayandığı görüş. Domino teorisi
ilk kez Nisan 1964'te Vietnam'la ilgili birbasın toplantısı sırasında
Başkan Eisenhower tarafından ortaya atılmıştır. Vietnam'dan geri çekilme
yönündeki baskılara, ABD'nin Vietnam'ı kaybetmesi halinde bölgedeki diğer
ABD'nin yanında yer alan ülkelerin domino taşlarının yıkılması gibi teker
teker Çin ve Sovyet etkisine girecekleri şekilde cevap vermiştir. Daha
sonra Amerika dış politikasını yönlendiren diğer devlet adamları
tarafından da paylaşılan bu görüş ABD'nin yıllarca Vietnam'dan çekilmeye
ısrarla reddetmesinde etkili olmuştur. Bu görüş ayrıca 1965'te ABD'nin
Dominik Cumhuriyeti'ne karşı giriştiği askeri harekatı açıklamak, Küba
lideri Fidel Castro'nun yaratacağı bir domino etkisinden korunmanın
amaçlandığı iddia edilmiştir.
Doruk Diplomasisi: bkz. Zirve Diplomasisi
Dostça Girişim (friendly demarche)
Devletlerarası uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümünde kullanılan bir
yöntem. Aralarında belirli bir uyuşmazlık bulunan ve uyuşmazlığı çözmek
için görüşmelere çeşitli nedenlerle hazır olmayan tarafların bir araya
gelmelerini sağlamak, bir dostça girişim örneği olabilir. Bu türden bir
çabada temel amaç, sözkonusu devletler arasında belirli bir yumuşama
yaratarak görüşme zemini hazırlamak ve tarafları buluşturup
görüştürmektir.Taraflar bu girişimi olumlu ya da olumsuz karşılamakta
serbesttirler.

Duayen (dean of diplomatic corps)
Diplomatik protokolde bir statü. Bir meslekte yaşça ve kıdemce başta gelen
kimse. Bir ülkede görevli diplomatik temsilcilerden misyon şefi olarak o
ülkede en uzun süredir bulunan temsilci.
Dünya Hükümeti (world government)
Devletlerüstü olan; sahip olduğu en yüksek yetki ve güç ile barış ve
güvenliği sağlayacağına inanılan global bir politik kurum. Dünya Hükümeti
taraftarları kurulacak olan federasyonun merkezi yetkisi federasyonuna üye
olan devletlerin vazgeçecekleri yetkiden oluşacağını savunmuştur.
Günümüzde dünya hükümeti fikrini savunan ve yaymaya çalışan en hareketli
grup, Birleşik Dünya Federalistleridir (United World Federalist).
Bütün kuvvetin tek bir elde toplandığı uluslarüstü güç. Bu güç, yetkisi
altındaki devletler ve onların halkını ilgilendiren bütün politikaları
biçimlendirir. Böyle bir askeri fetihlerle kurulacağı gibi devletler
arasındaki işbirliği ile de kurulabilir. Eski Roma İmparatorluğu fetih
yoluyla bu güce çok yaklaşan tarihin başarılı örneklerinden birisidir.
Dünya Kamuoyu (world opinion)
Taahhütte bulunmuş ulusların ya da hiç bir uluslararası güç grubu ile
işbirliği yapmayan liderlerin, gerçek ya da tasarlanmış beklenen
tepkilerinin manevi gücü.

Dünya Politikası (world policy)
Uluslararası politika kavramının bir başka anlatım şekli. Uluslararası
politika kavramındaki varsayım ulus devletinin temel birimi olduğudur.
Ancak dünyamızda yeralan diğer ulus-devlet dışı bazı birimlerde
uluslararası politikanın kapsamı içerisine alınmaktadır. Dünya politikası
kavramı ise uluslararası kuruluşlar veya bazı zihinsel kuruluşları da
içine alarak biraz farklı çerçeve çizmektedir. Dünya politikası
uluslararası ilişkilere farklı bir perspektiften bakan farklı bir
yaklaşımdır.

Düşük Yoğunlukta Çatışma (low-intensity conflict)
ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki gerilla savaşlarına tepkide bulunmak
şeklindeki çatışmaları ifade eden bir çeşit savaş stratejisi. Düşük
yoğunluktaki çatışma stratejisinde hafif silahların kullanımı sözkonusudur
ve bu strateji halen ABD tarafından kullanılmaktadır.
Egemenlik (sovereignty)
Sadece devletin sahip olup, diğer sosyal kurumların sahip olmadığı en üst
karar alma ve uygulama yetkisi, iktidarı. Egemenlik, iç ve dış egemenlik
olmak üzere ikiye ayrılır. İç egemenlik, ulusal sınırlar içinde yalnız
devletin yetkisi ve güç sahibi oluşunu, dış egemenlik ise uluslararası
düzende de devletin yalnızca kendi taahhütleri çerçevesinde sınırlanabilen
mutlak bağımsızlığını içerir. Egemenlik, otuz yıl savaşları sonunda
politik bir gerçek olarak kabul edilmiş ve Modern ulus devletlerde en
önemli politika, organizasyon birimleri olmuştur.
Egemenlik, devletin sınırsız özgürlüklere sahip olması demek değildir.
Devlet idaresi uluslararası hukuk kurallarına ve devletin üye bulunduğu
birçok uluslararası organizasyonların kuralları ile düzenlenir. Egemenlik
eşit şartlarda bazı haklara sahip devlet eşitliğini de anlatır. Ayrıca
devlet, bağlı bulunduğu devlet sisteminin ortaya koyduğu kurallarla da
sınırlıdır.
Egemenlik terimini ilk kez. J. Bodin kullanmıştır. T. Bodin'e göre
Egemenlik: kişiler, vatandaşlar ve uyruklar üzerinde kanunların
kısıtlamadığı en yüksek iktidardır.

Ekonomik Yaptırım (economic sanction)
Birbirlerini istedikleri yönde etkilemek amacıyla devletlerin
kullandıkları dış politika araçlarından birisidir. Ekonomik yaptırımlar
iki gruba ayrılabilir: 1)Dış ticarete ilişkin tarife, kota, ambargo,
abluka gibi yaptırımlar. 2)Dış yardım gibi finansal yaptırımlar.
Ancak ekonomik yaptırımları bir dış politika aracı olarak kullanan
devletin diğer devleti istediği yönde etkilemesi bakımından karşı
faktörler önemlidir. Bu faktörler ekonomik yaptırımı uygulayan ülkenin
kapasitesi ve bu yaptırımların uygulandığı ülkenin yaptırım uygulayan
ülkeye olan bağımlılık derecesi olarak özetlenebilir.

Elçi (minister-envoy)
Bir devletin büyükelçilik nezdinde temsil edilmediği yabancı bir devlete,
devlet başkanı nezdinde gönderdiği tamyetkili diplomasi temsilcisi.
Elçilik (legation)
Elçinin yönetiminde çalışan diplomasi temsilciliği; bu temsilcilikte ve
çalışanların bulunduğu bina. Elçilikler kuruldukları ülkenin başkenti
önemli bir veya iki şehrinde kurulabilir.

Elçilik Hakkı (right of legation)
Devletin birbirleri ile olan ilişkilerini sağlamak ve sürdürmek amacıyla
temsilci gönderme ve kabul etmelerine bu ad verilir. Bütün bağımsız egemen
devletler bu haktan yararlanırlar. Papalık da elçilik hakkına sahip olan
uluslararası birimlerdendir. Bu hakka sahip olmayan uluslararası birimler
ise bağımsızlığı kısıtlı devletler, uluslararası duruma sokulmuş ülkeler
ve uluslararası örgütlerdir.
Emperyalizm (imperialism)
Daha ziyade İkinci Dünya Savaşı öncesi ve hatta yüzyılımızın başı ile
ondan önceki yüzyılların siyasi tablosuna uygun ve o devirlereait bir
deyimdir. Kelime anlamına uygun olarak bir ülkenin imparatorluk biçimi bir
egemenlik kurması için başka ülkelere veya bölgelere doğru yayılma
politikasıdır.
Bugün için Doğu ve Batı blokları birbirlerini böyle bir tutum izlemekle
suçlanmakta ise de gerçek odur ki kelimenin tam anlamına uyan
imparatorluklar yavaş yavaş kaybolmuşlardır ve uzun yıllar emperyalizmin
etki alanında buunan pek çok Asya ve Afrika ülkesi, son 20 yılda
bağımsızlık almış, milli kişiliğini bulmuştur. Bu nedenledir ki, bugün
Birleşmiş Milletlerin üye sayısı 185 (1994) olmuş ve gittikçe de artma
eğilimindedir. Bu kadronun yarısından çoğu, emperyalizmden çıkmış yeni
bağımsız ülkelerdir.
Entegrasyon: bkz. bütünleşme
Esnek karşılık doktrini (flexible response doctrine)
ABD'nin Kennedy döneminde gerçekleştirdiği daha sonra NATO'nun benimsediği
savunma doktrini. Doktrin ABD'nin tam anlamıyla yaşamsal çıkarlarının
sözkonusu olduğu durumlarda güvenliğini nükleer silahlarla koruyacağı,
öteki durumlarda ise savunmanın geleneksel silahlarla yapılacağı
anlayışına dayanıyordu. Kısacası, karşılaşılan silahlarının niteliğine
göre yanıt verilecekti. Çünkü bir saldırıya kitlesel karşılık vermesi
ABD'nin hareket serbestisini sınırlandıran bir durum haline gelmesiydi.
Ayrıca Sovyetler Birliği'nin kıtalararası balistik füze sistemlerine sahip
olmasıyla ABD'nin kendisi artık doğrudan sovyet saldırısına açık bir hale
gelmiştir. Bu durumda Avrupa'da muhtemel bir Sovyet saldırısında hemen
nükleer güçle yanıt verilmesi halinde Amerikan toprakları da bir nükleer
saldırı tehlikesi altında kalıyordu. Bu durumun ortaya çıkmaması için
"esnek" bir strateji izlenmesi gerekiyordu.
Esnek karşılık doktrininin en doğal sonucu NATO'nun kara kuvvetlerinde bir
artışa ihtiyaç duymasıydı. Çünkü karada Sovyetleri dengelemek gerekiyordu.
Yeni strateji sonucunda Avrupalı müttefikler arasında Amerikan nükleer
gücünün kontrolü yüzünde istekler çıktı, anlaşmaya varılamaması sonucunda
Batılı müttefikler arasındaki konsensüs bozuldu ve Fransa NOTA'nun askeri
kanadından çekildi.
Etkinlik (efficiency)
Bir kimsenin, bir grubun toplumsal ve siyasal güçlerini bir ortamda
kullandıkları, ve olguların, olayların akışını, alınan kararları
etkilemelerini sağlayan yetkileri, saygınlıkları ve gücü.
Etnosantrizm (ethnocentrism)
Bir kişinin kendi grup ve kültürünün diğer grup ve kültürlerden üstün
olduğuna inanması. Etnosantrizm ile toplulukların değerleri ve bu
değerlerin temsil eden statüleri arasındaki farklar önem kazanır. Kişinin
üyesi bulunduğu grubun değerleri diğer grupların değerlendirmesini
sağlayan standartlardır.
Fait Accompli
Dilimize "oldu-bitti" şeklinde aktarılabilecek, uluslararası sorunların
görüşmeler yolu ile çözmenin karşıtı anlamında bir terim. Uluslararası
ilişkilerde tek yanlı ve ilgili diğer tarafları dikkate almadan girişilen
uluslararası hukukça yasaklanmış bir eylemi ifade eder.
Faşizm (fascism)
İtalya'da 1919'dan sonra Mussolini'nin kurduğu partiye bağlı milis
kuvvetleri (Kara gömlekliler) büyük bir yürüyüş düzenleyerek Roma'ya girip
1922'de Mussolini'yi iktidara getirmişlerdir. Faşist Milli Parti (Partito
Nazionale Fascista) olarak ortaya çıkan bu siyasi örgütün temeli,
"Savaşçılar demeti" anlamına gelen (Fascio di Combattimento) adlı silahlı
milislere dayanıyordu.
Faşistler, komünislere karşı büyük bir mücadeleye giriştiler. Ayrıca,
herşeyde devlet elinin bulunması görüşündeydiler. Sloganları "Herşey
devlet içindir, hiç bir şey devlete karşı değildir, hiç bir şey devletin
dışında değildir" şeklinde idi. Mussolini diktatör olmuştu ve "Duçe"
ünvanı ile anılıyordu. Sıkı bir korporasyon sistemi ile ekonomik hayat da
kontrol altına alınmıştı.
Mussolini, yine kendi rejimine yakın olan Hitler'in Nasyonal Sosyalizmine
büyük sempati duyarak Nazi Almanyası ile Faşist İtalya'yı aynı blokta
topladı ve İkinci Dünya Savaşı'nda birlikte yer aldılar. 1944'te İtalya
mağlup olarak savaşı bıraktı. Mussolini de kendi vatandaşlarınca idam
edildi.
Federasyon (federation)
Ortak ancak sınırlı olmayan çıkarları sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir
devlet örgütleniş biçimi. Federal devlet bir devletin yapısında olabilecek
bir değişiklik sonucu ortaya çıkabileceği gibi bir devlet
konfederasyonunun gelişmesi ile üyelerin birleşmesi sonucu da oluşabilir.
Federal devleti devletler konfederasyonundan ayıran en önemli özellik
federal birimlerin tüm uluslararası yetkilerini merkez organa yani federal
devlet merkezine bırakmalarıdır. Savaş ilanı, ulusal savunma, andlaşmalar
yapma ve elçi gönderme yetkisi federal devletin tekelindedir. Ancak feodal
devletlerin herbirinin yasaları ve çeşitli organlır bulunmaktadır. Bu
etkili yapı içerisinde ortaya çıkan sorunlar hukuk çerçevesinde çözmek
amacıyla bir yüksek mahkeme oluşturulmaktadır. ABD, eski SSCB,
Avusturalya, Kanada, İsviçre, Meksika ve Almanya gibi ülkeler bu federal
sistemin farklı uygulamalarının örnekleridir.

FIR Hattı (Flight Information Region-FIR)
Uçuş bilgi bölgesi ya da İngilizce kısaltılmış adıyla FIR, içinde uçuş
bilgi ve uyarı hizmetlerinin verildiği hava sahasıdır. Uçuş bilgi
hizmetleri, özellikle, önemli meteorolojik bilgileri ulaşım
kolaylıklarını, hava alanlarının durumunu, bölgede bulunan tehlikeleri
(örneğin göçmen kuşların varlığı gibi) bildirmeyi içermektedir. Uyarı
hizmetleri ise, kaybolan, kaza yapan ya da tehlikede olan hava araçlarına
ilişkin bilgilerin arama-kurtarma faaliyetleri ile görevli birimlere
bildirilmesi görevlerini kapsamaktadır. FIR sahaları yalnızca ulusal hava
sahalarını kapsayabileceği gibi, kimi bölgelerde uluslararası hava
sahasını da kapsamaktadır.
Füze (missile)
Devletlerin elindeki silahları hedeflerine ulaştıracak araçlardan biri.
Uçak teknolojisindeki tüm gelişmelere rağmen, uçakların karşı tarafın hava
savunmasını aşarak hedeflerine tam başarıyla ulaşmaları olasılığı fazla
değildir. Bundan dolayı, bugün nükleer silahların gönderme araçları
arasında füzeler, uçaklara nazaran daha çok önem kazanmışlardır. Füzelerin
en önemli ayrıcalıklarından biri hızlarıdır. Hızı saatte 10.000 mil
dolayında olan kıtalararası balistik füzeler, Atlas Okyanusunu yirmi
dakika ile yarım saat arasında bir süre içinde geçebilmektedirler. Olası
bir nükleer savaşta füzelerin korunması konusundaki önlemler
öngörülmüştür: 1)Hedefi gizlemek, 2)dayanıklı sığınaklar yapmak ve 3)oynak
hedefler kullanmak.
Orta ve uzun menzilli füze taşıyabilen denizaltıların hizmete girmesi,
gönderme araçları alanında büyük yenilikler meydana getirmiştir. Ortaya
çıkan bu gibi denizaltılardan fırlatılacak füzelerle, hemen her hedefe
ulaşılması olanaklıdır. Karada işlenen ICBM (Inter Continental Balistic
Missiles-Kıtalararası Balistik Füzeleri)'lerin korunması, SLBM
(denizaltılardan fırlatılan balistik füzeler)'lere oranla çok daha zordur.
ABD ve SSCB, bu füzelerin korunması konusunda korunganlar (yeraltı
siloları) inşa etmişlerdir. ICBM'lerin başka bir korunma biçimi, bunların
karayolu veya demiryolu üzerinde sürekli harekette bulundurulmalarıdır.
Böylece karşı taraf füzelerin belli bir zamanda nerede olduklarını
bilemeyeceğinden, bunları tahrip edemeyecektir.
İlk yapılan Amerikan ve Sovyet füzelerinin hepsi tek bir nükleer başlık
taşımaktaydılar. ABD bir ABM (Anti Balistik Missiles) sistemini açabilmek
için, 1960'lı yıllarda çok başlıklı füze sistemi (MRV) geliştirmiştir.
Böylece bir füzenin taşıyacağı birçok başlık çeşitli yerlere
fırlatılacağından, geniş bir alanda başarı sağlaması daha muhtemeldir.
ABM'lere karşı MRV'ların yanında MIRV sistemi geliştirilmiştir. Bu tür
sistemde, bir tek füze, bir çok hedefe ulaşabilen birden fazla başlık
taşımaktadır. Şimdiye kadar ABD'liler iki çeşit MIRV'ler
geliştirmişlerdir. Birisi "Minuteman III" (ICBM'ler için), öteki de
"Posseidon" (SLBM'ler için) ve en çok isabet gücü olan füzeler bunlardır.
Hedeflerin yerlerinin saptanmasında yapılan hatalar, füzelerin fırlatılma
yeri, hava koşulları füzelerin isabet gücünü etkileyen önemli öğelerdir.
Füzesavar Füze (anti ballistic missiles-ABM)
Nükleer silahlara karşı geliştirilen savunma sistemlerindenbiri. Bu füze
sistemi, bir füzenin hedefine varmadan önce tahrip edilmesini
amaçlamaktadır. Bu tür füzeler çeşitlilik gösterebilmektedirler. Bu
çeşitlilik, yok edilmek istenilen füzenin hangi aşamada tahrip edilmek
istendiğine bağlıdır. Ancak bu tür sistemin başarılı olması için iyi
işleyen bir erken uyarı sisteminin varlığı gerekir. Bu tür bir sistem ilk
defa 1960'larda Sovyetler Birliği tarafından geliştirildi. 1960'larda
başlayan nükleer silahlara ilişkin görüşmelerde bu tür sistemlerde
sınırlandırmaya gidildi.

Ganbot Diplomasisi (gunboat diplomacy)
İngilizce'de kuvvetli topları olan eski bir gemi tipine ganbot denir.
Özellikle ABD'nin 20. yy.'lın en başlarında, Orta Amerika ülkelerine siyas
baskı yapmak için savaş gemisi ve deniz piyadesi göndermek suretiyle
uyguladığı politikayı tanımlayan bir deyim.
Gaullisme
Fransa'nın milli kahramanlarından ve meşhur devlet başkanlarından de
Gaulle'un siyasi felsefesini ve bunun uygulamasını tanımlayan ve Fransız
siyasi hayatında çok geçen bir deyimdir. Kendisinin ölümünden sonra da çok
taraftarı olan ve iktidarda bulunan bir siyasi akım ve cephe olmuştur.
Özetle; hürriyetçi fakat otoriter, devlet taraflısı, sosyal adalete önem
verir fakat anti komünist, dış politikada da batı dünyasına bağlı fakat
doğu bloku ile yakın ilişkiler sürdüren, Fransa'nın kendi atom silahlarına
sahip olması, NATO'ya çok bağlı olmaması, Avrupa Birliğine taraftar ancak
İngiltere'nin Avrupa işlerinden uzak tutulması, tarafsız ve yeni
bağımsızlığına kavuşmuş Üçüncü Dünya Ülkelerine Fransa'nın yakınlık
göstermesi şeklinde tanımlanan özellikleri bulunan bir akımdır.

Gerilla Savaşı (guerilla warfare)
Geleneksel savaş yöntemleri ile dize getirilemeyecek bir düşmana karşı
uygulanan vur-kaç taktiğine dayalı bir tür çete savaşı. Özellikle, son
dönemde silah teknolojisinin hızla gelişmesi karşısında bazı silahlara
sahip olamayanların cephelerde başarı sağlanması imkansızlaşmıştı. Bu
aşamada gerilla savaşının stratejisi, savaşta barışa varmaya yeterli
düzeye gelinceye kadar düşmanı etkisiz hale getirmeye dayanır. Geleneksel
olarak gerilla savaşı, yabancı bir işgale ya da bir ülkenin yönetiminin
belli bir gruba karşı haksız olduğu öne sürülen uygulamalarına tepki
görüntüsü taşır. Gerilla hareketleri, bağımsız olarak ortaya
çıkabilecekleri gibi düzenli askeri harekatları da destekleyebilirler.
Genellikle gerilla savaşı için politik bir amacın olması gerekir. Gerilla
savaşında başarı için propaganda ve halk desteği şarttır. Gerillalar
tedhişçi taktiklere başvurduklarında insanların bağlılığı sarsılabilir.
Eğer devlet ya da işgal güçleri benzer biçimde karşılık verirse halk her
iki taraftan da korkar. Hangi taraf güçlü ise ve denetimi elde tutuyorsa
onunla işbirliğine girebilir. Geçmişte, Vietkong'un Vietnam'daki Amerika
Birleşik Devletleri destekli güçlere, Afgan gerillalarının Afganistan'daki
Sovyetler Birliği destekli güçlere karşı yürüttükleri mücadele, bu savaş
türünün örneklerindendir.
Gizli Diplomasi (secret diplomacy)
Diplomasi anlayış ve uygulanmasında XVII. ve XIX. yüzyılların Avrupa
diplomasisinde en belirgin özelliklerinden birisi de gizlilikti.
Genellikle Avrupalı monarkların bizzat veya özel temsilcileri aracılığı
ile sürdürdükleri diplomasi faaliyeti gizli bir şekilde oluştuğu gibi, bu
gizlilik çoğu zaman belirli bir sonuca ulaşıldığında da sürerdi. Bir başka

deyişle, saray diplomasisi olarak da adlandırılan bu tür diplomasi, her
aşaması ile dışa kapalı bir biçimde yürütülürdü. Böylece, bir bölge halkı
bazen bir başka devletin egemenliğine geçtiğini sonradan öğrenebilirdi. Bu
tür diplomasiye karşı en önemli tepki, idealist ABD Başkanı Wodrow
Wilson'dan gelmişti. Wilson I. Dünya Savaşı sonlarında yayınladığı ünlü
"On dört nokta"nın Birincisinde, açık görüşmeler yolu ile ulaşılacak açık
sözleşmelerden sözediyordu. Gerçekte de, XX. yüzyılda demokrasinin
gelişmesi, halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha
büyük oranlarda katılmaları ile diplomasi daha "açık" niteliğe
bürünmüştür.
Glasnost: bkz. Gorbaçov Diplomasisi
Globalizm: bkz. Küreselleşme
Global Strateji (global strategy)
Bütün dünya üzerinde etkisi olabilecek bir strateji politikası izlemeye
milletlerarası kuvvetler dengesinde global strateji denir. Bu tür
politikaya bugün için sadece teksüper devlet olan ABD tam anlamı ile
izleyebilmektedir. Çin de bu yolda adımlar atmaktadır. Son zamanlarda,
ABD-Rusya-Çin üçlüsüne dünya askeri 1 uzun menzilli bonbardıman uçakları,
atom denizaltıları, uçak gemileri ve çeşitli ülkelerde askeri üslere malik
olması gereklidir.
Gorbaçov Diplomasisi (Gorbachev diplomacy)
Mihail Sergeyeviç Gorbaçov-1985 yılında SBKP Genel Sekreterliğine
getirilmiştir. Sovyet iç ve dış politikasında köklü değişiklikler
yaratmıştır. Glasnost (açıklık) ve Prestroika (yeniden yapılanma)
politikalarıyla belirli bir süreç içerisinde siyasal, toplumsal ve
ekonomik bir dönüşüm başlattı. Doğu Avrupa'daki katı komünizmin
arkasındaki Sovyet desteğini çekerek bölgedeki reformlara katkıda bulundu.
Bunu ikiAlmanya'nın birleşmesi konusunda olumsuz tutumunu değiştirmesi ve
1990'da Berlin Duvarı'nın yıkılması izledi. Silahsızlanma alanında
gösterdiği yürekli girişimler Amerika başkanı ile doruk toplantısındaki
olumlu tavırları ile dış gezileriyle uluslararası alanda saygınlık
kazandı. 1987 Aralığında ABD ile orta menzilli nükleer füzelerin
kaldırılmasını öngören INF antlaşmasını imzaladı. 1989'da Avrupa Konseyi
toplantısına katılarak bir "Ortak Avrupa Evi" önerisinde bulundu ve SNF
(kısa menzilli nükleer füzeler) konusunun görüşülmesini istedi.
Gorbaçov'un izlediği politika Sovyet Cumhuriyetlerinde bağımsızlık
hareketlerine yol açmış ve başkanlıktan istifasından bir gün sonra
Sovyetler Birliği resmen dağılmıştır (26 Aralık 1991).
Göçmenler (immigrants)
Milli ekonomik ve sosyal problemlerin yanısıra milletlerarası ilişkilerde
ve diplomaside de rol oynayan göçmenler, başlıca yurt dışına giden
(Emigration) ve yurda gelenler (Immigration) olarak iki ana konudur.
Yurt dışına giden göçmenler, genellikle, ülkedeki işsizlik ve nüfus
patlaması sonucudur. Ülke ekonomisi üzerindeki baskıyı hafifletirler.
Ayrıca gittikleri yerde ülkeler için bir potansiyel olurlar ve gereğinde
maddi ve manevi yardım unsurudurlar.
Ülkeye gelen göçmenler ise, ekonomisi zayıf ülkelerde büsbütün bir
ekonomik baskı unsuru olurlar. İşsizlik, meskensizlik problemlerine konu
teşkil ederler. Çeşitli ekonomik ve sosyal zorlukların kaynağı
olabilirler. Bazı ülkeler ise insan gücü sağlamak için göçmen kabul
politikası izlerler (ABD, Avusturya, Kanada) giden ve gelengöçmenlerin
kalifiye iş ve sanat sahibi olmaları da ülkenin ekonomik hayatı üzerinde
etkiler yapar.
Türkiye'deki 1951'de Bulgaristan'dan gelen yüzbinlerce göçmen ülkemiz
açısından son yılların en önemli göç olaylarındandır. 1968'de yapılan bir
anlaşma ile 1951 göçünde parçalanmış olan ailelerin diğer bazı fertlerinin
de Türkiye'ye göç etmesi olanakları sağlanmış, 100 bin kişi kadar
gelmiştir. Bu arada, 1963 Kıbrıs bunalımından sonra onbinlerce Rum asıllı
vatandaş da Türkiye'den Yunanistan'a göçmüştür. Bulgaristan ile olan göç
anlaşması uygulaması 1978 sonunda bitmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında çatışmaların gelişmesine göre çeşitli
kitlevi göçler olmuştur. Savaş sonrasında 1948'de Filistin'de İsrail'in
kuruluşu ile yüzbinlerce kişi bu topraklardan Arap ülkelerine iltica veya
göç etmişlerdir. İsrail'in kuruluşu ile çeşitli ülkelerde bulunan
yüzbinlerce Yahudi de buraya göçmüş ve göçmektedirler. Yine 1948'de
Pakistan-Hindistan ayrılmasından sonra milyonlarca kişi her iki yöne
doğuru göç etmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Doğu Prusya ve
civarındaki bir kısım topraklarındaki Almanya'dan batı yönündekibölgelere
14 milyon kadar kişi göç etmiş bulunmaktadır.
Göç hareketleri tehlike ve zorluklar karşısında veya baskı neticesi
olabileceği gibi, iki ülke arasında karşılıklı nüfus değişimi (Exchange de
Population) şeklinde anlaşmalar olabilir.

Gönderme Araçları (delivery systems)
Uluslararası strateji literatüründe, nükleer bombaları hedefe göndermek
için kullanılan çeşitli araçlara verilen ad. Nükleer bombaların hedefe
gönderilmesinde kullanılan en eski araç uçaklardır. Günümüzde ağır
bombardıman uçakları eskisinden çok daha büyük miktarlarda nükleer bomba
taşıyabilmekte ve saatte yaklaşık 1000 km hızla kıtalararası gidip
gelebilmektedir. Gönderme araçlarının ikinci grubu ise yerden veya
denizaltından fırlatılan tek veya çok başlıklı, füzelerden oluşmaktadır.
1981 yılında yürürlüğe sokulan Amerika Birleşik Devletleri Uzay Mekiği
programında kullanılan gönderme araçları, öncekilere oranla çok daha
gelişkindir. Birden çok uçuşta kullanılmaları olanaklıdır. Bu nedenle uzay
mekikleri ile gerçekleştirilen uçuşların maliyeti düşmektedir.

Görüşmeler (negotiations)
Uluslararası ilişkilerin temel öğelerinden birisi. Devletler arasında
görüşmeler bazen yalnızca görüş ve bilgi alışverişinde bulunma, bazen de
belirli bir sonucun barışçı yollardan çözümünü sağlama amacına yönelik
olabilir. Ayrıca görüşmeler, karşı tarafı masa başında oyalayarak zaman
kazanmak veya kendi görüşleri doğrultusunda propaganda yapmak amaçlarına
yönelik olarak da kullanılabilir.
Devletler arasındaki iki ya da çok yanlı görüşmelerde ilk karşılaşılan
sorun, görüşmenin nerede yapılacağıdır. Görüşme düşman iki ülke arasında
yapılıyorsa, genellikle tarafsız bir ülke topraklarında gerçekleşir. Dost
ülkeler arasındaki ilişkiler ise, karşılıklı olarak iki ülke topraklarında
gerçekleşmektedir. Görüşmeler kullanılacak dil, basına açık ya da kapalı
olması vb. sorunlar görüşmeler öncesinde çözülmesi gereken sorunlardır.
Diplomasi pratiği, tarafların uzlaşabilir konuları ele almalarını
öngörmektedir. Böyle durumlarda taraflar bazen çıkar birliği içerisinde
bazen de karşılıklı tavizler vererek sorunları çözebilir. Tarafların
birbirleri ile bağdaştırılması güç olan tezleri ele almaları çoğu zaman
bir sonuç doğurmasa da soruna çözüm getirecek konuların yaratılması
konusunda bazı adımlar atılmasını sağlayabilmektedir. Görüşmeler bazen de
kısır döngü halinde tıkanabilmektedir.
Gözlemci Statüsü (observer's status)
Bir takım konuları yerine getiren devletin ve öteki ulusların birimlerin,
gözlemci statüyle uluslararası örgütlerin çalışmalarına oy hakkı olmadan
katılmalarını ifade eder. Örgütlere göre gözlemcilerin bazen söz hakkı
bulunduğu gözlenmektedir. Gözlemci statüsünden yararlanan birimler
şunlardır. i)Henüz örgüt üye devletlerince devlet olarak tanınmamış devlet
iddiasındaki topluluklar, ii)Uluslararası örgütler, iii)Kimi ulusal
bağımsızlık hareketleri.
Güç Dengesi (balance of power)
Devletlerin ulusal güvenlik sorunlarıyla değişen ittifaklar çerçevesinde
nasıl uğraştığını tanımlayan bir bakış açısı. Özellikle XVIII. ve XIX.
yüzyılların Avrupasında geçerli olan bir sistem. Bu sistemde kutup ya da
bloklar bulnmamaktadır. Güçleri birbirine yakın en az beş ya da altı
devletin bir ortamda bulunması gerekir. Sistem, revizyonist devletlerin,
statükocu güçlerin güvenliğini tehdit etmeye başladığında gündeme gelir.
Bu sistemde yenilen devletlerin ortadan kaldırılması yerine onun sisteme
tekrar atılması amaçlanır. Devletler arasında gücün dengelenmesi ya ağır
tarafın hafifletilmesi ya da hafif tarafa ağırlık verilmesiyle olur. Bunun
için kullanılan bazı yöntemler; böl ve yönet, silahlanma ve ittifaklar ve
koalisyonların kurulmasıdır. Devletin yaşamını sürdürmesi statükonun
devamı için şarttır. Dengenin her bir devleti eşit güçte olabileceği gibi,
bir taraf diğerlerinden üstün olabilir. Ayrıca bir devletin Büyük
Britanya'nın 19. yy.'da yaptığı gibi bilinçli bir güç dengesi politikası
izleyebilir. 17. ve 18. yüzyıllarda güç dengesi politikası izleyen
devletlerin amacı, kendi hareket serbestilerini en üst düzeyde tutmaktı.
Amaç, devletlerin bağımsızlık ve hükümranlıklarını korumaktı. Devletler
serbestçe bir ittifaktan diğerine geçebiliyordu.
Kutsal ittifak statükonun korunmasına, devletin ortadan kaldırılmasına bir
örnektir Napolyon'un Fransa'yı mağlup edildikten sonra Fransa'ya paylaşmak
yerine Napolyon öncesi duruma getirilmesi tercih edilmiştir. I. ve II.
Dünya Savaşlarında ise bu sistemi temelinden sarsan ve çökmesine neden
olan Almanya'dır.

Güç Kuramı (power theory)
Başka devletlerin davranışını kontrol edebilmek iktidarını ve kapasitesini
ifade eder. Uluslararası ilişkilerde gücün başlıca rolü, öteki devletlerin
tutum ve davranışlarını etkilemektir. Güç uluslararası ilişkilerde belirli
bir amaca ulaşmada kullanılan bir araçtır. Bir devletin gücü çeşitli
öğelerden oluşur. Bu öğeler sürekli değişim halindedirler. Bir devletin
gücünü oluşturan öğeler arasında şunları sayabiliriz: a)nüfus ve işgücü,
b)doğal kaynaklar, c)coğrafi konum, ç)gelişme düzeyi, d)askeri güç,
e)hükümetin niteliği, f)diplomasinin kalitesi, g)Ulusal moral, vs. ülkenin
coğrafi konumu kadar, biçimi, topoğrafyası, iklimi vb. gibi noktalar da
devletin gücünü etkilerler.
Güç yaklaşımı (power approach)
Uluslararası Politika'yı açıklamakta kullanılan en eski yaklaşımlardan
biridir. Teorilerinde güç yaklaşımını kullanan ilk kişi Hans J.
Morgenthau'dur. Morgethau'ya göre Uluslararası politika, tüm politikalar
gibi bir güç ve iktidar mücadelesidir. Ayrıca Morgenthau ulusal çıkarı güç
öğesine göre tanımlamaktadır. Buna göre, devletlerin ulusal çıkarlarını
gerçekleştirebilmek için güce gereksinimleri vardır. Devletler
Margenthau'ya göre, 3 tür politika izleyebilirler: 1)Prestij politikası,
2)Statüko politikası, 3)Yayılma politikası. Bu ayrımda birincisi devletin
sahip olduğu gücü göstermek içinyaptığı girişimleri ve diğer ikisi ise
sahip olduğu gücü sürdürmek ve artırmak için yaptığı girişimleri ifade
eder. Morgenthau'un bu görüşleri, tüm uluslararası politikanın salt "güç"
kavramı ile anlatılmasının eksik olacağı ve çok genel nitelikte olduğu
için eleştirilere uğramıştır ancak güç yaklaşımı uluslararası politika
alanında temel yaklaşım biçimlerinden biri olmuş ve birçok yeni yaklaşımın
geliştirilmesinde çıkış noktası oluşturmuştur.
Güven Mektubu (letter of credence)
Bir diplomatik temsilcinin görev yapacağı ülkenin devlet başkanına,
diplomatın ülkesinin devlet başkanı tarafından gönderilen resmi döküman.
Bu mektupta diplomatın ülkesinin devlet başkanı, diplomatın kendisini
temsil yeteneğine olan güvenini belirtir ve kendi hükümeti adına
girişeceği faaliyetlerde kendisine gerekli kolaylığın gösterilmesini rica
eder. Bu mektubun diplomat tarafından sözkonusu ülkenin devlet başkanına
sunulması ile diplomatın o ülkedeki resmi görevi de başlamış olur.
Haber Alma (intelligence)
Bir devletin, diğer devletlerin gücüne, etkinliklerine ve olası hareket
yönlerine ilişkin bilgi toplaması. Haber alma ile güdülen amaç, siyasal
yöneticilere karar almalarında yardımcı olmak üzere değerlendirilebilecek
bilgilerden oluşan rapor hazırlamaktır. Haber alma üç aşamalı bir süreci
içerir. Bilinmesi gerekli olanlar kararlaştırılır. Daha sonra bilgi
toplanır ve sonunda bu bilgiler değerlendirilip çözümlenir. Toplanan
bilgiler diğer devletlerin silahlı kuvvetlerinin hazırlık derecesi, yeni
silahları, önemli askeri merkezleri, stratejik ve teknik hareket planları
vb. askeri-stratejik nitelikte olabileceği gibi özellikle ile de ilgili
olabilir. Haber almanın çeşitli yöntemleri vardır. Yaratılan izlenimin
aksine, bilgi toplamanın çoğu gazeteler, radyo ve televizyon yayınları ve
hükümet raporları gibi kamuya açık kaynaklardan elde edilir. Ayrıca
diplomatlar da bilgi toparlarlar. Bunlardan başka uydular, gizli
gönderimlerin çözülmesi ve yabancı ülkelerde bulunan ajanların aracılığı
ile de bilgi toplanmaktadır.

Haklı Savaş (justified war)
Bu kavram savaşların niteliği ile ilgilidir. Bu tür savaşı Ortaçağ
Avrupasında bir hükümdarın silahlı kuvvetlerini egemenlik bölgesi dışında
meşru nedenlerle kullanabilmesi anlamını taşımaktadır. O dönemde
Hristiyanlığı geliştirmeye yönelik savaşlar "Haklı", diğerleri ise haksız
olarak görülüyordu. Kavram XIX. yüzyılda değişik anlamlar kazanmıştır.
Çağımızda sömürge ülke halklarının bağımsızlıklarını sağlama amacına
yönelik olarak giriştikleri ulusal kurtuluş mücadeleleri "haklı savaş"
olarak görülmektedir. Bu görüşün karşısında yer alanlar ise bir
haklı/haksız ayırımındaki güçlüğe dikkat çekerek şiddetin her türlüsüne
karşı çıkmaktadırlar.

Hayat Sahası: bkz. yaşam alanı
Hibe (donation)
Karşılıksız dış yardım. Uluslararası örgütler, kuruluşlar ya da devletler
tarafından bir ülkeye yapılan hibe yardımda hiç bir koşul aramaz. Bu
yardım türü mali olabileceği gibi, program ve projelere ilişkin olarak
teknik malzeme biçiminde de olabilir. Hibe yardımda bulanan ülkenin bu
yardımı alan ülkelerdeki amacı kendisine siyasi avantajlar kazandırmak,
uluslararası alandaki gücünü arttırmak ve desteklediği sektörleri kendi
lehine kullanabilmektir.

Hidrojen Bombası (hydrogen bomb)
Füzyon ya da termonükleer bomba da denilen bir nükleer bomba türü.
Atomların füzyonunu hafif çekirdeklerin birleşerek, daha ağır bir çekirdek
oluşturması sırasında ortaya çıkan bir miktar enerjinin denetim altına
alınması anlamına gelmektedir. Bu bombalarda açığa çıkan enerji, atom
bombalarına oranla daha fazladır. Hidrojen bombasının ilk denemesini,
Amerika Birleşik Devletleri 31 Ekim 1952'de Sovyetler Birliği ise 12
Ağustos 1959'da gerçekleştirmişlerdir. Sonradan İngiltere, Fransa ve Çin
Halk Cumhuriyeti de füzyon bombaları yapmışlardır.
Bununla beraber gerek diplomatik teşebbüsler, gerekse taraflar arasında
varılan anlaşmalar bakımından sözkonusu olan nispi "açıklığı" fazla da
abartmamak gerekir. Gerçekten günümüzde açıklıktan uzak bir diplomatik
faaliyetten söz etmek mümkündür. Kaldı ki, teorik düzeyde de diplomatik
faaliyetlerin açık veya kapalı olmasının fayda ve sakıncaları tartışma
konusudur. Bazılarına göre kapalı diplomasi, zarar alıcıların kapalı
kapılar ardından geniş kitlelerin aleyhine bazı kurallar alabilmelerini
mümkün kılan ve demokrasinin özüne aykırı bir nitelik taşımaktadır.
Bazılarına göre, ise gerektiğinde uygulandığı takdirde kritik sorunların
ele alınışında, genellikle hisleri ile hareket eden ve kolayca
yönlendirilebilen geniş halk kitlelerinin etkisini azaltarak, sorunun
çözümü için gerekli teknik bilgi ve deneyime sahip uzmanlara daha fazla
inisiyatif tanıması dolayısı ile gerekli bir diplomasi biçimidir.
Hinterland
Geride topraklar, gerideki ülke anlamına gelen Almanca kökenli bir terim.
Bu ulaşım kaynağına, limana, özellikle ekonomik anlamda, bağımlı durumda
bulunan toprak parçaları birer hinterland oluştururlar.
Hiyerarşik Sistem (system of hierarchy)
Bu sistem hipotetik nitelikteki uluslararası sistem türlerinden bir
tanesi. Tarihte gerçekleşen en güzel örneğini, Roma İmparatorluğu
döneminin oluşturduğu söylenebilir. Günümüzde uluslararası politika
literatüründe daha çok bazı alt sistemleri çözümlemek açısından önem
taşıyan bu teorik modelde, sistem içerisinde bir devlet ile diğerleri
arasındaki güç dağılımı simetrik olmayan bir nitelik göstermekte ve de bu
sistemde ülke başat bir konumda bulunmaktadır.

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik