kudüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kudüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2007 Çarşamba

KILIÇ ARSLAN (1092-1107)

Kiliç Arslan Iznik'e gelip Anadolu Selçuklu tahtina oturduktan sonra Bizans imparatorunun tahrik ve kiskirtmasiyla Izmir emiri Çaka Bey ile ugrasmak zorunda kaldi.

Tesis ettigi kuvvetli bir donanma ile pekçok zafer kazanan ve Peçenek Türkleri ile isbirligi yaparak Bizans'i ortadan kaldirip büyük bir devlet kurmak niyetinde olan Çaka Bey Bizans imparatoru için büyük bir tehlike teskil ediyordu. O tarihlerde Bizans imparatorlugu Marmara kiyilarinda Anadolu Selçuklulari, Edirne'de Peçenekler, Ege'de de Çaka Bey tarafindan kusatilmis durumdaydi. Ege denizinde ve adalarda hakimiyet Çaka Bey'in idi. Bu durumdan oldukça rahatsiz olan Bizans Avrupa'daki hristiyan dünyasindan bir an önce Haçli seferlerini baslatmasini istiyordu. Bizans imparatoru Alexios Komnenos Hristiyan dünyasindan acil yardim alamadiysa da Kumanlarla anlasarak onlarin 40.000 süvariyle Bizans ordusuna katilmasini sagladi. Meriç nehrinin sol kiyisinda Umur Bey mevkiinde Peçenekler'e saldirarak onlari tarih sahnesinden sildi (29 Nisan 1091). Bu zaferle cosan Haçlilar da birkaç yil sonra hazirliklarini tamamlayarak hem Bizans imparatorluguna hayat verdi, hem de Anadolu ve Ortadogu'yu bir kan gölüne çevirdi.

Alexios simdide Çaka Bey'i bertaraf etmek için plânlar yapiyordu. Kiliç Arslan Çaka Bey'in kizi ile evlenerek onunla akrabalik kurmustu. Fakat onun giderek güçlenmesi aslinda Kiliç Arslan'i da endiselendiriyordu. Imparatorun Kiliç Arslan'a "Çaka Bey senin devletini ele geçirmek istiyor" tarzinda yazdigi mektup sultanin endiselerini daha da arttirmisti. Sonunda Kiliç Arslan ile impaator Alexios Çaka Bey'e karsi bir ittifak yaptilar ve Kiliç Arslan bir ziyafet sirasinda kayinpederini öldürdü (1095). Böylece Çaka Bey'i bertaraf eden ve imparatorla anlasarak batiyi emniyet altina alan Sultan Kiliç Arslan daha sonra Malatya seferine çikti. Selçuklu hakimiyeti sirasinda Gabriel adli bir ermeninin yönetiminde olan sehir hem Danismendliler'in hem de Türkiye Selçuklulari'nin hedefi olmustu. Danismendliler'den daha erken davranarak sehri muhasaraya baslayan Kiliç Arslan Haçlilarin Selçuklu sinirlarina yaklastigini haber alinca kusatmayi kaldirip süratle geri döndü.

KILIÇ ARSLAN VE HAÇLILAR

Ortadogu Islâm dünyasinin taht kavgalari ve mezhep çatismalari ile mesgul oldugu bu dönemde hilâl-haç, dogu-bati mücadelesinin en hareketli ve en mühim bir safhasini teskil eden haçli istilasina maruz kalmistir. XI. yüzyilin sonlarinda baslayan bu hareket asirlarca devam etmistir. Devrimizi alâkadar eden bu haçli harekâtinin hedef ve plânlarindan ana hatlariyla bahsetmemiz uygun olacaktir.

XI. asrin son yillarina dogru bilhassa dini, ictimaî ve iktisadî sebeplerle ortaya çikan bu hareket bati Avrupa'da Vatikan kilisesinin önderliginde baslatilmistir. Din perdesi altinda Papalik müessesesinin tesviki ile geri medeniyetli ve ilkel halk kitleleri harekete geçirilerek müslümanlara karsi büyük bir istilâ harekâti baslatilmistir. Papazlar Hz. Isa'nin dogum yeri Kudüs'ün ve kutsal saydiklari makamlari müslümanlar tarafindan kirletildigini, Kudüs'e giden hristiyanlara zulüm ve iskence yapildigini öne sürerek böylesine mukaddes bir sehrin müslümanlarin elinden alinmasi gerektigini ifade ediyorlardi. Halbuki uzun süredir kutsal topraklar hristiyan haci adaylari tarafindan ziyaret ediliyor ve bu konuda onlara müslümanlar tarafindan mani olunmak söyle dursun zorluk bile çikarilmiyor, hatta yardim ediliyordu. Filistin'de kendilerine ayrilmis hastahaneler ve ikamet merkezleri bulabiliyorlardi. Kiliseleri, manastirlari hatta kitapliklari bile vardi.

Kesislerin hristiyanlari istedikleri yöne sevketmek için kullandiklari çok etkili bir silâh vardi. Bu da affettirmekti. Onlarin bu defa ayni silâhi kullanarak günahkâr halk kitlelerini kendi maksatlarina alet ettiklerine sahit oluyoruz. Zavalli halk bu kutsal yolculuga çikmakla günahlarinin affedilecegine inaniyordu. Bunun yaninda bati Avrupa'nin ekonomik kriz içine düsmesi ve bu sikintidan ancak dogunun baharat ve diger ticaret yollarini ele geçirmekle kurtulacaklarina dair propagandalarda bu konuda etkili olmustur. Fakat en önemli sebep Islâmin giderek hristiyanlik aleyhine evrensel bir din haline gelmesi, Malazgirt zaferinden çok kisa bir süre sonra Anadolu, Suriye ve Filistin'in müslüman Türk hakimiyetine geçmesi, Iznik'in baskent oldugu bir Türk devletinin kurulmasi, Çaka Bey'in Izmir'de tesis ettigi kuvvetli bir donanma ile Bizans'i tehdit etmesi, dogudan bir sel gibi akan Türkmen kitlesinin bastiklari yeri vatan yapma düsünceleridir. Müslüman Türkler büyük bir ihtimalle Bizans engelini asacak ve Avrupa'ya da hakim olacaklardi. Türklerin Rumeli'ye geçmelerini önlemek, Anadolu, Suriye, Filistin ve Akdeniz'den onlari temizlemek gerekiyordu. Bunu da ancak bütün hristiyan dünyasinin birlikte hareket etmesi halinde basaracaklardi. Hilâl'e karsi haçin savunulmasi görevini üzerine aldigi kabul edilen Bizans artik müslüman Türkler karsisinda bu görevini yerine getiremeyecek gibiydi. O halde hristiyan dünyasi kendini Türk tehdidine karsi güvenlik altina almak için kutsal topraklarin fethine çikmaktaydi.

Papa II. Urbanus 18-28 Kasim 1095 tarihleri arasinda bütün bati Avrupa'nin ileri gelen din adamlarinin katildigi bir toplantida bu büyük harekâta süratle hazirlanmalari gerektigini anlattiktan sonra ilk büyük haçli kitlesinin harekete geçmesini temin etmistir. Ertesi yil yani 1096'da Pierre l'Ermitte ile Walter sans Avoir idaresinde heyecanli fakat disiplinsiz bir haçli kitlesi düzensiz bir vaziyette Belgrad, Nis, Sofya, Filibe ve Edirne üzerinden Istanbul'a gelmis ve Bizans imparatoru Alexios Komnenos tarafindan 6 Agustos 1096 tarihinde Anadolu yakasina geçirilmistir. Bir savas disiplininden uzak bu haçli kitlesi Eylül 1096'da Sultan Kiliç Arslan'in kardesi Davut tarafindan bozguna ugratilmis ve kurtulanlar Istanbul'a siginmislardir. Bu haçli sürülerinin Kiliç Arslan tarafindan imha edilmesi üzerine Avrupa'da prens ve dükler zirhli askerlerden mütesekkil ordularla yeni bir harekâti baslatmislardir. Bu ikinci harekâta katilan prens ve dükler sunlardir.

1. Fransa krali I. Henri'nin kardesi Vermandois kontu Hugues.

2. Toulouse kontu Raimond de Saint Gilles.

3. Asagi Loren kontu Godefrooi de Boullon, kardesleri Boudouin ve Eustace.

4. Flandr kontu II. Robert.

5. Fatih William'in oglu Normandia kontu Robert.

6. Toranto hakimi Bohemund, kardesi Roger, yegeni Tancred ve amcasi Sicilyali Roger.

Birincinin aksine tam bir disiplin içinde bulunan bu ordular savas kabiliyeti yüksek sövalyelerden olusuyordu. Bu askerler yukarida isimlerini yazdigimiz komutanlarin idaresinde 4 kol halinde harekete geçmislerdi.

1. Tuolouse kontu Raimond'un idaresindeki kitalar Güney Fransa ve Italya üzerinden Istanbul'a gelecekler.

2. Boudouin, Pirre de Toul, Godefroi de Bouillon ve kardesi Boudouin emrindeki kuvvetler kuzey Fransa ve Rhen nehri üzerinden hareketle Almanya'yi geçip Balkanlar üzerinden Istanbul'a geleceklerdi.

3. Bohemund ve yegeni Tancred'in komutasinda güney Italya'daki Normanlardan tesekkül eden kuvvetler Adriyatik denizinden Epir'e oradan da kara yolu ile Trakya üzerinden Istanbul'a ulasacaklardi.

4. Hugues de Vermandois, Normandiya dükü Robert ve Flandr kontu Robert baskanligindaki bir grup da Fransa, Italya ve Dalmaçya üzerinden Istanbul'a geleceklerdi.

Bu yeni haçli kuvvetleri 1097'de imparator Alexios tarafindan karsiya geçirildi. Mayis 1097'de Iznik'i kusatan Haçlilar müstahkem surlarla çevrili sehri sikistirmaya basladilar. Anadolu Selçuklu sultani Kiliç Arslan bu sirada Malatya'da bulunuyordu. Üstün haçli kuvvetleri karsisinda basarili olamayacaklarini anlayan Türk askeri sehri Bizans kumandani Butumites'e teslim etmek üzere müzakerelere basladiklari sirada Kiliç Arslan gelince teslimden vazgeçerek Haçlilarla kanli bir mücadeleye giristiler. Selçuklu sultani ordusunu Iznik hisari önündeki ovada savasa soktu. Çok çetin geçen bu çarpismalar sirasinda her iki taraf da agir zayiat verdi. Sonunda Iznik'i kendi mukadderatina birakarak Haçlilari daglik bölgelerde ve geçitlerde sikistirmak gayesi ile geri çekilmeye karar verdi. Haçlilar siddetli hücumlar sonunda Iznik'i ele geçirerek Bizans'a teslim ettiler (19 Haziran 1097). Kiliç Arslan böylece yalniz baskentini degil oradaki asker ve hazinelerini de kaybederken haçli kuvvetleri de Eskisehir istikametinde ileri harekâta devam ettiler. 30 Haziran 1097'de Eskisehir ovasinda Haçlilari tekrar sikistiran Kiliç Arslan arkadan yetisen zirhli birlikler karsisinda geri çekilmek zorunda kaldi.

Kiliç Arslan Anadolu içlerine çekilirken muhtelif yörelerdeki Türk birliklerini kendisine katilmaya çagirdi. Bu arada Danismendli Gümüstekin Gazi ve Kayseri bölgesi emîri Hasan ile ittifak yapti.

Haçlilar Eskisehir ovasinda bir kaç gün dinlendikten sonra Bizanslilarin tavsiyesine uyarak Konya'ya dogru yola çiktilar. Türk birlikleri zaman zaman yaptiklari baskinlarla Haçlilara agir zayiat verdirdiler. Haçlilar Agustos ortalarinda Konya'ya varip Meram'da bir süre dinlendikten sonra Eregli'ye hareket ettiler. Kiliç Arslan bu sirada tekrar haçlilarin karsisina çikti, fakat savasa girmeye cesaret edemedi. Haçlilar Eregli'de iki kola ayrildilar. Bir kismi Kilikya istikametinde yola devam ederken büyük bir bölümü de Kayseri'ye yöneldi. Emir Hasan yol boyunca Haçlilarla kahramanca savastiysa da Türklerin Kayseri'yi bosaltmalarina engel olamadi. Haçlilar Kayseri'yi geçip Göksun ve Maras yolu ile Antakya'ya dogru ilerlediler. Haçlilar Kilikya'ya varinca, Ermeniler'den gördükleri yardimlar sayesinde oldukça rahatladilar. Burada Godefroi de Bouillon'un kardesi Boudouin Ermeni Thoros'un daveti üzerine haçli ordusundan ayrilarak Urfa'ya gitti ve bir süre sonra onu öldürterek Urfa Haçli Kontlugu olarak bilinen ilk haçli devletçigini kurdu (10 Mart 1098). Haçlilar daha sonra 27 Haziran 1098'de Büyük Selçuklu hakimiyetindeki Antakya'yi isgal ederek ikinci Haçli devletini teskil eden Antakya prinkepsligini kurdular. Böylece Suriye'nin en önemli sehrini ele geçirdikten sonra asil hedefleri olan Kudüs'e dogru ilerlemeye basladilar. O sirada Fatimî valisi Iftiharü'd-Devle'nin hakimiyetindeki Kudüs'ü zaptederek binlerce müslümani kiliçtan geçirdiler ve Kudüs'te ilk Haçli Kralligi'ni kurdular (15 Temmuz 1099).

Birinci Haçli seferinin Kudüs'ün zaptiyla (15 Temmuz 1099) sonuçlanmasi Avrupa'da büyük bir heyecan uyandirdi ve Urbanus'un halefi II. Pascalis yeni bir sefer için yogun bir faaliyet baslatti. Clermont konsilinden sonra Avrupa'da araliksiz sürdürülen haçli propagandasi bazi küçük gruplarin kara veya deniz yoluyla akin etmelerini saglamaktaydi. Hristiyan dünyasinin Kudüs ve hakim olduklari diger topraklari ellerinde tutmak için hiç süphesiz çok sayida insana ihtiyaci vardi. Nitekim Godefroi de Bouillon ve kral I. Baudouin Avrupa'dan sürekli insan istemislerdi. Doguya gidenler dinî duygularini tatmin etmekten çok oraya yerlesmek niyet ve düsüncesindeydiler. Ancak sayilari yeterli olmadigi için Dogu'da istedikleri üstünlügü saglayamiyorlardi. Bu sebeple de güçlü ordularin bölgeye intikali için çaba sarfediyorlardi. Fakat büyük ordulari harekete geçirmek için sadece dinî propaganda yeterli olmuyor, oradaki zenginlik ve serveti de dile getirmek gerekiyordu.

Papa II. Pascalis yeni bir haçli seferi için Avrupa'nin güçlü krallarina çagrida bulunmus, ancak olumlu cevap alamamisti. Fakat Birinci haçli seferi nasil onlarsiz basariya ulastiysa bu sefer de tecrübeli liderlerin idaresindeki askerlerle basariya ulastirilabilirdi. Gerçekten de 1101 yili haçli seferine katilan üç büyük ordu da dükler, kontlar ve kilise ileri gelenlerinin liderliginde yola çikmisti. Birbirlerinden ayri olarak hareket eden üç ordunun birincisi Milano baspikoposu Anselm'in idaresindeki Lombardlar, Kont Etiennne de Blois'in emrindeki Fransizlar ve Konrad'in kumandasindaki Almanlar'dan olusuyordu. Ikinci ordu Nevers kontu II. Guillaume'un kumandasindaki Fransizlar, üçüncü ordu ise Aquitania dükü IX. Guillaume'un kumandasindaki Fransizlar ve Bavyera dükü IV. Welf'in idaresindeki Almanlardan mütesekkildi.

1101 yili haçli seferine katilan ilk ordu Lombard ordusu idi Baspiskopos Anselm'in idaresindeki büyük bir Lombard ordusu 13 Eylül 1100'de Milano'dan yola çikti. Ordu Subat sonlarinda Istannbul'a vardi ve surlarin disinda karargâh kurup Fransiz ve Alman birliklerini beklemeye basladi. Lombardlar Istanbul'a geldiklerinde Italyan Normanlarinin reisi ve Antakya prinkepsliginin kurucusu Bohemund'un yaklasik bir yil önce Danismendli Gümüstekin Gazi tarafindan esir alindigini ögrendiler. Burada onu esaretten kurtarip bölgeyi istilâ etmeye karar verdiler. Imparator Alexios Komnenos, Raimond ve Etienne de Blois onlari bu karardan vazgeçirmeye çalistilarsa da basarili olamadilar. Lombardlar ve müttefikleri Izmit yakinlarindaki Kivetot'ta toplandiklari sirada durumdan haberdar olan I. Kiliç Arslan dört yil öncesine göre daha hazirlikli görünüyordu. Anadolu'da gelismekte olan Danismendli Beyligi ile en azindan Haçlilara karsi birlikte mücadele edecek kadar iyi iliskiler içindeydi. 3 Haziran 1101'de Kivetot'tan hareket eden ordu Iznik, Osmaneli, Gölpazari, Nallihan ve Ayas üzerinden Ankara'ya vardi. Ankara kalesi Anadolu Selçuklu sultani I. Kiliç Arslan'a bagli bir Türk garnizonu tarafindan müdafaa edilmekteydi. Fakat bu küçük birlik Haçlilara mukavemet edecek kadar güçlü degildi. Haçlilar 23 Haziran 1102'de kaleyi ele geçirdiler ve anlasma uyarinca Bizans temsilcisine teslim ettiler.

Birinci ordu daha sonra Amasya ve Niksar'a gitmek üzere Ankara'dan ayrildi. Haçli ordusunu izledigi anlasilan Sultan I. Kiliç Arslan Danismendli Gümüstekin Gazi'yi yardima çagirdi. Haçlilarla yapilan savas gözönünde bulundurulursa Kiliç Arslan'in Haleb Selçuklu meliki Ridvan ve Harran emiri Karaca'dan da yardim istedigi anlasilmaktadir.

Sultan Kiliç Arslan Haçli ordusunun önünde geri çekilirken araziyi tahrib ettigi için Haçlilar yol boyunca yiyecek sikintisi çektiler. Çankiri'nin güçlü bir Türk garnizonu tarafindan korundugunu gören Haçlilar çaresizlik içinde etrafi yagmaladilar. Kiliç Arslan'in hemen saldiriya geçmemesi muhtemelen bekledigi yardimin gelmemesinden dolayi idi. Bundan dolayi da Haçli birliklerinin yürüyüslerini zorlastirmak ve zaman zaman da baskin tarzinda taarruzlarda bulunmakla yetiniyordu.

Haçlilar Çankiri'dan itibaren sürekli olarak Türk birliklerinin saldirilarina maruz kalinca, öncü ve artçi kuvvetleriyle kendilerini korumaya çalistilar. Fakat Türkler ordunun gerisinin 700 kisilik bir kuvvetle korundugunu görünce ani hücuma geçtiler. Lombardlar panige kapilip dagildilar. Amasya istikametindeki yürüyüslerini devam ettiren Haçlilar Amasya yakinindaki bir yerde ordugâh kurdular. Kiliç Arslan, Gümüstekin Gazi, Karaca ve Ridvan'in kumandasindaki 20.000 kisilik Türk ordusu 2 Agustos Cuma günü haçli kampini kusatmis, fakat Lombardlar ve Fransizlar'in birlikte sikica teskil ettikleri saflari yaramamislardi. Ertesi gün Konrad ve yegeni Bruno kumandasindaki 3.000 kisilik Alman birligi yiyecek aramak için ordugâhtan ayrilmislar, iki mil uzakta Türklere ait bir kaleye saldirip içindeki esya ve erzaki almislardi. Geri dönerlerken Türklerin kurdugu pusuya düserek hem elde ettikleri ganimet hem de 700 kisiyi kaybetmislerdi. Haçlilar ertesi gün Türklerle savasa girmek niyetinde olduklari halde sonradan gece karanligindan istifadeyle kaçip gitmeye karar vermislerdir ki bu durum sövalyelerin kahramanlik ve fedakârlik gibi meziyetleriyle bagdasmamaktadir. Sövalyelerin zoru görünce kadin, çocuk ve yaslilari terkedip telâs ve korku içinde dagildiklari anlasilmaktadir. Türkler haçlilarin gece karanligindan istifadeyle kaçtiiklarini ögrenince önce ordugâha gelip burada kalanlari esir aldi veya öldürdü. Daha sonra Kiliç Arslan, Gümüstekin ve Belek Gazi kaçan orduyu takibe koyuldular. Kisa bir süre içinde onlara yetiserek hepsini kiliçtan geçirdiler. Haçlilar büyük zayiat verdiler. Ordunun yüzde seksenini kaybetmislerdi. Ancak liderlerin hepsi sag salim Istanbul'a dönmüstü. Böylece 1101 yili haçli seferine katilan birinci ordunun harekâti hezimetle sona ermisti.

Kiliç Arslan ve müttefikleri bu zaferi kutlarken ikinci bir haçli ordusunun Anadolu'yu geçerek Konya'ya dogru yol aldigini ögrendiler. Bütün Türk kuvvetleriyle birlikte tepeler ve ovalar üzerinden bu haçli ordusunu takibe koyuldular. Yol boyunca araliksiz Türk hücumlarina maruz kalan sövalyeler Konya'ya gelmis fakat sehrin güçlü bir Türk garnizonu tarafindan korundugunu görmüslerdi. Muhasaradan bir sonuç alamayinca Eregli'ye hareket eden Haçlilar yol boyunca siddetli susuzluk çektiler. 300 kisi yolda ölürken digerleri de çok bitkin ve perisan düsmüslerdi. Konya'dan ayrildiktan 3-4 gün sonra 13-16 Agustos'ta Kiliç Arslan ve müttefikleri tarafindan kusatilip imha edildiler. Kurtulabilenler sefalet içinde ve büyük zorluklarla yollarina devam edip Antakya'ya ulasabildiler.

Kiliç Arslan'in müttefikleriyle birlikte kazandigi bu zaferden hemen sonra Aquitanyalilar ve Bavyeralilardan olusan üçüncü bir haçli ordusunun Anadolu'ya girdigi ögrenildi. Kiliç Arslan Lombardlar'a yaptigi gibi bu orduyu da yürüyüsleri sirasinda yipratmak için Haçlilarin geçecekleri bölgeleri tahrib etti. Sultan Eregli'ye dogru geri çekilirken bütün Türk birliklerini toparladiktan sonra bu büyük haçli ordusuyla savasa girmeyi düsünüyordu. Haçlilar Eylül ayi basinda Eregli yakinlarina kadar geldiler. Eregli suyunun kenarinda kismen bataklik olan arazide cereyan eden savasta Haçlilar agir bir bozguna ugradilar. Canlarini kurtarabilen az sayidaki kisiler daglara çekildiler. Aquitanyali Fransizlar ve Bavyerali Almanlardan olusan üçüncü haçli ordusunun da bu sekilde pusuya düsürülerek imha edilmesiyle 1101 yili haçli seferi Türklerin kesin zaferiyle noktalanmis oluyordu. Kazanilan bu zafer Türklerin Anadolu'daki varliklari açisindan bir dönüm noktasi teskil etmekttedir. Kiliç Arslan, Gümüstekin Gazi, Ridvan ve Artuklu Belek Gazi gibi çok sayida Türk emiri üç haçli ordusunu da birbiri arkasindan bozguna ugratmakla Anadolu'nun Türk vatani oldugunu kesin olarak ortaya koymus oluyorlardi. Artik Anadolu topraklari Haçli tehdidinden kurtulmus ve haçlilarin Anadolu'da toprak ele geçirme emelleri yikilmisti.

KILIÇ ARSLAN VE DÂNISMENDLILER

Dânismendliler 1071-1178 yillari arasinnda Sivas, Amasya, Tokat ve Malatya ile civarlarinda hüküm süren bir Türk beyligidir. Sultan I. Kiliç Arslan'in Haçlilarla mesgul oldugu sirada Danismendli Gümüstekin Gazi 1100 yilinda Ermeni Gabriel'in elinde bulunan ve daha önce Sultan Kiliç Arslan tarafindan da muhasara edilmis olan Malatya'ya hücum etti. Zor durumda kalan Gabriel haçli reislerine haber gönderip acil yardim istedi. Bunun üzerine Antakya prinkepsi (prens) Bohemund yola çikarak Dânismendli Gümüstekin Gazi üzerine yürüdü. Fakat maglûp oldu ve esir alinarak önce Sivas'ta daha sonra da Niksar'da hapsedildi. Bu durum Islâm dünyasinda büyük bir sevinç uyandirdi. Haçlilar ise çok büyük endiseye kapildilar. Bohemund'u kurtarmak için harekete geçen bir haçli ordusu yukarida temas edildigi gibi 1101 yilinda Ankara'yi zaptederek yol boyunca pekçok köy ve kasabayi tahrip ve yagma etti. Ayni maksatla harekete geçen baska bir haçli ordusu da Anadolu topraklarina girmisse de Dânismendli Gümüstekin Gazi Halep Selçuklu meliki Ridvan ve diger emîrlerle isbirligi yapan Sultan Kiliç Arslan bu haçli ordusunu Merzifon yakinlarinda tamamen imha etmistir. Ne yazik ki bu gelismeler Anadolu Selçuklulariyla Dâ-nismendliler arasindaki isbirligi ve ittifakin bozulmasina sebep olmustur.

Müsterek düsmanin imhâ edilmesinden sonra 1102 yilinda Malatya'yi ele geçiren Danismendli Gümüstekin Gazi ile Sultan Kiliç Arslan arasinda rekabet basladi. 1103 tarihinde Maras yolu ile Antakya üzerine yürümekte olan Kiliç Arslan Danismend Gazi'nin Bohemund'u 100 bin dinar fidye karsiliginda serbest biraktigini, esirler arasinda bulunan Richard'in da saliverilmesi maksadiyla imparator Alexios Komnenos ile müzakereye giristigini ögrenince hem Anadolu Selçuklu Sultani hem de müttefiki olmasi itibariyla alinan fidyeniin yarisinin kendisine verilmesini istedi. Fakat Gümüstekin Gazi bu teklifi reddedince onun üzerine yürüdü ve 1103 yilinda maglûp ettti.

Gümüstekin Gazi'nin 1104 yilinda ölümü üzerine Kiliç Arslan Malatya'yi muhasaraya basladi. Ona mukavemet edemeyecegini anlayan Gümüstekin Gazi'nin oglu Yagisiyan 2 Eylül 1106 tarihinde (bazi rivayetlere göre 2 Eylül 1105 tarihinde) sehri teslim etmek zorunda kaldi. Bu olay Dânismendliler'in Anadolu'da giderek artmakta olan nüfûzunu kirdi ve Anadolu Selçuklulari'nin doguda yayilmalari için müsait bir ortam hazirladi.

Kiliç Arslan doguda istilâ harekâtina geçmeden önce bati sinirlarini emniyet altina alma ihtiyacini hissettti. Bu maksatla Bizans imparatoru Alexios Komnenos ile haçlilara karsi anlasti ve gönderdigi birliklerle Bizans ordusunun Bohemund'u maglûp etmesine yardimci oldu.

BÜYÜK SELÇUKLULARLA ÇATISMA VE KILIÇ ARSLAN'IN ÖLÜMÜ

Kiliç Arslan'in doguya dogru yayilma politikasi onu Büyük Selçuklularla çatismaya itti. Sultan Berkyaruk ile Muhammed Tapar'in uzun yillar devam eden mücadelelerinden sonra Berkyaruk'un 1104 yili sonlarinda ölümü ve Musul'da meydana gelen olaylar Kiliç Arslan'in Büyük Selçuklu topraklarini ele geçirme ümidini artirdi. Kiliç Arslan'in genisleme politikasi Arslan Yabgu ve Mikailogullari arasindaki ailevî rekabetin yeniden alevlenmesine sebep oldu. Kiliç Arslan'i sarka dogru genislemeye sevkeden baska bir sebep de Islâm medeniyeti sinirlari içinde gelismekte olan dogunun bu dönemde Anadolu'ya göre çok ileri seviyede olmasiydi. Bu sirada Meyyâfarikîn (Silvan) emîri Ziyaeddin Muhammed Sultan Kiliç Arslan'i ülkesine davet ederek ona baglilik arzetti. Anadolu'daki diger beyler de ona itaatlerini bildirdiler (1105).

Sultan ertesi yil Urfa'yi kusatti. Fakat sehir müstahkem surlarla çevrili oldugu için netice elde edemedi ve Çökürmüs'ün adamlarinin daveti üzerine Harran'a gitti. Haçlilar karsisinda zor durumda kalan müslüman halk Kiliç Arslan'in Urfa'yi kusatmasini ve Harran'a gelisini sevinçle karsiladilar. Fakat sultan hastalanip Malatya'ya dönünce Urfa muhasarasi da sarka yayilma harekâti da neticesiz kaldi.

Büyük Selçuklu hükümdari Muhammed Tapar emîr Çökürmüs'ün vaad ettigi hizmet ve malî yardimdan vazgeçmesi üzerine Musul ve civarini Huzistan ve Fars arasindaki bölgeyi istilâ edip halka zalimce davranan Emir Çavli Sakavu'ya iktâ etti. Çökürmüs Çavli'nin Musul'a dogru yola çiktigini duyunca ona karsi asker toplamak için harekete geçti. Dostlarina da haber gönderip yardim istedi. Erbil hakimi Ebü'l-Heyca cevabinda çabuk davranirsa kendisi ile birlikte hareket edebilecegini aksi halde Çavli'ya katilmak zorunda kalacagini bildirdi.

Çökürmüs bu tavsiyeyi yerinde bulup hemen yola koyuldu ve Erbil'e bagli bir köyde Ebü'l-Heyca'nin askerlerinin kendisine iltihak etmesini sagladi. Çavli'nin yaninda 1000 kisilik Çökürmüs'ün ise 2000 kisilik süvari birligi vardi. Çökürmüs galip geleceginden süphe etmiyordu. Savas baslayinca Çavli Çökürmüs'ün merkezde bulunan kuvvetlerine saldirdi ve onlari perisan etti. Çökürmüs tek basina kaldi, felç oldugu için ata binemiyor ve bir sedye içinde tasiniyordu. Nihayet esir alinarak Çavli'nin huzuruna götürüldü. Çökürmüs'ün esareti ve askerlerinin yenik düstügü haberi Musul'a ulasinca oglu Zengî'yi onun yerine emîr tayin ettiler. Sehrin ileri gelenleri ittifakla onu destekleme karari aldi. Kale müstahfizi Kizoglu Çökürmüs'e ait at ve mallari askerlere dagitti. Hille Arap emîri Seyfü'd-Devle Sadaka'ya, Kiliç Arslan'a ve Bagdat sahnesi Aksungur el-Borsukî'ye haber gönderip Çavli'yi sehre sokmamak için kendisine yardimci olmalarini istedi. Kizoglu mektubunda yukarida adi geçen sahislarin hepsine yardima geldikleri takdirde sehri kendilerine teslim edecegini bildirmisti. Seyfü'd-Devle Sadaka bu teklifi kabul etmemis ve sultan Muhammed Tapar'a bagli kalmayi uygun görmüstü. Çavli yanindaki emîrlerle Musul'u muhasaraya basladi. Askerler Emîr Çökürmüs'ü her gün katir sirtinda dolastiriyor ve "Sehri teslim edin beni de bu durumdan kurtarin" diye nida ettiriyorlardi. Fakat Musullular onun bu sözlerine hiç aldirmiyorlardi. Nihayet bir gün atilmis oldugu çukurdan Çökürmüs'ün cesedi çikarildi. Çökürmüs'ün esareti üzerine adamlarinin Sultan Kiliç Arslan, Hille Arap emîri Sadaka ve Emîr Aksungur'a davetiye çikardiklarini görmüstük. Kiliç Arslan bu teklifi kabul edip ordusu ile Musul istikametinde harekete geçti. Kiliç Arslan'in Musul seferine katilan emîrler arasinda Inalogullarindan Ibrahim, Siirt emîri Kizil Arslan, Artukoglu Ilgazi, Harput emiri Çubukoglu Mehmet, Hani emiri Sahruh ve Erzen emiri Togan Arslan da vardi. Nusaybin'e ulastiginda Çavli Musul'dan ayrilmak zorunda kalmisti. Kiliç Arslan bir süre Nusaybin'de kaldi ve ordusuna bir hayli iltihaklar oluncaya kadar orada bekledi. Kiliç Arslan'in yaklastigini gören Çavli Sincar'a gitti. Artukoglu Ilgazi ve Çökürmüs'ün adamlarindan bir grup da ona katilinca 4.000 kisilik bir süvari kuvvetine sahip oldu. Öte yandan Musul halki ve Çökürmüs'ün askerleri Nusaybin'de bulunan Kiliç Arslan'dan kendilerine dokunmayacagina dair yemin aldi. Hep birlikte Musul üzerine yürüdüler ve Sultan Kiliç Arslan 22 Mart 1107 tarihinde sehre hakim oldu. Çökürmüs'ün oglu ve adamlari onu merasimle karsiladilar. Kiliç Arslan da onlara hil'at giydirdi. Musul'da tahta oturan Kiliç Arslan Büyük Selçuklu hükümdari Muhammed Tapar adina okunmakta olan hutbeye son verip kendi adina hutbe okuttu. Askere ve halka çok iyi davrandi. Kaleyi Kizoglu'ndan teslim alan Kiliç Arslan halka zulüm gibi gelen bazi vergileri kaldirdi. Fitne ve fesada sebep olan jurnalciligi yasakladi. Kim jurnale tevessül ederse öldürürüm diye ferman çikardi. Sehre kendi memurlarini da tayin ederek Musul'u tamamen kontrolü altina aldi.

Kiliç Arslan Nusaybin'e geldigi sirada Musul'dan ayrilan Çavli Artukoglu Ilgazi ile birlikte Sincar'a oradan da Rahbe'ye geçmisti. Halep Selçuklu meliki Ridvan bu sirada Emîr Çavli'ya bir mektup göndererek haçlilara karsi isbirligi teklif etti. Çavli da Ridvan'a ulaklar göndererek Musul'a yeniden hakim olabilmesi için kendisine askeri yardimda bulunmasini ve bu gerçeklestikten sonra Haleb'i tehdit etmekte olan haçlilara karsi birlikte hareket edebilecegini bildirdi. Bu sartlarla yapilan anlasmayi kabul eden Ridvan Antakya hakimi Tancred ile baris yaptiktan sonra derhal askerleri ile birlikte ona katildi.

Musul'daki islerini tamamlayan Sultan Kiliç Arslan bir miktar asker ve bazi emîrlerle 14 yasindaki oglu Meliksah'i burada vekil birakip Çavli ile savasmak üzere 4.000 kisilik süvari birligi ile yola çikti. Çavli'nin güçlü bir orduya sahip oldugunu duyan bazi emîrler ordudan ayrilmaya karar verdiler. Buna ilk tesebbüs eden Emîr Inaloglu Ibrahim çadirlarini ve agirliklarini birakip ordudan ayrildi. Daha sonra diger bazi emîrler de ayni sekilde hareket ettiler. Bunun üzerine Sultan Kiliç Arslan Bizans Imparatoru Alexios Komnenos'a yardim için gönderdigi birliklerini geri çagirmak zorunda kaldi. Sultan Habur'a geldiginde yanindaki süvarilerin sayisi 5.000 idi. Emîr Çavli'nin ise 4.000 süvarisi mevcuttu. Haleb Selçuklu meliki Ridvan ve bir grup askeri de Emîr Çavli'ya katilmisti. Kaynaklarin ifadesine göre Çavli'nin askerleri daha mert ve daha cesurdu. Çavli Sultan Kiliç Arslan'a bagli emîrlerin birlikleriyle ayrilip gittiklerini görünce takviye kuvvetleri gelmeden hemen hücuma geçmeyi düsündü. 9 Sevval 500 (3 Haziran 1107) tarihinde meydana gelen savasta Sultan Kiliç Arslan olaganüstü bir cesaret göstermis ve düsman üzerine bizzat kendisi yürümüstür. Çavli'nin sancaktarinin kolunu kesmis, hatta bizzat Çavli'ya yetisip kiliç sallamis, fakat Çavli zirhli oldugundan ona bir zarar verememisti. Bu sirada Çavli'nin ordusu taarruza geçip Kiliç Arslan'a bagli kuvvetleri bozguna ugratti ve agirliklarini yagmaladi. Kiliç Arslan askerlerinin maglup oldugunu görünce kendisine karsi saltanat davasina giristigi Büyük Selçuklu hükümdari sultan Muhammed Tapar'in eline esir düsmekten korktu ve onlara ok yagdirarak atini Habur nehrine sürdü. Ati ve kendisi zirhli oldugundan ve arkadan da sandallarla devamli ok yagdirildigindan nehri geçmeyip boguldu. Cesedi birkaç gün sonra Habur'a bagli Semsâniyye köyünde bulundu. Cenaze önce burada defnedildiyse de daha sonra Meyyâfarikîn'e (Silvan) götürüldü (Temmuz 1107).

Sultan Kiliç Arslan'in atabegi Mehmed Meyyafarikîn'de onun için Kubbeetü's-Sultan adiyla meshur bir türbe yaptirdi. Sultan Kiliç Arslan'in oglu Mesud 1143-1144 yillarinda cenazeyi Konya'ya götürmek istedi, sultanin tabutu bu maksatla Âmid'e getirildiyse de Gürcülerin Islâm topraklarina saldirmalari dolayisiyla bu mesele ile ilgilenemeyip cenazeyi tekrar Meyyafarikîn'deki türbeye naklettirdi. Kiliç Arslan'in kahramanca çarpismasina ragmen feci bir sekilde ölmesi Türkler arasinda unutulmaz acilar birakti. Ibnü'l-Esîr: "Bazi ölüm olaylari Araplar arasinda nasil meshur ise Kiliç Arslan'in ölümü de Türkler arasinda öyle meshurdu" diyor. Hatta bu olayin Osmanli hanedaninin mensup oldugu Kayi boyunun hafizasinda derin izler biraktigi ve Süleymansah'in Firat'ta bogulmasiyla karistirildigi görülmektedir. Hristiyan tarihçilerden Willermus da Kiliç Arslan'i çok cesur, ileri görüslü ve mahir bir kumandan olarak tanitir. Gerçekten de Kiliç Arslan Anadolu'ya geldiginde bir yandan bagimsizlik sevdasinda olan Türkmen beylerini Anadolu Selçuklu devletinin semsiyesi altinda toplamak, bir yandan Bizans imparatorlugu diger taraftan da Haçlilarla ugrasmak zorunda kalmisti.

Kiliç Arslan Haçlilarin Anadolu'dan geçmesine mani olamadiysa da daha sonra gelen birliklere Anadolu'yu mezar yaparak devletin varligini korumayi basarmistir. Kiliç Arslan halk ve askerleri tarafindan çok sevilen adil bir hükümdardi. Hayirsever oldugu için ölümüne sadece müslümanlar degil hristiyanlar da üzülmüslerdir. Çagdas Ermeni tarihçisi Urfali Mateos onun çok âlicenap ve hayirsever bir insan oldugunu, ölümünde hristiyanlarin da yas tuttugunu söyler.

KILIÇ ARSLAN'DAN SONRA ANADOLU SELÇUKLU DEVLETI

Türk-Islâm tarihi için büyük bir istikbal vaad eden Anadolu Selçuklu sultani Kiliç Arslan'in genç yasta ölümü, ogullari arasinda Danismendliler'in de müdahale ettigi taht kavgalarina sebep oldugu gibi bunu firsat bilen Bizans'in da Anadolu topraklarini geri alabilmek için harekete geçmesine müsait bir zemin hazirladi. Kiliç Arslan'in ölümü Anadolu Selçuklularini Süleymansah'in ölümüyle ortaya çikan buhranlardan daha büyük karisikliklara sürükledi. Onun ölümü bütün dogu dünyasini etkiledigi gibi Bizans'i da Bohemund'un Balkanlar'dan saldirmaga hazirladigi sirada muhtemel bir tehlikeden kurtarmis oluyordu. Öte yandan kudretli hükümdarin vefati Büyük Selçuklular'in Iran'da uzun bir süre daha tutunmalarini saglamakla beraber müslüman Suriye'yi kendisini birlestirmeye muktedir yegâne kuvvetten de mahrum birakiyordu. Bu tarihten itibaren Bizans, Haçli ve Ermenilerle birçok cephede birden savasmak zorunda birakilan Anadolu Türkleri bir ölüm-kalim mücadelesine gireceklerdir.

Kiliç Arslan'in ölümü üzerine Emîr Bozmis tarafindan Malatya'ya götürülen oglu Tugrul Arslan'in annesi Ayse Hatun, nüfuzlu bazi Türk emîrleriyle evlenerek sehri elinde tutmaya çalisiyordu. Önce Il-Arslan adli bir emîrle evlenen Ayse Hatun daha sonra onu tevkif ettirerek devrin meshur ve kahraman emîrlerinden Belek Gazi ile de evlendi ve onu ogluna atabeg tayin etti.

Öte yandan sultan Kiliç Arslan'in Konya'daki nâibi durumunda olan Kayseri Emîri Hasan, Sultan Muhammed Tapar ile iyi iliskiler içindeydi. Sultan Muhammed Tapar kendisini metbu taniyacagina dair sadakat yemini aldigi Sahinsah'i muhtemelen Emîr Hasan'in da tesvik ve yardimlariyla 1109 yilinda serbest birakti. Veya o Ibnü'l-Kalânisî (s. 158)'nin dedigi gibi 503 yili baslarinda (1109) ordugâhtan kaçarak gelip Konya'da Selçuklularin basina geçti. Sahinsah Konya'da idareyi ele aldiktan sonra Emîr Hasan ile birlikte Bizans sinirlarina basarili taarruzlarda bulundu. Bu seferin basariya ulasmasindan Sultan Muhammed Tapar'in gönderdigi ileri sürülen yardimlarin da büyük rolü oldugu söylenebilir. Ancak bu yardimlarin hangi yolla ve nasil gerçeklestirildigini bilmiyoruz. Deguignes, Albertus ve Anna Comnena'ya istinaden (s. 59 vd.) Rumlarin Anadolu'da Türklerden üstün duruma gelmeleri üzerine Muhammed Tapar'in Emîr Mevdûd'u buraya gönderdigini ve bu ordunun Stamirie sehrini muhasara, zabt ve yagma ettigini, daha sonra da Kudüs'ü ziyaretten dönen hristiyan hacilari öldürdügü, bir kismini da esir aldigini söyler. Sayet bu hadise dogruysa bunu Büyük Selçuklu sultanlarinin Anadolu'ya yaptiklari son müdahale olarak kaydedebiliriz. Büyük Selçuklu ordularinin Suriye'de haçlilara karsi baslattigi cihad ile ayni devreye rastlayan bu harekât Büyük Selçuluklar ile Anadolu Selçuklularini müsterek düsmana karsi müttefik hale getirmisti. Ancak bu ittifak ve karsi taarruza ragmen Türklerin Anadolu içlerine dogru geri çekilmelerine engel olunamadi. Sahinsah taarruz halindeki Bizans'a karsi Alasehir üzerine bir ordu gönderdi. Fakat sehrin valisi Konstantin Gabras, Efes civarinda onlari maglub etti. Bunun üzerine Sahinsah, imparatora elçi göndererek sulh teklifinde bulundu. Imparator da kabul etti ve iki taraf arasinda bir anlasma imzalandi.

Sultan Muhammed Tapar'in 504/1110-1111 tarihinde haçlilara karsi Imparator Alexios ile bir anlasma yapmasi Türkler ile Bizans arasindaki eski düsmanliklari tamamen ortadan kaldirmamisti. Nitekim 1113 yilinda Anadoolu Selçuklu sultani Sahinsah'in Emîr Monolug (Monolycus) ve Emîr Muhammed gibi bazi kumandanlariyla beraber Bizans'in Ege bölgesindeki topraklarina taarruz ettigini görüyoruz. Dönüste Kütahya önlerinde Imparator Alexios tarafindan pusuya düsürülerek maglûp edilmelerine ragmen Bizans, 1116 yilinda Emîr Monolug'un yeni bir sefere çikmasina engel olamadi. Ancak Alexios bundan sonra Antakya princepsi Roger ile anlasmak suretiyle Türklere karsi takib ettigi politikayi degistirdi ve onlar üzerine daha siddetli saldirilar tertip etmeye basladi. Bunun üzerine kardesi Mesud'un saltanati ele geçirmek üzere isyan ettigini haber alan Anadolu Selçuklu sultani Sahinsah ve Emîr Monolug imparatora basvurarak sulh istemek zorunda kaldilar. Alexios Komnenos'un Afyonkarahisar'daki ordugâhina giderek Bizans lehine bazi sartlari muhtevi bir anlasmayi imza ettiler. Anna Comnena'ya göre (s. 405) bu anlasmayla Türkler ülkelerini adeta imparatorun rizasiyla ellerinde tutar bir hale getirilmek isteniyordu. Böylece Türkler Bizans sinirlarini zorlamayacaklar ve Bati Anadolu güvence altina alinmis olacakti.

Konya Selçuklu tahtini ele geçirmek üzere harekete geçen ve Emîr Gazi'nin kiziyla evlenerek Danismendliler'in de destegini elde eden Mesud, Afyonkarahisar'da imparatorla sözkonusu anlasmayi imzaladiktan sonra ihttiyatsiz bir sekilde dönmekte olan kardesi Sahinsah'a saldirdi. Halbuki Imparator ona Mesud'un isyani bastirilincaya kadar beklemesini tavsiye etmisti. Sahinsah'in bir süre önce öldürdügü Emir Hasan'in oglu Gazi babasinin intikamini almak için bizzat Sahinsah'a hücum etti. Fakat Sultan onu bertaraf etti ve Imparatora iltica etmek üzere geri kaçti. Ancak Mesud'un askerleri Aksehir yakinlarindaki bir kalede ona yetistiler ve yakalayip gözlerine mil çektiler (1116). Mesud kardesinin yerine Konya'da tahta çikti. O Konya'ya münhasir kalan hakimiyetini kayinpederi Emir Gazi'nin himayesinde sürdürüyordu ki bu Anadolu'da üstünlügün yeniden Danismendliler'e geçtigini gösterir. Daha sonra kardesi Sahinsah'in tamamen kör olmadigini ögrenen Mesud basina yeni gaileler açmasindan endise ederek onu yay kirisiyle bogdurarak öldürttü. Süryani Mikhail ise Mesud'un daha önce kardesi Sahinsah tarafindan hapsedildigini, Sahinsah'in imparator ile görüsmek üzere Mesud'u hapisten çikardigini ve Danismendli Emîr Gazi'nin yanina götürüp onu sultan ilân ettiklerini ve Istanbul'dan (aslinda Afyonkarahisar'dan) dönmekte olan Sahinsah'i pusuya düsürüp gözlerine mil çektiklerini anlatir. Bar Hebraeus ise Muhammed Tapar'in Meliksah (Sahinsah)'i Malatya'ya gönderdigini, onun küçük kardesi Tugrul Arslan'i azlettikten sonra diger iki kardesi Mesud ve Arab'i da hapsettigini, burada yillarca kalan Meliksah (Sahinsah)'in Danismend oglu tarafindan rahatsiz edilmesi üzerine Imparator Alexios'dan yardim istemek üzere yanina gittigini ve Meliksah (Sahinsah)'in pek çok altin ve hediye ile dönerken yolda Danismend oglu tarafindan pusuya düsürülerek gözlerinin kör edildigini, bunun üzerine Malatya'daki emîrlerin de Mesud'u hapisten çikardiklarini, onu ve kardeslerini Malatya'da birakip Konya'ya giderek burayi baskent yaptigini söyleyerek Mesud'un saltanati ele geçirmesinde Danismend oglu Emir Gazi'nin önemli rol oynadigini ortaya koymaktadir. Ancak O, Sahinsah'in 1109'dan 1116'ya kadar Konya Selçuklu tahtini isgal ettiginden habersiz gibidir. Sibt ise Sultan Kiliç Arslan'in Musul'da biraktigi oglunun Mesud oldugunu, onun 503'e (1109) kadar Sultan Muhammed Tapar'in yaninda mahbus kaldigini ve sonra kaçarak Malatya'ya geldigini ve Anadolu'ya hakim oldugunu söyler. Mesud'un da diger kardesleri gibi babasinin yaninda bulunmasi ve onun ölümünden sonra Sultan Muhammed Tapar'in yanina gönderilmis olmasi gayet tabiidir. Ancak Kiliç Arslan'dan sonra Anadolu Selçuklu tahtina önce Sahinsah'in sonra da Mesud'un geçtigini kabul etmek gerekir. Zira gerek Anna Comnena ve gerekse yukarida sözünü ettigimiz diger kaynaklar bu görüsü teyid eder mahiyettedir.

11 Mart 2007 Pazar

Selâhaddin Eyyûbî’nin Ölümü ve Vasiyeti

1187’deki Hıttin Zaferi’nde Haçlıları târumar edip Kudüs’ü yeniden fetheden, Şark’ın en sevgili efsane sultanı, Selâhaddin Eyyûbî, 1193’te 56 yaşında iken Şam’da vefat etmişti.

Ölüm döşeğindeyken, emri gereğince şehre dağılan münâdiler, mızrağa geçirilmiş kefenini göstererek şu ibret yüklü sözü haykırmışlardı:

“Ey ahâli!.. Bilin ki, Şarkın hâkimi Sultan Selâhaddin ölmek üzeredir. Ahirete ancak şu bez parçasını götürebilecektir. Öyleyse, Allah’a kullukta gevşeklik göstermeyin!..”

Vasiyeti sorulduğunda da, kelimesi kelimesine şu kısa beyanda bulunmuştu:

“Vasiyetim, ümmetin saâdet ve huzurunu dilemekten başka bir şey değildir.”

Şanlı İslâm Mücâhidi vefat ettiğinde ise, yanındaki komutanlardan Mahmut Han, elinde tuttuğu kılıcı havaya kaldırıp şöyle bağırmıştı:

“Ey Cemaat-i Müslimîn! İşte hükümdarınızın bütün serveti bu kılıçtan ibârettir

25 Şubat 2007 Pazar

KUDÜS'ÜN KUTSAL ALANINDA ÇATIŞMA

İsrail'in Haremüşşerif yakınındaki hafriyat çalışmasını protesto eden yüzlerce Filistinli ile İsrail polisi arasında çatışma çıktı.


Haremüşşerif İslam'ın üçüncü en kutsal alanı olarak kabul ediliyor

Güvenlik güçlerinin protestocuları dağıtmak için plastik mermi ve gözyaşartıcı gaz kullandığı, Filistinli göstericilerin de buna taş atarak yanıt verdiği bildiriliyor.

Bazı Filistinlilerin El Aksa camisi içinde barikat kurdukları da gelen haberler arasında.

Filistinliler Haremüşşerif yakınındaki hafriyat çalışmalarının durdurulmasını istiyor.

Bu çalışmalar, El Aksa camisinin de içinde bulunduğu kutsal bölgeye yeni bir yürüme yolu inşa edilmesini hedefliyor.

Filistinliler inşaat çalışmaları sırasında Haremüşşerif'in temellerinin tahrip olabileceğini düşünüyor.

Müslüman dini liderler inşaat faaliyetlerine muhalefetlerini dile getirmek için Cuma gününü "tepki günü" olarak ilan ettiler.

İsrail yetkilileri ise inşaat çalışmalarının Haremüşşerif'in korunması için gerekli olduğunu savunuyor ve alanda yapısal bir tahribat olmayacağı konusunda güvence veriyor.

Müslümanlar tarafından İslam'ın üçüncü en kutsal alanı olarak kabul edilen Haremüşşerif, Yahudiler tarafından da, birinci ve ikinci Yahudi tapınaklarının burada olması nedeniyle kutsal sayılıyor.

İsrail polisi bugünkü çatışmalarda 17 gösterici ile 15 polisin yaralandığını bildirdi.

BBC'nin Kudüs'teki muhabiri Matthew Price, şu sırada Filistinlilerle polis arasında çıkan çatışmaların küçük çaplı olmasına rağmen, Haremüşşerif'in son derece hassas bir alan olması nedeniyle, yaşanan gerginliğin bölgede daha büyük şiddet olaylarının fitilini yakacak potansiyele sahip olduğuna işaret ediyor.

Hafriyat çalışmalarının geçtiğimiz Salı günü başlaması ardından, Filistinlilerin protestolarının yanısıra, Arap ülkelerinden de çalışmaların durdurulması çağrısı gelmişti.

21 Aralık 2006 Perşembe

Filistin'deki İslâmi Hareketin Gelişme Süreci ve Bugün Geldiği Nokta



Giriş
Filistin'deki İslâmi hareketin kökleri oldukça derinlere dayanır. Bu, Hz. Ömer (r.a.) tarafından fethedildikten sonra, haçlı işgali dönemi dışında, İngilizlerin o toprakları ele geçirmesine kadar Filistin topraklarına sürekli İslâmi havanın hâkim olmasının doğal bir sonucudur. İngiliz işgaline ve onun gölgesinde güç kazanan siyonist teröre karşı mücadele edenler de hep İslâmi anlayış sahipleri olmuşlardır. İsrail işgal devletinin kurulmasından sonra İslâmi hareket idare noktalarını ve mücadele karargâhlarını siyonistlerin ele geçirdiği toprakların dışına taşımak zorunda bırakıldı. Bunda Arap ordularının siyonist işgalcilerin hareket imkânlarını artırıp mücâhitlerin harekât alanlarını daraltmalarının önemli rolü oldu.
Filistin'de 1948 sonrasında yeniden filizlenen İslâmi hareketin tohumları Mısır'da Hasan el-Bennâ'nın kurmuş olduğu Müslüman Kardeşler hareketi tarafından atılmıştır. İmam Hasan el-Bennâ, 1948'de siyonist işgalcilerin çıkardığı savaşta Filistinli Müslümanların yanında çarpışmaları üzere bazı gençlerini cepheye gönderdi. Müslüman Kardeşler'e mensup gençler bu savaşta birkaç cephede cihad ettiler. İmam el-Bennâ bunun dışında Filistin'e tebliğ yapmaları üzere de bazı gençleri gönderdi. Hasan el-Bennâ'nın gönderdiği gençler, Filistinli gençleri çeşitli askeri kamplarda eğittiler ve bu gençler daha sonra Filistin'deki İslâmi hareketin çekirdeğini oluşturdular.
Bunun yanı sıra Filistin'de daha önce İngiliz işgali döneminde yürütülen cihadın ve İslâmi eğitim çalışmalarının da 1948 sonrası İslâmi hareketinin oluşmasında önemli rolü olmuştur.
Filistin halkı arasında İslâmi uyanışın hızlanması ve gençliğin daha çok İslâm'a yönelmesiyle İslâmi hareket halk tabanında önemli bir güç elde etmiştir. Buna paralel olarak İslâmi hareketin işgal karşısında etkinlik göstermesiyle birlikte bağımsızlık yanlısı gençlerin bu harekete ilgi ve yakınlıkları arttı.
İşgal altındaki topraklarda 1981'de ortaya çıkarılan "Cihad Ailesi" İslâmi harekete mensuptu. Yine 1984'te Gazze bölgesinde ele geçirilen ve Şeyh Ahmed Yasin'le bazı arkadaşlarının hapse atılmalarına yol açan silahlar bu hareket mensuplarına aitti. Bütün bunlar İslâmi hareketin gittikçe güçlendiğine ve yayıldığına işaret ediyordu. İslâmi hareketle ilgili olarak, İsrail istihbaratının hazırladığı raporlarda bu hareket mensuplarının eylemlerini süratle, dikkatlice ve başarıyla gerçekleştirdikleri, İsrail istihbarat elemanlarının harekete ait hücreleri kolay kolay tespit edemediği ifade ediliyordu.
İslâmi hareket çalışmalarını, hayır kurumları, öğrenci dernekleri, sağlık kuruluşları, yardım kurumları, zekât komiteleri vs. gibi çeşitli sosyal kurumlar vasıtasıyla da sürdürdü. Bu sosyal kurumlar verdikleri sosyal hizmetlerin yanı sıra aynı zamanda halkı İslâmi yönden şuurlandırmaya çalışıyorlardı. Bunun yanı sıra bu hareketin hareket ve eğitim merkezleri genellikle camiler ve mescitler olmuştur. Bu yolla camiler ve mescitler aynı zamanda asıl fonksiyonuna kavuşturulmuş oluyordu.
Bunun yanı sıra üniversitelerde de özellikle seksenli yıllarda İslâmi hareket gittikçe güçlenmeye ve etkisini göstermeye başladı. Gazze'deki Gazze İslâm Üniversitesi, bu hareketin bir kalesi haline geldi. Batı Yaka üniversitelerinden el-Halil Üniversitesi'nde en güçlü hareket İslâmi hareketti. Beir Zeit, Necâh ve Beyt Laham üniversitelerinde ise tedrici bir şekilde güçlenmiştir.
İslâmi hareket söz konusu üniversitelerdeki faaliyetlerinin yanı sıra çeşitli özel okullar açarak da eğitim alanında ağırlığını hissettirmeye çalışmıştır.
İntifadayla Yıldızı Parlayan İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)
Kuruluşunu Hazırlayan Etkenler
Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS), genelde 1948'deki ilk felaketin ve özelde Haziran 1967 yenilgisinin ardından Filistin halkının içine düştüğü durumun ve şartların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu hareketin ortaya çıkmasına vesile olan etkenleri iki eksende değerlendirmek mümkündür: a) 1987 yılına kadarki Filistin meselesiyle bağlantılı siyasi gelişmeler b) Filistin'deki İslâmi uyanışın gelişmesi ve bunun seksenli yılların ortasından buyana geldiği nokta.
a.Filistin Meselesiyle Bağlantılı Siyâsi Gelişmeler Ekseni: Filistin halkı, kendisine göre bir ölüm kalım meselesi veya Müslümanlarla siyonistler arasında süre giden bir uygarlık mücadelesi anlamı taşıyan davasının 1948 felâketinden sonra sadece bir mültecilerler meselesine, 1967 yenilgisinden sonra da düşman saldırılarının geride bıraktığı izleri silme, karşılığında da Filistin topraklarının üçte ikisinden taviz verme oyununa dönüştüğünü görmeye başladı. Bu durum Filistin halkını davasına dört elle sarılmaya yöneltti. Bunun sonucunda da Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve çeşitli halk direniş grupları ortaya çıktı.
Ancak Filistin Kurtuluş Örgütü'nde kendini gösteren ve şekillenen Filistin devrimi programı seksenli yıllarda içten ve dıştan birtakım yıpranmalara ve bozulmalara maruz kaldı. Bu durum söz konusu programın zayıf ve etkisiz hâle gelmesine sebep oldu. Yetmişli yıllarda Filistin Milli Misakı'nın üzerinde durduğu çözümlerin dışında da birtakım orta çözümlerin kabul edilmesini mümkün gören çeşitli değerlendirmeler ortaya konmuştu. Bu değerlendirmeler özellikle Camp David anlaşmasının imzalanmasından, ardından siyonist yönetimin Güney Lübnan'ı ve 1982'de de Beyrut'u işgal etmesinden sonra Filistin tarafının açık önerileri şeklini aldı. 1982 işgali 1967 yenilgisinden sonra Arap kavmi için en yüz karası olay olmuştu. Filistin'in içindeki tarihi direnişe rağmen, söz konusu olayda bir Arap başkenti (Beyrut), Araplar tarafından gelen hiçbir gerçek fiili tepkiyle karşılaşılmadan üç ay süreyle işgal altında tutulmuştu. Bu olayın sonucu Filistin Kurtuluş Örgütü'nün zayıf düşürülmesi ve Lübnan'dan çıkarılması oldu. Bu sonuç örgüt içindeki siyâsi çözüm yanlılarının daha da güçlenmelerine yol açtı.
Ödün vererek siyâsi çözüm bulma önerileri iki tehlikeli şart içeriyordu. Filistin halkı bu şartları, Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçekleştirilen fethin verdiği ruhla başlattığı cihadının başlangıcından bugüne kadar sürekli reddetmişti. Bu iki şart da şunlardı:
-Siyonist hâkimiyeti ve onun Filistin toprakları üzerindeki varlık hakkını resmen tanımak,
-Filistin topraklarının bir kısmından hatta büyük bir kısmından ödün vermek.
Bu şartlar ve onlara dayalı öneriler FKÖ'nün ileri gelenlerince kabul görünce silahlı mücadele stratejisi de gerilemeye başladı. Buna paralel olarak Arap dünyasının Filistin davasına verdiği önem de azaldı. Artık bu dava da diğer rutin meseleler gibi sadece uluslararası toplantıların ve sempozyumların gündem dosyalarına konan bir mesele haline geldi.
İran-Irak Savaşı'nın patlak vermesinden sonra gerek uluslararası platformda ve gerekse Arap dünyasında Filistin meselesi ikinci derecedeki meseleler durumuna düştü. Buna paralel olarak siyonist yönetimin politikası daha güçlü ve etkili bir hale gelmeye başladı. Siyonist yönetim artık kendini biraz daha yüksekte görmeye başladı. 1981'de ABD ile İsrail arasında imzalanan stratejik yardımlaşma anlaşmasının ardından ABD'nin bu ülkeye yardım ve desteğinin artmasıyla birlikte İsrail daha da ileri gitti. Söz konusu anlaşmada Golan tepelerinin ilhak edildiğinin açıklanması ve Irak'ın nükleer santrallerinin bombalanması da karara bağlanmıştı.
Uluslararası alanda ABD etki alanını genişletme ve yaptırım gücünü artırma konusunda hayli ilerleme kaydetmiş ve Sovyetler Birliği'ni epey geride bırakmıştı.
b.İslâmi Uyanış Ekseni: Diğer Arap topraklarında olduğu gibi Filistin'de de İslâmi uyanışın hızlı bir şekilde geliştiği ve yayıldığı gözlendi. Bu durum İslâmi hareketin hem fikri hem de örgütsel açıdan güçlenmesine ve gelişmesine imkân sağladı. Bu gelişme hem 1948'de işgal edilmiş olan topraklarda hem de Gazze ve Batı Yaka bölgelerinde gerçekleşti.
Filistin'deki İslâmi akım iki sebebe dayanan ciddi bir olumsuzlukla karşı karşıya olduğunu anlamaya başladı. Bu olumsuzluğun kaynağını oluşturan iki sebep de şunlardı:
Birincisi: Filistin meselesinin Arap ülkelerinin öncelikli konular listesinin en altına düşmesi.
İkincisi: Filistin devriminin programında işgal son buluncaya kadar silahlı mücadelenin yerini, Filistin halkına zorla kabul ettirilecek siyâsi bir çözüm arayışının alması.
İşte bu iki geri adımın ve siyonist işgalin Filistin halkına lâyık gördüğü baskıcı, gaddar uygulamaların etkisiyle, dışarıda değil de Filistin toprakları içinde yaşayan Filistin halkı arasındaki direniş hamurunun da olgunlaşmasıyla birlikte Filistin için cihad anlayışına dayalı İslâmi bir programın ortaya konması zorunluydu. Bunun ilk tohumları da 1981'de oluşturulan Cihad Ailesi, 1983'te Şeyh Ahmed Yasin'in oluşturduğu cemaat ve daha başka oluşumlarla atılmış oldu.
1987'de Filistin'in kurtuluşu için yeni ilkeler üzerine yeni bir program ortaya koymak için şartlar oluşmuştu. Böylece kuruluşunda, Filistin'deki Müslüman Kardeşler cemaatinin özel bir rolü olan Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS) ortaya çıktı.
HAMAS'ın Oluşumu
Filistin halkındaki genel şuurun ve Filistin'de ortaya çıkan İslâmi akımın özel şuurunun, ilk temelleri seksenli yılların başından itibaren atılmaya başlanan Filistin İslâmi Direniş Hareketi'nin programının şekillenmesine katkısı olmuştur. Bu katkının sayesinde direniş kollarının oluşturulması imkânı doğduğu gibi, 1986'dan itibaren siyonist işgale karşı toplu direniş hareketine başlamak için pratik hazırlıkların yapılmasıyla birlikte İslâmi akımın halk tabanı da oluşmaya başlamıştır. Necâh, Beir Zeit üniversitelerinde ve Gazze İslâm Üniversitesi'nde siyonist işgale karşı gerçekleştirilen öğrenci hareketlerinin, işgale karşı geniş çaplı bir halk direnişinin ortaya çıkması için şartların oluşmasında katkısı olmuştur. Özellikle işgal yönetiminin zâlim tutumları, baskıcı uygulamaları, halkı ezmeyi amaçlayan metotları kitlelerdeki tepkinin, işgale karşı durma yönündeki cesaretin artmasına ve direniş ruhunun güçlenmesine yol açmıştır.
Cibâliyâ'da bir siyonistin kamyonetiyle Filistinli işçilerin arasına girerek dört kişinin şehid edilmesine yol açmasıyla patlak veren olaylar Filistin halkının yeni bir cihad dönemine girdiğinin ilanı anlamı taşıyordu. Bu olaydan sonra halkın direnişine öncülük eden ilk hareket Filistin İslâmi Direniş Hareketi olmuştur. 14 Aralık 1987 tarihinde, Filistin halkının baskıcı siyonist işgalciler karşısındaki cihadında yeni bir dönemin başladığı duyuruldu. Bu da intifada olarak adlandırılan kutsal halk hareketi dönemiydi.
İntifadanın ikinci ayından itibaren Hareket periyodik bir şekilde halk kitlelerine hitab eden ve halk direnişini yönlendiren, direnişi sürdürenler için belirli programlar ortaya koyan bildiriler yayınlamaya başladı. Hareket bir yandan da siyonist düşman karşısında sürdürülmesi gereken mücadelenin mahiyetiyle ilgili görüşlerini ve Filistin'in çeşitli ulusal meseleleriyle ilgili siyâsetlerini ve tutumlarını ortaya koyan bildiriler yayınlamaya başladı.
İşgal Yönetiminin HAMAS Karşısındaki Tutumu
HAMAS'ın etkili bir şekilde ortaya çıkması siyonist düşmanı son derece rahatsız etti. Dolayısıyla siyonist istihbarat örgütleri HAMAS'ın faaliyetlerini ve liderlerini gözetlemek amacıyla bütün organlarını harekete geçirdiler. İşgal yönetimi Ağustos 1988'den itibaren kalabalık halk kitlelerinin HAMAS hareketinin boykot çağrılarına uyduğunu ve Hareketin bir misakının yayınlandığını görünce birbirini izleyen tutuklama kampanyaları başlattı. Bu tutuklamalar o tarihten itibaren Hareketin mensuplarını ve destekçilerini hedef alıyordu.
Bu harekete karşı ilk geniş çaplı tutuklama kampanyası Mayıs 1989'da başlatıldı. Bu kampanyada Hareketin kurucu önderi ve sembolü durumundaki Şeyh Ahmed Yâsin de tutuklandı. Ancak bu baskı uygulamaları HAMAS'ın başlattığı mücadeleyi durduramadı. Aksine zaman içerisinde hareketin direniş metotları gelişti. 1989 kışından itibaren siyonist askerlerin rehin alınması ve işgal kuvvetlerinin askerlerine bıçakla saldırılar düzenlenmesi de direniş eylemleri arasına girdi. Aralık 1990'dan itibaren büyük bir tutuklama kampanyası daha başlatıldı. İşgal kuvvetleri bu tarihte hareketin ileri gelenlerinden ve liderlerinden dört kişiyi sınır dışı etti. Ayrıca sadece bu harekete mensup olmayı bile ağır cezalarla cezalandırılmayı gerektiren suç saymaya başladı.
Silahlı Mücadelenin Başlatılması
HAMAS, 1991 sonunda İzzettin Kassam Birlikleri adıyla askeri kanadını kurduğunu açıklamasıyla birlikte yeni bir tutum içine girdi. Bu gelişmenin ardından düşmana ağır kayıplar verdiren çeşitli askeri eylemler gerçekleştirmeye başladı. Üstelik düşman, eylemleri gerçekleştiren mücahitlerin üslendiği yerleri belirleyemiyordu.
Tolidano operasyonundan sonra siyonist yönetim HAMAS'a karşı son derece insafsız bir tutuklama kampanyası başlattı. Rabin, bu hareketi cezalandırmak amacıyla HAMAS'ın ileri gelenlerinden 415 kişiyi sürgün etme kararı aldı. Bu, ilk toplu sürgün kararı oluyordu.
HAMAS'ın Siyâsi Kimliği
Filistin İslâmi Direniş Hareketi, Filistin topraklarının tamamının kurtuluşu için mücadele eden ve kurtuluşun gerçekleşmesi için tek yol olarak cihadı gören bir halk hareketidir. Temel dayanak olarak İslâm'ın ilkelerine ve fıkhi esaslarına dayandığını bildirmiştir. Bir parti örgütü veya dar tabanlı bir grup çalışması değil, geniş tabanlı bir halk hareketidir.
Mücadeleye Bakışı
HAMAS Filistin'deki Müslümanlarla ve genelde Araplarla siyonistler arasındaki mücadelenin bir uygarlık ve varlık mücadelesi olduğuna inanmaktadır. Ona göre bu mücadeleyi hazırlayan sebepler ortadan kalkmadan bu mücadelenin son bulması mümkün değildir. Sebeplerin başta geleni ise siyonistlerin Filistin topraklarına yerleştirilmesidir. HAMAS siyonistlerin bölgeyi vatan edinme çabalarının önüne geçmenin ancak geniş çaplı bir cihadla mümkün olabileceğine ve silahlı mücadelenin de bu cihadın temel unsuru olduğuna inanmaktadır.
HAMAS siyonist düşman karşısında verilecek mücadeleyi yönetmenin en güzel yolunun kalabalık halk kitlelerini cihad bayrağını taşımaya, mümkün olan her yolla siyonist varlığa karşı savaşmaya yöneltmek, özelde Arap toplumlarını ve genelde bütün İslâm ümmetini ayağa kaldırmak suretiyle düşmana karşı topluca mücadele edilmesi için gereken şartları oluşturmak, mücadele ateşini her zaman alevli tutmak, mevcut enerjileri harekete geçirmek ve devreye sokmak suretiyle kuvvet üstünlüğü için gereken sebeplere başvurmak, hareket ve siyâsi karar birliği sağlamak olduğu görüşündedir. Ona göre, Filistin'in kutsallığına ve onun İslâm'daki yerine inanarak, siyonistlerin Filistin'le ilgili projelerinin tehlikesini kavrayarak bu belirtilenler gerçekleşinceye kadar çaba harcamak gerekir. HAMAS Filistin toprağının en ufak bir parçasından bile taviz verilmesinin veya onun üzerindeki siyonist işgali meşru görmenin caiz olmadığına, Filistin halkının ve onların dışındaki tüm Müslümanların, siyonistleri geldikleri gibi Filistin'den çıkmaya zorlamak için savaşmak üzere gerekli hazırlıkları yapmalarının gerektiğine inanmaktadır.
Genel Stratejisi
HAMAS, siyonist işgalciler karşısında vereceği mücadelesinde izleyeceği stratejinin genel özelliklerini şu şekilde belirlemiştir:
1.Siyonistlerin Filistin'e yerleşme çabalarında ilk hedef Filistin halkıdır. Dolayısıyla işgalciler karşısında verilecek mücadelede en ağır yük de bu halkın üzerindedir. Bu itibarla gasbedici düşman karşısındaki direniş ve mücadele için bu halkın sahip olduğu gücü öncelikle devreye sokmak gerekir.
2.Düşmana karşı direniş alanı Filistin'dir. Diğer İslâm toprakları ise Filistin'deki halka yardım ve destek alanlarıdır. Özellikle bu alanlardan verilecek yardım ve desteklerin siyasi alanda, iletişim alanında ve mali alanda yoğunlaşması gerekir. Siyonist düşmana karşı verilecek fiili mücadelenin ise çağlar boyunca şehitlerin temiz kanlarıyla sulanmış olan kutsal Filistin topraklarında yürütülmesi gerekir.
3.Filistin'de düşmana karşı verilecek mücadelenin ve direnişin zafere ve o toprakların kurtarılmasına kadar sürmesi gerekir. Düşman karşısındaki direnişte yapılabilecek en üstün şey ise Allah yolunda cihaddır.
4.Siyasi çalışma siyonist düşman karşısında yürütülecek mücadele tarzlarından biridir. Bu çalışmanın amacı da Filistin halkının siyonist düşman karşısındaki cihad ve direnişine destek sağlamak, onun ve bütün Müslüman halkların güçlerini Filistin davasına destek için devreye sokmak, Müslümanları Filistin halkının haklarını savunmaları ve haklı davasını dünya kamuoyunun önüne koymaları için harekete geçirmektir.
Genel Görüş ve Tavırları
1.HAMAS, değişik görüş ve düşüncelerle, siyonist işgal karşısındaki ulusal Filistin direnişinin faaliyet alanının genişlediğine inanmaktadır. Aynı şekilde buradaki ulusal faaliyetlerde birliği sağlamanın bütün grupların, güçlerin ve çalışanların gerçekleştirmesi gereken bir amaç olduğuna, bu amaca ulaşmak için çalışmak gerektiğine inanmaktadır.
2.Filistin alanında faaliyet yürüten bütün güçlerle, gruplarla ve çalışanlarla işbirliği ve organizasyon içine girmek için çaba harcamaktadır. Bu konuda: "Üzerinde görüş birliğine vardığımız konularda yardımlaşır, görüş ayrılığına düştüğümüz konularda ise birbirimizi mazur görürüz" ilkesini esas almaktadır.
3.Filistin'de ortak bir ulusal faaliyetin güçlendirilmesi için çaba harcamakta ve yürütülecek ortak faaliyetin uslubunun Filistin'in kurtarılması için çalışma ve siyonist düşmanın hâkimiyetini tanımama yahut ona Filistin'in hiçbir parçası üzerinde varlık hakkı vermeme ilkesine dayanmasının gerektiğini düşünmektedir.
4.Ulusal faaliyet alanındaki değerlendirmelerde ne kadar büyük görüş ayrılıkları ortaya çıksa da, kişisel görüşler ne kadar birbirinden farklı olsa da, hangi şartlarda ve hangi gerekçeyle olursa olsun, tartışmaları önlemenin veya görüş ayrılıklarını çözmenin zorunluluğuna yahut kendi görüş ve değerlendirmelerini kabul ettirmek için güç ve silah kullanma yoluna gidilmemesi gerektiğine inanmaktadır.
5.İslâmi cemaatleri ve faaliyet gruplarını birleştirmeye öncelik vermekte ve bu gruplar arasındaki ortak değerlerin ayrılmaya sebep olan etkenlerden çok daha fazla olduğuna inanmaktadır.
6.Filistin halkının haklarını, herhangi bir din, soy ve grup ayrımına gitmeden savunmaktadır. Filistin halkının toprağını ve vatanının kurtuluşunu savunurken değişik grup ve kollarıyla bu halkın tümünün hakkını kabul etmekte ve Müslümanlarıyla hıristiyanlarıyla Filistin halkının tek bir halk olduğuna inanmaktadır.
7.Siyasi meselelerdeki farklı tutumların ancak, Filistin halkının baskıcı siyonist işgalciler karşısındaki direniş ve mücadelesine destek vermeğe hazır olan taraflardan biriyle bağlantı kurulması ve yardımlaşılması yoluyla giderileceğine inanmaktadır.
8.İslâm ümmetinin birliğine inanmakta, bu birliğin sağlanması yolunda sarf edilen bütün çabaları desteklemektedir.
9.Dini inancına, ulusal kimliğine ve siyâsi yapısına bakmaksızın bütün yönetimlerle, siyasi partilerle ve uluslararası güçlerle diyalogun önemine inanmaktadır. Ona göre, bunlardan biriyle, Filistin halkının haklı davasına ve onun meşru haklarını elde etme çabasına destek olmak, yahut siyonist işgalcilerin tutumları, Filistin halkına reva gördüğü insanlık dışı baskı uygulamaları hakkında dünya kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla yardımlaşmaya girmek için herhangi bir engel söz konusu değildir.
10.Filistin halkının vatanıyla ve toprağıyla ilgili haklarını, vatanını işgalden kurtarıncaya kadar cihad ve kendi geleceğini belirleme gibi meşru haklarını elinden almadığı veya bu haklarına ters düşmediği sürece uluslararası örgütlerin ve heyetlerin Filistin davasıyla ilgili kararlarına saygı duyacağını bildirmektedir.
11.Siyonist işgale karşı mücadele alanını Filistin'den buranın dışında bir başka alana taşıma niyetinde olmadığını bildirmektedir.
12.Ülkeleri, uluslararası örgütleri ve heyetleri, uluslararası bağımsızlık hareketlerini Filistin halkının haklı davasının yanında yer almaya, siyonist işgalcilerin izlediği, her türlü uluslararası kanunlara, kurallara, insan haklarına aykırı baskı politikalarını kınamaya, Filistin toprakları ve Filistinlilerin kutsal değerleri üzerindeki haksız işgale son vermesi için siyonist yönetime baskı yapmaya çağırmaktadır.
Filistinlilere Yönelik Stratejisi
HAMAS, işgal kuvvetlerine karşı direnişe ve işgalci askerleri zor durumda bırakmaya önem verirken Filistinlilerin cephesinde de birliğin korunması için büyük çaba harcadı. Bu çabalarıyla, Filistinliler arasında fitne çıkarmayı, onları kendi aralarında bir kavgaya sürüklemeyi amaçlayan pek çok uğraşıyı boşa çıkardı.
Barış Görüşmeleri Karşısındaki Tavrı
FKÖ liderleri, 1991 Ekim'inde gerçekleştirilen Madrid Konferansı'yla birlikte, Filistin davası aleyhine bir temel üzere kurulan uzlaşmacılık yoluna girince HAMAS da bütün halk kitlelerini bu uzlaşmacı tutuma karşı tavır sergilemeye çağırdı. Bunun sonucunda on Filistinli grup arasında söz konusu tavıra karşı bir işbirliği anlaşması yapıldı. Arkasından Filistinli Güçler Birliği anlaşması sağlandı.
Siyâsi Çözüm Konusundaki Tutumu
HAMAS siyasi çözüm konusundaki tutumunu belirlerken iki etkene dayanmaktadır:
Birincisi: Siyonizmin kimliği, onun, kaynağını Tevrat, Telmud ve siyonist hareketin kurucularının yazılarından alan fikri arka planı hakkındaki bilgilere dayanan değerlendirmesi. Bu değerlendirmeye göre siyonistler vaadedilmiş topraklar hurafesine, kendilerinin Allah'ın seçilmiş halkı oldukları inancına, topraksız halk - halksız toprak ilkesine ve Büyük İsrail düşüncesine sıkıca sarılmaktadırlar. Bunun yanı sıra 1949 anlaşmasında, 1978'de imzalanan Camp David anlaşmasında, 1993'te FKÖ ile siyonist düşman arasında gerçekleştirilen ilkeler beyânında ve daha başka anlaşmalarda hileye başvurulduğuna ve siyonizmin gerçek yüzünün gizlendiğine inanmaktadır. Siyonist düşmanın siyâsi çözümler yoluyla, işgal ettiği toprakları genişletme ve oralara yerleşme planını gerçekleştirme yolunda yeni bir merhaleye giriş projesini devreye sokmak istediği inancındadır.
İkincisi: Kaynağı ne olursa ve ne gibi maddeler içerirse içersin siyâsi çözümün siyonist düşmana Filistin topraklarının çoğu üzerinde varlık hakkı tanıyacağı inancı. Böyle bir şeyse milyonlarca Filistinlinin yurtlarına geri dönmeleri imkânının tamamen ortadan kaldırılması; aynı zamanda Filistin topraklarının tamamı üzerinde Filistinlilerin kendi yaşayış tarzlarını belirleme, bağımsız devletlerini ve ulusal kurumlarını kurma haklarının bütünüyle ellerinden alınması anlamı taşıyacaktır. Buna yol açmak ise bütün uluslararası ve insani değerlere, ilkelere ve geleneklere aykırı olduğu gibi İslâm fıkhı açısından da yasak edilmiş fiiller arasına girer. Dolayısıyla böyle bir şeyi kabul etmek caiz değildir. Filistin toprağı kutsal bir İslâm toprağıdır. Siyonistler burayı baskı yoluyla gasbetmişlerdir. Müslümanların burayı geri almak ve işgalcileri oradan çıkarmak için cihad etmeleri farzdır.
İşte bu sebeplerden dolayı HAMAS, siyâsi çözüm planlarını, Filistin meselesinin barış görüşmeleri yoluyla çözüme kavuşturulabileceği görüşünü ve bu görüş doğrultusunda ortaya atılan tüm planları reddetmiştir. HAMAS bugüne kadar ortaya atılmış olan siyâsi çözüm planlarının en tehlikelisinin de, 13 Eylül 1993'te FKÖ ile siyonist yönetim arasında Vaşington'da imzalanmış olan Gazze-Eriha anlaşması ve tarafların karşılıklı olarak birbirlerini tanımalarını öngören vesika (Oslo İlkeler beyannamesi) olduğuna inanmaktadır. Ona göre bunun tehlikesi sadece, siyonist düşmana Filistin topraklarının tamamı üzerinde hâkimiyet hakkı tanıyan içeriğinden ve siyonist yönetimle Arap ülkeleri arasında uzlaşmaya kapı açması dolayısıyla siyonistlerin bölgeye hâkimiyet elini uzatmasına imkân sağlamasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda, Filistin halkını gerçek anlamda temsil hakkına sahip olmamasına rağmen Filistin tarafı diye ortaya çıkan bir grubun buna muvafakat etmesi ve razı olması açısından da tehlike arz etmektedir. Çünkü bu, Filistin dosyasının kapatılması ve Filistin halkının kendi meşru haklarını isteme yahut bu haklarını elde etmek için meşru yollara başvurma imkânından mahrum edilmesi anlamı taşımaktadır. Buna ek olarak Filistinlilerin çoğunun kendi vatanlarında ve topraklarında yaşama imkânlarının ellerinden alınması anlamı da taşımaktadır. Bütün bunların doğuracağı sonuçlar sadece Filistin halkını etkilemekle kalmayacaktır. Aksine bütün Arap toplumlarını ve diğer İslâm toplumlarını da etkileyecektir.
İslâmi Hareketin Bir Diğer Kanadı: İslâmi Cihad Hareketi
Filistin'deki İslâmi mücadelenin bir diğer kanadı durumundaki İslâmi Cihad Hareketi veya bir diğer adıyla Filistin'in Kurtuluşu İçin İslâmi Cephe Dr. Fethi Şikâki'nin öncülüğünde 1986 yılında kurulmuştur. Daha önce İslâmi anlayışları dolayısıyla el-Fetih'ten ayrılan bazı gruplar, İslâmi Cihad Hareketi'ne katılmışlardır. Ayrıca 1970'li yıllarda Müslüman Kardeşler'in Filistin kanadı niteliği taşıyan ve "İslâmi Hareket" adıyla faaliyet yürüten kitleyle ayrılığa düşerek bu hareketten ayrılmış olan Abdulaziz Udeh de İslâmi Cihad Hareketi'ne katılmıştır. Hareketin kurucusu Dr. Fethi Şikâki kendisi de İslâmi Hareket'le bazı konularda ihtilafa düşerek ayrılanlardandı. Şikaki ve Udeh hareketin kuruluş merhalesinde iki lider konumunda olmuşlardır.
İslâmi Cihad Hareketi, en çok Gazze bölgesinde teşkilatlanmıştır. Bununla birlikte Batı Yaka bölgesinde de az sayıda da olsa taraftar edinebilmiştir.
İslâmi Cihad Hareketi'nin kurucuları ideolojik yapılanmalarında en çok İmam Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub ve İzzettin Kassam'ın fikirlerinden etkilenmişlerdir. İmam Hasan el-Bennâ'nın İslâm dünyasında yeniden diriliş hareketini başlatmış önemli bir lider olduğunu, Seyyid Kutub'un da fikirleriyle ümmeti karşı karşıya olduğu sapmalara karşı uyardığını ve inanç konusunda aydınlattığını söylüyorlardı. Ancak Müslüman Kardeşler'de İmam Hasan el-Bennâ ve Seyyid Kutub'dan sonra fikri bir değişim sürecinin başladığını ileri sürüyorlardı.
İslâmi Cihad hareketi kuruluş merhalesinde İran devriminden de etkilenmiştir. Hatta hareketin kurucularının başında gelen ve şehid edildiği tarihe kadar da liderliğini yürüten Dr. Fethi Şikâki, İran'da İmam Humeyni'nin öncülüğünde geniş tabanlı bir halk hareketinin başladığı dönemde: "Humeyni, İslâmi Çözüm ve Alternatif" adlı bir kitap yazmıştır. Şikaki kendisinin bu kitabı İran devriminden önce yazdığını ifade etmiştir. Ancak kitap İran'da Müslümanların yönetimi ele geçirmelerinden sonra piyasaya çıkmıştır.
İslâmi Cihad Hareketi ve Filistin Davası
İslâmi Cihad Hareketi, Filistin davasını ümmetin temel davası olarak görmekte ve Filistin sorununun öncelikle çözülmesi gerektiğine inanmaktadır. Ancak çözüm konusunda başvurulması gereken yolun barış görüşmeleri metodu değil işgale karşı doğrudan mücadele metodu olduğu görüşünü savunmaktadır. Bunun yanı sıra Filistin topraklarının bir bütün olduğu ve hiçbir parçasından taviz verilemeyeceği, İsrail'in bu topraklar üzerindeki varlığının tamamen gayri meşru olduğu inancındadır. Bütün bu temel konularda HAMAS'la aynı düşüncelere sahiptir.
İslâmi Cihad'ın kurucularından Abdulaziz Udeh şöyle diyordu: "Ben Filistinli bir Müslümanım ve Filistin'i İslâm dünyasının en önemli yurt parçası olarak görüyorum. Bu topraklar üzerinde bir İslâm devletinin kurulmasını ümit ediyorum." İslâmi Cihad'ın diğer ileri gelenleri de Filistin yarasının İslâm dünyasının kalbinde ortaya çıkmış bir yara olduğunu dile getirmişlerdir.
HAMAS gibi İslâmi Cihad Hareketi de Filistin sorununun ulusal bir sorun değil temel İslâmi bir sorun olduğu dolayısıyla sadece Filistinlileri değil bütün İslâm ümmetini ilgilendirdiği görüşünü savunmaktadır. Dolayısıyla bu sorunun çözümü ümmet şuuruyla verilecek bir mücadeleyle ve İsrail işgalinin tamamen ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilecektir.
İslâmi Cihad Hareketi de İsrail işgal rejiminin meşrulaştırılmasını sağlama amacına yönelik görüşmelere başından itibaren karşı çıkmıştır.
İslâmi Cihad'ın İntifada Öncesindeki Eylemleri
İslâmi Cihad Hareketi'nin kuruluş merhalesinde bu hareketle Müslüman Kardeşler'in Filistin kolunu oluşturan "İslâmi Hareket" arasındaki ayrılığın temel noktasını askeri eylemlere geçiş konusu oluşturuyordu. İslâmi Cihad mensupları askeri eylemlere derhal geçilmesi gerektiğini, İslâmi Hareket ileri gelenleri ise bunun için henüz erken olduğu dolayısıyla eğitim çalışmalarına ağırlık verilmesi gerektiğini savunuyorlardı. İslâmi Cihad Hareketi'ni kuranların böyle ayrı bir oluşum oluşturmalarında birtakım fikri ayrılıkların yanı sıra bu konunun da önemli etkisi olmuştu. Bundan dolayı İslâmi Cihad mensubu gençler hareketin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra fiili eylemleri başlattılar. Bu dönemde gerçekleştirilen askeri eylemlerden bazıları şunlardır:
15 Ekim 1986'da Kudüs'te Mağribliler kapısı yakınında İsrail askerlerinin üzerine üç el bombası atılması eylemi. Askerlerin Ağlama Duvarı etrafında bir tören düzenledikleri sırada gerçekleştirilen bu eylemde yetmiş asker yaralandı, ayrıca askerlerden birinin babası hayatını kaybetti.
25 Mayıs 1987'de Galil Celusi adında bir siyonist Gazze'nin Şuca'iyye mahallesinde İslâmi Cihad mensubu mücâhidlerin kurşunlarıyla öldürüldü.
2 Ağustos 1987'de Gazze Merkezi Cezaevi'nden kaçan İslâmi Cihad Hareketi mensubu altı mücâhid İsrail askeri polisinin komutanlarından Kaptan Ron Tal'ı öldürdüler.
16 Ağustos 1987'de mücâhidler tarafından bir İsrail aracının taranması sonucu iki yolcu yaralandı.
6 Ekim 1987'de Gazze'nin Şuca'iyye mahallesinde İslâmi Cihad mensubu dört mücâhidle İsrail askerleri arasında çıkan çatışmada bir İsrail subayı öldürüldü. Çatışmada söz konusu dört mücâhid de şehid oldu.
Hareketin o dönemde bunların dışında da bazı eylemleri oldu.
İntifada ve İslâmi Cihad Hareketi
İslâmi Cihad Hareketi, intifada öncesinde de birtakım eylemler gerçekleştirdiğinden mensuplarını bu halk hareketine hazırlamış durumdaydı. Bu hareketin gerçekleştirdiği eylemler aynı zamanda Filistinli halkın da takdirini kazanmış, dolayısıyla halkla İslâmi Cihad arasında bir sevgi ve yakınlık bağı oluşmuştu. Hatta İslâmi Cihad mensubu altı mücâhidin İsrail hapishanelerinden kaçması ve hiçbirinin İsrail kuvvetleri tarafından yakalanamaması halk nezdinde olumlu yankılara vesile olmuştu. Halk bu hareketin intifada öncesinde gerçekleştirmiş olduğu eylemlere desteğini çeşitli vesilelerle gündeme getirmişti.
İntifadanın başlamasından sonra İslâmi Cihad Hareketi de kendisini bu geniş çaplı halk hareketinin içinde buldu. Çünkü onun gayeleriyle intifadanın gayeleri arasında bir fark yoktu. Bundan dolayı İslâmi Cihad Hareketi mensupları intifadaya ilk katılanlar arasında yer aldılar. Başlangıcında intifadaya ilk katılanlar arasında yer aldıkları gibi sonrasında da bu halk hareketinin devamı için en çok çaba harcayanlardan olmuşlardır. Ancak bu hareketin mücâhidlerinin intifada da etkin rol oynamaya çalıştıklarını gören İsrail işgal rejimi harekete büyük darbeler vurabilmek için yoğun bir seferberlik başlattı. Bu, Hareket'in mücadeledeki etkinliğini olumsuz yönde etkiledi. Özellikle fiili eğitimden geçmiş elemanının azlığının da bunda rolü oldu.
İntifada süresince İslâmi Cihad Hareketi de HAMAS gibi bildiriler dağıtarak halkı bilinçlendirmeye ve işgal karşısındaki mücadelelerini sürdürmeleri için çağrılarda bulunmaya çalıştı.
İntifadanın başlamasından yaklaşık kırk gün sonra ortaya çıkan ve FKÖ'nün öncülüğünde oluşturulan Birleşik Yönetim'e HAMAS gibi İslâmi Cihad da girmedi. Ancak bu yönetimin programlarına ters ve sürtüşmeye yol açabilecek herhangi bir hareket içine de girmedi.
Son yıllarda gerçekleştirilen istişhadi eylemlerin bazılarını İslâmi Cihad mensubu mücâhidler gerçekleştirmişlerdir. Bunun yanı sıra İsrail askerlerine yönelik bıçaklı ve bombalı saldırıların bazıları da bu hareketin mensuplarınca gerçekleştirilmiştir.
İşgal yönetiminin intifada karşısında baskı uygulamalarında İslâmi Cihad Hareketi'nin mensupları da hedef alındı. Ayrıca hareketin bazı ileri gelenleri İsrail ajanları tarafından faili meçhul cinayetlerde şehid edildiler. Hareketin Gazze'deki lideri Hâni el-Abid 2 Kasım 1994 tarihinde MOSSAD ajanlarının düzenlediği bir faili meçhul cinayette şehid edildi. Yine Gazze'deki ileri gelenlerinden olan Mahmud Arafat İbrahim Havaca da 22 Haziran 1995 sabahı bir başka suikastla şehid edildi.
HAMAS - İslâmi Cihad İlişkileri
HAMAS'la İslâmi Cihad arasındaki ayrılık inançla veya ideolojik ilkelerle ilgili bir temele dayanmaz. Ayrılıklar birtakım temel ilkelerin yorumlanması ve yapılacak faaliyetlerde nelere öncelik verileceği konusundadır. İslâmi Cihad'ın kurucuları, Müslüman Kardeşler'in kurucusu İmam Hasan el-Bennâ'yı örnek bir önder, yeniden İslâm'a dönüş hareketinin temel ilkelerini belirleyen bir sembol olarak kabul ediyor, ancak Müslüman Kardeşler'de daha sonra onun fikirlerini yorumlama konusunda yanlışlıklar yapıldığını ileri sürüyorlardı. Ayrıca İslâmi Cihad'ın kurucuları fiili mücadeleye öncelik verilmesi fikrini savunuyorlardı. Bunun yanı sıra Müslüman Kardeşler'in İslâmi kavramları ve değerleri topluma tedrici bir şekilde kabul ettirerek geniş bir kitle tabanı hazırlama metodunu benimsemediklerini, bunun yerine devrimci metoda ağırlık verilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Ancak bu ve benzeri görüş ayrılıkları bu iki hareket arasında herhangi bir fiili sürtüşmeye ve kavgaya yol açmamıştır.
HAMAS'la İslâmi Cihad arasındaki ilişki hakkında, HAMAS resmi sözcüsü İbrahim Goşe'nin yaptığı şu açıklamayı vermekte yarar görüyoruz: "İslâmi davet ve cihad yolunun bir olduğunda şüphe yoktur. Çünkü İslâm hem bir inanç sistemidir hem de cihaddır. Gerçekte İslâmi hareket de bu iki temele göre hareket etmektedir. Bölgesel veya dış güçlerin baskılarını artırmalarından kaynaklanan zor şartlarda bile bu iki temele göre hareket eder. İslâmi Cihad Örgütü'nün de HAMAS'ın da ana İslâmi hareketten doğduğu bir gerçektir. Sahneye çıkmalarının değişik zamanlarda olması ise mücadeleyi başlatma konusundaki değerlendirmelerinin farklılığından ileri gelmektedir. İslâmi Cihad Örgütü yapılması gereken işler sıralamasında fiili cihadı birinci sıraya koyuyordu. HAMAS ise eğitim, hazırlık ve uygun şartları gözetmenin fiili cihaddan önce geldiği kanaatini taşıyordu. Bu konuda farklılık söz konusu olsa da bugün her iki hareket de aynı merhalenin içerisindedir. Bu iki hareketin birleştirilmesi için uzun süreden beri ciddi çalışmalar yürütülmektedir. Birkaç merhaleden sonra organizeli çalışma başlatılacak sonra ortak cephe hareketine geçilecek sonra Allah'ın izniyle tam bir birleşme sağlanacaktır."
2 Nisan 1995'te Gazze'nin Şeyh Rıdvan mahallesinde bir suikast sonucu HAMAS mensubu 6 kişinin şehid edilmesi üzerine hem HAMAS'ın İzzettin Kassam Birlikleri'ne mensup mücâhidlerin, hem de İslâmi Cihad Hareketi mücahidlerinin intikam eylemleri düzenlemeleri de bu iki hareket arasında sıkı münâsebetlerin ve dayanışmanın olduğunu gösteriyordu. Bu iki hareket zaman zaman çeşitli sosyal kurumlarda ve üniversitelerdeki öğrenci meclislerinin belirlenmesinde ortak listeler göstermektedirler. Örneğin Arap Muhasebeciler ve Hukuk Danışmanları Derneği'nin seçimlerinde İslâmi Hareket listesi adıyla ortak bir liste gösterildi. Bunun örnekleri çoğaltılabilir. İslâmi Cihad lideri Dr. Fethi Şikâki'nin şehid edilmesi üzerine HAMAS tarafından yayınlanan bildiride şu ifadelere yer verilmişti: "Biz Filistin İslâmi Direniş Hareketi olarak her bakımdan İslâmi Cihad Hareketi'ndeki kardeşlerimizin yanında olduğumuzu vurgularken, Fethi Şikâki (rh. a.)'nin şehid edilmesinin, Prof. Dr. Musa Ebu Merzuk'un ABD zindanlarında tutulmasının ve siyonist düşmanın binlerce insanımızı, halkımızın ileri gelenlerini tutuklamasının aynı planın birer parçaları olduğuna dikkat çekiyoruz. HAMAS, bu çirkin cinayete karşı da, cihad ve şehadet yolunu izlemeye devam edeceğini, alternatifi olmayan direniş ve mücadele yolunda ilerleyeceğini bir kez daha vurgulamaktadır."
Gerçekten bir kuşun iki kanadı gibi Filistin cihadının iki kanadını oluşturan bu iki hareket arasında gıpta edilecek bir dayanışmanın olduğu göze çarpmaktadır. Bundan dolayıdır ki, siyonist işgal yönetiminin ve onun güdümündeki birtakım ihanet çevrelerinin bütün fitne çabaları daha ilk adımından itibaren dumura uğramıştır.
İslâmi Cihad'ın FKÖ İle İlişkileri
İslâmi Cihad, intifada öncesinde el-Fetih dışındaki FKÖ gruplarıyla doğrudan bir işbirliği veya sıkı ilişki içine girmemiştir. İslâmi Cihad mensupları FKÖ içindeki laik ve özellikle marksist gruplardan uzak durmaya çalışıyorlardı. İslâmi Cihad, FKÖ'nün Filistin toprakları üzerinde laik ve demokratik bir devlet kurma hedefini Filistin'in tarih boyunca taşıdığı İslâmi kimliğe ters bir hedef olarak gördüğünü dile getiriyordu. Bununla birlikte FKÖ'yle veya bu örgüte bağlı gruplardan herhangi biriyle fiili sürtüşmeye girmekten de kaçınıyordu.
el-Fetih'in kuruluşunda bazı İslâmi anlayış sahipleri de bulunmuşlardı. Bu kişilerin birçoğu uzun süre bu hareketin içinde kalmışlardır. Bu yüzden İslâmi Cihad'la FKÖ gruplarının başta gelenlerinden olan el-Fetih arasında daha özel bir ilişki vardı. Bunda el-Fetih'in, özellikle Madrid görüşmeleri süreci öncesinde, Filistin davasıyla ilgili fikirlerinin ve önerilerinin İslâmi Cihad'la HAMAS'ın fikir ve önerilerine yakın olmasının da etkisi vardı. Ancak yine de ideolojik platformda bir ayrılık vardı ve İslâmi Cihad bu açıdan zaman zaman el-Fetih'i tenkid ediyordu. İslâmi Cihad, el-Fetih'in kuruluşunda İslâmi etkenlerin önemli rol oynadığını söylüyor ve bu örgütü vakit kaybetmeden yeniden İslâmi kimliğine dönmeye çağırıyordu. Öte yandan el-Fetih tarafından da İslâmi Cihad'a yakınlık gösterenler ve bu hareketin fiili eylemlerine destek verilmesini isteyenler olmuştur. Bunlar arasında Tunus'ta MOSSAD ajanları tarafından düzenlenen bir suikastta öldürülen Ebu Cihad (Halil el-Vezir)'in adını anabiliriz.
İslâmi Cihad ve Barış Görüşmeleri
İslâmi Cihad esas itibariyle Filistin davasıyla ilgili olarak bir uluslararası kongrenin toplanmasına karşı değildi. Ancak siyonist işgal rejiminin resmen tanınmasına ve bu rejimle anlaşmaya gidilmesine karşı çıkmıştır. Bundan dolayı FKÖ'nün BM'in 242 sayılı kararını tanıdığını açıklaması üzerine yayınladığı bildirisinde FKÖ'yü bu hareketinden dolayı şiddetle tenkit etmiştir. İslâmi Cihad'ın bu konudaki tutumu HAMAS'ın tutumuyla aynıdır.
İslâmi Cihad'ın İlk Lideri Dr. Fethi Şikaki
Filistin İslâmi Cihad Hareketi'nin kurucularından olan ve şehid edilmesine kadar liderliğini yapan Dr. Fethi Şikâki 1952'de Filistin'in Gazze bölgesinde bulunan Rafah mülteci kampında, Remle'den buraya iltica etmiş olan bir Filistinli ailede dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimi doğum yeri olan Rafah'ta tamamladıktan sonra 1968'den itibaren Batı Yaka bölgesinde bulunan Beir Zeit Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başladı. Buradan mezun olduktan sonra Kudüs'te dört yıl süreyle öğretmenlik yaptı. 1974'te tıp öğrenimi görmek üzere Mısır'a gitti ve burada Zekâzik Üniversitesi'nde tıp öğrenimi gördü. Buradaki öğrenimi sırasında, Fethi Abdulaziz müstear adıyla yazdığı "Humeyni, İslâmi Çözüm ve Alternatif" adlı kitabı yüzünden bir süre hapiste yattı. 1980'de buradan mezun olarak Kudüs'e döndü ve doktor olarak çalışmaya başladı. 1983'te işgal yönetimi tarafından tutuklandı ve bir yıl hapiste kaldı. 1986'da yeniden tutuklandı ve dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak 1988'de Lübnan'a sürgün edildi. Orada bir yıl kaldıktan sonra Suriye'nin başkenti Şam'a yerleşti.
Dr. Fethi Şikaki, Filistinlilerin sınır dışı edilmesi işleminin durdurulması için Kaddafi'yle görüşmede bulunmak üzere gittiği Libya'dan dönerken uğradığı Malta adasında, 26 Ekim 1995 tarihinde, İsrail rejiminin cinayet şebekesi MOSSAD'ın paralı katilleri tarafından şehid edildi. Şikaki, Kudüslü bir hanımla evliydi ve dört çocuk sahibiydi.
Dr. Fethi Şikâki'nin şehid edilmesinden sonra Filistin İslâmi Cihad Hareketi'nin liderliğine Ramazan Abdullah Şallah getirildi.
1948 Topraklarındaki İslâmi Hareket
Toprak Hakkında
Siyonistler Filistin topraklarının bir bölümünü 1948'de bir bölümünü de 1967 Haziranı'nda işgal ettiler. BM teşkilatı daha sonra 1948'de işgal edilen kısmı "İsrail" olarak kabul etti. İsrail işgal yönetimi de 1948'de işgal edilen topraklarla 1967'de işgal edilen topraklar arasına "yeşil hat" adını verdiği bir sınır koydu.
İnsanların Statüsü
1948'de işgal edilen topraklarda yaşayan Filistinlilere işgal rejimi tarafından İsrail kimliği ve pasaportu verilmekte, bu itibarla onlar "İsrail vatandaşı" olarak gösterilmektedir. Dolayısıyla bu kesimdeki Filistinlilere İsrail seçimlerinde de seçme ve seçilme hakkı tanınmaktadır. 1967 topraklarında yaşayan Filistinlilere "özerk yönetim vesikası" adıyla bir kimlik ve pasaport verilmektedir.
Kudüs'ün Durumu
Kudüs'ün batı kesimi 1948'de doğu kesimi 1967'de işgal edildi. Ancak İsrail işgal rejimi BM'in bu şehirle ilgili kararlarını tanımayarak Doğu Kudüs'ü de güya "kendi toprakları (!)" olarak gösterdiği kesime ilhak etti. Böylece Kudüs'ün tamamı "yeşil hat" içine alınmış oldu. Doğu Kudüs normalde İsrail işgal rejimi tarafından "yeşil hat" içinde gösterildiği halde burada yaşayan Filistinlilere farklı muamele yapılmaktadır. Bundaki amaç Doğu Kudüs'teki Müslümanları göçe zorlamak ve Kudüs'ün tamamında "yahudileştirme" programını gerçekleştirmektir.
İslâmi Hareket
HAMAS ve İslâmi Cihad Hareketi, daha çok 1967'de işgal edilmiş topraklarda faaliyet göstermektedir. 1948'de işgal edilmiş topraklarda faal olan İslâmi oluşum ise "İslâmi Hareket" adıyla faaliyette bulunan oluşumdur. Aslında bu kesimde faaliyette bulunan "İslâmi Hareket" de HAMAS gibi Müslüman Kardeşler cemaatinin bir koludur ve bu hareketin temeli de İmam Hasan el-Bennâ'nın 1948'de cihad etmek üzere Filistin'e gönderdiği mücâhidler ve davetçiler tarafından atılmıştır. Fakat "yeşil hat" içinde gösterilen topraklarla bu hattın dışında kalan topraklar arasındaki statü farklılığından dolayı böyle iki farklı isimle faaliyet yürütülmektedir. "Yeşil hat" içinde kalan kesimde faaliyette bulunan "İslâmi Hareket" daha çok eğitim, sosyal hizmet, yardım, hukuki hizmet vs. gibi legal faaliyetlere ağırlık verirken, HAMAS bütün bu faaliyetlerinin yanı sıra fiili eylemleri yani fiili cihadı da sürdürmektedir. "Yeşil hat" içinde kalan bölgede "İslâmi Hareket" dışında etkin bir İslâmi oluşum yoktur. Bunun dışında kalan İslâmi faaliyetler cemaat faaliyetleri değil genellikle küçük çaplı dernek faaliyetleri veya herhangi bir oluşuma bağlı görünmeyenler tarafından yürütülen kişisel faaliyetlerdir.
İslâmi Hareket - HAMAS İlişkisi
Dediğimiz gibi bu iki hareketin her ikisi de aynı ana bünyenin; BM, ABD ve diğer sömürgeci güçlerce gerçekleştirilen oyunlar sonucunda farklı statüye sokulan iki ayrı bölgedeki parçalarıdır. Dolayısıyla birbirinden ayrı iki cemaat şeklinde algılanmaması gerekir. Bu durum ne yazık ki, son yüzyılda İslâm coğrafyasının parçalanarak küçük devletçiklere bölünmesinin doğurduğu durumdur. 1948'de işgal edilmiş topraklarda faaliyet yürüten "İslâmi Hareket"le, 1967'de işgal edilmiş topraklarda faaliyet yürüten HAMAS arasında sıkı bir bağlantı ve yardımlaşma olduğu ise bir gerçektir. Bu konuda İsrail iç istihbarat örgütü ŞABAK tarafından hazırlanan bir raporda yer alan bazı bilgilere işaret etmek istiyoruz: Söz konusu raporda İsrail açısından oldukça tehlikeli görülen bir gelişmeye dikkat çekilmiş ve bu gelişmenin "yeşil hat" içinde kalan Filistinlilerle bu hattın dışındaki Filistinliler arasında işbirliği olduğu dile getirilmişti. Raporda "yeşil hat" içinde kalan Filistinlilerin HAMAS gibi İsrail'in varlığına karşı hareketlerle işbirliği içine girmelerinin İsrail'in geleceği açısından büyük tehlike arz ettiği vurgulanmıştı. Konuyla ilgili olarak Maarif gazetesinde yer alan bir habere göre, Şâbâk yetkilileri, özerk yönetimin oluşturulmasından sonra kendilerinin koruyucu istihbarat için her tarafa ulaşmakta zorluk çektiklerini vurguladılar ve "yeşil hat" içindeki Filistinlilerle diğerleri arasındaki işbirliğinin gelecekte daha da artacağından endişe duyduklarını ifade ettiler.
Öte yandan Filistinli kaynaklarda, "yeşil hat" içinde kalan Filistinlilerden "İslâmi Hareket"i destekleyenlerin üzerindeki baskının son zamanlarda iyice arttığı bildirildi. İstihbarat elemanları, camiye devam ettikleri bilinen Filistinlileri de zaman zaman sorguya çekiyorlar. Yapılan açıklamaya göre sorgulama esnasında bu Filistinlilere caminin içinde neler yapıldığı, dini derslerde nelerin öğretildiği ve namaz kıldıran kişilerin nelerden söz ettikleri soruluyor. Bütün bu soruşturmaların ve baskının sebebi ise "yeşil hat" içinde kalan "İslâmi Hareket"le bu hattın dışında kalanlar arasındaki işbirliği ve yardımlaşmadan kaynaklanan endişedir.
"İslâmi Hareket"in "İsrail" Seçimleri Karşısındaki Tutumu
"İslâmi Hareket" normalde Filistin topraklarının İslâmi kimliğinin tartışılamayacağı ve İsrail'in bu topraklar üzerindeki hâkimiyetinin meşru olmadığı görüşündedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi 1948'de işgal edilmiş bölgedeki faaliyetlerle 1967'de işgal edilmiş bölgedeki faaliyetler birbirinden farklıdır. Bu da bu iki kesimin statüsü arasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır.
"İslâmi Hareket" İsrail'in meşruiyyetini reddettiğinden dolayı Knesset (İsrail parlamentosu) seçimlerine katılmayı da reddetmiştir. Ancak belediye seçimleri konusundaki tutumu farklıdır. Bu seçimlerde aday olmanın ve oy kullanmanın İsrail'in meşruiyyetini kabullenme anlamı taşımayacağı, belediyelerde doğrudan halkı temsil ve halkla muhatap olmanın söz konusu olacağı görüşünü taşıdığından bu seçimlere katılmaktadır. Hatta Ummu'l-Fahm adlı şehrin belediyesi "İslâmi Hareket"in elindedir. Ummu'l-Fahm belediye başkanı Râid Salah, "İslâmi Hareket"in etkili ve faal elemanlarından biridir.
Ancak işgal yönetimi Kudüs konusunda farklı bir uygulamaya başvurduğundan ve Kudüs'teki Filistinli halkı yukarıda da ifade ettiğimiz gibi "yabancılar" muamelesine tabi tuttuğundan bu şehirde belediye seçimlerine katılmayı ve seçimlerde oy kullanmayı reddetmektedir. Kudüs'teki Filistinli halk arasında "İslâmi Hareket" oldukça güçlü olduğundan bu şehirdeki belediye seçimlerine Filistinlilerden katılan pek olmamaktadır.
Knesset'te "İslâmi Hareket" Üyesi Var mı?
İsrail parlamentosu (Knesset) seçimlerinde daha önce "İslâmi Hareket"le ilişkisi olan üç kişi seçimi kazandığından Türkiye'deki bazı İslâmi gazetelerde bile "İslâmi Hareket Knesset'te" gibi başlıklarla haberler verildiğini, İsrail hükümetinin kurulduğu günlerde de Knesset'teki "İslâmi Hareket" üyesi parlamenterlerle bazı yahudi partileri arasında işbirliği olduğu yolunda haberlere yer verildiğini gördük. Bu işin gerçek yönünü açıklığa kavuşturmakta yarar görüyoruz.
Son İsrail seçimlerinde: "Knesset seçimlerine katılmanın hükmü nedir? Katılmanın ve katılmamanın Filistinliler açısından olumlu ve olumsuz sonuçları neler olacaktır?" gibi sorular gündeme getirildi. Bu sorular "İslâmi Hareket"in ileri gelenlerinin önlerine de sürüldü. Hatta bazı kişiler hileye başvurarak, Prof. Dr. Yusuf el-Kardavi'nin Knesset seçimlerine katılmanın caiz olduğuna dair fetva verdiğini ileri sürdüler. Ancak Kardavi daha sonra yaptığı açıklamalarla Knesset seçimlerine katılmanın caiz olmadığını dile getirerek hakkında uydurulan yalan haberleri tekzip etti.
Bazı "İslâmcı"ların Knesset'e girmeleri olayına gelince: Yukarıda sözünü ettiğimiz soruların tartışıldığı günlerde 1948'de işgal edilmiş topraklardaki muhafazakâr ve milliyetçi kitlenin ileri gelenleri İsrail parlamento seçimlerine katılma kararı aldı ve bu amaçla "Arap-İslâm Listesi" adında bir seçim grubu oluşturdular. Grubun başkanlığına Atıf el-Hatib, başkan yardımcılığına da Ahmed el-Havaca seçildi. Bu liste tıpkı bir siyâsi parti gibi faaliyette bulunacaktı. Ancak bu listenin oluşturulması "İslâmi Hareket"in ileri gelenlerinin seçime katılmama kararlarını açıklamalarından sonra gerçekleşti. Arap-İslâm Listesi'nin başkanlığına seçilen Atıf el-Hatib'in "İslâmi Hareket"e üyeliği de iki yıl önce dondurulmuştu. Arap-İslâm Listesi başkanlığına seçilen Atıf el-Hatib, "İslâmi Hareket"in seçimlere katılmama kararı almasının Arap çevrelerde bir ümit kırıklığına yol açtığını ileri sürdü ve: "Arapların geneli "İslâmi Hareket"in İsrail parlamentosu (Knesset) seçimlerine katılma yönünde bir karar almasını ve kendi ekseni etrafında bütün Arap kitleler arasında bir uzlaşma sağlamak için çaba harcamasını arzuluyordu" dedi. el-Hatib "İslâmi Hareket"in seçimlere katılmama kararı almasının 1948'de işgal edilmiş topraklardaki Arap kitle arasında büyük bir siyâsi boşluğa yol açtığını ileri sürerek kendilerinin bu boşluğu doldurmayı amaçladıklarını ifade etti. el-Hatib kendi listelerinin yapacağı çalışmanın "İslâmi Hareket"e herhangi bir zararının olmayacağına dikkat çekerek: "Çünkü biz kendimizi İslâmi Hareket'le aynı meydanda görüyoruz. Kur'an ve sünnet bizi birleştiriyor. Knesset'te (İsrail parlamentosunda) alacağımız sandalyenin ürününün İslâmi güçlere ve İslâmi Hareket mensuplarına yansıyacağını düşünüyoruz" dedi.
Ancak "İslâmi Hareket" bu konuda prensip kararı aldığından söz konusu liste adına çalışma yapanların ve bu listeden Knesset'e girmek için aday olanların bu hareketi temsil etme hakları yoktu. Zaten "İslâmi Hareket" daha sonra adı geçen listeden aday olanları cemaatten ihraç etti. Ancak bu listeden üç kişi Knesset'e girmeyi başardı. (Abdulvehhab Deravişe ve Abdullah Nemir Derviş bunlardan ikisi) Şimdi İsrail işgal rejimi bu kişileri "İslâmi Hareket"in temsilcileri gibi göstermeye çalışıyor. O kişiler de kendilerini öyle göstermek istiyorlar. Ancak işin gerçeğinde bu kişilerin "İslâmi Hareket"i temsil yetkileri yoktur. Çünkü hareketin temel bir prensibine muhalefet ettiklerinden ihraç edilmişlerdir. Dolayısıyla bu kişilerin bazı İsrail partileriyle işbirliği yapmaları İslâmi Hareket'le söz konusu partiler arasında ittifak sağlandığı anlamına gelmez.
Aynı şey daha önce HAMAS'a yakınlıklarıyla bilinen ancak daha sonra HAMAS'ın boykot kararına rağmen özerk yönetim seçimlerine katılarak bu yönetimin parlamentosuna giren Imad el-Faluci gibi kişiler için de geçerlidir. Bu kişiler HAMAS'tan ihraç edildiklerinden özerk yönetim parlamentosunda ve hükümetinde bu hareketi temsil etme yetkileri yoktur.

12 Aralık 2006 Salı

Selahaddin Eyyubi (1138 - 1193)

Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultanı ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarı. Kudüs’ü Haçlılardan alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline son vermiş, Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.
Babası Necmeddin Eyyub, Selçuklu emiri İmadeddin Zengi’nin hizmetinde görevliydi. Baalbek ve Şam’da büyüyen Salaheddin iyi bir din eğitimi aldı. Askeri yaşamı Zengi’nin oğlu ve ardılı Emir Nureddin’in komutanlarından, amcası Asadeddin Şirkuh’un hizmetine girmesiyle başladı. Şirkuh’un, Mısır’ın I. Haçlı Seferi sonucunda kurulan Latin-Hıristiyan devletlerinin eline geçmesini önlemek amacıyla düzenlediği üç sefer sırasında, Kudüs’ün Latin kralı I. Amalricus, Mısır’ın Fatımi halifesinin güçlü veziri Şavar ve Şirkuh arasında karşılıklı bir mücadele gelişmişti. Salaheddin Şirkuh’un ölümünden ve Şavar’ın öldürülmesinden sonra, henüz 31 yaşındayken hem Suriye birliklerinin komutanlığına, hem de melik unvanıyla Mısır vezirliğine atandı (1169).
1171’de Mısır’da Şii Fatımi halifeliğine son vererek Sünniliğe dönüldüğünü ilan eden Salaheddin Eyyubi böylece Mısır’ın tek yöneticisi durumuna geldi. Bir süre için kağıt üzerinde Emir Nureddin’in vasalı olarak kaldıysa da bu ilişki Suriye emirinin 1174’te ölmesiyle sona erdi. Mısır’daki zengin tarım topraklarını mali dayanak olarak kullanan Salaheddin, Nureddin’in çocuk yaştaki oğlu adına naiplik talebinde bulunmak üzere küçük, ama çok disiplinli bir orduyla Suriye’ye hareket etti. Ama çok geçmeden bu talebinden vazgeçerek, 1174’ten 1186’ya değin Suriye, Kuzey Mezopotamya, Filistin ve Mısır’daki tüm Müslüman topraklarını kendi bayrağı altında birleştirmeye girişti. Zamanla sahtekarlık, ahlaksızlık ve gaddarlıktan uzak, cömert, erdemli, ama kararlı bir hükümdar olarak ünlendi. O zamana değin iç çekişmeler ve yoğun rekabet yüzünden Haçlılara direnmede güçlük çeken Müslümanların maddi ve manevi açıdan güçlenmelini sağladı.
Salaheddin, yeni ya da gelişmiş askeri teknikler kullanmak yerine, çok sayıdaki düzensiz kuvvetleri birleştirip disiplin altına alarak askeri güç dengesini de kendi lehine çevirmeyi başardı. 1187’de bütün gücüyle, Latin Haçlı krallıklarına yöneldi. Düşmanlarının tümüyle yoksun olduğu komuta yeteneğiyle 4 Temmuz 1187’de tükenmiş ve susuzluktan bitkin düşmüş bir Haçlı ordusunu, Kuzey Filistin’de Taberiye yakınındaki Hattin’de sıkıştırdı ve bir hamlede yok etti. Haçlıların verdiği kayıpların büyüklüğü Müslümanların Kudüs Krallığı’nın neredeyse tümünü ele geçirmesini sağladı. Akka, Betrun, Beyrut, Sayda, Nasıra, Caesarea, Nablus, Yafa ve Aşkelon üç ay içinde düştü. Salaheddin Haçlılara en büyük darbesini ise 88 yıl Frankların elinde kalan Kudüs’ü 2 Ekim 1187’de teslim alarak indirdi.
Salaheddin’in başarısına düşen tek gölge Sur’un ele geçirilmemesiydi. 1189’da Haçlı işgali altında yalnızca üç kent kalmış, ama sağ kalan dağınık Hıristiyanlar zorlu bir kıyı kalesi olan Sur’da toplanarak Latin karşı saldırısının çıkış noktasını oluşturmuşlardı. Kudüs’ün düşmesiyle derinden sarsılan Batılılar yeni bir Haçlı seferi çağrısında bulundu. III. Haçlı Seferi çok sayıda büyük soylu ve ünlü şövalyenin yanı sıra, üç ülkenin krallarını da savaş alanına çekti.
III. Haçlı Seferi uzun ve tüketici oldu. I. Richard (Aslan Yürekli) tartışmasız askeri dehasına karşın hiçbir sonuca ulaşamadı. Haçlılar Doğu Akdeniz’de ancak güvensiz bir toprak parçasına tutunabildiler. Kral Richard Ekim 1192’de dönüş için yelken açtığında savaş sona ermişti. Salaheddin başkent Şam’a çekildi. Uzun seferler ve at üstünde geçen günlerden sonra çok yaşamadı. Akrabaları imparatorluğu paylaşırken, arkadaşları Müslüman dünyasının en güçlü ve en eli açık hükümdarının, mezarını yaptırmaya yetecek para bırakmadığını gördüler.
Kaynak : http://www.kimkimdir.gen.tr/

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik