tatarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2007 Pazar

Türk-Moğol Meselesi

Eski devirlerden beri Türkler'in anayurdunun bir parçası olarak bilinen ve bugünkü Moğolistan ve Mançurya'yı içine alan Asya'nın kuzeydoğu bölgeleri, Hunlar'dan beri türlü Türk boyları ile Moğol ve Mançu gibi diğer Altay kavimlerinin faaliyette bulunduğu sahalar olmuştur. Türkler'in cedleri olarak kabul edilen ve Çin'le daimî bir mücadele halinde yaşayan Hunlar buralardan batıya ve güneye yayıldıkları gibi, 6-8. yy.'lardan itibaren Asya tarihinde siyaset ve kültür bakımından büyük rol oynamaya başlayan Gök-Türk İmparatorluğu'nun merkezi de burası idi.

Ancak denizden uzak ve sert kara iklimine sahip olan ve bilhassa Çin ile daimî bir savaş halinde yaşamayı icabettiren bu bölgeyi, istikbal için karanlık gören Türkler, IX. yy.dan itibaren yavaş yavaş terketmişler ve merkezlerini batıya ve güneybatıya nakletmişlerdir. Türkler'in en eski dil ve kültür âbidesi olarak bilinen Orhon ve Yenisey yazıtları bu bölgelerde meydana gelmiş ve bunların asılları da hâlâ burada muhafaza edilmekle beraber, burası bugün artık bir "Moğolistan" olarak tanınmakta ve Türklükle ilgisi, ancak tarihî bir değer taşımaktadır.

Siyasî ve idarî merkez batı ve güneybatıya kaymakla beraber, Türk boylarının bir kısmı Moğollar'la bir arada veya onlarla komşu bir halde yaşamakta devam etmişler, Moğollar'ın bir kısmı Türkleşirken bazı Türk boylarının da "Moğollaştığı" görülmüştür. Altay'daki Türk boyları ile Moğollar arasındaki buna benzer karşılıklı temas ve kaynaşmalar, XX. yy.'a kadar devam etmiş ve etmektedir. Bu yüzden, Moğollar arasında Türk ve Türkler içerisinde Moğol boy adlarına rastlandığı gibi, bazan da aynı boy adının hen Türk, hem Moğol cemiyetlerinde aynı zamanda kullanıldığı görülmüş, fakat duruma göre bunların bazıları "Türk" bazıları "Moğol" kaynaklı olarak değerlendirilmiştir.

XII. yy.'da tarih sahnesine çıkışlarından önce, Moğollar'ın bu zümreye mensup aşağıda saydığımız boyların, devlet kurma gibi siyasî ve sosyal faaliyetleri bölgesel kalmıştır. XII. ve XIII. yy.'larda, bir cihan imparatorluğu kurulması şeklinde karşımıza çıkan hâdiseler ise, dünya tarihin en önemli sayfalarından biri olup, bundan önceki Hun, Avar, Göktürk devirlirini hatırlatmakta ve bunların birer tekrarı gibi karşımıza çıkmaktadır.

Asya bozkırlarında vücuda getirilen bu son büyük imparatorluğun rehberliğini üzerine alan Cengiz (Çinggiz), kendisinin mensup olduğu Moğol kabilelerini birleştirdikten sonra, Türk boylarını da kendi hâkimiyeti altına alarak, bunların da Moğollar'la beraber hareket etmesini temin etmiştir. Zaten eskiden beri aynı tarihî mukadderata bağlı kalan bu bozkır kabileleri, teşkilât ve iktisadî bünye bakımından olduğu kadar, kültür bakımından da birbirlerine yabancı olmadıkları gibi, bilhassa bu iki millet arasındaki temasların daha sık olduğu hudut boylarında etnik bakımdan da az çok birbirlerinin tesiri altında kalmışlardı.

Bozkır kanunları, bu kanunların doğurduğu hayat şartları ve bunlar üzerine kurulan siyasî birlikler, uzun asırlar süren müşterek tarih içinde, bunların bir kısmını o şekilde birbirine karıştırmış ve yoğurmuştur ki, bu kavimler arasındaki ırk farkları âdeta silinmiş ve bazılarını diğerleri içinde eritmiştir. Birçok Moğol kabileleri daha çok eski devirlerde Türkler içinde temsil edilmiş olduğu gibi, bugünkü Moğollar arasında da bu şekilde temsile uğramış Türk zümrelerini bulmak mümkündür. Türk zümrelerinin bilhassa Moğollar'a yakın sahalarda oturan kısımlarında bunun izlerini bugün bile görmek mümkündür.

Cengiz'in rehberliği altında meydana çıkan Moğollar'ın kısa bir zamanda bu kadar kuvvetli bir teşkilât vücuda getirebilmiş olmaları, Moğollar'ın kendi kuvvetlerinden ziyade, ancak tarihî mukadderatın hazırladığı bu yakınlık sayesinde, Türk kavimlerinin bir kısmının Moğollar'a derhal iltihakının temin edilmiş olmasiyle açıklanabilir. Moğollar'la işbirliği neticesinde bu Türk zümreleri vasıtasıyle komşu Türk kültür merkezlerinin bu teşkilat içerisine alınmış olması, Türk tarihinin gelişmesinin tâyininde de bir unsur olmuştur. Moğol devlet teşkilâtının eski Türk an'anesi üzerine kurulduğunu eskiden beri Türkler'de gördüğümüz ıstılahların aynen kabul edilmiş olmasiyle de isbat edildiği gibi, Türk ülkelerinin doğu kısmında hâkim olan kültürün dini olan burkancılığın Moğollar arasında yayılması ve Uygur alfabesinin bugüne kadar hâlâ Moğollar tarafından kullanılmakta olması da bunun birer delilidir.

Türk-Moğol İmparatorluğu ve Devamı


XII. yy.'ın sonları ile XII. yy.'ın başlarında, yalnız Türk dünyasının değil, o zamanki dünyanın büyük kısmını içine alan Asya ve Avrupa'nın bütün milletlerini yakından ilgilendiren büyük hâdiseler cereyan etmiştir ki, bu da, dünyaya yeni bir nizam vermeye çalışan Türk-Moğol İmparatorluğu'nun kurulması şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu imparatorluğa, kurucusundan dolayı bazan "Cengiz İmparatorluğu", bazan "Moğol" veya "Türk-Moğol İmparatorluğu" (veyahut: "Hanlığı", "Kağanlığı") denmiştir.

İlk devrede bu imparatorluğun hâkim unsuru Moğollar olmakla beraber, devlet genişleyince, kısa zaman içerisinde ahalinin ve askerlerinin büyük bir ekseriyetini Türkler teşkil ettiği gibi, devlet teşkilâtının esasları ve birçok müesseseler de, eski Türk geleneklerinin devamından başka bir şey değildi. Bu yüzden, Cengiz Han'ın kurduğu devlete "Türk-Moğol Hakanlığı" adını vermek doğru olur.

Bu devirde bütün Türk ülkeleri (az bir istisna ile) bir tek imparatorluk halinde birleşmiş durumda idi. Bu büyük imparatorluk, Çin Hindistanı ve Arabistan dışında bütün Asya'yı ve bütün Şarkî Avrupa'yı sınırları içine almıştı. İşte bu bakımdandır ki Türk-Moğol istilâsı ve Hakanlığı, Türk tarihini yakından alâkadar etmektedir. Bazı tarihî hadiseler ve hissî tesirler yüzünden, "Türk-Moğol ve Tatar" konuları yeteri derecede açıklanamadığından veya şahıs ve milletlere göre birbirinden farklı tefsirlere dayanıldığından, yalnız "Türk-Moğol İmparatorluğu" dediğimiz Cengiz devri değil, hattâ onun parçalanmasından doğan Türk devletleri bile bazan Türk tarihinin dışında bırakılmak istenmiştir.

Fakat, şurası da bir gerçektir ki, Cengiz'in kurduğu Hakanlık esas itibariyle Türk tarihinin ayrılmaz bir kısmını teşkil etmektedir. Zaten Cengiz'in kendisi de bazı rivayetlere göre, Türk menşelidir. O zamana kadar, tarihte hemen hemen hiçbir rol oynamamış olan Kerülen nehri yakınındaki kabileler, Yesügey-bağatur'un oğlu Temücin (Temuçin)in dehası sayesinde kısa bir zaman içinde büyük bir faaliyet görtermeğe başladılar.

12. yy.'ın sonlarında tarih sahnesine çıkışları sırasında, Moğolistan ve civarında başlıca şu büyük boylar yaşıyor ve birbirleriyle amansız bir mücadele halinde bulunuyorlardı: İrtiş ile Orhon arasında ve Altay dağlarının kuzeyinde olmak üzere en batıda Naymanlar, onların doğusunda Orhon civarında Kereyitler, onların kuzeyinde, Selenge nehrinin orta ve aşağı mecrasında Merkitler, onların batısında ve Naymanlar'ın kuzeyinde olmak üzere Oyratlar, Büyür gölü civarında Tatarlar ve ilk zamanlarda fazla kuvvetli ve tananmış olmamakla beraber, Cengiz Han tarafından bütün boyların birleştirilmesinden sonra adları umumî bir millî isim haline getirilen Moğol (Manghol)lar bunların başlıcaları idi. Naymanlar ve Kereyitler, Uygur Türklerinin komşusu olmakla kültür bakımından onların tesiri altında kalmışlar, yazı ile birlikte birçok medeniyet ve kültür unsurlarını Uygurlar'dan alan Moğol boylarından bilhassa Naymanlar, diğer komşularına nazaran üstün bir seviyede bulunuyorlardı.

X. yy.'da Moğolistan'da siyasî faaliyetin hızlandığını, Kırgızlar'ın batıya, Yenisey civarına püskürtüldüğünü ve Kuzey Çin'e yerleşen Hıtaylar'ın, Liao adında bir sülâle kurulduğunu görüyoruz. Liao devleti 1225'te yıkılmış ve onların bir kısmı batıya göçerek, Tarım ve Fergana vâdisinde, yüz yıl kadar yaşayan Kara-Hıtay devletini kurmuşlardır.
Halkın esas kitlesi, eski Türkler'de olduğu gibi tabiat dini veya şamanlığı mensup olmakla beraber, Moğol boyları arasında Budizm ve Naymanlar'la Kereyitler arasında Hristiyanlık da yayılmakta, Çin ile olan daimî mücadele ve temas neticesinde Çin kültürü de tesirini göstermekte idi.

Çinliler, kuzeydeki boyları, bazan kendi adlariyle zikretmekle beraber, (mes. Hiung-nu=Hun; T'u,K'üe=Türk), çok defa onları Türk veya Moğol olarak ayırmadan, toptan Tatar(Ta-ta) diye adlandırmışlar, XIII. yy. başlarında ise Moğollar'ı Çin sınırına yakınlıklarına ve medenî seviyelerine göre "Beyaz Tatar", "Kara Tatar" ve "Yabani Tatar" şeklinde gruplandırmışlardır.

Tatar Meselesi


Tatar sözü, gerek Türk ve gerek Moğollar arasında eskiden beri bir boy adı olarak kullanılmakta idi. Ancak, Moğollar'daki Tatarlar'la Türk boyu olan Tatarlar'ın aynı olmadıklarını hatırlatmak yerinde olur. Moğol-Tatarlar, 1202 tarihinde Dalan-Nemürges savaşında Cengiz (Çinggiz) Han tarafından yenilerek parçalanmışlar ve bütün mensupları da diğer boylar arasında taksim edilmişlerdir. Böylece Tatar boyu Moğollar arasında ortadan kalkmakla beraber, bu ad yabancılar tarafından bazan "Moğol", bazan da "Türk" anlamında kullanılmakta devam etmiştir.
Türk dilinin en eski belgelerinde olan Orhon yazıtlarında zikredilen "Tatar" halk adını bazı tarihçiler Moğol, bazıları da Türk menşeli olarak mütalâa etmişlerdir. Fakat Kaşgarlı Mahmûd'un "Divan-ı Lûgat-it-Türk'ünde adı geçen Tatarlar'ın bir Türk boyu olduğunda şüphe olmasa gerek.

Ruslar da Cengiz devri için bazan "Moğol", bazan da "Tatar" adını kullanmışlar, hattâ ondan sonra kurulan ve birer Türk Devleti olan Altın Ordu ve Kazan Hanlığı ve ahalisine hep Tatar demişlerdir. Çarlık devrinde ellerine geçirdikleri bütün diğer Türk boylarına Ruslar toptan "Tatar" demişler, fakat bununla hiçbir zaman "Moğollar"ı kastetmeyip, bu tâbiri yalnız ve yalnız Türk boyları için kullanmışlardır (meselâ: Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Astrahan Tatarları, Kafkasya Tatarları, Azerbaycan Tatarları, Taşkent, Hive, Buhara Tatarları, Kaşgar, Kulca Tatarları, Sibirya, Altay Tatarları, vb.).

Sovyetler devrinde "Tatar" sözünün "Türk" karşılığı olarak kullanılması terkedilerek, bunun yerine her Türk boyunun kendi adını kullanması usulü kabul edilmiş ve siyasî maksatlarla tatbik edilen usulle, birer Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Uygur, Karaçay, Balkar, Azeri v.b. gibi "milletlerin" yaratılmasına çalışılmıştır. Fakat siyasî maksatlarla yürütülen bu tatbikat yanında, Sovyet ilmî edebiyat ve neşriyatında bu toplulukların "Türk" camiasından olduğu inkâr edilemediğinden, Sovyet Türkoloji ilminde bunların hepsi de bir arada mütalâa edilmekte ancak birbirine çok yakın olduğu için "Türk şiveleri ve lehçeleri" dediğimiz tâbirler yerine Sovyet Türkologları, Türk dilleri tabirini kullanmaktadırlar.

Bundan başka, Rus ilim edebiyatında, Rusya içindeki Türk boylarını Türkiye Türkleri'nden ayrı mütalâa etmek için "tyurki, Tyurkskiy" (Türkler, Türkçe), Türkiye Türkleri için ese "Turok, Turki, Turetskiy" (Türk, Türkler, Türkçe) tâbirleri yaratılmıştır. Son yıllarda batı dünyasında da (bilhassa İngiliz ve Amerikan edebiyatında) buna uyularak Rusya'daki Türkler için "Türkic (T.peoples, T. languages" Türk halkları, Türk dilleri), Türkiye Türkleri için "Türkish" tâbirlerinin kullanıldığı görülmektedir. Bu suretle Rusça "Tyurkskiy" ve İngilizce "Turkic" tâbirlerinin, 1917'ye kadar Rusya içindeki Türkler için umumî bir ad olma istidadını gösteren "Tatar" tâbiri yerine kullanıldığı meydana çıkmaktadır.

Bugün "Tatar" sözü bir Türk boy adı olarak ancak "Kazanlı" veya "Kuzey Türkleri" dediğimiz İdil-Ural, Batı Sibirya ve Astrahan ahalisi ile "Kırımlı"lar için kullanılmaktadır. Zikrettiğimiz bu boylar artık bugün bu ismi kendileri de bir halk adı olarak benimsemiş durumdadır.

Cengiz devleti ilk devrelerde Moğollar'dan ibaret iken, kısa zamanda genişleyerek bir cihan imparatorluğu haline gelmiş ve neticede bir Türk-Moğol imparatorluğu şeklini almıştır. Çünkü, Türkler'le meskûn hemen hemen bütün ülkeler bu devletin içine alınmış bulunuyordu. Başka bir çok milletler de bu imparatorluğa mensup olmakla beraber, esas kitle ve nüfusun büyük kısmı(100 yıl Moğol idaresinde kalmış olan Çin istisna edilirse) Türkler'den ibaretti.

Bazıları sulh yolu ile, bazıları savaş neticesinde Cengiz'e tabi olan Türk boyları, kısa zamanda onunla anlaşarak büyük imparatorluğun sosyal, askeri ve idarî bütün işlerine iştirake başlamışlardı. Sayı bakımından imparatorluğun içinde ekalliyette kalan ve kültür bakımından Türkler'e nazaran aşağı seviyede olan Moğollar'ın mühim bir kısmı İslâmiyeti kabul ederek Türkleşmiş, kalanları da esas Moğolistan'a dönmüştür. Böylece imparatorluk parçalandığı zaman, bundan Moğol değil, Altın Ordu, Sibir, Çağatay, İlhanlı gibi yeni yeni Türk devletleri ortaya çıkmış, Moğollar'ın hâkimiyeti eski yurtlarına inhisar etmiştir.


Tatarlar Kimdir ?


"Tatar" sözü, çeşitli zamanlarda değişik anlamlarda kullanılmıştır. Ruslar bu deyimi, yüzyıllar boyunca, Avrupa Rusyası'nda yaşayan Türk soylu Müslümanlar için kullanmışlardır
Batılı yazar ve araştırmacılar "Tatar" kelimesini, Türkistan'da ve Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan Türkler için kullanmaktaydılar. Osmanlılar ise, miladî on altıncı yüzyıldan başlayarak "Tatar" deyimini, kuzey Türkleri için kullanmışlardır.
Kırım Hanları için ilk defa Osmanlı Fermanlarında 1696 yılında tatar ifadesi geçmektedir. İslâm dünyasında ilk kullanıldığında, "Tatar" kelimesiyle kastedilen, "Moğol" idi. Miladî on üçüncü yüzyılda yaşamış olan Arap tarihçi İbnül Esir, Moğollardan bahsederken daima "Tatar" kelimesini kullanmaktadır: "Tatarların İslâm ülkelerine gelişi" "Tatarların Türkistan ve Maveraünnehr'e çıkışı" "Kâfir Tatarların Harzemşah üzerine yürüyüşü" gibi. Tabiî şamanist, kısmen budist Moğollardan bahsetmektedir.

Cengiz Han'ın Celâleddin Harzemşah'a yetişmesini anlatırken "Celâleddin (Sind nehrini) geçemedi, Cengiz Han Tatarlarla ona yetişti" demektedir. İbn Kesir (öl.1372), Cengiz Han'ı anlatırken "Tatarların en büyük sultanı, bugünkü meliklerinin babası" ifadesini kullanır.

İbn Haldun da "Bu sultan, Cengiz Han, Tatarların sultanıdır" demektedir. Çok iyi bilindiği gibi Cengiz Han, Moğol hükümdarıdır."Tatar" kelimesi, günümüz Arap araştırmacılar tarafından da "Moğol" yerine kullanılmaktadır. Meselâ, Moğol istilâlarını gösteren haritanın yaftası "Tatar yağması"dır. Moğollar, 1258 de Bağdat'ı işgal edip Abbasî Halifeliğini yıkmadan önce, 1237 de Moskova'yı zaptettiler. Moğol (Tatar) ordusunda en kalabalık zümre Kıpçak Türkleri idi.

Türklerin büyük çoğunlukta olduğu Moğol ordusu, günümüzde Rusya denen bölgeyi, on üçüncü yüzyılın ilk yarısında zaptetmişti. Bu durum, Rusların, Avrupa Rusya'sındaki bütün Türk kökenli Müslümanlara niçin Tatar dediklerini açıklar.

Moğol (Tatar) ordusunun büyük çoğunluğu Türktü; Ruslara göre, bütün Avrupa Rusya'sında yaşayan Müslüman Türkler, Moğolların (Tatarların) torunlarıydı.

Önemle belirtilmesi gereken bir husus da, Moğol (Tatar) ordusunun çoğunluğu Türk olmakla birlikte, bütün komuta kademeleri Moğolların tekelindeydi. Kıpçaklar, Peçenekler ve öteki Türk boylarından gelenler rütbesiz askerlerdi. Abbasî Halifeliğini 1258'de yıkmış olan, Cengiz Han oğlu Tuluy'un oğlu Hülagü ve ordusundan, bütün çağdaş ve sonraki Arap tarihçileri "Tatar" diye bahsettikleri gibi, diğer milletler de, on üçüncü yüzyılda yeryüzünün en büyük devletini kurmuş olan Moğollardan "Tatarlar" diye söz etmektedirler.

4 Mart 2007 Pazar

Kırım’da Türk izleri

Kırım; 18 Mayıs 1944’te Stalin’in emri ile bir gecede evlerinden alınarak sürgüne gönderilen kardeşlerimin ülkesi. Öğrencilik yıllarımda gıyabında cenaze namazını kıldığımız büyük dava adamı Mustafa Cemiloğlu’nun yurdu.

Kırım’da Türk izleri


Tarih boyunca Türklerin anayurdu olmuş bu güzel ülkeyi görmek için 2 Eylül 2006’da başkent Akmescit’e doğru yola çıktım. Kırım’daki Türk izlerini anlatmadan önce bölgenin tarihi sürecine bakmakta yarar var.

Kırım önceleri Deşti Kıpçak diye anılan ancak daha sonra büyük Tataristan denilen bölgenin bir parçasıdır. Karadeniz kıyılarından başlayan bu topraklar kuzeyde Rusya, doğuda Orta Asya bozkırlarına ve batıda Macaristan içlerine kadar uzanan çok geniş bir alanı kaplar. Bölge Orta Asya’nın yerinde duramayan kavmi Türklerin 4. yüzyıldan itibaren batıya geliştirdiği akınların ilk durağıdır.

Sırasıyla Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve son olarak da Tatarlar bölgenin sahibi oldular.
Kısa süreli hâkimiyetler hariç 13. yy başlarına kadar bölgeye Kıpçak Türkleri hâkim idi. 1224’te Moğol İmparatoru Cengiz Han Kıpçak Türk Hanlığına son verdi. Dağılan Kıpçakların bir kısmı Macaristan bölgesine gitti ancak bunların akıbetlerini bilen olmadı. Kuzeye doğru gidenler ise Volga Bulgarları ile karışarak bu günkü Kazan Türklerinin atalarını oluşturdular.

Tarihçilere göre Moğollarla Türkler beraber yaşamış akraba kavimlerdi. Moğol İmparatorluğunu Moğollar ve Türkler oluşturuyordu. Cengiz Han’ın harbe giden ordularında Türklerin Moğollara oranı 7 kat fazla idi. İmparatorluğun batı bölgesinin halkı tamamen Türk idi. Kısaca bunlar Tatar Türkleri idi. Cengiz Hanın torunu Batu Han Kıpçaklardan sonra Altın Ordu Devletini kurdu ve bölge artık Büyük Tataristan olarak anılmaya başlandı.
Altın Ordu uzun yıllar Büyük Tataristan’da hüküm sürdü. 1395’te Timur bu hâkimiyete son verdi. Artık Büyük Tataristan parçalanmaya başlamış ve Rus Prensliği rahatlamıştı. Büyük Tataristan 15. yy. ortalarına doğru Kırım, Kazan, Astrahan ve Sibir Hanlıklarına bölündü. Timur sonrada Osmanlıya saldırdı ve 1402’de iki Türk Devleti Ankara’da karşılaştı.

Yıldırım Bayezid yenildi. Timur Altın Ordu ve Osmanlıya saldırmasa idi bu gün Türklerin dünyadaki konumu farklı olabilirdi. Türkler birbiri ile savaş değil işbirliği içinde olmalıdır.
Cengiz Han soyundan gelen Hacı Giray 1440’da dağılan Tatarların bir kısmını etrafına alarak Kırım Hanlığını kurdu. Kırım liman kentleri Cenevizlilerin elinde idi. Hacı Giray iyi bir siyaset izleyerek Cenevizlilere karşı Osmanlıyla ittifak yaptı. Daha sonra Gedik Ahmet Paşa 1475’de Cenevizlileri yenerek liman kentlerini ele geçirdi. Kırım Hanlığını da Osmanlıya tabi oldu.

Ancak Türklerin Kırım kıyılarına seferleri daha da eskiye dayanır. 1222’de Anadolu Selçuklular Sudak kalesini ele geçirdiler ve bir süre bölgeye hâkim oldular.
Artık bu topraklarda Ruslarla Türkler arasında bir hâkimiyet mücadelesi başlamıştır. Osmanlı Kırım Hanlığı ile birlikte Rusların Karadeniz’e hâkimiyetini ve yayılmacı politikalarının önünü kesmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle Kırım Türkleri 1571 yılına kadar birkaç kez Moskova’ya kadar ilerleyerek kenti yaktılar. Buna rağmen Rus yayılması durdurulamadı ve nihayet 1552’de Kazan Hanlığı ve 1556’da da Astrahan Hanlığı Rusların eline geçti.

Bu korkunç İvan dönemidir. 1783’de ise kuzeydeki son Türk kalesi Kırım Hanlığı da Rusların eline geçti. Burada parçala ve yut politikasının ne kadar etkili olduğunu bir daha görüyoruz.
1783 Kırım Türkleri için zor yılların başlangıcıdır. Önce liman kentlerinde yaşayan Türkler iç kesimlere sürüldüler. Daha sonra belli merkezlere toplanmaya zorlandılar. Baskı gittikçe dozunu arttırdı. Bunun tek amacı Türkleri yüzyıllardır yaşadıkları bu topraklardan çıkarmaktı.

İstenen sonunda oldu ve Türkler Osmanlı topraklarına göç etmeye başladılar. 1854 Kırım Harbinden sonra bir göç dalgası daha yaşandı. Osmanlı’dan kalan mimarının büyük çoğunluğu tahrip edildi. Camiler, saraylar, hanlar, hamamlar yakıldı yıkıldı.
Kalan Türkler ise çok büyük sıkıntılar çekti. Bu dönemde büyük Türkçü Gaspıralı İsmail Bey “dilde, fikirde ve işte birlik” sloganıyla milliyetçi direnişi başlattı. 22-04-1883’te de Bahçesaray’da Tercüman gazetesini çıkarmaya başladı. Tercüman gazetesi direnişin simgesi oldu.

Bağımsızlık için Vatan adında bir gizli örgüt kuruldu ve Osmanlıdan da destek gördü. 1917’de Çarlık çöktü ve Kırım Türkleri bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kızıl Ordu Kırım’a girdi ve Bolşevikler dedelerini aratacak uygulamalarla yeni bir göç dalgasını başlattılar. Türklerinin bir kısmı da böylece Anadolu’ya göçtü ve nüfus oldukça azaldı.
Hiç bir sürgün ve göç 18/04/1944 gecesi olan kadar acımasız olmadı. Stalin II. Dünya Harbinde Kırım Türklerinin Almanlarla işbirliği yaptığını düşünerek sürgünü başlattı. Bu düşünce doğru değildi.

İşbirliği Stalin’in büyük bir yalanıydı. 18 Nisan gecesi Türkler 2 saat içinde evlerinden alınıp hayvan vagonlarına doldurularak bilinmeyen bir yolculuğa çıkarıldılar. Günlerce süren yolculuktan sonra hiç görmedikleri Sibirya, Ural, Kazakistan ve Özbekistan çöllerine bırakıldılar. Bu tam bir soykırımdı. Yaklaşık 200 bin Kırım Türkü hayatını kaybetti. Kalabilenler yeniden hayat mücadelesine başladılar. Bu çalışkan insanlar çölleri gül bahçelerine çevirdiler.

Ancak vatanlarını hep özlediler. 1967’de Kırım Türklerinin ihanet yapmadıklarına karar verildi. Böylece anayurda dönüş mücadelesi başladı ve Lideri de Mustafa Cemiloğlu oldu. Cemiloğlu’nun hayatı hapishanelerde geçiyordu. O küçücük vücudunda dev bir iman taşıyor ve Rusyayı sallıyordu. Benim üniversite yıllarımdı. Hatta bir ara Cemiloğlu’nun hapiste öldürüldüğü haberi geldi. Ülkücüler yürüyüşler yaptı ve gıyabi cenaze namazları kılındı.

Ancak Sovyetler dağılana kadar hakları olmasına rağmen yurtlarına dönemediler. Nihayet 1987’de Türkler eski topraklarına dönmeye başladı ve bugüne kadar sayı 300 bine ulaştı. Kalan 200 bin Kırım Türkü dönüş için yardım bekliyor. Kırım Türkü yeniden vatan kuruyor. Kırım Türkleri ve Gürcistan’daki Ahıska Türkleri için hepimizin gayret etmesi gerekir. Kırımın tarihçesini kısaca özetledikten sonra bu güzel topraklarda tespit ettiğim izlenimleri sizlerle paylaşacağım.

Kırım Ukrayna sınırları içinde 27 bin km kare Trakya’dan biraz büyük bir yarımadadır. Nüfusun yüzde 40 Ukraynalı, yüzde 40 Rus ve yüzde 12 kadar Türk, kalanı ise diğer unsurlardır. Tatarların tamamı dönebilirse oranları yüzde 25’e çıkacak. 2/9/2006 Cumartesi günü saat 1’de havalanan uçağımız 1.30 saat sonra başkent Akmescit’e indi. Vize işlemlerimiz tamamlandıktan sonra hemen Akmescit’e geçtik. Burada 10 bin kadar Kırım Türkü var.

Yolda Türkiye Diyanetinin yaptırdığı camiyi geziyoruz. Türkiye Kırım’da 14 cami yaptırmış. Akmescit’in en eski camisi Cami-i Kebir’i ve Kırım Diyanet İşleri Başkanını ziyaret ediyoruz. Başkan komünistlerin eski tarihi camilerin çoğunu yıktıklarını, bugün 250 cami ve 7 Medrese açıldığını ve bunlardan birinin de kız medresesi olduğunu bize aktarıyor.

Akmesçit’te 2000 kişilik bir caminin yapımını da Türkiye üstlenmiş. Başkentte kısa bir şehir turundan sonra Sivastopol’e doğru yola çıkıyoruz. Çünkü Akmescit’in çok fazla tarihi bir özelliği yok.
Akşama doğru Sivastopol’e (Akyar) giriyoruz. Heyecanımız oldukça artıyor. Çünkü bu şehir Türk tarihi açısından çok önemlidir. “Sivastopol önünde yatar gemiler” şarkısında söylendiği gibi Rusya’nın ve Ukrayna’nın bu günde en önemli savaş ve ticari gemi limanlarından biri Sivastopol’dur.

Kırım harbinin yapıldığı bölge burasıdır. Gezi esnasında Dr. Haluk Dursuın Kırım harbinin çıkış nedenlerini anlatıyor. Rus Çarı Nikola Osmanlı’dan Kudüs’de Hz. İsa’nın doğduğu ve öldüğü Kıyam kilisesi arasında Hıristiyanlar için kutsal olan bölgenin idaresinin kendilerine verilmesini ister. Teklif kabul görmez. Rusya bu durumu savaş nedeni sayar. Osmanlı Fransız ve İngilizlerle ittifak yapar. İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan müttefik donanması Gelibolu’yu geçerek İstanbul’a gelir. Müttefik donanmaya Osmanlıdan çok az gemi katılır.

Osmanlı denizden çok kara harbi yapar. Müttefik donanma Rusların Sinop baskınına misilleme olarak Odesa’yı bombalar. Odesa kuzeyden gelen hacıların ilk konaklama yeri olduğu için seçilmiştir. Odesa’dan sonra hedef Sivastopol’dur. Şehir kuşatılır. Osmanlı orduları karadan çevirme yapar. Ruslar savunma harbi yapar ve şehri çok iyi savunurlar. Ruslarda Sivastopol’e karşı Silistre’yi muhasaraya alırlar.

Kırım savaşında deniz harbi Sivastopol önünde, kara harbi ise Sivastopol ile Gözleve arasındaki geniş alanda yapılır. Cephe gerisi ise İstanbul’dur ve yaralılar İstanbul’a getirilir. Savaş ve salgın hastalıklardan çok fazla asker şehit olur ve bir ara Selahattin camileri hastane gibi kullanılır. Aynı dönemde Osmanlı Kafkas cephesinde de Ruslara karşı büyük başarılar elde eder ve Şeyh Şamil’de bu dönemin eden efsane kahramanlardandır.
Ruslar yenilir ve yapılan Paris konferansında Kars alınarak yerine Sivastopol verilir. Tuna boyları Ruslardan tamamen arındırılır. Osmanlı bu savaşla donanmanın bir devlet için ne kadar önemli olduğunu anlar ama iş işten geçmiştir. Bunları neden yazıyorum. Hasbelkader birileri okurda ders alır diye.

Kırım harbinin bu kazanımlarının yanında negatif etkileri de olmuş ve Osmanlının parçalanmasında etkin rol oynamıştır. Bu harpte İstanbul’a gelen subaylar ve özellikle İngiliz generaller boğazda yalılar kiralamışlar ve sosyal yaşama katılmışlardır. Bununla birlikte bol para harcayan bu guruplar İstanbul’da batılı bir yaşam tarzının kabul edilmeye başlanmasına sebep olmuş ve israf artmıştır.

Ufukotesi.com/Dr. Orhan Gedikli

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik