11 Nisan 2007 Çarşamba

ABD'nin Derdi İran Değil, Petrol

Washington'un İran'a karşı gerilimi tırmandırması, bölgenin enerji kaynaklarını kontrol altına alma kararlılığı tarafından yönlendirilmektedir. Enerji zengini Ortadoğu'da, sadece iki ülke Washington'un temel taleplerine kendilerini adamadı: İran ve Suriye. Her iki ülkenin de düşman görüldüğü şu ortamda İran daha fazla önem taşıyor. ( Neden Bizde Atatürkçülük var diye mi ABD İçin Sorun yok, Biz Adadık mı kendimizi ABD emperyalizmine? Bizimkiler ne iş yapar? Daha doğrusu biz ne yapıyoruz ? Uluslar arası kimliğimiz , kişiliğimiz , karakterimiz , Ağırlığımız var mı politikalarımızda... Uyanmamız ve silkinmemiz lazım ! )


Soğuk Savaş'tan bu yana kural, şiddet uygulamak için ana düşmanı kötülemek meşru bir tepki haline dönüşürken,
genelde en çürük gerekçeler sıralanagelmiştir. Bush, Irak'a daha fazla asker gönderirken, İran'ın -dış müdahaleden tümüyle özgür bir ülke- Irak'ın iç işlerine karıştığı öykülerinin ortaya atılması hiç de şaşırtıcı değil.
Bu, Washington'un dünyayı yönettiği algılamasının zımni bir ifadesidir.

Washington'un Soğuk Savaş mantalitesi çerçevesinde, Tahran, Lübnan'daki Hizbullah'tan, Irak'ın güneyindeki ve Suriye'deki Şia yarımay olarak nitelenen şeyin zirvesini oluşturuyor. Yine, Irak'taki 'asker artırma' ve İran'a karşı suçlama ve tehditlerin kızıştırılmasının, İran'ın Irak'la sınırlandırılan bir gündem çerçevesinde bölgesel güçlerin konferansına katılımı ile aynı dönemde olması hiç de şaşırtıcı değil. Görünen o ki, diplomasiye doğru atılan bu küçük adım, artan korkuları ve Washington'un artan saldırganlığının azdırdığı öfkeyi yatıştırma niyeti taşıyor. Bu kaygılara, Peter Bergen ve Paul Cruickshank'ın, Irak savaşının dünya çapında terörizmi yedi misli artırdığını ortaya koyan detaylı çalışmasında gayet yerinde işaret ediliyor. Ve, 'İran etkisi' bu durumu daha da vahimleştirebilir.

ABD için, Ortadoğu'daki öncelikli mesele birbirine paralel olmayan enerji kaynaklarının etkin bir şekilde kontrol edilmesinin sürdürülmesidir. Erişim ikinci önemdedir. Petrol yüzeyde oldu mu her yere götürülebilir. Kontrol, küresel hakimiyetin bir unsuru olarak anlaşılmaktadır. Bu "hilal" içindeki İran nüfuzu ABD'nin kontrolüne meydan okuyor. Bir coğrafya kazasıyla, dünyanın en önemli petrol kaynakları büyük ölçüde Ortadoğu'nun Şii bölgesinde bulunuyor, Suudi Arabistan ve İran'a bitişik bölgeler aynı zamanda en önemli doğalgaz rezervlerini de barındırıyor. Washington'un en büyük kâbusu, dünyanın petrol zenginliğini kontrol eden müttefik Şia'nın ve bağımsız bir ABD'nin kaybedilmesi. Böyle bir blokun ortaya çıkması, Çin merkezli Asya Enerji Güvenlik Ağını da içine alabilir. Eğer Bush plancıları bunun gerçekleşmesine izin verirse, bu ülkeler ciddi bir biçimde ABD'nin dünyadaki güç konumunun altını oyacaktır. Washington'a göre, Tahran'ın temel kabahati onun meydan okuması, 1979'da Şah rejimini devirmesi ve ABD büyükelçiliğindeki rehine krizi. İntikam olarak Washington, Saddam Hüseyin'in İran'a karşı saldırganlığını destekledi ve binlerce kişinin ölümüne neden oldu. Sonrasında, İran'ın diplomatik çabalarını reddeden Bush yönetimi altında ölüm saçan yaptırımlar geldi.

Geçen temmuzda, İsrail 1978'den bu yana beşinci kez Lübnan'a saldırmış oldu. Daha önce de olduğu gibi, ABD desteği bu süreçte kritik bir unsurdu. Kısa bir araştırmayla saldırı bahaneleri çürütülürken, Lübnan halkı için saldırının sonuçları ağır oldu. ABD-İsrail'in Lübnan müdahalesinin sebepleri arasında, Hizbullah'ın ABD-İsrail'in İran'a saldırıda caydırıcı olabileceği de vardı. Ancak, savaş tehditlerine rağmen ben Bush yönetiminin İran'a saldıracağını sanmıyorum. ABD'de ve dünyadaki kamuoyu bu müdahaleye büyük ölçüde karşı. ABD ordusu ve istihbaratı da bu savaşa karşı görünüyor. İran, bir ABD saldırısına karşı kendini savunamaz; ancak başka yollarla cevap verebilir. Washington içten içe İran'ı istikrarsızlaştırmanın yollarını arıyor olabilir. İran'daki etnik yapı hayli karışık, nüfusun çoğu Farsi değil. Ayrıca, ayrılıkçı eğilimler de var ve Washington onları kışkırtmaya çalışıyor. İstenen şey, reformların altı oyulurken bir yandan da bir ayaklanmayı kışkırtmak. (The Guardian, 10 Mart 2007)

NOAM CHOMSKY


Kaynak:Zaman Gazetesi

10 Nisan 2007 Salı

Mustafa Kemal'in müstear ismi neydi?

Mustafa Kemal Atatürk'ün de bir müstear ismi vardı. Bu isimle 1937'de Kurun Gazetesi'nde 5 gün baş yazı olarak kalacak bir yazı kaleme alan Atatürk, bir siyasiyi hedef almıştı. O siyasi kimdi?

Mustafa Kemal Atatürk, 1937’de, Hatay meselesi ile ilgili olarak, başında İsmet İnönü’nün bulunduğu hükümeti, bir makale yazarak eleştirir ve metni ‘Asım Us’ adıyla gazetede yayınlar. Yazı, Hatay sorununun çözülmesinde ve hükümetin üzerinde etkili olur.

‘Yaşar Kemal’ takma adıyla tanıdığımız Sadık Kemal Göğçeli, geçiminin temini için Yeşilçam’a film senaryoları yazar. Senaryoları sık sık Emniyet’in Sansür Masası’na takılınca, yazar çareyi senaryolarının altına ‘Azmi Kütüval’ imzasını atmakta bulur. Senaryolar sansüre takılmaz; çünkü bu isim Sansür Masası’nın başında bulunan amirin adıdır. İttihat ve Terakki’nin ve dönemin milliyetçi cereyanının önemli isimlerinden biri olan Naci İsmail Pelister, uydurma Alman profesör isimleri kullanarak Türk ırkının üstünlüğü ile ilgili kitaplar yazar. Almanya kitaplara itiraz eder ve bu durum iki ülke arasında diplomatik sürtüşmelere sebep olur.

Bu anekdotlar, edebiyat ve basın tarihimizde müstear isimlerle ilgili çok az kimsenin bildiği hikâyelerden sadece üçü. Çünkü edebiyat ve basın dünyasında takma ad kullanma yaygın bir gelenek… Kimileri devlet baskısı yüzünden, kimileri ismine gölge düşürmemek için takma adla yazmış. Kimileri de ‘fiyakalı’ durmadığı için adıyla değil, takma adla tanınmayı seçmiş. Söz gelimi Alparslan Türkeş’in asıl adı Hüseyin Feyzullah. Ünlü romancı Orhan Kemal’in asıl adı ise Mustafa Raşit Öğütçü. Yahya Kemal’inki İbrahim Ahmet Agah, Cemal Süreya’nınki Cemalettin Seber, Fethi Naci’ninki İsmail Naci Kalpakçıoğlu, Hekimoğlu İsmail’inki Ömer Okçu. İşte ünlü yazarların müstearları, takma ismi ile tanınan yazar, sinemacı ve oyuncuların gerçek adları…

Edebiyat, basın ve sinema dünyasında pek çok kişi, takma isim, yani müstear kullanmış. Kimileri yazdıkları eleştirileri ile düşman çekmemek, kimileri devlet memurluğuna halel getirmemek, kimileri de renkli bir isim edinmeye ihtiyaç duyduğu için yapmış bunu. Ama çoğu, devlet baskısından çekindiği ya da geçim kaygısı ile yazdığı yazılardan asıl adını korumak için başka bir isim kullanmış. Onlar farklı isim kullandıkça okurların ‘Aslında kim?’ merakı da büyümüş. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan iki kitap bunun bir kanıtı. Biri Tahsin Yıldırım’ın hazırlayıp Selis Yayınları’nın yayınladığı ‘Edebiyatımızda Müstear İsimler’ adlı sözlük, diğeri Edebiyat Otağı Yayınları’nın yayınladığı, Nurullah Çetin’in ‘Takma İsimler Sözlüğü’. Her ikisi de bu alanda kayda değer bir bilgilenme sağladıysa da işince eksik bulunuyor. Bu yüzden konuyla yakından ilgilenenlerin merakla beklediği bir çalışma var. O da İstanbul’un önde gelen sahaflarından Halil Bingöl’ün çalışması…

Edebiyat ve basın dünyasında kalem oynatanların bu tercihi, ilginç durumlara sahne olmuş. Mesela Peyami Safa, Fransızcadan roman çevirilerine ve ‘Cingöz Recai’ polisiye hikâyelerne annesinin adını, ‘Server Bedi’ imzasını atmış. Müstear kullanma, polisiye edebiyatımızın gelişimine de katkı sağlamış. Amerikan polisiye yazarı Frank Morisson’un kaleme aldığı ‘Mike Hammer’ romanları gerçekte sadece 13 iken, Türkiye’de bu sayı 250’ye kadar çıkmış. O sıra çok tutan bu maceraların büyük kısmı Kemal Tahir (ki bu isim de müsteardır) tarafından ‘F. M. İkinci’ adıyla yazılmış. Morrison’a yeni eserler kazandıran yazar, bu isimle (yani 2. Frank Morris) anlayan için ‘dürüst’ de davranmış. Fakat bu durum, o dönemde bilinmemiş.

Atatürk, müstear isimle İnönü’yü eleştirdi

Hazırladığı sözlüğü ile ilgili bilgi almak ve müstear isimlerle ilgili yeni isimler, yeni anekdotlar almak için Halil Bingöl ile konuştuk. Konu ile ilgili, bir kısmı gizli kalmış, bir kısmı da az kimse tarafından bilinen hikâyeler var Bingöl’de. Bunlardan biri, Atatürk’ün pek bilinmeyen bir müstearı… Bingöl, Atatürk’ün cumhurbaşkanı iken 25 Ocak 1937’de ‘Asım Us’ imzasıyla Kurun Gazetesi’nde bir makale yayınladığını ifade ediyor. Arşive bakarak teyit ettiğimiz yazının, beş gün boyunca baş makale olarak yayınlandığını görüyoruz. Atatürk’ün Hatay meselesi ile ilgili, başında İsmet İnönü’nün bulunduğu hükümeti kıyasıya eleştirdiği yazısı, Atatürk ile İnönü’nün derin ayrılığına da önemli bir kanıt oluşturuyor. Atatürk, yazısında İnönü’nün halka telkin ettiği ‘On beş gün bekleyiniz.’ sözüne sert bir dille cevap veriyor: “Bize bir şey telkin etmektense hiçbir şey söylememeniz evladır. Sizin sözlerinize inanmış olmak gafletinden korkuyoruz!”

Bingöl’ün aktardığı ve az kimsenin bildiği bir diğer ilginç anekdot da Yaşar Kemal ile ilgili. Asıl adı Sadık Kemal Göğçeli olan yazarın, geçim kaygısıyla film senaryosu yazdığı yıllardır. Ancak senaryoları, Emniyet’in sansür masasından sık sık geri döner ve masanın başında 9. Şube’den Azmi Kütüval vardır. Yaşar Kemal, senaryolarını Azmi Kütüval imzasıyla yazmaya başlar. Kemal’in, taktiği tutar; senaryolar hızla geçmeye başlar ve Türk sinemasının arşivi bu isimle yeni bir senarist (!) kazanır.

50’nin üzerindeki müstearıyla en çok takma ad kullananlardan Aziz Nesin’in (ki bu adı da bir müsteardır) yaşadıkları, hikâyelerine konu olacak kadar da komik. Sahaf Halil Bey birini şöyle aktarıyor: “Aziz Nesin 1948’de, uydurduğu bir Fransız adı ile, kahramanları Fransız olan, bir mizahi hikaye kaleme alır ve bunu Akbaba dergisinde yayınlatır. 1957’de ‘Milletler Gülüyor’ adıyla dünya milletlerinin mizahını ortaya koyan ve her milletten bir hikâyeyi içeren bir derleme yayınlanır. Fransız mizahından da Aziz Nesin’in Akbaba’da yayınladığı o hikâye vardır.” Bingöl’ün konu ile ilgili bir diğer ilginç örnek ise Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden ve milliyetçi cereyanın önemli kalemlerden Naci İsmail Pelister. Pelister, Dr. Bukkert, Dr. Frayliç gibi uydurma Alman profesör imzaları atarak, Türk ırkının üstünlüğünü dile getiren makaleler yayınlar. Hatta bu isimleri kullanması, ‘Bu iddiaları nasıl bir Alman’a yıkabilirsiniz?’ diye Almanya’nın devlet düzeyinde itirazlarına ve iki ülke arasında diplomatik sürtüşmelere neden olur.

Kendisi de müstear kullanıyor

Halil Bingöl’ün sözlüğünde bugünün müstear isimleri de var. Bunlardan biri halen Vatan Gazetesi’nde köşe yazan Tuğçe Baran. Daha önce çeşitli internet sitelerinde ve kimi köşe yazarlarının yazılarında Tuğçe Baran’ın sanal bir kişilik olduğu yazılmış, ancak kim olduğu açıklanamamıştı. Bingöl, Tuğçe Baran’ın Mutlu Tömbekici olduğunu söylüyor. İşin meraklıları Sahaf Halil Bey’in eserinden haberdar ve yıllardır bu hacimli ve iyi sistematize edilmiş sözlüğün yayınlanmasını bekliyor. Çünkü Bingöl, araştırma yapmaya, sözlüğü yazmaya başlayalı 23 yıl olmuş. Eğer siz de bu yıl yayınlanacak ‘Müteferrika’dan Günümüze Takma Adlar, Mahlaslar Lakaplar ve Rumuzlar’ adlı bu sözlüğü edinmek isterseniz, sakın ola ki sözlüğün yazarını ‘Halil Bingöl’ adıyla aramayın. Çünkü sözlük, ‘Kaan Mete Aradadur’ imzasıyla yayınlanacak. Bingöl, gerekçesini muzipçe gülerek, ‘Böyle bir sözlüğü adımla yayınlamak, işin ruhuna aykırı düşerdi.’ diye açıklıyor.

Zaman-Pazar - Ali Burhan

Washington Post: Gül, ABD'yi uyardı

Washington Post'un tanınmış köşe yazarı Jim Hoagland, Dışişleri Bakanı Gül'ün Kongre'yi Irak ve Ermeni tasarısı konusunda uyardığını belirtirken, Gül'ün kendisine “Başkan Bush'un yeni stratejisini destekliyoruz ve ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyoruz” dediğini aktardı.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Kongre üyeleri ile görüşmelerinde Irak ve Ermeni tasarısı konusunda uyardığı bildirildi. Washington Post gazetesinin tanınmış köşe yazarı Jim Hoagland, Gül'ün kendisine “Başkan Bush'un yeni stratejisini destekliyoruz ve ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyoruz” dediğini aktardı. Hoagland, Gül'ün Ermeni tasarısının geçmesi halinde ikili ilişkileri yıkılacağını kuvvetli bir biçimde dile getirdiğini de yazdı.
Washington Post yazarı Jim Hoagland, “Capitol Hill'deki diplomatlar” başlıklı yazısında yabancı diplomatların giderek artan bir biçimde Kongre yolunu tuttuklarını, bunun da demokratların kontrolündeki Kongre'nin yeni gücünün bir göstergesi olduğunu kaydetti.

Hoagland, Başkan George W. Bush'un yasamayı önemsememe tavrının geri teptiğini ve bunun sonucunda da Kongre'nin ele almaya pek de hazırlıklı olmadığı politika geliştirme görevini üstlenmeye itmeye katkıda bulunduğunu belirtti.

Demokratların Irak'taki Amerikan askerlerini en kısa bir süre içinde çekilmesini sağlamayı görev gibi gördüklerini kaydeden Hoagland, Kongre yolunu tutan yabancı diplomatların arasında Türkiye ve Mısır Dışişleri Bakanları Abdullah Gül ve Ahmed Abdül Geit'in de bulunduğuna dikkat çekti. Hoagland şunları yazdı:

“Hızlı bir çekilmeyi sağlama çabaları, komşu Irak'taki şiddet ve kaotik koşullar nedeniyle zaten sarsıntıya uğramış Türkiye ve bölgedeki Arap devletlerinde alarm yaratıyor. Yeni güç dengesini değerlendirmek ve Washington'un Irak'ta sabırlı olmayı teşvik etmek üzere geçen hafta Capitol Hill yolunu tutan diplomatlar arasında Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları da vardı.”

ABD TÜRKİYE İLİŞKİLERİ YIKILIR

Gül ve Geit'in ülkelerinin Irak savaşına karşı çıktığına dikkat çekerken ikisinin Kongre üyelerini Amerika'nın hızlı bir biçimde çekilmesinin yol açacağı “felaket”i düşünmeye çağırdıklarını kaydeden Hoagland, Gül'ün kendisine “Başkan Bush'un yeni stratejisini destekliyoruz ve ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyoruz” dediğini aktardı. Hoagland şöyle devam etti:

“Beklendiği gibi, Capitol Hill'deki görüşmelere ikili kaygılar damgasını vurdu. Gül, bir asır önce Osmanlı Ermenilerin kitlesel katlini 'soykırım' olarak kınayan bir tasarının Kongre tarafından onaylanması halinde, ABD-Türkiye ilişkilerinin yıkılacağını küvetli bir biçimde savundu.”

Jim Hoagland, yazasına son verirken de Demokratların Kongre'nin ABD'nin dış politikasını sekilendirmede başlıca kriter olarak seçim sonuçlarını kullanmaması uyarısını da yaptı.

yenişafak

‘Derin devlet değil, derin içgüdü!’

1975 ile 2005 yılları arasında 30 yıl Milli Güvenlik Kurulu’nda danışmanlık yapan ve “Kırmızı Kitap” denen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin mimarı Mustafa Ağaoğlu’na göre Hırant Dink cinayetinin arkasında çok profesyonel bir örgüt var!

Cinayeti tarikat kadrolaşması yüzünden Emniyet’in değil ancak MİT ve Jandarma istihbaratının çözebileceğini söyleyen Ağaoğlu, “Tetikçiyle değil gönül bağı, hiçbir bağ kurmayacaksınız. Verirsiniz parasını, işini yapar, bırakırsınız” diyor. MGK’nın 30 yıllık “kara kutu”su Ağaoğlu’nun, Aktüel dergisine verdiği önemli cevapları aktarıyoruz…

“Başbakanın yaptığı gibi derin devlet tanımı olmaz. Derin devlet, her devlette var. Her devletin, tabii kendi vatandaşlarına karşı değil ama, dış tehdit veya dış istihbarat kuruluşlarına karşı kendini koruma zorunluluğu var ve kendi içinde bunun tedbirlerini alır. Bunu yapmazsa uluslararası arenada hayat hakkı kalmaz. ‘Dost’ ülkelerin istihbaratı dahi aleyhinizde birçok faaliyette bulunur.”

“Devletin yaşam hakkı için gerçekleştirdiği gizli fonksiyon ve eylemleri diyelim. Osmanlı’da da vardı, bugün da var.Her ülke bunu yapar. Ama Türkiye’de nedense değişik algılanıyor.”

Ecevit’in teşhisi yanlıştı…

“Bülent Ecevit, Özel Kuvvetler’in ABD’den alınamayan bütçesinin merkezden karşılanması talebini kontrgerilla değerlendirmesiyle sundu halka. Ama değildi! Derin devletin ilk teşhisi denen bu teşhis baştan yanlıştı. Ve sonrasında yaşanan bir çok gelişme bu yanlış teşhis üzerine inşa edildi. Zaman içinde Ecevit de gördü onun devletin bir kolu olduğunu.”

Derin içgüdü…

Bu yapılanma asla ülke savunması kapsamında kendince vatan haini gördüğü vatandaşları katmadı. Asla! Böyle birşeye yetkisi yok, yapmamıştır da.. Derin devlet ya da daha doğru tanımıyla devletin gizli yanı, kendini savunma refleksi ve içgüdüsüdür. ”

Tek istisna 6-7 Eylül’dür, konuşamam…

“Bunun tek istisnası 6-7 Eylül olaylarıdır. Olayların başlamasına sebep olan, Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atılması, tamamen bizim Emniyet’in bünyesinde görevli bir elemanıyla gerçekleştirdiği bir operasyonuydu. Ama bu konuda daha fazla ayrıntıya giremem.”

Çakıcı’ya selam…

MİT’in eski İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş’in, NTV’deki “Neden” programında Çatlı’dan “Abdullah” diye bahsetmesi, Çakıcı’ya selam göndermesi… “Orasını bilemem, gizli kalması gereken bilgiler bunlar. Onu da aşar. Çünkü devlet politikasından bahsediyoruz. Belki 50 sene sonra açıklanır. Kendisi bu tip ilişkilere girmiş olabilir, bir şey diyemem. Yapmışsa suç işlemiştir ve yargılanmalı. Benim bildiğim, bırakanacaksınız tetikçileri. Tetikçiyle değil gönül bağı, hiçbir bağ kurmayacaksınız. Verirsiniz parasını, işini yapar, bırakırsınız.”

Dink cinayetinin arkasındaki…

“Papaz Santoro cinayeti, Danıştay baskını ve Dink suikastının aynı yapıdan çıktığına dair ciddi emarelar var. Türkiye’de çok iyi organize olmuş, çok profesyonel bir organizasyon! Kendini çok iyi gizliyor ama ne olursa olsun ortaya çıkarmak lazım. Devletin istihbarat teşkilatları işin içine girip çözmeli.”


Arabistanlı Lawrence Siyonist çıktı!

Tarihçi Gilbert, Osmanlı'ya karşı Arap isyanını örgütleyen Britanya casusu Lawrence'ın Siyonist olduğuna dair belge sundu

Osmanlı'ya karşı 1916-1918'de Arap isyanını örgütlemesiyle adı 'Arabistanlı Lawrence'e çıkan Britanyalı casus Thomas Edward Lawrence'in aslında 'sıkı Siyonist' olduğu öne sürüldü. 1962'de çekilen 'Arabistanlı Lawrence' filmiyle ölümsüzleşip Bush yönetiminin Ortadoğu politikalarına da esin kaynağı olan Lawrence'ı, Britanyalı Yahudilik tarihçisi Sir Martin Gilbert 'Ciddi bir Siyonist' olarak tanımladı.
Piyasaya çıkacak 'Churchill ve Yahudiler' adlı kitabında Lawrence'ınSiyonistliğini anlatan Gilbert, casusun Filistin topraklarının o dönemde henüz kurulmamış 'Yahudi Devleti'ne ait olduğuna inandığını söyledi. 1921'de Churchill'e danışmanlığı sırasında tuttuğu zabıtlarda Siyonizme sempatisini gösteren Lawrence, Akdeniz'den Ürdün Nehri'ne dek Filistin bölgesini 'Yahudi Ulusal Evi' diye tanımlamış. "İsrailli bakış açısının en ilginç tarafı Arabistanlı Lawrence hakkında. Büyük Arapçı, doğru mu? 1920'lerde Arapları devlet kurmaya iten adam. Daima Arap kaftanları giyinirken resmedildi" diyen Gilbert, şöyle devam etti:


Arapları küçümsemiş
"Oysa Filistinli Araplar ve bölgenin geri kalanı için tek umudun Yahudi devleti olduğuna inanırdı. Yahudi devleti kurulursa, Araplara 20. yüzyılda
ilerlemelerini sağlayacak modernliği getireceğine inanırdı."
Lawrence, Yahudi devletinin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Chaim Weizmann ile geleceğin Irak Kralı Faysal arasında Arap-İsrail anlaşmasına da arabuluculuk etmiş. Anlaşma, 'İngilizlerin bir Arap devletinin kurulması vaadine karşılık Yahudilerin Filistin'e dönmelerine ve Yahudi Ulusal Evi'ne ilişkin Balfour deklarasyonunun uygulanmasına izin veriyor.' Lawrence, Faysal'ın Irak Kralı, kardeşi Abdullah'ın Ürdün Emiri olarak görevlendirildiği 1921'deki Kahire konferansıyla ilgili notlarında, Emir Abdullah'ın işinin anti-siyonizmi kontrol etmek, Ürdün'den Yahudi Ulusal Evi'ne sızmasını engellemek olduğunu söylüyor.
Weizmann'ın biyografisini yazan İbrani Üniversitesi'nden Norman Rose, Lawrence'ın Yahudi liderine hayran olduğunu belirtiyor. Lawrence, Weizmann'a şüpheci bakan Kudüs Başpiskoposu'na da Siyonist liderin 'büyük adam' olduğu telkininde bulunmuş.


radikal

Related Posts with Thumbnails

Bu yazıya Not Ver !


Get your own Chat Box! Go Large!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!

Film izle komedi komik